Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine

Kısa Özet

Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Şeytan ve iblis birer varlık isminden önce birer sıfattır: şeytan "haktan/kaynaktan uzaklaşma", iblis ise "ümitsizleşme, çaresizlik hissi" anlamına gelir.
  • İnsan ya hakikati unuttuğu için ya da bir şeyin çekiciliğine kapıldığı için kendi özünden uzaklaşır; bu iki yoldan biri her zaman işler.
  • Şeytanın insan üzerindeki etkisi, insanın kendiiçindeki zayıf damarları (korku, hırs, aşırı arzu) tetiklemesiyle olur; zorlayıcı bir tahakkümü yoktur, Kur'an'a göre tuzağı zayıftır.
  • Takva, kendini bilmek ve yaradılışındaki fıtratı korumayı sevmektir; dış görünüşle ilgili bir şey değildir.
  • Bir şeyin yokluğunda mutsuzluk hissediliyorsa, o arzu kişiyi kendi farkındalığından uzaklaştıran bir arzuya dönüşmüş demektir.

Şeytan ve İblis Kelimelerinin Anlamı

Şeytan kavramı üzerine biraz konuşacağız, kısmen değineceğiz. Aslında bazı şeyler sıfattır. Şeytan kelimesi de, aynı zamanda iblis kelimesi de aslında birer sıfat. Dolayısıyla aslında bu bir şeyi anlatıyor, bir durumu anlatıyor, bir özelliği anlatıyor. Bu noktada şeytan kelimesi aslında uzaklaşan, bir şeyin merkezinden uzaklaşması, bir şeyin kaynağından uzaklaşması, bir şeyin veya bir kimsenin diyelim haktan uzaklaşması anlamında kullanılan bir kelime. Yaniiyi, doğru ve güzel bir şeyden uzaklaşma durumunu ifade ediyor. Bunu daha geniş bir biçimde düşünürsek insanın kendine yabancılaşması, kendinden bu manada bilinç düzeyinde uzaklaşması, kendini hatırlamaz bir hale gelmesi, bu sıfatların içerdiği bir durumu ifade ediyor diyebiliriz.

İblis kelimesi de aslında kelime olarak ümitsizlik anlamına geliyor. Bir insanın ümitsiz hale gelmesi, karamsar hale gelmesi, kendini tamamen çaresiz ve kala kalmış hissetmesi gibi anlamlara geliyor sözlüklerde. Yani böyle olumsuz bir anlamda hayal kırıklığına uğrayıp kala kalmak hali, iblis kelimesiyle "müblisin" diye geçiyor Kur'an'ın hatta birkaç ayetinde, çeşitli durumlar anlatırken o durumların onları o hale getirdiğibağlamında. Örneğin işte ölümle karşılaşırlar ve tamamen karamsarlaşırlar, değil mi? Mesela bazen insanda da olur, belki yaşayanlarınız veya görenleriniz vardır. Mesela bir insana böyle ağır bir hastalıkla ilgili bir bilgi verildiğinde, kendisiyle ilgili veya yakınlarıyla ilgili, şöyle hem büyük bir hayal kırıklığı, büyük bir karamsarlık, büyük bir çaresizlik, büyük bir boşluk gibi hisseder. Aslında bu bahsettiğimiz duruma yakın bir şeydir aslında.

Dolayısıyla aslında bu durum, hem uzaklaşma hem ümitsiz olma, kişinin bir merkezden, bir temelden, bir kaynaktan yana basiret eksikliğine işaret eder. Yani ben niye bir yerden uzaklaşıyorumdur? Çünkü o kaynağımı, yani uzaklaştığım şeyiunutmuşumdur. Hani derler ya, mesela bak evinden çok uzaklaştın. Neden? Ya eviniunuttun ya da bir başka neden, bir şey seni evinden uzaklaştırmış olabilir. İki nedenle olabilir. Ya merkezini, evini unutmuşsundur, ya da bir şey sana çok çekici gelir ve onun çekiciliği üzerinden bir uzaklaşma meydana gelir.

Şeytanın Âdem'i Aldatması: Çekicilik Üzerinden Uzaklaşma

Ki aslında bu bahsettiğimiz son nokta, şeytanın Âdem'i, yaniinsanoğlunu, cennetteyken aldatması noktasında karşımıza çıkıyor. Aslında ne yaptı? Şeytan Âdem'e direkt olarak Allah'ı unutmasını veya Allah'ı göz ardı etmesini salık vermedi. Ona çekici olabileceğini düşündüğü bir şey söyledi. "Sen" dedi, "bir melek gibi olmak istemez misin? Ve yine sen ebedi bir mülke, yani sahip olabileceğin bir sahip olma anlamında bir duruma gelmek istemez misin?" Mesela dikkat edin, bu gibi şeyler çok çekicidir. Mesela böyle insanın "işte ben her şeyi bilmek istiyorum" hani âlim-i mutlak olmak veya kadir-i mutlak olmak, yani her şeye gücüm yetsin istiyorum gibi şeyler, mesela insan egosuna çekici gelir. O yüzden de insanoğlu ne yapar? Her şeyi bilmek ister.

Yani bu "Rabbim ilmimi arttır" anlayışından farklı bir şeydir arkadaşlar. Yani bizatihikişinin kendi kendine böyle âlim-i mutlak olma arzusuna işaret eden bir hatadan bahsediyoruz. Yoksa "Rabbim ilmimi arttır, ne kadar ilim lütfedersen" -ki Kur'an-ı Kerim'deki meleklerin ifadesini kullanırsak- "senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur." Ama "ben böyle âlim-i mutlak olmak istiyorum, her şeyi bilmek istiyorum" -bu bir cehalettir. Ve bu kişiyiilimden ziyade başka bir şeye yaklaştırır.

Dolayısıyla burada şuna dikkatinizi çekmek istiyorum. İnsan ya hakkı unutur, hakikatiunutur, kendini unutur, gerçek anlamda kendini unutur; bu yüzden bir uzaklaşma olur. Veyahut da bir şey çok çekici gibi gelir, bizi tamamlayacakmış gibi gelir, bizi böyle çok mutlu edecekmiş gibi, bizi var edecekmiş gibi gelir. Örneğin mesela bazı insanlar vardır böyle; işte biriyle tanışmak onlar için böyle hayatın en büyük şeyi gibi gelir. İşte atıyorum, diyelim ki bir sanatçıyla tanışmak veya işte bir şarkıcıyla tanışmak, veya işte herhangi böyle ünlü biriyle tanışmak, mesela ona çok çekici gelir. Ve bunun için böyle her şeyi göze alabilir. Bu nedir aslında? Bir şeyin çekiciliğinin bizi kendi varlık farkındalığımızdan uzaklaştırması anlamına gelir.

