İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Kısa Özet

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Ben" ve "kendim" bilinci Yaradan'ın insana verdiği kutsal bir hediyedir; insanı yanıltan şey bu bilincin kendisi değil, onu geçici şeylerle (beden, meslek, sosyal itibar) özdeşleştirmesidir.
  • Allah insanı doğrudan korku, açlık veya eksiklikle değil, birer olayla karşılaştırır; bu olaylardan mahrumiyet/mağduriyet hikayesi üretmek insanın kendi seçimidir.
  • Sabır, tahammül etmek değil; insanın kendi özünün Allah'la olan bağının farkında olarak, değişken olan hiçbir şeyin bu özü bozamayacağını idrak etmesidir.

Giriş: Nefsi Temizlemek Neden Sadece İnsana Has?

Evet, hoş geldiniz. Bugün, Allah niye insanı imtihan ediyor diye çevrilen bazı ayetler var, bunların anlamı bu mudur veya bunları nasıl anlamak gerekir -bununla ilgili daha önce birkaç defa bir şekilde konuşmuşuzdur ama biraz daha kapsamlı ve bir ayet üzerinden bunu ele almak istedim. Burada öncelikle şunu hatırlamamız gerekiyor: mesela hayvanların nefislerini temizlemesine ihtiyaç var mıdır diye sorsak, yoktur.

Niye yok, niye bizim var, niye bize "nefislerinizi temizleyin" denilmiş? Bir arada bu nefs kavramı üzerinde özel bir oturum yaparız, o da önemli. Aslında nefs kendilik demek, sade anlamı kendilik demek. Niye kendimizi temizlememiz isteniyor? Neden bu hayvanlardan, bitkilerden istenmiyor? İnsanın buradaki farkı nedir? Bunları biraz anlamaya çalışmalıyız ki bu ayeti anlayabilelim.

Aslında insana öyle bir imkan ve yetenek verilmiştir kiinsan Allah'ı tanıyabilir bir nitelikte yaratılmış, öyle bir mahiyette. Peki öyle bir mahiyet derken neyi kastediyoruz? İnsana "ben" ve "kendim" deme imkanı verilmiş.

"Ben" ve "Kendim": Kutsal Ama Yanlış Kullanılan Bir İmkan

Bu imkan -hani kelime çok basit değil mi, mesela "ben" veya "kendim" diyorum, basit iki kelime değil mi- ben veya kendim. Ama aslında bu çok çok önemliiki kavram. Aslında birbirinin içinde olan kavramlar aynı zamanda. Yani ben, "ben" diyebiliyorum, "kendim" diyebiliyorum, değil mi? Mesela işte kendimi bazen kötü hissediyorum diyorum, iyi hissediyorum diyorum, benden büyük yok diyorum, ben süperim diyorum, kendimle övünüyorum vesaire; bazen kendime kahrediyorum. Yani öyle bir ben ve kendilik var ki elimizde, ve çoğunlukla da bunu kötü kullandığımız için aslında başımızı belaya sokan bir durum aynı zamanda.

Yani bu ben ve kendim -mesela şöyle düşünün, ben ve kendim kelimelerini çıkarın algı dünyanızdan, göreceksiniz ki birçok cümleyi kullanamayacaksınız. Mesela deseniz ki "ben çok acı çektim" -kaldırın, "ben" gizli özne de olmasın. Ne diyeceksiniz? Veya "kimse bana değer vermiyor" -yani bu ben, bana, benim vesaire. Bütün bu kelimeleri çıkardığınız zaman lugatinizden, tırnak içinde, çok fazla kullana geldiğiniz şeyleri kullanamadığınızı göreceksiniz. Ve aslında bu kelimelerin sizin hayatınızı ne kadar kontrol ettiğini fark edeceksiniz. Ve aynı zamanda bir adım daha gidebilirseniz, aslında bunların sizin tarafınızdan üretildiğini de fark edeceksiniz.

Bakın, ben ve kendim çok kıymetli ve kutsaldır diyorum hatta. Fakat bunları yanlış anladığımız, yanlış anlamlandırdığımız için de, bunların bir nevi tahakkümü altında olduğumuzu, bunların baskısı altında olduğumuzu, hatta bazen kendimizden kaçtığımızı söyleriz değil mi? Mesela işte kafamızı dağıtmak isteriz. Hatta bazen kendimizi unutmak isteriz. Çünkü çok berbat bir kendimiz vardır. Mutsuzuzdur.

Unutulmuşuzdur. Terk edilmişizdir. Anlaşılmamışızdır. Görmezden gelinmişizdir.

Kıymetimiz bilinmiyordur. Vesaire vesaire. Ve bunu unutmak isteriz. Değil mi? Neden? Çünkü öyle bir kendilikten rahatsızızdır.

Sahte Kendilik Hikayeleri

Ya onu arzu eder, ya da onu unutmaya çalışır. Mesela bazı insanlar vardır: "hayat boyunca sevilmeyen biri oldum" der. Ömrü bunu tekrarlamakla geçer. Çünkü öyle bir zokayı yutmuş, kendini öyle algılıyor. "Hayatım boyunca sevilmeyen biriydim" -tanım bu, kendilikle ilgili tanımı bu. "Hayatım boyunca anlaşılmamış biriyim" -tanımı bu. Peki böyle bir kendilikle nasıl yaşayabilirsin? Açıktır ki çok zor yaşarsın.

Peki ne yapacaksın o durumda? Ya onu bir kısım etkinliklerle dağıtacaksın. Zaman zaman da böyle, özellikle geceleri, o benliğin içine çekilip acı çekeceksin, üzüleceksin. Veya birilerine kızacaksın: anneyi, babayı, onu bunu şunu eleştireceksin, suçlayacaksın. Böyle hayatın -tırnak içinde- işte bir şekilde yürüyüp gidecek. Böyle bir hikayemiz var. Üç aşağı beş yukarı.

Dedik ya, bütün bunları yaşamamızın nedeni aslında Yaradan'ın bize "ben, bana, kendim" diyebilme imkanı vermesi değildir. Bu imkan verildikten sonra bizim bunları yanlış tanımlamamız, yanlış anlamlandırmamız, yanlış bir referansla değerlendirmemizdir. Problem budur. Yani ben muhteşem bir şeydir. Evet, ben bilincimuhteşem bir şeydir, kutsal bir şeydir. Ama "ben şuyum, ben buyum" algısı tuzak bir şeydir. Büyük bir tuzaktır.

Ne demek şimdi bu? Bir bilgenin ifadesini söyleyeyim. Der ki: "Ben kutsaldır. Ben hakikattir. Ama ben-buyum sahtedir." Ne demek bu? Çok basit, çok doğal bir cümle.

Ben kutsaldır, ben hakikattir. Ama "ben bu-yum" sahtedir. Ben ve kendim hakikatiaslında Yaradan'ın bizim bilincimize verdiği kutsal bir hediyedir aslında. Biz bunu o doğallığı ve sadeliğiiçinde algılayamayız. Ne yaparız onu? Bir şeylerle ilişkilendiririz.

