Musibetler Karşısında Öz Varlık Bilinci ve Nefsin Arınması
Kısa Özet
Bu sohbette, peygamber ve velilerin en çok bela ve musibete maruz kalmasının aslında bir yük değil, öz varlıklarına olan yakınlıklarının bir göstergesi olduğu anlatılıyor; bir şeyin ağır ya da hafif gelmesinin, olayın kendisinden değil onu hangi bilinçle karşıladığımızdan kaynaklandığı vurgulanıyor. Devamında Hz. Adem'in "nefsime zulmettim" sözünden yola çıkılarak günahın, kişinin kendi fıtratına/nefsine zulmetmesi olduğu, iyiliğin bir alacak değil fıtratın gereği olduğu işleniyor. Sohbetin sonunda egonun insanı nasıl yanlış hedeflere yönlendirdiği (ünlü "30 lira" bulmacası üzerinden), gerçek başarı-başarısızlık algısı ve dinin dünyevi bir vaadi olmadığı, asıl amacın fıtrata uygun yaşamak olduğu anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Ne kadar çok katlanabiliyorsan öz varlığına o kadar yakınsın; ne kadar az katlanabiliyorsan öz varlığından o kadar uzaksın.
- Musibetin kendisi değil, onunla hangi bilinçle (ego ile mi, öz ile mi) muhatap olduğumuz asıl meseledir.
- Hz. Adem'in "nefsime zulmettim" sözü, günahın Allah'a değil, kişinin kendi fıtratına verdiği zarar olduğunu gösterir.
- İyilik fıtrattan yapılır, bir alacak veya ödül beklentisiyle değil; kötülük ise ancak fıtrattan uzaklaşılınca mümkün olur.
- Dinin ana maksadı dünyevi bir sonuç vadetmek değildir; asıl amaç her koşulda fıtrata uygun yaşamaktır.
Musibete En Çok Kim Katlanır?
İzlediğiniz için teşekkür ederim. Şimdi hadis olarak nakledilen bir şey vardır: en çok bela ve musibete maruz kalan peygamberlerdir, sonra işte derecesine göre velilerdir denir. Bunun tabii ki nedeni veyahut da ne anlama geldiği üzerinde düşünmek gerekiyor. Kişi ne kadar az katlanabiliyorsa kendi öz varlığının o kadar az farkındadır. Tersinden söyleyebilecek olursak, ne kadar öz varlığının farkındaysa o kadar çok katlanabilir demektir.
Hoş geldiniz. Kişi ne kadar çok katlanabiliyorsa o kadar öz varlığının farkındadır ve o öz varlığın içinde yaşıyordur. Ne kadar az katlanıyorsan öz varlığından o nispette uzak bir yerdesin. Hani kendi bilincimiz açısından o noktada bir şey yaşarız, tahammül edememezlik yaşarız. O yüzden mesela işte peygamberler en çok bela ve musibete maruz kalanlardır, sonra işte derece derece gider.
Biz zannederiz ki bunlar işte Allah böyle işte "bunlar peygamberdir, evliyadır" diye bunlara yükledikçe yükleniyor. Aslında bu değil yani. Aslında Allah şunu gösteriyor: bakın, benim bu kullarım, kendilerinde var olan, benim onlara üflediğim o ruha, o öz varlığa o kadar yakındırlar ki, sizin korktuğunuz, kaçtığınız, kaygısını yaşadığınız, katlanamadığınız, bu kadar şeyi ben onlara veriyorum, onlara da hiçbir şey olmuyor.
Buradan bizim anlamamız gereken şey, bizatihi herhangi bir zorluğun, musibetin taşınamaz, katlanılamaz olduğu değil; asıl problemin, yanlış bir şey üzerinden o musibetle, o zorlukla muhatap oluşumuzdur. Yani yanlış bir anlayışla, yanlış bir idrak tarzıyla, yanlış bir varoluş ile mukabelede bulunuyoruz. Bunu anladığımız zaman, işte o zaman korkmamız gereken şeyin hayatta olaylar değil, o olayla karşılaştığımız andaki bilincimiz olduğunu anlayacağız. Benim o olayla karşılaştığım andaki bilincim, o bilincim nitelikli ve hakikatli ise, o zorluk problem değil. Ama eğer o asli nitelikten uzaksam, o anda o bana çok büyük, çok ağır, çok katlanılamaz gelir.
Yani peygamberlerin ve evliyaların o yaşadıkları hadiselerin içinden geçerken yıkılmamaları, onu büyük bir sükunetle, sabırla, şükürle karşılamaları aslında bize bir şey öğretiyor: sen öyle bir öze, öyle bir hakikate sahipsin ki, dünyanın bütün musibetleri senin başında toplansa sana yıkıcı, zedeleyici ve sarsıcı bir etkide bulunmazlar. Anlamamız gereken şey budur. Yoksa hani "evliya olmayayım da başıma bela musibet gelmesin" değildir.
Hatta işte o idraki biraz latife yollu anlatan bir şey varmış: işte böyle birisi varmış, epey zorluk sıkıntı yaşıyormuş, epey de sürmüş, sürekli sabır çekmiyormuş falan, sonra canına tak etmiş artık, demiş ki "ya Rabbim, bir yanlışlık olmasın, ben senin kulun Eyüp peygamber değilim" demiş. Halbuki işte oradaki peygamber Eyüp'teki insaniyet ve öz, sende de var bende de var yani; ama insan o özle değil de egosuyla mukabelede bulununca o zaman ağır geliyor tabii ki. Demiş ki "ya Rabbi, ben senin kulun Eyüp değilim, bir yanlışlık olmasın" demiş, ağır gelmiş.
Tabii egoyla taşırsan; hani bazen böyle bir şey vardır, diyelim ki böyle bir bavulu taşırsın, doğru taşıdığın zaman o kadar yorulmazsın, yanlış taşırsın, ya kaslarında, tendonlarında bir gerilim olur veya bir rahatsızlık olur. Aslında onu yanlış taşıdığın için o ağırlığı duyuyorsun; belki omzunda taşıman lazım, belki onu daha farklı bir tarzda taşıman gerekiyor. Biz yanlış bir şekilde taşıdığımız için, yanlış bir şeyle taşıdığımız için...
Haksızlık Algısı ve Adaletin Gerçek Anlamı
Mesela diyelim ki hayatta bir şey yaşıyorsun, "bu haksızlık" diyorsun; veya "kimse bana bu haksızlığı yapamaz" diyorsun. Tabii ki sana ağır geliyor. Üstelik de eğer o, kendine göre haksızlık olarak algıladığın şeyi de kaldıramıyorsan, başlıyorsun, o noktadan ailene, ülkeye, müdürüne vesaireye başlıyorsun, en son Allah'a kadar çıkıyorsun. Anlatabiliyor muyum? Halbuki başlangıç yanlış yani. Yani "haksızlık bu, ben bu haksızlığı hak etmiyorum, adalet istiyorum" demenin bir anlamı yok yani.
Hatta belki şöyle dememiz lazım: adalet, senin o olguyla hakikatli bir düzeyde muhatap olmandır. İşte adalet budur. Halbuki sen orada evet bir yanlışa yanlış bir şeyle karşılık verdiğin için, asıl adaletsizliği veyahut da zulmü sen işliyorsun. Orada bir olgu var, o olguya şöyle bakacaksın: karşımdaki insan egosuna tabi olup yanlış bir şey yaptı; peki ben bunu nasıl algılamalıyım? İşte önce öyle algılamıyorum. Yani bu insan şu anda diyelim ki öfkeli, gerilimli, tamamen kendini düşünüyor, rahatını düşünüyor, veyahut da işte kendince bir şeyi hak ettiğini düşünerek böyle bir yanlışlık, böyle bir haksızlık yapıyor. Bunu analiz ettim, sonra dedim ki bu kişiselleştirilmemesi gereken bir şey; bunu da anladım, sonra da şunu anladım: benim böyle bir durumda bu olaya tepki verme tarzım insani olmalı, ben de tetiklenen egomla cevap vermemeliyim, benim de bir egom var, ben de o egoyla cevap vermemeliyim. Veya bu konuda en azından çaba göstermeliyim.
O zaman ne oldu? Ben o hadiseyi doğru bir yerden tutup, doğru bir şekilde karşılamış oldum. Ama öbür türlü başlarsın işte, ta niçin doğduğuna kadar değil mi, niçin böyle bir hayatın olduğuna kadar başlar, ta Allah'a kadar çıkarsın: "ben niye böyle yarattım, Tanrım beni baştan yarat" diye dönersin. Hiçbirinin anlamı yok.
