İmtihan ve Gerçek Kendilik

Kısa Özet

Bu sohbette anlatıcı, Bakara Suresi 155-156. ayetler üzerinden "imtihan" olarak adlandırdığımız korku, açlık ve eksilme hallerinin aslında birer "olgu" olduğunu, bunların üzerine kurduğumuz acı/mahrumiyet/değersizlik hikayelerinin ise bizim ürettiğimiz sahte bir bilinç katmanı olduğunu anlatıyor. Enbiya Suresi 35. ayet üzerinden insanın "gerçek kendiliğinin" ölümsüz ve değişmeyen bir şey olduğu, bedenin ve zamanla değişen her şeyin sadece bir "enstrüman" olduğu işleniyor. Enfal Suresi 28. ayetle mal ve evladın birer "fitne" (ayrıştırma vesilesi) olduğu, gerçek kimliğin ancak Allah'a nispetle tanımlandığında sarsılmaz olacağı vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Allah bizi doğrudan korku, açlık veya eksiklikle değil, birer "olgu" ile karşılaştırır; bunun üzerine kurduğumuz acı/mahrumiyet hikayesi kendi bilincimizin ürünüdür.
  • Gerçek kendilik zamana ve mekâna bağlı değildir; değişen (yaş, sağlık, sosyal itibar, mal, evlat) her şey er ya da geç "ölecektir", ama insanın hakiki özü bütün bu değişimlere sadece şahitlik eder.
  • Geçmiş acıları "mumyalamak" (sürekli taze tutmak) yerine bırakmak, insanın kendi merkezine ve doğal huzur haline dönmesini sağlar.

Geçen Haftanın Hatırlatması: Bakara 155-156

Hoşgeldiniz. Geçen hafta işlediğimiz konuyla bağlantılı birkaç ayetle birlikte devam edeceğiz. Geçen hafta işlediğimiz ayeti çok kısaca hatırlayalım. Bu, çokça toplumda işte böyle "imtihan edilme" -sürekli olarak hep hayatımızda yaşadığımız herhangi bir olumsuzluk durumunda hemen "işte bu dünya imtihan" deyip, böyle sanki tam hayatımız bir düzene girmişken veya belli bir ölçüde biraz dengeyi bulmuşken böyle ters bir şeyin olması noktasında- çokça kullandığımız bir kavram. O konuyla ilgili bir ayetiişlemiştik: Bakara Suresi'nin 155-156. ayeti. Hatırlayalım: "Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; bir de mallardan, nefsinizden ve bu süreçte ortaya çıkan semerelerden, neticelerden, sonuçlardan eksiltme ile karşılaştıracağız."

O gün biraz ifade etmiştik: yani bu niye oluyor? Yani Allah'ın bir garezi mi var, bununla niye karşılaşıyoruz? Mesela aslında hayvanlar da, veya diyelim ki hatta bitkiler de, bazen dalı kırılıyor, bazen zararlı bir şeye denk geliyor; mesela onlar böyle şeyler söylemiyorlar, yaniişte "bu bir imtihan" falan demiyorlar. Mesela bir kedinin yavruları oluyor, işte belki bazen hepsi ölüyor, bazen bir yavrusu ölüyor, bazen yavrularını birisi alıp götürüyor; mesela bu durumlarda böyle büyük bir yıkım, bir travma yaşamıyorlar. Biz niye yaşıyoruz acaba? Buradaki fark nedir? Bu farkı eğer anlayabilirsek bu ayetleri de daha iyi anlama imkanı bulacağız.

Korku ve Açlık: Olgu mu, Hikaye mi?

Şimdi ne dedi ayetin başında? Biraz korku ve açlık. Korku nedir? Bir şeyi kaybetmekle ilgili, bir kaybetme ihtimaliyle ilgili oluşan bir şeydir korku. Veyahut da ne olur? İşte kendimi güvende hissediyorumdur, güvenimin ortadan kalkma korkusu olabilir. Veyahut da bir zarar ve tehlikeye maruz kalma korkusu olabilir. Veya açlıkla -buradaki açlık kavramını geniş anlamda ele almak gerekir. Yani bir şeyin eksikliği, bir şeyin eksik olması. Mesela aslında hayatımızda birçok şeyin açlığını yaşıyoruz değil mi? İşte ilgi açlığı var, sevgi açlığı var, onaylanma açlığı var, desteklenme açlığı var.

Bazen deriz işte "hayatta kimse beni desteklemedi, kimse bana yeterince destek olmadı" falan deriz. Bu nedir aslında? Bir açlıktır yani. Bir çeşit açlıktır.

Dolayısıyla gerek bazı şeyleri kaybetme korkusu, gerek zarar görme korkusu, gerek bir kısım konularda eksiklik hissetmiş olmamız -yani bir nevi o konuda bir açlığımızın olması durumu- ile aslında sizi karşılaştıracağım diyor Allah. Ama aslında geçen sefer konuştuğumuz üzere, aslında biz korkunun kendisiyle karşılaşmıyoruz veya açlığın kendisiyle karşılaşmıyoruz. Bir şey bizde "ben bunun mağduruyum" veya "ben bunun altında kalmışım" gibi algılıyoruz. Aslında bir olay yaşıyorsun, o kadar. Diyelim kiçocuğun vardı vefat etti, eşin vardı ayrılmak istedi vesaire, veya işte daha güvenli bir ortamdaydın o güvenli ortam biraz zayıfladı, veyahut da kendinin zannettiğin bazı şeyleri kaybettin. Bununla ilgiliinsanda oluşabilecek şey korkudur aslında. Ama dikkat edin: biz olaylarla karşılaşıyoruz, korkuyla karşılaşmıyoruz. Korku içimizde ortaya çıkan bir hikayedir. Korku da oluşabilir, oluşmayabilir de aslında.

Veya mahrumiyet hissi de oluşabilir, oluşmayabilir de. Yaniilgiyle ilgili, sevgiyle ilgili, onaylanmayla ilgili, desteklenmeyle ilgili bir mahrumiyet hissetmek veya bir eksiklik hissetmek benim bir algımdır. Yani evet, orada mesela "kimse beni desteklemedi" -bu bir olgudur aslında. Ama "hayatta kimse beni desteklemedi ve bundan dolayı çok muzdaribim" demek başka bir şeydir. O benim üretimimdir. Veya "hayatta kimse beniyeterince, veya sevilmem gerektiğine inandığım ölçüde sevmemiştir, hayatta kimse beni tam olarak anlamamıştır" -bu nedir? Bu bir olgudur. Yaradan'ın bizi karşılaştırdığı durumlar bunlardır sadece. Bir olguyla karşılaştırıyor, bir durumla karşılaştırıyor. Senin bilincin bununla ilgili bir hikaye üretiyor. Senin bilincin buna bir anlam yüklüyor. Bazen bunu büyük bir acı olarak telakki ediyor, bazen bunu büyük bir eksiklik olarak telakki ediyor, büyük bir mahrumiyet olarak algılıyor vs. Bu aslında bizim kendi bilincimizin, o olay neticesinde ürettiğimiz bir şeydir.

