Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine

Kısa Özet

Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmek, kasıtlı olmasa da kişinin kendine söylediği bir yalandır; güneş tutulmasında güneşin sönük görünmesi gibi, öyle hissetmek onu gerçek yapmaz.
  • Nefsi temizlemek, beyaz pirincin içinden ona benzeyen beyaz taşları ayıklamaya benzer: sahte benlik kendimizmiş gibi göründüğü için ayırt etmesi zordur.
  • Sıdk makamı, insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını -"şah damarından daha yakın"- her an idrak ettiği bilinç hâlidir; bu makam üretilecek bir şey değil, fıtratta zaten var olan bir şeydir.
  • Allah'ın verdiğiimkânlar (sevme, sosyalleşme vb.) insanı o şeylere muhtaç ve mahkûm kılmaz; "insan ötekiyle vardır" anlayışı nefsin ürettiği bir yanılsamadır.
  • Gerçek sabır, dişini sıkıp acı çekmek değil, Allah'la olmaktan gelen farkındalıkla sıdk makamında durabilmektir.

Sıdk ve Kizb Kavramları

Hoş geldiniz. Bugün sıdk kavramı üzerinde ve Kur'an-ı Kerim'de geçen sıdk ile bağlantılı birkaç ayet üzerinde durmaya çalışacağız. Ve bunun, aslında çoğunlukla derslerimizde bahsettiğimiz gerçek kendilik ile gerçek ben bilinci, sahte ben bilinciarasındaki meseleye, farka işaret etmesi açısından bir sohbette bulunmayı niyet ediyorum inşallah.

Sıdk kelimesinin zıddı yalandır; yani kizb ve sıdk. Dolayısıyla aslında o sahte benliklerimiz, bir anlamda aynı zamanda yalancı benliklerimiz olarak da kabul edilebilir. Örneğin bir insanın kendini çok yalnız hissetmesi, bir insanın kendinideğersiz hissetmesi, veya bir insanın kendini kendinden kaynaklanan bir şekilde üstün hissetmesi -bunlar arasında hiçbir fark yoktur. İster bunlara sahte diyelim ister yalancı benlikler diyelim, aynı şeye işaret eder. Ve bu noktada insan eğer hakiki, doğru, dosdoğru, gerçekte ne ise öyle nasıl olduğuna dikkat etmezse, bu onda farkına varmadığı bir sahteliğe yol açar.

Yani örneğin "ben kendimi yapayalnız hissediyorum" veya "ben kendimi çok değersiz hissediyorum" veya "işte kendimi güvende hissetmiyorum" dediğimde, aslında -tırnak içinde söylüyorum- bu bahsettiğimiz anlamda farkında olmadan yalan söylüyoruz demektir. Ama bu kastî bir yalan anlamında değil; deyim yerindeyse kendimize yalan söylüyoruz. Kendimizi aldatmış oluyoruz. Sahte bir benlik, gerçek kendiliğimizle, o dosdoğru hakiki olan kendiliğimizle aramıza giriyor ve bizi gerçekliğimizden bilinç düzeyinde koparıyor.

Hani bununla ilgili verdiğimiz hep bir örnektir: güneş tutulması gibi. Yani güneşle dünya arasına ay girdiği zaman, biz güneşin öyle sönük, ışığı zayıflamış, parlaklığı gitmiş bir şekilde algılarız değil mi? Gözümüz bize güneşi böyle gösterir. Pekigözümüz bize bunu böyle gösterirken bu gerçek midir? Aslında değildir. Ama öyle görünüyor mu? Evet, öyle görünüyor. O yüzden arkadaşlar, burada önemli olan bir

noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum: bir şey kendi kendimize dair bir aldanmaya yol açıyor. Bir şey kendimizi kendimizden gizliyor. Bir şey gerçek kendimizi örten, onu bazen tamamen perdeleyen, bazen de onu böyle silik, sönük gösteren. "Ya işte mesela benim değerim ne ki? Ben neyim ki?" veya "işte ben şu kâinatta bir zerre bile değilim, bu sonsuz gibi görünen uzay içinde ben bir zerre bile değilim" dediğimde, aslında o gerçek kendiliğimi örtüyorum. Dolayısıyla bizim bunu böyle hissetmemiz, böyle algılamamız, bize böyle gelmesi, bizi en çok yanıltan şeydir.

Nefsi Temizlemek Ne Demektir?

Ve zaten dikkat edersek, aslında Kur'an bize "nefsinizi temizleyin" derken, tabii kibununla ilgili "şunu temizleyin, bundan temizleyin" diye demiyor. Aslında en nefsimizi-yani nefs, kendilik demektir- kendimiz zannettiğimiz şeylerden temizlemeliyiz.

Örneğin "ben yalnızım, zayıfım, desteksizim, kendimi hiç güvende hissetmedim, korkuyorum, kendimi hep böyle değersiz hissediyorum" gibi. Veya bunun tam tersi de olabilir: "küçük dağları ben yarattım, ben şöyle yaparım böyle yaparım, her şey benim istediğim gibi olmalı, ben bir şeyleri planlarım ve böyle gitmeli" gibi bütün hikâyelerimiz aslında o sahte kendiliğin parçalarıdırlar. Ve bunlar bize kendimizmiş gibi görünür.

O yüzden nefsimizi temizlemek -her birimiz kendimize bu payı alalım- niye zor gibigörünür? Çünkü nefsimizi, nefsimiz gibi görünen şeylerden temizlememiz gerekiyor.

Ve bu, tırnak içinde söylüyorum, beyaz pirincin içinde en az onun kadar bembeyaz olan taşları ayıklamak gibidir. Hani beyaz pirincin içinde siyah taşı ayıklamak kolaydır.

Ama beyaz pirincin içinde, üstelik tamamen pirinç gibi gözüken -şekli de ona benziyor, rengi de ona benziyor- o zaman ayıklamak daha zor oluyor. O yüzden aslında "nefsinizi temizleyin" ifadesinin belki daha Türkçe açılımı şudur: gerçek kendinizi, kendiniz zannettiğiniz o kimliklerden, o algılardan, o benlik algılarından temizleyin.