Bizim içimizde, hayatın her türlü olumsuzluğuyla -eğer olumsuzluk olarak tanımlıyorsak- her türlü olumsuzluğuyla karşılaşıp onun üstesinden gelecek şekilde değerlendirebileceğimiz bir varlığımız vardır. Biz o varlığı açığa çıkarmalıyız. Yani "niye taşımam gereken bu yük bu kadar ağır" demektense, sen kendi içindeki potansiyel gücünü açığa çıkarıp o güçle o yükü taşımalısın. O yükü o güçle taşıdığında ağır gelmeyecek. Bütün o olguların hepsi sübjektiftir. Yani "bu ağır" - neye ağır, kime ağır? Bunu anlamamız gerekir. Yoksa "ağır" - yok, hiç de ağır olmayabilir; ama neyle karşılıyorsun onu? Nasıl bir şuur ile ve nasıl bir varoluş haliyle karşılıyorsun?
Öbür noktaya, yani ego düzeyinden baktığımızda ne yapacağız? Istırabımızı büyüteceğiz, değil mi? "Ben bunu hak etmiyorum"dan başlayacaksın: "ne kadar zorluk çekiyorum, bunu çekmemem gerekir." Ne kadar gideceksin? Halbuki yok, ben hayatın zorluklarıyla en doğru şekilde muhatap olabilirim; bu kendi potansiyelimde var olan bir şey, ben o potansiyeli açığa çıkarıyorum ve bunu tecrübe ediyorum. O zaman kişinin bakışı neye dönük olur? Kendi gelişimine dönük olur, yoksa dışarıdaki olaylara dönük olmaz. Yani nasıl dışarıda birçok mikrop vardır fakat senin bağışıklık sistemin güçlüyse dersin ki "ben hiç hasta olmuyorum" dersin, öbürü sürekli hasta olur. Aradaki fark nedir? İkisi de aynı mikroplarla karşılaşıyor değil mi, ama birinin bağışıklık sistemi güçlü, birinin zayıf. Hayatı doğru bir yerden tutmak, kendimizin doğru bir noktada olması bize her şeyi kolaylaştırır.
Bu dünyayı doğru telakki ettiğimizde, mesela "hanginiz daha güzel eylemde bulunacak diye biz sizi şerle de hayırla da karşılaştırıyoruz" diyor Allah. Bak, demek ki benim hayırla ve şerle karşılaşmam mukadder; "karşılaşmayayım" gibi bir şansımız yok. Fakat bu neyi, niçin karşılaşıyorum? Hangimiz, veya işte ben hangi idrak düzeyiyle onu karşılayacağım? Yani basit ve düşük düzeyde bir ego ile mi karşılayacağım, yoksa daha yüksek bir insani fıtratımla mı karşılayacağım? "Hanginiz daha güzel karşılayacak, ortaya çıksın" diye biz hayır ve şer ile muhatap kılıyoruz diyor. Dolayısıyla bu aslında benim negatiflikle muhatap olup ona rağmen hareket edebilme kabiliyetimdir aynı zamanda. O zaman ben deyim yerindeyse şerlerle uğraşmayacağım asıl; bu olmamalı diye değerlendirmeyeceğim.
Anne-Baba, Ego ve Aidiyet
Geçenlerde bir kitap okudum. Kitapta diyor ki, Peygamberimiz doğmadan önce babası vefat etmiş; işte dört sene diyor süt annede kalmış yaklaşık, annesiyle de iki sene falan diyor beraber olmuşlar. Tabii ki diyor, bunun insan ruhunda açtığı yeri telafi etmek zor diyor. Acaba öyle midir? Yoksa işte bir Arif'in dediği gibi, biz Tanrı'nın çocuklarıyız ama anne babamıza evlatlık olarak veriliriz.
Şimdi bak, bu da bir anlayış değil mi mesela? Yani sen ne olarak kendini algılıyorsun, ne olduğunu düşünüyorsun? Bir anne babanın evliliğinden var olan biri olarak mı düşünüyorsun, yoksa sen aslında deyim yerindeyse Allah'a aitsin, fakat Allah bu dünyanın düzleminde de sana zahiren anne ve baba diyebileceğin birilerini mi nasip etmiş? Şimdi ikisi arasında ne kadar büyük bir fark var yani. Buradan baktığınız zaman anne babanıza nasıl bakarsınız? Daha farklı değerlendirirsiniz; hem onlara aşırı yük yüklememiş olursunuz hem de onların negatif davranışlarından da o kadar fazla etkilenmezsiniz. Onlar da netice itibariyle birer egoya sahipler yani. Ama sen ona ne yüklüyorsun, bir annelik kavramı yüklüyorsun, babalık kavramı yüklüyorsun değil mi? Onun da egosu var, ne yapsın yani şimdi, değil mi? Ama sen Allah'a aitsin, onun var ettiği, severek var ettiği bir varlıksın; bu dünyanın işleyişi içinde de anne ve baba diyebileceğin birilerine emanet edilmişsin, onların da kendilerine göre süreçleri var. Olumlu taraflarını takdir eder, teşekkür edersin; olumsuz tarafları konusunda da onlara dua edersin.
Yoksa işte mesela "ben yetim kaldım, öksüz kaldım, veyahut da benim çok kötü bir anne babam var" - hatta bir arkadaş demişti, "benim çok narsist bir annem var" demişti; ona dedim, "narsist bir insan" dedim, çünkü ona "annem" dediğin zaman o anneliği kafanda idealize ediyorsun, bir anne kavramını, ondan sonra annen hiç o idealize ettiğin şeye uymuyor. O zaman ne olacak, problem yaşayacaksın. "Niye böyle bir anne" diyeceksin, "ben bunu mu hak ettim" diye. Halbuki mevzu bir hak etme, hak etmeme meselesi değil, takdir öyleymiş; hikmetini belki ileride görür, analiz edersin ama sen o nazarla bakmazsın, sen o aidiyetini bilirsin.
İşte Peygamber acaba Abdullah ve Amine'den varoluşa gelen biri olarak mı kendini düşünüyordu, yoksa Allah'a aidiyetini idrak ederek mi hayata bakıyordu? "Şimdi bu zaman şöyle bir şey var mı? Erken dönemde böyle bir şey yaşayan insanların, bir bakıma dirençlerinin, olgunlaşmalarının hızlandığı da düşünülebilir mi?" Bir yerine de bakılabilir, tabii tabii. Yani egonun perspektifinden bakmamayı öğrenmiş olur; hem kendisi oradan çıkabilir hem de o muhatap olduğu insanları da doğru değerlendirir. Yani diyelim ki annesine, babasına, kardeşine, arkadaşına, dostuna da o kadar fazla yük bindirmez. Yani der ki, onun da egosu var, onun da bir süreci var, evet yanlış yaptı ama olur, insanoğlu; ben de egomla davrandığımda ben de yanlış yapıyorum.
"Yani anne olduğunda şey değişiyor mu yani? Hani bir de böyle bir umumi bir şey var, sanki özel böyle kutsal bir annelik var, işte kadın doğurduğunda tak diye her şey değişiyor, var mı böyle doktor hanım, yok değil mi öyle şey?" Öyle bir anne olunca böyle evliya olmuyorsun yani, böyle bir şey yok. O da anne olarak neticede tabii ki bazı hormonal değişiklikler olur vesaire, ama hani öfkeli bir kadın anne olunca gene prensip olarak o öfkelilik tavrı genel olarak devam ediyor. Bebektir diye üç ay beş ay öyle idare ediyor ama ondan sonra başlıyor değil mi, vurmaya icabında, "niye ağlıyorsun" diye kızmaya başlıyor değil mi? Yani burada netice itibariyle o bir insan; kendi mizacıyla, ego düzeyiyle, bakış açısıyla, potansiyeliyle, kısıtlılıklarıyla bir insan.
Allah niye beni böyle bir insana emanet etti? Bilemeyebilirim, hikmetini analiz edemeyebilirim, ama neye bakacağım? Yanlış değerlendirme ve bağlantı kurmamaya çalışacağım. Hani "ben çok şanssızım, mesela işte şöyle bir anne babam var veya şöyle bir ailede doğdum, çok şanssızım" - yok öyle bir şey. Çok şanslı da olabilirsin; yani sen gerçek ve hakiki anlayışa ermek için bunu bir şans olarak da kullanabilirsin. Hani şöyle düşün: diyelim ki uçaktan birisinin sırtında atlıyorsun, seni sırtına alan kişinin paraşütü var, sonra seni tak diye bırakıyor, havada böyle duruyorsun. Ama senin de paraşütün var; baktın kaldın, aç paraşütünü değil mi? İlla yere kadar onun sırtında inmen gerekmiyor diyelim. Bir insanın muhatapları noktasında bir eksiklik, bir yanlışlık, bir mahrumiyet varsa, aslında o daha erken paraşütünü açmak için bir fırsata sahip kılınmış demektir.
Mesela peygamber, büyükler öyle der yani, peygamber böyle ilginç bir şeydir: peygamberin hayatında böyle her şey mesela, baba doğmadan ölmüş, anne çok fazla beraber olunmamış, dede ile şey olmuş o da iki sene sonra vefat etmiş. Hep böyle, yani şunu anlatıyor: bak, hakikatte senin tutunacağın hiçbir zahiri kaynak yoktur, hakiki ve tek kaynak Allah'tır. Her şey o kaynaktan beslendiği zaman ancak varlık sahibi olabilir. Dolayısıyla hani deyim yerindeyse Allah peygamberi hiçbir zahiri temele bağlamamış. Bu çok önemli bir şey, çok da güzel bir şey yani. Bu, insanlara değer vermemek, önemsememek, umursamamak değil; onlara da yükleme yapmıyor yani, yüklenmiyor.
