Kendini Hatırlamak ve Sahte Kimlik İnşası
Kısa Özet
İsmail Acarkan bu sohbette “kendini bilmek” veya “kendini hatırlamak” dediğimizde aslında çoğunlukla yaşadığımız olayların ve bunlardan çıkardığımız hikayelerin (değersizlik, yetersizlik, terk edilmişlik vb.) toplamına baktığımızı, oysa bunun gerçek kendimiz olmadığını anlatıyor. Hz. Ebu Bekir’in hicret mağarasındaki “hüzünlenme, Allah bizimledir” sözü ve Hz. Nuh-Hz. Yunus kıssaları üzerinden, insanın kendini olaylar ve ilişkiler üzerinden değil, Allah’a nispetle tanımlaması gerektiği vurgulanıyor. Sohbet, Delphi Tapınağı’ndaki “kendini bil” öğüdünün de psikolojik kişilik analizinden çok bu gerçek kendiliğe işaret ettiği fikriyle ilerliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Yaşadığımız olaylar sahte değildir; ama onların üzerine bina ettiğimiz “sevilmeyen ben”, “anlaşılmayan ben” gibi kimlikler sahtedir. - Hz. Ebu Bekir’e söylenen “hüzünlenme, Allah bizimledir” sözünün içeriği: “Ben en doğal halimdeyim, ben hiçbir hikayenin nesnesi değilim.” - Gerçek kendilik, hiçbir olayın nesnesi olmayan, her şeye şahitlik eden ama hiçbir şeyle özdeş olmayan bir varlık halidir.
Kendini Bilmek: Psikolojik Hikayemiz mi, Gerçek Kendimiz mi?
Evet arkadaşlar hoşgeldiniz. Bizim sohbetlerimizin biliyorsunuz aslında en temel kavramı kendini bilmek, kendini hatırlamak. Kendini bilmekten, kendini hatırlamaktan daha kıymetli, daha yüce ve gerçekten bizim hayatımızı değiştirecek daha önemli bir şey yoktur. Ama kendini bilmek veya kendini hatırlamak deyince biz çoğunlukla psikolojik düzeydeki hikayemize odaklanıyoruz. Yani kendini hatırla veya kendini bil veya kendinden bahset dediğimizde aklımıza ilk gelen şey yaşadıklarımız oluyor. Ne yaşadık? Nasıl bir çocukluğumuz oldu? Anne babamız bize nasıl davrandı? Hayatta çocukluğumuzdan bugüne kadar ilişkilerimiz nasıl oldu? İlkokuldan, ortaokuldan, liseden, işte büyüdük, evlendiysek eşimizden yana ne tür geri bildirimler aldık, ne tür yaklaşımlar bize sergilendi, nasıl yorumlandık, bizimle ilgili ne düşünüldü, biz neler yaptık, nasıl davrandık, neler hissettik. Bunların toplamına biz günümüzde kendimiz diyoruz.
Peki kendini bilmekten kastettiğimiz şey bu mudur? Hayır, değildir. Hatta bu, gerçek kendimizi fark etmemizi engelleyen bir perde oluyor. O yüzden biz çoğu zaman mizaç ve kişilik boyutunu ele alırken aslında bu kendimiz değiliz; bu psikolojik zeminimiz. Ve psikolojik zeminimiz de zannettiğimiz kadar objektif değil. Örneğin çocukluğunuzda doğal ve ihtiyaç duyduğunuz geri bildirimi alamadıysanız kendinizi değersiz hissetmiş olabilirsiniz veya değersizlik duygusu aslında yaşamış olabilirsiniz. Veya daha doğru bir temele inelim: karşınızdaki insanın sizi fark edilmeye değer görmediğini görmüşsünüzdür. Aslında yaşadığımız en temele inersek, o durumda “ben çocukluğumda çok değersizlik yaşadım” dediğimizde aslında bu bizim ego yapılanmamızın, benlik yapılanmamızın o olayı yanlış kodlamasıdır. Ve biz hayatımızda çok defa çocukluğumuzdan itibaren yaşadıklarımızı yanlış kodlarız.
Çocuklukta Kodlanan Yanlış Kendilik Hikayeleri
Hani bazen mesela şunu görürüz, diyelim ki 8-10 yaşında bir çocuk anne babasından yakınıyordur. İşte gelir size anlatır, “işte amca veya teyze, annem veya babam beni sevmiyor, ben sevilmeyecek biri miyim, kendimi öyle hissediyorum” falan dediğinde ne yapıyoruz aslında? “Ya diyor canım aslında öyle değil, onlar bilmiyor, aslında sen çok iyi bir çocuksun değil mi” diyoruz. Ama kendimize ne diyoruz böyle olaylarda? “Sen sevilmeyen birisin” ve onun üzerinden bir hikaye oluşturmaya başlıyoruz. Diyelim ki “işte eğer başarılı olursan, bir şey yaparsan veya söz dinlersen veya karşılık vermezsen, uyumlu davranırsan sevilirsin, onaylanırsın” vs. gibi bir hikaye dönüşüyor. Ve bu hikayeye inandığınız müddetçe ömür boyu o sizin hikayeniz olmaya dönüşüyor. Ama o sizin hikayeniz değil; daha doğrusu o bir hikaye aslında, benliğin fark etmeden oluşturduğu otomatik bir hikaye.
Ondan sonra bu hikayeler çoğalıyor. Sonra bu hikayelerin üzerinden ekstra hikayeler yazmaya başlıyorsunuz. Diyelim ki “onaylanmadım, niye onaylanmadım, yanlış yaptım herhalde, o yüzden onaylanmadım, o yüzden hata yapmamalıyım” hikayesini de siz ekleyiveriyorsunuz ve sonra bir hikayeler yumağı içinde hissediyorsunuz ki kendinizi, kendinizi o zannediyorsunuz. İşte ben nasıl biriyim? Şöyle şöyle davranan, şöyle düşünen, şöyle hisseden, böyle olduğunda çok iyi olan, böyle olduğunda kötü olan biri olarak kendinizi tanımlar pozisyona geliyorsunuz. Ve artık sizin kendini hatırlamak diye bir gerçekliğiniz unutuluveriyor. Kendini hatırlamak ne ki? İşte “kendim dediğim neyim? Doğum tarihinden bugüne kadar yaşadıklarım, hissettiklerim, yapabildiklerim, yapamadıklarım, başarabildiklerim, başaramadıklarım, doğrularım, yanlışlarım” üzerinden bir tanım getiriyoruz. Bunu kendimiz zannediyoruz.
