Benlik, Kabullenme ve Kendini Bilmek
Kısa Özet
Sohbete, insanın nereye giderse gitsin kendi benliğini de beraberinde taşıdığı ve iyimser-karamsar-gerçekten akıllı insan ayrımıyla, yukarı-aşağı gibi kavramların aslında izafi olduğu üzerinden giriş yapılıyor. Ardından hayattaki paradoksları (genç kalma isteği-ihtiyarlama korkusu, uçak düşme korkusu, ameliyat riski gibi) kabullenmenin önemi, ölümü ve hayatın kaçınılmazlarını "mertçe" karşılamak, Buda'nın üç temel acı (yaşlılık, hastalık, ölüm) hikayesi ve nefsin/egonun tuzakları anlatılıyor. Sohbet, insanın gerçek kimliğinin Allah'a ait oluşunda olduğunu, zenginlik-fakirliğin ve elde edilen sonuçların "hak etme" ile bir ilgisinin bulunmadığını, riyadan kurtulup sadece ihlasla yaşamanın gerçek özgürlük olduğunu ve nefsin/nefsimizin üzerimizdeki hakkının ona marifet ve irfan sunmak olduğunu anlatarak sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan nereye giderse gitsin kendi benliğini/egosunu da beraberinde götürür; sorun bulunduğu yerde değil, kişinin kendisindedir.
- Hayatın kaçınılmazlarını (yaşlanma, hastalık, ölüm) kabul etmemek insanı sürekli bir çelişki ve paradoksun içine hapseder; gerçek huzur bunları kabullenmekle gelir.
- Gerçek özgürlük, insanların algısına ve onayına bağımlılıktan (riyadan) kurtulup yalnızca Allah rızası için hareket etmekle (ihlas) mümkündür.
Nereye Gitsen Kendini de Götürürsün
Sokrates'le ilgili anlatılan bir söz vardı: kişi bir yolculuğa çıkar, kendince bir kısım beklentileri, yolculuktan istediği bir mutluluk vardır. Ama o beklentiler gerçekleşmeyince kişi mutsuz olur. Çünkü aslında kendini de beraberinde götürmüştür. Bir iş yerinde mesela bir rahatsızlık hissettiğim zaman hemen başka bir alternatif istiyorum ama ondan sonra düşünüyorum: nereye gitsem kendimi de götüreceğim.
Bu, 2500 yıllık bir söz aslında ama insanın süreci, olumlu yönüyle de olumsuz yönüyle de değişmiyor. Çünkü insanın mahiyeti, yapısı, fıtratı birdir. Olumsuz yönü itibarıyla da aynı hikayedir, olumlu bir süreç yaşadığında da aynı hikayedir. 2500 yıl evvel erenler de aynı yoldan eriyordu, mutsuz olanlar da aynı yoldan mutsuz oluyordu. Sadece olguların adı değişiyor. Yoksa sonuç, her zaman temelde insanın mahiyeti aynı olduğu için, benzer şekilde işliyor.
İyimser, Karamsar ve Gerçekten Akıllı
İyimser her yerde yeşil ışık gören kişidir. Karamsar, trafik lambasının yalnızca kırmızı ışığını görür. Gerçekten akıllı olan ise bütün renkleri görür, hatta renklerin ötesindedir. Burada sufiler işte "söz vardır, kelimesizdir, harfsizdir" derler; "bir yer vardır, ne altı vardır, ne üstü vardır, ne sağı vardır, ne solu vardır" derler. Bu gibi sözler aslında neyi ifade eder? İkiliğin ötesindeki varoluşu ifade eder. Mesela iyinin ve kötünün ötesinde olan bir şey vardır; orada iyi ve kötü kavramları söz konusu değildir.
Nasıl ki insan uzaya çıkınca yukarısı aşağısı diye bir şey kalmıyor. Biz dünyada olduğumuz için dünyayı sabit bir mekân gibi algılıyoruz, diyoruz ki işte aşağısı yukarısı vesaire. Ama dünyanın sınırlarının ötesine geçtiğinde o kavramlar gerçekliğini yitiriyor. Onlar ancak dünyada izafi olarak gerçektir. İnsan ise ego düzeyinde hep o ikilemlerin sürekli ve kalıcı olarak var olduğunu zannediyor. Yani zannediyor ki ben psikolojik bir varlık olmanın ötesinde hiçbir şey taşımıyorum, dolayısıyla her şeyi psikolojimle tanımlayabilirim. Halbuki öyle değil; psikolojimizin ötesinde de bir şey var. Onu önce kabul etmek, sonra da ona geçmek için bir çaba harcamak gerekir. O çabanın temeli de aslında psikolojik düzeydeki algımızın asıl olmadığını kavramaktır.
Onun için mesela Budistlerde koan denen bir şey vardır: kişiyi psikolojik düzeydeki algıdan çıkarmak isterler ve ona paradoksal bir soru sunarlar. Mesela derler ki "bir dairenin kaç kenarı var?" Bu soru, insana rasyonel zihninin, maddi boyutunun ne kadar sınırlı olduğunu anlatmış olur. Miraç bahsinde de anlatılır: peygamber bir noktaya gelir, ayağını basacak yer bulamaz denir. Cebrail der ki ayağını ayağının üzerine bas. Aslında orada anlatılan şey şudur: basacak bir yer yoktu, yani zamanın, mekânın, yaratılışın elinden geldiği yer bitmiştir. Orada yaratılmış bir şey yoktur. Ötesini neyle aşıyorsun? Kendinde yaratılmamış olan bir şeyle aşıyorsun. Dolayısıyla insan psikolojik düzeyin niteliklerini, yapısını bilmeli, bunu inkâr etmemeli, yok saymamalı; ama o düzeyin ne olduğunu da anlamaya ihtiyacı var.