Olayla Hikayeyi Ayırt Etmek

O yüzden bu iki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Allah bizi korkuyla karşılaştırmıyor. O yüzden "Allah beni niye korkutuyor" diyemeyiz. Ve "Allah beni niye böyle sürekli sevgisizlik veya ilgisizlik veya takdir edilmeme, onaylanmama haliyle niye bu kadar karşılaştırıyor" -hayatta kimse beni onaylamıyor, kimse beni önemsemiyor, kimse beni sevmiyor, kimse beni desteklemiyor, Allah niye beni böyle şeylerle karşılaştırıyor- gibi aslında bir hadise yoktur. Sen olguyla karşılaşıyorsun. Bir olguyla muhatap oluyorsun, bir durumla muhatap oluyorsun, o kadar. Ondan senin ne ürettiğine senin dikkat etmen gerekiyor. Ben bundan ne üretiyorum? Bir mahrumiyet hikayesi mi üretiyorum? Bir acı hikayesi mi üretiyorum? Bir çaresizlik hikayesi miüretiyorum? Bir kimsesizlik hikayesi mi üretiyorum?

Dikkat edin: Peygamber bunu üretmiş mi böyle bir şey? Üretmemiş. Hz. Yusuf üretmiş mi? Üretmemiş. Demek ki sen de üretmeyebilirsin. Yani bir olayı yaşamak illa benim bir hikaye, o tür bir hikaye üreteceğim anlamına gelmiyor. Burayı çok iyi ayırt etmemiz gerekiyor. Eğer bunu iyi anlayabilirsek, o zaman -tırnak içinde söylüyorum- gereksiz yere benliğimizin böyle Allah'la didişmesine de gerek kalmayacak. İşte "Allah niye beni böyle şeylerle karşılaştırıyor?" Neyle karşılaştırıyor? Diyelim ki anne baban sevmiyor veya onaylamıyor veya desteklemiyor veya bir gün bile sana "seninle gurur duyuyorum" demedi. E, problem ne? Bana problemi anlat. Problem bu olay değil ki; problem senin bunun üzerinden "ben ne kadar şanssızım, ne kadar acı çekiyorum, ne kadar mutsuzum" hikayesi üretiyor olman. Bu iki şeyi birbirinden ayırt etmediğin müddetçe hayatta birçok şeyle karşılaşacaksın, ister istemez karşılaşacaksın. İşte Kur'an'ın burada bize anlattığı temel nokta aslında burasıdır.

Değerin Kaynağı: Kendinden mi, Başkalarından mı?

Ve devam ediyoruz: "mallardan, nefsinizden" -yani kendiniz olarak algıladığınız her ne ise. Bakın bu ayet bir cilt kitabı doldurabilecek bir manayı içeriyor aslında. Kendiniz olarak algıladığınız ne var? Mesela "ben değerliyim" diyorsun, sonra insanların sana o kadar değer vermediğini görüyorsun. Çünkü "ben değerliyim" derken neyin üzerinden değer üretiyorsun? Çevrenin seninle ilgili yaklaşımları

üzerinden değer üretiyorsun. "İşte ben çok değerliyim." Nereden anladık bunu? "Herkes beni sever." Ne yapacağız bunu? Bu problemli bir durum yani.

Ama desen ki "ben değerliyim çünkü Yaradan beni değerli olarak yaratmış, kıymetli, değerli bir fıtratla yaratmış, dolayısıyla ben Allah'ın fevkalade -her insan gibi- kıymetlibir sanatı olan değerli bir varlığım. Ve bundan dolayı da büyük bir şükran içindeyim" -o zaman senin bu değerini birisi aşağıya düşürebilir mi? Düşüremez. Eksiltebilir mi? Hayır, eksiltemez. Böyle bir şey söz konusu olmaz. Ve sen kalkıp "bana kimse değer vermiyor" hikayesi kurarsan, bunun yeri yok yani. Bunu dikkatle değerlendirin arkadaşlar. Yani birisi "ben kendimi değersiz hissediyorum" diyorsa -tırnak içinde söylüyorum- sorumlusu kendisidir. Başkaları çok iyi davranıyor veya çok normal davranıyor veya çok adil davranıyor, sen yanlış düşünüyorsun demiyorum. Bir başkası seni yok sayabilir, görmezden gelebilir, sana hakaret edebilir, seni yok sayabilir, seni asla onaylamayabilir, bir kerecik bile takdir edici bir söz söylemeyebilir.

Olabilir bunlar, bunların hepsi olabilir. Ama bunlar olurken sen kendini değersiz hissediyorsan, burada senin algı ve bilinç düzeyinde çözmen gereken yanlış bir işlem var demektir. Yanlış bir şey ortaya çıkıyor, yanlış bir netice üretiyorsun. Buna senin dikkat etmen gerekir. Yoksa insanların nasıl davranacağını kontrol etmek yüzde yüz mümkün değil.

"İnsanlar o zaman benim değerimi bilsinler" -tırnak içinde söylüyorum, bu senin sorunun da değil yani. "Madem değerliyim, madem Allah beni çok değerli yaratmış" -nefis öyle der- "o zaman insanlar bana o değeri göstersin, o değerimi fark etsin, ben başka bir şey istemiyorum ki." Hayır, sen yine yanlış bir yerden bakıyorsun. Çünkü gerçekten o değerini fark edersen, senin bunu başkalarının fark edip takdir etmesinibeklemezsin. Çünkü değer kendindendir. Değerliysem değerliyimdir, bu kadar basit. Bunu birilerinin görmesi, birilerinin fark etmesi, birilerinin onaylaması benimle ilgili bir problem değildir.

Çiçek Metaforu: Takdir Beklemeden Var Olmak

Bakın burada girerken çok güzel bir çiçek var değil mi? Kokusu çok güzel, rengi çok güzel vs. Çiçek diyor mu ki "beni görün, kokumu fark edin, beni takdir edin, alkışlayın"? Diyor mu? Demiyor. Güzel güzel çiçek açmış, güzel bir kokusu var ve gayet güzel bir görünümü var değil mi? Bunun bir takdir beklentisi var mı? Yok. Görebilirsin, görmeyebilirsin de. Bazısı geçerken hiç görmüyordur belki, kafası kim bilir neyle meşguldür, o çiçekleri görmüyordur. Kimisi de görüyordur. Kimisi de görüyordur ama onun kıymetini takdir etmiyordur. Bunlar o ağaçla, o çiçekle ilgili bir şey değildir.

Peki ben bunu böyle yapabiliyor muyum? Yapamıyorsam niye yapamıyorum? Soru odur aslında. O soruyu sormam gerekir.

Gerçek Kendilik Zaman ve Mekâna Bağlı Değildir

O yüzden kendimiz dediğimiz varlık aslında zamana, mekana bağlı olmayan bir şeydir. Yani gerçek kendim, zamanın değiştirdiği bir şey değildir. O yüzden Allah bize

her zaman bunu hatırlatıyor: gerçek kendilik Allah'la bağlantılıdır. "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Eğer sen Allah'ı hatırlarsan kendini de hatırlamış olursun. Çünkü sen Allah'la birlikte tanımlanacak, Allah'a nispetle tanımlanacak bir varlıksın. Yoksa sen ilişkilerine nispetle tanımlanacak bir varlık değilsin.

"Ben sosyal itibarı çok iyi bileyim, herkes beni sever" -yani mübarek olsun, sevsin de yani, kendini bununla tanımlama. Eğer bununla tanımlarsan ne olur? Allah diyor kihayatta ister istemez bunun eksilmesiyle karşılaşacaksın. Sosyal konumunun eksilmesiyle karşılaşacaksın. Bir zamanlar güzeldin, güzelliğin geçecek, bununla karşılaşacaksın. Bir zamanlar yakışıklıydın, bu geçecek, bununla karşılaşacaksın.