O yüzden şeytan kavramı kutsal kitapta neden bu kadar çok ele alınmıştır, veya insan neden çok uyarılmıştır ki bu Kur'an-ı Kerim'de de vardır, hadislerde de vardır? Çünkü insanın bu yönü dikkat etmediğinde onun bir boşluğu gibiişler. Yani o bir anlamda hem gerçek kendini unutmak, hem hakikati ve gerçek kendini unutmak, hem de onu tamamlayacakmış zannıyla bir şeylerin ona çekici gelmesi üzerinden uzaklaşma tuzağına düşebilen bir varlıktır. Peki seni ne uzaklaştırıyor? O zaman temel soru budur. Veya seni hangi arzular, hangi korkular, hangi reaksiyonlar kendini hatırlamaktan uzaklaştırıyor?

O yüzden hani şeytan deyince "şeytana inanıyor musun" diye falan sorarlar. Yani"inanmak" ne kelime; "çok iyi biliyorum" dememiz gerekir. Ama bizim zihnimizde böyle şeytan elinde üç çıkıntılı bir tırmık var gibi, veya işte bir boynuzu var gibikorkutucu biri gibi algılandığında, tabii kiişin bütün hikmeti ve manası kaçıyor. Ama "beni gerçekten kendimi hatırlamaktan, hakikati hatırlamaktan, Rabbimi hatırlamaktan ne uzaklaştırıyor, ne alıkoyuyor" desek, orada tırnak içinde bilinç

düzeyimizde ortaya çıkan birçok şeytani düşünceden, duygudan, davranıştan yana bir anlayışımız gelişir. Ve biz buna karşı dikkatli oluruz.

Haset Örneği: Kendinden Uzaklaşma Hali

O yüzden bu noktada gerek peygamberin birçok hatırlatmasını hatırlayalım, mesela "öfke şeytandandır, haset şeytandandır, kibir şeytandandır" şeklinde. Aslında hatta bazı rivayetlerde mesela "haset şeytandır" diyor aslında. Yani sen haset ettiğinde ne yapmış oluyorsun? Bende bir eksiklik var ve bu, bir başkasında var; ve bu bende bir tutkuyla arzu edilir bir duruma geliyor. Ne yapmış oluyorum ben bu durumda? Aslında kendimden uzaklaşmış oluyorum. Yaradanın tam olarak yaratmış olduğu, tam olarak hikmetle ve en güzel kıvamda yaratmış olduğu gerçek kendiliğimden uzaklaşıyorum.

O yüzden haset, bir insanın kendinden aynı zamanda uzaklaşması anlamına gelir. Seni bir eşyaya, bir nesneye, bir olguya, bir duruma kilitlemesidir. Seni kaynağından koparmasıdır.

Mesela bazı insanlar vardır. Böyle birinin eşyasına bakar, birinin güzelliğine bakar, yakışıklığına bakar veya böyle mutluluğuna bakar. Her şeyi görürsünüz orada. Göz ve zihin oraya kilitlenmiş yani. Kendine dair bir farkındalığı yok o anda. Hatta bazen öyle insanlar görmüşümdür. Mesela hani biraz uyandırmak için "ne yapıyorsun, nasılsın" falan derim, birden böyle kendine gelir yani. O an o kilitlenmeden biraz bir an olsun çıkıverir yani. Çünkü o anda tamamen kendinden kopuktur yani. "Bir şey var ve bu şey bende olmalı." Neden? Çünkü o anda kendini çok büyük bir eksiklik içinde görüyor.

Örneğin birinin mutluluğunu görüyorsun. "Ya" diyorsun, "kıskanmıyorum ama gıpta ediyorum." Yani kıskanmana da gerek yok, gıpta etmene de gerek yok. Hani ne güzel, mutlu. Kim verdi o mutluluğu ona? Yaradan. O kimin yaradanı? Senin de onun da yaradanı. Seni de onu da aslında tam yaratmış. Sadece dünya hayatında bir kısım şeyleri farklı düzeylerde dağıtmış yaradan. Sen neyi kıskanıyorsun yani? Kalıcı, hakiki bir şey mi? Geçici ve değişken olan bir şey mi? Hakiki olan sende var zaten; peki değişken olana niye bu kadar odaklısın o zaman?

Duygu ve Düşüncelerin Şeytani Fonksiyonu

Buradan şunu da anlıyoruz: öfke ve öfkenin türevleri, arzu ve korkunun türevleri, kaygı ve kaygının tüm türevleri -ki buna değineceğiz- sizi kendilik bilincinizden, hakka dair farkındalığınızdan uzaklaştırabilir. Ve bunlar bu durumda şeytani bir fonksiyon görürler. Yani sizi uzaklaştıran bir fonksiyon görürler. Siz o an uzaklaşmış olursunuz. Mesela hatta öyle öfkelenme anlarımız olur, kendimizi bile hatırlamayız yani. Mesela işte "bak sen şöyle şöyle dedin." "Vallahi hatırlamıyorum, öfkeyle ne dediğimi hatırlamıyorum." Yani şimdi şeytana inanayım mı inanmayayım mı, değil mi? Yaniişte apaçık görüyorsun. Kendini de görüyorsun. Seni kendinden uzaklaştıran bir şey.

Veya hakikate dair bir arzu, veya ne diyelim, muhabbet değil yani. Mesela bir şeyiaşırı istiyorsun. Bu meşhur bir şey de olabilir. Ama öyle bir yapışmışsın ki, ya böyle "olmazsa olmaz" gibi yapışmışsın. Bu nedir? Bu seni mutlaka kendi varlığından,

kendi farkındalığından, öz kendiliğinden uzaklaştırabilir. Çünkü her türlü arzu bizi arzu ettiğimiz şeye çeker. Fakat burada dikkat etmemiz gereken şey şudur: merkezimde miyim o arzu noktasında, yoksa merkezimden uzaklaşıyor muyum? Yani "ne olursa olsun istiyorum bunu" -dur bir dakika, ne olursa olsun buna gerek yok. Burada aşırı bir hikâye var. Ve sen bu arzunun, bu tutkunun peşinden gidersen, sen kendinden, kendi özünden, hakikatinden uzaklaşacaksın. Ama tabii ki onun aldatıcı bir tarafı da var. İşte o şeytanın Âdem'e yaptığı şey buydu. Yani "ebedi bir mülke sahip olmak istemez misin?" İçeride bir şey diyor ki "istiyorum."

