Habil Kabil Bilinci ve Sahte Benlikler
Kısa Özet
Sohbette, insanın yaşadığı hemen her olayı "gölge benlikler" (sahte benlikler) üzerinden yorumlayıp acı, mutsuzluk ve haksızlığa uğramışlık hikayeleriürettiği; oysa hayatta gerçek anlamda tek bir sorun olduğu -- kendini unutmuş olmak -- anlatılıyor. Habil-Kabil kıssası, varlığına bir şeyin kastedilebileceğini zanneden (Kabil bilinci) ile gerçek varlığının hiçbir dış olayla sarsılamayacağını bilen (Habil bilinci) arasındaki fark olarak yorumlanıyor. Sonuç olarak Kur'an'ın tek mutluluk formülünün "kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur" olduğu, ama sahte benliklerin bunun etrafından ustaca dolanarak kişiyi hep başka mutluluk hikayelerine yönlendirdiği vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Hayatta insanın gerçek anlamda sorun edeceği tek bir şey vardır: kendini unutmak, kendini hatırlamamak; bunun dışındaki her şey (haksızlık, vefasızlık, kayıp) olayın kendisiyle değil, ona sahte bir benlikle bakmakla ilgilidir.
- Habil, kendisine kastedilse bile gerçek varlığının buna maruz kalamayacağını bilir; Kabil ise kendi varlığının başkaları tarafından küçültülebileceğini, yok sayılabileceğini zanneder -- bu bir kişilik değil, bir bilinç farkıdır ve herkeste iki bilinç de bulunabilir.
- Kur'an'da tek bir mutluluk formülü vardır: "kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur." Sahte benlikler bu ayetle doğrudan çatışmaz, ustaca etrafından dolanarak kişiyi hep başka geçici mutluluk kaynaklarına yönlendirir.
Giriş: "Bu Soruyu Kim Soruyor?"
Evet, sorunuz var mı diye sormuştum yayın açılmadan evvel. Bir arkadaşımız "soru soracağız ama bu soruyu kim soruyor diye soracaksınız, o yüzden sormuyoruz" diye cevap verdi. Ya bu nokta gerçekten zaten bizim üzerinde durduğumuz temel bir şeydir. Eğer bu soruyu sorabilirsek yol alabiliriz. Yoksa soruyu sorandan gafil bir şekilde -- yani şu an diyelim ki şikayet eden bir benlik vardır, dertlenen bir benlik vardır, kendini yetersiz hisseden bir benlik vardır, kendiniispat etmek isteyen bir benlik vardır, kendini şanssız hisseden bir benlik vardır -- birçok böyle benlikler vardır. Eğer bu benliklerin kendilerini keşfetmezseniz, o zaman zihniniz bunların sorularıyla meşgul olur. Bunların sorularıyla meşgul olup güya bunlara cevap aramaya çalışırsınız. Veya bunların duygularıyla, düşünceleriyle, arzularıyla, korkularıyla, beklentileriyle yaşamak durumunda kalırsınız.
Niçin kutsal metinler "nefsinizi temizleyin" diyor? Bunun için diyor. Aslında neyden temizleyeceksin? Aslında bu tür benliklerden. Mesela kendini mağdur hisseden bir benlikten. Sevdiğin insanlar diyelim ki vefasız çıktığında, hayatı karanlık gören bir benliğin tetiklenebilir. Şimdi sen bunun sorularıyla uğraşabilirsin: "ömür boyu insanlar çok vefasız, yıllardır böyle arkadaştık, dosttuk, birbirimizden hiç ayrılmazdık ama işte bir vefasızlık yaptı, içimden beni yıktı." Şimdi hikayen böyle devam ederse, ömür boyu bu hikayeyi devam ettirebilirsin. Ölünceye kadar da bunu devam ettirme ihtimalin vardır. Hatta mezar taşına bile yazabilirsin: "işte vefasızlık yüzünden dünyadan kalbi kırılmış olarak giden falan kişi" diye oraya kadar sürebilir.
Peki ne yapacağız? Bundan başka bir çaremiz yok mudur? Böyle midir? İnsanoğlu böyle bir varlık mıdır? İşte aslında insanoğlu böyle bir varlık değil. Ve senin orada vefasızlıktan kırılan benliğin senin gerçek kendiliğin değildir.
Gölge Benlikler ve Yunus Emre'nin "Bende Benden İçeri"si
Bir anlamda biz, tırnak içinde söylüyorum, gölge benliklerimizle yaşıyoruz. Ama benim kastettiğim gölge benlikler, Jung'un kastettiği gölge benlikler değil. Topyekûn bizim bütün psikolojik benliklerimiz gölge benliklerdir. Ve aslında içeride bu gölge benliklerin bir kalabalığı var. Çocukluğumuzdan itibaren edindiğimiz o benliklerin işlediği, sahnede oynadığı bir benlikler kalabalığı var aslında. İçeride bir tiyatro oynanıyor, tırnak içinde, ve senin gerçek kendiliğin ortada gözükmüyor. İşte o, Yunus Emre'nin "bende benden içeri" dediği yerde duruyor. Ve sen onu keşfetmediğin müddetçe hayatın, o gölge benliklerin istekleriyle, arzularıyla, beklentileriyle, acılarıyla, kayıp hisleriyle, memnuniyetsizlikleriyle, şikayetleriyle geçecektir.