Çünkü neden? Şu nedenle: kendin dediğin şeyi yanlış yere konumlandırmışsın. Kendin dediğin şey gerçek doğru bir yerde durmuyor. Sen sosyal konumunu, maddiimkanını, sosyal etkini, hatta Instagram'da paylaşılma düzeyini bile "kendin" diye tanımlıyorsun. Bunun üzerinden bir kendilik tanımlaması yapıyorsun.

Kendini Değişkenle Tanımlamanın Bedeli

O zaman ne olur? Bunlar ne olacak? Bunlar ister istemez eksilecek. Genç kalır mısın? Değil. Yakışıklı kalır mısın? Değil. Sağlıklı kalır mısın? Değil. E peki kendinibunlarla tanımlarsan ne olacak? E bunlar eksilecek diyor Allah. Yaniister istemez bunlarla karşılaşacaksın. Bir zaman diyelim ki çok zengin olursun ama zenginliğin gidebilir, karşılaşabilirsin. Çok sağlıklısındır, sağlık düzeyin düşer, ilelebet sağlıklı olmayacaksın, bir gün bir hastalık gelecek, gidecek vs.

Peki kendini bunlar üzerinden tanımlarsan ne olur? O zaman Allah diyor ki şu yaratılış düzleminde bir düzen var. O düzen nedir? Başlangıcı ve sonu olan her şey değişkendir. Tıpkı fizikte entropi kanunu gibi, her şey bir noktada sıfırlanmaya doğru gider. O zaman sen kendini bu değişken olanla tanımlarsan ne olur? Sen ömür boyu hep eksilmekle karşılaşacaksın. Sürekli bir eksiklik, bir eksilme hissedeceksin. Bir zaman gençtim, şimdi yaşlıyım. Bir zaman yakışıklıydık, şimdi değiliz. Bir zaman çok sağlıklıydım, şimdi böyleyim. Bir zaman şöyle şöyle insanlar beni arar sorardı, şimdiarayıp soran yok. Sürekli olarak bunları yaşayacaksın. Ve bundan dolayı da -tırnak içinde- Allah'ı sorumlu tutacaksın. Bundan dolayı da ömrün "imtihan oluyoruz, imtihan oluyoruz" lafıyla geçecek. Halbuki aslında böyle bir durum yok.

Ezeli İlimde Var Olmak

Bizim özbenliğimizin başlangıcı var ama sonu mu yok? Ya da başlangıcı da yok.

Başlangıcı da yok. Sen Allah'ta ilim olarak vardın. Onun ilmi ezelidir. Onun ezeliilminde varsın. Yani Allah bir zaman sonra seni hayal etti veya bir zaman sonra onun ilminde oluştun değil yani. Ezeli olarak onun ilmindesin. Algınızın yetebileceği bir varoluş gibi; algını genişletirsen yetebilir. Kendini varlığı sadece maddi veya elle tutulan, gözle görülen olarak algılamazsan, Allah'ın sonsuz ezeliilminde hepimiz vardık. Sonra o ilim, ilmi varlık düzeyinden iradesiyle, kudretiyle görünen bir varlık noktasına büründük. O yüzden ilmi ezeli her şeyi kuşatır, geçmişi geleceği kuşatır. O

yüzden hepimiz Allah'ın ezeliilminde var idik. O noktada, o farkındalığın içinde kendimizi tanımlamamız gerekir. Yoksa ben "şu tarihte doğmuş, doğum günü kutlandığında ve hatırlandığında mutlu olan" -kaç kişi hatırladı, o hatırladı bu hatırlamadığıyla ömrümü geçirecek bir varlık olmamalıyım. Yani bu kadar basit bir şey değilim.

Dolayısıyla nefsimizden, yani kendimiz zannettiğimiz her şeyden -bu demektir. Ve bu süreçte ortaya çıkan semerelerden, ürünlerden, neticelerden, her türlü sonuçtan eksiltileceğiz. Peki bu niye olmaktadır? Bunu bir başka ayette devam edeceğiz ama burada geçen ifadelerle devam edelim. Ayet diyor ki: "sabredenleri müjdele."

Sabır: Direnmek Değil, Merkezde Durmak

Sabrı da ne olarak tanımlamıştık? İnsanın bilinç düzeyinde doğru, hakiki, asli olan noktada durabilme bilinci. O noktada durabiliyorsan sen sabrediyorsun demektir.

Sabır hakikatte direnebilme. Hani bu direnmeyi de sanki kavga ediyor gibialgılamayın. Çünkü direnmek deyince akla hep böyle mücadele, çatışma geliyor.

Altın Metaforu

Hani orada o örneği vermiş miydik? Yani altın gibi düşün. Mesela altını 100 yıl suya koyun, 100 yıl paslı demirin arasına koyun. Altın sabırlıdır -tırnak içinde. Hiç paslanmaz. Yanında paslı demir olur ama o paslanmaz. Suyun içinde 100 yıl kalır ama paslanmaz. Çöpe atarsınız, o çöp olmaz. O kendi varlığının hakikatinin farkındalığı içinde direnir. Ama bu direnme bir bilinç direnişidir. Bir fiziksel çatışma -"işte ben sizi önemsemiyorum, ben size muhalefet ediyorum, ben sizinle çatışıyorum" direnci değildir. Direnç öyle bir şey değil. O da bir tepkiselliktir.

Mesela diyelim ki birisi sana hakaret eder, sen dersin ki "arkadaşım, yani bu üslup sana da bana da yakışmıyor" dersin, sen kabalaşmazsın. İşte bu sabırdır. Ne demek? Sen fıtratında duruyorsun, fıtratının değerleri üzerine duruyorsun. Karşıdakiseni tahrik ediyor, karşıdaki seni tetikliyor, karşıdaki seni kendine bilerek veya bilmeyerek benzetmeye çalışıyor. Ama sen ne yapıyorsun? Sen kendi fıtratının merkezinde, kendi fıtratının değerleriiçinde durmayı tercih ediyorsun. Oradan sapmıyorsun, onun dışına çıkmıyorsun. İşte sabır budur. O yüzden dedim ki Kur'an der ki sabır Allah iledir. Yani Allah'ın sana verdiği fıtratı ve o fıtri değerleri hatırlayabildiğin ve bunun seni hakikaten mutmain kıldığını idrak ettiğin ölçüde sabırlı olabilirsin.

Biri sana yarım saat boyunca hakaret edebilir. Sen onu çok sakince dinleyebilirsin.