Burada da bir noktaya gelmiş oluyoruz arkadaşlar; derken yani psikolojik bünyeden bahsediyoruz burada. Psikolojik bünyemizde bizi kendiliğimizden, kendilik gerçeğimizden, hakikatimizden, özümüzden uzaklaştırabilecek bir kısım düşünce, duygu, arzu, korku vesaireler vardır. Bunların olması da acı ve kötü bir şey değildir. Neden? Çünkü insan bütün imkânları içinde barındıran bir varlıktır.

İnsanın Meleklerden ve Diğer Varlıklardan Farkı

Yani şeytan niye meleklere tırnak içinde bir şey demiyor? Niye onlara herhangi bir telkinde, tavsiyede bulunmuyor? Çünkü meleklerin böyle bir fonksiyonları yok yani.

Mesela melekleri ayartamadı. "Bak ben secde etmedim, siz de etmeyin" falan diyemedi mesela; öyle bir şey söz konusu olmadı. Ama ne yaptı? Âdem'e cennetteyken vesvese verdi, değil mi? Neyi verdi ona? Çekici gibi görünebilecek bir şeyden bahsetti. Eğer Âdem'de bu çekici gibi görünebilecek bir mahiyet olmasaydı, şeytan böyle bir şeyden bahseder miydi? Yani bak, "melek gibi olmak istemez misin, tam eksiksiz böyle pırıl pırıl nurani bir varlık, istemez misin?" Veyahut da "bir şey de benim olsun, bu benim, bu bana ait."

Bazen çocuklarda bunu görürüz değil mi? Böyle 2-3 yaşındadır, mesela bir şey gösterirsin, hoşuna gider, gözü parlar, sonra der ki "bu benim." Değil mi? Mesela bazı insanlar görüyorum böyle: yani sanki kaçacak gibi, böyle işte atıyorum flörtü var, böyle tutmuş falan "aman kaçmasın." Kaçabilir çünkü, kaybedebilir, bir şey olabilir.

Böyle aşırı bir sahip olma arzumuz var, değil mi arkadaşlar? Bu nedir aslında? Bu sahte bir şeydir. Bir şeye sahip olma arzusu, dikkat edin, her yönüyle problematik bir şeydir. Bizi kendi hakikatimizden uzaklaştırır. Ben hiçbir şeye sahip değilim. O yüzden bizim tasavvuf geleneğimizde bir ifade vardır: Sufi hiçbir şeye sahip değildir, hiçbir şey de ona sahip değildir.

Ama dikkat edin, insan egosunda ne kadar güçlü değil mi? Ve biz hep şey deriz yani: "ama insanda var hocam" diyor yani, "insanda böyle bir şey var." Ben yok demedim zaten; zaten her şey var. Bakın insan denen varlıkta her şey var. Buna biz İslam geleneğinde "insan bir nüsha-i câmiadır" ifadesiyle tanımlıyoruz. Yaniinsan denen varlıkta her şey var. O yüzden bazıları ikilem yaşarlar: yani şeytan dediğimiz bir varlık var mı, yoksa içimizdeki düşünceler, duygular mı şeytan?

Şimdi bizim cinler grubundan tarif ettiğimiz bir şeytan var. Aslında o bir cin ailesidiyelim, veya cinlerden bir grup yani. Ama dediğim gibi, sohbetin başında ifade ettim:

şeytan bir sıfattır. Uzak olan şey demek. Uzak olan bir şey, veya haktan uzaklaşma, bir şeyden uzaklaşma. Bu uzaklaşma şeytan kavramıyla ifade edilmiş Arapçada. Dediğim gibiiblis kavramı da bir şeyden ümitsiz olmak. Yani hani mesela insanlarda var, "ben kimsesizim, benim kimsem yok" diye -bak sen şu anda yanlış anlaşılmasın diye kelimemi dikkatle kullanmaya çalışıyorum- sen şu anda kaynağından ve kendiöz varlığından kopmuş bir şekilde kendini tanımlıyorsun. Bu işte iblis dediğimiz kavrama işaret ediyor. Mesela ben desem ki "ben kimsesizim, kimsem yok" yani -bu ne kadar büyük bir düşüş ve gaflettir, bilinç düzeyinde bir düşüştür yani. Aslında ben kimsesiz değilim aslında, ama öyle hissediyorum. İşte aslında şeytanın, iblisin -kibunlar aynı şeydir, bunlar birer sıfattır, bunlar işte o cin ailesinden bir grubun özelliğidir- sıfatlarıdır aslında.

O yüzden bizim içimizde uzaklaşma eğilimi, ümitsizleşme eğilimi, hem haktan hem kendi özümüzden kopma eğilimi vardır. O yüzden insan buna karşı dikkatli olmalıdır.

Peki niye bu insanda var? Çünkü insan her şeyi barındırıyor: yakınlık bilincini de barındırıyor, uzaklık bilincini de barındırıyor, rahmani ve ruhani bir arzu eğilimini de barındırıyor. Mesela diyorum ki Kâbe'yi görme arzusu güzel bir arzudur, ama bunda bile, örneğin "sen kimsin ki, sen gidemezsin, göremezsin" gibi bir hissiyatım olursa, bakın oraya da şeytan girmiş oldu. Cenneti arzu edebilirim, Kâbe'yi görmeyi arzu edebilirim, Peygamber'in mescidine gitmeyi arzu edebilirim; çok güzel. Ama diyelim kimaddiimkânlar noktasında görünen durumda gidemiyorum; bundan dolayı karamsarlaşıyorsam, ümitsizleşiyorsam, orada araya şeytan girmiş demektir.

Hani bazen de derler ya, böyle aileler yani karı koca arasında mesela "aranıza şeytan girdi." Yani uzaklaştınız demek bu aslında; bir şey sizi birbirinizden uzaklaştırıyor. Dikkat edin bu nedir mesela? Bu nasıl bir duygudur, nasıl bir düşüncedir, nasıl bir hissiyattır, nasıl bir davranış tarzıdır ki bir uzaklaşma meydana geliyor?

Hatta mesela ben kendi yaşadığım böyle sosyal yapıda, kültürde hep duyardım yanive bana ilginç gelirdi. Mesela diyelim ki böyle karamsarlaşıyorsun, ümitsizleşiyorsun veya haktan uzaklaşıyorsun, bir şey var, o durumda böyle bir uzaklaşma meydana geldi; mesela "şeytana lanet et, bırak bunları" derler mesela. Hani ne alakası var?