O yüzden bu iş biraz bir nevi zor gibi gözükür. Neden? Çünkü biz o kadar alışmışız ki, şu an kelimeye döktüğümüz her cümlenin içinde sahte bir benlik hikâyesi olabilir.

"Kendimi çok şanssız hissediyorum" dediğinizde aslında kendinize yalan söylüyorsunuz. "Hiç kimse beni anlamıyor" dediğinizde aslında kendinize yalan söylüyorsunuz ama farkında değilsiniz. "Her şey çok berbat" dediğinizde, veya böyle "her şey bana karanlık gözüküyor" veya "her şey ters gidiyor" gibi, veya "hiçbir şey istediğim gibi olmuyor" dediğinizde, o her şeyin istediği gibi olmasını arzu eden sahte bir benliğin ağzından konuşuyorsunuz demektir. Ve siz eğer bunu keşfetmezseniz, bu ölünceye kadar size kendiniz gibi görünecektir. O benlik size kendiniz gibi görünecektir. Ve siz ömrünüzün sonunda şunu diyeceksiniz: "hayatta hiç istediğim şeyler olmadı, ne kadar mutsuzum" veya "ne yapalım işte öyle idare ettik, hayat geldigeçti, yapacak bir şey yok" diye böyle hayıflanan, biraz böyle modu düşmüş -deyim yerindeyse bazen bir çocuğun elinden oyuncağını veya günümüzde cep telefonunu alırsınız ya, veya bilgisayardan onu men edersiniz, böyle düşer yüzü- onun gibiyiz yani. Sanki elimizden bizi mutlu edecek şeyler alınmış gibi geliyor.

Peki bunu böyle algılayan benim gerçek kendiliğim midir? Yoksa zaman içinde üretmiş olduğum sahte bir kendilik midir? Dolayısıyla o yüzden nefsimizi temizlemek bir açıdan hem çok kolaydır -eğer ayırt edebiliyorsak, ayırt etme farkındalığı ve becerisi kazanmışsak bir anlamda çok kolaydır- ama bir yerde de çok zordur. Çünkü o duygu, o düşünce, ben gibi gözükür. O yüzden Bediüzzaman'ın bir sözü var; belkionu bir gün ayrı bir bahis olarak inceleriz: "dikkat et, dikkatle bas, batmaktan kork" diyor. Yani neyin kendini tanımladığına dikkat et, nereye basıyorsun? Bu "basmak" kavramı da önemli bir şey; biraz sonra bir ayete geleceğim.

İki tabir geçiyor Kur'an-ı Kerim'de: biri "makamı sıdk", biri "mak'ad-ı sıdk". Yani sıdk makamı, ve "mak'ad" -oturulan yer yani, yerleşilen yer, kişinin deyim yerindeyse ayağını bastığı yer. O yüzden Bediüzzaman'ın o ifadesi çok önemli yani: dikkatle bas, batmaktan kork.

Bayram Örneği: Sıdk Makamından Konuşmak

Mesela çok basit bir örnek vereceğim. Diyelim kiişte bayram oldu, kimse sizi aramadı. Mesela şimdi orada siz mutsuz oluyorsanız, "bu bayramda da hiç arayanım soranım olmadı, ne kadar yalnızım, işte bayramda böyle mi olur, hiç sevinç, coşku, neşe yok, arayan soran yok" diyorsanız, mesela siz sahte ve yalancı bir yerde duruyorsunuz demektir. Bakın size sahte ve yalancı demiyorum, dikkat edin; içinizde bir şey sahte ve yalan bir yerden konuşuyor demektir. Neden? Çünkü ben, yaradan tarafından bana verilmiş bir bayramı yaşıyorum; onunla kesintisiz ve hakiki bir yakınlık içindeyim. Fark edemiyorsam oraya dönüp bakmam gerekir; demem gerekir ki "Rabbim bana bir bayram ikram etmiş, Rabbimin bana bu ikram ettiği bayram ne kadar muhteşem bir şey." Yani birilerinin senin bayramını tebrik etmesi mi daha önemli, yoksa Allah'ın senin bayramını tebrik etmesi, sana bir bayram hediye etmesimi daha ehemmiyetli? Ama biz bunu o kadar unutmuşuzdur ki bayram deyince aklımıza "seni kim aradı, daha önce arayanlar arıyor muydu, kim daha önce aradı, kim aramadı" hikâyesine kapılıyoruz.

Halbuki benim eğer o sıdk makamındaysam, o sıdk üzere duruyorsam -deyim yerindeyse bastığım yer, durduğum yer, oturduğum yer, manen bilinç olarak- ben neredeyim şu anda? Mesela düşünün, kimse de benim bayramımı tebrik etmedi, kimse de aramadı. Şimdi ben neredeyim böyle bir durumda? Nerede duruyor olabilirim, nerede bulunuyor olabilirim böyle bir düşünce içindeysem, böyle bir hissiyat içindeysem? Sıdk makamında oluyor olabilir miyim yani? En hafif tabiriyle gaflet makamındayım -orada bir makamsa yani. Gaflet makamındayım, sahtelik makamındayım, yalan makamındayım. Neden? Çünkü ben gerçek kendiliğimiunutmuşum; gerçek kendimin yaradan ile bağını unutmuşum. O zaman ben sahte bir yerden konuşuyorum.

