Takva ve Gerçek Kendilik
Kısa Özet
Bu sohbette anlatıcı, takva kavramının eylemsel bir davranış biçimi değil, "gerçek kendiliği hatırlama" bilinci olduğunu Ali İmran Suresi 102. ayet üzerinden anlatıyor. Arzuların, hayal kırıklıklarının, korkuların ve olumsuz duyguların insanın gerçek kendiliğini nasıl "örttüğünü", ancak bu örtünün kendiliği asla zarar veremeyeceğini; Habil, Hz. Peygamber ve çeşitli arif sözlerinden örneklerle bu bilincin nasıl korunacağını işliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Takva, davranışsal bir kural seti değil; insanın "gerçek kendiliğini" hatırlama ve bu bilinci koruma halidir.
- Gerçek kendilik hiçbir olaydan zarar göremez; sadece arzular, hayal kırıklıkları, korkular ve olumsuz duygularla "örtülür" — kaybolmaz, sadece unutulur.
- Gerçek teslimiyet, Allah ile bir "pazarlık" veya "anlaşma" değil, kendiliğin bütünüyle O'na teslim edilmesidir.
Takva Nedir? Gerçek Kendiliği Keşfetmek
Hoşgeldiniz arkadaşlar. Sorusu olan yok herhalde. Var mı sorusu olan? Evet. Bugün takva kavramı çerçevesinde bir ayeti yorumlamaya çalışacağız. Takva kavramı çoğumuz eylemsel bir şey olarak ya da şöyle davranmak böyle davranmak olarak alırız ama aslında takva bir bilinç farkındalığıdır. Yani kelimenin kökünü de dikkate alırsak, aslında daha önce de ifade ettiğimiz gibi, takva kavramı kendini korumak veya bir şeyi korumak anlamına gelen bir kelime. Dolayısıyla da aslında burada
insanın kendini korumasından bahsediyoruz. Ama insan nedir ki acaba kendinikoruyabilsin? Ya da kendimiz neyiz ki kendimizi koruyalım? Değil mi? Önce burayı keşfetmemiz gerekiyor ki bu kavram anlamlı bir biçimde yerine oturabilsin. Eğer insanın ne olduğunu tam olarak anlayamazsak insanın kendini korumasını da doğru bir biçimde yorumlama imkanı bulamayız.
Ali İmran 102. Ayet ve "Kendini Unutmak"
Evet. Ayet şu: Ali İmran Suresi 102. ayet. "Ey iman edenler" ile başlıyor. Yani bu şu demektir: insan kendi hakikatiniidrak ederse, kendi hakikatinin ne olduğunu idrak ederse, kendi hakikatinin Yaradan'a ait olduğunu, onunla bağlantılı olduğunu idrak ederse ve yine insan Allah'ın kendisine bir fıtrat verdiğiniidrak ederse ancak o zaman takva nedir, takva nasıl gerçekleştirilir, o zaman bunu anlayabilir. Dolayısıyla kendimizi korumak ancak kendimizi doğru tanımakla mümkün olan bir şeydir. Kendimizi doğru tanımak da Allah'ı tanımaktan geçer.
Hep o ayeti hatırlatıyoruz: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Dikkat edin, Allah'la başlayan bir konu ifade ediliyor burada. Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Peki Allah onlara kendilerini unutturdu, kendim diye bir şey demiyorlar mı? Kendim diye bir kavramdan bahsetmiyorlar mı? Bahsediyorlar değil mi? Herkes kendi diye bir kavramdan bahsediyor. Psikoloji konusunda kendilik üzerine benlik kuramı, kendilik kuramı diye birçok değerlendirme var, yorum var, ciltlerle kitaplar var.
Peki onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu derken bu neyin unutulmasıdır? Veya onların benlik veya kendilik kavramı dedikleri şey acaba yanıltıcı bir şey mi? Buraları tabii ki geniş birer soru işareti olarak ifade edebiliriz. Dolayısıyla onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. O zaman ayetin mana itibariyle ifade ettiği diğer anlam nedir? Onlar Allah'ı hatırlarsa, Allah da onlara kendilerini hatırlatır. O zaman benim Allah'a iman ediyor oluşum, benim Allah'ı hatırlıyor oluşum, aslında aynı zamanda kendimi hatırlıyor oluşuma da işaret eden, ona kapı açan, ona ışık tutan bir şeydir.
Modern Bilimlerin Bulamadığı Gerçek Kendilik
Ve günümüzde aslında bizim en çok farkındalığını kaybettiğimiz şeylerin başında bu geliyor. Yani gerçek kendilik farkındalığı. Eğer bu gerçek kendilik farkındalığını -tırnak içinde söylüyorum- modern bilimler içinde, modern sosyolojinin içinde, psikolojinin içinde, antropolojinin içinde ararsak kesinlikle bulamayacağımızı ifade edebilirim. Yani en azından ben bulamadım. Ve maalesef o gerçek kendilik; modern zamanların veya modernizmin önümüze koyduğu, 16-17. yüzyıldan itibaren gelişen modern ilimlerin koyduğu metinler ve "gerçek kendilikten bahsediyoruz" iddiasındaki bilgiler gibi, onun imitasyonları diyebileceğimiz şeylerle karşımıza çıkıyor. Yani dediğim gibigerçek benlik, gerçek kendilik bilinmediği gibi, ortaya konamadığı gibi, onun yerine -hani "gerçeğini bulamadık ama size bir başkasını verelim, sahtesini verelim" dercesine- önümüze birçok şey konuyor. Onu da bilmemiz gerekiyor.
Yani şöyle olsaydı: "biz gerçek kendilik nedir bilmiyoruz, ama biz kendimizce böyle bir benlik veya kendilik değerlendirmesi yapmak durumunda kalıyoruz" gibi bir şey denmiyor. İşte benlik budur, kendilik budur diye çokça malzemeyi bulabilirsiniz. O yüzden burası çok çok önemlidir.
Yani takva kavramına geçmeden önce dediğimiz gibi, takva korumak demek ama neyi koruyacaksın? Eğer bunu göremezsek, neyi koruyacağımızı bilemezsek, o zaman işte neyi koruruz? Değil mi? Bedenimizi koruyoruz, cildimizi koruyoruz, kırışıklıktan bedenimizi korumaya çalışıyoruz. Değil mi? Korunma kremleri var, bir sürü şeyler var. Bir sürü hikayeler dönüp duruyor değil mi? Veya işte "benim sınırlarım var, kimse benim sınırlarıma müdahale edemez, ben kendimi korumasını bilirim" değil mi? Bununla ilgili envai çeşit kavram üretmiş durumdayız. Neden?