Ben ümitsizim veya ben karamsarım gibi. Halbuki orada nedir? Aslında bu bir uzaklaşmadır. Burada o nefsimizde var olan gaflet, kimsesizlik hissi, ümitsizlik, karamsarlık hissi, uzaklaşma hissi -bütün bunlar bizim psikolojik dünyamızda vardır, imkân olarak vardır. Ama dikkat edin, imkân olarak vardır; insan denen varlıkta her şey imkân olarak vardır.

O yüzden "insan" dediğimiz zaman şöyle bir durup, "insan mı?" -bu başka bir şey yani. Mesela bir herhangi bir hayvanı düşündüğünüz zaman üç aşağı beş yukarı bellidir. Mesela desem ki bir aslan gördüm Afrika'da, böyle Tanzanya'nın yarısına sahip olmuş; dersiniz "salak mı o adam, hikâye anlatıyor" değil mi? Veya bir masal anlatıyorumdur değil mi, hayvanlarla ilgili masal anlatıyorum; böyle bir hayvan yoktur, böyle bir aslan yoktur. Veya işte bir kuş, abi böyle bütün memleketin gökyüzünde bir

tek ben uçacağım demiş; öyle bir şey olmaz yani, öyle hırslı bir kuş yok yani. Anlatabildim mi? Hani her bir hayvanın üç aşağı beş yukarı kendine göre bir tabiatı vardır. Ama insan, bakın, insan bambaşka bir şeydir. Nedir insan? İnsanla her şey var: melekiyet imkânı da var, meleklerden daha üstün olma imkânı da var, şeytaniyetin kırk tane çeşidi var. Yani derler "şeytana pabucunu ters giydirir" -doğrudur, bazı insanlar vardır böyle, "şeytan bile ondan kaçar" denir. Neden? Çünkü şeytanın bile kendine göre bir sınırı var. Mesela şeytan ne diyor? Kur'an-ı Kerim'de geçiyor bu: "Ben Allah'tan korkarım" diyor yani. "Benim de bir sınırım var yanikendime göre." Ama bakıyorsunuz bir insan iyice şeytanlaşmış ve Allah'tan da korkmuyor yani tırnak içinde; hiçbir ölçüsü yok, hiçbir kriteri yok yani.

Neden? İnsan dediğimiz varlıkta iyiliğe dair de, kötülüğe dair de imkân olarak her şey vardır. Peki niye var? İnsan, iradesiyle, tercihiyle karar verme niteliğinde yaratılmış bir varlık. Bu nitelikte yaratıldığın için bu imkân sende var.

O yüzden şuna dikkat etmemiz gerekiyor arkadaşlar. Böyle içimizde ortaya çıkan her düşünceye, duyguya "ya bu benim duygu, ben öyle hissediyorum" diye yapışmamak gerekiyor. İçinde melekiyete, meleklerden daha üstün düzeylere dair düşünceler, idrakler, kavrayışlar, farkındalıklar da olabilir; şeytana pabucunu ters giydirecek negatiflikler de olabilir. Bunun bir sınırı yoktur insanoğlunda. O yüzden insan dediğimiz zaman şöyle bir durmamız gerekiyor: bak nasıl bir varlık olarak yaratıldığına bir dikkat et, ve sen bütün bunları yönetebilecek bir varlıksın.

Hz. Peygamber'in "Şeytanımı Müslüman Ettim" Sözü

Hz. Peygamber için denilen, yani "ben şeytanımı Müslüman ettim" demesi -bunu ikitürlü de anlayabiliriz. Biri kendiiçimizdeki şeytani, yani uzaklaşma, kopuş, yaradanı unutma, hakikate dair farkındalığın ortadan kalkması, ümitsizlik, karamsarlık; buna dair Hz. Peygamber'de tuzağına düşeceği hiçbir duygu yok. Yani ne olursa olsun o yaradandan mesela ümitsiz olmaz; onda böyle bir kavram yoktur, hiçbir şey onu ümitsiz kılmaz. Bak, 13 sene Mekke'de yaşamış, her türlü baskı, tahakküm, engelleme, boykot, değil mi? Hiçbir anında bir ümitsizlik, bir karamsarlık yok. Neden? Çünkü o tür şeyleri Müslüman etmiş; yani onlar, o duygular ona teslim olmuş. Hiçbirionu kuşatamıyor, onu kendi ambiyansına sokamıyor; hiçbir öyle bir duygusu yok Peygamberin. Yani bir ümitsizlik gelecekte peygamber ona kapılacak, veya böyle bir haktan uzaklaşma hali olacak ve peygamber ona kapılacak -böyle bir şey kalmamış yani. "Şeytanım Müslüman oldu" -bir manası budur.

Bir manası da şudur: bildiğimiz, o bahsettiğimiz, yani cinlerden olan şeytanın, eğer sizin üzerinizde sizi tetikleyebileceği bir unsur varsa, o zaman sizi tetikleyebilir. Bakın şeytan hiçbir insanı zorla bir yere sevk etmez -eğer ona kendini teslim etmediysen. Kiben böyle teslim eden insanlar da gördüm; yani açıkça şeytana hizmet etmeyikendince tercih ediyor -bu ayrı bir bahis. Örneğin diyelim ki bende böyle hızlıca bir ümitsizliğe, karamsarlığa düşebilen bir taraf var; o zaman şeytan ne yapıyor? O damarını tahrik ediyor. Diyelim ki eşimin beni bırakmasından korkuyorum; sürekli o korkumu tetikliyor mesela.

Kişisel Örnek: Korku ve Teslimiyet

Bende mesela bir his vardı, kendi hayatımdan bahsedeyim. Böyle mizacıma bağlı olarak, en hayatta korktuğum şey, hasta olup birilerine muhtaç olmak, birilerinin bakımına muhtaç olmak -en benim için korkutucu bir şeydir hissiyat olarak. Böyle senede birkaç defa o korku gelirdi mesela; ki yakından tanıdığım bazı insanların da öyle durumlarını görmüşüm. Böyle senede birkaç defa işte o korkuyla Allah'a sığınıyorum ama korku böyle etrafımda dolanıyor yani, böyle kalbimin etrafında dolanıyor -tavaf ediyor diyelim. Şimdi biraz sonra bir ayete geleceğim, orada da tavaf kelimesi geçiyor. Yani o korku, "aman ne olur böyle bir şey yaşamayayım, öleyim öyle bir şey yaşamayayım, öleyim öyle bir durumla karşı karşıya gelmeyeyim" -böyle senede birkaç defa yoklardı beni.