Yukarının, Aşağının İzafiliği
Dünyayı biliyoruz, dünyayı inkâr etmiyoruz; dünyanın sağı var, solu var, yukarısı var derken bir öğretmenlik anısı hatırlanıyor: "Dünya yuvarlak mı hocam?" diye sorulduğunda öğrencilerle şöyle ikilemler kurulurdu. Nil Nehri Afrika'nın aşağısından çıkıp yukarıya, Akdeniz'e doğru dökülüyor. Bir su aşağıdan yukarı akar mı? Akmaz. Demek ki dünya yuvarlak değildir, gibi bir mantık kurgulanır ve çocuklar şaşırtılırdı. Ya da Arjantin'dekiler aşağıda mı yaşıyor, tavanda mı yürüyorlar, diye sorulur, çocukların zihni biraz karıştırılırdı.
Aslında bu tür ikilemler zihnimizin yukarı-aşağı algısına tutsak olmasından çıkıyor. Türkiye'den bir örnek: Kızılırmak, Karadeniz'e dökülüyor. Bu da bir su aşağıdan yukarı akıyor demek değil mi? Burada anlaşılması gereken şey, yukarının aşağının izafi olduğu, yani bize göre çizdiğimiz haritaya göre yukarılık aşağılık olduğudur. Fakat dünyaya göre öyle sabit bir yukarı-aşağı yoktur; su nerede bir meyil bulursa oraya akar. Kişi eğer yukarıyı aşağıyı sabit bir şekilde tanımlarsa, o zaman mesela Nil'in Akdeniz'e aktığını anlayamaz. Bazı şeylerin izafi olduğunu kabul etmek, o şeyleri doğru anlamak için gereklidir.
Elinde Olmayana Üzülmek: Marcus Aurelius
Marcus Aurelius'un güzel bir sözü var: elinde olmayan şeyler için üzülüyorsan, seni üzen o şey değildir, onun hakkındaki düşüncendir. Çünkü elinde olmayan bir şey için üzülüyorsun ve aslında orada, o şeyin elinde olmasını istiyorsun; bir taraftan elinde olmasını istiyorsun, bir taraftan da elinde değil. O zaman kişi bir ikilem yaşıyor. İstediğin zaman bu düşüncelerden kurtulabilirsin. Eğer üzüldüğün şey senden kaynaklanıyorsa kendi hareketini düzeltmelisin. Seni üzen şey, istediğin bir şeyi yapamamaksa, o işi yapmak için inat etmemelisin. Eğer bir gücün yoksa ve bir taraftan da onu yapmak istiyorsan, doğru çözüm, gücünün olmadığını kabul edip bırakmaktır. Ama gücün varsa tabii ki yapacaksın. Karşındaki engellerden dolayı bir şeyi yapamıyorsan üzülmemelisin.
İnsan zihninin en büyük problemlerinden biri kendisini paradoksa sokmasıdır. Mesela "sevdiklerimi üzmek istemiyorum" deriz. Doğru. Peki sevdiklerin üzülmesin diye her şeyi yapabilir misin? Yapamazsın. O zaman hem sevdiklerinin üzülmesini istemiyorsun, hem de üzülmesinler diye her şeyi yapmak istiyorsun ama sende o imkân yok. Bu bir paradoks oluyor ve bunu çözmek mümkün değil. Mesela hem genç kalmak istiyorum hem de ihtiyarlarsam üzüleceğim demek de bir paradokstur; bir kısır döngü. Bu paradokstan çıkabilmek için doğru bir tutum ve anlayış içinde olmak gerekir. Nihayette anlaşılması gereken şey, hayatta olması kaçınılmaz olanı veya olması mümkün olanı kabul etmemiz gerektiğidir.
Mesela bir uçağa bineceğim, uçağın düşmesinden korkuyorum, ölmek de istemiyorum. Peki uçak düşebilir mi? Düşebilir; teorik olarak, ihtimal olarak düşebilir. Ben de düşmesini istemiyorum. En kısa yol, uçağa binmemektir; ama bu bir çözüm müdür? O zaman insan neyi kabul etmeli? Son tahlilde öleceğini ve bu uçağın düşebilme ihtimalini kabul etmelidir -düşeceğini değil. Bunu kabul ettiğinde o paradokstan çıkmış olursun. Ama bütün bunları kafanda tutup hareket etmeye çalışırsan orada bir çelişkinin içinde kalmak durumunda kalırsın.
Gerçekliği Kabul Etmek: Ameliyat, Yaşlanma, Ölüm
Mesela bir doktorsunuz, bir insana ameliyat edeceksiniz. Ameliyatın riski var mı? Var. "Riske girmek istemiyorum" dediğinizde bir ikilem olur; ölüm riski var mı, ameliyat masasında kalabilir mi? Bu ihtimali kabul etmezseniz o ameliyatı yapma şansınız olmaz. Ama kabul ettiğinizde, olumsuz bir ihtimal olsa da o işi çok daha rahat bir şekilde yapabilirsiniz. Hayat, gerçeklikleri kabul etmeye dayanır.
İnsan psikolojik düzeyde gerçeklikten en çok kaçan varlıkların başında gelir. Yaşlandığımızı görmek istemeyiz, sağlığımızın ilk gençlik halimizde olmadığını görmek istemeyiz, ihtiyarlayacağımızı kabul etmek istemeyiz, öleceğimizi hiç kabul etmek istemeyiz. Peki ölecek misin? Öleceksin. Bediüzzaman'ın güzel bir sözü vardır: "Ölüme mertçe bak" der. Senden ne istiyor? Mertçe bakmanı. Yani ben niye kaçınılmaz olan bir şeyden kaçayım? Kaçınılmaz olan bir şeyden kaçınmak ancak insanın yapabileceği türden bir yanılgıdır.
Kabir Hayatı ve Ölümün Ötesi
Beyazıd-ı Bistami Hazretleri'nin şöyle bir sözü anlatılır: kabre girdiğinde kabri genişletilmiş, ferahlatılmış; çok sevinmiş, orayı açıkça müşahede etmiş. Muhyiddin İbn Arabi de hayvanların bir kısmının kabirdekilerin berzah âlemindeki halini gördüğünü söylüyor. Kabirde zahiri olarak bir şey yoktur ama orada bedeni defnedilen kişinin berzah âlemindeki hali görülür. Bazı kediler bazı kabirlerde otururlar; çok kediler oturur, ama her kabirde oturmazlar. Oturdukları yer iyiye işaret eder, nöbetçi gibi beklerler.