Çünkü kendimizi bilmiyoruz. Ve dolayısıyla neyi koruyacağımızı da bilmiyoruz. Kendimizi koruyabilmemiz için gerçekten kendimizi bilmeye ihtiyaç var.
Ayetin Meali ve Teslimiyet
İşte o ayet yine bu anlamda takvanın bir anlamda üst mottosu gibidir. Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Onlar Allah'ı hatırlarsa, o zaman Allah da onlara kendilerini hatırlatır. Dolayısıyla arkadaşlar bu noktada, bu ayette ifade ettiğimiz takva kavramını anlamak adına o kendilik bilincini fark etmemiz, idrak etmemiz, en azından bilinç düzeyimizde buna bir kapı aralamamız gerekiyor. Yoksa takva kavramı ortada kalıverecektir. O yüzden takvayı gerçek anlamda kavramak, gerçek kendiliği kavramakla eş güdümlü bir noktadır.
Tekrar ediyorum ayeti: Ali İmran 102. ayet. Çok kısa bir ayet: "Ey iman edenler, nasıl olması gerekiyorsa Allah'ın korumasına girin ve ancak ona teslim olanlar olarak ölün." Ben bunu "ittekullah" kelimesini Allah'ın korumasına girmek olarak da ifade ettim ama bunu daha geniş bir şekilde de meallendirmek mümkün. Allah ile korunmayı da içine alabiliriz. Allah'ın verdiği fıtratı korumak olarak da bunu ifade edebiliriz. Allah ile kendimizi koruyabilmek olarak ifade etmeyi de ben güzel ve anlamlı buluyorum.
Aslında bizim gerçek kendiliğimiz Allah ile tanımlanacak bir kendiliktir. Dediğim gibiAllah'ı hatırlarsan kendini de hatırlarsın. Allah'ın üflediği ruhu idrak edebilirsek o zaman onu koruma bilincimiz de güçlenecektir. Nasıl korunması gerekiyorsa Allah ile kendinizi öyle koruyun. Ve ancak ona teslim olanlar olarak ölün.
Bunun Hz. İbrahim'in diliyle toplumuna ifade edilen, bulunduğu topluma verilen bir mesaj olduğu Kur'an-ı Kerim'den anlaşılıyor. Dediğim gibi ayetin başının "ey iman edenler" olarak ifade edilmesi de aslında gerçek takva bilincinin, Allah'ı idrak etmekle, Allah'ı bilmekle, Allah'la olan bağımızı idrak etmekle mümkün olacağını da anlamış oluyoruz. O yüzden iman etmeyen bir insana, veya iman noktasında bahsettiğimiz anlamda bir bilinci olmayan birisine -yani kişi Müslüman olabilir, iman etmiş olabilir, "iman ediyorum" diyebilir, ama kendini Allah ile bağlantılı bir noktaya getirmiyorsa- ona takvadan bahsetmek de anlamlı olmayacaktır, mesele doğru bir biçimde yerine oturmayacaktır.
Bir İslam Aliminin İfadesi: İraden, Kudretin, Fikrin
Evet. Bu konuda bir İslam aleminin de ilginç bir ifadesi var. Uzun bir bölüm ama ben çok kısa bir bölümüne burada işaret edeceğim. Bölümün başında da iman eden insana der ki, yani Kur'an iman eden insana der ki diye başlıyor. Orada da ilginç bir şekilde iman kavramına işaret ediyor. Yani her insana bunu ifade edemezsin. İman etmiş olma bilinciile donanmış olması gerekir.
Kur'an mümin olan insana der ki: "İraden cüz'iise" -yani kainatı tam olarak ihata edemiyorsun, her şeyin ne olduğunu, ne olacağını, geçmişte neler olduğunu, yarın bu sürecin nasıl işleyeceğini bilmiyorsun, yüzde yüz hakkında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmiyorsun, bütün alemi kuşatabilen bir bilincin yok, dolayısıyla iraden de sınırlıdır- dolayısıyla iraden cüz'iise kendi Malikinin külliiradesine işini bırak. Ki bu aslında bir ayetin ifadesidir: "Ve ufevvidu emriilallah" -ben işimi Rabbime tefviz ederim.
Tekrar ediyorum: İraden cüz'iise kendi Malikinin külliiradesine işini bırak. Kudretin az ise kadir-i mutlakın kudretine itimat et. Kudretin az ise -yani benim gücüm ne değil mi, koskocaman taarruz eden, etki eden, güç kullanan unsurlar var değil mi hayatta, ve kendini o durumda nasıl hissedersin, "çok zayıfım" dersin, "güçsüzüm" dersin. Yanidünyanın en kudretliinsanı bile bir ölçüde, bir noktada gücünün az olduğunu fark eder. Öyleyse gücün az ise, kudretin az ise, kadir-i mutlakın, mutlak kudret sahibinin kudretine itimat et. Ona güven. Hayatın az gibi görünüyorsa, ebedi bir hayatın var, unutma.
Fikrin sönük ise -benim aklım, benim idrakim o kadar sınırlı ki, her şeyi tam mükemmel eksiksiz bilemiyorum değil mi, yani öyle süper bir zihnimiz yok, neyin ne olduğuna dair ne kadar tefekkür edersek edelim bir yere kadar bir şeyi kavrayabilirsin- o yüzden fikrin sönük ise Kur'an'ın güneşi altına gir. Kur'an'ın güneşialtına gir. Her bir ayet senin fikrini aydınlatacaktır.
Hadsiz Arzular ve Muzdariplik
Şurası da çok önemli. "Hadsiz arzuların, maksatların varsa" -bu da çok güzel önemlibir ifade. Yaniinsan bir hayatına baksa ne kadar çok şey istemişizdir değil mihayatta? Küçük çocukken bir tatlı, bir bisküviistemekten tutun, bugüne kadar neler neler istedik ve istiyoruz ve istemeye devam ediyoruz. Çünkü nedense -yani tırnak içinde, her nedense- sürekli bir istek, bir arzu hikayemiz var değil mi?