Hatta böyle bir sahte yerden konuştuğum için bayramım zehir bile olabilir. Hatta hiçbir bayramı yaşamak istemiyor bile olabilirim yani. Her bayram böyle üzerime bir üzüntü, bir kırıklık geliyor olabilir. Neden? İşte eski halleri düşünürüm, eskiden arayan soran vardı vesaire. Veya işte eskiden beri kimse aramıyordur beni, veya çocukluğumda

kötü bir bayram hatırası vardır; ondan dolayı bayramları sevmiyor olabilirim değil mi? Ve ömrüm boyunca da sevmiyor olarak hayatı devam ettirebilirim. Veya bazı insanlar görürsünüz, mesela işte kendince olumsuz bir olay yaşamıştır ve o gün yağmur yağmıştır; her yağmur ona bir kasvet verir, her yağmur ona böyle bir hoşluksuzluk verebilir. Öyle insanlar görüyoruz. Bu nedir aslında? Sahte bir yerde duruyor yani; Allah'ın bu güzel yağmuru niye bana kasvet versin yani. Anlatabildim.

Zümer Suresi 33. Ayet: Sıdk ile Gelen ve Onu Tasdik Eden

Yani ben nerede duruyorum? Bu konuda birkaç ayet var, onları da paylaşayım. Bir tanesi 39. Sûrenin 33. ayeti: "sıdk ile gelen ve onu tasdik eden" diye bir ifade kullanılıyor. Daha bütüncül ifade edersek, "sıdk ile, doğrulukla gelen ve onu tasdik edene gelince, işte onlar kendilerini koruyanlardır, müttakilerdir" diyor. Hani takvayı kendini korumak olarak yorumlamıştık hatırlarsanız. Dolayısıyla benim aslında en temel ihtiyacım kendimi korumaktır. O yüzden takva dediğimiz zaman her zaman buraya dikkat etmemiz gerekiyor. Takva, kendi gerçek kendiliğini koruma bilincidir. Kendini koruyorsam -bakın bedenimizi şuyu buyu değil yani, onlar göreceli şeylerdir- gerçek anlamda takva için kendimizi korumaya ihtiyaç vardır, kendimizi hatırlamaya ihtiyaç vardır.

Ben eğer kendimi hatırlarsam, ilişkilerimin hiçbirinde mutsuz olmam. Nasıl bir ilişkim olursa olsun; isterse insanlar bazen vefasız olsun, isterse beni aramasın, isterse bencil olsun. Eğer ben gerçekten kendimi koruyorsam -ama bu kendini korumak böyle ilişkilerimde mesafe koymak şu bu değil, gerçekten kendimi hatırlıyorsam- olabilir; birisi vefalı olur, ertesi gün vefasız olur, Allah selamet versin, benimle ilgili bir problem değildir bu. Ben vefalı oluşuma bakarım, dürüst oluşuma bakarım, adil oluşuma bakarım. Ama ben o sıdk makamından kopmuşsam -ki o benim fıtratımdır aynı zamanda- oradan kopmuşsam, sürekliilişkilerimde bir problem ihtimali olur. "Kim beni seviyor, ne kadar seviyor, hep sevecek mi, önemseyecek mi, değer verecek mi, veriyor mu vermiyor mu, beni hatırlıyor mu hatırlamıyor mu" -hep o hikâyelerin içine düşeceğim. Neden? İnsanlar vefasız olduğu için değil; insanların hikâyesi ayrı bir hikâyedir. Ben sıdk makamında olmadığım için, ben hak ile olan o hakiki yakınlığımı, bağımı unuttuğum için.

"Şah Damarından Daha Yakınım": Öyle Hissetmemenin Yalan Olması

Allah ne diyor? "Kullarım sana beni soracak olurlarsa, de ki ben onlara şah damarından daha yakınım." Peki sen bunu idrak ediyor musun? Etmiyorsun. O zaman sen -tırnak içinde- bir sahtelik ve bir yalan içindesin, ama farkında değilsin. Bu bilinçli bir sahtelik ve yalan değil, bilinçsiz bir sahtelik ve yalan içindeyiz. Allah diyor ki"kullarım sana beni soracak olurlarsa, de ki ben onlara şah damarından daha yakınım." E tabii egomuz neyi söylüyor, o yalancı benlik? Diyor ki "ama ben öyle hissetmiyorum ki." Yani "seni öyle hissetmemen senin problemin" dememiz lazım o benliğe. Yani bu şeye benziyor: dediğim gibi, güneş tutulması olduğunda güneş sönük gibi gözükür. O anda baktığımızda güneş böyle ışığı gitmiş, sönmüş gibi

gözükür; sönmemiş olsa da böyle kararmış gibi gözükür. Peki gerçek bu mu? "Ne bileyim, ben öyle görüyorum."

Bir de bizim çok meşhur o sahte benliklerimizin elinde en güçlü silah nedir? "Öyle hissediyorum." Öyle hissediyorum, yapacak bir şey yok tabii; ne diyebilirsin ona, öyle hissediyor. Soruyu devam ettirmemiz gerekiyor: öyle hissediyorsa anlıyorum da, gerçek böyle olmuyor olabilir mi acaba? Bir bak bakalım. Şu an hissettiğin şey ebedibir şey miydi, kalıcı bir şey mi, değişken bir şey mi? Nereden geldi, ne zaman geldi, bu sana ne zaman bulaştı -tırnak içinde- bu duygu, bu düşünce sana ne zaman bulaştı? Eğer bunu sorabilirsek -bu, işte o güneş tutulması gibidir- şu an niye güneş böyle gözüküyor?

Ya bak, sen Allah'ın aziz bir misafirisin diyor Allah, mealen Kur'an'da: "işte biz size yeryüzünü yaydık" diyor, "istifade edesiniz diye yerleri ve gökleri böyle inşa ettik" diyor. Yani şunu demek istiyor: sen benim aziz bir misafirimsin, ben de güzel bir misafirlik adına sana bu âlemi, yeriyle göğüyle, oksijeniyle, atmosferiyle inşa ettim. Sen diyorsun ki "ben kendimi değersiz görüyorum." Peki ne yapacağız bu durumda?

Neyi tasdik edeceğiz? Ve burada neyi tasdik ediyorsak, ona göre bütün sonuçlar ortaya çıkacaktır.