Şimdi herkesi tırnak içinde şeytan korkusuna göre yokluyor, deyim yerindeyse. Yaniherkesin korkusu farklı: birisi beni sevmeyecekler diye korkar, birisi yalnız kalacağım diye korkar, birisi takdir görmeyeceğim diye korkar, birisi başarısız olacağım diye korkar, birisi sağlığını kaybedeceğim diye korkar, birisi gençliği gidecek diye korkar, birisi yaşlanacağım diye korkar. Korkunun sonu yok yani. Her şeyden korkabiliriz. İşte şeytan da insanı neyden çok korkuyorsa orayı tetikleyerek etkilemeye çalışır.

Ben de öyle bir şey yaptım. Ne zaman ki dedim ki "ya Rabbi, ben bana ait değilim; niye kendi kendimin korkusunu, yani aman şöyle bir duruma düşmeyeyim diye bir korku yaşıyorum, gerek yok; Rabbime dua ederim, ya Rabbi sen beni öyle durumlardan muhafaza et" -ama son nihayetinde de demem lazım ki, Hazreti İsa gibi, "ey Rabbim, asıl olan benim irademe değil, senin iradendir; benim iradem değil senin iraden gerçekleşsin ve ben de o iradeye bütün kalbimle teslim olacak bilinçli biriolayım." Bunu dediğim anda bir baktım o korku gitti ve Allah'a şükür bugüne kadar da gelmedi mesela. Anlatabildim mi?

Yani bakın, o cinlerden olan şeytan insandaki bazı düşünceleri, duyguları, arzuları, korkuları tetikler; bizim bahsettiğimiz o etkilenme dediğimiz şey de budur. Ama bu bizim irademizden tamamen bağımsız bir şekilde bir durum anlamına gelmez. Şimdiben o korkuyu duymasaydım, "ya Rabbi senin takdirin benim için en büyük güzelliktir, ben senin takdirine kendimi teslim ediyorum, sana tevekkül ediyorum, ben bana ait değilim, sana aitim" desem, o korkudan kurtulacaktım. Yıllarca onu ufak tefek yaşadım.

Şeytanın Tuzağının Zayıflığı

Dolayısıyla şunu unutmayalım arkadaşlar, ki Kur'an bunu bize açıkça söylüyor, bu konuda da yanlışa düşmeyelim: ne diyor Kur'an-ı Kerim? "Şeytanın tuzağı zayıftır" diyor. Şeytanın aldatma yolları zayıftır. Mesela bugün insanlar niye böyle kumarda, bahis oyunlarında bu kadar oyuna geliyorlar? Çünkü paraya dair bir hırs var. Paraya dair hırsın olmasa o tuzaklara, o oyunlara gelir misin? E gelmezsin. Tıpkı bunun gibi, dolayısıyla şeytanın hani kancasını atacağı, deyim yerindeyse, bir şey kalmamışsa sizde, o zaman şeytan der ki "artık benim senin üzerinde etki etmeme imkân

sağlayacak hiçbir şey kalmadı." Yani mesela altını alın, altının yanına her türlü mıknatısı getirin, en güçlü mıknatısları getirin; bir altın külçesi bir milim bile kıpırdamaz. Neden? Çünkü mıknatısın onu çekeceği hiçbir şey yok. Ama bir demirikoyun, o mıknatıs tarafından çekilebilir.

Dolayısıyla bakın, dikkat edin, mesele mıknatıs değildir. Mesela işte "dünya çok çekici" -öyle değil, sen onu çekici bulan bir algıya sahipsin. Buraya senin dikkat etmen gerekiyor. Yoksa "şeytan benimle çok uğraşıyor" -senle niye bu kadar uğraşıyor? Bunu bir sor kendine. Senle niye bu kadar uğraşıyor? Seninle uğraşabileceği bu kadar çok mevzu niye var? Yani değil mi? Hani bir çocuğu neyle kandırırsın? Şekerle kandırırsın. Atıyorum, işte başka bir şeyle kandırmaya çalışıyorum, çünkü ona kanabilecek bir şey var. Ama sen o damarlarını, o taraflarını fark edersen ve onlara meyletmezsen ve onların aslında gerçeklik olmadığını kavrarsan, o zaman şeytanın senin üzerinde herhangi bir etkisi olmayacaktır. O yüzden Kur'an-ı Kerim bunu ifade ediyor: "Tuzağı zayıftır" ve "benim ihlasa erdirdiğim kullarım üzerinde senin bir etkin yoktur" diyor.

Hatta bir başka ayette şeytanın şöyle bir ifadede bulunduğu söylenir: işte ahirette şeytan tarafından kandırıldığını söyleyen insanlar diyecekler ki -hani bizde de var ya, "beni sen kandırdın"- şeytan "dur, dur bir dakika, acele etme" diyor, "hemen suçu bana atma; ben sadece çağırdım, sen çağrıma geldin" diyor. Bu da neyi anlatıyor aslında? Şeytanın insan üzerinde böyle zorlayıcı, tahakküm edici bir niteliği olmadığını gösteriyor.

O yüzden insan kendiiçinde -dedik ya- meleki taraflar da var, şeytana malzeme olabilecek taraflar da var; ve sen burada tercih yapabilme imkân ve iradesine sahip kılınmış bir varlıksın. Senin fonksiyonun bu. Senin fonksiyonun bu olduğu için ikiimkân da senin mahiyetinde bulunuyor. Bu imkânlardan tercihte bulunman gerekiyor, insaniyetin gereği. Bak, Allah bir aslana yani "şöyle kendime bir ülke kurayım, oranın da kralı olayım" gibi bir hissiyat vermemiş; kendine ait yaşam alanına uygun bir hissiyat vermiş, orayı kendi bölgesi olarak işaretliyor. Ve orada mesela şeytan ona dese ki "ya burası sana yetmez, ya torunların var falan filan, biraz daha araziyigenişlet" dese, yani aslan algılamaz bile öyle bir şey. "Ne saçmalıyor bu" der ya. Neyimi? Çünkü onda öyle bir tabiat yok. O kendi doğal yaşam alanı olarak yaradan ona bir şey belirlemiş, güdü belirlemiş ve o güdüsüyle bir alanda, o geniş ailesiyle yaşıyor.

Ama sen "daha fazlasını istemez misin" denildiğinde, abi "fazla mal göz çıkarmaz" değil mi -tabii göz mü çıkarır, başka şey mi çıkarır o ayrı bir konu; hani senikendinden çıkarır yani, kendi varlığının farkındalığından çıkarabilir, eğer doğru bakmazsa.