Bir araba görüyorsun, gözün arabaya takılıyor. Benim böyle tanıdığım biri vardı. Lüks arabalara, hani görüntülerine vesairesine düşkündü. Araba sürerdi, yanından böyle lüks bir araba geçince gözü takılırdı. Derdim ki dikkat et, yolu kaçırmayalım. Neden?
Çünkü arabaya aşırı bir arzusu var. Lüks arabalar, farklı arabalar, farklı modeller, bütün hepsini ezberlemiş. Bir arabayı herhangi bir yönden gördüğü zaman arabanın modelini, kaç yılda, hangi yılda yapılmış olduğunu falan söyleyebiliyor bu derece. Bizim de hayatta böyle farklı konularda eğilimlerimiz var değil mi arkadaşlar? Hadsiz
derecede arzularımız var. Kimisi çok tutkulu kimisi az tutkulu ama gerçekten çok arzular işliyor.
Mesela bunu görebilmemiz de -"hadsiz arzuların, maksatların varsa; yani ulaştığında kendini tamamlayacağını zannederek ulaşmaya çalıştığın bu maksatlar, her ne ise, onları düşünüp muzdarip olma"- bu da çok önemli bir ifade. Çünkü onları düşündükçe ne oluyoruz? Muzdarip oluyoruz. Yani sihirli bir gücümüz yok kiişte bir parmak şıklattırarak gerçekleştirelim değil mi? Veya bir söz söyleyerek bir şeyi var edelim. Bu sayede ne oluyor? İçinde arzuların oluşturduğu bir ızdırap oluyor.
Hatırladıkça, mesela düşünün, gerçekleşmemiş bir arzunuz var ve gerçekleşmeyecek de -dikkat edin- düşündüğünüz zaman ne oluyor? İçeride bir ızdırap oluyor, içeriye bir darbe gelmiş oluyor, üzülüyorsun. Mesela şunu diyemiyorsun: "Ya dünyada o kadar çok şey istedim ki hiçbiri de olmadı, ne kadar güzel" -değil mi, böyle bir cümle kuramıyoruz. Peki kuramaz mıyız? Aslında ben kurdum mesela değil mi? Çok da güzel kurabiliriz aslında. Ben hayatıma böyle bakıyorum yani. Hayatta neler neler istedim. Ama çoğu olmadı. Çok da güzel oldu. Hiçbir problem yok yani.
Onları isteyen benliklerin farkındayım. Onları istemekle benliğimin bana ürettiğihikayenin de farkındayım. Hatta bazılarının, işte o eski hikayelerimi hatırlatıp "ya istemez misin şöyle bir şey olsun" falan, bakıyorum artık istemiyorum ama -dikkat edin- küserek değil, alınmış olarak değil, gücenmiş olarak değil. Hani çocuk gibi bir şey ister, ebeveyni almaz, çocuk küser, alınır, "işte artık bir şey istemiyorum" der; böyle bir kırılmışlık vardır. Kastımız böyle bir şey değildir. Yani "artık bir şey istemiyorum, istedim de ne oldu, elde edebildim mi" demiyoruz. Bu anlamda değil.
Sadece şunu görüyoruz: psikolojik düzeyde insan çok şey istiyor. Çok şey istiyor gerçekten.
Metafizik Tahakkuk: "Kendini Gerçekleştirme"den Farkı
Ona geleceğiz belki: niye bu kadar çok şey istiyor? Aslında ifadenin devamında biraz buna işaret var. Tekrar ediyorum: "Hadsiz arzuların, maksatların varsa onları düşünüp muzdarip olma." Cümle şu: "Onlar bu dünyaya sığışmaz." Onlar bu dünyaya sığışmaz. Aslında hepimizin istediği en derinde varlık farkındalığıdır.
Haniinsanlar diyor ya, modern psikolojinin de kullandığı bir kavram: kendini gerçekleştirme kavramı. Böyle hoş bir kelime. Çekici de. İçine de çok şey doldurabilirsiniz arkadaşlar. Hani herkes içine envai çeşit şey doldurabilir. Aslında "kendini gerçekleştirme" diye bir kavramdan ziyade "metafizik varlık tahakkuku" gibibir kavram üzerinden bunu ifade etsek daha güzel olur. Yani biz metafizik varlıklarız ve bunun tahakkuku, yani bunun hak olduğunun fark edilmesi, bu güzel bir kavramdır.
Hatta Kur'an-ı Kerim'de güzel bir ayet vardır: "Biz onlara afakta ve enfüste ayetlerimizi göstereceğiz, ta ki onun hak olduğu açığa çıksın." Onun hak olduğu derken, o nedir? O birçok şeye işaret edebilir. Bizim bahsimizde nereye işaret ediyor?
Yani Allah hem dışta hem içte bir şeyleri bize gösterecek. Bize bakın bunu
gösterecek, ayet diyor: "Senurihim ayatine." Biz size ayetlerimizi enfüste ve afakta, dışta ve içte, görünürde ve görünür olmayanda, zahirde ve batında göstereceğiz, ta ki onun hak olduğu anlaşılsın. İşte buna metafizik tahakkuk diyebiliriz aynı zamanda. Buna kendi hakikatinin hak olduğunun anlaşılması diyebiliriz. "Gerçekleşme" kavramı çok uymuyor buraya. Yani senin gerçek kendiliğinin ne olduğunu, bunun da hak olduğunu, Allah'la bağlantılı olduğunu idrak edeceksin. O zaman huzur bulacaksın. İşte o zaman hadsiz arzulardan özgürleşeceksin.
Arzuların Izdırabı: Arada Fark Yok
Niye bu kadar arzumuz var? Bakın dikkat edin. Mesela düşünün: istediğimiz şeyler dediğimiz neler varsa, mesela ne olur, istediğimiz şeyler olunca ne olur? Buna bir cevap arayın, bir cevap bulmaya çalışın, düşünün. İstediğim şeyler olsa ne olur? Mesela en yaygın cevap nedir? "Mutlu olurum" değil mi? Yani genel yaygın cevap bu: mutlu olurum. Peki soru şu: ya sen gerçekten öz kendiliğinde mutluysan, gerçekten özün itibariyle, gerçek kendiliğin itibariyle mutlu isen, ve bunu unuttuğun için süreklibir şeyleri arzu ediyorsan, ve bütün hikayenin aslında özeti buysa, o zaman senin dikkat edeceğin şey gerçek kendine dönmektir. Gerçek kendine bakışını yöneltmendir.