Yunus Suresi 2. Ayet: Rabler Katındaki Doğruluk Makamı

O yüzden bu gelen ayeti de bu manada hatırlatmak istiyorum. Yunus Sûresi'nin ikinciayeti: "İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar için bir doğruluk makamı olduğunu müjdele." "Kademe sıdk" diyor; bir doğruluk makamı olarak bunu şey yapabiliriz. Yani bilincin nereye basıyor, nerede duruyor? Bilincin kendini böyle yapayalnız, kıyıya köşeye atılmış, sahipsiz bırakılmış gibi mi algılıyor, yoksa hakikianlamda gerçekte olduğun nitelikte mi algılıyorsun kendini? Bunu ayırt etmek için, bu farkı belirlemek için, bizim o sahteliğin farkına varmamız gerekiyor. Yani güneş tutulmasında, güneşin önüne geçen ayın fark edilmesi gerekiyor. Eğer bunu fark etmezsek hakikaten güneş öyle görünür. Ve biz o ayrımı yapmazsak o algının, o hissiyatın tuzağına düşeriz.

Mesela ben diyebilir miyim ki "ben hiç sevilmedim"? Bu düpedüz yalan. Ama niye yalan? "Beni falan insanlar sevdi, annem sevdi, babam sevdi" değil. Beni en başta Allah sevgisinden yarattı; ilim ve kudretiyle bu âleme bir misafir olarak gönderdi. Ve ben onun sevgisiyle, şefkatiyle, merhametiyle her an yaşıyorum. Bir an o sevgi bağı kesilse ben yok olur giderim. Şimdi ben nasıl diyebilirim "ben hiç sevilmedim"? Bunu dediğim anda aslında ben bir sahteliğin içinden konuşuyorum, bir yalanın içinden konuşuyorum. Ama tabii orada dediğimiz gibi o benlik diyecek ki "ama ben öyle hissediyorum" -tamam, ben de diyorum ki sen zaten sahtesin. Zaten hepimizin üzerinde durması gereken nokta budur: içimizdeki sahteliği görmemiz gerekiyor. Ama o dediğim gibi bize kendimizmiş gibi görünüyor. O yüzden nefsi temizlemek bir açıdan çok kolaydır -eğer doğru teşhis edebilirseniz, iyi ayırabilirseniz- ama iyiayıramazsanız o sahte olanı gerçek zannedersiniz.

Bakın diyor ki, "insanları uyar." Ne için uyar? İçinizdeki sahte benliklere dikkat edin. "Ben şanssızım, ben önemsenmedim, ben sevilmedim, dikkate alınmadım, kıymetim bilinmedi" -ben şimdi nasıl diyebilirim? Allah diyor ki, "senin kıymetini bilen benim, seni kıymetli bir varlık olarak yarattım ve senin kıymetini en iyi ben bilirim" diyor. Ve ben diyorum ki, "benim kıymetimi kimse bilmiyor" -doğru mu söylüyorum, yalan mı söylüyorum? Allah beni sevgisiyle yarattığı ve sevgisiyle yaşattığı halde, ben diyorum ki "ben hiç sevildiğimi hissetmedim." Doğru mu söylüyorum, yalan mı söylüyorum?

Peki Allah diyor ki, "benden gelip bana dönüyorsun ve senin benim katımda çok kıymetli bir yerin var." Şimdi ben nasıl "kendime değersizim" veya "bana kimse değer vermiyor" diyebilirim? Hangisi doğru? Eğer burayı ayırt etmezsem hiçbir şey olması gereken yerine gelmeyecektir. Burayı mutlaka ayırt etmeye ihtiyacımız var. Ve bütün peygamberlerin insanlara hatırlattığı şey budur; bütün peygamberlerin istisnasız insanlara hatırlattığı hakikat budur.

Bakın, bu Yunus Sûresi'nin ikinci ayetidir; birinci ayetinde Hz. Yunus'tan bahsediliyor.

"İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar için bir doğruluk makamı olduğunu müjdele." O zaman ben kendimi şu dünya hayatında, şu beden üzerinden, ilişkilerim üzerinden, iş hayatım üzerinden, mesleğim üzerinden, herhangi bir şey üzerinden tanımlamayacağım. Benim kendimi tanımladığım şey, Rabbimin katındakisıdk makamımdır.

Hz. Âsiye'nin Duası ve Kamer Suresi 55. Ayet

Bakın ne güzel Hz. Âsiye neyiifade ediyor duasında: "Ya Rabbi, bana katında bir ev yap" diyor. Yani aslında bu, Rabbinin katındaki doğruluk makamına işaret ediyor; ben orayı arıyorum. Yoksa insanlarla olan ilişkilerim, eşim dahi olsa -tabii ki önemlidir- ama ben kendimi bununla tanımlamıyorum ki. "Ya ben ne kadar şanssız bir kadınım yani, bula bula buna mı denk geldim, ya bu da neyse büyük imtihan, hadi öyle olsun böyle mi diyeceğim?" Yoksa "ya Rabbi, bana senin katındaki yerimi göster, beni o hakikate erdir ve beni yanlış amellerden muhafaza et" mi diyeceğim? Yoksa "ne yapalım, kaderimiz böyleymiş, ne kaderin kötü bir eşe denk geldi" mi diyeceğim? Şimdi Allah'a bunu mu anlatacağız? "Ya Rabbi, ben biliyorsundur zaten, çok şanssız bir insanım, kötü bir eşe denk geldim" ya da "işte çocuklarım vardı ama hepsi de hayırsız çıktı, ne kadar acı verici, bunu mu anlatacağım Allah'a, kendimi böyle mialgılayacağım, bunun üzerinden mi kendimi tanımlayacağım?" Yoksa "ya Rabbi, ben senin varlığında varım, ben senin var etmenle varım, sevginle varım ve benim gerçek yerim senin yakınlığındır" mı diyeceğim? İşte bu nedir? Bu makamı sıdktır. Burada oturmamız gerekiyor.