Demek istediğimiz şey şu: hayatta kaçınılmaz olarak yaşayacağın bir şeyi görmezden geliyorsan, o şeyden kaçıyorsun ve kaçtığın şey nihayette seni bulacak. Ama sen bunu varoluşunun içine almıyorsun. İnsan mesela yaşlanmayı, ölümü, hastalığı kendi varoluşunun içine almazsa, kendi kendine bir aldatmaya girmiş olur.
Buda'nın Hikayesi: Üç Temel Acı
Budizmin temel öğretisinin anlattığı şey de bu aslında. Buda'nın hayat hikayesinde üç temel acı anlatılır. Bir kralın oğluymuş; kral, oğlunu çok sevdiği için onun hiçbir acı yaşamamasını istemiş. Sarayda hiçbir acı olayın yaşanmasına izin vermemiş, hastaları, yaşlıları saraya sokmamış. Bunlardan habersiz uzun süre yaşamış. Bir gün merakından kimseye haber vermeden sarayın dışına çıkmış, şehri gezmiş.
Elinde baston, iki büklüm yürüyen birini görmüş, "sen niye böyle yürüyorsun" diye sormuş. "Bu ihtiyarlık" demiş, "ihtiyarlayınca böyle olursun." Şaşırmış: "Ben de mi olacağım?" "Evet, sen de eğer yaşarsan belli bir yaşa gelince ihtiyarlayacaksın." Sonra yatakta yüzünde acı ifadesiyle yatan birini görmüş: "Sen niye yatıyorsun?" "Ben hastayım" demiş. "Hastalık nedir?" "Vücudunda ağrı hissedersin, yapmak istediğin bir şeyi yapamazsın, güçsüzlük olur." "Ben de hasta olacak mıyım?" "Evet, sen de olacaksın." Sonra bir cenaze töreni görmüş: "O niye hareket etmiyor?" "Öldü." "Ölmek ne demek?" "Hiçbir hareket yapamazsın, hiçbir gücün, hiçbir canlılık halin olmaz, bu ölümdür." "Ben de ölecek miyim?" "Evet, sen de öleceksin."
O zaman demiş ki: "Bunlar acıdır ve ben bu acıları aşmalıyım." Evlenmiş, çocuğu, kundaktaki bir bebeği varmış; hepsiyle vedalaşmış, karısıyla, çocuğuyla, ve sarayı terk etmiş. Seneler geçmiş, en sonunda bir ağacın altında ermiş. Erdiğinde acıdan kurtulmuş, bütün acılar ortadan kalkmış; gerçek anlamdaki öz varlığını fark etmiş. O özün hiçbir zaman ölmeyeceğini, hastalanmayacağını, yaşlanmayacağını anlamış ve acıdan kurtulmuş.
Budizmin temel öğretisi şudur: psikolojik düzeyde acı gerçektir, acı vardır, ama acı aşılabilir; öyleyse acıyı aşmak için yola girilir. İnsan mertçe, acıyı çekenin ne olduğunu, kim olduğunu, neyden ve niçin acı çekildiğini anlamalıdır. Olguyu ve o olgudan acı çeken özneyi iyi analiz ederse -olgu nedir, o olgudan etkilenen ve ondan acı duyan özne nedir, kişi nedir, gerçekte sen o musun- işte tasavvufta anlatılan "ben vardır, ben de benden içeri" denen, zatına dönmek, kendini bulmak, kendini bilmek denilen şey budur. Kendini bilmek, bedensel ve psikolojik benliğin ötesindeki gerçek kendini bulmaktır. O kendin Allah'la bağlantılıdır. Onun için kendini bilen Rabbini bilir; gerçek anlamda kendini bildiğinde Rabbini bilebilirsin, çünkü kaynağının farkına varırsın.
Egonun Katılaşması ve Acı Çekmek
Eğer siz başarılı olmak, sevilmek, ilgi görmek, etkili ve değerli olmak gibi arzu ve isteklerle güçlenmiş, katılaşmış bir psikolojik benliğe sahipseniz, acı çekmemeniz için hiçbir şansınız yoktur; mecbur acı çekeceksiniz. Eğer gençliğinizle çok övünüyorsanız, o gençlik mutlaka gidecek. Bediüzzaman'ın ifadesiyle: "Elbette bu gençlik gidecek, öyleyse buna aldanma."
Bakın burada bir yanılgıya düşülüyor: bazı insanlar bunları insanları korkutmak için hatırlatıyorlar. Oysa mesele korkmak değil. "İşte ölüm var, kork; ihtiyarlık var, kork; hastalık var, kork" -bu değil. Ölüm kime geliyor, kim ölüyor, hastalanan ne, ihtiyarlayan ne? Bunu anlamak lazım. Din, "bir gün geberip gideceksiniz" demiyor; ölümü aşacak ufku göstermek için bunu söylüyor. Sen kendini ölecek bir varlık zannediyorsun; ölmeyecek olan varlığını idrak et. Sen bedenine bakıp gençliğinle övünüyorsun, malına bakıp malınla iftihar ediyorsun. Kur'an'ın deyimiyle insan, malının kendisini ebedi kılacağını zanneder. Sen yanılıyorsun; bütün bunlar elden gidecek. Yapışıp tutunduğun şeyin mahiyetini, geçiciliğini bil; ona tutunan egonun da farkına var. Hem nesnenin hem o nesneye tutunan özün farkına var. Sonra sor: gerçekte ben kimim? Gerçekte kim olduğunu idrak ettiğinde kurtuldun demektir; özgürlük dediğimiz şey de budur.
Mesela ego birçok şeyden korkar. Korkan kimdir? Egomuzdur. Peki korktuğun şeyin ötesinde, hiçbir şeyin zarar veremeyeceği, yok edemeyeceği bir varlığın olduğunu biliyor musun? Ne zaman onun farkına varırsan gerçeği bulmuş, gerçek anlamda huzura kavuşmuş olursun. O zaman hayatta yaşadığın hiçbir şey, o ayetin ifadesiyle, ne seni üzer ne korkutur. Habil'in kıssasında olduğu gibi; kardeşi onu öldürecek olduğu halde Habil bir problem yaşamıyor.