Yoksa bakın dikkat edin, hadsiz arzuların varsa onları düşünüp muzdarip olma. Çünkü mutlaka muzdarip olacaksın. Yani bir arzuna ulaşacaksın, arkasından başka arzu gelecek, bu bitmiyor. Yani böyle sürekli, hani yedişer onar doğuran hayvanlar var ya değil mi, onlar çok doğuruyorlar. Egomuz da çokça arzu duyuyor. Sürekliduyuyor. Bitmiyor yani. Bazen de bir arzuna takılıyorsun, ömür boyu o arzuna takılarak, onun ızdırabıyla da yaşayıp ölebilirsin. Arada bir fark yok. Yani bir arzunun ızdırabıyla mı yaşadın, yoksa bin arzunun ya da binlerce arzunun ya da sonu gelmez arzuların ızdırabıyla mı yaşadın, hiçbir önemi yoktur. Arada hiçbir fark da yoktur.
Yaniişte, "ya ben hayatta ne görsem istiyorum" dese birisi, öbürü de "ya ben öyle senin gibi açgözlü değilim, ben hayatta bir şey istedim o da olmadı, onun ızdırabını yaşıyorum, bak benim acım daha soylu, benim ızdırabım daha kıymetli" dese -gerçekte arada bir fark var mı? Hayır. Gerçekte arada hiçbir fark yok. Hani şeytan için veya nefis için, sen bir arzuda mı boğulmuşsun, hadsiz arzularda mı boğulmuşsun, hiçbir farkı yoktur. Hiçbir farkı yoktur.
Evet. Bu asırda yaşamış bir alimin de aslında bu konuda ifade ettiği metni okuduk.
Dolayısıyla arkadaşlar takva kendimizi hatırlayabilmekle ilişkilidir. Kendini hatırlayabildiğin oranda kendini koruyabilirsin. Peki kendini nelerden koruyacaksın, neyi koruyacağız? Buna çok kısa işaret ettim, bu çok geniş bir konudur aslında.
Gerçek Kendiliği Örten Şeyler
Neyi koruyacağız? Gerçek kendiliği koruyacağız. Peki nelerden koruyacağız? Neler ona -tırnak içinde- zarar verebilir gibi görünür ama aslında zarar görmez, ama örtülür ve sen onu unutursun. Hani küfür kavramını da bu anlamda düşünebilirsiniz: küfür
nedir? Bir şeyin örtülmesidir. Dolayısıyla gerçek kendiliğimizin örtüldüğü bir durum aslında gaflettir, küfürdür, nisyandır -hepsini ekleyebilirsiniz.
Dolayısıyla mesele o zaman daha doğru bir bağlamda ifade edilecek olursa şöyle diyebiliriz: bizler gerçek kendiliğimizi nelerle örtüyoruz? Nelerle örtülmektedir gerçek kendiliğimiz? Mesela bir şeye aşırı bir arzu duydun. Arzunun kaynağını anlamazsan, bir ömür boyu o arzunun peşinde koşarsın. Ve bir ömür boyu o arzunun peşinde koşarken kendini unutabilirsin. Bir ömür boyu. Hatta sana on ömür verilse, on ömürde de kendini unutursun. Çünkü yanlış bir yeri tutuyorsun. Bir şeyiistiyorsun, olmamış, hatta olmayacak.
Mesela olmayacak: diyelim ki anne baban boşanmış, biri ölmüş biri kalmış -tekrar bir araya gelebilirler mi? Gelemezler. İşte diyelim ki annen sen doğarken ölmüş, senidoğurmuş ölmüş. Baban sen 3-5 yaşındayken ölmüş, 10 yaşında, 15 yaşındayken ölmüş diyelim. Getirebilir misin babanı? Getiremezsin. Anneni getirebilir misin?
Getiremezsin. Veya çocukluğunda bir kaza geçirdin, bir iz kaldı. O izi ortadan kaldırabilir misin? Kaldıramazsın. Bakın geçmişle ilgili değiştiremeyeceğimiz bazı şeyler vardır ve bizim bunlarla ilgili anlamsız arzularımız vardır. Böyle içimiz ah eder böyle. Hani bu hatırlanınca böyle bir iç çekersin. Üzülürsün, acı duyarsın. Hatta "tarif edemem" dersin. Hani tırnak içinde, o -sanki tarif edilemeyen- hikayeye kapılırsın aslında. Çünkü tarif edilecek gibi bir şey de değil. Etmenize de gerek yok aslında. Sadece fark edin. Ve onun bir örtü olduğunu görün. O senin gerçek kendiliğini örten bir hikayedir, bir kalıptır, başka bir şey değildir.
Peygamberin Örnekliği: Hüzünsüz Bir Hayat
Hani ben her zaman söylüyorum, mesela peygamber babası doğmadan vefat etmiş, annesi 6 yaşında vefat etmiş -yani peygamberimiz 6 yaşındayken annesi vefat ediyor, dedesi de belki 10 yaşındayken vefat etti, neyse. Mesela hiç var mı böyle bir ah etmiş, yani, veya böyle o ömür boyu devam etmiş? Biraz böyle İran filmlerinin etkisiyle böyle bir hikayemiz var da; biraz İranlılar acı ve hüzünden çok fazla beslendikleriiçin, peygamberin hayatıyla ilgili çektikleri filmde orada biraz orayı abartmışlar. Yok ya, peygamberden öyle bir hikaye yok. Neden? Çünkü kendiliğinin farkında. Kendiliğini daima hatırlıyor. Hiç unutmamış. O yüzden annesi aklına geldiğinde veya babası aklına geldiğinde veya dedesi aklına geldiğinde böyle bir ah etmiyor. Böyle içinde bir ızdırap duymuyor. Veya "ya neyse, bunu hatırlamak istemiyorum, işte o günleri hatırlamak istemiyorum" -böyle bir şey yok. Neden yok?
