Hayatta Ne Yaptın Tuzağı

Kısa Özet

Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Bir şey yapmadım ve çok mutluyum" cümlesini kurabilmek zihne mantıksız gelir; ama bu cümleyi kurabilmek aslında insanın kendini ve gerçek kendiliğini bildiğinin işaretidir — hiçbir kutsal kitapta Allah'ın bir peygambere "ne yaptın, neyi başardın" diye sormadığı hatırlatılır.
  • Güneş tutulmasında güneşin kendisinde hiçbir değişiklik olmadığı halde, ay onun önüne geçtiğinde "sönmüş gibi" görünür; sahte benlikler de gerçek kendiliğimizi tıpkı böyle "örter", yok etmez — insan bu örtülmeyi gerçek zannettiğinde acı çeker.
  • Gerçek kendilik psikolojik kişilik (düşünce, duygu, davranış dengesi) değil, Allah'ın insandakiiz düşümüdür; bu nedenle kendini bilmek nihayetinde Allah'ı bilmektir ve bunun tersi de doğrudur.

"Hayatta Ne Yaptın?" Tuzağı

Evet arkadaşlar, yine bir arkadaş WhatsApp'tan bir soru sormuştu. Aşağıda yatan sorunun mahiyeti şu: egomuz veya benliklerimiz bizim gerçek varlığımızı nasıl örtüyor veya nasıl bizi gerçek varlığımızdan alıkoyuyor? Aslında buna biraz dikkat etsek bir ölçüde fark edebiliriz. Zihin bir kısım düşünce ve duygulara kendini kaptırdığında — kibu düşünce ve duygular aslında gerçek kendiliğimizle ilgili yanlış algılamalardır — örneğin en masumane gibi gözüken şeyler bile bu konuda bir tuzak olarak işleyebilir.

Örneğin: "dünyaya geldim, ne yaptım? Bir iş yapabildim mi? Bir şeyi sonuca ulaştırabildim mi? Hedeflediğim şeyleri yapabildim mi?" dediğimde ne yapmış oluyorum aslında? Bir benlik beni, bir şeyleri tamamlayıp tamamlamadığım üzerinden tanımlıyor. "Hayatta ne yaptın?" — mesela bu soru ne kadar masumane bir sorudur değil mi? Mesela şöyle bir cevap hiç aklınıza gelmiyor değil mi: "bir şey yapmadım ve çok mutluyum." Böyle bir şeyi düşünemiyoruz bile. Ne deriz? "Ya işte, ne bileyim, bir şeyler yapamadım" falan filan diye başlarız. Eğer hedeflediğimiz, hayal ettiğimiz, kendimize hedef belirlediğimiz bir şeyi başaramamışsak biraz yüzümüz düşer. Hanibunu başkası da sorsa, kendi kendimize de sorsak, "hayatta ne yaptın?" — "ya işte ne bileyim" diye düşük bir volümde başlarız. Hafif arkasından bir mutsuzluk hali, kendine bir acıma hali, bazen başkalarına kızmak. Ondan sonra işte anne babandan başlarsın, kardeşler, ilkokul öğretmeninden liseye kadar okumuşsan falan böyle. İşte niye bir şeyler başaramadığınla ilgili böyle bir hikayenin içine giriverirsin ve sonra "ben bu hayattan bir şey de anlamadım" falan deyip dosyayı sürekli açık tutar bir halde, kendi varlığını unutmuş bir şekilde bununla baş başa kalırsın. Ve bazen de bunu unutmak için kendini ya meşru ya gayrimeşru bir kısım meşgalelerle meşgul etmeye, bunu unutmaya çalışırız.

Halbukiilk tuzak nedir, ilk yediğin zoka nedir? "Bu hayatta ne yaptın?" Ama bu soru sakin bir şekilde "bu hayatta neler yaptın" gibi değil; "ne yaptın, bir şey yaptın mı, yapmadıysan Allah belanı versin" dercesine tepenize bir balyoz gibiinen bir soru bu aslında. "Bir şey yapmadım, hiçbir şey yapmadım, varlığımın farkındalığındaydım ve çok mutluydum, halen de mutluyum ve hiçbir sorunum da yok" diyecek bilinç berraklığına sahip değiliz. Çünkü böyle bir cevabı bile düşünemez bir durumdayız; zihnimiz bunu düşünmemize izin vermiyor.

"Bir şey yapmamış olabilirim ve mutluyumdur." Böyle bir şey mümkün mü? Bu bahsettiğimiz şey bir vurdumduymazlık, bir laf yetiştirme anlamında değil; gerçekten mutlu ve huzurlusundur. Hayatta birilerine gösterebileceğin veya ispat edeceğin veya önlerine koyacağın ya da kendi kendine "ben de bunu yaptım kardeşim" diyeceğin bir şey de yoktur. Ama hiçbir mutsuzluğun, huzursuzluğun, eksik kalmışlığın, kendiniyetersiz hissetmişliğin yoktur.

Bir bak mesela zihnimiz bunu nasıl karşılıyor. İnsan bunu duyunca büyük bir rahatlama yaşar; hakikaten ya, hani "ne yaptın" sorusuna bir cevap vermem gerekmiyor yani. Veya buna vereceğim bir cevap olmadığında, tatmin edici bir cevabın olmadığında bu bir problem değil.

Allah'ın Peygamberlere Sorduğu Soru Bu Değil

Allah'ın herhangi bir peygambere, kutsal kitaplara bakın — bunları sanki ben söylüyorum gibi kafanızda kodlamayın, "benim zihinsel spekülasyonlarım" diye düşünmeyin — hangi kutsal kitapta Allah'ın bir peygambere "dünyaya seni gönderdim, ne yaptın" diye sorduğu var mı böyle bir soru? Ben hatırlamıyorum, yok böyle bir şey. "Kaç kişiyiinandırdın" veya "dünyada bir şeyleri değiştirebildin mi, toplumunu değiştirebildin mi" falan böyle bir soru var mı? "Yeni bir toplum inşa ettin mi?" Böyle bir soru var mı? Yok. Ama hepimizin zihninde böyle şeyler var. Hatta bunu sorduğumuzda muhtemelen zihniniz taramıştır, bulmaya çalışmıştır bir şey var mı diye.

Hakikaten ben de düşünmüyorum Allah'ın böyle bir mesajla insanlara yaklaştığını.