Üstelik bu da yetmiyor. Yaşadığımız olayların üzerinden aldığımız geri bildirimler üzerinden benliğimiz hayatta kalmak için stratejiler üretmeye başlıyor. Mesela diyelim ki birimiz belki çocukluğunda veya gençliğinde yaşadığı olaylar nedeniyle “asla hata yapmamalıyım” diyor. Bir başkası “çok başarılı olmalıyım, çok bilgili olmalıyım, çok etkili olmalıyım, insanlarda takdir ve hayranlık uyandırmalıyım, insanlar bana baktıklarında bir takdir hissi duymalılar.” Veya işte “ben anne babamın övündüğü bir çocuk olmalıyım” — ben çok ilginç hikayeler görmüşümdür, 45-50 yaşına gelmiş, hala kafasında “ben babamın takdirini kazanacağım” bilinç düzeyinde veya bilinç altında böyle bir hikayesi işliyor. Neden? Çünkü biz yaşadıklarımız üzerinden süreç içinde bir kısım yanlış kalıplar, stratejiler, kendimizle ilgili ideal hikayeler uyduruyoruz: “böyle olmalısın, şöyle olmalısın, şöyle olursan olur, ama öyle olmazsan olmaz, kendini bile beğenmezsin.” Peki bunlar nereden geliyor? Bunları siz doğuşta mı getirdiniz? Aslında değil. Bakın mizaç doğuştan geliyor ama mizacınızı kendiniz zannetmek ayrı bir hikaye. Mizacınız üzerinden kendinizi tanımlamak da bir hikayedir; o kullandığınız bir enstrümandır. Bir çocuk ilk bebeklik döneminde bedeni üzerinden “ben işte güzelim, çirkinim, kızım, erkeğim” ayrımı yapmaz. Veya onun üzerinden kendini tanımlamaz. O bedeninin bir özelliğidir. Ama bir süre sonra ne olur? Çevresinden de aldığı etkilere göre işte “güzel” denildiğinde “güzelim” veya başka biri onun yanında beğenildiğinde “acaba ben onun kadar beğenilmeyen biri miyim” diyerek bedeni üzerinden bir hikaye oluşturabilir. Bütün bunlar nedir aslında? Bizim düşünce, duygu ve davranışlar üzerinden kimlik inşa etmemizdir.
Bakın o verdiğim örnekteki gibi, diyelim ki ebeveyniniz veya çok yakın olduğunuz insanlar size farklı yaklaşımlarda bulunurlar. Mesela sizi yok sayabilir, farkında da değildir; siz ne hissediyorsunuz, ne düşünüyorsunuz, o an neyi yapmak neyi yapmamak istiyorsunuz, bunu görmez. İşte emreder, konuşur ve siz dersiniz ki “ben değersiz biriyim, değerli olsaydım anlaşılırdım, değerli olsaydım beni duyarlardı, beni fark ederlerdi, demek ki fark edilmeye değer bir nitelik taşımıyorsun.” Ve biz bu ve bunun gibi hikayeler üzerinden — hepsi tabii illa duygusal değildir. Mesela diyelim ki çocukluğunuzda biraz baskı veya fiziksel şiddet görmüşsünüzdür; bu sizde bir katılaşmaya sebep olmuştur: “güçlü olacağım ve kimse bana dokunamayacak, kimse bana bir şey diyemeyecek.” Ve siz farkına varmadan sertleşmeye başlarsınız. Ve “ben güçlü olmalıyım, asla zayıf olmamalıyım, kimse beni zayıf olarak görmemeli, zayıf olsam bile bunu hiç kimseye göstermemeliyim” gibi hikayeler başlar. Bütün bizim hayatımızın özeti aslında bunların etrafında döner. Ve biz bir süre sonra kendimizi tamamen unuturuz; kendimizi bunlardan ibaret gibi görürüz ve bunların üzerinden bir kendilik algısı üretiriz. Kendim artık üzeri örtülmüş bir şeydir artık; o doğal huzur, doğal masumiyet, doğal varoluş ortadan kalkar. Artık insanların bizi nasıl gördüğü veya kendi kendimizin bizi nasıl gördüğüyle ilgileniriz ama biz kendi kendimizi artık görmüyoruz ki. Kendi kendimiz diye gördüğümüz şey kendimiz değiliz. Kendimiz olmayan bir şeye biz kendimiz demeye başlıyoruz. Mesela bize deniyor ki “kendimle barışık ol.” Hangi kendimle olayım? Değil mi? Kendimi bulmak için kendim olarak algıladığım mekanizmayı gözlemlemeliyim. Bu kendimize dair bir sorumluluğumuzdur aslında.
Bütün dinler, kadim öğretilerin temel amacı budur. Yani İslam’ın hedefi nedir? Veya bu din aslında sana ne anlatmak istiyor? Sana neyi hatırlatmak istiyor? Tek bir cevabı vardır: sana kendini hatırlatmak istiyor. Sana kendini hatırlatma yolculuğu yapmayı öneriyor. Bunun dışında hiçbir dinin hiçbir temel maksadı yoktur; denen maksat kendini hatırlamaktır. Kendini hatırlama yolculuğunda sana yoldaşlık etmelidir.
Allah Rızası mı, İçerideki Razı Olmayan Benlikler mi?
Mesela bakın biz ne diyoruz? “Allah rızası her şeyden önemli.” Ama içinize bir sorun: kimlerin rızasını almak istiyorsunuz? Hani insanları da bir kenara koyduk, “tamam ben kimsenin rızasını almak istemiyorum, kim ne dersin nesin önemli değil” diyoruz. Ama içeride razı olmayan benlikler var. Bize diyor ki, İsmail diyor, “senden razı olmam için başarılı olmalısın, senden razı olmam için sevilebilir biri olmalısın. Seni seven biri var mı? Değer veren biri var mı? Anlayan biri var mı? Kabul eden biri var mı? Dünyaya geldin, ne ortaya koydun? Ölüp gidince dünyada nasıl bir iz bırakmış olacaksın, var mı bir izin?” İçeride öyle bir razı olmayan tipler var ki onları razı etmenin bu sefer yollarını arıyoruz. Belki bu kadar açık bir dille konuşmuyorlar ama ne diyoruz? “Kendimden memnun değilim ya.” Niye memnun değilsin? Bir sorsana, kim memnun değil senden? Senden kim memnun değil? Kim seni beğenmiyor içeride? Hani var ya insanların söyleyebildiği, bazen cesaret edip “kendi kendimden de hoşlanmıyorum, kendime de gıcık kapıyorum” dediği bir şey vardır. Kim bu? Ve bu niye gerçekleşiyor? İçeride nasıl bir yargıç var, nasıl bir jandarma var, nasıl bir polis var, nasıl memnuniyetsiz — mesela ne olursa olsun hayattan bir türlü mutlu olmayan içeride bir benlik var, bir türlü onu mutlu edemiyorsun. Çünkü onun geçmiş hikayesinde bir memnuniyetsizlik var. Hani ne olsa o benliği memnun edemeyeceksin. O benlik bir hikayeye tutunmuş. Çocukluğuna mı tutunmuş? Ergenliğine mi tutunmuş? Yaşadığı olumsuz bir deneyime mi tutunmuş? Ona tutunmuş. Ne olsa o huzurlu olamaz. Hani bazı insanlar içindeyiz ya, ne yapsam mutlu edemiyorsun. Neden? Çünkü içeride bir benlik var, kendine kızıyor. Kendine kızdığı için başkalarına kızıyor.