Geçen bir böyle genç bir arkadaş dedi ki: "Abi" dedi, "sen çıtayı çok yüksek yere koyuyorsun." Ben de anlamadım. "Nasıl?" dedim. "Ya" dedi, "sen peygamberlerden, ermişlerden bahsediyorsun." Dedim: "Niye bahsediyorum bunlardan, çıtayı yükseğe mi koyduğum için, yoksa gerçek çıta burası olduğu için mi?" Ya ben fıtratımı nereden öğreneceğim? Mesela sizden öğrenmeyeceğim, siz de benden öğrenmeyeceksiniz aslında. Fıtratımızı nereden öğreneceğiz? Fıtratımızı, fıtratları üzere yaşayan peygamberlerden öğreneceğiz. Onların hakiki varisleri olan insanlardan öğreneceğiz.
Onlar bize hakiki fıtratımızı hatırlatıyorlar, onlar bize hakiki fıtratın, hakiki kendiliğin ne olduğunu gösteriyorlar.
Bediüzzaman'ın Atom Bombası Örneği ve Korku Pompalanması
Hani geçen bahsettim mi bilmiyorum: Bediüzzaman bir gün şöyle diyor bir öğrencisine, diyor ki: şimdi Amerika veya Rusya dese ki "sizin üzerinize atom bombası atıyoruz" ve attık -ben derim ki bir kahve yap da beraber içerim, derim, diyor. Şimdi bu ne, nasıl diyebilirsin bunu? Bu böyle bir laf mı? Değil. Bu böyle bir atarlı, giderli bir laf mı? Değil. Bu gerçek kendilik bilincinin bir sözüdür. Ben gerçek kendiliğimi biliyorsam, ne atom bombası, ne açlık, ne o, ne bu, benim varlığıma bir zarar veremez.
Bakın günümüzde mesela insanları bazı şeylerle korkutuyorlar. İşte gıda eksilmesiyle korkutuyorlar, küresel ısınma diye bir mevzu var gibi şeylerle korkutuyorlar. Sürekliinsanlara bir korku pompalıyorlar gibime geliyor. Çünkü bazen bana birileri video atıyor, bakıyorum, "ya" diyor, "bunu duydun mu" diyor. Ne olur ya, farz edelim kiduydum ki bir haftalık gıdamız kalmış, bir hafta sonra dünyada gıda kalmadı. Farz edelim, böyle bir şey yoktu şimdi, farz edelim böyle bir video gördün. Emin olun ben bu videoyu kimseye göndermem mesela. Umursamam da yani. Yoksa yoktur yani. Bir hafta yer içer sonra çeker gideriz yani. Neyin derdini duyacağım yani? Gerçek kendiliğin işte bir bombayla veya bir açlıkla veya herhangi bir yoklukla işi olamaz ki. Böyle bir şey yok.
Ama dikkat edin, bunu öylesine unutmuşuz ki, öylesine birbirimizi manipüle ediyoruz. Birbirimizi tetikliyoruz. Hakikaten bir düşünün mesela: bir sene sonra dünyada gıda kalmayacak, yaniişte bu yıl hiçbir gıda olmadı ve dünyadaki gıda depoları insanlara bir yıl yetecek, sonra da hiçbir gıda kalmayacak, çünkü falan virüs falan yüzünden artık dünyada gıda üretilemeyecek. Bir bakın mesela ne düşünürsünüz, zihninizden ne geçer, hangi duygular, hangi düşünceler zihninizi kuşatır, puslu hale getirir? Yoksa "ha öyle mi, ilginç bir durum" mu deyip şuna bakarsın: şu an kendimi koruyor muyum? Bakın burası işte çok önemli bir nokta. Yani diyelim ki böyle bir haber duydunuz. Orada şuna bakacaksınız: şu an ben kendimi koruyor muyum? Ne demek kendimi koruyor muyum? Yani kendimi hatırlıyor muyum? O haberi duyduğum an kendimi hatırlıyor muyum? Kendimizi korumak bu demektir. Çünkü dikkat edin, kendimizi korumak için bir şey yapmamıza gerek yoktur. Problem kendimizi unutmaktır. Kendimizi sahte bir düşünce ve duyguyla örtmektir çünkü. O yüzden şu soruyu kendinize soracaksınız: şu anda kendimi hatırlıyor muyum?
Habil Kıssası ve Kendilik Bilinci
Bakın Habil, kardeşi Kabil tarafından öldürüleceği zaman -dikkat edin- kendinihatırladığı için çok güzel bir cevap vermiştir. Hani modern psikoloji diyor ya, işte amigdala, ondan sonra korteksler falan, işte "ya kaç ya savaş ya da don." Başka bir şey var mı? Yok. Peki Habil'in yaptığı ne? Habil psikolojiye uymadı. Tabii eğer bir psikanalistin eline geçseydi, "sen bir şeyleri bastırıyorsun" falan diye, hani Habil'i
psikanalize yatırırlardı. Sonra da işte Freud gibi bir adam, "Dinin Kökeni" diye kitap yazardı, Habil üzerine, kendince. Ama Habil aslında bu modern psikolojinin bize yutturduğu sınırlı algıyı parça parça eden bir bilinçle karşılık verdi. Dedi ki: "Eğer sen beni öldürmek için elini kaldıracak olursan, ben sana elimi kaldıracak değilim." Neden? Neden böyle dedi, veya daha doğrusu aslında bunu ona dedirten şey nedir? Eğer biz bu soruyu sorabilirsek o zaman birçok şeyi kavrayabiliriz.
Ona bu sözü söyleten neydi? Ona bu sözü söyleten kendilik bilinciydi. Çünkü biliyordu ki Kabil, Habil'in gerçek kendiliğine dokunamaz, onu öldüremez. Ve o cevabı verdi, ama neyle? Kendilik bilinciyle. Ben kendilik bilinciyle böyle bir idrak içinde olmakla birlikte -yani diyelim ki şu örtüyü kirletmemek için bu çayı da dökmeye çalışırım değil mi, yani şu örtünün kendine göre hukukunu da korumaya çalışırım.