Dinleyebilir misin? Evet dinleyebilirsin. Rahatsız olur musun? Yok, hiç de rahatsız olmaz. Çünkü söylediği her şey yanlıştır, o zaman seninle bir ilgisi yoktur. Onu da sakince dinlersin. Hiç mi gerilmezsin? Yok, gerilmeyebilirsin yani. İnsan böyle bir varlık aslında; yaniinsan derken kast edilen varlık böyle bir varlıktır. Bak bunun onlarca örneği Kur'an'da var, kamil insanların hayatında var; ve o insanlar gerçekten kaba insanla birlikte yaşadığı halde kabalaşmamış, bencil insanlarla birlikte yaşadığı halde bencilleşmemiş -dikkat edin- bundan rahatsız da olmamış. Yani altın yanındaki

paslı demirden rahatsız olur mu? Yok, olmaz. "Niye bu paslı demiri yanıma koydunuz" der mi? Demez. "Ben gıcık kapıyorum bu paslanmış demirden" der mi? Demez. Niye? Çünkü kendi varlığında tam ve mutmaindir. Bir problemi yoktur. Yanına paslı demir de koyabilirsin, çok güzel bir şey de koyabilirsin, o altındır ve o altınlığında mutmaindir. Hiçbir sorunu, hiçbir sıkıntısı yoktur. Gayet rahattır. Hiçbir gerilimi, gerginliği, tepkiselliği de yoktur.

Eksiltme Aslında Arındırmadır

Peki bu nasıl olur? İşte bu, bu ayette ifade edilen arınma neticesinde olur. Yani birisana hakaret ettiğinde, hakaretine -tırnak içinde- muhatap olacak, "beni onayla, benitakdir et, bana hakaret etme, beni küçümseyemezsin, beni yok sayamazsın" diyen biri yok ortada. E olmayınca bir problem var mı? Yok, öyle bir problem. Sen o anda nasıl bir haldesin? Sen o anda doğal, şuurlu, kendi varlığının tamlığında mutmain birisin. Bir sıkıntı var mı ortada? Yok, hiçbir sıkıntı yok.

Peki bu noktaya gelmek için ne yapmalısın? Bu noktaya gelmiyoruz, bu noktadayız aslında biz. Ama bu noktada olmaklığımızı örten bir şey var. Yani biz hepimiz aslında bu bahsettiğimiz doğal, dingin, mutmain olan noktadayız. Diyeceksiniz "ben niye bunu hissetmiyorum?" Çünkü üstü kaplanmış. Yanlış bir şeyle kaplanmışız. İşte bu ayet bize aslında neyi anlatıyor? Diyor ki neyle kaplanmışsın? Ya hayat içinde bugüne kadar hangi yanlış, gereksiz şeylerle kaplanmışsın? Bak ben de tam da sana destek oluyorum, seni bunlardan temizliyorum. Ne yaparak? Eksilterek. Neyden eksiltiliyorsun o zaman? Yani gereksiz, o anlamsız kaplamadan eksiltiliyorsun. O eksiltme senden bir eksiltme değil. Senin tamlığını sana unutturan şeylerden eksiltiliyorsun. Senin tamlığını unutturan, senin mutmainliğini sana unutturan hikayelerden özgürleştiriliyorsun. Bunlardan Allah seni temizliyor.

O yüzden hayatta yaşadığımız durumları büyük bir imkan, büyük bir şans olarak görmeliyiz. Yani ben bu noktada neden dolayı acı çektim, neden dolayı mutsuz oldum, neden dolayı kendimi kötü hissediyorum, neden dolayı kendimi değersiz hissediyorum, neden böyle mutsuzum -bir bak oraya. Ama "oraya bak" dediğimiz, içeriye bak, sonra o içerideki sahtekar hikayeye bak. O sen değilsin. Onun sen olmadığını tam idrak edinceye kadar bakmaya devam etmek durumundasın. Ona bak: o ben miyim? Bu hikaye nereden kaynaklanıyor? Hangi olayların birikimiyle bu hikaye ortaya çıktı? O hikayelerden bir bakacaksın, bir zaman gelecek özgürleşmişsin. Bir bakacaksın ki daha önceden seni mutsuz eden, seni öfkelendiren, sana kendini kötü hissettiren, sana kendini haksızlığa uğramış hissettiren hikayeye bakacaksın. Bakacaksın ve tebessüm edeceksin. "Ne kadar da yanlış bir yerden bakıyormuşum, ne kadar da yanlış algılıyormuşum" diyeceksin. Neden? Çünkü bakışın ve bilincin merkezine döndü, bakışın ve bilincin doğal haline döndü.

Bizim ihtiyacımız budur. O yüzden aydınlanmak dediğimiz, ermek dediğimiz, evliya olmak dediğimiz şey ekstra bir şey değildir. Merkezine dönmektir. Kendi orijinal haline

dönmektir. O yüzden bütün müminler Allah'ın velisidir. Ama ne şartla? Bu temizliğigerçekleştirmek şartıyla.

Eksiltildiğini zannettiğinde, bu eksilen ne? Ben neyin eksildiğini hissediyorum? Kendimden bir şey eksilmiş gibi hissediyorum -bir bak oraya, tamam acele etme, bir bak. Benden mi bir şey eksiliyor? Öyle hissediyorum. Tamam, öyle hissediyor olabilirsin. Ama acele etme ve bakmaya devam et. Bu neyde ve kimde bir eksiklik? Eğer bunu sakin bir bakışla değerlendirip acele etmeden yol almaya devam edersek, o zaman bir an gelecek bakacaksın ki o çok sahte bir şey. Ve yıllarca o sahte benlikle niye yaşadım, bu yükü niye çektim, neyse hadi olsun deyip bırakıp özgürleşeceksin.

Felah: Kaplayanı Yırtıp Çıkmak

O yüzden bakın Kur'an insanı her namazda neye çağırıyor? Felaha çağırıyor. Felah nedir? Bir şeyin yarılıp onun içinden geçmektir. Her ezan aslında bize bunu hatırlatıyor. Yani o gerçek kendini kaplayan şeyi yırt ve oradan çık yani. Diyelim ki bir şey oldu, böyle kendini kötü hissettin. Ezanı okuyorsun. Bak ne oldu da bu hissiyaşadın, ve bu his senin gerçek kendinin hissi mi acaba? Bir bak oraya, acele etme. "Kendimi değersiz hissettim." Tamam, bak oraya. Bu kimin algısı? Aslında bak dikkat et, senin varlığında aslında bir değişiklik olmadı. Biri bir şey söyledi, biri bir şey yaptı. Niye sen kendini değersiz hissettin? Yani sen böyle, değeri biri sana "iyisin" deyince artan, "kötüsün" deyince eksilen bir şey mi? Bir bak bakalım, gerçek bu olabilir mi? Ha gerçek buysa de ki: ben böyle biriyim.

"Ben Bir Animasyon muyum?" Sorusu

Yani hani tıpkı borsa gibi, bir yükseliyor bir alçalıyor yani. Benim kendimden bir değerim yok; biri bana "değerlisin" deyince değerli oluyorum, "değersizsin" deyince değersiz oluyorum. Ya bunu kabul et, bu böyledir. Ya da de ki: ya burada bir problem var yani, burada bir gerçek olmayan bir şey var, ben kendi kendimi kandırıyorum aslında, kendi kendimi yanıltıyorum. Böyle değerimiinsanlar üzerinden -ya bak, sen bana şöyle desen, ayaklarım yerden kesilir, çok mutlu olurum, çok kendimi değerlihissederim. Ama sen bana böyle bir şey desin, yıkılıyorum- ya bir dur, bu bir animasyon mu yani, ben bir animasyon muyum acaba, bir kurgu muyum acaba? Çünkü eğer böyleysem, bir kurguyum ben o zaman. Birileri beniistediği gibi kurabilir yani.

Üç kişi bana "İsmail Bey, çok teşekkür ederim, iyi ki sizi dinlemek nasip oldu" der.