İşte birine bağlanıyorsun, her şeyi ondan bekliyorsun; halbuki ne yapıyorsun yani, ona da eziyet, değil mi? Mesela çocuk babasını Tanrı gibi görür derler; Tanrı değil ama, değil mi? Ve işte anne, mutlak bir rahmet kaynağı mı? Değil. Dolayısıyla ne yapacaksın? Ona da yük yapmamış oluyorsun, yani onu da doğru yere koymuş oluyorsun, doğru anlıyorsun. Pozitif bir şey varsa müteşekkir oluyorsun, takdir ediyorsun, "ne güzel" diyorsun. Negatif bir şey varsa ona dua ediyorsun, yüklemede de bulunmuyorsun. Kendin de kaynağına yolculuk yapıyorsun; "her şeyin sahibi sensin" diyorsun, "her şeyin kaynağı sensin." Paraşütü erken açmış oluyorsun. Tabii ki bu bir anlayış ve farkındalık meselesidir, öyle standart bir şey değildir. Yani dünyada bu mahrumiyeti yaşayan insanlar doğal olarak bu sonuca varmazlar; bu bir tefekkürün ve anlayışın gelişmesiyle olur.
Psikolojik Beden ve Kırık Kollarla Yaşamak
İzlediğiniz için teşekkür ederim. Hasta veya yani buna şey diyelim: hani bir insanın vücudunda negatif bir şey üreyebilir veyahut da dahil olabilir, bir bakteri olabilir, bir virüs olabilir veya vücudunda doğal olmayan bir gelişim olabilir, değil mi mesela? Veya diyelim ki işte ayağın kırılabilir. Ne yapıyorsun? Mesela düşün ki hiçbir akıllı insan "ben sürekli kırık bir ayakla ve elle yaşayacağım, ne yapayım kardeşim, falan zamanda bir darbe yedim, kırıldı elim ayağım, herkes bana buna göre davransın" diyebilir mi? Farz et ki herkes buna göre davrandı; ben o eziyeti çekmeye mahkum muyum değil mi?
Şimdi aynısı psikolojik olarak da bizim hayatımızda vuku bulan bir şey yani. Hayatın içinde bir kısım negatif psikolojik ajanlar alıyoruz -psikolojik bedenimiz diyelim, psikolojimize- o psikolojik bedene de bir kısım yanlış ajanlar giriyor. Bu negatif duygular olabilir, negatif düşünceler olabilir, negatif davranış kalıpları olabilir. Ve hayatımızda aynı şekilde bir kısım travmalar yaşayabiliriz; o travmalar bizi çok kırmış olabilir, değil mi? Mesela bazen böyle duymuşumdur, işte çocukken mesela okula gitmiştir, işte çocuğu oyuna almazlar, küçümserler, değil mi mesela. Çocuk da orada bir travma yemiş; ve mesela sürekli oyuna katılmak istiyor, oyunlara katılmak istiyor, veya oyuna alınmadığında çöküyor mesela, düşünelim değil mi böyle bir şey.
Veyahut da diyelim ki sürekli eleştirilmiş biri olduğunuzu düşünün küçüklüğünüzden itibaren; mesela bu sizde bir reaksiyon uyandırır değil mi mesela, hayatınız boyunca eleştiriye tahammül edemezsin. Küçükken tabii eleştiriliyorsun, buna itiraz edecek durumda değilsin, fakat o olgu seni travmatize ediyor. Ondan sonra diyorsun ki "bundan sonra kimsenin beni eleştirmesine fırsat vermeyeceğim" veya "kimse beni eleştiremez" deyip, orada aslında kırık bir kol veya bacakla yaşamak ister gibi; çünkü bu nedir, yanlış bir tutumdur hayata karşı. Bu sefer mesela diyorsun ki, ya eleştirildiğin ortamdan kaçıyorsun, ya eleştirildiğin durumlarda tepkisel oluyorsun veyahut da sen de aşırı bir şekilde reaksiyon veriyorsun seni eleştirene karşı.
Şimdi geriye dönüp, "ya ben niye böyle bir tepki veriyorum kardeşim, ya ben ömür boyu bu kırık kolla, bu kırık bacakla yaşamak zorunda mıyım, insanlar beni eleştirsin ve ben hep bir etki-tepkiyle mi yaşayacağım? Biri benim o kırık koluma dokunacak, ben de bağıracağım mesela." Niye kolumu tamir etmiyorum ki? O kolumu tamir ettiğimde birisi ona dokunsa bile, değil mi, bir sıkıntı yaşamayacağım, acı yaşamayacağım. İşte insan bu anlamda o psikolojik bedenine, deyim yerindeyse, bakmalıdır.
Yani hepimizin, ilginçtir, hayatta mesela biyolojik olarak bir problemimiz olduğunda hemen gidip çözüm arıyoruz. Ama mesela psikolojimiz noktasında ancak duvara çarptığımız zaman, "işte hasta, mesela terapiye gitmen lazım" diyoruz. Ya sen önceden de hastaydın ki hepimiz hastayız yani. Hepimiz hastayız, bu kelime anlamıyla tamamen doğru bir şeydir; hepimizde bir kısım hastalıklar var, psikolojik düzeyde, herkesin farklı düzeyde, farklı nitelikte, farklı alanda. Ben bunu fark ettiğim andan itibaren işte benim için gelişim ve dönüşüm başladı.
Ama işte psikolojik problemler hani apaçık maddeten gözükmüyor, ama işte hayatın içinde biz bunları yaşıyoruz, hayatın içinde biz bunların sonuçlarından etkileniyoruz. Mesela diyelim ki ben kendimi çok savunuyorum, veyahut da diyelim ki birisi bana küçümseyici gözle baktığında veyahut da meydan okuduğunda aşırı bir öfke gösteriyorum, tepki gösteriyorum. Veyahut da zor bir şeyle karşılaşıyorum, "ben yetersizim" deyip geri çekiliyorum, kendimi eksik hissediyorum. Bütün bunlar nedir? Çözümlenmesi gereken şeylerdir. Bunlar hepimizin hayatında farklı şekillerde veya farklı ölçüde olabilir. Dolayısıyla insanın fıtratına dönüşü diye bir şey vardır dinde; yani biz aslında doğal ayarlarımıza dönmek durumundayız. O doğal ayarlarımıza döndüğümüz zaman işte o zaman hayat zorlayıcı bir şey olarak görünmeyecektir.
Mesela küçük bir çocuğa "benim çirkin yavrum" desen çocuk güler yani, tebessüm eder yani, değil mi? Biri bize "sen çok çirkinsin" desin, ne kadar zor bir şey gibi gelir değil mi mesela? Çünkü çocuk onu egosuyla almıyor yani. Hayat ego düzleminde yaşandığı için ağırdır; o düzlemden kurtulduğumuz an hayat gayet tabidir, hiçbir problemi yoktur.
Az önce verdiğim şeyle bağlantılı bir sahne vermiştim: böyle bir genç, askere gidiyor, çatışmaya giriyor, bacağından yaralanıyor. Koltuk değneğiyle geliyor, sosyal hayatı öyle devam ediyor ama köye bir türlü adapte olamıyor. İlk başta buna işte bu gazi diye böyle çok büyük bir destek gösteriliyor, ama bir şekilde öyle bir uyumsuzluk da geçiyor ki, en son işte "ben bu bacağı sizin için verdim, siz burada bu bacak sayesinde ayaktasınız" gibi böyle bir hesaba geliyor. En sonunda tamamen sırtını dönüyor, tamamen hayatın içinde yalnız buluyor kendini. Bu, bana çok ilginç gelmiş; hem adam travmasını çekiyor, hem de fiziksel yara alıyor, ama çıkamıyor diye katlanıyor, sürekli onun böyle içsel hesabı işliyor. Aynı zamanda belki toplumdan beklediği alacağı alamıyor, bu sefer hesap yapmaya başlıyor: "ben sizin için bunu [feda ettim]." Halbuki bak, sizin için, bizim için diye bir şey yok. Sen orada doğal olarak diyelim ki savaştın ve orada ayağını kaybettin; kimseden alacaklı değilsin, kimseyle yapacağın bir hesap yok.