Aynı şekilde şu bedenimin de hukukunu korumaya çalışırım. Ama bedenimi "ben öleceğim veya kalacağım" diye korumam. O benim kullandığım, bana kullanma imkanı olarak verilmiş olan bir beden gözüyle ona bakıyorum. Tabii ki onu da koruyorum. Yani şu masanın üzerindeki örtüyü koruduğum gibi bedeni de koruyorum, bu ayrı bir şey. Veya herhangi bir ağacı zararlı bir şeyden korumaya çalışıyorum, veya elimdeki telefonu korumaya çalışıyorum, suya atmıyorum. Ama asıl olan korumam gereken şey gerçek kendiliğimdir. Dediğim gibi aslında onu korumak demek, "bir şey ona zarar verecek, aman bak zarar verecek" diye değil. Çünkü bakın burada da çok büyük bir yanılgı içindeyiz. Mesela bir negatif duygu geliyor, korkuyoruz o duygudan, kaçıyoruz mesela, "o duyguyu hissetmek istemiyorum, niye, bana çok kötü geliyor, bana iyi gelmiyor" diyoruz. Kime iyi gelmiyor? Gerçek kendiliğin böyle bir problemi yoktur ki. Bütün kötü duygular gelsin, senin gerçek kendiliğin farkındalığı varsa hiçbir negatif duygu sana zarar vermez. O yüzden dikkat edin: gerçek kendilik zarar göremezdir. Ona hiç kimse zarar veremez. O herhangi bir zarara uğramaz. Biz o gerçek kendiliği örten şeylere karşı dikkat etmeliyiz. Onu sadece örter, sen de o örtülme nedeniyle kendiliğini unutursun. Bütün hikaye bundan ibarettir.
Hudeybiye Örneği: Hayal Kırıklığının Örtmesi
Peki nedir bu örtüler? Oraya dönelim. Mesela bir hasret duyduğun bir şey var. Çok istemişsin ama olmamış. Hani bazı insanlar olur ya, ömrü boyunca bir ev hasretiyle yanar. Öbürü bir araba hasretiyle yanar. İşte araba aldım, ne oldu? Şimdi daha yüksek markasını arıyorsun. Bitiyor mu? Bitmiyor. Başka bir şey arıyorsun. Bitmesimümkün değil. Dediğim gibi hasret duyarsın, gerçek kendiliğin örtülür. Üzüntü duyarsın, gerçek kendiliğin örtülür. Geçmişte yaşadığın bir olayın sende hissettirdiğibir acıya takılırsın, kendini örtersin. Herhangi bir öfkeye kapılırsın, kendin örtülür. Herhangi bir arzunun, beklentinin içinde olursun, gerçek kendiliğin örtülür.
Bakın dikkat edin, peygamber Hudeybiye'de çok dramatik bir şeydir. Yani dini bir ziyaret için gidiyorsun ve o dini ziyaretin yolculuğunda, yolculuğun yüzde doksanını hatta daha fazlasını tamamlıyorsun. Yüzde ikisi üçü kalmış. Ve engelleniyorsun.
Peygamber o anda nasıl? Gerçek kendiliğin farkındalığı içinde. Herhangi bir acı,
yıkım, moral bozukluğu, çöküntü, öfke, gerilim yaşıyor mu? Yaşamıyor. Sahabelerin çoğu bu durumu yaşıyor. Başta mesela Hazreti Ömer büyük öfke duyuyor. Bazıları çöküntü yaşamış. O çöküntüden peygamberin "kurbanlarınızı kesin" emrini uygulayamıyor. Yani öyle bir çökmüş ki, öyle bir moral bozukluğu var ki, peygamber birkaç defa hatırlatıyor, "kurbanlarınızı kesin" diyor, kimseden hareket yok. En son peygamberin hanımı diyor ki: "Ya Resulallah, sen kurbanını kes, onlar da keserler" diyor.
Nedir bu? Bu mesela hayal kırıklığının gerçek kendiliği örtme durumudur. Bir şeyihayal edersin, hayal kırıklığı yaşarsın -dikkat edin, bir şeyi hayal etmekte de problem yok aslında. Gerçek kendini hatırlayarak dünyaya ait güzel küçük hayaller kurabilirsin, bunda da bir mahsur yok. Hayalin gerçekleşmediğinde ne olur? Hayal kırıklığı olmaz. "Kısmet böyleymiş" dersin. "Hayırlısı" dersin. Sende bir hayal kırıklığı, "niye öyle oldu, ben olacağını tahmin ediyordum, çok da inanmıştım olacağına falan, olmadı, çok üzüldüm" -bak ne yaptın? Gerçek kendiliği tatlı tatlı örtüyorsun. Farkında değilsin. Kendini hatırla. Kendini hatırlamak durumundasın, her durumda. Hayal kırıklığı mı yaşadın? "Şu anda hayal kırıklığı duygusu, düşüncesi, şu anda gerçek kendiliğimi örtüyor gibi, buna dikkat edeyim."
Örtünün Kaynağı Olaylar Değil, Bilinçtir
Bakın bu sadece bilinçle ilgili bir şeydir. Yani bir şeyin örtülmesi ya da örtülmemesiolayın kendisiyle ilişkili değildir. Senin bilincinle ilgilidir. Mesela diyelim ki bir olay oldu, mutsuzluk duygusu oluştu içinde. Şimdi o mutsuzluğa tutunursan, desen ki "çok mutsuz oldum, ama öyle böyle değil." Hatta biri sana der ki "bu kadar mutsuz olma." "Ya sen beni anlamıyorsun." Bir de böyle devam edersin. Örtü kat kat artar. "Sadece hiç kimse beni anlamadı" -bir kat daha örttük. "Zaten bu hayatta beni bugüne kadar anlayan da olmadı, o kadar mutsuzum ki yaşamak bile istemiyorum" -tamamen örttün. Karanlık içinde karanlıktasın. Tamamen senin bilincinin oluşturduğu bir örtüdür bu. Yoksa olayın kendisi değildir. Dikkat edin, o yüzden gerçek kendiliğimizin örtülmesi olaylarla bağlantılı değildir. Ama egomuz, nefsimiz bizi hep bu konuda da yanıltır. Deriz ki: "Ya ben böyle Allah'ı hatırlayacağım ama millet izin vermiyor ki, yaşadığımız hayat izin vermiyor ki Allah'ı hatırlamamıza."