"Dünyaya gönderdim, neleri hallettiniz, neleri başardınız mı" diyor? Yoksa sizi bu yeryüzüne misafir olarak gönderiyorum ve size de bir varlık ve fıtrat veriyorum; siz de bu gönderdiğim alemde iyi kötü, hayır şer birçok şeyle karşılaşıyorsunuz, ta kihangimiz iyi doğru ve güzel davranacak diye mi? "Ne yaptın?" "Bir şey yapmadım, dürüst davrandım, sorumluluklarımı elimden geldiğince yerine getirmeye çalıştım, merhametli oldum, anlayışlı oldum, uygun durumlarda uyumlu oldum, gerekli olan durumlarda tercihimi ve yaklaşımımı ortaya koydum." Aslında bunlar ne? Varlığının bir yansıması değil mi? Hani bir şey yapmam gerekmiyor yani, ekstra "ne yaptın, dünyayı değiştirecek ne yaptın?" Hani var ya, "dünyayı değiştiren adamlar, dünyayı değiştiren bilmem kimler." Halbuki ben bir şey yapmak için burada değilim ki. "Yani bir şey yapacağım ve onunla bak ben bunu yaptım, ben bunu dünyada gerçekleştirdim, şu noktaya geldim." Bunu kim sana dikte ediyor? Kim sana böyle bir yüklemede bulunuyor? Kutsal kitap bunu yapmıyor, Allah sana bunu yapmıyor, peygamber bunu yapmıyor. Kim yapıyor bunu?

Kim Bunu Sana Dikte Ediyor?

Zihin hemen alışmış tabii: "toplum hocam, toplum, insanlar, anne baba." Tamam da sen bunlarla bir insan olarak muhatapsın. Çünkü biri sana dedi ki "işte evin yok, araban yok, sürekli bir işin yok, birikmiş paran yok" falan değil mi? Böyle şeyler de soruluyor. "Birikmiş paran var mı?" Yok. "Peki birikmiş varlığın var mı?" Var, öz varlığın var. Ama öbür anlamda birikmiş bir varlığın var mı? Yok; birikmiş paran yok, altının yok, o yok, bu yok. Peki problem mi? Zihin orada duruyor, diyor ki "evet, biraz problem." Neden? İnsanlar bunu bekliyor. Tamam beklesinler, sıkıntı yok, onlar istedikleri kadar bekleyebilirler. Ama sen niye onların beklemelerinden dolayı bunu problem ediyorsun? Çünkü sen de bekliyorsun; sen de kendinden bunu bekliyorsun, tırnak içinde, sahte kendiliğinden bunu bekliyorsun. Diyorsun ki "insanlara sunacağım bir şey olmalı." "Ben de bunu yaptım, okulu bitirdim, gittim, akademik olarak başarıya ulaştım" veya "yakışıklılığım/mankenlik" bazen vardı — akademik olarak bir şey başaramayan kızlar ve erkekler, "işte yakışıklıyım, güzelim" diye kendilerine tırnak içinde bir kariyer planı yapanlar. Neden? Çünkü ego illa sana bir şey sunmanı istiyor, diyor ki "bana bir şey sun"; aynı zamanda kendine sunduğun şeyi başkasına da sunacaksın — seni oradan yiyip bitirebiliyor. Sonuç ne oluyor? Sonuç, sen kendiniunutmuş oluyorsun, gerçek kendinden uzaklaşmış oluyorsun. Neyin içindesin? Sahte

bir dünyanın, sahte bir kurgunun, sahte bir arayışın, sahte bir idealin peşinden gidiveriyorsun.

Dünyanın kendisi sahte değil, onu yanlış anlamamak lazım. İşte dünya bir hayaldir, bu gördüğün madde aslında mutlak gerçek değil; bu maddenin kendine göre nispi bir gerçekliği var, mutlak gerçek tabii değil. Ama konu o değil. Konu, senin zihninde bir sahte dünya var; kendini bir şeyle mutlu olacak hisseden ama bir şey olmadığında mutsuz olacak olan. "Şunu başarabilirsen kendiniiyi hissedeceksin, tam hissedeceksin, ama başaramazsan eksik hissedeceksin." E şimdi böyle bir benliğiniz varsa, sizin gerçek kendinizi hatırlamak gibi bir imkanınız olabilir mi?

Allah'ın Ruhundan Üflemesi ve Adem Kıssası

Allah'ın "işte ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" diye, onu topraktan alıp bir yere kadar getirip kemale erince ona ruhundan üflediğini ve ona secde edin diye meleklere hitap ettiğini biliyoruz. Melekler de secde ettiler. Ama o arada oralarda bulunan şeytan, "üzerine vazife olmadan ben secde etmiyorum" dedi. Halbuki ona teklif edilmemişti ama o kendi durumundan vazife çıkarıp "ben etmiyorum" dedi. Şimdi sen böyle bir hitabı nereye koyacaksın? Bir yere koyabilir misin o benliklerde? Allah sana ruhundan üflemiş. Sen bunu fark edebiliyor musun? Bunun farkındalığına dair bir şeyin var mı? Yok. Sen neyin üflendiğiyle meşgulsün? "Çocukluğunda annem bana şunları üfledi, babam bana bunları üfledi, ilkokul öğretmenim şunu üfledi, içinde bulunduğum toplum bunu üfledi." Allah'ın üflediği ruhla bir alakan var mı? Yok. Hep yaratılış düzeyinde, tırnak içinde, kulağına ne üflenmişse onlarla meşgulsün, bunları yaşıyorsun, bunlarla kendini tanımlıyorsun.

Bu da yetmiyor; gördüğün şeylerden dolayı oluşan sahte benliklerin de senin kulağına sürekli üflüyor. Sürekli sana "şunları tamamlarsan mutlu olursun, şunları halledersen rahatlarsın, bunlar olmadan insanın mutlu olma hakkı yok" diye birçok noktadan üfleyen benlikler var. Şimdi hangisi senin kulağına daha güçlü geliyor?

Allah'ın ruhundan üflemesi gerçeği mi daha güçlü geliyor, yoksa babanın, annenin şunun bunun verdiği değer veya değersizlik noktaları mı sana daha güçlü geliyor? "Babam beni hiç sevmedi." E, yani Allah'ın üflediği ruh mu daha güçlü, yoksa babanın "senden bir şey olmaz oğlum" demesi mi daha güçlü? Tabii ki annenin babanın üflediği şey daha güçlü değil mi? Peki o zaman burada ne var? Burada bir problem var o zaman. Ben Allah'ın sesini duymuyorum aslında; ben Allah'ın sesini kalbimin kulağıyla duyamıyorum, dinleyemiyorum.

Gelmiyor bile, hiçbir ses yok Allah yönünden. Vallahi benim haberim yoktu, "üflerken herhalde ben orada değildim" diyesimiz geliyor değil mi yani? Emin olun, demiyor, demiyor. "İşte Allah'ın ruhundan üflenmişmiş" — kimin haberi var bunlardan? Var mı aramızda Allah'ın üflediği ruhu idrak eden, hisseden, fark eden? Niye? Çünkü bunu unutmuşsun. Neyle unutmuşsun? Üflenen başka şeyler var; kulağımıza üflenen başka şeyler var ve biz onlara kulak kabartmışız.