Vefasızlık Örneği: Sahte Benliğin Acı Üretmesi
Geçen bir arkadaş böyle mesaj atmış, "çok acı çekiyorum" diye. Ben de aşağı yukarı tanıyorum, dedim, gene bir sahte benliğine takılıverdi; o benlik de ona acı çektiriyor. Aslında yaşadığı hiçbir şeyde, hiçbir gerçekte hiçbir acı yok yani. Aslında hakikatte
hiçbir acı yok. Ama o benliğe sorarsanız acı içinde. Niye acı içinde? Çünkü arkadaşlarından, dostlarından beklediği geri bildirimi alamıyor. "Herkes vefasız, herkes kendini düşünüyor," onu yalnız bıraktılar. "Ne kadar büyük bir acı" diyor tabiiki. Ve acı derken biraz da abartı var, tırnak içinde, kendisinin fark etmediği bir abartı.
Şimdi sen o benliğe kendini bırakırsan, o acısından ölür yani -- öyle hissediyor.
Çünkü o sahte benlik kendini, eşi, dostu, arkadaşları üzerinden var hisseden bir benlik. O yüzden bütün kadim öğretilerin bize hatırlatmak istediği temel şey budur.
"Duyarlıyım" Tuzağı
Bu benlikler, bu gölge benlikler bazen size çok tatlı gibi görünür. İşte "ben çok duyarlıyım, ben çok hassasım, ben çok duygusalım" gibi bir yaklaşımla da gelebilirler ve sizi böyle, deyim yerindeyse, üzerine güzel bir ifade koyarak kandırır. Dersiniz ki"ne yapayım işte çok duyarlıyım." Duyarlılık yorgunu insan olursunuz bir zaman sonra. "Hayat bizim gibi duyarlı insanlara hiç acımıyor" diye edebiyat da üretebilirsiniz. Ve çok da çekici gözükür. Hatta bununla ilgili bir kısım topluluklar olur -- işte "duyarlı insanlar topluluğu." Bu insanlar böyle birbirlerine övgüde bulunurlar: "ya biz çok duyarlıyız, çok hassas insanlarız ama hayat bize göre değil" falan gibi yaklaşımlar olur.
Şimdi ben böyle deyince, bunu duyan o sahte benlik de diyecektir ki "işte İsmail Bey bizi anlamıyor" falan diyecektir içinden. Bu doğaldır, yapacak başka bir şey yok. Ama ne zaman ki "bu benliğe bir bakayım, bu aslında ben olmayabilirim; neden böyle bu kadar duyarlı bir benlik var, neye duyarlı, neyden dolayı bu kadar hassasiyet içinde -- korkusundan mı, beklentilerinin gerçekleşmemesinden mi, hayatın doğasını tanımayıp hayatı çok daha yumuşak bir şekilde aradığı için mi, hayatta zorlukların sıkıntıların olmamasını isteyen çok çocuksu bir benlik mi aslında" diye sorarsan -- işte o zaman yol alırsın.
Yani, bazen baktığımız zaman bir bebeğe benziyor değil mi? Bebek çok duyarlıdır, en küçük bir şeyden etkilenir. Hâlâ aslında o çocukluk çağında kalmış bir insan gibidir oradaki duyarlılık. Ve oradaki duyarlılık gerçekten bir şeyin hakikatiniidrak etmekten yoksundur. Çünkü görünür halde tanımlar. Örneğin bir yakının ölmesinden aşırı etkilenir. Neden? Çok duyarlıdır. İşte annesini kaybeder, babasını kaybeder, en sevdiği arkadaşı kaybeder vs. ve bundan aşırı bir duyarlılık üretir. Neden? Çünkü varlığının temelinin farkında değildir. Yani varlığı değişkenlik üzerine kuruludur. O değişkenliğin dinamik süreci onu sarsar.
Kuşun Yuvası Metaforu: Kanatlarımızı Unutmak
Hani benim çok hoşuma giden bir ifadedir, tekrar hatırlatayım: "bir kuşun yuvası dağıldığında gökyüzüne uçar" diye bir Uzak Doğu deyişi vardır. Çok anlamlı bir şeydir. Bir kuşun yuvası dağıldığında gökyüzüne uçar. Yani o yuva -- o kuş bilir ki o yuva onun hakiki yuvası değildir, o gökyüzüne aittir. Ve kanatları olduğu için de kanatlarının farkındadır, onları unutmamıştır. Ve o gökyüzüne uçar. Ama biz kanatlarımızı unutmuş insanlarız. Kanatlarımızın farkında değiliz. Dolayısıyla da
yaşadığımız olaylardan çok etkileniyoruz. İnsanların bize verdiği geri bildirimlerden çok fazla etkileniyoruz. Bu duygusal kayıplardan, eksikliklerden, gerçekleşmeyen beklentilerimizden, gerçekleşmeyen arzularımızdan dolayı yere seriliriz. Neden? Kanatlarımızın farkında değiliz ve bu noktada yanlış bir benlikle hareket ediyoruz.
Hayattaki Tek Gerçek Sorun: Kendini Unutmak
Ben hani şahsen tanıyanlar bilir, böyle insanlar bana çok büyük sorunlarını getirdiğizaman dedim ki aslında burada bir sorun yok. Bunu demek isterim: aslında gerçekte burada bir sorun var da senin sorun edeceğin bir sorun yok. Gerçek anlamda sen olarak sorun edeceğin bir sorun yoktur. Neden? Çünkü senin için tek bir sorun vardır: o da kendini unutmuş olmak, kendini hatırlamamak.