*Özdeşleşme: Ben Bu muyum?*

Her birimiz bir CV yazsak, nelerle ilişkilendirdiğimizi göreceğiz aslında. Ve ne yaparız? İşte bedenimizden başlayarak -işte bedenim biraz da yakışıklıysa biraz havamız olur, işte bir kadın biraz güzelse falan filan- biraz onunla özdeşleşiriz; mesleğiyle özdeşleşir, öğrenim durumuyla özdeşleşir, ilişkileriyle özdeşleşir. Ne demek özdeşleşme? Kendini o zannetme. Kendini o zannettiğinde bir özdeşleşme yaşarsın. O zaman ne olur? O ben, bir nesneyle bağlantılandırılarak tanımlanır. Yani"ben buyum": mesela ben iş adamıyım, ben doktorum, ben profesörüm, doçentim, ben şöyle biriyim -gibi tanımlamalarla ne yapmış oluruz? O ben bilincini, hakiki ve kutsal olan ben bilincini unuturuz. Onun üstünü sahte bir şeyle örteriz. Artık ben, başımızın belasına döner -tırnak içinde. Bazen bizi rahatlatır ama bazen başımızın belası olur, bazen bizi mutsuz eder.

Neden? Bizi mutsuz eden aslında ben bilinci değil. Bizi mutsuz eden "ben buyum" dediğimiz noktadır. Yani o tertemiz, saf, katışıksız olan ben bilinci -ki bu aynı zamanda varlık bilincidir- bu değişken, sınırlı ve geçici şeylerle tanımlanır. Bedenle tanımlanır, ilişkilerle tanımlanır, yaşadığımız olaylarla tanımlanır, maddi imkanlarımızla tanımlanır, sosyal itibarımızla tanımlanır vs. Şimdi biraz sonra ayet bağlamında bunlara geçeceğiz, bunlarla ilgili giriş yapmış oluyorum.

Dolayısıyla arkadaşlar, bu noktada aslında bizler, bize büyük bir lütuf ve emanet olarak verilen ben ve kendim bilincini o ilahi ve kutsi aslından indirir ve onu geçiciolan şeylere bağlarız. Ailemiz, anamız, babamız, bize yapılanlar, karşılaştığımız muameleler, insanların bizimle ilgili beklentileri, düşünceleri, eleştirileri, yorumları -sadece negatiflerini almayın bunların, pozitifleri de özdeşleşmedir. Övgüleri, takdirleri, hayranlıkları, bütün bunlar birer sahte özdeşleşme olarak işler. İşte arkadaşlar, tırnak içinde halk arasında "imtihan" denilen, benimse "deneyimleme ve karşılaşma" olarak tanımladığım bir durumla ve durumlarla karşılaşırız.

Bakara Suresi 155-156. Ayet

İşte bir ayet. Hangi ayet? Bakara Suresi 155 ve 156. ayetler. Bu çok meşhur bir ayettir. En kapsamlı veri de burada geçer. Biraz çıplak anlamını söyleyeyim: "Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan ve kendinizden ve semerelerden eksiltme ile karşılaştıracağız." "Belave" kökü geçer ve en çıplak anlamı belevenin karşılaşmaktır. Bir şeyin bir şeyle karşılaşması, bir şeyin bir şeyle etkileşmesidemektir. Yani Allah diyor ki sizi korkuyla, açlıkla, mallardan, kendinizden -ki burada "kendinizden" kelimesinin orijinali "nefsinizden" diye geçer, "min enfusikum," nefsinizden- ve semerelerden eksiltme ile karşılaştıracağız. "Sabredenleri müjdele, onların başına bir musibet gelince biz şüphesiz Allah'a aidiz ve şüphesiz ona döneceğiz derler." Kısaca Bakara Suresi'nin 155-156. ayeti bu.

Halk Arasındaki Yanlış Algı: "Sürekli İmtihan Ediliyoruz"

Tabii bizim algımızdaki genel şey nedir bu? Yani "Allah size rahat vermeyecek" -tırnak içinde halk arasındaki manası budur. Bizde bununla karşılaştık, yani üç aşağı beş yukarı: Allah size rahat yüzü göstermez, sizi rahat ettirmez, sizi korkutur, aç bırakır, malınızı elinizden alır, sizin kendinizden -en böyle öz şeylerinizden- sizimahrum eder. Semerelerinizden, işte ticaretinizden, ürünlerinizden, ekip biçtiklerinizden vesaireden eksiltir. Yani -tırnak içinde- çok meşhur ya, "hep imtihan ediliyoruz" yani, sürekli bir imtihan ediliyoruz kafasında bir algıyla bunu tanımlarız. E ne yapacaksın sen de? E sabredeceksin. Başka zaten ne yapabilirsin ki? Allah'la çatışabilme imkanın da yok, kafa tutacak halin de yok, mecburen sabredeceksin. Sabretmeyip de ne yapacaksın. Böyle bir algınız vardır.

Ve ilginçtir, ayetin devamını da çok hatırlamayız. Halbuki ondan sonraki ayet çok kıymetlidir. Der ki: onların başına bir musibet gelince "biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz" derler. Halk olarak bu ayeti çok fazla düşünmeyiz. Ne yapar mesela bir musibet gelince? "Benim başıma niye geldi, hep beni buluyor" deriz. Ama ne yapacaksın, mecbursun, sabrederiz. Bazen de kendi kendimize kızarız. Allah'a kızacak olasımız gelir, içimizde bazen o da işler. Diyeceksin ki "bir tek beni mibuluyorsun ki" -bunu bazen de söyleriz. "Bu beni niye buldu" deriz değil mi? Dikkat edin, ayetin devamıyla hiç ilişkimiz yoktur. Halbuki ayet der ki: onların başına bir musibet geldiğinde onlar "biz Allah'a aidiz ve yine ona döneceğiz" derler. Ne demek bu? İşte bunlara biraz bakmaya çalışacağız.

*Korku: Olay mı, Hikaye mi?*

Şimdi tek tek gideceğiz, tek tek kelimeleri ele almaya çalışacağız. "Andolsun ki sizibiraz korku ile." Ne demek korku? İnsan neyden korkar? Ya zarar görmekten korkar ya da sahip olduğunu zannettiği bir şeyleri kaybetmekten korkar. İnsanın önünde ikitürlü korku vardır. Ya sahip olduğunuzu zannettiğiniz -bakın, sahip olduğunuz demiyorum, sahip olduğumuzu zannettiğimiz- bir şeyi kaybetmekten korkarız.

Veyahut da zarar görebileceğimizi düşündüğümüz bir şeyin başımıza gelmesinden korkarız. Peki bu ikisi de hayatta olur mu? Olur. Aslında Allah bizi neyle karşılaştırıyor? Hatta dikkat edin, korkuyla karşılaştırmıyor, olayla karşılaştırıyor. Ama sen o olaydan ne çıkarıyorsun? Korku çıkarıyorsun. Bu yüzden korku ile karşılaşmış gibi görünüyorsun. Aslında korku ile karşılaşmıyorsun. Allah'ın şu alemde icra ettiğibir kısım olaylarla karşılaşıyorsun.