Kulağımıza Üflenen Sahte Sesler

"Ne kadar kazanıyorsun? Nereyi okudun? Neye sahipsin? Evin araban var mı? Halen bu arabayı mı kullanıyorsun, ne zaman yenileyeceksin? Evlendin mi, evlenmedin mi, çoluk çocuğun var mı?" Bunlarla yaşıyoruz. Kulağımıza bunlar üfleniyor ve biz bunları duyuyoruz. Eğitim üzerinden kendimizi kıyaslıyoruz, kazandığımız para üzerinden kıyaslıyoruz, sahip olduğumuzu düşündüğümüz maddiimkanlarla kıyaslıyoruz. Bunlar görünenler; bir de görünmeyenler var. "Kimse bana değer vermiyor, ölsen senikim hatırlar ki, kim seni çok seviyor, kim sana çok değer veriyor, kim seni anlıyor?" Bunlara da maneviihtiyaçlar diyoruz. Var mı kutsal metinde böyle şeyler peki? Yani"insanlar size değer versin diye sizleri yarattık" — mesela böyle bir metin var mı Kur'an'da? "Sizleri çoğalttık ki birbirinize değer veresiniz, birbirinizi sevip böyle egonuzu tatmin edesiniz diye yarattık" diye bir metin var mı? Yok öyle bir metin.

Ama ben istiyorum; o zaman çelişki nerede, nerede problem var? Kutsal metinde miproblem var, Allah nasıl bir varlık yarattığını bilmiyor herhalde diyeceğiz? Veyahut diyeceğiz ki yok, bizim bu psikolojik dünyamızda bir problem var. Kutsal metin "Allah sana yeter" derken, bu laf olsun diye söylenen bir şey değil; hakikaten Allah sana yeter. Bu ontolojik, yani varoluşsal varlığımızın bilgisiyle ilgili bir ifadedir. İnsanlar dağıldığında etrafından dağılabilir, seni bırakabilir; en yakın olduğun, en samimiolduğun eşin, dostun, arkadaşın sana sırt çevirebilir. O durumda de ki "Allah bana yeter." Bunu diyecek içeride bir kimse yok ki; zaten bunu demeden önce ben çöküyorum, moralim bozuluyor, tam bir çöküntü içinde oluyorum, kırılıyorum, bir yandan öfkeleniyorum, bir yandan "ben hayatımı boşa mı harcadım, onun için bütün yaptıklarım boşa mı geçti" diyorum. E kim diyor bunları? Birisi diyor bunları.

"Allah Kuluna Yeter" Ayetiyle Yüzleşmek

E peki Allah ne diyor, diyor ki Allah bana yeter. Bunu duyduğumuzda bile diyemiyoruz. Bakın o kadar, tırnak içinde, modern teknolojinin, bilgisayarın diliyle o kadar hacklenmişiz ki, "yok yani Allah sana yeter ya, yeter de işte insanız" diyor. Bu ne demek aslında? Ya sen Allah'ın yarattığı insan değilsin, tırnak içinde söylüyorum.

Sen şu an Allah'ın yaratmış olduğu bir insan değilsin. Yani Allah böyle bir insan yaratmadı. Şu anki sen bir kurgusun; kendi kendini kurgulamışsın, kendinle ilgili bir varlık, değer, hikayesi oluşturmuşsun. Kendi kendini hacklemişsin, kendi kendinin sahte bir kopyasını üretmişsin ve kendini o kopya zannediyorsun. O yüzden de Allah'ın mesajı sana ulaşmıyor. Neden ulaşmıyor?

Allah'ın yarattığı insan başka bir yerde, tırnak içinde sen başka bir yerdesin. Mesela Allah diyor ki — peygamberin diliyle de ki diyor, "ey nebi, insanlara şunu de: Allah kuluna kâfi değil mi?" Yani biraz, o da Allah'ın darılmamak için ne yapıyoruz? "Biraz kafi falan, öyle size işte." Neden bunu diyemiyorsun? "Evet, ya Allah kulu hakikaten kâfi, doğru; hakikaten Allah bana kâfidir ya. Varlığımın bilincinde olmak adına Allah bana kâfidir. Değerimiidrak etmek noktasında Allah bana kâfidir. Varlığımın ve değerimin farkına varmaklık noktasında Allah tam olarak bana kâfidir, hiçbir eksiğim de yoktur." Diyebiliyor muyum? İçeride bir şey diyor ki "şimdi değil, sonra belki 100 bin dolar, 200 bin doların olursa, belki bir ev alırsan, bir araba da alırsan, bir de

evlenirsen, bak Allah o zaman kâfi olabilir" gibi bir hikaye var değil mi? Her birimizde farklı hikayeler tabii ki. Neden? Çünkü sahte kendiliklerimiz bize gerçek kendimiziunutturuyor.

Güneş Tutulması Metaforu

Bu bir şeyin bir şeyle örtülmesi gibidir arkadaşlar, bir şeyin bir şeyle yok edilmesideğil. Bunun en güzel örneği aslında nedir? Güneş tutulmasıdır aslında. Güneş tutulmasında ne olur? Güneşin önüne ay geçer ve onun önünden geçtiği anda — dikkat edin, güneşin kendisinde hiçbir değişim olmadığı halde, hiçbir problem olmadığı halde, güneşin ışığında, ısısında, parlaklığında hiçbir değişiklik olmadığı halde — önüne ay geçtiğiiçin, siz güneşin böyle sönmüş gibi, parlaklığı epeyce gitmiş gibi hissedersiniz. Ve bizim sahte benliklerimizin de çok meşhur bir argümanı var ya: "ama öyle hissediyorum."

Şimdi bir insana sorsak, o insan güneşin tutulduğunu görüyor, önüne ay geçmiş, ve o insana soruyoruz: güneşi nasıl görüyorsun? "O böyle sönmüş gibi, o parlaklığı, o ısısı, o ışığı gitmiş gibi. Öyle görünüyor, öyle hissediyorum." Öyle hissettiği, tırnak içinde söylüyorum, doğru mu? Doğru, tırnak içinde. Öyle hissediyor — dikkat edin. Öyle görüyor — dikkat edin. Öyle algılıyor — dikkat edin buna. Peki gerçek bu mu? Gerçek mi? Değil. Ama gerçeğin bu olmadığını anlamak için neye ihtiyacın var? O an güneşin orijinal halini görmeye ihtiyacın var, bilmeye ihtiyacın var.

İşte biri bir şey söylüyor sana, diyorsun ki "kendimi değersiz hissediyorum." Arkasından şunu soramıyorsun: "bu gerçek mi?" — "ama böyle hissediyorum" diyorsun. İçerideki sahtekar benlik öyle diyor, öyle hissediyorum diyor. Öyle hissedince de akıl suları duruyor. Ne diyeceksin şimdi "ben öyle hissediyorum" diyen insana? "Ben kendimi senin bu sözünden dolayı değersiz hissediyorum. Senin bu sözünden dolayı kendimi çok kötü hissediyorum. Kendimi senin bu sözün nedeniyle çok yetersiz hissediyorum, bomboş hissediyorum." Ya "senin hayatın da hayat mı" dedi biri mesela. İçindeki sahte benlik de baktı hayatına, tırnak içinde eline tutulacak, gözle görülecek bir şey bulamadı. "Hakikaten yaniitiraf etmekte zorlanıyorum ama ben de baktığımda benim hayatım da matah bir hayat değil yani" diye bir cevap. Bu cevabı kim veriyor? Kim böyle hissediyor?