Sözün Ardındaki Hakikat: Aşıklar Ölmez
"Aşıklar ölmez" diye bir söz vardır; bunu araya sıkıştırılmış bir teselli sözü gibi mi kullanacağız, yoksa gerçekten ne demek olduğunu mu anlamaya çalışacağız? Tasavvuf, konuşmalarımızda kullanmak için değildir; teselli bulmak için de değildir. Hakikat, insanı son tahlilde teselli etmek için değildir; teselli psikolojik benliğe yöneliktir, ruhun teselliye ihtiyacı yoktur, ruhun fark edilmesi kâfidir. Bazı sözler kişiyi benlikleriyle karşı karşıya getirmek, uyandırmak içindir. Bazı Bektaşi hikayeleri de biraz böyledir.
Mesela bir Bektaşi, Osmanlı zamanında saraya gitmiş, kapıdaki askerleri görmüş; hepsi renkli, pahalı elbiseler giyinmiş. "Siz kimsiniz?" demiş. "Padişahın kapı kullarıyız" demişler. Bektaşi kendi üstüne başına bakmış, "Ya Rabbi, yakışır mı, şu insanın kapısının kulları böyle giyinmiş, hesapta biz senin kulun böyle mi giyindirilir" demiş. Aslında burada anlatılan şey şu: meseleyi görüntüye bağlı değerlendirirseniz sonuç budur. Ama hakiki özdeki zenginliğe bakmayı öğrenirseniz, dünyada kimin güzel giyindiği, kimin malı mülkü olduğu önemli olmaz, ölçünüzü oradan vermezsiniz. Ölçünüz zahir olursa böyle olur, "padişahın kapı kulları böyle, biz Allah'ın kulları da böyleyiz" diye serzenişte bulunabilirsiniz.
Bir ayette şöyle geçer: onlar bizim zikrimizi, yani varlığımızı unuttuklarında biz onlara dünyanın kapılarını açarız, maddi imkânları veririz. Biz mesela biri bizi reddetse, dışlasa, onun imkânlarını kısmaya çalışırız; Allah tam tersini söylüyor, "biz bizi inkâr edenlere kapılarımızı açarız, ama en nihayetinde onları düşünmedikleri bir şekilde yakalarız" diyor. Netice itibarıyla dönüş oraya. O zaman insan şuna dikkat etmeli: dünyada sıkıntı da yaşasa, genişlik de yaşasa, bu onun Allah'la olan ilişkisini belirlemez. "Ben Allah'a kul olmaya çalışıyorum, iyi bir insan olmaya çalışıyorum, niye istediklerim olmuyor" demeyeceksiniz; Allah katında böyle bir şey yok. Ama "ben Allah'a iyi bir kul olmaya çalışıyorum ve çok şükür onun yakınlığını az çok hissediyorum" diyebilirsiniz; doğru ölçüyü o zaman kurmuş olursunuz. Onun işareti de dünyadaki eksiklik ve mahrumiyetlerin sizi çok fazla etkilememesidir.
Zenginlik, Fakirlik ve Allah'a Yakınlık
"Allah adama yürü ya kulum demiş" ifadesi maalesef insanlar arasında çok yanlış kullanılır. Sanırsınız ki bahsedilen insan miraç yapmış, oysa çoğu zaman kastedilen kişi mal bulmuş, yalılarda saraylarda oturuyor. Halbuki Allah kime "yürü ya kulum" der? Peygamberlerine ve velilerine der. Zengin olmak Allah'a yakın olmak anlamına gelmez; zenginlik, fakirlik, maddi imkân bağımsızdır -kişinin insaniyetiyle, olgunluğuyla, Allah'a yakınlığıyla ilgili bir bilgi vermez.
Kâmil insanlar maddeten belli imkânlara sahip olunca kendilerine sorarlar. Böyle bir kâmil insan biriyle ortak olmuş, ona bir sermaye vermiş; sene sonunda o kişi kazandığı altınları getirip önüne koymuş, "bu senin payın" demiş. Kâmil insan durmuş, içinden "Ya Rabbi, bana dünyayı vererek beni dünyaya mı veriyorsun" demiş, kendine bakmış: kalbinde dünyaya karşı bir meyil, bir arzu hissedip mi bunları veriyorsun, yoksa bunları doğru ve güzel kullanayım diye mi veriyorsun, diye düşünmüş.
Bu, Allah'ın maddi zenginlik verdiği bir insanın kötü ya da Allah'tan uzak olduğu anlamına gelmez. Ama bakın hak etme kavramını da aşmak gerekiyor hepimizin. Bizim hak ettiğimiz tek şey, Allah'ın kulu oluşumuzdur; başka hiçbir şeyi hak olarak aramayız. O da Allah'a olan yakınlığımızın farkına varmak ve ondan geldiğimizi bilmek, idrak etmektir. Gerisi hiçbir zaman asli bir şey değildir.
Hak Etme Tuzağı ve Sonuç Beklememek
Bir iş yaptın, o işin gerektirdiği sonuca ulaşamadın. İnsan "ben şunu hak etmiştim ama ulaşamadım" diye düşünmemeli; manasız bir şey. Bir ayet vardır: "insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur." Allah, ne yaptığına bakar; sen çalıştın, sonucu elde edip edemeyeceğin başka bir konu. Öğrencinin çalışması gibi: çalışırsın, öğretmen önceden söylemediği bir yerden soru sorabilir, sonucu tahmin edemeyebilirsin. Önemli değil; senin işin orası değil. "Şunu hak ettim aslında ben" diye bir şey yok. Sen yaratıcının sana iyi, güzel, doğru adına hissettirdiğini idrak edip onu yansıttın mı? Tamam, mesele bu. Öbürü egonun tuzağı: "Ben bunu hak ettim, bu kadar çalışıyorum, iyi davranıyorum, hiç kimse kıymetimi bilmiyor." Bütün bunlar egonun tuzaklarıdır ve insanın hayatını berbat eder; çünkü hayatta egosunun hak ettiğini düşündüğü şeyi tamamen bulmuş bir insan yoktur.