İşte mesela o yüzden meseleyi bu noktada bağlıyorum: kişi hiçbir iyiliği bir alacak haline getirmemelidir. Peki diyeceksiniz, neden? Ego diyecek ki "ama iyilik yapmayabilirdim, ama yaptım" değil mi, "dolayısıyla alacaklıyım; kötülük yapabilirdim ama yapmadım, bak, kıymetimi bil." Değil mi? Mesela böyle bir bakış açısını biz nasıl tanımlıyoruz? Bu bir ego zemininde bir tanımdır, bir bakış açısıdır. Peki doğru nedir? Doğru şudur: iyilik fıtrattan dolayı yapılır, kötülük fıtratımızdan dolayı tercih edilmez. Yani ben sana niye kötülük yapmıyorum biliyor musun? Kendim için yapmıyorum, çünkü sana kötülük yapmam, önce kendime bir kötülük yapacağım ki sana kötülük yapabileyim.
Yani bir insana kötülük yapmak için önce az veya çok fıtratından biraz uzaklaşman lazım, o zaman kötülük yapabilirsin. Ben niye öyle olayım, olmayacağım. Peki iyiliği niye yapıyorum? İyilik benim doğam olduğu için bunu yapıyorum. O zaman ben ne yaptığım iyilikten dolayı bir ödül bekliyorum, alacaklıyım; ne de kötülük yapmamaktan dolayı takdir veyahut da onaylanma görmeliyim. Bazılarımızda vardır bu, mesela "bak sana bunu yapabilirdim ama kıymetimi bil, sana yapmadım" diyoruz mesela; bu çok yanlış bir şey.
Adem'in "Nefsime Zulmettim" Sözü
Mesela bakın çok ilginç bir şeydir, Kur'an'da Adem ile ilgili kıssada bunu -bugün işlemeyi düşündüğüm konu aslında buydu ama başka yerden başladık- Adem'in günah işledikten sonra söylediği şey vardır; diyor ki, tabii Adem ve Havva insan oldu, insan yani. "Ya Rabbi" diyorlar, "biz nefsimize zulmettik." Tekil şahıs olarak alırsak "ben nefsime zulmettim." Burada düşünün: peki o zaman buradaki nefis nasıl bir şey, nedir? Mesela kötü bir şey mi, iyi bir şey mi? Bir düşünelim.
"O bana zulmetti" değil, "aynı zamanda kendi nefsine zulmetti" dedi. Hatta bir zaman sonra, bir insana pişman olup ona geldiğinde aynı sözü söylemiş; bak ne bir kızgınlık var ne bir öfke var, demiş ki "sen o zaman bana zulmettin ama en başta kendi nefsine zulmettin." Yani bu şunu anlatıyor bize: yanlışlık, hata, insanın fıtri olan benliğine, yani nefsine, zatına -kendine diyelim, daha nötr bir kelime- kendine zarar vermesidir, kendine zulmetmesidir. Yani günahın, yanlışın anlamı budur: kişinin kendine zulmetmesi, kişinin kendi aydınlığından uzaklaşması, kişinin kendi özüne uygun olmayan bir tutum takınması.
Mesela diyelim düşünün, bir kitap nemli bir yerde kalırsa ne olur? Nem kapar, kabarır, ileride de çürür. Bu nedir? O kitaba zulümdür mesela değil mi? Şimdi ben mesela diyelim ki kıskançlık gösteriyorum, kibirleniyorum; ben ne yapıyorum aslında nihai olarak? Kendime zulmediyorum. O kendime zulmün yansıması, diyelim ki başkasına negatif yansıyor, ona da zulmetmiş oluyorum. Fakat başkasına zulmetmen için önce kendine zulmetmen lazım.
Onun için ben sonra o sözü anlamıştım: diyor ki Bediüzzaman, "eğer kendini seversen düşmanlık etme" diyor, "hırs gösterme, haset etme" - kendini seviyorsan. Halbuki biz kendimizi seviyorsak kıskançlık gösteriyoruz, haset ediyoruz, kin güdüyoruz, nefret ediyoruz, öfkeleniyoruz. Kendini seversen, eğer sen o kendinin ne olduğunu bilebilirsen... İşte mesela düşünün, niye biz hepimiz üç aşağı beş yukarı böyle hani çocuğa, bebeğe karşı bir şefkat duyarız, muhabbet duyarız, bir de hani çekim duyarız yani? Neden? Henüz o çocukta o kendiliği konusunda bir saflık var. Hani Sezen Aksu'nun şarkısı var ya, "biz büyüdük ve kirlendi dünya." Evet, işte sen büyüyorsun, bu büyüme meselesi değil işte; kendinden uzaklaşıyorsun. Yani büyüdükçe kendinden uzaklaşıyorsun, kendini tezahür ettirmiyorsun, kendine zulmediyorsun. Kendine zulmedince dünyayı da kirletiyorsun.
Onun için iyilik yapmanın veya doğru olmanın ekstra başka bir nedeni yoktur. Bunu kişi tam anlayabildiği zaman zaten kötülük yapamaz hale gelir. Yani sen oradaki kötülüğün, negatifliğin sana nasıl olumsuz etkilediğini görürsün. Her günahın, hatanın, yanlışın meydana getirdiği etkinin nötralize edilmesi mümkündür. Yani kendimiz, kendi aslımıza her zaman dönebiliriz. Yani daha önce de bahsettiğimiz gibi, geçen hafta, hiçbir hata, kusur, günah bizi kalıcı olarak negatif etkilemez, böyle bir şey de yoktur. Hatta bir insan ömrü boyunca kötülük yapsa, tövbe etse ve kendine dönse, o çocuk gibi saftır.
Hani dikkat edin bizim geleneğimizde nedir, mesela işte hacca giden anasından doğmuş gibi tertemiz döner diyoruz. Bu ne demek? Bu aslında kendimize döndüğümüz zaman, yani kendi aslımıza döndüğümüz zaman, o asli kendimizi bulmuş oluyoruz ve o da tertemizdir, hiçbir şey yoktur. Mesela ilginçtir, Kabe'yi -bunu daha önce de söylemiştim- böyle Araplarda bizde eleştirilir, işte cahiliye Arapları Kabe'yi çıplak tavaf ederdi deniyor. Şimdi o anlamsız bir şey değil; hakikatte aslında Kabe'ye çıplak gideriz yani, ama zahiri bir edep anlamında örtünürüz. O çıplak gitmenin anlamı, arızi olan, geçici olan bütün her şeyden soyunmak anlamına geliyor. Yani onun bir anlamı var yani; bütün etkilerden, bütün kirlerden temizleniyorsun.
Şimdi düşünün, bazı arabalarda oluyor işte, "beni yıka" diyor, o kadar kirlenmiş ki artık rengi belli olmuyor. Ama düşünün, renk gene orada duruyor yani; o kir tabakası gittiği zaman tekrar rengine dönüyorsun. Herhangi bir şey yok orada, sadece İslami tabiri kullanırsak perdeleniyoruz. Yoksa aslında kirlenmiyoruz bile yani, veyahut da bozulmuyoruz yani, sadece perdeleniyoruz. O perdeyi kaldırdığın zaman asıl yerinde duruyor. Ne gibi? Altın gibi; altın da bulansa, o yıkandığı zaman o tertemiz altın olarak kalıyor. Biz de böyleyiz. Dolayısıyla bizim için gerekli olan şey, tekrar o öze dönüşü gerçekleştirmek.
O zaman kendi varlığımız hayattaki her şeyi kaldırabilir hale gelecek. Yani işte o ilk söylediğimiz cümle şuydu: ne kadar az katlanabiliyorsanız öz varlığınızdan o kadar uzaksınız, ne kadar çok katlanabiliyorsanız öz varlığınıza o kadar yakınsınız. O yüzden peygamberler çok bela musibetle karşılaşıyor, çünkü öz varlığına yakın, öz varlığın içinde. Allah yükledikçe yüklüyor çünkü kaldırabilir; bu ona bir yük değil yani, bizim gözümüzde yük gibi gözüküyor.
Egomla Kaldırdığın Yük Başka Yerde Patlar
Benlikle hiçbir yükü kaldıramazsın. Ve şunu unutmayın: benlikle yükü kaldırdığın anda bile, bir başka, hani deyim yerindeyse bir benlikle onu kaldırıyorsun; onun ters tarafta arızaları olur. Mesela kibirlisindir, "bana hiçbir şey etki etmez" dersin, fakat o kibirle kaldırabildiğin bir sıkıntı, seni çok kibirli hale getirerek, bu sebeple başka bir noktada bazı şeyleri taşımanı zorlaştırır. Bu değildir; o egonun ötesinde bir şeyimiz var, ben onu onunla kaldırabiliyorum, kaldırabildiğim zaman problem yok. Mesela egomla kaldırıyorum, başka yerde arıza oluşuyor.
Mesela diyorsun ki bir zorlukla, bir olumsuzlukla muhatap oluyorsun: "ben üstesinden gelirim" diye egomla - bu bir egodur, "üstesinden gelirim ben" dersin, bu sefer "ben her şeyin üstesinden gelirim" diyen bir egoya sahip oluyorsun. Tabii ki her şeyin üstesinden gelemiyorsun; hayat sana kırmızı ışık yakıyor, o zaman da travmatize oluyorsun, çünkü bak olayı da egomla kaldırmışsın çünkü. Halbuki yok; ben bir negatif bir şeyle karşılaştım, bu konuda Allah'ın bana verdiği imkan ve potansiyeli kullanıp gayret edeceğim, bakayım nereye kadar o imkan ve potansiyel beni bir yere götürecek, ona bakarım ben. Eğer muvaffak olursam şükrederim. Böyle olduğunda ise herhangi bir negatif ego üremez; çünkü bir yerde işlev gören bir ego, bir başka yerde başına bela açar.