Kendimi değerli hissederim. Arkadan üç kişi bana der ki "sen İslam'ı yanlış anlatıyorsun, Allah belanı versin" der. Moralim bozulur, kendimi değersiz hissederim.

Bu ne demektir? Bir animasyon demektir. Kurgulanmış, birilerinin kurabildiği, birilerinin pat diye değerli hissettirebildiği, öbürünün de pat diye değersiz hissettirebildiği bir varlığım ben. Ya böyleyim, ya da burada yanlış bir şey işliyor. Ya o sahteliği keşfetmeliyim, ya da "demek ki böyleyim" demeliyim.

İşte Kur'an bize ne diyor? Bir sahtelik var diyor aslında burada. Bakın, "ben sizi bir şeyle yaşatıyorum, siz bir anda korku hissediyorsunuz, bir şey yaşatıyorum, ya işte

böyle hayatımda şöyle açlık hissediyorum, böyle eksiklik hissediyorum, işte biri benianlasa, biri beni sevse, biri beni takdir etse -açlık hissediyorsun, bir şey yaşıyorsun, eksildim diyorsun. Peki ben bunları niye yaşatıyor olabilirim" diyor Allah. İşte onun cevabını veriyor aslında bu ayette. Diyor ki: "bunlardan sizi eksiltiyorum, ta ki sabredenleri müjdeleyeyim." Neyle? Sen hiçbir korkunun, hiçbir arzunun, hiçbir eksikliğin nesnesi değilsin. Kur'an'ın bir başka ayetinde ifade edildiği gibi, dikkat edin, Allah'ın velileriiçin korku ve hüzün yoktur ve onlar dünya hayatında bir şey artar eksilir bunu dert etmezler. Bir eksiklik, bir mahrumiyet hissetmezler.

Biz bırakın, bazen işte "şuraya gideceğim" diyoruz, imkan olmuyor, "niye gidemedim" -çok mutsuzum. Niye? İşte gidemedim. Niye mutsuzsun? Şunu yapamadım. Niye mutsuzsun? Şunu alacaktım, alamadım. Peki abi ben sana bir şey soruyorum: niye mutsuzsun? Ben sana onu soruyorum. Yani mutsuz olmak zorunda mısın? Bir şeyialamadın, bir insan seni takdir etmedi, niye mutsuz oluyorsun? Soru bu.

Dolayısıyla ayet bize şunu hatırlatıyor: "sabredenleri müjdele" -yani kendi merkezinde durabilenleri, kendi merkezinin farkında olan, gerçek kendinin ne olduğunu bilen, bunu idrak eden, bunun mutmainliğini fark edenleri müjdele. Neden? Çünkü orası gerçekten müjdeli bir yerdir.

La İlahe İllallah: Bozulmayan Tek Kimlik

Niçin peygamber "la ilahe illallah deyin, kurtulun" diyor? Çünkü la ilahe illallah tertemiz bir hakikattir. Senin de hakikatin o la ilahe illallah hakikatiyle beraberdir.

Bakın: la ilahe illallah Muhammedun Resulullah -bunu kendine nispet et, la ilahe illallah, adını koy oraya ve de ki: "Abdullah, bak, her şey mükemmel, Allah'tan başka ilah yok, ben de ona aidim, ben de onun kuluyum." Ne kadar güzel, ne kadar temiz bir bilinç! O yüzden peygamber diyor "la ilahe illallah deyin, kurtulun." O yüzden bu müjdeli bir şeydir. "Ben kimim? Ben Allah'ın kuluyum, Allah'a aidim, onunla varım." Ne kadar temiz bir şey, hiç kimsenin lekeleyemeyeceği, bozamayacağı, ortadan kaldıramayacağı bir şey. Ne kadar kıymetli bir şey. Ve ne kadar saf, temiz bir şey. La ilahe illallah, sonra adını koy, sonra "Abdullah" de. Ne kadar temiz bir şey bu. Hiç kimsenin bozamayacağı bir şey. Hiç kimsenin değersizleştiremeyeceği bir şey. Hiç kimsenin iptal edemeyeceği bir şey.

Ama öbür şey iptal edilebilir. Bak, güzelsin, zaman bunu iptal ediyor. 20 sene sonra, 30 sene sonra kalıyor mu gençliğin? Kalmayacak. Peki ne yapacaksın o zaman? Eğer oraya dayanıyorsan -bir gün bir kadın görmüştüm böyle, işte 55-60 yaşlarında, Allah rahmet eylesin, "işte ben çok sağlıklıyım, işte selülitlerim yok, öyledir böyledir" -sonra bir hafta sonra bağırsak düğümlenmesinden gitti yani. Gerçek bir hikaye bu, gözlerimle gördüğüm bir şey. Sen neyle kendini tanımlıyorsun? Çok sağlıklıyım. Yaniolsan ne olur? Bir gün hastalanıp öleceksin. 60'ında olmazsa 90'ında olacak. Yanisen neyin peşindesin? Neyi korumaya çalışıyorsun? Ne kadar manasız bir şey değil mi?

Ama "la ilahe illallah ve ben de Rabbimin kuluyum" dediğinde, bu bir şeyle iptal edilebilir mi? Bu bir şey tarafından ortadan kaldırılabilir mi? Bu bir insanın zarar verebileceği bir şey midir? Değildir. Ama sen kendini başka bir şeyle tanımlarsan, ne olursa olsun -bakın ne olursa olsun- annelik, babalık, çocuk olmak, "birinin çocuğuyum, birinin torunuyum, işte falanım, eşiyim" vs. Bak bunlarla tanımladın mı, kendini bunlarla tanımladın mı, büyük bir belaya da başını soktun demektir. Kendinikendi elinle hapsettin demektir. Bunlar dünya hayatının deneyimidir.

Enbiya Suresi 35. Ayet: Her Nefis Ölümü Tadacaktır

Bakın ayet bir başka ayette devam edecek. Devam edelim burayı, sonra oraya geçelim. "Sabredenleri müjdele" -yani anladık değil mi? Aslında demek ki ne yaşarsak yaşayalım, dikkat edeceğimiz bir nokta var: Allah'la olan bağının farkında ol, merkezine dön, kendi varlığının hakikatiniidrak et. Onu idrak ettin mi hiçbir problem yoktur, ne yaşarsan yaşa. İşte bazı kamil insanların "ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim" dediği o. Çünkü o varlığa sevinmek dediğin şey gerçek varlık değil ki.

Yokluk da gerçek yokluk değil. Varlık, Allah'la var olduğunu idrak ettiğin varlıktır. Yokluk da bunu idrak edemediğin durumdur. Yoksa öbür türlü varlık yokluk ne diyor? Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim.

Ve ayet devam ediyor: "onlar başlarına bir musibet gelince: biz şüphesiz Allah'a aidiz ve ona döneceğiz derler." Dolayısıyla geçici alemdeki değişimlerin oluşturduğu zorluklar, eksiklikler, sıkıntılar, mahrumiyetler bizim öz varlığımızı etkilemez. Bizim öz varlığımız travmatize olmaz, öz varlığımız acı çekmez, öz varlığımız mutsuz olmaz.