Meleklerin Sesini Duyamamak

Halbuki o anda belki melekler diyordur ki: "ya olur mu, İsmail, seni Allah yarattı. SeniAllah en güzel kıvamda yarattı, seni en güzel fıtrat halinde yarattı, sana kendiisim ve sıfatlarından tecellilerle seni çok değerli bir varlık kıldı." Peki o sesi duyabiliyor musun? Duyamıyorsun. Ya kocanın sesi, ya babanın sesi, ya karının sesi — artık muhatabımız her kimse, onların sesinden başka bir sesi duyamıyoruz. Meleklerin sesini duymuyorsun, Kur'an'ın sesini duymuyorsun; duysan da onu anlayacak bir kulağın yok o anda.

"Allah kuluna kâfi değil mi?" "Değil tabii kardeşim" demek istiyor içerideki ama sesiyavaş çıkıyor. "Ya kâfi de işte" falan diye yutmaya çalışıyorsun; aslında içerideki diyor

ki "değil tabii" diyor, açıkça diyor aslında ama cesareti yok, daha kısık bir sesle bunu söylüyor. Halbuki otur, o "değil" diyenle bir hesaplaş bakalım. "Allah kuluna kâfi değil mi?" ayetini duyduğunda içerideki diyor ki "değil tabii" diyor ama cesareti yok, "ya kâfiama" diyor. "Ama" ile başlayıp zaten o ilk cevabı sıfırlıyor. Bir bak bakalım, ya bu haklı, ya da de ki "kardeşim ben aydınlandım, çok şükür ki aydınlanma çağındayım, felsefe de okudum, kırk tane kitap da okudum, Allah kuluna kâfi değil yani." Ya bunu de, ikilemden kurtul yani; bir kâfi bir değil.

Çelişki: "Allah Yeter" Derken Eksik Hissetmek

"Ya Rabbi sen bana yetersin" falan diyorsun, iki dakika sonra "eşim bana şöyle dedimi demedi mi" diyorsun; e demedi, o zaman kendini eksik hissediyorsun. E biraz önce dua ederken "Ya Rabbi, her şeye yeten Allah'ım, her şeyin sahibi olan Allah'ım" diyorsun. Neden bu çelişti? Bu çelişkiyi gidermemiz gerekmiyor mu? Ya bu çelişkiyigidereceğiz ya diyeceğiz "insan çelişik bir varlıktır, doğası öyledir" diyeceğiz, ya da çelişkiyi ya onun ya ömrünün lehine bitireceğiz. Onun için insanın yegane temel çabası — hakikat açısından yegane temel çabası — o yüzden kendini bilmektir. Ama her zaman hatırlattığım gibi, kendini bilmek duygularını, düşüncelerini bilmek değil.

Kendini Bilmek Nedir? Modern Psikolojiye Bir Bakış

Bakın en baba profesörler, psikologlar, psikiyatristler, insan psikolojisi üzerinde en güçlü çalışmaları yapan insanlar, en nihayetinde "kendini bilmek nedir" denildiğinde yaptıkları şey, düşünce, duygu, içgüdüler, dürtüler — bunları bulmaya çalışıyorlar.

Kendini bilmek, bunları bilmektir. İçinde ne tür düşünceler, duygular, dürtüler, bilinç üstü, bilinçaltı, bilinç düzeyi ne var ne yok — bunları bilmeyi kendini bilmek olarak anlıyor. İnsanlık seviyemiz o kadar düşmüş ki, kâmil insanlar hariç artık bu soruya doğru düzgün cevap verecek olan yok. Veyahut da "ya kardeşim biz bunun cevabını bilmiyoruz, kusura bakmayın, bize böyle sorular sormayın, bu bizim alanımız değildir" de diyemiyor. Sen madem psikologsun, psikiyatristsin. Bak "psikolog, psikiyatrist" demek "psişeyiinceleyen" demek; ama maalesef psişeye de "ruh" diye karşılık verince zaten ipin ucu kaçmış olur. O yüzden modern bilim bu anlamda haddini aştığı için bizim unutulmuş şeyimize bir perde haline geliyor.

Biz "insan nedir" sorusunu anlamak için psikoloji alanının dehalarından, Freud, Jung, Adler vesaireden soruyoruz. Neden? Çünkü biz de kime soracağımızı bile unutmuşuz. Ben insanın ne olduğunu, insanın kim olduğunu, kendini bilmenin ne olduğunu kime soracağımı bile unutmuşum; bunu bile bana unutturmuşlar. Cevap verecek olanlara da gerçek kendiliklerini unutturmuşlar. Dolayısıyla soru soran da kime soracağını bilmiyor, cevap veren de cevabı bilmediğini bilmiyor. Sana psikolojinin görünür görünmez unsurlarını anlatıyor. Ne adını anlatıyor? "Kendinibilmek" adını anlatıyor. Sen de psikolojik düzeyde olduğun için diyorsun ki "bu güzel anlatıyor, çok iyi anlatıyor, çok mantıklı anlatıyor, iyi de düşünmüş, çok da araştırmış, çok da okumuş." Zannediyorsun ki sana cevap veriyor. Ama senin bu sorunu kime sorman gerekir?

Kime Sormalı: Peygamberler ve Gerçek Takipçileri

Kime sorman gerekir bu soru? "İnsan nedir" sorusunu soracağın merci nedir? Ya Allah'tır ya da onun insanın ne olduğuna dair bilgisine vakıf olmuş elçileridir ve onların gerçek takipçileridir. Sen ancak onlara "insan nedir" sorusunu sorabilirsin. Dikkat edin, o yüzden kadim zamanlarda, kadim medeniyetlerde psikolojiyle ilgili çok fazla metin yoktur, sınırlıdır. İnsanın üç psikolojik melekesini temel alır ve onları dengelemenin önemli olduğunu vurgular. Yoksa insan psikolojisini böyle hallaç pamuğu gibi atmaya çalışmaz. Neden? Çünkü senin gerçek kendiliğin orada değil ki.

Bakın aynı mantık, tırnak içinde söylüyorum, bizi psikolojinin içine gömüyor; yani biziinsanın psikolojik boyutunun merkeziliğiiçinde oraya sıkıştırıyor. Ben tırnak içinde söylüyorum: "anne babandan ilişkin ne, nasıl bir bağlanma yaşadın, nasıl sana davrandılar, hangi travmaları yaşadın?" Bunları küçümsediğim için söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Ben buraya dair bir varlık mıyım? "Anne babam da bana değer vermemiş, ben daha o zamandan kazığı yemişim, bitmişim ben yani. Geriye de dönemiyoruz üstelik, ne yapacaksın, bunu kabullenmekten başka çaren yok, sırtında kambur, deyim yerindeyse. Yediğin travmadan dolayı sırtında bir kambur var ve artık ömrün boyunca bunu taşıyacaksın. Zaten anne babası tarafından sevilmediğine inanan bir çocuğu hiç kimse sevildiğine inandıramaz" gibi böyle abartılı yorumlarımız da var. Ondan sonra zaten "insanlığına güle güle, sen bittin yani." Yani çaren, tekrar reenkarne olabilirsen, tırnak içinde, tekrar bu dünyaya gelirsin — tabii nasıl geleceğinide kontrol edemiyorsun, o da sıkıntılı bir iş — artık kaçınılmaz olarak reenkarnasyonda iyi bir anne babaya denk gelirsen, artık başka bir çare diyor tırnak içinde söylüyorum.