Vehim Perdesi ve Bediüzzaman'ın Sözleri
Atâullah İskenderî'nin çok güzel bir hikemi var. Der ki: "Dünyanın Allah'la arana perde ördüğünü iddia ediyorsun. Dünyanın böyle bir gücü olabilir mi ki? O zaman eğer öyle olsaydı, dünya Allah'tan daha güçlü olurdu." Dünyanın Allah'ı perdeleme gücü var mıdır? Yoktur. Senin vehmin o perdeyi kurar. O perde de vehim perdesidir. Yani o da gerçek değildir. Burada diyebilir miyiz ki vehim Allah'tan daha güçlüdür? Hayır. Çünkü o gerçek bir şey değildir. Tamamen senin kurgu olarak ürettiğin bir şeydir. Vehminle Yaradan'ı örtmüş gibi olursun. Kendine öyle yaparsın. O yüzden yine Bediüzzaman'ın çok güzel bir ifadesidir: der ki "gözünü kapatan kendine gece yapar." Yoksa o gerçek anlamda gece yapamaz. Gözünü kapatan kendine gece yapar.
Ve öyledir ki aslında o Allah'ın nuru dediğimiz şey insanın içinde ve her yerdedir.
"Allah göklerin ve yerin nurudur." Ve sen onu vehminin, arzularının, hikayelerinin, korkularının, beklentilerinin, hasretlerinin, acılarının perdesiyle o nuru örtersin. Daha doğrusu sana örtülmüş gibi görünür. Yoksa gerçekte onu hakiki anlamda örtemezsin. Kendine örtmüş olursun. Halbuki o nur senin içindedir. O yüzden Bediüzzaman yine diyor ki: "Güneşi kalbinin göz bebeğinde bilen insan için gece yoktur, karanlık yoktur." Allah'ın nuru senin kalbinin göz bebeğinde olduğu için senin için bir gece hali yoktur.
O zaman neyi örttüğünü anlamak için, ne tarafından örtüldüğünü görmen gerekir.
Yani bende örtüye neden olan şey nedir? Dediğim gibi bunlar en başta her türlü negatif düşüncedir. Mesela ümitsizlik, karamsarlık, mutsuzluk düşüncesi. Mutsuzlukla ilgili, karamsarlıkla ilgili, ümitsizlikle ilgili bütün düşünceler. Bütün düşünceler sizin gerçek kendiliğinizi örter. Bütün negatif duygular sizin gerçek kendiliğinizi örter.
Ve siz -hani beni bilenler bilir- hatta geçen de bir arkadaş sordu, dedi ki: "Ya" dedi, "o kadar insanın derdini dinliyorsun, hiç mi bunalmıyorsun, hiç mi seni etkilemiyor?" Dedim: "Etkilemiyor." "Etkilemiyor yani, neden etkilemiyor?" diye ben soru sordum. Neden etkilemiyor biliyor musunuz? Çünkü onların gerçekte böyle bir derdi olduğunu düşünmüyorum. Yani gerçekte öyle bir dert yok ortada. Gerçekte öyle bir dert olsa ben de üzüleceğim, hep birlikte üzülelim. Mesela diyelim ki bir genç geldi, "sevgilim beni terk etti" ve çok üzülüyor, hatta intihar etmeyi düşünüyor. Ben bunun neyine üzüleyim yani, tırnak içinde? Bu özünde Allah'ın nurunu taşıyor. Ve bunu unutmuş.
Neyle unutmuş? Birisinin onu sevmesiyle mutlu olacağını zannetmekle unutmuş.
Bunun gerçek bir derdi yok ki. Gerçek anlamda bir derdi olsa, amenna, hiçbir fedakarlıktan kaçınmayız. Şimdi ben bu şeye nasıl üzüleyim değil mi? Siz üzülür müsünüz? Bu benimle ilgili bir şey değil. Bu evrensel bir şeydir.
Kur'an Neden Psikolojik Acılara Çare Aramaz?
Tırnak içinde söylüyorum, o yüzden Kur'an insanın psikolojik acılarına itibar etmez, insanın psikolojik dertlerine çare de aramaz -tırnak içinde söylüyorum. Var mı öyle?
Kur'an'da sevgili acısından dolayı mutsuz olanlara ayet var mı? Öyle bir ayet niye yok? Zengin olduktan sonra fakirleşmiş birinin acısı değil miişte -Allah insanı gördüğünden alıkoymasın, kolay değil, adam dün milyar derdi, artık milyarın da sözü geçmiyor ya, neyse. Yani şimdi deprem oldu, hiçbir şey yok, Kur'an bir şey diyor mu bunlara -tırnak içinde söylüyorum. Kur'an teselli ediyor mu insanı? Bu anlamıyla, halkın anladığı anlamda Kur'an bizi teselli eder mi? Hayır, etmez. Neden? Çünkü teselliye ihtiyacın yoktur. Bu anlamıyla, halkın kullandığı anlamıyla teselliye ihtiyacımız yoktur.
Atıyorum, bir kadın düşünün veya bir erkek, eşi vefat etti, çok seviyordu, bir trafik kazasında veya ağır bir hastalıkta vefat etti. Kur'an'ın buna dair bir ayeti var mı?
Bilmiyorum, hatırlayan varsa söylesin yani. Var mı öyle bir ayet? Aranızda hafız olanlar, iyi Kur'an bilenler var. Ben hatırlamıyorum. Gerçekten samimi olarak söylüyorum, ben hatırlamıyorum öyle bir şey. Yani atıyorum, kocası veya karısı ölmüş bir insana Kur'an ne diyecek yani? "Allah'tan geldik, ona dönüyoruz" -hakikatiifade
edecek. Bize gerçek kendiliğimizi hatırlatacak. Yoksa "ah canım, çok acı, biliyor musun ne kadar acı, ama merak etme, biraz tahammül et, sabret" -var mı böyle bir şey? Düşünüyor muyuz? Niye yok?
Yani Kur'an mı havalarda dolaşıyor, yoksa biz mi ayrı düşmüşüz? Yani aramızda niye böyle bir mesafe var, hani teğet bile geçmiyor birbirimizden. Yani Kur'an başka bir anlatıyor, biz başka bir yerde yaşıyoruz. Teğet bile geçmiyor yani. Hani teğet geçse bile değil mi, bir şey olur yani, bir rüzgarından etkilenirsin yani. Neden? Çünkü takva sahibi değiliz. Hatırlamak için değil. Yani kendimizi hatırlamadığımız için kendimizikoruma bilincinden uzaklaşmışız. Bütün mesele bundan ibaret. Başka temel bir mevzu yok arkadaşlar.