Yani Allah korusun, böyle Allah'ın huzuruna çıkıp "Ya Rabbi dünyada çok mutsuzdum" derseniz terslenirsiniz yani. Çünkü Allah diyecek ki "ben sizi mutsuz yaratmadım." E siz diyeceksiniz "ama benim başıma neler geldi biliyor musun?" Yanionlar senin başına gelen olgulardı, sen değildin ki. Sen kendini o olguların üzerinden tanımladın. "Kimse beni anlamadı, kimse beni sevmedi, kimse beni takdir etmedi, kimse beni önemsemedi" -ben seni böyle yaratmadım ki, ben bu değildi ki, sen beniunutmuşsun; yani gerçek beni unutmuşsun ve Allah'ı, dolayısıyla unutmuşsun. Unuttuğun için zaten bu zorluğu, bu sıkıntıyı çekiyorsun.

Enbiya Suresi'nin 35. ayeti de bağlantılı konu olarak: "her nefis ölümü tadacaktır" -değil mi, bunu böyle çok duyarız. Aslında buradaki ölümü tadacak olan, yani ölecek olan var; aslında bir de ölümü deneyimleyecek olan var. Yani bir şeyi tadarsın. Eğer ölen şey açısından bakarsak, bu noktada ölen şey açısından her kendilik hali ölecektir. Mesela ben bir zaman yeni doğmuş bir çocuktum. Öyle diyebilirim -ben, ben diyorum, kendim yani- yeni doğmuş bir çocuktum. İlk gün doğduğumda ne derim dilim olsa? Diyeceğim ki "ben yeni doğdum" değil mi. Bir yaşına geleceğim, "ben bir yaşındayım" diyeceğim. Üç yaşına geleceğim, üç yaşındayım. Zaten böyle bir gariplik sergiliyoruz ya, her doğum günümüzü özel olarak kutluyoruz. "İşte 30 yaşına girdim." Yok, "35 yaşına girdim." Ne yapıyorsun abici? Sen kendini neyin içine sokuyorsun yani? Bak, sürekli değişen bir şey.

Nasrettin Hoca Fıkrası: Değişmeyen Sen

Hani Nasrettin Hoca'nın bu konuda meşhur ve güzel bir şeyi vardır. Soruyorlar: "Hoca, kaç yaşındasın?" Diyor ki mesela işte "30 yaşındayım." Ertesi bir sene geçiyor, soruyorlar "kaç yaşındasın?" "30" diyor. 3 sene geçiyor, soruyorlar "kaç yaşındasın?" "30" diyor. "Hoca" diyorlar, "sen 3 sene evvel de 30 dedin, şimdi de 30 diyorsun." "Ben dürüstüm, ben sözüme sadığım" diyor, "ben lafımı değiştirmem" diyor. Neyi söylemek istiyor? Şunu demek istiyor: değişken olan şey sen değilsin. Ne güzel hoş bir laf söylemiş, ne güzel bir fıkra değil bu. Bu çok önemli bir şey. Değişken bir şey sen değilsin.

"Ben 30 yaşındayım" diyorsan, sen kendini tanımıyorsun demektir. "Ben yaşlandım" diyorsan veya "ben gencim" diyorsan, sen kendini tanımıyorsun demektir. Değişen şey sen değilsin. Senin kullandığın bir enstrümandır. Beden bir enstrümandır. Onun bir yaşı vardır, üç yaşı vardır, beş yaşı vardır, on yaşı vardır, şu an yaşı şudur ve değişir, değişir, değişir. Sen bu değilsin. O yüzden değişken olan her şey ölecektir ve gerçek kendilik olan sen bütün bu ölümlere şahit olacaksın.

Mesela benim böyle bir fotoğraf albümüm yok. Bazı insanlarda görmüşüm böyle: 1-2 yaşından itibaren böyle fotoğrafları çekilmiş, böyle bir fotoğraf albümü var, hatta 3-5 tane vardır böyle seri halinde, böyle ara sıra çeker. Şimdi bak bakalım hepsi ölmedimi? Bir yaşındaki sen neredesin? Üç yaşındaki neredesin? On yaşındaki sen neredesin? Eğer sen o beden isen, neredesin? Yok. Öldü mü? Öldü tabii ki. Şu ankide ölecek. Sen bütün ölümlere şahit olansın. Ve ölmeyensin aslında. Bütün ölümlere şahit olan ama ölmeyensin. Neden? Çünkü sen Allah ilesin. Allah ile varsın. Sen Allah ile varsan, kendini Allah ile tanımlıyorsan, Allah'a nispetle kendini tanımlıyorsan, o zaman senin için ölüm yoktur. O yüzden kendini nerede geçici, sınırlı, değişken, başı sonu olan bir şeyle tanımlıyorsan, dikkat et oraya. O ölecek. Ama sen kendini onunla değil de o değişime şahit olanla tanımlarsan, o zaman sen her ölüme şahit olacak olan ama ölmeyecek olansın. Çünkü sen Allah ile bâkisin, onunla varsın.

O yüzden "her nefis ölümü tadacak" -güzel bir ayettir ama neresinden tuttuğunuza bağlı. Kendinizi değişken olan üzerinden tanımlıyorsanız işiniz çok zor demektir. Değişken bir şeyle kendinizi tanımladığınız an, ister istemez o ölecektir. Bakın, ben 60 yaşındayım, nerede o 20 yaşım, nerede 30 yaşım, nerede 40 yaşım, nerede 50 yaşım, nerede 15 yaşım? Yok değil mi? Hepsi ölmedi mi? Psikolojide de öyle değil mihocam? Her yıl ölüyorsun. Nerede o anki duygular? Bunun içine olumsuz duygular da, acılar da dahildir. Bak dikkat edin, oradan bakınca, acı da geçmiştir. Yeter kionları tutmayı bırak.

Duygusal Mumyalama Metaforu

Ama sen 10 yaşında, 15 yaşında yaşadığın bir acıyı tutuyorsun. Sürekli -ölüseverlik diye psikolojide bir kavram vardır, nekrofili derler zannediyorum- ya biz hani derler, bazı insanlar vardır böyle, psikiyatrik hastadır; mesela atıyorum annesi ölmüştür veya çok sevdiği eşi ölmüştür, bir türlü onun bedenini mezara koyamaz, yıllarca odasında tutar. Bu psikiyatride çok nadir görülen bazı vakalar vardır böyle. Peki senin ne farkın var? Sen 15 yaşında yaşadığın bir acıyı, yaşın gelmiş 30'a, 40'a, 50'ye, 60'a, halen

devam ettiriyorsun. "Sen benim ne acı yaşadığımı biliyor musun" -ya o ölmüş, sen ölüyü taşımaya devam ediyorsun. O yaşandı ve bitti, o duygu aslında. Sen onu -tırnak içinde- Mısırlıların yaptığı gibi yapıyorsun, mumyalamışsın. Mumyaladığın için içinde canlı gibi gözüküyor değil mi? Var öyle bazen mumyalanmış ölüler vardır değil mi, derler ya böyle saçı bile duruyor değil mi mesela, işte derisi bile duruyor. Bizde de öyle. "Ya o kadar canlı hissediyorum ki." Kaç sene geçti? 30 sene geçmiş, 20 sene geçmiş ama o kadar canlı ki. Sen mumyacı mısın? Mumya yapıyorsun sen.

Hatıralarından mumya yapıyorsun. Şanssızlığını mumyalaştırmışsın. "Ben hep şanssızım" diyorsun. Birisi sana ters bir laf söylemiş, 20 yıldır burada duruyor. Niye duruyor? Mumya haline getirmişsin onu. Sen "ya oldu geçti" mi diyorsun, yoksa "hiç unutmayacağım, mübarek olsun" mu diyorsun? Yani mumya müzesi yapmak istiyorsan çok da memnunsan yapacak bir şey yok.