Peki böyle bir varlık mıyız yani? Mesela peygamberler böyle mi başlıyordu insanlarla? Geliyor karşısına, "işte senin anne baban nasıldı, sana ne dediler, ne yaptılar, kocan nasıldı, seni seviyor muydu, sana değer veriyor muydu, kaç tane travman var" — böyle mi başlıyorlardı? Sana gerçek kendinden bahsediyorlardı, sana hakiki kendiliğinden bahsediyorlardı. Tabii o zaman da bu kadar psikolog psikiyatrist olmadığı için kafalar o kadar bulanık değildi. Yok bilinç çantını temizle, travmaları temizle, olumsuzluğunu temizle, bir sürü hikaye; temizle temizle bitmiyor zaten. Ne bu şimdi? Bu, işte bize gerçek kendiliğimizi unutturan benlikler.

Kimse Beni Sevmedi, Kimse Beni Anlamadı

"Beni kimse sevmedi." Eee, problem ne? Problem yok. Mesela beni de kimse gerçek anlamda sevmedi yani. Ne yapıyor şimdi, tırnak içinde? Zaten kimse gerçekten benigörmüyor ki sevsin yani. Kendi kafasına göre birisi, amcam olduğu için beni amca gözüyle seviyor, öbürü dayı gözüyle seviyor, öbürü arkadaş gözüyle seviyor. Hepsine sonsuz şükran. Ama benim gerçek kendimi kim biliyor? Onu seven oldu mu? Olmadı. Peki onun bir sıkıntısı var mı? Yok, onun bir sıkıntısı da olamaz zaten. Senin gerçek kendiliğinin Allah'la bağı var; o bağ hiç kopmuyor, o bağda en ufak bir eksiklik, en ufak bir zayıflık yok. Sen bile kendini unutsan, o seni biliyor.

E şimdi der misin: "ya hayatta hiç kimse beni sevmedi, mutsuzum." Bunu diyorsan gerçek kendiliğini unutursun. "Kimse beni anlamadı, ya ne kadar kötü" — insan anlaşılmayınca kendini kötü hissediyor diyorsun, gerçek kendiliğini örtüyorsun. "Bu hayatta istediğin işi yapamadım" diyorsun, gerçek kendiliğini örtüyorsun. Çünkü içeride biri diyor ki "hayatta istediğin işi yapıyor olsaydın her şey çok başka olurdu; insan sevdiğiişi yapmalı ya da yaptığı işi sevmeli" falan filan, böyle havalı cümleler. "Ne yapayım, hayatta el yordamıyla bir iş yapmışım" — ne yapıyorsam onu iyi doğru ve güzel yapmaya çalışırım, ne yapıyorsam onun gereğince, hakkını vererek yapmaya çalışırım, bu kadar basit. Yoksa ben ne yaptığımla kendimi ölçen, tartan biriysem, o zaman gerçek kendimi unutmak zorundayım.

Unuttum, şu anda da bir arkadaş geçen evde demiş: "ben bunu mu yapacağım" dedim. "Ne var ki" dedim yani. "Sen de bunu bana layık görüyor musun?" Ya dedim "bu bir iştir yani, ne demek layık görüyor musunuz." Yani her iş meşru olduğu müddetçe, bir kimseye zararı olmadığı müddetçe, bir fayda ürettiği müddetçe, ben tuvaleti bile temizlerim, yerleri de süpürürüm, her şeyi yapabilirim yani. Makul ve meşru ise her bir işi yapabilirim, hiçbirinde de gocunmamam gerekir. İçimde gocunan bir sahtekar benlik varsa onu da görürüm.

"Sen bunu mu hak ediyorsun?" Ben değil bunu, değil Amerika Birleşik Devletleribaşkanı olmayı, değil dünyanın başında bir dünya hükümeti olsa onun başında olmayı, ben bunların hiçbirini hak etmiyorum. Ben Allah'ı hak etmiş bir varlığım. Allah bana "ben senin Rabbinim, sen de benim kulumsun" diyor. Bundan başka ne hakkım olabilir veya neyi kendime hak görebilirim? Hangi cehalet beni böyle bir kıyaslamaya götürüyor? "Sen bunu mu hak ediyorsun, şunu mu hak ediyorsun, şunu mu, bunu mu hak ediyorsun?" Yoksa ne var, sen bilirsin, işte bir sürü adını bilmediğimiz çok yüksek markalar var, onu mu hak ediyorum? Yani böyle mi bakacağım ben? Bir bisikletim bile olmadı — "en azından bir dört tekerlekli bir arabam olsaydı" böyle mi bir analiz yapacağım? "Millet nereye biniyor, ben neye biniyorum" böyle mi kıyaslama yapacağım? İçimde böyle bir kıyaslama yapan bir benlik varsa buna kendimi kaptıracak mıyım?

Dünyaya Meyletmek ve Tekasür Suresi

Kendini kaptırırsan ne olur? Kendini unutursun, bu kadar basit. Peki niye dünyaya meyletmek günahmış? İşte bu yüzden günah. Yoksa Allah böyle sıkışık bir varlık gibi, "dünya benim, yarattım onun, asla kimse gözünü dikmesin" falan — bu yüzden mizannediyorlar "dünyaya gözünüzü dikmeyin" dediğini? Ne olur ki gözünüzü dikseniz, Allah'ın malına halel mi gelecek? Niye Allah bundan dolayı mı bizi uyarıyor dünyaya meyletmeyi? Dünyaya meylettiğinde kendini unutuyorsun. Seni dünyaya meylettiren benliğe bak: sana diyor ki "dünyadan şu kadar şeye sahip olursan iyi yaşamış olursun, kaliteli yaşamış olursun, üstün olursun." Bu yüzden sana Allah meyletme diyor. Çünkü bunlara inanırsan kendini unutursun, bunlara inanırsan gerçek kendiniasla hatırlayamazsın. Çünkü bunlar seni o kadar kuşatır ki, ömrün — hani Kur'an-ı

Kerim'in Tekasür Suresi'ndekiifadeyle — ölünceye kadar, mezara girinceye kadar bunları çoğaltmakla uğraşırsın.

Peki çoğaltmakla uğraşırsın da ne olur? Haşa Allah'ın mülkünden bir parça mı koparmış olursun? Yok, kendi sahte dünyanda bir çoğaltma yarışına girersin.