Mesela diyor ki “sen çok vakit harcadın, zaman kaybettin, şu anda başka bir yerde olabilirdin.” Bu benliği razı etme var mı? Her zaman bir açık var orada. O benlik durmadan size “daha iyi olabilirdin” hikayesi anlatıyor. Nasıl o mutlu olabilir ki? Veya gerçekten kendisini değerli hissettirecek bir ilişki arıyor; bulamadığı müddetçe hiç mutlu olmuyor. Onu nasıl mutlu edeceksiniz? Ve düşünün, bir başkasının davranışı üzerinden kendini değerli veya değersiz hisseden kim? “E benim” diyoruz. O nasıl bir ben? Niye onu hemen ben diye tanımladın acaba? Bir dur. O sen miydin acaba? Ama içeride bir benlik bize bir hikaye anlatıcısı haline gelmiş. Biz bir insana sorduğumuz zaman “sen kimsin?” O anda konuşan kim aslında? O hikayeyi anlatan bize konuşuyor. Ve biz bir hikayeyi anlatıyoruz, kendimizi anlatmıyoruz. Çünkü kendimiz o değiliz.
Ben nasıl hayatta yaşadığım süreçlerle kendimi tanımlayabilirim ki, ben o değilim. Bakın Allah Hazreti Muhammed’i hiçbir şeyle tanımlamıyor hakikatte; zaten öyle bir tanım yoktur. Sen kimsenin çocuğu, kimsenin annesi babası değilsin. Onlar ilişkilerdir. İlişkiler üzerinden şekillenen bir zemin var; o senin kimliğin değil, o senin varlığın değil. Onun üzerinden kendini tanımlama. Çünkü o senin gerçek kendin değil. O yüzden biz hikayesiz olma durumuna geçmeye çalışmalıyız. “Ben kendimi hiçbir hikayenin nesnesi olarak görmüyorum.” Peki neyim? Ben o anlatılan bütün hikayenin sadece şahidiyim ve bazen aktif bir etkileyicisiyim.
Olayların Kimliğe Dönüşmesi: Elbise Metaforu
Bakın şahidiyim. Ben çok insanda mesela anne babayla ilgili travmatik şeyler görmüşümdür. Beğendiğim bir travma tanımı vardır; der ki Gabor Maté diye bir adam, “travma yaşadığınız olaylar değildir; o olayların neticesinde sizin kendinizi yaralı hissetmenizdir” diyor. Yani sizde oluştuğunu hissettiğiniz yaralar; bir olayın üzerinden siz kendinizi yaralanmış hissediyorsunuz: eksik, yetersiz, anlaşılmamış, kandırılmış, yok sayılmış, takdir edilmemiş, onaylanmamış, fark edilmemiş. Ne oluyor? Siz bir olay yaşıyorsunuz ama o olay benlik mekanizmanız tarafından kimliğe dönüştürülüyor. Bunu şöyle düşünün: mesela elbise alıyorsunuz, elbiseyi giydiğiniz anda o bir kimliğe dönüşüyor. Gardıropta bir sürü kimlik var: Ahmet, Mehmet, Ali, Ayşe, Fatma. Öyle olsa mesela o giysiyi giydiniz, Ayşe oldunuz; başka bir giysi Fatma, başka bir giysi Zehra. Öyle olsa nasıl bir hayat olurdu değil mi? Aslında biz öyle yaşıyoruz. Her olayın aslında bizde uyandırdığı farklı bir kendilik hissi var değil mi? Mesela diyelim ki anne babanın böyle sana gülümsediği, seni sevip takdir ettiği bir olayı hissedince “evet ya ne güzeldi o günler, ne kadar hoş, ne kadar mutluydum” diyorsun. Başka bir olayı hatırlıyorsun: “ya o da ne kadar berbattı, kendimi ne kadar kötü hissetmiştim, çok değersiz hissetmiştim” falan diyorsun. Hem de aslında sen bir olay yaşadın. Ama bak dikkat et, olay neye dönüştü? Kimliğine dönüştü: sevilmeyen ben, anlaşılmayan ben, onaylanmayan ben, eleştirilen ben, suçlanan ben, takdir edilmeyen ben. Hayatta hiçbir zaman istediğini yapamamış olan ben. Hayatın kendisine kazık attığı ben. Hayatta hiç şansı olmayan ben. Hiçbir işi düz gitmeyen, her işi ters giden ben.
Ne oldu? Olay, o olayın sende uyandırdığı duygu ve düşünce kimliğine dönüştü. Ve sen artık o kimlikler üzerinden yaşayan birisin. İşte mesela tasavvufta anlatılan, yani işte hiç olmak, fakra ulaşmak, “ben” dememek — niye? Bunlarla ilgili. Yoksa hani dilde bir “ben” dememek değil; içeride üretilmiş olan tüm benleri fark etmek. İçeride korkan bir benlik olabilir, kaygı duyan bir benlik olabilir, sürekli olaylara tereddütle bakan bir benlik olabilir, sürekli olaylara öfkeyle bakan bir benlik olabilir, sürekli olaylardan dolayı kendini hayatla baş edemeyecek kadar güçsüz hisseden bir benlik olabilir. Hayata hangi benliğin gözlüğüyle baktığınıza bakın.