Deyim yerindeyse, bakın bir başka ayette -Kamer Sûresi, 55. ayet- "doğruluk makamında, kudreti sonsuz olanın katındadırlar" der; bakın orada iyice bu yerleşmiş olma hâliniifade ediyor. "Mak'ad" oturulan yer demektir Arapçada; yani sen orada sabit kadem olmuşsun. Yani dünyanın bütün sıkıntıları belaları üstüne gelse, sen o Allah'la olduğunun, Allah'la var olduğunun ve Allah'la olan varlık ve yakınlığının hiçbir şey tarafından bozulamayacağının, gölgelenemeyeceğinin farkındasın. Bu nazarla

bakıyorsun. Kıyamet kopsa, Allah nasıl koparıyor bu kıyameti acaba, bu defteri nasıl kapatacak acaba, "kün" dedi oldu, şimdi bitiriyor bir sayfayı, bu sayfayı nasıl bitirecek acaba diye hayretle ve tefekkürle seyrederim. Neden? Çünkü -mesela şöyle düşünelim- sen Allah olsan, kıyamet sana bir şey yapabilir mi? Sen Allah isen ölüm sana bir şey yapabilir mi? Sen Allah ile olduğunun idrakinde olsan, herhangi bir zorluk, musibet senden bir şey eksiltebilir mi? Böyle bir şey mümkün müdür?

Ama biz kendimizi nereye konumlandırmışız? Ya bedene, ya ilişkilere, ya yaşadığımız hayatın içindeki arzulara, beklentilere, bunların olup olmamasına, birilerinin bizi takdir etmesine, birilerinin bizi hatırlamasına, birilerinin bizi önemsemesine indirgemişiz. Buradan nereye varabiliriz? Buradan hiçbir yere varmak mümkün değil. Bir sahtelik ve bir yalanın içinde yaşarız.

Yaşın İlerlemesiyle Ortaya Çıkan "Hayat Yalan Gibi" Hissi

Ve bakın dikkat edin, mesela yaşı böyle 30-40'a gelen insanlar biraz şey yaparlar. 30-35-40'dan sonra "ya böyle bu dünya hayatı da yalan gibi yani, geçim gitti" dersiniz değil mi? Neden? Çünkü makamı sıdıkta değiliz ki. "Ya ben Allah'la birlikte şöyle bir sürecin deneyimini yaşadım" diyemiyorsun ki. Çünkü çocukken hayallerin var, kurguların var; genç olmuşsun, atıyorum "30 yaşında şu olacak, 40'ında bu olacak, 50'sinde bu olacak." Tabii birçok şey olmuyor. Bu sebeple başlıyorsun, ne bileyim, böyle hayattan da insan bir tat alamıyor ya. Hani biraz sağlıklı oluyorsun, hastalık geliyor, işte ölüm geliyor, o geliyor bu geliyor. Yani hayatın da bir tadı tuzu yok gibiböyle yalan gibi yani. E zaten Kur'an'da diyor ki "dünya hayatı bir oyun ve eğlencedir" -orayı da yapıştırıyorsun sahte egona. Halbuki o ayet gafiller ve kâfirler için öyledir; hakikat ehliiçin dünya bir oyun ve eğlence değildir. Orayı da atlıyoruz. Sonra bir bakıyorsun eline ne kalmış? Böyle işte "ahirette varmış" -bir elinde ufacık, yarım yamalak böyle ahirete dair bir ihtimal kalıyor. "İnşallah" diyoruz, şey değildir, gerçektir de, şey yapmayız gibi bir hikâyemiz var. Çünkü makamı sıdıkta değiliz yani; ve bir yalanın içindeyiz aslında -tırnak içinde, yani sahte bilincimiz bir yalanın içinde.

Mesela bir şeyi çok seviyorsun ama geçiyor mesela; gençliğinin, atıyorum güzelliğinin, yakışıklılığının sarhoşluğundasın. Sonra bakıyorsun geçiyor. Yani yalan gibi görünüyor: "nerede kaldı gençlik?" Kendini o bedene indirgemişsin ya; beden üzerinden kendini bir yere oturtmuşsun ya, geçiyor, elinden gidiyor. Veya böyle şöhretlisin, birileri seni tanıyor, veya bir zaman bir makamda bir mevkidesin, sosyal bir itibarın var. Sonra yaşlanıyorsun, emekli oluyorsun, gelen giden olmuyor. Sonra işte "dünya bu" yani, hani avucunda -tırnak içinde söylüyorum- hatıralardan başka bir şey yok. Haniinsanlar diyor ya işte "hatıra biriktiriyorum" -biriktir kardeşim yani, ama boş bir şey biriktiriyorsun tırnak içinde.

Sen sıdk makamında olacaksın. "Ben Rabbimleyim, Rabbimdeyim ve onunla bu deneyimi yaşıyorum ve sonra bu yolculuğa devam edeceğim; benim zaten bu dünyayla ilgili böyle 'şunu alayım, bunu elde edeyim, şuna sahip olayım' böyle bir hikâyem yok; ben bu dünya hayatında iyi, doğru ve güzel bir biçimde yaşamaya çalışıyorum, Rabbimin bana verdiği o ilahi ve fıtri değerlerle, o değerlere sadakatimle

sıdk içinde yaşıyorum." Bunu yaşadığın zaman hayat gerçek anlamda hayattır; yoksa işte insanlarda vefa kalmıyor, sevgi kalmıyor, samimiyet kalmıyor, bir şey elde ediyorsun ama elinden gidiyor; şu olmuş, bu olmuş -neredesin sen şu anda? Bir dikkat et bakalım, ne haldesin, nereden konuşuyorsun -sende konuşan, sıdk makamından mı konuşuyor, "ben kuluma şah damarından daha yakınım" diyen bir ben mi konuşuyor? Bu nasıl bir ben? Allah'ı bile oraya kenardan köşeden monte ediyoruz. Yani Allah bile o egonun kullandığı bir unsurdan başka bir şey değil. "Dünya sonra da imtihanmış" -tabiiiçimizde bir rahatsızlık var, "ne imtihanı kardeşim, bıktım zaten bu imtihanlardan" diyen bir benlik var zaten. Böyle bir hayatı yaşıyoruz. Pekihayat bu mu acaba?