Bir insan için hayatta sorun edeceği tek bir sorun vardır. Yani sorun olarak algılayabileceğimiz tek bir sorun vardır: o da kendimizi unutmak, kendimizi hatırlamamak. Başka hiçbir hakiki sorun yoktur. Yani hayatta problemler vardır, olumlu gidişat vardır, olumsuz gidişatlar vardır, hayatın inişi vardır, çıkışı vardır, hayatta birçok dinamik değişim vardır, iyi şeyler vardır, kötü şeyler vardır, iyi giden süreçler vardır, kötü gibi giden süreçler vardır -- bunu kastetmiyorum. Senin sorun edeceğin bir şey yok diyorum; senin sorun edeceğin tek bir şey var: kendini hatırlamak, kendini unutmak. Bunlar varsa, bak bu önemli bir sorundur, bu önemli bir problemdir, üzerinde ciddiyetle durman gerekir.
Mükemmel Danışan Kimdir?
Yani şunu demen gerekir mesela: biri bana şöyle gelse, ne kadar takdir edilesi bir durumdur. "Ya işte ben şöyle şöyle durumlar yaşıyorum, atıyorum anne babam beniumursamıyor, yok sayıyor, hiç beni anlamıyorlar, işte eşim beni terk etti, herkes beniparam için önemsiyordu, şimdi param yok diye herkes beni bıraktı" falan vesaire. Hani bir insanı tırnak içinde depresyona sokacak, travmatize edecek ne varsa bana anlatıyor. Sonra arkasından şunu eklese: "ya ben kendimi hatırlamadığım için bunları sorun ediyorum, kendimi hatırlamak için ne yapmalıyım, kendimi hatırlamak konusunda nasıl bir yol izlemeliyim" dese -- bak bu mükemmel bir danışan olur. Çok fevkalade bilinçli bir danışandır bu.
Diğerleri bilinçli bir danışan değildir. Çünkü yaşadığı bir olayı varoluşunun bir yaralanması gibi görüyor. Varoluşunun bir yıpranması gibi görüyor. Varoluşunda bir eksiklik gibi görüyor, bir kayıp gibi görüyor. Halbuki hayatta aslında böyle bir şey yok.
O yüzden aslında bütün kadim öğretilerde -- tırnak içinde söylüyorum -- bugünkü kadar psikolojik terapiler yaygın değildi. Neden? Çünkü insanlara bu olayların daha yukarıdan, daha üstten, daha gerçek bir yerden algılanması salık verilirdi. O zaman o olaya psikolojik gölge benliklerle bakmazdınız. Bakmadığınız için de çok büyük bir sorun olarak algılanmazdı. "Bak olaya şuradan bak, şuradan bakmaya dikkat et" -- bu anlatılırdı ve insanlar oradan bakmaya eğilim gösterirlerdi. O zaman o hadise olduğu gibi algılanırdı, olduğu gibi anlaşılırdı.
Diyelim ki bir insan seni yok mu saymış? "Ya bu onun bir algı problemi, onun yanlışlığı." Bu annen de olabilir, baban da olabilir, eşin de olabilir, en yakının da olabilir. "Bak bu onunla ilgili bir şey. Bu senin varoluşunla ilgili bir şey değil. Allah selamet versin, dua et, hayata devam et." Bak, ne kadar doğru bir yerden bakış bu. Ama belki de sen bunu hak etmiyorsun, sana bunu yapmamalıydı, nasıl bunu yapar, "ya işte böyle insanlar var, ne yapacaksın" gibi böyle bir yerden bakarsan ne yaparsın? Onun için de debelenirsin. "Ben bunu hak etmedim" hikayesinin içinde kıvranır durursun. "Bana haksızlık yaptılar." Eee ne var bunda?
Mesela değil mi, biri geliyor "bana haksızlık yaptılar." Ne var bunda? Tabii ki yapabilirler, olabilir bu. Sen bunu nasıl algıladın? "Bana haksızlık yaptılar. Ben bunu hak edecek de çok şükür bir şey yapmadım." O zaman benim için bir problem yok yani. Ama biri sana haksızlık yapabilir. Ama sen kendini bir süreç üzerinden tanımlıyorsan, o süreçte birinin sana haksızlık yapması, senin varlığını sınırlamaya çalışması gibi, senin varlığına engel koyması gibi bir şey olur. Sen onu öyle algılarsın.
Yani varlığın işlerken, hareket ederken, büyürken, birisi haksızlık yaparak senin varlığına kastediyor gibi algılarsın. Gerçekte böyle midir? Gerçekte böyle değildir.
Haksızlık yapan bir haksızlık yapmıştır, o kadar. Senin varlığına kasteden bir haksızlık değil bu.
Habil-Kabil Kıssası: İki Bilinç Hali
Çok defa hatırlatıyorum: Habil-Kabil kıssasına baktığınız zaman bunu çok net görebilirsiniz. Dikkat ederseniz orada Habil ne diyor? "Eğer sen bana elini kaldıracak olursan -- yani sen beni öldürmek için bir hamlede bulunacak olursan -- ben sana elimi kaldıracak değilim. Sen hem kendinin hem benim varlığımın sorumluluğundan kaynaklanan bir yükü, bir suçu işlemiş olacaksın." Bakın ne kadar ilginç bir yerden bakıyor.
Mesela bizim İslam kültüründe -- bizim toplumu kastedeyim, diğerlerini de şey yapmayayım -- bizim toplumda mesela böyle "ya Habil bak böyle davranmış" -- hiç duydunuz mu bunu mesela? "Ya işte sen bana elini kaldıracak olsan ben sana elimikaldıracak değilim" -- hiç duydunuz mu böyle, hiç ana babanız dedeleriniz anlattı mı?
Anlatmadı, çünkü anlamamışlar; onlar da anlamamışlar yani. Herhalde "bu ezik büzük bir adam herhalde" diye düşünmüşlerdir muhtemelen. Halbuki aslında orada ne kadar derin bir farkındalık var.