Benlik Kostümleri ve Hüzünlü Bakış
Aslında özellikle batıda olan bir şey, hani böyle farklı kostümlerle festivaller yapılır değil mi? Aslında bunları yapmaya gerek yok; hepimiz bir sürü benlik kostümüyle yaşıyoruz farkında olmadan. Mesela bir bakıyorsun bir gün bir şey oluyor, üzgün bir benlikle yaşıyorsun o gün; hüzünlü bir benlikle hayata bakıyorsun; her şey sana bir hüzün hikayesi gibi geliyor. Bazen bir çocuğun doğumu ve gülümsemesi bile sana hüzün veriyor. Çünkü diyorsun ki “büyüyünce kim bilir ne acılar çekecek.” Neden? Çünkü o hüzünlü benle bakıyorsun. Dolayısıyla aslında mevcut anda ben hangi duygunun, hangi düşüncenin gözlüğüyle bakıyorum? Diyelim ki istediğin bir şey olmamış veya olumlu gelişeceğini tahmin ettiğin bir süreç ters gitmiş; bir bakıyorsun hayat sana sürekli tersliklerin olduğu bir hayat gibi geliyor, hele birkaç olay üst üste binince “tamam” diyorsun, “hayat berbat bir şey.” Neden? Çünkü o sende benliğe dönüştü o an; her şeyi ters gidiyor gören, her şeyde de terslik arayan, olumsuzluk arayan bir moddan bakıyorsun hayatına. Peki kendini hatırlamak nerede kaldı artık? Yok ki. Kendin ne hatırlanacak zaten? Kendin de değil işte, bir avuç düşünce ve duygudan ibaret; kendin dediğim bu hale geliyor. Halbuki kendin bütün bunlara şahit olansın.
Hz. Ebu Bekir’in Mağarası: “Hüzünlenme, Allah Bizimledir”
Hani hep hatırlatıyoruz ya, Peygamber Hazreti Ebu Bekir’e ne dedi o hicretteki mağarada? “Hüzünlenme, Allah bizimledir.” Bunun devamı, yani içeriğindeki devamı: ben de Allah’layım. Peki “ben de Allah’layım” ne demek? “Ben en doğal halimdeyim. Ben hiçbir hikayenin nesnesi değilim. Ben doğmadım, ölmüyorum. Benim düşman kavramıyla bir ilişkim yok. Ben varlığım. Allah’ın varlık lütfunda bulunduğu bir varlığım.” Ne kadar özgür bir alan değil mi? “Hüzünlenme.” Çünkü Hz. Ebu Bekir’in o hüznü de neydi? “Ya bizi yakalarlarsa” hikayesi. Halbuki yakalarsa neyi yakalayacak? Yakalarsa bir bedeni yakalayacak. Senin özünü mü yakalayacak? Senin özünü mü hapsedecek? Senin özünü mü öldürecek? Bunu yapabilir mi? Bakın yine hatırlatıyoruz, Hazreti İsa kıssasında da, ister zahiri ister batıni iki yönde de düşünürseniz, ne diyor Allah? “Onu öldürmediler ve öldüremezlerdi, onlara öyle göründü, bu başkasıydı onun kılığında görünen, veya onlara öyle göründü.” Yani onlar Hazreti İsa’yı öldürdük zannettiler. Hani sen bir insan hakikat noktasında mısın değil misin? Neden? Allah diyor: “Allah bir kelime ve ondan bir ruhtur.” Sen de öylesin, hepimiz öyleyiz. Ruhumuz itibariyle hepimiz öyleyiz. Sen Allah’tan bir kelimesin. Sen anne babanın evliliğinden dünyaya gelen bir varlık değilsin. O senin kullandığın beden. Kullandığın beden Allah’ın sebepler zinciri noktasında anne babanın evliliğinden dünyaya geliyor. O senin varlığın değil ki, annen baban seni var etmiyor ki. Sana varlık veren ne? Allah’ın senin ruhuna, sana, ruhundan üflemesi. Sen osun; o üflenen ruhsun yani. Bunu idrak edebildiğin zaman orada büyük bir özgürlük alanı olur. O zaman o hikayeler ortadan kalkar. İçindeki, sana sürekli bir şeyi dayatan, “böyle olmalısın, şöyle olmalısın, şunu yapmalısın, bu noktaya gelmelisin, bak yaşın gelmiş 40’a 50’ye ne yaptın bugüne kadar” diyen o benliği gör. Ve o çekilip gidecek eğer sen kendini hatırlarsan. Kendini hatırlarsan kendin olmayan benlikler sönümlenir.
Çünkü uzak doğu geleneğinde de ifade edildiği gibi bilgelik, hikmet, İslami ifadeyle kullanırsak irfan, marifet cehaleti ortadan kaldırır. Bütün o benlikler cehalettir. Mesela “ben başarısızım, ben yetersizim, ben sevilmiyorum, kimse bana değer vermiyor, ben anlaşılamayan biriyim” — bütün bunlar sahte kimlikler. Ben öyle bir varlık değilim. Biri beni anlamadı ama “ben anlaşılmayan biriyim” diye niye kendimi tanımlıyorum? Bakın ikisi arasında o kadar büyük bir fark var ki ama benzer gibi görünüyor. Birinin seni anlamaması ayrı bir konudur; “ben anlaşılmayan biriyim” diye kendini tanımlaman ayrı bir konudur. Birisinin seni sevmemesi ayrı bir konudur; “ben sevilmeyen biriyim” demek ayrı bir konudur. Birisinin sana yanlış bir şekilde eleştiri yapması ayrı bir konudur; “ben sürekli eleştirilen biriyim, hak etmediği şekilde eleştirilen biriyim” demek ayrı bir konudur. Ve bunlar birbirinden gerçekten çok uzak şeylerdir aslında. Ama bize ne kadar yakın görünüyor. Ve bu gibi şeylerin üzerinden biz ne tür gereksiz stratejiler, hikayeler üretmişiz. Ve sonra da onlarla yaşıyoruz. Ve onlar o kadar bizde hakim hale geliyor ki, “ne bileyim, böyle kendimi öyle bazen o kadar mutsuz hissediyorum ki” diyor.
Anlaşılmama, Sevilmeme ve Reddedilme: Deneyim mi, Kimlik mi?
Bak orada dur ve şu soruyu sor. Bak soru çok basit: seni şu an mutsuz eden benlik nasıl bir benlik? Kim seni mutsuz ediyor? Şu an seni kim mutsuz ediyor? Şu an seni kim rahatsız ediyor? Şu an sana kim kendini kötü hissettiriyor? Kim bunu yapıyor? Hani biz bazen görürüz ya böyle çocuklar ufakken de bazen bu tür şeyler yapar. Mesela işte anne, “işte arkadaşım bana seni sevmiyorum, senden nefret ediyorum dedi.” E sen ne hissettin? “Kendimi çok kötü hissettim. Ben nefret edilecek biri miyim? Niye benden nefret ediyor?” Diyorum ki “sen nefret edilecek biri misin?” “Bilmiyorum ki” diyor. Bakın bu çok önemli bir bilinç tuzağıdır: başkalarının aynasından kendinizi tanımlama tuzağı. Değil mi? Bir başkasının size yansıttığı bir şey üzerinden sizin kendi kendinizle ilgili yorum yapmanız.