Bazen mesela diyelim ki gençliğin var. Ben 60 yaşına geldim. Şimdi ben kendime "genç" desem olmaz. Siz de kalkıp orada "ya estağfurullah hocam, gençsiniz" deseniz siz de beni kandırmış olursunuz değil mi? Beden yaşlandı. Şimdi ben diyebilir miyim ki "ya işte genciz" -ama yaşlanınca işte yapacak bir şey yok. Hatta benim böyle çok yakınlarım vardır, böyle yaşlanmaktan çok korkarlar. Daha 13-14 yaşından itibaren böyle yaşlanmaktan korkan çok yakınlarım vardır böyle; yaşlanacağım diye böyle müthiş bir korkusu var. E şimdi böyle bir korkun varsa, Allah seni neyle karşılaştırmış olacak? Seneler geçtikçe sanki korkuyla karşılaştırmış gibiolacak. Ama aslında Allah seni neyle karşılaştırıyor? Sadece bir süreçle karşılaştırıyor. Aslında seni korkuyla karşılaştırmıyor. Korkuyu sen, o karşılaştığın şeyler vesilesiyle ediniyorsun.

Bir Hint Bilgesinin Sözü: Sahip Olma Trajedisi

Evet, buraya bu kadarlık değinmiş olalım. Bu arada şunu hatırlamış oldum: bir Hint bilgesinin bir ifadesi vardır. Der kiinsanın trajedisi şudur aslında: bir ömür boyu sahip olamayacağı şeyleri elde etmekle uğraşır. Sonra da sahip olduğunu zannettiği şeylerikorumakla uğraşır. İnsanın hayatı bundan ibarettir, ortalama düzeyde. "Bir şeye sahibim, sahip olacağım" der -ki hiçbir zaman sahip olamaz. Sonra da sahip olduğunu zannettiği, aslında ona emanet edilmiş şeyleri de kaybetmeme korkusuyla sürekli mücadele eder.

Bunu geniş çaplı ele alın, sadece mal mülk değil. Birisinin sevgisini kazanırsın, 3 gün sonra, 3 ay sonra, 3 yıl sonra sevmez olur, değil mi? Bu da bir korkudur değil mi?

Mesela sevilmeme korkusu, anlaşılmama korkusu, takdir edilmeme korkusu. Bütün bu korkularını içine koyabilirsiniz. Mesela saygınlık kazanmaya çalışırsınız, insanların sevgisini ve saygısını kazanmaya çalışırsınız, tırnak içinde elde etmiş gibi görünürsünüz ama bir türlü bunu da koruyamazsınız. Korumak için sürekli çaba içinde olmalısınız. O çabanız yetmediğinde veya eksik kaldığında ne olur, veya insanlar başkalarına yöneldiğinde ne olur? Siz, size gösterilen sevgi ve saygıyı kaybetmiş olursunuz.

Şimdi düşünün: Allah mı biziimtihan ediyor? Biz mi cehaletimiz nedeniyle karşılaştığımız olayları imtihan gibi zorlayıcı bir süreç gibi mi algılıyoruz?

Açlık: Maddi Değil Psikolojik Bir Mahrumiyet

Sonra diyor ki "açlıkla." Açlığı ne olarak anlamamız lazım? Bunu böyle çok yüzeysel bir şekilde maddi, mide açlığıyla tanımlıyoruz ama o işin hani gölgesinin gölgesinin gölgesidir yani. Dünyada pek böyle açlık şeyi nesnel olarak o kadar yaşamıyoruz.

Bazılarının tabii ki maruz kaldığı zulüm nedeniyle kısmi olarak açlığı yaşadığı durumlar tabii ki oluyor, ama aslında ayetin temel bağlamı nedir? O sahte benliğimizin mağduriyet ve mahrumiyet hissi oluşturduğu olaylar aslında. Yani, dediğim gibi, "hayatta kimse beni sevmedi" -ne kadar büyük bir açlık değil mi?

"Kimse beni takdir etmedi." "Hayatta hiçbir şey beceremedim." Başarı açlığı hissediyorum, takdir açlığı hissediyorum, anlaşılma açlığı hissediyorum, birinin beniher şeyden çok sevmesinin açlığını hissediyorum. Bütün insanların beni alkışlamasını istiyorum. Daha mütevazıysan, "birkaç kişi alkışlasa da olur" diyorum. Veya diyorum ki "bir tek babam alkışlasa yeter" diyorum. Veya "eşim alkışlasa" veya "şu alkışlasa" diyorum. Olmuyor, ne hissediyorum? Açlık hissediyorum, yani mahrumiyet hissediyorum, mağduriyet hissediyorum. Ve bunlar çok tatlı şeylerdir arkadaşlar.

Mesela "hayatta hiç kimse tarafından anlaşılmadım" -böyle diyen bir insana şefkat edesimiz gelir değil mi böyle? Ne kadar aç. Halbuki aslında ona şunu sormak lazım -en başta kendi nefsimize- çok mu lazım? Ama dikkatle bak yani, hani bu laf olsun diye söylediğim bir şey değil. Yani diyelim kiiçimde şunu hissettim: "ya İsmail, hayatta seni kim anladı? Hadi söyle bakalım kim anladı?" Hatta bazıları bana sorar: "seni gerçekten anlayan biri oldu mu?" Ben de diyorum ki yok. Problem mi? Değil.

Problem edersem ne olur? Problem gibi algılarsam ne olur? Açlığını hissederim. Benim kendimi anlamam, Allah'ın da beni anlıyor olması aslında bana kafi. Birilerinin beni anlayıp anlamamasından niye mahrumiyet veya mağduriyet üretiyorum? Şimdikalkıp oralara da böyle egomuzla, "ama insanız hocam, tırnak içinde evliya değiliz, ben ermiş değilim" diye hikayeler eklerseniz, zaten filminiz kopmuş demektir, daha bu ayetin devamına gerek yoktur. Egonuz filmi koparır: "ben insanım işte" veya "ama herkes öyle düşünüyor, herkes öyle hissediyor." Bu da büyük bir baş belasıdır.

Modern Psikolojiile Kadim Bilgelik Arasındaki Fark

O yüzden -tırnak içinde- önemli bir ifadedir: modern batı psikolojisiistatistikler ve onun üzerinden üretilen normalite üzerinden işler. Yaniinsan nedir diye modern psikoloji neye bakıyor? Mevcut duruma bakıyor ve mevcut durumdakiistatistiksel ortalamaya bakıyor. Peki, tırnak içinde düşünün: bütün insanlar hastaysa, bozulmuşsa ne yapacağız? Bunun üzerinden insan psikolojisi tanımlanabilir mi? O yüzden bunu ifade eden şahıs diyor ki: kadim bilgelik açısından psikolojiilkelere dayanır. Yani hakikatte insan nedir? Gerçekte Allah insanı hangi fıtrat üzere yaratmıştır? Bu soruyu sorarak "insan nedir, insan psikolojisi nedir" cevabını verebiliriz. Yoksa, bakalım mevcut insanlar sevilmedikleriiçin mutsuz mu oluyorlar?