Allah diyor ki geçici ve sınırlı olan her şey ölecektir, doğduğu gibi ölecektir. Bırakın, ölmüş olanı rahmete gönderin. Hiçbir şeyi tutmayın. Hiçbir acıyı, kederi, mutsuzluğu tutmayın. Onu mumya haline getirmeyin. Ne kadar çok duygusal mumyalarımız var değil mi? Düşünsel mumyalarımız var. "Ya ben bir olay yaşadım, böyle çok kaygılandım, o günden beri hep böyle kaygılıyım." Var öyle insanlar. Bir olay yaşamıştır, o günden beri doğru düzgün uyuyamıyordur, böyle uyuyor uyumuyordur.

Neden? Kaygılıdır. "Çünkü uyursam başıma bir şey gelir, onu alt edemem" diye gereksiz yere bir kaygılı düşünce mumyası barındırmaktadır.

O yüzden bunlardan özgürleşmemiz gerekir. Yani vardır ya, bazen derimizde -ölü derimi diyorlar- lifle ne yaparsın o ölmüş deriyi değil mi? Atarsın yani. O taze cildin açığa çıkar. Ya sen o kadar mumyalanmışsın ki; ama yüzünü pudralayarak, yüzüne bilmem neler yaparak güya güzel gösteriyorsun. Senin psikolojik dünyan öyle katman katman hikayelerle dolu ki, yüzünü görsen kendin korkarsın. Psikolojik yüzümüzü görsek emin olun korkarız yani. O yüzden bunlardan özgürleşmeye ihtiyacımız var. İşte Allah bizi bu özgürlüğe çağırıyor. Başı ve sonu olan her şey ölecektir ama sen her ölüme şahit olansın ve sen ölmeyensin. Bunu hatırlatıyor ayet.

*Fitne: Ayrıştırma Bilinci*

"Ve sizi bir fitne olarak şer ve hayır ile karşılaştıracağız." Bu fitne kavramı da çok böyle kafamızı bulandıran bir şey. Buradaki anlamı tamamen ayrıştırma yani. Allah senin geçici tarafınla hakiki tarafını birbirinden ayırmak istiyor. Sen de Allah'ın bu eylemine katılıyorsun, bilincinle ayrışıyorsun. Bak ayet ne diyor, devam ediyor: "hepiniz nihayet bize döneceksiniz." Peki senin bedenin dönüyor mu? Hayır. Bedenin topraktan gelmiş, oraya gidiyor. Senin hatıraların Allah'a dönüyor mu? Onlar da dönmüyor. Senin öz varlığın Hakk'a dönüyor. Neden? Ayet zaten öbür ayette de ifade ediyor: "ondan geldiğiniz ona döneceksiniz." Ondan gelen ne? Bir bak bakalım. Ondan gelen senin acıların olabilir mi?

"Ondan geldiğiniz ona döneceksiniz." Allah'a dönüyorum. Neyle dönüyorum? Bütün acılarımla dönüyorum, Allah alır mı beni? Tırnak içinde söylüyorum. Yani "bana dön" diyor. Sen neyle dönüyorsun Allah'a? "Ya Rabbi mutsuzum, acı çektim, kimse

kıymetimi bilmedi, kimse beni sevmiyor, kimse beni anlamadı" -bunlarla dönsem, Allah beni alır mı yani? Olur mu böyle bir şey? Allah diyecek ki: "ben bunlarla senigöndermedim. Sen başka şeylerle bana geliyorsun. Bunlarla seni bu dünyaya göndermedim ki." Bakın, "inna lillahi ve inna ileyhi raciun" -bana aitsin, bendensin, benden geldin, bana döneceksin. Allah soracak: bana ait olan ne var senden? Ben acı içinde bir varlık yaratmadım. Sen bunları ürettin. Akıllıysan bunları bırak ki senialayım.

Biz niye Allah'a yakınlık hissedemiyoruz? Tırnak içinde söylüyorum: Allah bizi kucaklayamıyor ki. Allah bizi kendine alamıyor ki, deyim yerindeyse. Neden? Sen diyorsun ki: "Ya Rabbi ben acı çektim, mutsuzum, istediğim olmadı. Niye böyle oldu? Böyle olmasa çok daha iyi olurdu. Bunlar olmayabilirdi." Allah'a -tırnak içinde- hikaye anlatıyorsun. Allah da dinliyor yani, sıkıntı yok Allah için. Ama Allah seni bunlarla nasıl kucaklasın? Sen cennete girsen milleti melankoliye sokacaksın. Doğru değil mi?

Şaka yapmıyorum yani. Cennete gitsen ona sokarsın. Millete anlatırsın, "ben ne dertler yaşadım." Adam cennette bir anda kafa dönecek, mutsuz olacak. "Ya tamam, Allah'a şükür cennete girdik, sıkıntı yok da, ama ben neler yaşadım biliyor musun" diye başlayacaksın. Böyle bir şey olur mu? Olmaz.

O zaman bunlardan özgürleşmem gerekir. Bunlara tutulmamam gerekir. Ama egom ne yapıyor? Beni aldatıyor. "Sen kimsin? Sen çok özel acılar çekmiş olan, çok özel sıkıntılar yaşamış olan, kimse senin yaşadığını yaşamamıştır." Sana bir hikaye anlatıyor, bir şey çiziyor ve seni öyle bir varlık zannettiriyor. İşte Allah diyor ki: "her nefis ölümü tadacak." Ölümü tadacak olan hiçbir şey sen değilsin. Ölecek olan hiçbir şey sen değilsin. Sen ölüme şahit olacak olansın.

Dolayısıyla bunu idrak etmek -Allah ne diyor: "seni ayrıştıracağım. Şerle de hayırla da etkileştireceğim." Yani ne hayır seni arttırır ne şer seni eksiltir. İyiinsanlarla da karşılaşacaksın, yanlış insanlarla da karşılaşacaksın. Sen her durumda kendivarlığının farkındalığına, kendi varlığının Allah'la tam olduğuna bakacaksın. Biri seniövecek, "teşekkür ederim" diyeceksin. Biri sana küfredecek, sana da "teşekkür ederim, ama sana da yakışmaz bana da yakışmaz böyle bir üslup" diyeceksin, yoluna devam edeceksin. Bir sıkıntı var mı? Yok. Ve dediğim gibi, ayet ne ile tamamlanıyor? "Bize döneceksiniz." Allah'a dönecek olan, Allah'tan gelen şeydir. Geçici sınırlı olan şey Allah'a dönmeyecektir.

Enfal Suresi 28. Ayet: Mal ve Evlat Bir Fitnedir

Evet, ve ayeti başka bir ayetle bağlayalım. Enfal Suresi 28. ayet: "iyi biliniz ki mallarınız, evlatlarınız bir fitneden ibarettir." Yani ya sizde ayrışma bilincini güçlendirir ya da özdeşleşme tuzağına düşürür. Dolayısıyla mal, evlat böyle bir şeydir.