Mesela diyelim adam hayatı boyunca sürekli başarmış, "ben başarılı biriyim, başarılıyım" diyerek, "üstesinden gelemeyeceğim bir şey yok" diyerek yol almış. Hayat ona bir gün bir kırmızı ışık çıkarmış, bu sefer aşırı çöktü. Tabii üstüne gitmiş, o anda olmamış; bu sefer ne oldu? Demek ki sen her şeyi başaramıyormuşsun; sen o egonun altında kalırsın. Halbuki ben ne bir şeyi başarırım ne de başarısız biriyim. İşte o bir Arif'in ifadesiyle "ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme, Allah de" diyor, "lütufları göreceksin." Hani kendini tanımlama yani; "ben iyiyim" diyerek de ego üretiyorsun, "ben kötüyüm" diyerek de egonun tuzağına düşüyorsun. Bunun hiçbir anlamı yok.
Hani hep verdiğimiz örnektir: aslan bir avın peşinden koşar, sonra bakar ki ya yanlış zamanlamadır veyahut da işte ceylan çok hızlı koşmuş, yetişemiyor, tak diye duruyor; "vay başarısız oldum" diye herhangi bir gerilim yok. Sonra ya oturuyor, yalanıyor ve hatta başka bir avın peşine düşüyor. "Ben başarısız oldum" - yok, hiç yok, negatif duygu da yok yani. Ve yola devam ediyor. Mesela avını yakaladığında da "işte kardeşim budur" demiyor mesela; "ben aslanım zaten" demiyor. Çünkü öyle derse, öbür türlü avını kaçırdığında değil mi, hem kendisi rahatsız olacak hem de etrafa da gülünç olacak; etraftakiler de diyecek ki "hani aslandın değil mi, ego ürettin, ben aslanım diye, sonra avı kaçırdın, bu sefer etraftakilerin hakkı yok mu, nerede kaldı aslanlık" diye. Sen de onun altında kalırsın. Halbuki avını yakaladığın zaman "aslanım" demene de gerek yok, kaçırdığın zaman "ben yetersizim veya başarısızım, beceriksizim" demene de gerek yok.
Egosuz bir hayat huzurlu bir hayattır; insana gerçek anlamda huzuru o verir. Öbürü belalı bir hayattır. Dolayısıyla biz nasıl ki mesela vücudumuzda herhangi bir tabii olmayan oluşumu tabii kabul etmiyorsak, mesela farz edin ki vücudunuzda derinizde bir ben (leke/oluşum) çıktı, gittikçe büyüyor, ne yapıyorsun, gösteriyorsun; işte çok tehlikeliyse bir an evvel aldırıyorsun, çok tehlikeli değilse kontrol altında tutuyorsun. Bazen bir hastalık oluyor, diyor ki "şu an aşırı müdahale etmemize gerek yok ama kontrol altında tut." Düşünün, neyimizi kontrol altında tutuyoruz psikolojik olarak? Var mı kontrol altında tuttuğumuz bir şey? Olmalı yani. Çok mu sağlıklıyız yani? Erdik mi? Yok, ermedik. O zaman ara sıra psikolojimizi de bir MR'dan geçireceksin. O psikolojik MR'ını da yapacaksın, onu analiz edeceksin ve gayet rahat bir şekilde özdeşleşmeden, "bu yabancı bir şey, benim fıtratıma yabancı bir şey, ben bunu kontrol edeceğim, farkında olacağım ve bundan kurtulacağım" diyeceksin. Ne için yapacağım bunu? Sadece kendim için yapacağım, hiçbir başka bir şey yok.
Bakın Kur'an'da bir ayette diyor, işte Allah onların kalplerindeki bazı negatif şeyleri alacak cennete girmeden önce. Demek ki bak, bazı şeyler cennete uygun değil yani; sen burada çaba gösterdin, gayret ettin, arınmaya çalıştın, nefsin arınması dediğimiz o. Nefs aslında tabii halinde temiz; dünyaya geldiğinden itibaren yavaş yavaş büyüdükçe kirleniyorsun. Ne yapıyorsun? Temizliyorsun onu ve tertemiz Allah'ın huzuruna çıkıyorsun.
Temizlenmesek ne olur, işte tekamül etmeye çalışmasak ne olur, illa olmak lazım mı? Zaten bu soruyu sormak bir meseleyi anlamamanın sonucudur ki, doğaldır da bu yani. Hani fıtri halini bildiğinde, fıtri olmayan bir şeyden sen zaten uzak durmak istersin; bir şeyin doğal halini bildiğinde, onda doğal olmayan eklentiler nedir, fuzulidir, ve onlardan arınmak istersin. O zaman ben ne yapacağım? Yabancı olan bir şey varsa, bu falan zamanda psikolojime eklemlenmiş bir durum, göreceğim; kimisinden bir an önce kurtulacağım, kimisini de çok negatif değilse kontrol altında tutup onun da üzerinde çalışacağım, ta ki onu nötrleyip kendi doğama tam olarak dönünceye kadar.
Mesela düşünün, bazen böyle şehit cenazeleri oluyor, çocuk üç beş yaşında, mesela babasının tabutuna bakıyor mesela, böyle bakıyor, dolaşıyor; büyükler ne yapıyor, derin acılar içinde, değil mi mesela? Hangisi doğal acaba? Çocuk bilmiyordur. Neyi bilmiyor? Egoyu bilmiyor, o yüzden yani; daha az yani, saf ego da az yani. O yüzden mesele olmuyor. Sen büyüdükçe büyüdüğünü zannediyorsun ama o hormonlu büyüme yani, fıtri bir büyüme değil. Yani çekirdeğin ağaç olması doğal büyümedir, ama diyelim ki ağacın mantarlaşması gayrı tabii bir büyümedir; biz gayrı tabii büyüyoruz. Gayrı tabii büyüdüğümüzde bizim için o zararlı bir şey oluyor. Mesela "ben başarılıyım" demek, kendimizi bir şeyle; "ben güçlüyüm, ben zekiyim" demek gayrı tabii bir büyümedir mesela.
Çöpçü ile Hapishane Örneği: Kibrin Farkına Varmak
Geçen birisi çok ilginç bir hikaye anlattı; yani yaşanmış bir şey bu, bir arkadaş -ben ikinci ağızdan dinledim- birisi böyle arabasıyla giderken önüne bir çöp arabası çıkmış, işte çöpçüler var, şeyleri döküyorlar falan. Böyle o kişinin içinden geçmiş -kendisi biraz zengin, cip var altında falan filan, böyle işte çok şey işleriyle uğraşıyor, böyle elmas pırlanta, altın maltın- "tabii herkesin bir sınıfı var" diyor yani, "herkesin bir kalitesi var, onlar da o işle uğraşmaya uygunlar" falan diye böyle içinden geçmiş.
Sonra böyle bir hafta içinde işte bir yanlışlıkla, bir polis derin yanlışlıkla içeri aldığına şahit oluyor kendisini, hapse atılıyor, iki buçuk ay hapiste kalıyor. Hapishanede, koğuşta, tabii herkese bir iş veriliyor o koğuşta; hapishanedeki insanlar öyledirler, bir koğuşta "sen şunu yap, bunu yap" derler. Buna da çöp işi veriliyor. Fakat bak, adamda bir anlayış var; diyor ki, o iş verildiği anda "bak bütün şeyi anladım" diyor. "Bak burada mesela şunu şöyle düşünmeyeceğiz: 'ne kötü bir insansın, ne kadar kibirliymişsin, işte bak Allah da sana böyle ceza verdi, görüyor musun' - bu değil mesele. Allah seni sevdiği için [bu fırsatı verdi]." Çünkü şöyle düşünün: Allah herkese böyle bir sonuç veriyor mu? Vermiyor. Bak sana kendi negativitenle yüzleşme imkanı vermiş yani burada; ve adam da o yüzleşmeyi anlıyor, o kibrinden tövbe ediyor mesela. Bak ne oldu, doğru bir şekilde hadiseye yaklaştı.
Tabii zaten öyle; yani idrak edersen zaten lütuftur, hiç anlamazsan zaten geçer gider, negatif değerlendirirsen bir cezaya dönüşür. Veyahut da işte egonla "ben bunu hak etmedim de şöyle oldu da böyle oldu" dersin. Ama ne yapıyor orada? Şimdi insan şunu görecek: büyüklenme, kendini birinden üstün görme, özde olmayan bir şey, kendimizde olmayan bir şey. Ömür boyu diyelim böyle yaptın ve gittin, öldün; orada bunun temizlenmesini işte yaşayacaksın. Ve bakın, ahiret insanın kendi pişmanlığının acısını tatmasıdır, başka bir şey değildir. Yani kendi o fıtri aklının, nesnel objektif idrakinin açılması neticesinde kendi halini görmenin meydana getirdiği bir ıstıraptır. Cehennemde herhangi bir ateş yok; tamamen insanın kendi idrakinin açılmasıyla, o öze ait idrakinin açılmasıyla kendini görmesinin, daha doğrusu o halini görmesinin meydana getirdiği ıstıraptır.