Demek kiinsan sevilmeyince mutsuz olur. İnsanlar anlaşılmadıkları zaman ne

oluyorlar? Ya öfkeleniyorlar ya kırılıyorlar. O zaman insan anlaşılmadığında ya öfkelenir ya kırılır. Bütün insanlar etrafından dağılsa ne olur, diyor ki: "Allah hepsinin belasını versin, zaten benim hayatımı mahvettiler" derim diyor. Nedir o zaman insan? Terk edilen insan böyle olur.

O zaman da modern psikoloji ne diyor bize? "İnsan ötekiyle vardır" diyor. Ötekiler giderse ne olur? "Sen kendini tanımlayamazsın" diyor. "İnsan ötekiyle vardır" gibikoca koca cümleler de kullanıyor. Sen de "bu koskocaman psikoloji, bu koskocaman ilim adamları böyle diyorsa biz böyleyiz" -e bir de tırnak içinde söylüyorum, "real durum da böyle." E ne yapacağız o zaman? Kabullenmekten, onaylamaktan başka bir yolun kalıyor mu? Kalmıyor. Neden? Çünkü modern psikoloji olgusal durumdan ve ona bağlı istatistiklerden hareket ediyor. E sen de zaten o toplumun içindesin, sen fıtribir insan değilsin şu anda. O zaman ne oluyor? Diyorsun ki bu modern psikoloji üç aşağı beş yukarı doğru. Arkasından ne oluyor? Kutsal metin geliyor. Diyorsun ki "bu peygamberdi, bu evliyaydı, farklı bir zamanda yaşıyoruz, Allah böyle diyor ama..." Ama diye başlıyorsun. O yüzden kitap senin içine sinmiyor, kitabı hazmedemiyorsun.

Bu son ayeti söylesem ne diyeceğiz nefsimiz itibariyle? "Bir musibet başımıza geldi, biz Allah'a aidiz, ona dönüyoruz." "Ya ama hocam, öyle olmuyor" diyoruz. "Öyle olmuyor." O zaman ayet -tırnak içinde, amiyane tabirle- saçmalıyor o zaman, değil mi? Aslında nefsimiz öyle diyor: "Allah öyle diyor ama olay öyle değil yani. Bak ben yaşıyorum bunu. Bak başıma şöyle bir olay geldi, dağıldım yani, değil mi?" O zaman -haşa- "Allah evet, öyle yani; görünürde saçmalıyor veya bize hikaye anlatıyor.

Veriyor bize musibeti, sonra 'biz Allah'a aidiz ona döneceğiz' -oh, ne güzel. Musibetiçeken biz, diskunu çeken Allah." Nefsimiz öyle demiyor ama arkadaşlar, böyle yani.

Bunu görmemiz gerekiyor ki nasıl bir oyuna düşmüşüz anlayabilelim. Yoksa Kur'an bir vadide, biz bir vadide gideriz değil mi? Kur'an diyor bunu. Veya bir başka ayetin ifadesiyle "iki denizi salıvermişiz, hiçbirbirine karışmazlar." Biz o ayeti çok güzel yaşıyoruz. Bir nefsimizin denizi var, bir de Kur'an'ın denizi var, hiçbirbirine karıştırmıyoruz değil mi? Mesela "Allah böyle diyor, ne güzel söylüyor, bizim kitabımız çok büyük bir kitap yani" -e sen? "Ya işte biz öyle yani." Bak, hiçbirbirine karıştırmıyorsun, ustalık süper yani. Bir de araya berzah koyuyoruz: "onlar peygamber, araya berzahı da koydum, oh rahatsın yani." Halbuki bu böyle midir? Değildir.

Devam edelim. Anladık değil mi, korkuyla ve açlıkla. O yüzden dikkat edeceğiz: neye dair bir mahrumiyet ve mağduriyet hissin var? İçinde neyin eksikliğini hissediyorsun? İçinde neye dair bir eksiklik hissediyorsun? Böyle bir şeyler başarmaya mı, bir şeyler elde etmeye mi, bir şeye sahip olmaya mı; bir arabam, bir evim mi; işte böyle beniseven bir insan, beni anlayan bir insan, her an her zaman yanımda olan bir insan, bana güven veren bir insan neyse bu. Veya huzur -huzur arıyorum, onun açlığını duyuyorsun. Ama huzur nedir, nerededir bunu bilmiyorsun. Dışarıdan bir huzur gelmesini bekliyorsun. Ve bunlara dair içimizde büyük bir mahrumiyet hissi var, bir mağduriyet hissi var. İşte açlık da budur.

*Mal: Meylettiğimiz Her Şey*

Bir de diyor "mallardan eksiltme ile." Mal, meylettiğimiz şey anlamına geliyor aslında.

Nedir? Aslında Allah'ın bize şu dünya misafirhanesinde -ki biz bu dünya misafirhanesinde aziz bir misafiriz- birçok şeyleri lütfetmiş değil mi? İşte "size hayvanları lütfettik" diyor, "bitkileri lütfettik" diyor, "gökten rahmet yağdırırız, sizin topraklarınızı sularız" vs. Bütün her şey bir anlamda meylettiğimiz bir şey. Bir de daha özel anlamda böyle "bu benim" dediğimiz, sahiplendiğimiz "bu benim malım." Bir de var ya, mesela günümüzde "bu beden benim, bedenimiistediğim gibi kullanırım" değil mi? Nereden senin oluyor acaba, hiç düşündün mü? Bir insanın bir şeye "benim" demesiiçin bir emek sarf etmesi gerekir, bir yerden satın alması gerekir. Bedenini nereden satın aldın? Hiçbir yerden. Ne yapıp elde ettin? Hiçbir şey. Bir anda buldun üzerinde. Senin olduğunu nereden çıkarıyorsun ki? Nereden "bu beden benim" diyorsun? Bu da uzun bir mevzu, girmiyorum.

Yani demek istediğim, insan bedenine "bu benim" der. Benim dediğiniz her şey bir anlamda bir nevi maldır aslında. Bir nevi meylettiğiniz bir şeydir.

"Kendinizden" Eksiltme: Nefsinizden

Ve ilginç bir ifade "nefsinizden" -yani orijinal ifade bu. Ben onu "kendinizden" diye çeviriyorum. Ne demek "kendinizden"? Yani kendinizden eksiltme ile karşılaştırıyoruz.

Neye kendim diyorsan, ki bu senin gerçek kendin değildir, neye kendim diyorsan bunlardan da eksilteceğim diyor Allah. Bu çok geniş bir küme oldu ama, değil mi, çok geniş bir küme. Kendim dediğim ne varsa, bunu eksiltirim diyor Allah. Sanki -haşa- Allah'ın bir garezi mi var acaba, şimdi sona geleceğiz.