Mesela sen eşine, arkadaşına, dostuna, evladına iyi, güzel, doğru adına davrandın mı? Davrandın mı, tamam, ne güzel. Ayetin ifadesiyle "insana çalışmasından başka bir şey yoktur." Sen ne yaptın? İyiyi, güzeli, doğruyu yaptın; tamam, bitti. Bunu kimse anlamıyor, kıymetini bilmiyor, takdir etmiyor -bu senin sorunun değil, bu egonun sorunu. O sorunu egoya bırak, egoyu da bir kenara bırak; o zaman herhangi bir problemin olmayacaktır. Çünkü efendisi ego olan bir kişinin hem kendi işi hem de muhatap olduğu insanlarla ilişkisi zor olur. Onun için egomuzu efendimiz yapma tuzağından kurtulmalıyız; o zaman özgür oluruz. Çünkü insanın egosu kişiyi aslında başkalarına mahkûm eder, başkalarının algısına, beklentisine, düşüncesine esir eder.
Riya, İhlas ve Egodan Özgürlük
Modern insan mesela bunu göremiyor, görmekte zorlanıyor. Üstelik özgürlük kavramının en çok kullanıldığı bir dünyada yaşıyoruz. "Özgürüm, kimse bana karışamaz" diyoruz. Emin misin? Kendini beğendirmek istemiyor musun? İstiyorsun; işte karışıyor. Yüzlerce insan karışıyor sana, yüzlerce insana kendini beğendirmeye çalışıyorsun. Bir çocuk gelmişti, saçını iki saat uğraşıp düzeltiyor, "ben özgürüm, istediğimi yaparım" diyor. Peki o saç şeklini hiç kimse beğenmese, ertesi gün aynı şeyi yapar mısın? Yapamazsın; ya da bu sefer insanlara nispet edip "umurumda değilsiniz" dersin. Ama "umurumda değilsiniz" demek de tersinden bir önemsemedir; insanların algısını önemsiyorsundur. Peki böyle bir tuzağa gerek var mı?
Özgürlük, egodan özgürlüktür; egonun tuzağından, tahakkümünden çıktığın zaman özgürlük gerçekleşir. Onun için riya ve ihlas kavramlarını sadece dinî bir vaaz gibi sunmamak lazım: özgür olmak istiyor musun? O zaman insanların algısına odaklanma. Bu aslında riyadan kurtulmaktır. Riya, insanların bizi görmesini istemek, görülmeyi arzu etmektir; sadece bunu ibadetler konusuna sıkıştırmamak lazım. Kendini insanlara beğendirmek istediğin her anda riya içindesindir ve bu kendi kendine kurduğun bir tuzaktır. İnsanların algısını insanlara bırak. Sen iyi, doğru ve güzel bir insansın, bir şeyi olması gerektiği için yapıyorsan, buna da ihlas denir: egonun hiçbir arzusunun, idealinin, korkusunun, beklentisinin olmadığı bir şekilde eylemde bulunmak.
Toplumda bize yüklenen bir kısım manasız, gereksiz veya yanlış düşünceler ve algılar var; biz bunları fark etmeli ve teker teker etkisiz hale getirmeliyiz. Mesela "başarılı olmazsan seni kimse takdir etmez" düşüncesi bir çocuğa dayatılır. Halbuki kimsenin takdirini beklemeden, sadece imkân ve kabiliyetlerini en doğru ve güzel şekilde ortaya koymaya çalışmak yeterlidir; insanlar bunu takdir etmeyebilir, bu seninle ilgili bir şey değildir. Bugün bütün psikolojik meselelerin, problemlerin kaynağı bu benlik problemine dayanır. Bunu ortadan kaldırdığınız an her şey düzelir. Bu hem çok kolay hem çok zor görünen bir şeydir; kolaydır çünkü benliğin bir gerçekliği yoktur. "O benlik boş bir şeydir, ben ona hizmet etmeyeceğim" dediğinizde ortadan kalkar. Buna cesaret edemediğinizde çok güçlü görünür; cesaret ettiğinizde bir değer taşımadığını görürsün.
Ebeveyn-Evlat Beklentisi ve Hz. İbrahim Örneği
Genelde deriz ki: "Çocuklarımız büyüyünce bize bakar, hayırlı olurlar." Halbuki biz anne babayız, onları doğururken Allah nasip ediyor; iyi davranırız ama iyi bir evlat yetişecek diye onları o karşılığı almak için düşünmemeliyiz. "Gelinim bakıyor mu, damadım bakıyor mu, oğlum bakıyor mu" diye bir beklentiye girmemek lazım. Bunlar tuzak. Allah bana bakıyor değil mi? İnsan meseleyi doğru bir yerden tutmadığında bütün meseleler ters yüz olur, algılamamız gereken şeye değil, odaklanmamız gereken yerden başka bir yere odaklanmış oluruz.
Ebeveyn çocuğuna, geline, oğula odaklanır; ona odaklanmayı bırakıp yaratıcına odaklan. Hazreti İbrahim ateşe atılırken neye odaklanıyordu? Menkıbelerde anlatılır: Cebrail "Allah'tan bir şey istiyor musun, ileteyim" der. İbrahim "Allah benim halimi görüyor, o ne dilerse o olur, ben de ona razıyım" der. Sen niye odaklanıyorsun? Eğer sen gözünü çocuğuna, oğluna bağlarsan, bir bakarsın en iyimser olduğunu düşündüğün kişi bile senden yüz çevirebilir. Genelde öyle oluyor zaten. O da bir lütuftur; bazen en bağlı olduğun kişiler en büyük darbeyi vurur, bu kötü bir şey değil, ilahi bir lütuftur. Doğru yerden bakarsan.