Başka bir şey değildir. Burada bunu görürsen, burada bu dönüşümü yaşıyorsun ve bunu kendin için yaşıyorsun; herhangi bir kimse için, herhangi bir sonuca ulaşmak için değil. Kendin için bunu yaşıyorsun ve Allah sana bunu fark ettirdiği için de şükrediyorsun. Biz o kadar biyolojik düzeydeki hani tıpta ne diyoruz? Erken teşhis hayat kurtarır; psikolojik anlamda asıl bunu düşüneceksin, erken teşhis hayat kurtarır. Çünkü biyolojik hastalık senin sınırlı dünya hayatınla ilişkili bir şey; psikolojik düzeydeki problem ise daha uzun bir süreci işgal ediyor. Tabii ki işte erken teşhis hayat kurtarır, ve çok şükür ki işte biz o "kendimiz üzerinde çalışma" dediğimiz hadise aslında işte erken teşhis yani; dönüşüm de ne için? Kendimiz için.
Yanlış yaparsan ne yapıyorsun? Kendine zulmediyorsun; kendine zulmettikçe kendin o zulmün aynı zamanda altında kalıyorsun. Mesela diyelim ki vücudun ihtiyacından fazlasını yiyorsun, kilo alıyorsun; bu nedir? Aslında senin doğal bedenine bir zulümdür, sonra o ağır yükü taşımaya başlıyorsun. Kişi işte aynen bunun gibi kendi psikolojisi üzerinde de çalışmalıdır. Aslında bu, hani geçende konuştuk, hani gönül isterdi ki aslında bugün okullarda en azından böyle ortaokullardan itibaren psikolojik anlamda dönüşüm konusunda bir ders olsa, birkaç ders olsa mesela; işte diyelim ki korku üzerine, kaygı üzerine, öfke üzerine, kibir üzerine, değil mi, birçok o negatif psikolojik hastalıklar üzerine, problemler üzerine, keşke biz eğitim görseydik değil mi? Ama maalesef öyle bir eğitim şu anda yok, bunu kendi kendimize başarmaya çalışıyoruz. Halbuki aslında işte bir insanın gelişimindeki en önemli şeylerden biri budur. Yoksa hayatımız boyunca eğer farkında değilsek, farkına varmazsak, hayatımız boyunca o problemle yaşarız, hayatımız boyunca o problemin sonuçlarıyla yaşarız, o problemin ağırlığıyla yaşarız.
Eleştiriye Tepki ve Onaylanma İhtiyacı
Ben çok insan görmüşümdür böyle: çocukluğunda annesi, babası veya arkadaşları diyelim ki onu beğenmediği için veyahut da onu çok küçümsediği için sürekli kendini eksik hisseden, o eksiklik yüzünden sürekli aslında hayatında travmatize olan, mesela kendini beğendirmeye çalışan, sevdirmeye çalışan, onay almaya çalışan, takdir edilmeye çalışan, tam olduğuna inandırılmaya çalışan. Ben ilk gördüğümde böyle -işte benim mizacımda bu yok, başka şeyler var- benim mizacımda bunları görünce şaşırıyordum mesela. Mesela diyor ki "ben iyiyim değil mi" diyor; "iyisin iyisin" diyordum mesela. Mesela birini hatırlıyorum, böyle annesine diyor, "anne ben çirkin değilim değil mi, güzelim değil mi anne" diyor. Halbuki bu ne kadar üzücü bir şey aslında. Ama işte yaşıyoruz bunu mesela.
Nedir bunlar? Bunlar bizim egomuz nedeniyle, artık belli bir yaşta, belli bir noktada aldığımız yükler, ve ömür boyu eğer farkına varmazsan bu yükü taşıyorsun. Hayat boyunca diyelim ki bir yere gelmek, kabul edilmiş halde olmak, takdir görmek, kendini bir yerlere kabul ettirmek; bunlarla uğraşıyorsun ve diyorsun ki "ancak öyle olursa iyi olacağım." Halbuki niye bu yükü taşıyorsun ki, bu yük sana ne veriyor ki?
Evet işte o egonun perspektifi, egonun zemini. Mesela diyelim ki insanlar beni eleştirdiğinde sakince niye kalamıyorum yani? Egoya bir saldırı var. Evet aslında o; bana değil, egoya bir saldırı var. O ego diyor ki "tepki ver." Ben de dedim ki vermeyeceğim, dinleyeceğim; doğruysa onaylayacağım, yanlışsa diyeceğim ki yanlış düşünüyorsun. Değil mi? Sakin. Niye gerileceğim ki, beni geren ne yani burada? O ben miyim acaba? Değilim. Niye ben onun yükünü taşımak zorundayım?
Mesela işte "kimse seni eleştiremez, kimse seni küçümseyemez, kimse seni yok sayamaz, kimse sana haksızlık yapamaz, kimse sana yetersiz diyemez" diyen o egonun, ben niye mahkumu olayım ki, niye o yükü taşıyayım ki? Hani bazen biz böyle okuldayken bazı çocuklar görürüz ve hani insanlar onların damarlarını bulur, o damarların üzerine giderler mesela; işte diyelim ki bir zaaf bulurlar, "işte bak sen bunu yapamazsın, ben yaparım" diye egosunu tahrik ederler. Ve işte gözlüklüdür "dört gözlü" derler, işte kiloludur "şişman" derler, sıskadır bir şey derler, ve o da ne yapar? O yükü üstüne alır, sonra o yükten kurtulmaya ve o yükü taşımaya çalışır. Ne gerek var ki değil mi?
"Bu kadar" diyoruz, "ama insanız" diyoruz. Biz de diyoruz işte "ama insansın" diyoruz. Bak sen bunlardan; yani insan olmak ne demek, egonun tepkilerine göre davranmak mı yani, değil mi? Hiçbir insan bunu kaldıramaz; sen "insan" dediğinle önce onu bir düşün, değil mi? Hiçbir dünyada o doğal insan kalmasa bile bizim örneğimiz nedir mesela? İşte kamil insanlardır ve en temel şey de peygamberdir. Yoksa ben etrafıma bakıp, o fıkrada dediği gibi "ya Rabbi, ben senin kulun Eyüp değilim, yanlışlık olmasın" demeyeceğim. Yani biz ne diyoruz? Biz peygamber değiliz, neyiz, insanız. Peygamber, peki o ne, değil mi, insan üstü değil, o insan; sen insan altında çalışıyorsun, sen de insan ol, o fıtri insan.
Yoksa niye Allah desin: "eğer Allah'ı seviyorsanız de ki" diyor Peygamberimize, peygamberin bize böyle hitap etmesi söyleniyor, "de ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin." Ona tabi olacaksın işte yani. Peki neyine tabi oluyorsun? İnsaniyetine tabi oluyorsun. Tabii buna karşı egonun bazen böyle tersinden davranışları var: "benden bir şey olur mu, işte ben yapabilir miyim, yapabileceğimi sanmıyorum, acaba mümkün mü" gibi şeyler. Kendi üzerimizde yapacağımız çalışma dolayısıyla nedir? Bu benliklere ayak uydurmamak, yani bu ego tutumlarına, düşünce tarzlarına ayak uydurmamak, bunlara inanmamak, bunlarla özdeşleşmemek, bunlara kulak asmamak ve bunlarla tartışmamaktır.
Egonun Tuzağı: "Otuz Lira Nereye Gitti?"
Geçenlerde bir yerde bir arkadaşla konuşuyorduk. Arkadaş dedi ki: "git bir Kur'an konusu anlat, ama akıl ve mantık nerede" dedi. Sanki biz akılsız ve mantıksız konuşuyoruz gibi. Ama işte akıl ve mantık olarak kastettiğimiz şey ne? "Sen böyle davranırsan bir yerlere gelemezsin, işte diyelim ki zengin olamazsın." Bakın ne yaptı buradaki şey? Kişiyi yanlış bir hedefe yönlendirdi. Egonun en çok kullandığı silahlardan biri budur; yani diyor ki "sen ne istiyorsun" diyor.
Onun için bizde hani böyle çokça kullandığımız ama çok az üzerinde düşündüğümüz bir şey var: mesela Allah rızası. Aslında Allah rızası nedir? Senin fıtratını korumandır. Yoksa Allah'ın böyle özel bir rızası yok yani, sen fıtratını koruduğun zaman Allah da razı yani. Yani dolayısıyla "Allah rızası" yerine belki biz şunu kullansak daha iyi olur: "fıtratına uygun davran." Yani "Allah rızasına uygun" veya "Allah rızası için" değil, "fıtratına uygun davran." Aslında Allah rızası bununla özdeş olan bir şeydir. Ama egonun bizim önümüze koyduğu hedefler var; mesela diyor ki "böyle yapmazsan öne çıkamazsın." Sen zaten orada abondone oluyorsun.