Niye bunları yapıyor? İnsanın aklına ilk gelen şey şudur: Allah niye bunları yapıyor ki, ne derdi var değil mi, amacı ne? Allah'ta da bir de art niyet okuma idrakimiz var. Niye şey yapıyor? Tam art niyet okuyamıyoruz ama diyoruz ki "ne var burada kardeşim, niye bizi böyle uğraştırıyorsun?" Değil mi? Hani bak, böyle rahat rahat yaşarken niye böyle -yok, korkuyla, açlıkla, mallardan, şuradan buradan böyle eksilterek- yanibizimle "alıp veremediğinle." Ben öyle insanlar bile duymuşumdur -Allah hepsinden razı olsun ve selamet versin- diyor ki "Allah'ın benimle ne alıp veremediği var" diyor.

Allah'ın "Alıp Veremediği" Şey

Ben de diyorum ki aslında çok büyük "alıp veremediği" bir şey var ama senin anladığın anlamda değil diyorum. Sana kendini vermek istiyor, senin özdeşleştiğin sahte benlikleri de almak istiyor. Alıp veremediği bu. Bir şeyi vermek istiyor, sen onu almıyorsun. Bir şeyi almak istiyor, sen onu vermiyorsun. Seninle alıp veremediği bir şey var, ama senin anladığın anlamda değil. Ya, güya senin mutluluğunu elinden almaya çalışıyor değil yani. Sana bir şey vermek istiyor. Vermiş de ama sen onu unutmuşsun. Yanlış şeyler almışsın, yanlış şeylere "ben kendim" demişsin. Onları da senin elinden almak istiyor. Bunun için bunları yaşıyorsun.

Evet. Bu alışveriş değil, bu kavga bu. Neden? Çünkü bize dese ki "bak, ben bunları alacağım, siz de bunları verin" biz kabullenmiyoruz. Zaten o yüzden Allah bir şeylerle karşılaştırıyor. Böyle masa başında güzel bir alışveriş yapacak kafamız olmadığı için, Allah derin bir merhametle bunları -tırnak içinde- bizi zorlayarak yapıyor deyim yerindeyse. Uyandırmak için. Nasıl bir insan uykudadır ki öyle bir uykudadır kiuyandıramıyorsunuzdur? Ne yaparsın? Bazen yüzüne biraz su serpersin, veya biraz sarsarsın; niye? Uyan diye seslendin, uyanmıyor. Evet. Biz razı değiliz. Biz cehaletimiz nedeniyle Allah'la doğru bir alışveriş yapmayı idrak edemiyoruz.

Evet, ve ne dedik? "Kendinizden eksiltmeyle." Nedir? Mesela kendim dediğin. Mesela ne diyorsun? "Gencim" diyorsun, "gençliğim." "Becerilerim" diyorsun. "Ben zekiyim" diyor. "Ben akıllıyım" diyorsun. "Ben sevilen biriyim" diyor, herkes beni sever, değil mi? Kendimizi böyle tanımladığımız durumlar oluyor. İşte "ben insanlara çok iyi şeyler anlatan biriyim, ben akıllıyım, ben bilgeyim, yetenekliyim, ikna ediciyim" değil mi?

Birçok şey koymuşuz o kendilik hikayesinin içine. İşte "ben takdir edilen biriyim, değer gören biriyim, benim ilmim var, yeteneğim var, gücüm var, sosyal konumum var, güzelliğim var, yakışıklılığım var." Böyle hissediyorum, böyle kavrıyorum değil mi? Ve daha devam edebilirsiniz. Bunların hepsine "kendim" diyoruz. İşte Allah diyor ki bu kendimizden de eksilteceğiz. Aslında bunlar gerçek kendimiz değil aslında.

Şimdi en başta dedik ya, "korkuyla karşılaştıracağım" diyor ama aslında korkuyla karşılaştırmıyor, bir şeyle karşılaştırıyor, sen o karşılaştığın şeyden korku üretiyorsun.

Açlıkla karşılaştırmıyor, bir şeyle karşılaştırıyor, sen diyorsun ki "ben bundan dolayı büyük bir mahrumiyet ve mağduriyet hissediyorum, büyük bir açlık hissediyorum." "Kendimden eksilteceğim" diyor -aslında kendinden eksiltmiyor, kendin zannettiğin şeylerden eksiltiyor. O eksilttiğin şeyleri sen kendin zannediyorsun.

Semereler: Bize Ait Olmayan Ürünler

Ve "semereler" diye bir ifade geçiyor. Bu da önemli bir şey. Burada semereyi meyve, toprak ürünleriyle daha çok tanımlamışlar. Ama bu kelime gayet geniş bir kelime. Yanibir şeyin ürünü, bir şeyin neticesi, bir şeyin semeresi. Türkçemizde de geçmiş bir kelime. Buna açmak adına ne diyoruz? Sizden kaynaklandığını sandığınız her türlü verimlilik, sonuç, ürün. Örneğin evliliğin meyvesi olan çocuk değil mi? Ne diyoruz hatta, "evliliğin semeresi" diyoruz değil mi? Ama bu sana ait bir semere mi yoksa Allah'a ait bir semere mi? Değil mi? Sana ait görürsen Allah o zaman o semerelerden eksiltebilir.

Bilgi, sevgi, anlayış, farkındalık, doğal değer ve kabiliyetlerden ve bunlara gösterilen her türlü ilgi ve hürmetten, kendinize mal ettiğiniz ilahiikram ve lütuflardan. Yani "bu benim" diyorsun. Mesela Allah senin bilincine bir anlayış, kavrayış veriyor. Aslında bu Allah'ın verdiği aklın ve zekanın bir semeresi. Ama onu kendine mal ediyorsun. Ve Allah bir vesileyle sana bir söz söylemek, bir kitap yazmak imkanı veriyor. Sen ne yapıyorsun? "Bu benim kitabım, bu benim sözüm." Buyur.

Evlatları semere olarak gördüğümüz için mi o eksiltme oluyor? Yoksa görmediğimizde o eksiltmeyi hissetmediğimiz için mi görmüyoruz? O evlatları semere olarak, yani bir kâr, bir menfaat olarak gördüğümüz için miimtihan alıyoruz, o eksiltiliyor? Yoksa eksiltme herhalde her hâlükârda oluyor da biz onu eksiltme olarak görmediğimiz için mi (böyle algılamıyoruz)? Bu çok mühim bir soru. Yani acaba diyor ki nefsimiz, "ya bu Allah'ı manipüle etsek nasıl olur?" Mesela diyorum ki "ya bu çocuk Allah'ın" diyorum mesela, "Allah verdi" diyorum. Ama aslında Allah'la bir manipülasyon içindeyim yani.

Çünkü "benim" desem Allah kıskanabilir, başıma bela olabilir. Anlatabildim mi? O zaman ne yapıyorum? Diyorum ki "bu Allah'ın, Allah'ın şeyi."

Peki Allah sana bunu emanet etmiş. Emaneti almak istese, senin nasıl yaklaşman gerekir bu olaya? Gayet doğal: "Rabbim, sen sonsuz lütuf ve kereminle bana bu kıymetli emaneti emanet etme ikramında bulundun, buna sonsuz şükrediyorum. Emaneti almak istediğinde de, bu emaneti sana ait olduğu bilinciyle bütün kalbimle sana veriyorum. Bunu da bana idrak ettirdin, sonsuz şükürler olsun." Böyle midiyorsun? Böyle demiyorsun.