O yüzden arkadaşlar yani, bazen tabii nefis şey der yani: "ya keşke şeytan olmasa da rahat etsek." Evet tabii, hani deyimindeyse, o insan olmaklıktan gelen tercih imkânı aslında çok kıymetli bir şeydir. Ama insan yanlış tercihlerde bulununca bu sefer ne diyor? "Keşke şeytan olmasaydı." Halbuki mevzu şeytanın olmaması değil; mevzu senin ayırt etme bilincine sahip olman. İşte kime hikmet verilmişse ona kıymetli bir

şey verilmiştir; bir âyet de bunu ifade eder. Yani sen öyle bir basirete sahipsin kişeytani olan nedir, meleki olan nedir, rahmani olan nedir, nefsani olan nedir, bunu ayırt edebiliyorsun. Neden? Çünkü o feraset, o kavrayış ve o ayırt ediş bilincine ehil hale gelmişsin.

Hani mesela bazı insanlar vardır böyle, mesela bir yiyecekteki en ufak bir bozulmayı hisseder; der ki "bu yemekte bir problem var." Neden? O kadar hassas bir uyarılığı olmuştur ki hemen fark ediyor yani. Mesela bir bakacaksın, diyelim ki bir his geldisana: "ya işte kimsem yok, yapayalnızım" -onu demeden o ferasetin, o hikmet bilincin devreye girecek: "bu hakikat değil ya, bu bana yakışmaz." Veya birisine karşı bir öfke, birisine karşı bir dışlayıcılık algısı gelecek, diyecek: "yok, bu rahmani bir şey değil, bu hakiki bir şey değil." Anlatabildim mi? Oraya dikkat eder, orayı fark eder ve o tuzağa düşmez. İşte bu hikmet ehli olmalı.

Araf Sûresi 201. Ayet: Takva ve Kendini Hatırlamak

...konuyla ilişkili bir şey. Ayette bir ifade var, bakın burada: Araf sûresi 201. ayet. "Takva konusunda çaba içinde olanlara şeytandan yana, etraflarında dolanan bir şey dokunduğunda, kendilerini hatırlarlar ve gerçeği görürler." Bakın burada birkaç şeyiaçacağız bu ayet bağlamında.

Şimdi bir tanesi, şeytani bir şeyi senin algılaman için önce bir takva konusunda bir farkındalık, az çok bir farkındalığın olması lazım. Yani "benim kendimi korumam gerekir" ama bu böyle "kendimi korurum, işte sınırlarımı korurum ben, şöyle ederim, böyle ederim" -bu, böyle Instagram'daki geyiklerden bahsetmiyoruz kendini korumak derken. Kendini korumak, kendini bilmekle olan bir şeydir. Kendi varlığının farkındalığıyla ilgili bir şeydir.

Bana bu konuda en güzel açılımlardan birini şu ifade sağlamıştır. Bediüzzaman diyor ki bir eserinde: "eğer kendini seviyorsan, kalbine kin ve düşmanlığın girmesine izin verme; girmişse onu dinleme." Bakın ne kadar mühim bir şey; "eğer kendini seviyorsan" diyor. İşte bu kendini sevmek aslında arkadaşlar -tırnak içinde söylüyorum bunu- aslında takva kendini sevmektir aslında, deyim yerindeyse. Takva, kendini sevmek ve kendini koruma bilincidir. İşte o anlamda kendimi korumalıyım, yani yaradanın bana verdiği o fıtrat halini korumalıyım. Kendini korumak budur.

Kendini sevmek de budur. Yoksa "ben kendimi seviyorum, kendime bir sürü pahalı şeyler alıyorum, kendimi seviyorum, ben en güzel şeylere layığım" -bu değildir, kesinlikle böyle şeyler değildir. "Ben kendimi seviyorum, çünkü kendim Allah'ın inşa ettiği bir şeydir; benim kendiliğim Allah'ın yarattığı bir şeydir ve ben bunu çok seviyorum; ve Allah'ın bana emanet ettiği bu kendilik bilincini de korumaya özen gösteriyorum." İşte kendini korumak bu demektir.

İşte kendini koruma konusunda dikkatli olanlara, kendini koruma konusunda gayretliolanlara, "şeytandan bir şey gelebilir" diyor ayet. Ve onlara dokunduğunda diyor ayet -peki ne dokunduğunda? "Tâif" diyor -tavaf kelimesi de buradan geliyor arkadaşlar.

Bir şeyin etrafında dönmek, bir şeye sürekli yakın olmaya çalışmak, bir şeyin

etrafında dönmek, aynı kelimeden geliyor. Yani böyle bir şey var, mesela diyelim ki bir korku sürekli etrafında dolanıyor. Atıyorum, sürekli terk edilme korkum var, süreklibaşarısızlık korkum var, sürekli yaşlanma korkum var -işte sürekli neyse yani, bunları uzatabilirsiniz. Bu nedir? Sürekli etrafınızda dolanan şeyler bunlar. Ve bazen bunlar bize dokunur yani. Ne demek dokunur? Yani biz biraz etkileniriz bundan; tabii biraz değil, çok etkilenebiliyoruz.

İşte oralara dikkat edin diyor ayet, bu gibi noktalara dikkat edin. Ne yapmanız gerekir? "Hatırlamanız gerekir" diyor. Neyi hatırlaman gerekir? Allah'ı hatırlaman gerekir, kendini hatırlaman gerekir; Allah'ı ve kendini hatırlaman gerekir. İşte diyor, bunu hatırladığında sende bir basiret olur, sende bir şeyi ayırt etme farkındalığı olur, bir şeyi olduğu gibi görebilme bilinci olur. Atıyorum "en sevdiğim insanlar beni terk etti" diyelim, olabilir; bir dur -mesela o an ne geliyor, sonra kendini ve Allah'ı hatırla, o zaman bir basiretin olacak. Allah seni herhangi bir insanlıktan, herhangi bir ilişkiden bağımsız olarak yarattı; bunu hatırla. Sonra Allah'ın sana en yakın dost olduğunu hatırla. O zaman neyi fark edeceksin? Bir basiret üzere olan durumun ne olduğunu fark edeceksin. Atıyorum diyeceksin ki "hoş değil ama bu beni sarsmaz, bu beniyıkmaz, bu beni dağıtmaz, bu beni kendimden koparmaz." Bakın ne kadar önemli bir ayet.

Ama bunun, şu ayetin bütünlüğünü idrak etmemiz için, nereden başlıyor Kur'an? "Takva konusunda gayretli olanlar." Tabii takvayı da şöyle giyinme, böyle şey yapma vesaire gibi algılamamak şartıyla, takvayı doğru anlamamız gerekiyor. Takva dediğim gibi gerçek kendiliğini hatırlama ve onu sevme; onu korumayı sevmelisin. Başka hiçbir şeyi kendini korumak kadar düşünmemelisin.