İmtihan: Allah'ın "Uyandırma Servisi"
Allah nerede yanılıyorsan ve ne ölçüde samimiysen, o ölçüde seni orada uyandırmaya çalışır. Hayattaki bütün zorluklar, modern insanın "intiham" (imtihan) dediği noktalar aslında insan için uyandırma alanlarıdır. Malına güveniyorsun, malına bir zarar geliyor, uyanıyorsun. Şöhretine, güzelliğine, parana, malına, mülküne, makamına, mesleğine güveniyorsun, Allah ona bir eksiklik getiriyor; aslında bu seni uyandırıyor. Allah kulunun uyumasını istemez, uyanmasını ister; sen orada uyuyorsun, mal ile, evlat ile, şununla bununla gidiyorsun, aslında uyuyorsun. Uyurken tahmin edilmedik bir hareket gelir, birden uyanırsın; psikolojik tabirle travmaya uğrarsın. Aslında ne olmuştur? Uyandırma servisi işlemiştir; "seni uyumanı istemiyorum" der Allah, "sen nihayette zaten ölümle uyanacaksın ama ben seni ondan önce uyandırmak, farkındalığa geçirmek istiyorum." Bu, "biz sizi bazı şeylerden eksilterek deneriz" ayetinin işaret ettiği şeydir; uyandırmaya çalışırız.
Egonun bütün hikayelerinin başlığı şudur: "nasıl daha iyi uyuyabiliriz?" Allah ise "nasıl daha çok uyanabiliriz" der. Onun için Allah'ın hesabıyla egonun hesabı çok farklıdır. Allah peygamberlerini niçin zorluklarla muhatap etmiş, niçin taşlanmış, niçin yetim bırakmış? Uyandırmak için. Bir sufi ifadesiyle, Allah peygamberini bütün zahiri ve görünür desteklerden uzak tutmuş; "senin gerçek ve hakiki dayanağın benim" demek istemiş. O yüzden hayatta bir mahrumiyet, bir eksiklik yaşıyorsanız, bu sizin için iyi bir şeydir, kötü değildir. Bu eksikliği duyan benliğin hâkimiyetinden kurtulma imkânı verir size. Bu senin için bir imkândır, bir lütuftur, bir kapıdır. Mevlana'nın ifadesiyle Allah, sana bütün kapıları kapattığında kendi kapısını göstermek istemektedir.
Selam Yurdu ve "Ben Kimim?" Sorusu
Bazen ikili ilişkilerde deriz ki: kafanı yukarı kaldır -maddi dünyanın yukarısı değil, sen ve yaratıcın arasındaki ilişkiye bak. Eşinle olan ilişkine bu kadar odaklanma; ben neyim, ben kiminim, Allah'la arandaki hakiki ilişki bu diye düşün. Sonra onun ışığında insani düzeydeki ilişkileri de görürsün. Hazreti Asiye, Allah'la olan ilişkisini gördüğü için Firavun'la olan ilişkisinden dolayı o kadar dert içinde olmadı; duasında "bana katından bir yer yap, kalbinde bana bir yer ver, beni bu dünya hayatındaki olumsuz etkilerden muhafaza et" dedi. İnsan dünyevi düzlemde bir olumsuzluk gördüğünde kendine "ben kimim" diye sormalı ve cevabını Allah'la bağlantılı vermelidir.
Allah her dakika insana der ki: "bu sana yakışır mı?" Bir şeyden dolayı üzülüyorsun, kendini şanssız hissediyorsun; bu insana yakışan bir şey mi? Allah, insana yakışmayan bir şeyin insanda olmasını istemez. Gönderilen bütün mesaj, bütün vahiy budur. "Bunu hak ediyorum" dersin; Allah der ki, sadece bunu mu hak ediyorsun, bu kadar bir varlık mısın? İnsan kendini bu anlamda düşürdüğünün farkında değildir. Allah der ki, "sen beni hak ediyorsun" -sonsuz güzelliği, mutlak varlığı, ilahi yakınlığı hak ediyorsun. Diğer şeyler hayatın süreci içinde olur olmaz, onlar da nimetlerdir, ikram edilir; ama senin asıl hak ettiğin Allah'tır.
Dinin Asıl Maksadı: Benlik Tutsaklığından Kurtuluş
Allah'ın din ile insana sunduğu şey tek bir şeydir: benliğini gösterdiği şekilde kullan, kesinlikle benliğine mahkûm olma. Allah insanı prangalarından kurtarmak istiyor; dinin nihai maksadı budur. Din, bize benliğin tutsaklığından kurtulma imkânını hatırlatan ve bu imkânın gerçekleşmesini sağlayan öğretidir. Din insanı tutsak hale getirmez, onu bir şeye zorlamaz; nerede zorlandığını sana gösterir. Peki sen nerede zorlanıyorsun? Hayatın seni niye zorladığının farkında mısın?
Kur'an'daki o ayet ilginçtir: "Onlar Allah'ı unuttular, Allah onlara kendilerini unutturdu." Bunu ters çevirip söyleyelim: onlar Allah'ı hatırladı, Allah da onlara kendilerini hatırlattı. Demek ki sen, merkezinde Allah olan bir varlıksın. Allah'ı hatırlayınca kendini hatırlarsın. Öyleyse biz Allah'ı niçin hatırlayalım? Cennet için ya da iyi bir kul olmak için değil; Allah'ın kendini hatırlatmasının amacı, kendini hatırlaman içindir. Bütün mesele, merkezinde Allah olan özünü bulmaktır. Onu bulduğunuz an kendiniz olursunuz. Maneviyat olmadan, hakikat olmadan kendini bulmak mümkün değildir. Dine niye ihtiyacımız var? Kendimizi bulmak için.
Din olmazsa ne olur? Kişi kendini psikolojik bir varlık zanneder; kendini bir anne babanın evliliği neticesinde dünyaya gelmiş, mutlu edici ve mutsuz edici şeyleri yaşayıp ikisi arasında pinpon topu gibi gidip gelen bir varlık olarak görür. Din olunca ise Allah'ın yeryüzüne aziz bir misafir olarak gönderdiği bir insansın diye ilahi mesaj gelir. Bir hadiste geçtiği gibi: "Dünyayı insan için yarattım, insanı da kendim için yarattım" -kendi isim ve sıfatlarını en mükemmel şekilde yansıtan bir varlık olarak. İnsan bunun için yaratılmıştır; Allah'ı en mükemmel şekilde gösterecek bir aynasın sen. Yoksa bir evlilik için, bir çocuk için, dünyada bir şey yapmak için yaratılmadın; sana hizmet etsin diye yaratılmış bir şeye hizmet eden, hatta en kötü şekilde hizmet eden bir varlık olmamalısın.