Bu sefer işte arkadaşın sorduğu soru akla geliyor. Yani biz olaylara nefsani baktığımız için mi bu olaylar başımıza geliyor? Yoksa bu olaylar başımıza gelecek, yaşayacağız, ve biz bunları yanlış mı anlıyoruz? Şimdi böyle bir sorunun arkadaşlar önemi yoktur. Ama şunu söyleyeyim: peygamberlerin başına musibetler gelmemiş mi? Gelmiş. E peki onlar özdeşleşmişler mi? Hayır, özdeşleşmemişler. O zaman cevap ne? Cevap: bunlar olur. Yani bu bahsedilen şeyler olur. Ama sen bunları bir musibet olarak algılamazsın.

Musibeti Musibet Olarak Algılamamak: Peygamberlerin Örnekliği

Hatta bakın, dikkat edin, bir olayı kendi başına gelen bir musibet olarak algılamak bile aşılması gereken bir algıdır. O yüzden onlar diyor -direkt peygambere hitap etmiyor ayet, yani "sen başına bir musibet geldiğinde biz Allah'a aidiz ona döneceğiz dersin" demiyor. O müminler, belli bir düzeyde, onların başına bir musibet geldiğinde -bakın- onu musibet olarak algılamıyorlar ama insanlar tarafından böyle algılanıyor. Bak, diyor, mesela çocuğu öldü diyor, veya eşi öldü diyor, veya maddi olarak iflas etti diyor, veyahut da bak herkes onu bir zaman çok severdi, şimdi onu arayan soran yok diyor.

Bak, altı tane çocuğu vardı, hepsi evlendi gitti, şimdi evde yapayalnız, arayanı yok, soranı yok. Her şey durum olarak başına geliyor, ne musibet değil mi diyorlar. Ama o kişi öyle mi diyor? O öyle demiyor. O diyor ki: "inna lillahi ve inna ileyhi raciun." O yüzden "benim başıma ne musibetler geliyor" diyorsam, orada fazla durmamam lazım. Yoluma devam etmem lazım. Çünkü dikkat edin, musibet bizim hakiki öz varlığımıza gelmez. Musibet geçici tabiatımıza gelir. Musibet öze gelmez, musibet ruha gelmez. Hiçbir olay bir musibet değildir ruh için. Hiçbir olay o yüzden ruhunuzu karartmaz, sizi yıkmaz, sizi dağıtmaz. O yüzden ayet orada öyle ifade ediyor.

İşte diyor ayet: sizi bunlarla, bunlardan eksiltme ile karşılaştıracağız. Yani bir kısım şeylerle etkileşime sokacağız ve siz bunları deneyimleyeceksiniz. "Sabredenlerimüjdele."

*Sabır: Allah İledir*

Sabır bir pozisyonda, bir noktada direnmektir aslında. Kelime olarak böyledir. Bir noktada durabilmek, direnebilmek demektir aslında. Şimdi biz merkezimizi, özümüzü, ilahi varlığımızı, Allah'ın üflediği ruhu tanımazsak sabredemeyiz arkadaşlar. Bu mümkün değildir. O yüzden Kur'an bir başka ayette diyor ki: sabır ancak Allah iledir.

Ayet bunu ifade ediyor: sabır Allah iledir. Sen sabredemezsin. Yani beşeri olarak, psikolojik olarak, nefsani olarak sabredemezsin. Tahammül edersin. Tahammül de bir zaman sonra patlar. Bir yere kadar tahammül edebilirsin. Sabır öyle bir şey değildir.

Mesela sabrın sonu yoktur -tırnak içinde. Sabır bir hakikattir. Ve o, sen kendini Allah'ta bildiğinde, kendi varlığının merkezinde Allah olduğunu idrak ettiğinde sabredebilirsin. Bu o zaman mümkün olan bir şeydir.

O yüzden ayet diyor ki böyle böyle böyle şeylerle karşılaştıracak Allah. Ama devam ediyor, diyor ki: "sabredenleri müjdele." Ama bu sabrı biz ne olarak anlıyoruz? Böyle "tahammül et, çilen var" gibi anlıyoruz. Hayır, öyle değil. "Sabredenleri müjdele" -yanisen gerçek varlığının Allah ile var olduğunu, senin merkezinde Allah olduğunu, Allah'ın sana üflediği ruhun senin varlığın olduğunu idrak et. O zaman -sadece bunu idrak etsen- anlaşılmamak seni yaralar mı? Yok. Sen kendini anlıyorsun, Allah da seni anlıyor, bir boşluk, bir problem var mı? Yok. Kimse seni sevmiyor -sorun var mı?

Sorun yok. Allah seni seviyor. Sen de Allah'ın sana verdiğiinsani ve fıtri değerler adına kendini seviyorsun. Kendini Allah adına seviyorsun. İnsanlar seni yok sayıyor -bir sorun mu var? Yok. İşte sabır böyle bir şeydir. "Sabredenleri müjdele" bu demektir.

Yoksa işte "insanlar sevmiyor ama ne yapacaksın, hep nankörler zaten, belki de vefasız insanlar zaten" -şimdi sen böyle sabredebilir misin? Ağzını kapatsan içikonuşacak. İçini susturmaya çalışsan rüyanda göreceksin şikayetini. Anlatabildim mi?

Neden? Çünkü merkezinde değilsin. Varlığının merkezinde değilsin. O yüzden sabredemezsin.

Hatta Kehf Suresi'nde işte, Hızır olarak tanımlanan Allah'ın bir kulu diyor ya Musa'ya: sen, diyor, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeye sabredemezsin. Merkezinde değilsin tam olarak. Şimdi bizim de kendimiz hakkında doğru bilgi sahibi olmamız gerekir. O zaman sabredebiliriz.

Bediüzzaman'ın Atom Bombası Örneği

Hatta bir gün Bediüzzaman'a işte bazı baskılardan, zorluklardan bahisle bir şeyler söyleniyor. O da diyor ki bir talebesine: bak, diyor, deseler ki "Amerika'dan atom bombası atılıyor ve benim üzerime atılıyor" -yani hususi olarak bana atılıyor- ben o durumda derim ki "Zübeyir, bana bir kahve yap içeyim." Böyle derim diyor. Bu ne demek? Bu böyle -hani- atarlı giderli konuşma demek değil. Bu şu demek: bir atom bombası ki dünyada en yıkıcı şeydir; bir atom bombası dahi benim ruhani varlığıma en küçük bir zerre zarar veremez. O benim geçici bedenime zarar verebilir, bu kadar. Benim özüme atom bombası bile zarar veremez. O bilinci Rabbim bana verdiğiiçin sana derim ki "bana bir kahve yap, kahve içeyim." Anlatabildim mi? Bunlar böyle laf olsun diye söylenmiş sözler de değildir. Bunu Bediüzzaman talebesine bir hakikati

işaret etmek için söylüyor. Yani bak diyor, "atom bombası atılacak diye böyle korkuya kapılıp da ne yapacağım diye düşüneceğime, o gelinceye kadar bana bir kahve yap, bir kahve içeyim" derim diyor. Bakın, bilinç bu. İşte sabır da bu. Sabır da budur. O yüzden sabır Allah iledir. Kendinde Allah'ı göremeyen, kendindeki Allah'ı bilmeyen bir insan sabredemez. Bu imkansız bir şeydir.