Hz. Yusuf ve Peygamberin Hudeybiye'deki Örnekliği

Bakın Hazreti Yusuf'a başından beri makamı sıdk üzere yaşamış. Birileri küçümsemiş; peki kendini küçümsenmiş mi hissetmiş? Hayır. Ama birileri biziküçümsüyor, kendimizi küçümsenmiş hissediyoruz. Biri diyor ki "sen benim gözümde yoksun" -ya öfkelenip "sen de benim gözümde yoksun" diye reaksiyon veriyoruz. Ya da kendimizi küçümsenmiş hissediyoruz. Biri "ben seni sevmiyorum, ben seniumursamıyorum" diyor; biz de kendimizi sevilmeyen biri olarak algılıyoruz. Biri "sen ne başardın ki" diyor; kendimizi başarısız gibi hissediyoruz veya başarılı olmak için ispat etmeye çalışıyoruz. Sen makamı sıdıkta değilsin; sen bir tezgâha gelmişsin, bir oyuna gelmişsin. Kendiiçindeki bir benliğin oyunu bu. Yani bizi kim oyuna getiriyor? Bizi dışarıdaki bir şey oyuna getirmiyor; içerideki oyuna getiriyor.

O yüzden tekrar ediyorum, ayet ne diyor? "Doğruluk makamında, kudreti sonsuz olanın katındadırlar." Bu illa ahirette gerçekleşen bir durum değil yani arkadaşlar; bu şu anda olan bir şeydir. Sen kendini şu anda Allah'a yakın idrak ediyor musun?

"Etmiyorum." Tamam, demek ki bu idrakimi perdeleyen bir şey var; onu keşfetmem gerekiyor. Yoksa "etmiyorum, ya işte ben de çok imanım zayıf, gafilim" -hayır, bu hikâyeleri dillendirmeyeceksiniz. Eğer o yakınlığı idrak etmiyorsam, o idrakimiperdeleyen nedir? Niye böyle bir idraki tam olarak hissedemiyorum? Bunu perdeleyen nedir, bunu gölgeleyen nedir? Belki bir arzumdur, gerçekleşmeyen bir arzumdur; bir korkumdur, bir beklentimdir; insanlardan gelmesini beklediğim bir şeyin gelmemesidir; ve o benim Allah ile olan yakınlığımı perdelemiştir. O perdeyi fark etmeye ihtiyacım var. Bunu kavga etmeden yapacağım, kendimi suçlamadan yapacağım, kınamadan yapacağım; fark ederek, ayırt ederek yapacağım. Yoksa kavga ederek, kendimizle çatışarak, kendimizi suçlayarak, "yok işte imanım zayıf" diyerek değil. Senin o imanının farkındalığını gölgeleyen nedir, oraya bakman gerekiyor.

Peygamber Hudeybiye'de engellendi değil mi? Çok önemli bir engellenmedir o; çok net bir engellenme, bir sınırlanma gibidir yani. 500 kilometrenin neredeyse 490 kilometresini gitmişsin, 10 kilometre kala meşru bir ziyaret konusunda engelleniyorsun. Bak, peygamber makamı sıdk içinde olduğu için hiç hayal kırıklığı bile yaşamadı; hiç gerginlik de yaşamadı, moral bozukluğu da yaşamadı, tırnak

içinde modu da düşmedi. E peki bizim düşüyor. Tamam güzel; peki bir bak bakalım, senin modunu kim düşürüyor? Kim sana nasıl bir hikâye üretiyor da modunu düşürüyor? İçerideki hikâyeye bak, dışarıdakine değil. Yoksa "işte beni engellediler, modum düştü" -hayır, bu değil. Engellendiğinde içeride nasıl bir benliğin hikâyesiortaya çıktı da senin modun düştü? Yoksa dışarıdaki değildir bir mesele; içeridekidir. İçeridekini keşfetmeniz gerekir.

O yüzden bizim bu sıdk makamını idrak etmeye ihtiyacımız var. Peki bu aslında üretmemiz gereken bir şey mi? Hayır, aslında bu var olan bir şey; bu bizde var olan bir şey. Bu bizim inşa edeceğimiz bir şey değil, bizim fıtratımıza konmuş bir şeydir. Sadece bunun üzeri bir sahtelikle örtülüyor, bir yalanla örtülüyor.

Muhtaçlık Yanılsaması: İmkân ile Mahkûmiyet Arasındaki Fark

"Ben mutsuzum" yalan bir şeydir yani, diyeceksin "nasıl yalan hocam, ben hissediyorum, gelin bana sorun, ben de biliyorum ben de mutsuzluğun ne olduğunu biliyorum yani" -ama o mutsuzluk yalan bir şeydir. Ne demek yalan bir şeydir? Çünkü sen bir şeyin eksikliğinin, veya şu buyun her neyse, bunun üzerinden mutsuz olacağına dair bir hikâyeye sahipsin. "İnsan istediklerini elde edince mutlu olur, istediklerini elde edemeyince mutsuz olur" -böyle bir formülün var. O sahte benliğin böyle bir formülü var. Şimdi sen o formülle yaşıyor oluyorsan ve yaşamaya devam etme niyetindeysen, hayatta kadir-i mutlak değilsin; istediğin bazı şeyler olmayacak.

O zaman ne yapıyorsun? Sen kendi mutsuzluğunu en baştan kabul ediyorsun ve tanımlıyorsun demektir. Başka ne yapabilirsin? İstediğin bir şey olmayınca tabiimutsuz olacaksın yani. Sonra diyeceksin ki "ben mutsuzum." Ben de diyeceğim ki"sana yalan söylüyorsun." Sen de diyeceksin ki "ama öyle hissediyorum." Peki ne konu ne o zaman burada sorun ne? Sorun, sana bir şeyin üzerinden mutsuzluk hikâyesi üreten o sahte benliktir.