Benim çok sıklıkla anlattığım bir problem vardır; ilk duyduğumda çok ilginç gelmişti, hoşuma da gitmişti. Problem şu: üç arkadaş var, bir arkadaşlarını ziyaret edecekler, arkadaşları hasta. Üçü onar lira veriyor, topluyorlar onar lira, otuz lira oluyor. Gidiyorlar, "bir kolonya alalım" diyorlar, gidiyorlar bir kolonya alıyorlar, kolonya yirmi beş lira, beş lira kalıyor. Her birine birer lira dağıtılıyor; geriye iki lira kalıyor. Şimdi kaç lira verdiler? Bir lira geri aldıkları için dokuzar lira; üç kere dokuz, yirmi yedi. İki de kaldı elde duruyor: yirmi dokuz. Bir lira nereye gitti?
Ne soru ama, değil mi? Var mı cevabını aklına göre? Her biri on lira topladı, on lira, otuz lira oldu, yirmi beş liraya kolonya aldılar, beş lira arttı, tabii bu para geri bölüşülecek, tam üçe bölünmüyor, birer lira önce herkese geri veriliyor. Ne kadar ödemiş oldu her biri? Dokuzar lira, değil mi, on lira vermişlerdi, bir lirayı geri aldı, dokuzar lira; üç kere dokuz, yirmi yedi, iki de var elde duruyor, yirmi dokuz. Bir lira nereye gitti?
Neyse, siz hiç yapmayın, ben şey yapmayacağım da, çok hoşuma gitmişti. Şimdi tabii bunu böyle bırakıyorum uzun süre; aslında kişinin hani buradaki amaç üzerinde daha iyi durabilmemizi sağlar ki mesela bir iki gün üzerinde düşünsek, şimdi bize bir yönlendirme yapılıyor burada. Aslında kaybolan bir şey yok, var ama bulamıyorsun mantık hatasını, veya bulmak zor. Yani üç kere dokuz yirmi yedi, herkes dokuzar lira verdi değil mi, o noktada yirmi yedi, kolonya yirmi beşti, iki de elde var, yirmi yedi, ortada bir şey yok. Ama yönlendirme nasıl? Üç kere dokuz yirmi yedi, iki de elde var yirmi dokuz, otuz bir eksik! Seni bir yere yönlendiriyorsan oraya takılıyorsun, otuzu da tamamlamaya çalışıyorsun. Hani otuzla alakamız kalmadı bizim, anlatabildim mi. Benim çok hoşuma gider, çok ilginç bir şeydir bu.
Egonun da tam yaptığı budur; ona diyeceksin ki "kardeşim otuzla bir alakamız yok, otuzu bulmak zorunda değilsin." Bunu demezsen ego seni bir çıkmaza sürekli götürecek. Anlatabiliyor muyum? Ne diyor mesela ego, "mantıklı ol" diyor, "akıllı ol" diyor, veya mesela "hangi zamanda ya" diyor, veya mesela "fazla tevazu gösterme, seni gerçek sanırlar" diyor. Mesela ne kadar bayağı bir şey mesela, "gerçek hayatla ilgisi yok" diyor. Gerçek hayat ne diyor? Dedirtmiyor sana çünkü sen de o tuzağın içindesin kalıyorsun. "Ulan" diyorsun, "hakikaten gerçek hayatla ilgisi yok" bekliyorsun yani. Ama sen de tezgaha geliyorsun, sen de oyuna kapılıyorsun; otuz hikayesi gibi, otuzu bulmaya çalışıyorsun, adam seni yönlendiriyor, "otuz" diyor, sen diyemiyorsun ki "kardeşim benim otuzla alakam yok artık, ben gerçek hayatı buldum, gerçek hayat bu değil ki."
Cenazeye gidince niye insanlar gerçek hayattan bahsetmiyor, işte "dünya üç günlükmüş" diyor. Ama dün öyle demiyordun, "gerçek hayat çok önemli" diyordun, abartıyordun. Hangisi gerçek, işte gerçek hayat, değil mi, çok önemli. "Bunlar gerçek hayatta var" diyorsunuz; gerçek hayat ne? Gerçek hayat fıtratında yaşamak, gerçek hayat özünde yaşamak. Yoksa sana bir gerçek hayat, gerçek hedefler koyup sonra diyor ki "bunlara ulaşmak istiyorsan kendini bırakacaksın" yani.
Mesela en son ego diyor ki "ya bak dediğin hepsi doğru, çok doğru şeyler ama işte bu zamanda nerede öyle insan, oğlum işte sensin var, sen varsın ya, sana anlatılıyor bu ya." Ben kendimi anlatıyorum mesela. Şimdi ben mesela farz et ki böyle şey yaptım, sonra egom dedi ki "ya çok doğru şeyler, işte peygamberler, evliyalar, büyük insanlar falan ama işte ya nerede öyle insan, oğlum sensin işte." Yani ne demek "nerede öyle insan"? Bak gene egonun tuzağına düşüyorsun, gene sana diyor ki "bak dışarıda var mı öyle insan" diyor, "öyle aptal var mı" diyor aslında. Diyeceksin ki sen ne güne duruyorsun, sen insan isen o zaman o insan oluşturulmuş demektir. Ama diyor "kaybedeceksin." Sonra ne kaybedeceksin, ne kaybedeceksin?
Bu işte kişinin gerçek anlamda psikolojisi üzerinde çalışması için gerekli bir şeydir. Yani gerçek anlamda bizim bu psikolojimiz üzerinde ve manevi dönüşümümüz üzerindeki engellerin çok iyi farkına varmalıyız. Yani bazı şeyler vardır ki gidersin gidersin oradan dönersin, gidersin gidersin oradan dönersin. Mesela der ki "ama öyle olursan hayatta başarılı olamazsın" mesela. Bakacaksın ona, diyeceksin peki başarı nedir? Şimdi öyle sihirli şeyler var ki değil mi, "hayatta ezilirsin" der. Bakacaksın, ezilmek nedir, neyi ezilme olarak kabul ediyorsun? Ezilmek, ezilmemek için başkalarını ezmekse, onu tercih etmiyorum diyebilmek.
Çünkü kişiyi bu anlamdaki değişim ve dönüşümden alıkoyan şeyler, kişinin işte o egonun "gerçek hayat" dediğine, "dünya" dediği şeye yöneliminden dolayıdır. Çünkü egonun en son kullandığı şey budur. Yani anlatırlar, işte Hz. Peygamber'e o Mekkeliler, "senin dediğini yaparsak kimse Mekke'ye gelmeyecek" demiş. Eyvallah, iyi akşamlar. Ne diyor? "Kimse gelmeyecek" diyor. Neyle tehdit ediyorlar peygamberi? Dünyevi bir şeyle tehdit ediyorlar; yani diyorlar "biz bu putları temizlersek Kabe'ye kimse gelmez o zaman." Bakın bu egonun şeyidir.
Peygamber Mekke'de Hiçbir Dünyevi Vaat Vermedi
Kardeşim, "bu hayatta yaşamak için" diyor mesela değil mi, "niye, bir yere gelmen lazım; yani eğer ben Kabe'nin içindeki bir putu temizlersem oraya bazı kabileler gelmeyecek yani." Sen "gelmeyeversin" demedikçe, bak bunu demediğin an sistem tekrar seni kuşatmış olur, tekrar aldığın yoldan geri dönersin. O yüzden manevi anlamdaki gelişimin, dönüşümün dünyevi hiçbir neticesi yoktur; olsa da yoktur, olmasa da yoktur, yani bir önemi yoktur.
Hani biliyoruz ya, bir evliya için bütün dünya ona bağlı olsa onun için bir önemi yoktur. Bütün dünya ona sırt çevirse yine herhangi bir önemi yoktur. Yani temel şey budur, hiçbir önemi yoktur; bütün dünya sana tabi olabilir, bir önemi yok, bütün dünya sana sırt çevirebilir, yine bir önemi yok, senin için bir önemi yok. "Hani iyi olsam insanlar beni sevecek mi?" Zaten iyi olsan bu soruyu sormayacaksın; aslında bu sorunun doğru cevabı bu yani. Hani fıtratına dönsen herhangi bir ihtiyaç, arzu, kaygı, korku, beklenti olmayacak zaten; aksine o zaman da gerçek anlamda sevebileceksin, gerçek anlamda vefalı olabileceksin, gerçek anlamda iyi olabileceksin. O zaman iyi olabileceğiz biz; şu an gerçek anlamda iyi olamıyoruz. İyi oluyoruz, iyi olmamızın bir karşılığını bekliyoruz mesela.