Gerçekte bir şeyi çoğaltamazsın, gerçekte hiçbir şeyi kendine ait kılamazsın; sadece kendi hayalinde "benim malım bu." Atıyorum, "Üsküdar'ın yarısı benim, Taksim'de beş tane binam var, Kapalıçarşı'da üç tane dükkanım var" — bu gayrimenkullerim. Ölüm döşeğindeki o adama bakın bakalım, bunlar onun muymuş? Ama "benim" diye zannetmiş, uzun süre çoğalttım diye kendi kafasında uydurmuş. O yüzden sahtedir diyorum, o yüzden insan kendi kendini aldatıyor. O yüzden bunlara meyil ettiğinde kendini unutuyorsun. O yüzden bize kendi kendimizi unutturan düşüncelere, duygulara bakmamız gerekir.

"İstediğim Hiçbir Şey Olmadı Ama Mutluyum" Cümlesi

"Hayatımda istediğim hiçbir şey olmadı." Vallahi çok mutluyum. "Hayatımda istediğim hiçbir şey olmadı ama çok mutluyum" — diyebiliyor musun? Diyene gerizekalı diyorlar. Ben diyorum, belki siz saygı duyduğunuz için aptal olduğunu düşünmüyorsunuz. Ama "hayatta istediğim hiçbir şey olmadı ama çok mutluyum" diyen bir insana bugün ne gözle bakılır? Evet, "ya saf ya aptal ya kendini kandırıyor ya itiraf edemiyor ve üzerini örtüyor" — neden? Çünkü zihnimiz böyle bir iki cümleyiyan yana getiremez ki. Hani "hayatta istediğim hiçbir şey olmadı ama çok mutluyum" — bunlar mantık kaidesi olarak zihne ters geliyor değil mi, mantıksız gibi geliyor. Ama aslında bunlar hiç de mantıksız değil.

"Hayatta zahiren istediğim hiçbir şey olmadı ama ben çok mutluyum." Bu cümleyikurabiliyorsan insansın. Bu cümleyi kurabiliyorsan müminsin. Bu cümleyi kurabiliyorsan kendini tanıyorsun demektir. Bu cümleyi kurabiliyorsan kendini biliyorsun demektir. Bunu kurabildiğin gün, "evet, kendimi biraz biliyorum" diyebilirsin.

Ama hani "hayatta istediğim hiçbir şey olmadı ama neyse, hadi mutlu olalım, neşemizi de bozmayalım" anlamında değil yani. Sabah tümel bir gülüşünü kastetmiyoruz burada. Anlatabildim mi? Bu saf bir bilincin ifadesi. "Dünyada istediğim hiçbir şey olmadı ama Allah'a binlerce şükür ben mutlu ve mutmainim." Bu nedir? Bu gerçek kendindelik farkındalığıdır, bu Allah'ın sana verdiği kendindeliğin huzurudur, mutluluğudur. O yüzden aradığınız mutluluk içinizdedir, gerçek kendiliğinizdedir.

Ama içeride bir benlik diyor ki, "bu laflar çok güzel ama hayat öyle değil hocam." Gene bir benlik aldı sazı, evine devam edelim. Neden? Çünkü diyor ki "kusura bakma, ben kendi hikayemden başka bir hikaye tanımıyorum." Israr ediyor, kendihikayesinden başka bir şeyin doğru olduğuna inanmak istemiyor. Çünkü o kadar bununla özdeşleşmişiz ki biz de ona inanıyoruz. "Ya nasıl olur ya, şimdiistediğim hiçbir şey olmayacak ve mutlu olacağım, bu mümkün mü ya?" Değil mi, vicdanen bir bakın; kimin için mümkün? Hiçbiriniz için mümkün mü? "İstediğiniz hiçbir şey olmuyor ve mutlusunuz." İçeride bir şey diyor ki "bu imkansız, böyle bir şey mümkün değil" diyor.

Marifetullah ve Kendini Bilmek

Halbuki bu asırda yaşamış bir alim ne diyor? "Hakiki saadet Allah'ı bilmektedir, marifetullah'tadır ve muhabbetullah'tadır; hakiki saadet bundadır" diyor. Allah'ı biliyorsan, Allah'ı seviyorsan — ki gerçekten Allah'ı bilmen ve sevmen için kendinibilmeye ihtiyacın var. Yoksa bu benliklerle Allah'ı da kolay kolay bilemezsin, kolay kolay da sevemezsin. Kısa cevap: Allah'ı bilirsen kendini bilirsin, kendini bilirsen Allah'ı bilirsin. Bunu Allah'tan ayırırsan hiçbir şekilde kendini bilemezsin. Bu şuna benzer: sudan akışkanlığını çıkarırsak yine su kalır mı, sorusu gibidir.

Bak, gerçek kendilik — Tanrı de, istersen Allah de, ne dersen de — gerçek kendilik Allah'ın sendekiiz düşümüdür. Gerçek kendilik budur. Bakın, psikolojik kendilikten bahsetmiyoruz. Bir insan dürüst olabilir, belli bir ölçüde erdemli olabilir, bunu kastetmiyoruz; gerçek kendilik onlar değildir. Onlar Allah'ın bir insana psikolojik düzeyde verdiği düşünce, duygu ve davranış merkezlerinin belli bir denge içinde yürütülmesidir. Bu başka bir şeydir.

Metafizik Açıklık: Budizm Örneği

Dünyadaki bir metafizik açıklığı olmayan bir kişinin gerçek varlığını hiçbir şekilde tamamlayamayacağını düşünüyorum. Bu dünyadaki metafizik açıklığı olmayan kişikendini tanımlayamaz. Ama kendi bir sonuca ulaşamaz mı, yani gerçek kendinibulamaz mı? Bulabilir, fakat o kendindeki metafizik merkeze açık olmalıdır. Metafizik merkeze dair bir bilinç açıklığın yoksa bulamazsın kendini. Bunu din değil de yani, dinden bahsetmedim; bak metafizik açıklığın olması lazım. Yani "ben sadece beden, psikoloji, düşünce, duygu, dürtü, arzu, içgüdü, bilinçaltı, şu, bu bunlardan öte bir niteliğe sahibim" demedikçe, gerçek kendiliği bulmaya kendini kapatmış demektir. Bunu demek istiyoruz. O yüzden insanda kendine dair bir metafizik açıklık olmalıdır kionu görebilsin, oraya dair en azından bir yol alabilsin.

O yüzden Allah'ı bilmek kendini bilmektir, kendini bilmek Allah'ı bilmektir. Bunun başka bir ifadesi de Kur'an-ı Kerim'de: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Bu kadar net. Allah'ı hatırlarsan kendini hatırlarsın; kendinihatırlayabilirsen gerçek anlamda — "bilmiyorum, Allah var mı yok mu bilmiyorum ama kendime dair bir açıklığım var, bilinç olarak açığım, belki ben metafizik bir varlığım" diyebilirse, belki kendini o yolla bulabilir. Kendini bulursa o zaman zaten Allah'ı bulmuş olur; bunlar birbirinin zorunlu noktalarıdır, birbirinden ayrılamaz.