İlahi mesaj: Allah'a aitsin ve onun aynasısın. Psikolojik mesaj: sen insanlara aitsin, dünyaya aitsin ve onlardan onay almaya ihtiyacın var. Onlardan onay almadığın zaman kendini toplumun onayına, takdirine mahkûm kılmış olursun. Modern zamanda din niye zayıflıyor? Çünkü insanlar psikolojik hikayelerine gerçek diye bakıyorlar; burada kaybeden insandır. İnsan, Allah'a karşı özgürleşmeye çalışırken, ondan ayrı bir varlığı olduğunu düşünürken aslında kendine yabancılaşır. Modernizmin tanımı burada yatar: kişiyi bedensel ve psikolojik bir varlık olarak algılamasında, kendini o sınırlara hapsetmesinde yatar. Bir sufi, hüzünlü gördüğü talebesine hep şunu sorardı: "Allah'la mutlu musun?" Şu anda psikolojinle mutsuzsun ama Allah'la mutlu ol; mutluluk onunla olsun.
"Ben" Dediğinde Yaratılmış Bir Şey Olmasın
Bugün bizim "ben" dediğimiz şey aslında gerçek ben değil, kendimize yabancılaştığımız kimliktir. Bunu anlamak için şöyle yapalım: "ben" dedikten sonra öyle bir cümle kur ki o cümlede yaratılmış bir şey olmasın. "Ben iyi bir öğrenim gördüm" -yaratılmış bir şey. "Ben falanın çocuğuyum, eşiyim, arkadaşıyım" -hepsi yaratılmış. Ama "ben Allah'a aitim" dediğinde yaratılmış hiçbir şey yoktur; senin gerçek varlığın budur.
Hazreti Muhammed kimdir? Abdullah'ın oğlu mu, yetim mi, babası doğmadan öleni mi, annesi altı yaşında ölen mi? Bu değil Hazreti Muhammed. Hazreti Muhammed Allah'ın elçisidir -elçilik de geçici bir fonksiyondur, onu da bir kenara bırak. Hazreti Muhammed Allah'ın kuludur, Allah'a aittir. Hazreti Muhammed, Allah'ın aynasıdır, Allah'ı en güzel şekilde gösterendir ve bu aidiyetin idrakinde olandır, bu kadar.
Bir daire çizmek için önce merkez tespit edilir, sonra pergel o merkeze konur, ardından çember çizilir. Biz merkezimizi bilmeden, merkeze noktayı koymadan çember çizmeye çalışıyoruz. Hiçbir insan merkeze noktayı koymadan çember çizemez. Modernizm, nokta koymadan çember çizmeye çalışmaktır; hiçbir zaman hayat çemberinizi tamamlayamazsınız, hep bir problem çıkar. Neden? Merkezden yoksunsunuz. Merkezinde Allah varsa çemberi çizebilirsin. "Ben Allah'ın kuluyum, ona aidim ve bu dünyada her zaman insan olmaya çalıştım" diyebiliyorsan çemberi tamamladın demektir; merkezin var. Ama "çok mutlu bir yuva kurduğumu düşündüm ama aldatıldım" diyorsan çember çizilememiştir, çünkü merkez yok.
Peygamber, Hazreti Yusuf, olur olmaz her şeyi yaşamış ama bir karamsarlık, bir şikayet hikayesi yok. Neden bize bu kadar anlatılıyor? Çünkü bütün hikayelerin özünde Allah var. Hz. Yusuf'un ya da Hz. Muhammed'in hayatından Allah'ı çıkarırsak hikaye berbat olur. İnsanın hikayesinin temeline Allah'ı koymaması, çember çizmesini engeller. O ayet -"onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu"- Kur'an'ın merkezi diyebileceğimiz ayetlerden biridir. Mümin bir insan açısından: onlar Allah'ı hatırladılar, Allah da onlara kendilerini hatırlattı; kendilerini hatırladıklarında benliklerine mahkûm olmaktan kurtuldular ve benliklerinin hikayesine artık inanmadılar.
Mesela bana hayat hikayeni anlat dersem, "anlatsam roman olur, film olur" denir; ama asıl hikaye şudur: "Allah beni severek var etti ve ben ona aitim." Süper bir hikaye değil mi? Annem böyleydi, babam böyleydi, bu bana kötülük yaptı, bu beni anlamadı gibi şeyler parantez içinde eklenebilir ama asıl hikaye, Allah ile başlayıp ebediyete kadar süren hikayedir. "Bu senin hikayen" diyen egodur; ona verilecek cevap olmalı, yoksa o sana sorun üretir.
Egonun Cevapsızlığı
Acıdan nasıl kurtuluruz sorusuna egonun vereceği bir cevap yoktur. "Hiç kimse beni üzmezse, herkes ihtiyacıma göre davranırsa acı çekmem" der ama öyle bir âlem yok; bu bir cevap değildir. Ego bize uyutacak, olmayan şeylerden bahsedecek cevaplar verir. Ego, cevap vermek için değil, gerçeğin cevabına göre davranmak için yaratılmıştır. Bizim gerçek cevabımız, sonsuz ve mutlak olanla ilgili verdiğimiz cevaptır; ego o cevaba göre yaşamalıdır. O halde ben egomun cevaplarıyla yaşamayacağım, egoma da öyle soru sormayı bırakacağım.
Mevlana'nın anlattığı gibi: köpeğe "ne istersin" dersen "kemik" der; ama sen özüne sor, o ne ister. Sen gerçek anlamda kendinin farkına vardığında, egonun huzurunun nerede olduğunu da anlayacaksın. Ego'ya dünya çerçevesinde bazı mutluluk alanları gösterebilirsiniz, Allah'ın verdiği imkânlar ölçüsünde; ama egonuzu dünyanın kucağına tamamen bırakmayacaksınız, çünkü dünya egoyu mutsuz eder. Senin gerçek sahibin, gerçek huzurun bendedir diyeceksiniz; onu dünyaya teslim etmeyeceksiniz.