Mesela diyelim ki birini çok sevdiniz ama evlilik teklif ettiniz, reddedildiniz. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bu çok normal bir şey değil mi? O sizinle anlaşamadı veya başka bir hikayesi vardı. Belki evlenmeyi düşünmüyordu. Belki başka bir sebebi vardı, değil mi? Gayet doğal karşılaman gerekirken ne yapıyorsun? “Ben reddedilmiş biriyim” diyorsun. Ve bunun üzerinden kendini çok kötü hissediyorsun. O kadar kötü hissediyorsun ki artık diyelim ki evlenmeyi bile düşünmüyorsunuz. Veya o konuda büyük bir kaçınma, korku, kaygı: “ya reddedilirsem?” Çünkü sen reddedilmiş birisin ve bu sana, dikkat edin, kendinizi çok kötü hissettirmiş. Ama niye kendinizi kötü hissettiniz ki? Zihniniz size o olay üzerinden bir kimlik bindirdi o yüzden. Bunu sana kim söyledi? “Ben reddedilmiş biriyim” — bunu sana kim anlattı? Kim böyle bir olaydan böyle bir hikaye çıkardı? Bak, birisinin senin teklifini reddetmesi ayrı bir konudur; senin bunun üzerinden bunu bir kimliğe dönüştürmen apayrı bir konudur. İkisi arasında dağlar kadar fark var. Senin iştahın yok diye bir yemeği yememen veya beğenmemen ayrı bir konudur; o yemeğin lezzetli olması ayrı bir konudur. Değil mi? Ama bakın biz ne yapıyoruz? Farkında olmadan insanların tutumları, yapıp ettiklerimiz üzerinden kimlik inşa ediyoruz.
Beceriksizlik Hissi ve Kendine Zulüm
Mesela diyelim ki bir aleti tamir etmeye çalıştın, olmadı. Ne diyorsun? “Ben beceriksizin tekiyim.” Ne yaptın? Kimlik tanımına getirdin onu. Peki mesela elindeki bir tornavida o vidayı açamayan, ona uygun olmayan bir tornavida olsa, sen “ben bu vidayı açmaya uygun değilim” mi dersin, yoksa “kullandığım tornavida buna uygun değil” mi dersin? Diyelim ki fiziksel olarak sen bir şeyi beceremiyorsun; mesela resim yapamıyorsun veya diyelim ki mekanik aletleri düzeltmekte veya bir şeyi uyumlu hale getirmekte o kadar el becerin yok. Ama ne yapıyorsun? Öyle algılamıyorsun; diyorsun ki “ben beceriksizim.” Ne yaptın? O, kutsal olan, Allah’ın sana büyük bir lütuf ve imkan olarak verdiği, sana emanet ettiği varlık bilincini, kendilik bilincini o küçücük mevzunun içine sokuşturuverdi; kendini beceriksiz biri olarak tanımlayıverdi ve kendine haksızlık yaptı. İşte insanın kendine zulmü budur. İnsan neyle kendine zulmediyor? Sahte kendiliklerle kendine zulmediyor. Kendini yanlış tanımlamalarla kendine zulmediyor. O yüzden biz hayatta yaşadığımız olayların bizde meydana getirdiği kendilik hikayelerine karşı uyanmak zorundayız. Bunları tartmalıyız. Ömrünüz boyunca hiç kimse tarafından sevilmeyebilirsiniz. Bu sizin sevilemez biri olduğunuzu göstermez. Değil mi? Yoksa gösterir mi? Benlik öyle düşünüyor ama, değil mi? Dikkat edin. Düşünmemesi gerekir. Aynen öyle, aynen; çok kötü. Bize göre belki mükemmel bir şey.
Gerçek Kendilik: Hiçbir Hikayenin Nesnesi Olmayan Şahit
Dolayısıyla benim kendilik tanımım nereden doğmalı? Nereden oluşmalı? Çünkü dedik ya biz kendimizi de unuttuğumuz için, şimdi bu kadar benliği, bu kadar benliği, hadi bunları kenara koy koy koy, ne kaldı? Kimlik diye bir şey kalmadı. Herkes öyle zannediyor ama sonra maskeleri kaldırınca hiçbir şey olmadığını görüyor; evet, olmadığını zannediyoruz. Öyle bir şey oluyor. Yani bunu da at, bunu da bırak, bunu da bırak. O zaman ben neyim? Çünkü bunlardan ibaret görmüşüz yani. İlişkilerden, duygulardan, düşüncelerden, davranışlardan, hayata olan etkinizden, hayatla olan etkileşimimiz üzerinden bir kimlik inşa edebileceğimizi düşünüyoruz. CV’ni yaz desem ne yazıyorsun? Hikaye yazıyorsun değil mi? CV’ne kendini yazabilir misin? Aslında yazamazsın. Ama gerçek kendilik işte benlikler tarafından örtülüyor. O zaman biz kendimizi hatırlamak, kendini bulmak dediğimiz şey bu. Ve kendini bulmak, tabii ki bunu bir cümleyle… hani ben bazen bunu, tabii ki burada size bir cümle verebiliriz ama önemli olan o cümlenin anlattığı şeyi bulmak. İşte gerçek kendimiz odur. Gerçek kendimiz aslında zaman ve mekandan bağımsız, ilişkilerimizden, duygularımızdan bağımsız olan ve Tanrı ile kopmaz bir bağı olan varlıktır. Varlık halidir. Ama bu varlık halini ben şimdi hissediyor muyum, idrak ediyor muyum? Etmiyorum. İşte onu idrak etme yolculuğudur kendini bulmak.
Kendini hiçbir hikayenin nesnesi olarak görmeyen varlığınız sizin gerçek varlığınızdır. Mesela şöyle düşünün: dünyada hiçbir şey yaşamadığınızı düşünün, hiçbir şey. Ne ile tanımlayacaksınız kendinizi? Bakın bütün hikayeler gider değil mi? Yaşadığınız bütün ilişkileri, anne baba kardeş arkadaş eş çocuk vesaire, bütün hepsi, hiçbiri yok. Hiçbirini yaşamadınız, hiçbir şey yapmadınız. Peki kendilik bu durumda yok mudur? Hiçbir olayın nesnesi olmayan bir yerde gerçek kendimiz duruyor. O şahittir; o her şeye şahitlik eder ama hiçbir şeyle özdeş değildir. Hiçbir şeyin, hiçbir olayın nesnesi değildir: sevilen biri miyim, nefret edilen biri miyim, onaylanan biri miyim, yetersiz biri miyim, şunu yapabilen biri miyim, yapamayan biri miyim, tehlikede olan biri miyim — bütün bunların olmadığı bir varlık hali kendiliktir. İşte bütün kadim öğretilerin “kendini bil, kendini bul” dediği yer budur.