Bakacaksın: mal, evlat -sende bir bakış var mı, "malım var, kendimiiyi hissediyorum" biçiminde mi? Yoksa şunu mu diyorsun: "ya bu mal, evlat, bunlar dünya hayatının geçici metadır. Rabbim bana bunları emanet etti. Ben bunları Rabbimin razı olduğu istikamette, insani değerler üzerinden kullanacağım. Bunlar ne beni arttırır ne de benieksiltir. Metroya da binsem fark etmez, BMW'ye de binsem fark etmez." Ama bunun

lafın gelişi olmaması lazım yani, hakikaten böyle olmalı. O zaman ne olur? Mal ve evlat senin için bir problem olmaktan çıkar.

Yoksa işte evlat olunca öyle olmuyor. Sana gösterirler nasıl olacağını. Burada zaten görüyorsun, orada da görürsün, ama aslında burada görürsün zaten. Neden? Çünkü özdeşleşmişsin. Allah sana mal veriyor, kibirden sana yaklaşılamıyor. Malı alıyor, bu sefer çöküntüye uğruyorsun. Evlat -işte peşinde koştuğun ve seninle övünen bir çocuk oluyor, "benim çocuğum" diyorsun, gururlanıyorsun, büyüyünce seni beğenmiyor. Bu sefer ya işte "evlat fitne, imtihan, hayırsız evlat." Abi hayırlıysa hayırsızsa onun problemi. Sen iyi bir insan ol, doğru bir insan ol. İyi ve doğru bir anne ol, iyi ve doğru bir baba ol. Senin vazifen bu. Sen Allah'a aitsin. Mal ve evlat bu anlamda bir fitnedir.

"Ya Rabbi, bunlar senin bana emanet ettiğin imkanlardır. Bunlar hakikatte ve her zaman -yani sanki böyle yaşarken, benim ölürken Rabbim aldı yani, ben Rabbime feda ediyorum her şeyi." Bir gün böyle genç bir delikanlı -ama ermiş bir delikanlı- dedesinin bir sözünü okumuş, bir beytini okumuş. İşte bu dedesi o beyitte yazıyor: "ben, diyor, bütün malımı, varımı yoğumu Hakk'a verdim." Dedesi de evliya ama biraz daha düşük bir evliya diyeyim yerindeyse. Ve torun demiş ki: "ya" demiş, "dedem, dedemin neyi varmış da Allah'a feda etmiş acaba? Neyi varmış da Allah'a vermiş?" Öyle deyince etraftakiler ayılmışlar yani. Demişler bu torun dedesinden daha kamil.

Anlatabildim mi? Çünkü "hakikaten ben her şeyimi Allah'a verdim" -neyin var da verdin? Sanki senin de Allah'a verdiğin bir şey vardı; öyle bir şey yok hayatta, her şey Allah'ın. Rabbim bana emanet ediyor, ben de o emanete güzelce bakıyorum.

Elhamdülillah, güzel bakmaya çalışıyorum. Hiçbirine "benimdir" demiyorum, "ben bunu ilmimle elde ettim" falan -Karun gibi- demiyorum. Ne kadar temiz bir yerden bakıyorum. Rabbim verir, alır, tekrar verir; ne yaparsa onun bileceğiiş. Ben verdiğişeyi en güzel ve doğru şekilde kullanmaya çalışıyorum. Bu kadar.

O zaman ne oluyor? Mal ve evlat senin için bir fitne olmaktan çıkıyorlar. Ve ayet diyor ki: "Allah'ın yanında büyük bir lütuf vardır." Allah'ın yanında demek, maddi olarak işte şöyle yanında, şu kadar ışık yılı uzakta -Allah böyle değildir. Allah sana şah damarından daha yakındır. Onu sen orada burada, şurada arama. Kendi kalbinde ara. Ve eğer varlığını onda görüyorsan, "benim varlığım Allah'tadır, onun ezeliilminden beri ben ondayım ve o bendedir" -bunu idrak ediyorsan, işte o zaman bu büyük bir lütuftur. Bu büyük bir müjdedir. Benim hakiki hayatım budur. Başı da budur, sonu da budur. Allah'la hayatım var, Allah'la hayatım devam ediyor. O zaman her şey tertemiz. Hiçbir sıkıntı yok, hiçbir darlık yok, hiçbir problem yok.

*Sonuç: Allah'la Olma Bilinci*

Bütün bu yaşadıklarım, benim o manevi ve ruhsal farkındalığımla Allah'ın bana açtığı imkanlardır. Ben Rabbimin bu dünyada o yüzden aziz bir misafiriyim. Yoksa işte "bir şekilde gidiyoruz bu imtihan dünyasında" -böyle değil. Ben Allah'la varım, Allah'la yaşıyorum. Ne yaşıyorum? Ne yaşadığım? Yani dünya itibariyle ne yaşadığımın önemi yok. Allah'la yaşayarak neyle karşılaşayım o şekilde algılıyor ve değerlendiriyorum. Allah'la olma bilincini daim kılmaya çalışıyorum.

O yüzden son söz, bir Allah dostunun ifadesiyle: Allah'ın bu dünyada sana neler göstereceği üzerinde bu kadar çok kafa yorma. "Aman Allah beni şununla karşılaştırmasın, şöyle karşılaştırmasın" diye bununla yorma. Sen şu duayı et: "Ya Rabbi, beni bu dünyada neyle karşılaştırırsan karşılaştır, o karşılaştığım anda seninle olduğumu ve senin bana verdiğin fıtratla olduğumu bana hatırlat. O zaman o duruma en güzel karşılığı veririm." Yoksa neyle karşılaşacağım? Neyle karşılaşırsam karşılaşayım, bunu bilmiyorum, bilmem de gerekmiyor. Ben neyle karşılaşırsam karşılaşayım, Allah ile olmanın bilinciyle o süreci yaşayayım. Bu kadar. Her şey bundan ibarettir.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Bakara Suresi, 155-156. Ayet (anlatıcı tarafından doğrudan sure adı ve ayet numarasıyla zikredilmiş; sohbetin ana ayeti, önceki haftadan hatırlatılıyor) - Enbiya Suresi, 35. Ayet (anlatıcı ayet numarasını "35" olarak vermiş; sure adı ses kaydında "Biyan Suresi" şeklinde bozuk çıkmıştır — "her nefis ölümü tadacaktır... sizi hayır ve şerle imtihan ediyoruz... bize döndürüleceksiniz" ifadeleriyle eşleştiğiiçin Enbiya Suresi 35. ayet olarak düzeltilmiştir) - Enfal Suresi, 28. Ayet (anlatıcı tarafından zikredilmiş; ses kaydında "Enfa Suresi" şeklinde geçmektedir, "Enfal Suresi" olarak düzeltilmiştir) - Not (editöryel): "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" ifadesi metinde geçmektedir; bu ifade Bakara Suresi 156. ayetin bir parçasıdır ve yukarıda ana ayet olarak zaten listelenmiştir.

İlgili Sohbetler

Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine

Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.

Takva ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, takva kavramının eylemsel bir davranış biçimi değil, "gerçek kendiliği hatırlama" bilinci olduğunu Ali İmran Suresi 102. ayet üzerinden anlatıyor. Arzuların, hayal kırıklıklarının, korkuların ve olumsuz duyguların insanın gerçek kendiliğini nasıl "örttüğünü", ancak bu örtünün kendiliği asla zarar veremeyeceğini; Habil, Hz. Peygamber ve çeşitli arif sözlerinden örneklerle bu bilincin nasıl korunacağını işliyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.