Mesela diyorsun ki, diyelim ki kocan yanlış bir şey yapıyor, kocan sana yanlış davranıyor; mesela diyorsun ki "affet", "iyi affedeyim" diyor mesela. Bu yanlış bir şey. Yani Yusuf niye affetti? Çünkü fıtratı olduğu için, onun fıtratı olduğu için bunu yapıyor. Affetmemezlik de yapabilir zahiren, asli olarak yapmaz; onu zahiren der ki "seni affetmiyorum" ta ki o kendini düzeltsin, ama içinden affetmeyip de işte "affedersen ama kendini düzeltmez" diye bahane bulmak tarzında değil. Gerçek Allah'ın da, sen gene içinde affedeceksin. Nasıl çocuğun yanlış bir şey yapar, içinden affedersin, ama ona dersin ki "bak seni affetmiyorum, bir daha öyle yaptığını görmeyeceğim" dersin. Bunu niye dersin? Affetmediğin için değil, o kendini düzeltsin diye.
Şimdi hakikatte bakın Allah da öyledir. Allah'ın affetmediği hiçbir şey yoktur; Allah onunla ilgili bile değildir yani. Bütün bu "affettim, affetmedim" hepsi bizimle ilişkilidir. Yani biz adam olalım diye Allah diyor ki "ben bunu affetmem" diyor, "böyle yaparsan affetmem seni" diyor. Bunu niye diyor? Kendimizi değiştirelim diye. Yoksa Allah için affetmemek diye bir şey söz konusu bile değil. Tabii bu günaha çağrı değil yani, bu şu demek: bak aslında mesele Allah'ın seni affedip affetmemesi meselesi değil, senin kendini arındırman meselesi, senin kendini dönüştürmen meselesi.
Bir anne niye bazen "affetmiyorum" der -normal fıtri anneyi kastediyoruz- çocuğu adam olsun diye değil mi, çocuğu kendini düzeltsin diye, kendi imkan ve potansiyelini açığa çıkarsın diyedir. Yoksa başka bir şey için değildir. O yüzden bakın, Hazreti Adem o şeyi anladığı için "ya Rabbi ben nefsime zulmettim" diyor. Bak mesela "sana karşı günah işledim" var mı? Yok öyle bir şey demiyor. "Ve sen affedicisin" diyor; yani sen zaten affedicisin. Fakat mesele, benim bu konuda dikkatli olmamın gerekli olduğu; ben bu konuda dikkatli olmalıyım, bu konuda o yanlışa bir daha düşmemek için uyanık olmalıyım. Bütün mesele budur; insan içindir bütün her şey. Ama işte biz bunu ne zaman tam anlayabiliriz? Kendimizi bulduğumuzda. Kendini bulduğunda, kendine zararı olan şeyden kendini korursun.
Nasıl bir şey bilirsin ki neme karşı korunun değil mi, eskiden işte -şimdi değişti belki- cep telefonu suya düşünce ne oluyor, gidiyor yani. Suya koymak nedir? Ona zulümdür. Ama bakın, eğer telefonun ne işe yaradığını bilirsen ve fonksiyonunu bilirsen, zulümdür. Yoksa sudan çıkar, telefonu kurut, görünürde hiçbir problemi yok ama konuşmaya kalktığında konuşamazsın. Fıtratının gerçek fonksiyonunu bildiğin zaman dersin ki "bu benim fıtratımın fonksiyonlarını bozan, diyelim ki şu şu şu düşünce, anlayış ve tutumlarımdan vazgeçmeliyim." Ama öbür türlü diyoruz ya, "insanım, işte böyle yaşıyoruz." Yani haset etmişim de kolum mu kırılmış mesela değil mi, nefret etmişim de bir şey mi olmuş bana? Olmuş ama işte sen gerçek fonksiyonunu bilmediğin için o ne olduğunu bilmiyorsun. Hani telefon suya düşmüş de ikiye mi bölünüyor değil mi, yok, ama bir fonksiyon yitiriyor.
İşte insanın yanlışa karşı algısı da böyle. Bu, kendi üzerinde çalışmak, kendini seven insanın işidir, ama gerçek anlamda kendini seven. O zaman kişi bu noktada yol alır ve bilir bu neye hizmet ediyor; bu dünyaya hizmet eden bir şey değildir. Hani her zaman vurguladığımız bir şey vardır: Peygamber Mekke'de hiçbir Müslümana hiçbir dünyevi sonuç veyahut da hedef göstermemiştir. Çünkü dinin ana maksadı bu değil mesela; düşünün hiçbir Müslüman da kalkıp "ya biz eskiden daha rahattık dünyada, hiç olmazsa Mekke'de yaşıyorduk, inandıktan sonra başımız belaya girdi" dememiş, çünkü o dönüşümün neye işaret ettiğini bilmiş.
Hayatın Amacı Hayatın İçinde Değildir
Eyvallah. "Var mı bir soru, otuzu buldunuz mu? O bir lira nerede?" Hayatın amacı hayatın içinde değildir diye bir bahsimiz olmuştu; işte bu ne oluyor, birinde vardır. "Evet abi, sen de sesini öyle tahmin ediyorum." Hayatın amacı hayatın içinde değildir; "vermeyeceğim" diyor gibi geliyor yani. "Yok canım, ben şunu tatarlayabilirim, tamam, tamam." "Ya ben istiyorum, gerçekten ki bir yerim var." Zaten hani günümüzde dine karşı aslında mesafeli durulmasının veyahut da çok fazla önemsenmemesinin nedeni budur; çünkü din, dünyevi bir şey vadetmiyor aslına bakarsan. Ego ise tamamen dünyanın kendisine vadedilmesini istiyor.
Onun için Bediüzzaman bu asrın en büyük fitnesinin, dünyayı gaye-i hayal edinmek olduğunu söylüyor. Yani dünya senin için ana bir hedefse, din otomatikman senin için ancak bunun izin verdiği boşlukları doldurabileceğini kabul etmiş oluyorsun. Gaye-i hayal: bir yerlere gelmek için, başarılı olmak için, öne çıkmak için vesaire. "Nasıl olmam gerek?" Diyor ki dünyanın kuralları var, değil mi, modernizm. Biz mesela Deccal diye böyle tek gözlü bir yaratık arıyoruz, işte bu yani; sana çarpıtıyor yani, çünkü bunun gerekleri var diyor. İşte kadim bilgelik bize diyor ki fıtratının gereğini yap, dünyanın gereğini değil.
İzlediğiniz için teşekkür ederim. Hz. İsa'nın dediği gibi, çocuklar gibi olmadan cennete veya Tanrı'nın krallığına giremezsiniz. O fıtratı bulamazsanız, o fıtratla Allah'ı yakından idrak edemezsiniz. Bu konuda söylenecek çok şey var. Aslında dünyevi sistem direkt olarak dinle mücadele de etmiyor aslında; insanların ego temelli dünyevi arzularını tahrik ediyor. Bunları tahrik edince sen zaten otomatikman dini diskalifiye ediyorsun, kişinin dinle bağını koparıyorsun, otomatikman bunu yapıyorsun. Direkt olarak dinle mücadele etmeye gerek yok yani, bu en ustaca mücadeledir; veya kişiyi dünyayla korkutursun, dünyevi herhangi bir şey konusunda korkutursun. Evet, yani bu, bu asrın ve birkaç asrın aslında materyalist oyununun stratejisidir.
Mesela biz kendimize soralım: bir inanan bir insan olarak dünyada amacın ne yani? Veya hayatında amacın ne? Sorusunu sorduğumuzda ne zihinde ne tasavvurlar oluşuyor mesela? Hayatının amacı ne, değil mi? Hepimiz inandığımız halde aklımıza hep dünyevi hedefler geliyor. Halbuki hayatın amacı ne? Bir Arif şöyle demişti: "hayatın amacı ne diye kendine sorarsan veya biri sana sorarsa, de ki marifete ermek." Hayatımın amacı bu; biraz değiştirerek söyleyelim: hayatın amacı ne? Bu dünyada her halükarda fıtratıma uygun yaşamak. Başka bir amacı olamaz insanın. Öbür türlü şeyler dünya serüveni içindeki olgulardır ama bir amaç değillerdir. Öyle bir amacı olan insan, nasıl bir tehlikenin içinde olduğunu bilmeli.
O yüzden hani insanı dediğimiz gibi, ne para bozar ne makam bozar ne mevki bozar, hiçbir şey bozmaz insanı; bozan egodur, başka bir şey bozmaz insanı. "E bizi para bozar" - para nasıl bozsun ya? Makam nasıl bozsun ki? İnsanı bozan egodur. Tamamladık.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Hz. Adem ve Havva'nın "Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik" duasına değiniliyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). Allah'ın kulları hayır ve şer ile sınadığına dair "hanginizin daha güzel iş yapacağını görmek için sizi imtihan ediyoruz" mealindeki ayete değiniliyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). Cennete girmeden önce kalplerdeki kin ve negatif duyguların alınacağına dair ayete değiniliyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). --- ---
İlgili Sohbetler
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.