Delphi Tapınağı: Kendini Bil
O yüzden şuna dikkat edin. Modern zamanlarda biz psikolojimize kendimiz deme hatasını düşüyoruz. Kadim öğretilerde bu olmaz. Eğer bu olsaydı Delphi Tapınağı’na niye adamlar “kendini bil” diye yazsın? Yani ben aşağı yukarı bilmiyor muyum nasıl davrandığımı, ne düşündüğümü, ne yaptığımı? Veya biri bana söylerdi, bu çok zor bir şey mi? Koskoca Delphi Tapınağı’na bunu mu yazmışlar acaba? “Nasıl davrandığını, nasıl düşündüğünü, nasıl hissettiğini bil. Bazı şeyleri fark etmiyorsun, bunları farkındalığa çıkar. İşte bazı şeyleri bilinç dışına atmışsın, bunları bilince çıkar. Bilince çıkarınca kendini bilmiş olacaksın.” Bunu mu anlatıyorlardı acaba? Değil tabii ki. Kendini bilmek, psikolojik hikayemizin bilinçli ve bilinç dışı yönlerini bilmek değildir. O bizim psikolojik düzeyde kullandığımız enstrümanın hikayesidir. Bedenimin hikayesi var. Duygu dünyamın hikayesi var değil mi? Acaba ben bebekliğimden itibaren ne tür duygular yaşadım bugüne kadar? O duyguların bir kronolojisi, bir hikayesi yok mudur? Vardır. Yapıp ettiklerimin bir hikayesi yok mudur? Vardır. Ama ben kendimi bunlarla mı tanımlıyorum? Hayır.
Orada [benlik] şaşırıyor: “ben bunlar değilsem ne oluyorum?” Bakın soruyu kim soruyor gene? Gene o hikayenin içindeki bir benlik soruyor. Ve o kendine göre bir hikaye tekrar ona üretmeni istiyor: “aha, ben kendimi yeniledim.” Nasıl yeniledim? “Eskiden çok, işte değersiz hissediyordum kendimi, şimdi çok değerli hissediyorum.” Bir bakalım arkadaşım, sen neyle kendini değerli hissediyorsun? Bir şeyler öğrendin batıdan doğudan, onları bir eğitim formatına dönüştürdün, şimdi onun üzerinden değerli hissediyorsun. Sen başka bir hikayeye tutundun; daha hoş bir hikaye, daha tırnak içinde eli yüzü daha düzgün bir hikayeye tutundun. Bizim kastettiğimiz bu değil. Hikayenizi daha güzel hale de getirebilirsiniz. “Sizin için ben biraz hikayemi daha güzel hale getireyim, şöyle biraz kendimi ispat edeyim, diyelim ki şu sosyal çevrede bir konumum olsun, sevilen, takdir edilen, aranan, sorulan, onaylanan biri olayım.” Bu beni mutlu eder. Tabii ki eder, psikolojik düzeyde eder. Ama sen bunu mu arıyorsun?
O yüzden modern psikoloji ile kadim öğretiler arasındaki temel fark budur. Kadim öğretiler insanın hem psikolojisini düzenler, yani onun psikolojik alanını daha doğal hale getirir; hem de ona gerçek kendini hatırlatır. Allah’ın yanında olduğunu idrak etmen için kendini hatırlama gerekir. Biz niye Allah’ı unutuyoruz? Çünkü gerçek kendimizde henüz buluşmadık. O bizde var mı? Var. O kaybolmadı, yok olmadı, zedelenmedi, bozulmadı. Hiçbirimizin özü travmatize olmadı. Hiçbirimizin özünde bir bozukluk, bir dengesizlik yok; böyle bir şey söz konusu değil. Ama onunla irtibatı kaçırdık, unuttuk onu; o irtibatı idrak edemiyoruz. Onu idrak ettiğinde işte her an Allah’ın yanında olduğunu idrak edebilirsin. İşte o yüzden peygamber Allah’ın emriyle o ifadeyi kullandı: “Hüzünlenme, Allah bizimledir.” Bu, peygambere o vahiy geldiğinde peygamberin idrak ettiği bir şey değil; o zaten o idrak içindeydi. Ayet onu hem Hazreti Ebu Bekir’e hem bütün insanlığa bir mesaj olarak verilsin diye peygamber onu söyledi. Peygamber o durumu idrak ediyordu.
Allah seninle? Peki Allah seninle olsa sen korku duyar mısın? Allah seninle olsa yalnızlık hisseder misin? Allah seninle olsa, tırnak içinde söylüyorum, kendini kötü hisseder misin? Değil mi? Olmaz bunlar. Ama bakın biz kendimizi iyi ve kötü hissetmeyi neyin üzerinden yapıyoruz? Düşünce, duygu ve davranışlarımız üzerinden yapıyoruz. Halbuki Allah seninle olduğunda sen neyin üzerinden kendini idrak edersin? Allah üzerinden. Sen ilahi varlığın parlak bir ışığısın. Onun nurunun bir yansımasısın. Onun kudretinin bir aynasısın. Onun ilminin bir yansıtıcısısın. O zaman böyle bir varlık mesela kendini değersiz hissedebilir mi? Kendini kötü hissedebilir mi? Kendini anlaşılmamış gördüğünde, “ben kendimi anlaşılmamış hissediyorum, bu o kadar kötü bir şey ki” insan çok rahatsız oluyor anlaşılmamış hissettiğinde diyebilir mi? Peki sana onu dedirten kim? İşte onu keşfet ve onu usulca kenara bırakmayı öğren. İşte benim o dediğim “anlaşılmamak bir deneyimdir” dediğim şey bu. Anlaşılmamak bir deneyimdir, sevilmemek bir deneyimdir, fark edilmemek bir deneyimdir. Kimin deneyimi? Fark edinilen bir deneyim. Ama “ben de” dedi, ne oluyor işte problem? Bir, kendini unutmuş oluyorsun. İki, kendini başka bir şey zannetmiş oluyorsun. Kendini değersiz biri zannetmiş oluyorsun. Ve gerçek kendini o an unutmuş oluyorsun.