Bediüzzaman ve Budist Rahip Örneği

Ama bu "kendini korumak" dediğimiz gibi -hatta bununla ilgili yine başka bir olayı ifade edeyim. Böyle Çin'in zulmüne maruz kalmış bir Budist rahip, işte senelerce hapis, işkence falan görüyor. Sonra oradan bir şekilde kaçıyor, kurtuluyor, ustasına gidiyor; işte seneler sonra ustası ilk olarak ona şu soruyu soruyor: "sana en zor gelen şey ne oldu?" diyor. Normalde aklımıza ne gelir? Şöyle işkence çektim, şöyle oldu, şöyle şartlar... En zor gelen durum nedir denildiğinde şunu diyor: "bana nefretle bakan ve bana işkence eden kişilere karşı kalbimde bir kin duymamak zor oldu, ama bunu başardım" diyor.

Burası önemli. Neden? Çünkü onlara karşı kin ve nefret duymak, onu bozacak bir şeydir; onun kendiliğine halel getirecek bir şeydir. "Buna dikkat ettim" diyor. İşte kendine dikkat etmek budur, kendi sınırlarını bilmek demek de budur. Yoksa "işte sana iyi gelmeyen insanlarla mesafe koy, şunu şöyle yap, bunu böyle yap, küçük bir cennet yaratmaya çalışıyorum" -böyle bir şey mümkün değil ki. Tabii ki çok iyianlaşamadığın veya hiçbir ortak noktan olmayan insanlarla uzak bir iletişimin olabilir; bu başka bir şey. Ama bir bak, kalbinde de uzak mı acaba? Öyle bir insanı hatırladığında mesela dua edesin mi geliyor? "Aman aman görmek istemiyorum" falan mı diyorsun? "Allah selamet versin, inşallah kendini bilir, hatırlar, farkındalığı

olur; biz birbirimize bir şey katamadık ama inşallah Rabbimin nimeti, ikramı sonsuzdur, Allah ona inşallah bir farkındalık, bir idrak nasip eder" mi diyorsun? Yoksa "aman aman uzak olsun, hatırlamak bile istemiyor," hatta "bak şimdi adı geçti, içim şey oldu" mu diyorsun? Dikkat et yani. Sen nasıl bir varlıksın? Senin kendini bilme bilincin, kendilik bilincin nerede duruyor?

Dolayısıyla insan Allah'ın hem nazlı bir kuludur, çünkü Allah olmasa gerçekten acizsin; kendimize ait hakikaten bir şey yok. Aslında kendimizin dediğimiz her şey de ondan; yani O olmadan aciziz yani, hiçbir şeyimiz yok, bir bebek gibiyiz. Ama O'nunla her şeyiz. O yüzden insan bu farkındalık içinde olduğunda bahsettiğimiz şeytanın etkilerinden kendini muhafaza eder.

Sonuç: Şeytanın Fonksiyonunu Doğru Anlamak ve Arzudan Özgürleşmek

Şeytan sizi mesela Kur'an'da ifade eder: şeytan sizi fakirlikle korkutur, sizi cimrileştirir.

İşte şeytan sizi şununla korkutur. Mesela düşünün, bazen diyoruz değil mi, böyle "çocuğum olmazsa ne yaparım?" Böyle ikide bir bu sefer çocuğun aklına gelir; ya bir şey olursa, çocuğa en ufak bir şey olsun, böyle için gider. Neden? Çünkü "çocuğum olmazsa ne yaparım" korkusu içindesin. E şimdi bu korku şeytanın tam bir etki alanı olmaz mı?

Veya böyle tanıdığım biri vardı; hasta bir annesi vardı, ki annesi yatalak hale gelmiş, yani ona hiçbir maddi manevi bir faydası yok; sadece o kafayı oraya kilitlemiş.

"Anneme bir şey olursa ne yaparım? Annem ölürse ne yaparım?" Ve o korku süreklitetikleniyordu onda. Neden? Çünkü sen yanlış bir korku damarını sürekliişletmişsin. Senin bu korku damarını da sürekli tetikleyecek bir şeytan var. Peki şeytan burada ne yapıyor? Aslında sana bir şey gösteriyor. Bakın bu nokta çok önemli, bununla tamamlayalım.

Aslında şeytanın fonksiyonunu doğru anladığınızda -onun niyetini söylemiyorum, fonksiyonunu doğru anladığınızda niyeti kötü- ama fonksiyonunu doğru anladığınızda nelerin üzerinde çalışmanız gerektiğini de fark edersiniz. Yani mesela bu son bir hafta on günde, değil mi, böyle sürekli az da olsa -aşırı bir yağmur değildi ama sürekliyağdı değil mi- mesela böyle çatlak bir çatısı olan veya suyun geçme ihtimali olan, suyun sızdırma ihtimali olan yerlerde hep bir problem oldu değil mi? Neyi gösterdiaslında orada su? Bak senin çatında şurada bir çatlak var, veya şurası suyu geçiriyor, veya bak şurası su alıyor -buna dikkat et, buraya dikkat et. Şimdi ben suyun fonksiyonunu doğru bilirsem, "niye yağmur yağdı" demem değil mi; derim ki "ya bak bizim çatıda bir yerde bir çatlak var, o yüzden su damlıyor." Veya bak "yağmur yağınca şurası hep ıslanıyor yani, demek ki orada bir çatlak var, bir şey var orada."

Şeytan sürekli bir yerle uğraşıyorsa, bende benim orada çalışmam gerekiyor, benim oraya dikkat etmem gerekiyor. Şeytan hep benim o damarımdan yaklaşıyor, o damarımı etkiliyor -korku damarımı etkiliyor, öfke damarımı etkiliyor, kaygı damarımı etkiliyor, neyse yani. Dolayısıyla şeytanın fonksiyonunu doğru anladığınızda aslında

kendi üzerinizde nerede çalışmanız gerektiğini de fark edersiniz. O yüzden mesele şeytandan korkmak değildir; ona karşı sakin bir dikkat ve uyanıklık içinde olmaktır.

Mesela dünyevi anlamda bir korkunuz kalmazsa ne olur? Şeytanın sizi korkuyla etkileme imkânı kalmamış olur. Nereye çengel atacak? Çengel atacağı bir yer yok orada. O zaman siz ihlasa, o noktada ihlasa ermiş, erdirilmiş olursunuz. O yüzden nerede bir kaygı varsa, nerede abartılı bir öfke varsa, nerede abartılı bir arzu varsa, illa olsun -hani bazen çocuklarda olur ya, böyle bir şey görür, "anne alalım, alalım anne, dur canım" falan ama "alalım." Bak, arada bir "olmasa da olur" der mi mesela, o zaman o arzunun etkisi kaybolur aslında. Ona dikkat etsek, biraz kendimizde de böyle benzer hikâyelerimiz var. Biz de diyelim ki araba almak istiyoruzdur, o hisle yani.