Beden ihtiyarlasın, hasta olabilirsiniz, ölebilirsiniz; olursa olsun. O zaman Yunus Emre'nin sözünü hakkıyla söyleyebilmiş oluruz: bedenim ölecek ama ben Allah ile diriyim ve onunla ebediyim; ebedi olduğumu bilerek, ölmeyeceğimi bilerek, ama bu dünya hayatı itibarıyla bedenimin öleceğinin farkında olarak, bana verilen hayatı en doğru, en güzel şekilde yaşarım. Egonun her cevabında ya bir yanılgı, ya bir sahtelik, ya da bir boşluk vardır.
Nefsin Hakkı: Marifet ve İrfan
Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır diye meşhur bir söz var; nefsinin senin üzerindeki hakkı, onun ruhsal varlığının sığınağında tutmak, ona ilahi bilgelikle ışık tutmaktır. Çünkü onun da marifete, irfana, hakikati idrake ihtiyacı vardır. Ashab-ı Kehf'in gençleri köpeği arkalarına takıp mağaranın kapısına koydular, çünkü o köpeğin de bir hakkı vardı; hatta Kur'an'ın kutsal metnine bile girdi. Bir sufi ifadesiyle nefsimizin üzerimizdeki hakkı marifettir, hakiki irfanı ona aktarmaktır.
Yoksa nefse mahalle dedikodusunu anlatsak ona yazık olur. Mesela çok sevdiğim biri beni kandırdı, hayal kırıklığına uğrattı desem, etrafımda marifet sahibi biri şöyle demeli: "Bunlar olabilir, hayatın gelip geçici durumlarıdır; sen Allah'la değil misin? En hakiki, ebedi, sadık dost Allah değil midir?" O zaman nefsin hakkını vermiş oluruz. Karşındakiler psikolojik benlikleriyle yaşayan insanlardır, hata yaparlar; sen buradan dolayı incinme, senin Rabbin var, Allah var, hakikat var; rahat ol, derd etme bunları, hatta aklın başındaysa onlara dua et.
Bir örnek: yeni ortak olunan bir kafede, esnaf ortağın "çok suratsız, buradaki insanları sevmiyor" diye şikayet eder. "Siz onu tanıyor musunuz?" diye sorulur, "hayır" cevabı gelir. Oysa yirmi dört yaşında tek başına ayakta durmaya çalışan bir kadını takdir etmek gerekirken, ona suratsızlık yaptırılıyor. Bazen bir işe hazır konmuş gibi olunur, kolay değildir ama zor da olsa bir imtihandır, geçmeye çalışılır.
Bazen egomuzun hikayeleri, düşünceleri ya abartılı, ya çarpık, ya yanlış, ya da eksiktir; bunu her zaman dengelemek gerekir. Ego "şunu yapmam lazım" der ama Allah o anda, o süreçte o imkânı vermemiştir. Ego buna imkânı olmadığını düşünmez. Şöyle demek lazım: "Ey benlik, ancak Allah'ın sana verdiği imkân ve kabiliyet ölçüsünde bir şey yapabilirsin. O imkân ve kabiliyeti kullan, sonra sana onu verene şükret ve her şeyin Allah'ın mülkü olduğunu idrak et, her şeyi ona teslim et." Böylece ego o yükten kurtulur. Mesela çocuğun yanlış yoldadır, doğru yolda olmasını istersin ama sen onun hâkimi değilsin; en fazla örnek olabilirsin, iyi ve doğruyu söyleyebilirsin, zorlayamazsın. Sınırı zorlarsan kendini yıpratırsın; bu senin sorumluluk alanın değildir, o konuda gücün yoktur.
Hazreti Peygamber de insanların iman etmesini, kurtulmasını istiyordu ama Allah ona "sen insanları ne kadar istesen de sevsen de hidayete erdiremezsin, sen ancak iyi bir örnek, iyi bir tebliğci olabilirsin" dedi. Nefs düzeyinde çok iyi bir şey isteyebiliriz ama ona dönük imkân ve güç verilmemişse, egoyu bu bilgi ve anlayışla dengelemek gerekir; yoksa ego bize zor verir, imkânı olmayan bir şeyin gerçekleşmesini ister ve kendini yıpratır. Hayatta eşimiz, dostumuz, arkadaşımız, dünyadaki herhangi bir olumsuzluk adına kendimizi yıpratmak yanlıştır; görünürde istek olumlu ve güzel bir şey olduğu için bu yıpranmanın iyi bir şey olduğunu zannederiz, ama yanlıştır.
Hz. Nuh, hanımını ikna edemedi. Daha önce ona "seni ve ehlini kurtaracağız" demişti; hanımı kabul etmedi. Hz. Nuh "Ya Rabbi, o benim ehlimden" dedi. Allah "hayır, o senin ehlinden değil, çünkü kabul etmiyor" dedi. Onu bu konuda uyararak dengeledi: eşin de olsan, istemediği müddetçe onu değiştiremezsin; iyi örnek olabilirsin, doğruyu söyleyebilirsin, en güzel şekilde uyarabilirsin ama eşini dahi değiştiremezsin. Bir peygamber de olsa değiştiremez. Olumlu bir niyeti ve hedefi vardı ama Allah onu uyardı: bu konuda elinden geleni yap, onun ötesinde kendini yıpratman haddi aşmak olur.
Son cümle: nefsinizin hakkını verin. Nefsinizin sizin üzerinizde hakkı vardır; onun hakkı bilgeliktir, irfandır. O da bununla tatmin olur, o da bununla huzurlu olur.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur" mealindeki ayet (Necm Suresi: 39) - "Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu" mealindeki ayet (Haşr Suresi: 19) - "Malının kendisini ebedi kılacağını zanneder" mealindeki ayet (Hümeze Suresi: 3) --- ---
İlgili Sohbetler
Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine
Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.