Mesela Budizm nedir aslında? Budizm şudur: sen kafanda kendi zihninin oluşturduğun veya zihinsellik üzerinden oluşturduğun bir tanrı inancını taşıma diyor. Bu tanrısızlık demek değil. Budizm'in yolu, kafanda zihinsel olarak bir tanrı algısına tutunma diyor, bununla ilgili bana soru da sorma diyor; sen kendine yolculuk yap, gerçek kendiliğe doğru yolculuk yap diyor. Bu onun tanrısız olduğunu göstermiyor; bazıları onun tanrısız bir din diye telakki edebilir, bu onların algısıdır.

Psikolojik Temizlik ve Kin-Nefretten Arınmak

Dolayısıyla bizlerin dikkat etmesi gereken şey, çok fazla metafizik noktalara yönelmeden ilk başta temizlik yapmamızdır arkadaşlar. Bizim psikolojik temizliğe ihtiyacımız var. Hani böyle sürekli detokstan bahsediyorlar, karaciğer temizliği, bağırsak temizliği falan bir sürü temizlikle uğraşıyoruz; fakat gerçek anlamda kendimize perde olan psikolojik temizliğe o kadar dikkat etmiyoruz. Bakın bir alim ne diyor? "Eğer gerçekten kendini seviyorsan, kalbine kin ve nefretin girmesine izin verme" diyor; "girmişse de onları izleme," yani o kin, nefret, kızgınlık hislerini onaylama. Bakın, "eğer kendini seviyorsan" diyor — bu ne demektir? Senin gerçek kendiliğin bütün bu duygulardan özgürdür. Sen eğer bu duygulara kendini kaptırırsan, kin, nefret, öfke, kendini bulamazsın, gerçek kendine perde koymuş olursun. Halbukisen diyorsun ki "ben kendimi seviyorum." Gerçek anlamda kendini bilsen ve sevsen, hiç kimseye karşı kin ve nefret duymazsın. Kötülük yapana zaten Allah adının, isminin gereği muamele yapacak; sen niye kin gidiyorsun, niye nefret ediyorsun ki?

Kendini Döven Benlikler: "Hayatım Mahvoldu"

"Biri bana çok büyük kötülük yaptı, mesela hayatımı mahvetti" — tam bir dayak pozisyonundasın, ben dövmeyeceğim, bu benliğin seni dövüyor şimdi. "Hayatın mahvoldu" ne demek? Dayak yiyorsun sen bir benlikten. Hani şimdi biri dese ki "senimahvedeceğim" rahatsız edici gelir değil mi? Ama bak sen kendi kendine diyorsun "benim hayatım mahvoldu" diyorsun. Şimdi sen de kendini dövüyorsun, birisi de sana eziyet ediyor. E peki bunu dersen sen nasıl kendini hatırlayabilirsin, o gerçek varlığını nasıl hatırlayabilirsin? "Ben hayatımı mahvettim, yanlış bir karar verdim, hayatım mahvoldu." Ne yaptı, Allah senin hayat damarını mı kesti? Yaşamıyor musun şimdi?

"İşte buna da yaşamak denir mi" diyeceksin, bak üstüne dayak yiyorsun, süreklisahte benlikler tarafından mahkum ediliyorsun. Benim hayatım ne ki, biri tarafından veya benim tarafımdan mahvedilebiliyor olsun?

Yanlış bir karar vermişsem, o karardan vazgeçerim veya düzeltilebilir bir şey varsa düzeltirim. Düzeltemediğim bir durum varsa, düzeltemeyeceğimi kabul edip önümdekisürece odaklanırım. Ama sen içindeki bir benlik diyor ki "sen yanlış karar verdin, sen hayatını mahvettin"; bir benlik daha gelir "senin kendini cezalandırman lazım, senin bundan sonra huzursuz olman lazım, senin bundan sonra mutlu olma hakkın yok, sen başta bir yeri bozdun yani, bir yeri yanlış kararınla mahvettin, senin hayatın bitti, bundan sonra güzel yaşasan ne olur?" Dayak üstüne dayak diyoruz, aldatılma üstüne aldatılmanın mağduru oluyoruz. Peki bunlarla sen gerçek kendini hatırlama imkanına sahip olabilir misin? İçeriden bir benlik sana diyor ki "sen bu hayatta ne yaşadın ki, şu kadar yıllık ömründe gün yüzü mü gördün" — başlıyor sana hikaye edebiyatı, başlıyor. Sen de içeride gözün dalıyor gidiyor gidiyor falan, "işte benimki de hayat bu" falan böyle gidiyorsun. En son nerede buluyorlar seni? İnşallah cehennemde bulmazlar, inşallah bundan önce kendini hatırlarsınlar.

"Ya bu sahte hikayelere artık inanmıyorum, bunlar sahte hikayeler. Benim hayatım Allah'ın Hayy isminin bir tecellisidir ve bu dünyada hayatın devam ettiği müddetçe edecek. Bu dünyadan seni başka bir dünyaya, başka bir aleme alıyorum, hayatın

orada devam edecek." Peygamberin dediği gibi ölüm bir yerden bir yere geçiştir, bu kadar; görünür alemden görünmeyen aleme geçiyorum. Dolayısıyla benim hayatım nasıl mahvolabilir ki? "Gelsin, kötü bir evliliğim oldu" — kötü bir evlilik bir insan hayatını nasıl mahvedebilir? Haşa bu evlilik Allah'tan büyük bir şey midir? Allah hayat vermeye çalışıyor, birisi senin hayatını mahvediyor — böyle bir şey olabilir mi? Olamaz. Ama içindeki sana ne diyor? "Ben öyle hissediyorum" diyor.

Zinhar, haniinsan böyle ahirete gidip de "ya Rabbi, işte dünyayı gönderdin ama ne bileyim, çok da tat almadık" falan derse direkt cehenneme gidiyorsun yani, çünkü temizlenmen lazım, o sahte benliklerinden temizlenmen lazım. "İşte dünyaya geldik de ilk kocan böyle, ikincisi böyle, üçüncüsü böyle, komşu böyle, kaynana böyle" — bilmiyorum seni orada dinleyecek bir melek olur mu? Bunu zannetmiyorum, olmayacaktır. Ancak kendin gibi sahte benlikleri olan birini bulursan onunla konuşabilirsin, öyle biri de olmayacak, herkes kendi derdiyle meşgul. Tek çözüm cehenneme gidip temizlenmen; çünkü ağır bir toksik yük taşıyorsun. Zaten bak bu dünyada zaten cehennemdesin yani, mutsuzsun, yanlış şeylerin hikayesine kapılmışsın, huzurlu değilsin.