Orada Habil kendinin farkında olan bir insan, kendi varlığının ayırdında olan bir insan. Birisi onun biyolojik bedensel canlılığını sona erdirecek bir hamle yapacak olsa bile, içeride bir korku, bir kaygı, "ya işte hayat burada mı bitecek, üstelik de kardeşimin eliyle mi bitecek" falan gibi bir hikayen yok yani. Neden? Çünkü senin gerçek varlığını kimse kastedemez. Sana "kastedilen" şey senin bedenin, kullandığın bedendir. Ona kastedebilir. Senin varlığına kastedemez, seni öldüremez.
Bunu kadim öğretiler böyle anlattığı gibi, günümüzde bu hakikati yaşayan insanlar da böyle diyor: sen diyelim ki bir evliyayı idam etsen, o bir şey kaybeder mi? Hiçbir şey
kaybetmez. Ve orada ne diyor: "sen elini kaldıracak olursan, ben sana elimikaldıracak değilim; sen hem kendinin hem benim varlığımın hukukuna riayet etmediğin için bunun vebalini taşıyacaksın" diyor.
Kabil misin, Habil misin? Günlük Hayattan Örnekler
Şimdi bir düşünün: Habil misiniz, Kabil misiniz? Hani bunu şey olarak kastetmiyorum -- tabii ki zahiri olarak savunabilirsin kendini, ve savunmalısın, bunu kastetmiyorum.
Orada anlatılan da o değil yani. Hani biri seni öldürmeye kalktığında "buyur abi, boynum kıldan incedir" demek değil bu. Kişinin bundan dolayı bir korku, bir kayıp, bir mahrumiyet, bir yokluk hissetmeme bilincidir. Yani mesela biri beni şimdi haksız yere öldürse, diyelim ki bir psikopat geldi, şuradan tabancayı çekti, vurdu yani -- ne olacak ki, diyebiliyor musun içinden? İçeride böyle olabilir: "benim de şu an karşı koyacak bir pozisyonum yok, sıkıntı yok yani." Diyebilir misin? Diyemiyorsan Kabil kafasındasın yani. Hani öldüren tarafta olup olmaman önemli değil, bilinç düzeyin ister öldüren tarafta olsun, ister kendisinin öldürülebileceğini zanneden tarafta olsun -- aynı mantıktır, sen Kabil gibisin.
Şimdi desen ki "ben kimi öldürdüm?" Ya sen öldürülebileceğini düşünüyorsun. Sen birinin seni yok edebileceğini, birinin senin varlığını söndürebileceğini, varlığını azaltabileceğini, varlığını yaralayabileceğini zannediyorsun. Sen Kabil bilincinde hareket ediyorsun. Bak Kabil bilinci nedir, ve Kur'an diyor ki, Âdem'in iki oğlunu örnek verir -- bu nedir? Bu bir bilinç farklılığıdır. Yoksa hani "zamanın birinde böyle bir Habil varmış, bir de Kabil varmış, bunlar böyle kavga etmişler" mevzusu değil bu. Habil bilinci var, bir de Kabil bilinci var. Sen hangi bilinçtesin? Ayet sana onu anlatmak için söylüyor.
Sen Habil gibi mi? Ya sen bana böyle güya, atıyorum, sana hakaret ediyorum, seniyok sayıyorum, seni yerin dibine batırıyorum dediğimde, sen yerin dibine batıyor musun? Bir bak kendine. Sen kendini küçümsenmiş hissediyor musun? Biri sana hakaret ettiğinde sen kendini hakarete uğramış, aşağılanmış, yerin dibine batmış hissediyor musun? Hissediyorsan Kabilsin. Hissetmiyorsan Habilsin. Bir bak, değil mi?
Biz bugün hepimiz Kabil Kabil dolaşıyoruz. Neden? Çünkü herkes bunu doğallaştırmış yani. Herkes bunu normal bir şey gibi algılıyor. Sevilmiyorsan çok kötü hissedersin kendini. Atıyorum biri gelse dese ki "ya eşim beni sevmiyor." Eee, ben benim için merak edeceğim bir konu değil bu. Sevmiyorsa sevmiyordur yani, tırnak içinde. Ben şunu soruyorum: sevmediğinde sen ne hissediyorsun? Benim merak ettiğim şey bu. "Ya kendimi çok kötü hissediyorum." O zaman sen Kabil pozisyonunda duruyorsun. Üstelik de "ben de seni sevmiyorum" diye reaksiyon veriyorsan, iki türlü Kabil olmuş oluyorsun.
Şimdi bak bir düşün bakalım: o ayet sana nasıl bir bilinç içinde olmanı tavsiye ediyor ki, o bilinç fıtri bilinçtir. Yani o bilinç aslında kazanmamız gereken bir bilinç değil, aslında bizde var olan bir bilinç. Bizim hani olur ya böyle bilgisayar aldığında bir
donanım vardır içinde değil mi? Hani donanımıyla alırsın, programıyla alırsın. Allah o programı sana koymuş, sana Habil programı koymuş. Ama sen gidip piyasadan Kabil programı alıyorsun. Sonra diyorsun ki "ben niye acı çekiyorum?" Bir sor bakalım acaba niye acı çekiyor olabilirsin? İşte o ilk başta dediğim, yani "hangi benlik acı çekiyor?" -- "acı çekiyorum" diyen benlik hangisi, sorusunu sormamızın nedeni bu.