Bak bakalım Allah Kur'an'da ne diyor? "İnsanlar etrafından dağılacak olurlarsa, de kiAllah bana yeter" -demiyor ki "biraz mutsuz olursun ama bu da imtihandır." Böyle midiyor Allah? "Biz sizi birçok noktada eksilteceğiz, sabredenleri müjdele" diyor. Biz de sabrı şey anlıyoruz: çok üzülüyoruz, mutsuz oluyoruz, acı çekiyoruz ama "dişini sık." Sabır böyle bir şey değildir ki. Sabır, Allah ile olmaktan gelen farkındalık üzerinden bu makamı sıdk hâlinde durabilmektir. Bunu yapabiliyorsan sen sabırlısın; yoksa bir şeyin eksilmesi, bir şeyin azalması, insanlardan gelecek olumsuzluklar nedeniyle "işte mutsuz olup bu da imtihan, bu da kabul etmemiz gereken bir şey, ne yapalım kaderimiz böyleymiş" diyorsan, yanlış bir yerde duruyorsun demektir.

"Biz sizi şunlardan şunlardan şunlardan eksilteceğiz, sabredenleri müjdele; onların başına bir musibet isabet ettiğinde onlar 'biz Allah'a aidiz, ondan geldik, ona dönüyoruz' derler." İşte bak, makamı sıdk budur. Allah'a da böyle bir yapıştırmışız: "böyle sürekliişi gücü yok, sürekli biziimtihan ediyor" yani. Halbuki hayır, Allah sana o şeyleri gösteriyor, yaşatıyor veya seni böyle şeylerle karşılaştırıyor, ta ki sen hiçbir şeyle özdeşleşmeden bu hayatı yaşayıp sonra tam bir kalp huzuru ve ferahlığıyla bu dünya sahnesini ve misafirliğini bitirip yola devam edesin diye. İyi bir şeyle de

karşılaşırsın, kötü bir şeyle de karşılaşırsın. Birisi seni çok sever, birisi sana lanet okur. Birisi seni unutur, birisi vefalıdır. Birisi seni takdir eder, birisi kıskanıp haset eder.

Sen neredesin? Sen sıdk makamındasın. Sen Allah'la yakınlığının farkında olarak, onun varlığıyla var olduğunun farkında olarak, ondan gelen varlığının hiçbir şey tarafından gölgelenemeyeceğini, eksiltilemeyeceğini, zayıflatılamayacağını idrak etmiş biri olarak fıtratının gereğince davranırsın. Ne kadar güzel bir şey, ne kadar fıtribir şey. Yoksa öbür türlü sürekliimtihan hikâyesine devam eder dururuz; çünkü sahte benlik bir de böyle şeyden çok şey yapıyor -işte tırnak içinde "benim ne kadar büyük imtihanlarım var, demek ki kaldırabiliyorum ki Allah veriyor" veya bazen de "çok ağır geliyor, kaldıramıyorum, niye veriyor?" Bütün hikâyeler ego hikâyesi üzerinden dönüyor. Ya ben neredeyim? Onu sormuyorum; onu sormam gerekiyor.

Ben neredeyim? Bir musibet isabet ettiğinde, "Allah'tan geldim, ona dönüyorum." Bu musibet benim özüme isabet etmiyor; bu geçici olan şeylere isabet eder. Bedene isabet edebilir, mala mülke isabet edebilir, ilişkilerime isabet edebilir, istek ve arzularıma isabet edebilir; bunlara isabet edebilir. Benim varlığıma isabet etmiyor ki.

Peki bu olayları yaşadığımda niye ben çöküyorum? Demek kiiçimde sahte bir kendilik algısı var. Atıyorum, insan sevilmek ister, sevilmeye muhtaçtır, anlaşılmaya muhtaçtır, takdir edilmeye muhtaçtır, kabullenilmeye muhtaçtır -böyle bir hikâyemiz var- başarılı olmaya muhtaçtır, kendiniispat etmeye muhtaçtır. Aslında hepsi yalan.

Bakın, şuna işaret etmek istiyorum: Allah'ın bize bazı imkânlar vermesiyle bir şeye muhtaç etmesi arasında fark vardır. Mesela Allah biziilişkilere dair bir imkânla yaratmıştır; biz iletişim kurabiliyoruz, insanlarla birbirimizle iletişim kurabilme yeteneğimiz var. Allah bizi bu imkânla donatmış ama biziilişkilere mahkûm etmemiş.

Sevmek ve sevilme imkânıyla yaratmış ama sevilmeye muhtaç bir varlık olarak yaratmamış. İnsan varlığını ilişkilerle hisseder -yok, öyle bir şey. İnsan varlığını kendibilinciyle hisseder; Allah'ın ona verdiği kendi kendine şahit olma bilinciyle idrak eder.

Allah bize birçok imkân vermiştir; sosyalleşme imkânı vermiştir, ama sosyalleşemiyorsan "sen yoksun, yarımsın" diye yaratmamış. İmkân vermiş birçok konuda ama onlara muhtaçlık noktasında bir kısıtlamayla yaratmamıştır. Eğer öyle olsaydı, o zaman her zaman o hatırlattığım ayet boşa düşmüş olurdu: "insanlar etrafından dağılacak olurlarsa Allah bana yeter." O zaman peygamberin şöyle demesilazımdı: "yetmiyor ya Rabbi."