Sabrın Ne Olmadığı: Direnç ya da Dirençsizlik Değil

Bir soru mu vardır? "Sabır dirençle değil de dirençsizlikle miilgili?" Sabır ne dirençle ilgili aslında ne dirençsizlikle ilgili. Sabrı şöyle tarif edebiliriz: merkezinde kalarak, merkezinde kalma bilinciyle değişken olan her şeye karşı farkındalık halidir. Yanimesela örnek vererek daha iyi bunu açalım. Mesela "bütün insanlar bana düşman" -ben bakarım, benim bir insana karşı yaptığım bir kötülük var mı? Yok. O zaman bana yaptıkları düşmanlığın nesnel bir temeli yok. Hani bir kötülük yapsam özür dileyip yanlışımı düzeltmem gerekiyor. Ama bir yanlışım yok ve bütün insanlar bana düşman.

Bu durumda ben ne yaparım? Kaygıya mı kapılırım? Öfkelenir miyim? Gerilim mihissederim? Kaygı mı hissederim? Yok. Ben kime aidim? Allah'a aidim. Ben neyim? Allah'ın üflediği ruhsal bir varlığım deyim yerindeyse. Herhangi bir insanın düşmanlığı benim varlığımı azaltır, eksiltir mi? Hayır. Bir sorun var mı o zaman? Yok. Sabır bu bilinçtir işte. Anlatabiliyor muyum? Sabır böyle bir bilinçtir. Ne dirençle ilgilidir ne dirençsizlikle ilgilidir.

Sabır, kendi varlığının, öz varlığının farkındalığı içinde olup, bunun dışındaki hiçbir şeyin senin o öz varlığını bozamayacağı, kirletemeyeceği, gölgeleyemeyeceği, dejenere edemeyeceğine dair bilinçle bütün o değişkenliklere şahit olabilme bilincidir.

Onları olduğu gibi kabul edersin, elinden geleni de yaparsın -bu elinden geleniyapmamak demek de değildir- ama şu incelik vardır kâinatta: hiçbir şey senin varlığını ne arttırır ne eksiltir, ve sen öz varlığının fıtri bilinciyle hareket edersin.

Mesela birisi sana küfür ediyor -sabırlısındır. Ne demek sabırlı? "Tahammül ediyorum, patlayacağım ama neyse" -sabırlı değil bu. Ne diyor? "Bu beni tanımıyor, benim fıtratımı bilmiyor, ben ona bir kötülük de yapmış değilim ama benden nefret ediyor. Allah selamet versin, farkındalığını arttırsın inşallah" -şey de yapmazsın, "ben de onu sildim" gibi de demezsin. "Üç gün sonra pişman olur, gelsin benden özür dilesin" de demezsin. Zaten pişman olduğunu görüyorsun, bırakırsın. "Üç gün önce konuşulanları bırak, şimdi oturup konuşalım, muhabbet edelim" dersin. Sabır böyle bir şeydir işte, bu da bunu böyle anlamış bir adam yani. Bütün kamil insanlar sabrı böyle anlamıştır. Sabır budur. Ve sabır dediğim gibi Allah iledir. Allah ile değilsen sabredemezsin. Tahammül edersin, bir sene sonra "yeter artık" dersin. "Ben de insanım" -tırnak içinde. Bu insan kelimesini o yüzden çok fazla telaffuz etmek istemiyorum. Çünkü bu kelimeyi de yanlış yerde kullanıyoruz yani.

Sen de insansan, bak, insan-ı kâmil olan Hazreti Peygamber var, sen öyle bir insan ol, hakikiinsan ol. "Madem insanım" diyorsun, "madem ben de insanım" diyorsun -amenna, insansın. O zaman hakikiinsaniyet olan Hazreti Peygamber'in örnekliğinikendine örnek al. Yoksa düşmüş insanın halini alıp "ben de insan" deyip "kim olsa

böyle davranır" deme. "Herkes benim gibi" deme. "Kim olsa benim gibi tepki verir" deme. Sen bu sefer istatistik üzerinden konuşuyorsun. İstatistiğin bir kıymeti yok ki.

Ne demek "kim olsa benim gibi hareket eder, kim olsa benim gibi kırılır, kim olsa benim gibi öfkelenir, kim olsa benim gibi acı çeker" -ne diyorsun yani şimdi burada?

Boş bir cümle yani. En fazla şunu diyebilirsin: "ben de şu anda çevremdekiinsanlar gibi nefsime mağlup oluyorum." Bunu diyebilirsin, bunu dersen anlaşılabilir bir şey bu. "Nefsine mağlup olan birçok insan gibi ben de şu an nefsime mağlup oldum ve böyle davranıyorum" -tamam bu doğru. Ama "ben de insanım" -o zaman olmadı yani. O zaman biz bu Kur'an'ı da anlayamayız. Öyle "insansa" biz bu Kur'an'ı anlayamayız. Zaten o yüzden anlamıyoruz.

Devam edelim. "Sabredenleri müjdele." Ve o bahsettiğimiz, vurguladığımız ayet geliyor: "onlar başlarına bir musibet gelince biz şüphesiz Allah'a aidiz, ondan geldik ona dönüyoruz derler." Bu, "derler," hani laf olsun diye derler değil. Böyle idrak ederler. Bu şuur içinde olurlar, o şuurla hayata bakarlar, o şuurla hayatı yorumlarlar.

Çünkü neden? Çünkü hakikat budur, çünkü hakikaten de bu öyledir. Mesela bütün insanlar etrafından dağılabilir, hiç kimse seni anlamayabilir, mümkündür bu. Bak mesela Hz. Yusuf, kimseye kendini anlatabilmiş mi, iffetli olduğunu birine ispat edebilmiş mi -tırnak içinde bazıları anlamış- onu kurtarabilmiş mi hapisten? Yok, hapse atılmış. Peki dert etmiş mi? Şunu mu demiş: "ya insana ağır geliyor bu"? Öyle mi demiş? Dememiş. Peki niye dememiş? Cevap "o peygamberdi"? Hayır, yanlış. O hakikiinsan olmanın farkındaydı. Hakikiinsaniyetiniidrak ettiğiiçin bir problem hissetmedi.

O yüzden kendi merkezimizi hatırlamaya ihtiyacımız var. Sen kimsin? Dur, dikkat et, bak bir sürü benlik seni oraya buraya çekiyor. Ama işte "o böyle dedi, eşim böyle dedi, arkadaşım böyle dedi, bu kadar yıllık dostlarım böyle dedi, bunlar bana böyle yaptı" -bak sürekli bir şeyler seni çekmeye çalışıyor, oradan bir hikaye üretmeye çalışıyor. "Babam beni anlamadı, annem beni takdir etmedi, zaten kimse benianlamıyor." Bak, hep böyle bir şeyler seni çekiştirmeye çalışıyor. Bırak çekiştirsinler, ama sen çekilme. Sen merkezinde kal. Merkezinde değilsen merkezine dön. Merkezine dön. Seni neler çekiştirirse çekiştirsin, hiçbirinin bir kıymeti olmaz. Hatta insanlar sana güya akıl verirler: "ya işte bak sana o öyle dedi ya, sen de ona öyle de.