Çünkü orada sahte bir yazılım var, aldatıcı bir yazılım var. O aldatıcı yazılımı fark etmek zorundasın. Eğer onu fark etmezsen ömür boyu o yazılımla yaşarsın. Ömür boyu mutluluk ararsın. Ömür boyu bir mutluluk hikayesinin peşinde olursun.
Kur'an'da Mutluluk Projesi Var mı?
Dikkat edin, Kur'an'da bir mutluluk hikayesi veya bir mutluluk projesi yoktur. Yani"şunu yaşarsanız mutlu olursunuz" böyle bir şey yok. Kalpler Allah'ı hatırlamakla mutmain olur -- nerede mutluluk projesi var mı? Yok. Biliyorum, var mı?
Hatırlayanınız var mı? Kur'an-ı Kerim'de böyle "mutluluk budur, insan böyle mutlu olur" böyle bir şey var mı? Bir ayette geçiyor mu? _(Geçiyor mu Mustafa? Başkalarını suçlama şimdi.)_ Var mı yok mu Kur'an'da? Tamam, itminan işte -- yani "kalpler Allah ile mutmain olur" diyor. Bundan başka bir mutluluk hikayesi var mı? Geçiyor mu?
Bakın, iyilik fıtridir. Fıtri olan her şey sana o fıtratındaki mutluluğu hatırlatır. Ama "iyilik yap, mutlu ol" -- bu yanlış bir hikaye olur. Bir de Habil-Kabil meselesinde bence bizde ikisi de var. Yani sadece Habil de değil, Kabil de değil. İşte zaten onu söylüyor: yaniya Kabil gibi bir bilince sahip olursun, ya Habil gibi. Yani tercihini doğru yerden yap diyor Allah.
Cennet Bir Mutluluk Hikayesi Değildir
Ne diyor bir şey? Yok, Allah cenneti verecektir diyor yani. Cennet Allah'ın ikramıdır.
Cennet bir mutluluk hikayesi değildir. Öyle bakmamaya dikkat edin. Allah şimdidiyelim ki cenneti vermiyor. "Vermesem, verme" diyeceğim yani, tırnak içinde. Hanidert değil ki. Değil mi? Şey gibidir bu: çok sevdiğin birini ziyaret ediyorsun, diyor ki"valla mutfakta yemek yok." E yoksa yok, ne yaparız? Muhabbet ederiz yani değil mi?
Senin mutluluğun "kalpler cenneti hatırlamakla mutmain olur" diyor mu? "Kalpler şununla mutmain olur" diyor mu? Kalpler ancak -- dikkat edin -- ancak kalpler Allah'ı hatırlamakla mutmain olur. Ama sen yanına kırk tane şey ekliyorsun. Eklemekle de kalmıyorsun, ilkini unutuyorsun, diğerlerini birinci koyuyorsun.
"Mutlu olanlar cennettedir." Tamam, mutlu olanlar cennettedir. Bak, "mutlu olmak için cennettedirler" değil yani. Yani Allah bakacak: sen Allah'la mutlu musun? Allah'la mutluysan o zaman "bunu cennete koyun" diyecek. Yoksa "ya bu adam çok mutsuz, bunu cennete koyun da mutlu olsun" demeyecek. Allah öyle adamları cennete doldursa cennet berbat olur. Adam mutlu değil, bir şey istiyor, koyacaksın adamı cennete, komşusuna bakacak: "onun köşkü benden daha büyük, yok bilmem ne" -- bir sürü ıvır zıvır hikaye çıkacak. Mutsuz adamı hiçbir şey mutlu edemez. Bakın bu boş bir laf değil: mutsuz adamı hiçbir şey hakikatte mutlu edemez, hakiki anlamda mutlu edemez. Mutlu olan adam her yerde mutlu olur.
Allah ile mutmain o, Allah ile mutlu, Allah ile mutmain -- onu cennete koy. Hatta onu cehenneme bile koysan problem değil. Hatta bizde vardır ya, bazı evliyaullah vardır, fırına girer -- demek ki öyle bir halet-i ruhiyede ki bazıları. Bazıları fırına girmiş, fırın yanıyor yani, demiş ki "biraz üşüdüm" demiş yani. Anlatabildim mi?
Sahte Benliklerin Bitmeyen Mutluluk Arayışı
Şimdi benim nasıl bir Allah dışında bir mutluluk hikayem olabilir? E ama var gözüküyor değil mi? Peki bunlar kimin mutluluk hikayeleri? Bunlar sahte benliklerin mutluluk hikayeleri. Çocukça, mesela çocuklar olur ya işte: "bana bisiklet al, mutlu olurum." Üç gün mutlu olur, dördüncü gün "baba bana bir de kask alsan" der. Bitmez. Çünkü neden? Mutlu değil ki. Mutlu değil ve mutluluk hikayeleri üretiyor: "ben şöyle olsa mutlu olurum." Bazı insanlar "abi sen bana parayı ver, bak gör nasıl mutlu oluyorum abicim" -- yok öyle bir şey. Ben bazen kendi kendime derim: Allah niye bu millete istediklerini vermiyor derim. Sonra da sorumu geri alırım, derim ki "verse de bir de..." yemin ediyorum, "verse de bir de..." derim.