İşte bütün kadim öğretilerin ve başta ilahi dinlerin gelme amacı budur: bizi bu yanılgıdan çıkarmaktır. Ve bizi bu yanılgıdan çıkarırken nelere dikkat etmemiz hususunda bizi uyarmaktır. Yoksa işte emirler var, yasaklar var, bunu yaparsan sevap, bunu yaparsan günah, işte iyilik yaparsan cennete gidersin, kötülük yaparsan cehenneme gidersin diye bir şey değil; yani o kendini bulma yolculuğunda yol alırken nelere dikkat etmen gerektiği şeklinde bir uyarı. Yani yolda giderken nelere dikkat etmelisin: mesela yalan söyleme, kimseye haksızlık etme, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma. Neden? Peki bunlar neden söyleniyor? Çünkü bunlar sahte benlikler tarafından sana empoze edilmeye çalışılıyor. Mesela diyelim ki kendini kötü hissedecek şekilde bir davranışa maruz kalmışsın, sen de insanlara karşı tepkisel davranmaya başlıyorsun; çünkü mutsuzsun. Ama sen mutsuz değilsin; seni mutsuz eden bir benlik var. Seni mutsuz eden benlik yüzünden mutsuzsun. Ama sen zannediyorsun ki sen birinin tutumu nedeniyle mutsuzsun, birinin davranışı nedeniyle mutsuzsun. Veya bir şeyi beceremedin, bir şeyi başaramadın, hayatta bir etki ortaya koyamadın diye mutsuzsun. Ve kendini bir de bunlar üzerinden kıyaslıyorsun: “biri böyle küçük dağları delmiş, orada kendi ego krallığını kurmuş” — senin egon ona özeniyor. Bir de böyle hikayeler var.
Dolayısıyla insan kendini bulduğunda hayat orijinal haliyle algılanır. O zaman hayatı olduğu gibi algılarsın. Hayatı içeride oluşan benliklerin hikayesi üzerinden algılamazsın.
Terk Edilmişlik ve Kişisel Sorumluluk
Mesela diyelim ki bir ilişkinde terk edildin, bırakıldın. Şimdi sen bundan sonraki ilişkilerine hangi gözle bakacaksın? Terk edilmiş benlik gözüyle bakacaksın. Evlensen hangi korku sende işleyecek? Terk edilme korkusu işleyecek. Neden? Çünkü daha önce sen terk edilen biriydin, kendini onun üzerinden tanımladın. Ve o sana kendini çok kötü hissettirdi; sen bir duyguya mağlup oldun. Halbuki bu çok doğal olarak yorumlayacağım bir şey. Karşındakinin algısı, farkındalığı, idraki, şuuru zayıf olabilir, yetersiz olabilir; seninle uyumlu olamayabilir ve senden ayrılır. Ayrılışı objektif, doğal, dengeli değildir; diyelim ki terk edip gitmiştir, değil mi? Ama sen kendini nasıl tanımladın onun üzerinden? Terk edilmiş biri olarak tanımladın. Allah sana oradan yukarıdan şey mi bakıyor? “Benim terk edilmiş kulum” diye mi bakıyor? Bir düşün bakalım. Yoksa “benim varlığımın ışığını taşıyan kulum” diye mi bakıyor? Allah, dikkat et, Allah sana nereden bakıyor? Sen kendine nereden bakıyorsun? İçinde kaygı duyan, korku duyan bir benlik var. Allah sana nereden bakıyor, sen kendine nereden bakıyorsun? Sana kendini hangi benlik nasıl hissettiriyor? Ve bu hikaye nasıl ortaya çıktı? Biraz o hikayenin sürecini de görebilirsen — ki mutlaka illa görmen diye bir kural da yoktur ama görebilirsen — hani kimin başına çorap ördüğünü de anlarsın.
Bu bir olaydır sadece; diyelim ki bakın, bizim kendimize problem olan insanlar değil. Diyelim ki sizi yarı yolda bırakan insanlar, size verdikleri sözü tutmasa, bu bir problem değil. Bu bir olaydır sadece. Sizin probleminiz değildir. Orada gerekli tavrı tutumu sergilersiniz o kadar. Bakın Hazreti Allah Yunus’a ne dedi? Sen niye kavmine kızdın? Neden? Çünkü o bir hikayenin içindeydi. Hikaye ne? “Ya ben çok doğru, hakikatli bir mesaj getiriyorum, hem de onların kurtuluşu için, onların hayrına bir mesaj getiriyorum. Bu kadar senedir çaba gösteriyorum. Ya bir tane anlayan insan çıkmadı ya, böyle şey nasıl olur?” — hikayesine tutunduğu için kavmine kızdı. Allah dedi ki ona “niye kızıyorsun? Ben sana insanları inandır mı dedim?” Değil. “Ben sana örnek ol ve tebliğ et dedim, bu kadar.” Ama sen kendine ekstra bir de sorumluluk yükledin: “ben bunlara inandırmalıyım, bunlar inanmalı.” O yüzden Allah bakın çok basit gibi gözüken bir şey değil mi? Onların iyiliğini istiyor. Ama bakın o bir hikaye: “insanlar niye inanmıyorlar, inanırlarsa kurtulurlar, o zaman inanmalılar.” Hikayenin tuzağına düşme. Sen kendi fıtratına göre yaşayan ve Allah’ın sana verdiği mesajı en güzel şekilde ileten biri ol.
İçinde inanmadıkları zaman kızan biri olursa — biz bakın bunu bugün ne kadar normal karşılıyoruz, bazı böyle dengesiz demeyeyim de, neyse, bazı hocalar var, kızıyorlar mesela değil mi? Ya bak Kur’an-ı Kerim’de Allah peygamberi uyarıyor “kızma” diye. Sen nasıl kızıyorsun acaba? Sen hangi şuurla kızdığının farkında mısın? Allah peygamberini kızmaması konusunda uyarmışken sen nasıl kızıyorsun? Çünkü farkında değilsin, bir hikayenin tuzağındasın. “Ben iyi şeyler anlatıyorum, onların hayrını anlatıyorum, bu kadar nefes tüketiyorum, bu kadar ilim öğrendim, bunlar niye inanmıyor?” Bu kimin hikayesi? Bu senin ego hikayen. Nasıl ego dersin buna? Yani basbayağı biz buna ego diyoruz. Sokaktaki insan buna ego demeyebilir; çok da mukaddes bir istek gibi gözükebilir değil mi? İnsanların hayrını istiyor. Hayrını istemek güzel de, bu kızan kim? O nereden çıkıyor acaba? Biraz ona dikkat edelim. Değil mi?