Sen de onu yok say."

Bununla ilgili -bir özür dilerim- Kur'an'da bir peygamberin hayatında yaşanmış önemlibir şey var, bunu daha önce de kısmen hatırlattım. (Kaç saat oldu? İyi, o zaman oraya girmeyelim.) Yine bakın başka bir ayete bağlayalım o zaman: "her nefis ölümü tadacaktır." Burada kastedilen bu nefis nedir aslında? Geçici kendilikleriniz.

Her Nefis Ölümü Tadacaktır: Değişen Kendilikler

Bakın mesela 3 yaşındaki benim kendiliğim ölmedi mi şu an? Ölmüş değil mi, 3 yaşındayken ben. Allah'tan benim çok resmim yok öyle yani, ikide bir bakıp hikaye üretmiyorum, baksam da üretmemem gerekir. Bazı insanlar vardır böyle, artık doğumlarından başlıyor resimler, fotoğraflar, Allah onlara yardımcı olsun -bir de

özdeşleşiyorlarsa. Ne yaparsın böyle, sürekli "bir yaşında ben, iki yaşında ben, üç yaşında ben, beş yaşında ben." Hani nerede şimdi o kendilikler? O benler nerede şimdi? Yok, bak, hepsi ölmüş. Senin izafi düzeyde kendim dediğin, ben dediğin her şey ölecek.

"Sizi şer ile ve hayır ile karşılaştıracağız" diyor Allah. Şimdi şu noktaya bağlayalım, çünkü o nokta önemli. Şimdi anladınız mı? Allah niye korkuyla, açlıkla, eksiltmeyle karşılaştırıyor? Allah sizi kendisinde olduğu haliyle idrak etmeniziistiyor. Siz bir sürü şeyle özdeşleşmişsiniz. Bedenle, hatta saçınızla bile -bırakın bedeni- saçınız dökülüyor diye onu dert ediyorsunuz, mesela değil mi? "Yok, beyazlaştı" diye dert ediyorsunuz. "Yok, yüzüm kırıştı" diye de -o kadar özdeşleşmenin ayrıntılarına bu kadar girmişiz değil mi arkadaşlar? "Gözümün altında çizgi var, alnımda şu var" vesaire -o kadar özdeşleşmişiz düşünün.

Peki Allah ne yapıyor? Allah diyor ki: ben sana şefkat ediyorum, ben seni önemsiyorum, sana kıymet veriyorum. Sen yanılıyorsun, yanlış bir yerden kendine bakıyorsun. E ben de sana merhametliyim, o zaman ne yapmam lazım? Seniözdeşleştiğin, kendin zannettiğin şeylerden ayrıştırmam lazım. Ayrıştırmak için ne yapmam lazım? Büsbütün elinden almıyorum, eksiltiyorum. Eksiltmekle ne yapıyorum? Ayrışma bilincini hatırlatıyorum. Bak diyor, "eskiden gençtin, güçlüydün, şimdi bak gücün azaldı, bak azalttım, bak buradan bir şeyleri anlamaya çalış." Hep bir şeyleri eksiltiyorum. Maksadım seni büsbütün bir şeyden yoksun kılmak değil aslında. Sana, sen olanla sen olmayan arasındaki farkı göstermek.

Fitne: Ayrıştırma ve Uyandırma

Fitne kavramı da budur. Seni ayrıştırıyor. Hakiki altın ile altına karışmış olan o diğer metalleri birbirinden ayırıyor. Evliya nedir? Evliya, ayrışmış olduğunun bilincinde olan insandır ve ayrışmış olandır.

Dediğimiz gibi bu ayet bize ne anlatıyor? Bizi niye imtihan ediyor -tırnak içinde, halk deyimiyle diyorum. Çünkü seni seviyor. Şimdi böyle desem, ne sevgisi? Sen ne olduğunu bilmedin ki Allah bu sevgi muamelesini anlatsın. Allah diyor ki bak, sen bir gün mutlaka benim huzuruma geleceksin. Bir ömür boyu sahte şeylerle özdeşleşerek ömrünü tüketeceksin. İnsan ne der böyle bir duruma -mesela bir ömür boyu kendimikandırarak yaşayacak olsam, Allah'tan ne isterim? Mesela biri bana dedi ki "sen ömür boyu kendini kandırarak yaşayacaksın, kendini aldatacaksın" -insan der ki "ya biribeni uyandırsa" değil mi, "biri bana bunu hatırlatsa" değil mi, "biri bana bunu fısıldasa, bana bu yanılgıyı işaret etse" değil mi? İşte bu Allah'ın sana işaretidir.

Allah'ın yanılgına dair seni merhametiyle uyandırmasıdır. Şefkatiyle uyandırma faaliyetidir.

Evet, teşekkür ediyorum.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Bakara Suresi, 155-156. Ayet (anlatıcı tarafından doğrudan sure adı ve ayet numaralarıyla zikredilmiş; sohbetin ana ayeti) - Not (editöryel): Kehf Suresi'ne (Hızır-Musa kıssası, "sen hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeye sabredemezsin" ifadesi) atıfta bulunulmuştur; ancak ayet numarası verilmemiştir. - Not (editöryel): "Her nefis ölümü tadacaktır" ve "sizi şer ile ve hayır ile karşılaştıracağız" ifadeleri Enbiya Suresi 35. ayete aittir; ancak anlatıcı bu bölümde sure adını veya ayet numarasını zikretmediğiiçin kesin atıf olarak değil, bilgi notu olarak eklenmiştir. - Not (editöryel): "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" ifadesi Bakara Suresi 156. ayetin bir parçasıdır; yukarıda ana ayet olarak zaten listelenmiştir.

İlgili Sohbetler

Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine

Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Gerçek Değer ve Rağmen Olma Bilinci

Sohbette önce "hayatta en değerli şey nedir?" sorusu ele alınıyor ve tek gerçek değerin insanın kendi fıtri varoluşu olduğu, bunun yerine başka bir şeyi (başarı, tanınma, ilişkiler vb.) koymanın kişiyi hayatta tökezlettiği anlatılıyor. Ardından günahın aslında "özdeşleşme" olduğu, yani kişinin kendini değişken ve gerçek olmayan bir şeyle (mal, güzellik, statü, ilgi görme vb.) tanımlaması olduğu; bunun Allah'a değil kendine karşı işlenen bir zulüm olduğu açıklanıyor. Son bölümde imtihan ile deneyim arasındaki fark, sabrın katlanmak değil akışa katılmak olduğu ve "rağmen olmak" (koşulsuzluk) kavramının ihlasın ölçüsü olduğu, egonun ise hep "göreli/karşılıklı" bir ilkeyle çalıştığı örneklerle işleniyor.