Bakıyorsun insan diyor ki "ya işte bir arabam olsa mutlu olurum." Bir ev alsam mutlu olurum -- ev alıyor, sonra diyor ki "şu banyoyu bir değiştirsek mi acaba?" Banyoyu değiştiriyor, iki ay sonra "şu perdeleri değiştirsek." Adamın mutsuzluğu bitmiyor çünkü. Neden? İçerisi mutlu değil. İçerisi hakiki anlamda o kendinden kaynaklanan mutluluğa sahip olmadığı için hep bir mutluluk hikayesi var. "Yurt dışına gitsem mutlu olurum" -- sanki yurt dışı cennet. Yok öyle bir şey ama öyle zannediyor. Oğlum bak, yurt dışındakiler mutlu mu yani? Amerika'da elli milyon evsiz var, bilmem kaç milyon depresif tip var yani. Ama o hayal ediyor, "Amerika'ya gitsem mutlu olurum, İngiltere'ye gitsem, şuraya gitsem buraya gitsem mutlu olurum, şunu elde etsem mutlu olurum, sevdiğim biri olsa mutlu olurum" oluyor, sonra diyor ki "ya beni terk edersin" -- ama terk etmedi hâlâ -- "ama terk ederse" -- böyle bir insanı nasıl mutlu edebilirsin, var mı öyle bir çözüm? Yok değil mi? Neden? Çünkü mutluluk kendinde değil, mutluluk bir şeyde, bir şey üzerinden elde edilen bir mutluluk gibi. Biz bunlara görece mutluluk, zahirde mutluluk diyoruz.
O yüzden kadim öğreti hakiki mutluluk kavramını bize hatırlatıyor. Bak, hakiki mutluluk, mutlak olan yaradanın senin merkezin olduğunu, kaynağın olduğunu idrak etmenle mümkündür. Sen ancak Allah'ın senin varlığının merkezi olduğunu idrak ettiğinde mutlu olabilirsin. Ego diyor ki "ya hocam öyle de, bunlar uzun konular" diyor, "daha böyle görünür olandan bahsedelim, görünür mutluluk unsurlarından bahsedelim." Neden? Çünkü orada bir sahte benlik var. O ayetin hakikatini anlamak istemiyor. "Sen bana bir para ver" diyor. "Beni sevecek birini bul" diyor. "İşte benim istediğim şekilde beklentilerimi karşılayacak şeyleri hallet, bak ben nasıl mutlu oluyorum" diyor. Ve biz de bunlara aldanıyoruz.
O zaman ne oluyor? O ayet artık tarihsel mi dersiniz, geçersiz mi der? Aslında ne yapıyorsun? Sen o ayeti o sahte benliğinle aslında geçersiz kabul ediyorsun, farkında değilsin. Sonra ne diyorsun ki? "Ya işte Kur'an'ın bir ayetini bile inkar eden kafir olur." Sen kaç ayetiniinkar ediyorsun? "Kalpler Allah ile mutmain olur." Ama sahte bir benlik
devreye giriyor ve diyor ki "ya öyle de, şöyle de olması lazım." Ama Allah öyle demiyor, "kalpler" diyor -- bakın dikkat edin -- diyor "kalpler Allah'ı hatırlamakla mutmain olur." Ama bunu senin sahte benliklerin, benim sahte benliklerim kabul etmez ki; Allah'ı bile o anlamda idrak edememiş bir nitelikte o sahte benlikler.
Allah yaratıcı, yaratmış. Allah senin merkezin, senin kaynağın, senin varlığının çekirdeği. Kendi varlığını senin çekirdeğine koymuş. Sana ruhundan üflemiş. Sen bu idraki kazanmaya çalış. Yoksa o sahte benliklerin hikayelerine kendini kaptırırsan onlar sana sürekli bir hikaye anlatacaktır. Ve onun hikayesi hiç bitmeyecektir. Üstelik de oradaki hikayenin devamına da imkan yok: ebedi bir gençliğin olamaz, hiç bitmeyecek bir ilişkin olamaz. İstediğin her şeye dikkat et, geçici bir şey. Sen geçiciolan şey üzerinden bir mutluluk arıyorsun. Peki ayet nerede kaldı?
Habil'in Ölüm Karşısındaki Bilinci
Ya da mesela işte düşünün, Habil'in dediği gibi mi -- insan en nihayetinde biyolojik canlı bir hayat değil mi? Mesela ne diyor: her şey bitiyor. Aslında her şey bitmiyor. Ego öyle zannediyor. Bak senin en kaçındığın ölüm, Habil'in gözünde problem değil. Ama bakın öyle canı sıkıldığı için değil, "öleyim de gideyim" gibi bir psikolojiye sahip değil, gayet fıtri bir şekilde yaşıyor. Ama ölüm onun kalbinde en ufak bir dalgalanma meydana getirmiyor. Kabil bütün hırsıyla, öfkesiyle, o nefret saçan kindarlığıyla, kıskançlığıyla Habil'e bir şeyler söylediği halde, Habil'de hiçbir sarsıntı yok. Ama bu "seni kale almıyorum, sen benim gözümde yoksun" değil bak; tam şuurlu bir cevap.
Hani modern psikoloji diyor ya, insan bir tehlikeye karşı üç şekilde karşılık verir: ya saldıracak, ya kaçacak, ya donacak. Başka çareniz yok, psikoloji sizi sıkıştırıyor, üç ihtimal içinde sizi boğuyor. Ama Habil saldırmıyor, kaçmıyor, donmuyor, tam bir bilinçle karşılık veriyor. Hem de en büyük tehlikeye karşı. Bu nasıl bir şey? Bu adamın psikolojisi yok mu? Habil'in psikolojisi var. Ama Habil'in psikolojisi ruhunun emrinde bir psikoloji. Dolayısıyla ne kaçıyor, ne korkuyor, ne donup kalıyor -- teslimiyet.