Psikoloji diyor kiinsan ötekiyle vardır -yani psikoloji bu. Hatta nefsim de öyle diyor: "ben ötekiyle varım, öteki olunca kendimiiyi hissediyorum; fark edildiğim ölçüde, görüldüğüm ölçüde, algılandığım ölçüde, takdir gördüğüm ölçüde varım." Peygamber böyle mi dedi? Demedi. O zaman burası çok önemli. Allah'ın bize verdiğiimkânlar, muhtaç ve mahkûm ettiğiimkânlar değildir. O imkânları biz hayatın içinde olabildiğioranda kullanırız. İnsanlarla yakın ilişkiler kurabilme imkânımız vardır, insanlarla sosyal ilişkiler kurabilme imkânımız vardır, insanlarla birlikte bir şeyler yapabilme imkânımız vardır. Ama Allah bunların hiçbirine bizi mahkûm etmemiştir. İçimde, kendimde, kendim zannettiğim psikolojimde böyle bir muhtaçlık hissediyorsam,

benim onun üzerinde çalışmam gerekir, onun üzerinde durmam gerekir; yoksa onu -tırnak içinde- tasdik edip, yalanı tasdik edip yalana devam etmemem gerekir.

E, yaparsam ben bir yalanı tasdik etmiş olurum -çünkü bu bir yalandır. Ben o yalanı tasdik edersem ne olur? O yalana mahkûm olurum. "Sevildiğim oranda kendimi mutlu hissediyorum" -yalan bu. "Nasıl yalan hocam, öyle hissediyorum" -işte ben de diyorum ki öyle hissettiğin şeyde bir yalan durumu var. Ve senin bunu keşfetmen lazım. Zaten yalan dediğin bir şeyi hemen kavrıyor olsaydın, zaten iş ne kadar kolay olurdu. Ama -tırnak içinde söylüyorum- yalan içimize işlemiş yani; kendimiz gibizannediyoruz onu, öyle kabullenmişiz. "İşte başarılı olabilirsem kendimiiyi hissederim; işte güvenilir insanlarla yakın ve destekleyici bir ilişkim olursa kendimiiyihissederim; yoksa öbür türlü kendimi böyle yapayalnız, köşeye fırlatılmış, bir sonbaharda yere düşmüş bir yaprak gibi hissediyorum." Tamam, bak ben de sana bunu anlatıyorum: burası sahte diyorum yani; senin kendini böyle hissetmende bir sahtelik var. "Nasıl sahte, öyle hissediyorum." Tamam, ben de diyorum ki orada bir sahtelik var, senin bunu keşfetmen gerekir, hepimizin bunu keşfetmesi gerekir. Eğer onu keşfetmezsek, bir yalanı tasdik ederek bir ömür boyu bir yalanın peşinde koşmuş oluruz.

Sonuç: Sıdk Makamını İdrak Etmek

O yüzden Kur'an bize bu sıdk hakikatini hatırlatıyor. Sıdk makamında olmalıyız; yanidoğruluk makamı. Doğruluk nedir? Doğruluk, Allah'ın senin kaynağın olduğu hakikatidir. Doğruluk, onun sana şah damarından daha yakın olduğu hakikatidir.

Doğruluk, bu dünyada ne olursa olsun senin var ve tam olduğun hakikatidir. Bu dünyada ne olursa olsun -başarı veya başarısızlık, şu veya bu- hiç fark etmez; ne olursa olsun sen varsın ve tamsın, Allah ile varsın ve Allah ile tamsın. Bunu idrak edeceksin. Yoksa doğruluk, "ben doğru söylüyorum" -o işin en son noktası değil; asıl senin kendi doğruluğunu bulman gerekiyor. "Ben kimim?" -bu sorunun doğru cevabını bulmaya ihtiyacımız var. Bu sorunun doğru cevabını bulursak, o sıdk makamında olabiliriz. Ama öbür türlü en başta kendimize yalan söyleriz; kendi kendimize yalan söyleriz. Ve kendi kendimize söylediğimiz yalanın da çözümü yoktur; çünkü ben kendimi farkına varmadan aldatmış oluyorum.

Evet, teşekkür ederim

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Zümer Sûresi: 33. Ayet — "Sıdk ile (doğrulukla) gelen ve onu tasdik edenlere gelince, işte onlar kendilerini koruyanlardır (müttakilerdir)." - Yunus Sûresi: 2. Ayet — "İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar için bir doğruluk makamı (kademe sıdk) olduğunu müjdele." - Kamer Sûresi: 55. Ayet (konuşmacı "Kalem suresi" demiştir; ayetin içeriği ve "mak'ad-ı sıdk" ifadesi Kamer Sûresi'ne ait olduğundan buna göre düzeltilmiştir) — "Doğruluk makamında, kudreti sonsuz olanın katındadırlar." - "Kullarım sana beni soracak olurlarsa, de ki ben onlara şah damarından daha yakınım" ifadesi (anlatıcı tarafından sûre/ayet numarası belirtilmemiştir; bilinen ayetlerin serbest bir birleşimi/paraşrafı olarak aktarılmıştır). - "İnsanlar etrafından dağılacak olurlarsa, de ki Allah bana yeter" ifadesi (sûre/ayet numarası belirtilmemiştir). - "Biz sizi birçok noktada eksilteceğiz, sabredenleri müjdele; onlara bir musibet isabet ettiğinde 'biz Allah'a aidiz, ondan geldik, ona dönüyoruz' derler" ifadesi (sûre/ayet numarası belirtilmemiştir). - Hz. Âsiye'nin duası (sûre/ayet numarası belirtilmemiştir): "Ya Rabbi, bana katında bir ev yap."

İlgili Sohbetler

İmtihan ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, Bakara Suresi 155-156. ayetler üzerinden "imtihan" olarak adlandırdığımız korku, açlık ve eksilme hallerinin aslında birer "olgu" olduğunu, bunların üzerine kurduğumuz acı/mahrumiyet/değersizlik hikayelerinin ise bizim ürettiğimiz sahte bir bilinç katmanı olduğunu anlatıyor. Enbiya Suresi 35. ayet üzerinden insanın "gerçek kendiliğinin" ölümsüz ve değişmeyen bir şey olduğu, bedenin ve zamanla değişen her şeyin sadece bir "enstrüman" olduğu işleniyor. Enfal Suresi 28. ayetle mal ve evladın birer "fitne" (ayrıştırma vesilesi) olduğu, gerçek kimliğin ancak Allah'a nispetle tanımlandığında sarsılmaz olacağı vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.