Kendimi Hatırlayarak Yaşamak

Hani diyoruz ya, "herkes de bilmez, beni bilenler bilirler." Biri bana "nasılsın" diye sorduğunda, "çok şükür" derim. Ben atıyorum o an maddi anlamda bir sıkıntı olabilir, bir zorluk olabilir, bir kayıp olabilir ama ben her zaman çok şükür mutluyum, çok şükür iyiyim. Hepimiz aslında böyleyiz, bu sadece bana has bir şey değil ama biz bunu unutmuşuz. Neyle unutmuşsun? "Ya işte hanım böyle dedi, kocam böyle dedi, çocuğum böyle yaptı, kaynana öldü de insan unutamıyor, ne yapacaksın" falan. Ya sen nasıl kurtulacaksın böyle bir hayattan ki? Veya hayatında aldığın yanlış bazı kararlar olmuştur, olmuş bitmiştir, değiştiremiyorsun. "İnsan değiştirmek ister ama değiştiremiyor" — al sana bir mutsuzluk hikayesi, ömür boyu bununla gidersin, emin ol ölene kadar gidebilirsin böyle bir hikayeyle.

Ve ne olur? Kendini unutmuş olur. "Şu arsayı alsaydım keşke" derler, "yani o geride kaldı hocam" — tabii, bakın gerçek kendiliğinizi size bir arsa bile unutturabilir. Ve alamadığınız bir elbise bile unutturabilir. "Çocukken bayramda annemden babamdan şunu istemiştim ama almadılar, öyle bir yüreğime oturdu ki ta o tarihten itibaren artık kendimi hatırlamıyorum" noktasına gidersin. Neden? Çünkü bir benlik sana onu bir mahrumiyet gibi lanse eder, "sen bunu hak etmedin" falan filan, bir ömür boyu bununla gidebilirsin. Ve sonra da şunu dersin: "ya işte bunlar hep beni buluyor." Yok abicim, herkesi buluyor, bunlar bir tek seni bulmuyor; kimini az, kimini çok — bir de onların kıyaslamasına giriyoruz, kimi çok buluyor kimi az buluyor. Bir de o hikayeye gir, oradan da bir on beş yirmi yıl götürürsün. Allah'a şükür, seni ölünceye kadar götürecek hikayelerin var. Hani bazen olur ya, "ölünceye kadar okuyacağım kitaplarım var" — ölünceye kadar sana sahte benlikler yol aldırabilir, hiç boş kalmazsın. Böyle miistiyorsun?

Yoksa "ne ile karşılaşırsan karşılaş, hangi süreçten geçersen geç: ben kendimihatırlıyorum ve kendimi hatırlayarak yaşıyorum." Kendimi hatırlayarak bir öğrencioluyorum, kendimi hatırlayarak babalık yapıyorum, kendimi hatırlayarak annelik yapıyorum, kendimi hatırlayarak kaynanalık yapıyorum — tabii bu kaynanalık yapanlar biraz azdır — kendimi hatırlayarak gelin oluyorum, kendimi hatırlayarak bir damat oluyorum, kendimi hatırlayarak bir iş adamı oluyorum, kendimi hatırlayarak yaşıyorum, özetle. O zaman dikkat edin, ne yaşadığınızın önemi yok; yaşarken, olaylarla karşı karşıya gelirken kendinizi hatırlayıp hatırlamadığınız burada önemli.

Atıyorum, "kocam bana şöyle dedi" veya "karım bana böyle dedi." Tamam anladım, peki o bunu dediğinde sen kendini hatırlıyor muydun? Soru budur, başka bir soru yoktur ortada. Büyük bir mali kayıp yaşadın, iflas ettin tırnak içinde — soru şu: iflas ettiğinde kendini hatırlıyor muydun, hatırlamıyor muydun? Kendini hatırlama halinde miiflas ettin, yoksa "her şey bitti" diyen sahte bir benlikle miiflas ettin? O an ne ile meşguldün, hangi benlik sorumludur?

"Kocam bana hayvan dedi." Canı ruhu sağ olsun, ben kendimi hatırlıyorum, bir sıkıntı yok. "Beni yok sayıyor, bunca sene beraber arkadaşlığımız, dostluğumuz vardı, şimdidönüp yüzüme bile bakmıyor" — o bakmadığında sen kendini hatırlıyor musun?

Allah'ın, meleklerin sana baktığını hatırlıyor musun? Yoksa "falan arkadaşım bana bakmadı, görmezden geldi" böyle bir benlikle mi yaşıyorsun bu durumu, yoksa kendini hatırlayarak mı bu olayı yaşıyorsun? Bütün mesele bundan ibarettir. O yüzden ne yaşadığınız değil, o yaşadığınız olayı yaşarken o an kendinizde miydiniz?

"Ya tabii kendimdeydim" diyor, "bana şunları şunları saydırdı." Diyorum ki öyle değil, öyle kendimde miydin? Gerçek kendinde miydin? Yani eşi sana "hayvan" derken Allah'ı hatırladın mı? "Ey insan" sözünü hatırladın mı? Sana bin bir ismiyle hitap ediyor, "seni en güzel kıvamda yarattım" diye hitap ediyor. Bunları hatırlıyor musun?

"Yok, ben kocamdan 'hayvan' sesini duyduktan sonra kendimi kaybetmişim."

Ve ne yapacağız yani? İnsanların dilini mi bağlayacağız? Yani bunu yapacak bir durumumuz yok. O zaman benim en büyük farkındalığım, en büyük gücüm, varlığım kendini hatırlamaktır. Kendini hatırladığında sorun yoktur, kendini hatırlamadığında hayatın her an belaya girebilir, her an düşebilirsin, her an çarpılabilirsin. Şimdidiyorlar ki "şeytan çarpmış" — ya hepimiz birbirimizi çarpıyoruz, çünkü evimizin içinde saçma sapan şeytanlarımız var. Sen sevmiyorum bakıyorsun, karşıdakiçarpılmış, "beni anlamıyorsun, anlamıyorum" tak çarpılıyor. Yani hepimiz birbirimiziçarpıyoruz, bu nasıl bir iştir değil mi? O yüzden kendimizi hatırlamaya ihtiyacımız var.

Hatırlarsan seni hiç kimse çarpamaz, çarpana bile merhamet duyarsın; dersin ki bu şeytan bile biraz kafayı kullansa, bu tuzaktan kendini bir çıkarıversin dersin.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Konuşmacı "Tekasür Suresi"niisim olarak açıkça anmıştır (dünya malını çoğaltma yarışının "mezara girinceye kadar" sürdüğüne dair içeriğe atıfla) ancak spesifik bir ayet numarası vermemiştir. Ayrıca "Allah kuluna kâfi değil mi?" (Zümer Suresi 36. ayetin anlamına yakın bir ifade) ve "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" (Haşr Suresi 19. ayetin anlamına yakın bir ifade) şeklinde iki mealen atıf daha yapılmıştır; ancak bunlarda da sure adı veya ayet numarası açıkça belirtilmediğiiçin bu bölümde kesin bir atıf olarak listelenmemiş, sadece parantez içinde olası eşleşme olarak not düşülmüştür.

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine

Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.