Ama şimdi bakın, dikkat edin, teslimiyet varlığın bilincinde olduğumuzda gerçek anlamda açığa çıkar. Yoksa bu hani zihinsel bir teslimiyet değil, veya "ne yapacaksın, teslim olacaksın, başka çaremiz yok" gibi bir şey değil. Varlığının içinde zaten mündemiç o insan. Varlığına teslim oluyor aslında. Yoksa "ya işte neyse kader buymuş, ahirette de inşallah Allah cenneti verir, öyleyse teslim ol" -- böyle bir teslimiyetten bahsetmiyoruz. Varlığının kemalinde yerleşip olmanın getirdiği bir teslimiyet. Yani orada aslında teslimiyet kavramından bile bahsedemeyiz. Ona bile yer yok, gerek yoktur yani. Çünkü o insan varlığında mündemiç, varlığında içkin bir durumda. Zaten burada "teslimiyet gerekir" diye bir şeye gerek yok.
Neden? Çünkü ezelden zaten ona teslim, ve onda, ve onunla. Yani "ne yapacaksın, şimdi teslimiyet zamanı, işte şimdi teslim olman lazım" -- niye, daha önce teslim olman lazım değil miydi? Anlatabiliyor muyum? Yani ezelden beri teslimsin zaten. Yoksa "bak şimdi şükür zamanı" veya "şimdi teslimiyet zamanı" -- e daha öncesi,
daha öncesi değil mi sanki? Yani tırnak içinde "yapacak bir şey kalmadı, e ne yapalım, Allah'a teslim olalım" -- ya öyle bir şey değil teslimiyet. Teslimiyet, ezelden beri Allah'ta olduğunu idrak etmenin ezeli teslimiyeti. Sen her an ondasın. Dünyaya gelmeden evvel de ondaydın, onunlaydın. Ölürken de onunlasın. Hiçbir kopukluk yok aslında. Bu hakikati keşfetmeye ihtiyacımız var -- bakın oluşturmaya değil, bu bir hakikat, bunu keşfedeceğiz, bunu fark edeceğiz. Ama bunu fark etmem için sahte benlikleri fark etmeye ihtiyacım var. Bu zaten aslında böyle. Ama bunun üzerine örten sahte benlikler var.
İçimizdeki Zalimler
Bakıyorsun, böyle bir tanesi geliyor: "ya sen geç kaldın" diyor. Geç kaldın hikayesiyle senin varlığını örtüyor. Bir bakıyorsun başka bir benlik geliyor: "ya sen hiç hak etmediğin şeylere maruz kaldın." Bir başkası geliyor: "ya sen çok şanslısın, millet ne kadar şanslı" -- başka bir hikaye, başka bir hikaye, başka bir hikaye. Sürekli bir hikaye geliyor. Sen de bunları yutuyorsun, aldanıyorsun bunlara. E ne oluyor peki? İşte o bahsettiğimiz hakiki varlığın, hakiki mutluluğun, huzurun örtülüyor.
Ne diyoruz? "Herkes mutsuz." Niye mutsuz abi? Çok basit cevabı: sahte benliklerine esirsin. Sahte benliklerine inanıyorsun. Bu kadar. Niye mutsuzsun? Nedeni bu, başka bir neden yok. İşte "karım bana hakaret etti." Canı ruhu sağ olsun, ne yapayım yani, bir gafletine denk gelmiş, saçıp savurmuş. "Kocam beni yok sayıyor." Canı sağ olsun, ben var olduğumu biliyorum, yok sayınca bir şey değişmiyor ki. Neyden mutsuz olabilirim ki? Kim beni mutsuz edebilir? Öyle bir şey yok aslında.
"E ama mutsuzdum." E çünkü sahte benliklerine inanıyorsun. Varlığını sahte benliklerin üzerinden kurgulamışsın. İlişkilerin, mesleğin, sosyal statün, sosyal itibarın, başarıp kendini gösterdiğin şeyler, çocukların, ailen, eşin -- bilmem bir sürü hikaye, bunların üzerinden var olmuşsun. Öyle zannediyorsun daha doğrusu.
Mal ve Evlat Bir Fitne midir?
Allah sana niçin diyor "mal ve evlat bir fitnedir"? Bu, malın evladın kendisi fitne değil. Senin içindeki sahte benlikler, mal ve evlat kavramına yanlış yerden bakıyor. Mal ve evlat kavramına yanlış baktığın için mal ve evlat bir fitne haline geliyor. Malın evladın kendisi bir fitne değil ki. Şimdi şurada bir kedi olsa, on külçe altın koysan, altın fitne olur mu kediiçin? Kedi "ulan be, on külçe altın, ne yapayım bunları" mı diyecek? Yok. Neden? Çünkü içinde buna dair bir arzu yok. Ama senin içinde arzu olursa ne olur? E senin için fitne olur.
"Karım beni sevsin, kocam beni sevsin." Ya severse sevsin, sevmese de sevmesin, canın ruhu sağ olsun, bu onun mevzusu. Anlaşıyorsak devam ederiz, anlaşamıyorsak birbirimize yol veririz, "yolun açık olsun" deriz, değil mi? Bu kadar basit. Ama sen bir şeyi varlık-yokluk mevzusu yapıyorsun, yıkılıyorsun. Peki neden? Çünkü sahte bir benlik tarafından olay yanlış algılanıyor, yanlış yorumlanıyor.
Peki bütün bu mutsuzlukların nedeni ben miyim? Kesinlikle sensin, başka bir kimse yok. "Şimdi bütün suç bana mı geldi" diyor. "Gene ben mi suçlu oldum" diyor ego.