Başkalarının Hatası Bizim Hidayetimize Engel Değildir
O yüzden bize hayatı problemli hale getiren insanlar değil. İnsanların yanlışları yok mu? Tabii ki var. İnsanların yalanı, cehaleti, verdiği sözleri tutmaması, bu, şu, yok mu? Tabii ki var. Bu ayrı bir konu. Bu onların hikayeleri. Hatta sen şunu da anla: karşında yanlış yapan insan hangi hikayeye tutunarak sana yanlış yapıyor? O anda o hangi hikayenin kurbanı? O hangi hikayenin kurbanı ki o an fark edemiyor? Diyelim ki sana haksızlık yapıyor ve yaptığı haksızlığın bile farkında değil, diyelim. Peki sen burada ona kızmak durumunda mısın? Yoksa tutulduğu hikayenin kurbanı olduğunu görmek durumunda mısın? Bunu fark ettiğinde zaten öfkelendiğin, rahatsız olduğun insanlara dair içerideki o enerji de düşecek. Çünkü o da kurban. Hepimiz kurbanız arkadaşlar. Hepimiz benliklerin kurbanı olarak yaşıyoruz. Ve bu kurbanlıktan kurtulmaya çalışıyoruz. Ama şu hikayeye tutunmayın: “bak ikimiz birlikte kurtulalım, çünkü sen olmadan, sen kendini düzeltmeden ben kurtulamam.” Öyle bir hikaye de yok. Buna da tutunmayın. “İşte eşim, dostum, arkadaşım iyi olursa ben de kurtulurum bu hikayeden.” Yok öyle bir şey değil. Hikayeden sen bireysel olarak kurtulabilirsin. Karşındaki de daha doğal ve dengeli olursa belki sana ekstradan bir destek olmuş olur.
Ama demin dediğim gibi kimseyi suçlamıyoruz, değil mi? Bu, hatalı olmadıkları anlamına gelmiyor. Hatalı olabilir insanlar. Ama onların hataları senin farkındalığını engellemez. Değil mi? Kur’an ne diyor? “Başkalarının dalaleti”, yani doğal fıtri olandan sapmış olmaları, “senin hidayetine engel olmaz” diyor. Bu ayet aslında bizim insanlarla ilgili tüm şikayetlerimizi — yani “onlar düzelse ben de rahat edeceğim, işte evladım düzelse, eşim düzelse, arkadaşım düzelse, bu memleket düzelse ben de düzelirim” — bu bir hikayedir. Ve bu çok hoş bir hikayedir, hemen tutunacağınız bir hikayedir. “Evet ya ben de iyi olmak istiyorum ama işte insanlar beni rahat bırakmıyor, benim dengemi bozuveriyorlar, şöyle hafif bir dengeyi tutturuyorum, işte biri bir şey söylüyor, fark gene.” Peki burada ben ne yapacağım? Yani ben çevremdeki insanların düzelmesine mahkum bir varlık olarak mı yaratıldım? Öyle mi zannediyorum? Veya Allah öyle mi diyor? Mesela “çevreniz iyi olursa siz de iyi olursunuz, işte insan en yakınındaki beş kişinin ortalamasıdır” — ne kadar aldatıcı, ne kadar sahte bir şey. Ne kadar yanıltıcı bir şey. Psikolojik düzeyde olursan öyle kalırsın; doğru, etrafındaki beş kişinin ortalaması olursun. Peki böyle bir hikayeye mahkum musun? Değilsin. Bütün dünya yanlış olsa sen hidayet üzere, fıtrat üzere, kendi öz varlığının farkındalığı üzere olabilirsin ve yaşayabilirsin.
Allah ne diyor peygambere? “Etrafındaki insanlar dağılacak olurlarsa Allah bana yeter.” Bu böyle bir laf çakma değildir, böyle bir kafa tutma değildir. Yani Allah insana şunu diyor: sen varsın ve ben varım, bunu idrak et. Evet, çevrendeki insanlar iyi olsa, farkındalıklı olsa ne güzel. Ama sen çevrendeki insanların ortalaması değilsin. Sen çevrendeki insanlar düzelince düzelecek bir varlık değilsin, öyle bir şey yok. Sen “insanlar düzgün değil, ben de onlara hak ettiği şeyi yapacağım” diyecek bir varlık değilsin. Bunlar bize bizim kendi kendimize kurduğumuz tuzaklardır bakın. Hiçbir insan sizin kendinizi bulmanızı engelleyemez. Böyle bir hikaye yok. Şartlar asla, şartlar, insanlar, tanıdıklarım, eşim dostum yakınlarım, asla; siz Allah’la kopmaz bir bağa sahipsiniz ve bu bağı hatırlama özgürlüğüne sahipsiniz. Hiç kimse bu özgürlüğünüzü elinizden alamaz.
Sözümü Atavullah İskenderi’nin bir sözüyle tamamlayayım: “Ey insan” diyor, “sen dünyanın seninle Allah arasında engel olduğunu düşünüyorsun, farkında mısın?” diyor. Dünyaya çok büyük bir değer atfediyorsun. Dünyanın böyle bir fonksiyonu olabilir mi? Dünyanın böyle bir niteliği olabilir mi? Dünya yaradanla olan bağını engelleyebilir mi? Böyle bir şey olabilir mi? Senin sahte benliklerin öyle zannediyor. Çünkü o sahte benliklerin diyor ki “ya işte arkadaşım, annem, babam, eşim, dostum, şu, bu, böyle olursa ben de iyi olurum.” O sana o hikayeyi anlatıyor. Sonra da diyorsun ki “ya insanlar benim Allah’la yakınlığımı veya o yolculuğumu engelliyorlar” demeye başlıyorsun. Dikkat et, bu kimin hikayesi? Bunu Allah mı sana söylüyor, içerideki biri mi böyle bir hikaye uyduruyor? İşte o yüzden insan kendi içindeki sahte benlikleri fark etmeli. İnsanın en büyük düşmanının nefsi olduğu söylenmesinin altında yatan hikmet de budur. Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): “Hüzünlenme, Allah bizimledir” (Tevbe suresi 40. ayetine mealen atıf; ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir); Hz. İsa’nın öldürülmediğine dair ayete mealen atıf (Nisa suresine işaret eder görünmektedir, ancak numara verilmemiştir); “Allah bir kelime ve ondan bir ruhtur” (mealen atıf, ayet numarası belirtilmemiştir); Hz. Yunus ve kavmine dair kıssaya atıf (ayet numarası belirtilmemiştir); “Başkalarının dalaleti senin hidayetine engel olmaz” mealinde bir ayete atıf (Maide suresine işaret eder görünmektedir, ayet numarası belirtilmemiştir).
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine
Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.