Orada çocuk, diyelim ki balon almak istiyor veya pamuk şeker almak istiyor. Sen de bilmem ne, yat almak istiyorsun, kat almak istiyorsun, ev almak istiyorsun, araba almak istiyorsun; işte atıyorum yeni çıkmış bir moda bir şey almak istiyorsun. Senin için öyle gidiyor. Önemli değil ki. Önemli olan, bak, sen bir arzu tarafından esir edilmişsin. Mesela olmayınca ne oluyor? "Mutsuzum" diyorsun. Bak, bir arzumuz gerçekleşmediğinde mutsuz oluyorsak, o bir ego arzusudur; veya daha doğrusu senifarkındalıktan uzaklaştıran bir arzu moduna girmiş demektir o. Yani o seni kendinden uzaklaştıran, seni gerçek mutluluk ve farkındalığından uzaklaştıran bir arzuya dönüşmüş.

Bir şey istiyorum, olmadı; olmadığında mutsuz muyum? Oraya bakacağım. Değilim; olsa iyi olur ama olmadığında mutsuz değilim. Bak bu arzu seni uzaklaştırmaz. Ama bir arzu var, olmadığında mutsuz oluyorsun -o zaman bu seni uzaklaştıran bir arzuya dönüşmüş; oraya dikkat etmen gerekiyor. Orayı fark edersen, o hikâyeden özgürleşme çabası gösterirsin. O hikâyeden özgürleşirsen o zaman şeytanın senin üzerinde böyle bir etkisi olmaz.

"Şurası senin olsa istemez misin?" -bazen bana sorarlar, işte şunu istemez misin diye; diyorum "istiyorum ama" diyorum, "olmadığında mutsuz değilim veya hiçbir derdim yok yani; olursa olur, olmazsa olmaz." Yani olması ile olmaması arasında benimutlu eden veya mutsuz eden gibi bir ikilem işlemiyor. Burada dikkat etmemiz gereken şey budur arkadaşlar. Dünyadaki herhangi bir şey bende bir mutsuzluk veya aşırı bir mutluluk meydana getiriyorsa, bu tuzak bir şeydir; bu beni kendimden uzaklaştıran bir şeydir.

Evet, dolayısıyla ayeti tekrar edelim: Araf Sûresi 201. "Takva konusunda gayretliolanlara şeytandan, etraflarında dolanan bir şey dokunduğunda, onlar kendilerinihatırlarlar ve basiret üzere olurlar." O yüzden şeytanın tuzağı zayıftır; onu güçlendiren bizim cehaletimiz ancak olabilir, başka bir şey değil. O yüzden benim problemim şeytan değildir; onun problemi benimle, benim onunla bir problemim yok yani. O yüzden biz hacda küçük taşlar atıyoruz yani değil mi, kaya falan fırlatmıyoruz. Neden? Yani "ben seni biliyorum, sen bana düşmansın ama ben senden uzağım, ben seninle de uğraşmıyorum." Yani burada da şuna dikkat edin arkadaşlar: bizim sürekli

odaklandığımız şey şeytan değildir. Ben kendiiçimde ona malzeme olacak bir şey varsa onunla ilgileniyorum, onun izalesine çalışıyorum. Yoksa sürekli "şeytan ne yapacak, ne edecek" meselesiyle ilgilenmiyorum.

Bakın insan egosunda öyle bir tuzak vardır. Bazen insanoğlu öyle bir kaygı, korkusu olur -çünkü sürekli ona düşmanlık eden kişi veya kişilerle, tırnak içinde söylüyorum, kafayı bozar; sürekli onlarla uğraşır. "İşte bana falan taktı" -e taktıysa taktı abi, ne yapayım yani. Sen takılma; o sana takmış olabilir, sen ona takılma.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Araf Sûresi: 201. Ayet — "Takva konusunda gayretli/çaba içinde olanlara şeytandan yana, etraflarında dolanan bir şey dokunduğunda, kendilerini hatırlarlar ve basiret üzere olurlar / gerçeği görürler." (Metinde iki kez, açıkça sûre ve ayet numarasıyla anılmıştır.) - Şeytanın "Ben Allah'tan korkarım" dediği ayet (anlatıcı "Kur'an-ı Kerim'de geçiyor bu" diyerek anmış, sûre/ayet numarası belirtilmemiştir). - Meleklerin "Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur" ifadesi (anlatıcı "Kur'an-ı Kerim'deki meleklerin ifadesi" diyerek anmış, sûre/ayet numarası belirtilmemiştir). - Ahirette şeytanın "Ben sadece çağırdım, siz çağrıma geldiniz" dediğine dair ayet (anlatıcı "bir başka ayette" diyerek anmış, sûre/ayet numarası belirtilmemiştir). - Şeytanın insanları fakirlikle korkutup cimrileştirdiğine dair ayet (anlatıcı "Kur'an'da ifade eder" diyerek anmış, sûre/ayet numarası belirtilmemiştir). - "Şeytanın tuzağı zayıftır" ve ihlasa erdirilen kullar üzerinde şeytanın bir etkisi olmadığına dair ayet (anlatıcı doğrudan aktarmış, sûre/ayet numarası belirtilmemiştir).

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Benlik, Kabullenme ve Kendini Bilmek

Sohbete, insanın nereye giderse gitsin kendi benliğini de beraberinde taşıdığı ve iyimser-karamsar-gerçekten akıllı insan ayrımıyla, yukarı-aşağı gibi kavramların aslında izafi olduğu üzerinden giriş yapılıyor. Ardından hayattaki paradoksları (genç kalma isteği-ihtiyarlama korkusu, uçak düşme korkusu, ameliyat riski gibi) kabullenmenin önemi, ölümü ve hayatın kaçınılmazlarını "mertçe" karşılamak, Buda'nın üç temel acı (yaşlılık, hastalık, ölüm) hikayesi ve nefsin/egonun tuzakları anlatılıyor. Sohbet, insanın gerçek kimliğinin Allah'a ait oluşunda olduğunu, zenginlik-fakirliğin ve elde edilen sonuçların "hak etme" ile bir ilgisinin bulunmadığını, riyadan kurtulup sadece ihlasla yaşamanın gerçek özgürlük olduğunu ve nefsin/nefsimizin üzerimizdeki hakkının ona marifet ve irfan sunmak olduğunu anlatarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.