Bak sen suçlu değilsin, dikkat et, iyi ayır bunu. Suçlu olan sen değilsin, suçlu olan sendeki sahte benlikler. Gene diyor "kabak benim başıma mı patladı hocam" diyor, "sizinle de konuşmakta zorlanıyorum, hep ben suçlu oluyorum." Ben de diyorum kisürekli ayırt ediyorum: bak, suçlu olan sen değilsin, sendeki sahte benlikler. Senin mutsuzluğunun nedeni bunlar, sen değilsin. Ama o sahte benlikleri "ben" diye ısrar edersen, yapacak bir şey yok o zaman. İşte "içimizdeki zalimler yüzünden bizi helak mı edeceksin" olursun. İçindeki zalimler yüzünden zaten helak olursun; dışındakizalimler tarafından helak olmazsın ki. Dışındaki zalimler seni zahiren yok hale getirebilir gibi görünür ama hakikatte edemezler.
Ama sen kendini mesela yokmuş gibi hissedersin. Böyle yerin dibine atılmış gibihissedersin. Kendini böyle paçavra gibi hissedersin. Neden? Çünkü içindeki zalim benlikler yüzünden helak olduğunu zannediyorsun. İçimizdeki zalimler yüzünden helak olmamak için, içimizdeki zalimleri keşfedip onların zulmünden kurtulmaya ihtiyacımız var. O zaman özgürleşirsin. O zaman hayat olduğu gibi yaşanır.
Ayetin Etrafından Dolanan Sahte Benlik
Sonra bir başka sahte benlik gelir: "ya hocam doğru söylüyorsun ama bu çok zor." Bak o da sahtekar bir benlik. Hem sahte hem sahtekar. Sana böyle yandan geliyor, böyle direkt şey yapmıyor, çatışmıyor. Demiyor ki "Kur'an böyle diyor ama hakikatte böyle değil" -- değil mi? Biz Müslümanlar olarak çok mütevazı ve edepliinsanlarız. Kur'an ile direkt kavga etmiyoruz, yanından dolanıyoruz, ustaca. Anlatabildim mi?
Allah sana diyor ki "kalpler ancak Allah'la mutmain olur." "Ya tabii tabii öyle, elhamdülillah, çok şükür." Ama bir yandan dolanıveriyorsun, diyorsun ki "ya tamam da ben böyle ancak mutlu olabiliyorum, daha o kadar olgunlaşmadım, evliya değilim." Nesin sen? Bak ne kadar güzel dolanıyorsun, hiç de farkında değilsin. Yani bak bir benlik seni o ayetin etrafından dolandırıveriyor. "Allah'ın sevgisi sana yetmez mi?" "Ya yeter ama işte" -- bak gene dolan, bir dolan başka bir yoldan. Ayetle de kafa kafaya gelme ama o sahte benliğin yolundan da şaşma.
Artık onu "onlar peygamber" diye mi yaparsın, ya "biz evliya değiliz" diye mi -- artık her türlü, o sahte benliklerin kırk yolu vardır ve sen de bunları yutarsın. "Biz insanız" diye yutarsın. "Biz evliya değiliz" diye yutarsın. "İleride hacca gidince yaparım" diye yutarsın. Bir şekilde yutarsın yani. Ve hiç ayetle karşı karşıya gelmezsin değil mi?
Hani Kur'an'ın deyimiyle -- onlar bir vadide, Kur'an bir vadide. Hani "iki denizi salıvermişiz, hiçbirbirine de karışmıyorlar," mucizevari bir şey değil mi? Biz bir mucizeyi gerçekleştiriyoruz: nefis öyle bir şey ki hiçbir ayetle karşı karşıya gelmiyor, mübarek. Kur'an başımızın üzerinde yeri var ama senin kalbinde bir yeri yok. Senin hayatında bir şeyi tartmanı sağlamıyor. Niye mutsuzsun? Bak bakalım Kur'an sana bu konuda ne cevap veriyor? Mutsuzsun, niye mutsuzsun? Kur'an'ın sana bu konuda bir cevabı var mı acaba, yok mu ya da? Ama hiç oralı değilsin.
Sonuç: Kur'an Kalbin Kulağına Değiyor mu?
Neden? Çünkü mutluluk ve mutsuzluk hikayeniiçerideki sahte benlikler çözümlemişler. Senin neyle mutlu olacağını, neyle mutsuz olacağını sana öğretmişler. Sen de onların ezberini hiçbir zaman bırakmıyorsun. Bırakmadığın için de Kur'an senin kalbinin kulağına değmiyor bile. Mesela düşünmüyorsun: Kur'an bu konuda ne diyor acaba, onun bana bu konuda söylediği bir şey yok mu? Bunu aklına bile getirmiyorsun. O kadar kulağın o sahte benliklerle dolu.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Konuşmacı bu sohbette hiçbir ayeti sure adı ve ayet numarasıyla birlikte vermemiştir. Şu ifadeler paraphrase/anlatı şeklinde geçmiş ama numarasız bırakılmıştır: (1) "Kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur" ifadesi birkaç kez tekrarlanmıştır (muhtemel karşılığı Ra'd Suresi 28. ayet olabilir, ancak numara verilmemiştir); (2) Habil-Kabil kıssası anlatı olarak aktarılmıştır (muhtemel karşılığı Mâide Suresi 27-31. ayetler olabilir, numara verilmemiştir); (3) "Mal ve evlat bir fitnedir" ifadesi (muhtemel karşılığı Enfâl Suresi 28 veya Teğâbün Suresi 15 olabilir, numara verilmemiştir); (4) "İki denizi salıvermişiz, birbirine karışmıyorlar" ifadesi(muhtemel karşılığı Rahman Suresi 19-20 olabilir, numara verilmemiştir). Bu eşleşmeler editöryal tahmin olup metinde doğrulanmamıştır.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine
Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.