Dikkat edin, bir şey sizin bilincinizi örtebilir. Dikkat edin şuna, bakın tekrar etmiş olacağım ama çok önemli burası: mesela diyelim ki bir acı, bir hüzün, bir keder duygusu geldi, bir mutsuzluk duygusu geldi -benim burada kastettiğim şey "bundan kaçın, gerçek kendiliğinize gidin" değil. Gerçek kendilik sizsiniz, onun kaçacak bir derdi yok yani, kaçmasına gerek yok. Bir şeyden kaçmayacaksın. Sadece gelen şeyin senin bilincini örtmesine karşı uyanık olacaksın, bu kadar. Yoksa "aa böyle mutsuzluk duygusu hissettim, ya şöyle birini arayayım da böyle mutsuzluk havamı dağıtayım" -hayır dağıtma, dağıtmana gerek yok. Veya bir acı hissettim, neden, bir olay hatırladım, çok acı çekmiştim o zaman, "ya böyle biraz kafamı dağıtayım, ya şu meşhur televizyon şeylerinden bir diziizleyeyim" değil mi, diziden bol ne var değil mi. Bize kendimizi unuttuğumuzu unutturacak o kadar çok şey var ki. Bakın, bize bir şeyiunutturacak değil; bize kendimizi unuttuğumuzu unutturacak o kadar çok şey var ki.
Unutmayı da Unutmak: Modern "Kendini Gerçekleştirme" Tuzağı
Çünkü şeytan ne yapmış? Sana Allah'ı unutturmuş. E tamam, unutturunca ne olacak? Bir şey daha lazım. Ne o? Unuttuğunu da unutman lazım. Ki film tamamlansın. Yoksa biz şimdi mesela Allah'ı unutsak ve öyle kalsak ne olur? Allah'ı ararız, yani değil mi, deriz ki "ya ben bir şey unuttum" -bir şey unuttum dan onu hatırlamaya geçersin. Ama unuttuğunu da unutturulursa ne olur? O zaman onlar açısından iş tamamlanmış olur. Çünkü unuttuğunu da unuttu.
Şimdi bakın düşünün mesela bir şeyi unuttunuz değil mi? Ben mesela çocukluğumda çok böyle elimdeki eşyaları unuttuğum için şemsiye bile almadım yani. Halen de almıyorum. Alabilirim de, çünkü unutuyorum, bir yerde unutuyorum. Unutsam da önemli değil de, unutacağımı bildiğim için çok kullanmıyorum o tür şeyleri. Şimdi eğer unutursan o unuttuğun şeyi ararsın. Ama unuttuğunu unutursan araman söz konusu olmaz. Bizim pozisyonumuz bundan ibaret. Unuttuğunu da unutuyorsun, sonra sana yeni bir film veriyor. Anlatabildim mi? Yeni bir film. Yeni filmin adı ne? Kendini gerçekleştirme.
İlk bölüm: 10 yıl sonra nerede olmak istiyorsun? İyi bir NLP'ci veya koça da denk gelirseniz size bunu soracaklar. 10 yıl sonra nerede olmak istiyorsun? 20 yıl sonra nerede olmak istiyorsun? Cehennemin dibinde demeyeceksiniz tabii. Diyeceksiniz ki
"sağ ol abi, çok teşekkür ediyorum, ben kendimde kalayım, bu bana yeter." Nerede olacağım? Sen bana cehennemin dibini gösteriyorsun. 10 yıl sonra nerede olmak?
Sen şurada -e olabildim mi? Yüzde seksen, doksan olamıyor. O kalan yüzde on, yirmisi de on yıl sonra hedeflediği bir yere ulaşamıyor.
Hani hep söylüyorum: rahmetli Vehbi Koç'un kızı Sevgi'nin gönül kitabı var.
"Ömrümden uzun hayallerim var." Tam böyle -tırnak içinde- nefis ve şeytan tarafından böyle tuzağın dibine indirilmiş değil mi. Hepimiz sadece o değil yani, o işi biraz abartmış: "ömrümden uzun hayallerim var." E ne oldu? 45 yaşına geldin, bir hastalık, parmağını bile kıpırdatamaz hale geldi. Budur. Hepimizin son nihayette sonu bu. Bu bir dramatik bir örnek olduğu için söylüyorum. Yoksa bizim bir farkımız yok yani.
Nedir bu peki? Ya işte "insan bu yani, insanın kaderi bu" -öyle değil. Bu da ayrı bir sahtekarlık. Hayır. İnsanın böyle bir kaderi yok. Yani hasret içinde herkes bir hasret içinde ölüyor. Gidin mezarlıklara bakın, var bazılarında işte "hasretiyle öldü", bilmem neyle öldü. Ölürken bile bize nasıl yanıltıcı mesajlar vermeye çalışıyorlar. Veya biz diyoruz ya, diyoruz "daha yaşayacak çok zamanı vardı." Ben ölüp de -hani ölen birihakkında- "ya iyi yaşadı, hatta fazla bile yaşadı" denildiğini duymadım. 50 diyorsun, "genç ölmüş" diyor. 60 diyorsun, "gencecik" diyor. 70 diyorsun, "çok erken öldü" diyor.
Bu ne zaman ölecek ya? Ne zaman? 100 diyorsun, "Allah nice yüz yıl daha" diyor mesela.
Fıtri Merak ve Adem'in Düştüğü Tuzak
Nedir bu? Bakın ne güzel ifade ediyor: "Hadsiz arzuların, maksatların varsa onları düşünüp muzdarip olma, onlar bu dünyaya sığmaz, onların yeri burası da değildir." Sen gerçek kendiliği hatırladığında bir bakacaksın ki orada öyle varoluşsal hiçbir arzu yok. Sadece Yaradan'ın verdiği fıtri bir merak vardır. Yani Kur'an diyor ya "yeryüzünü dolaşın." Özünde öz varlığımızın hiçbir eksiği gediği yoktur. Bu anlamda hiçbir arzusu da yoktur. Ama Allah'ın yaratmış olduğu alemi ne yapar? Müşahede eder. Neden?
Rabbinin sana yazdığı bir mektup bu kainat, bu alem. Sen de o mektubu güzel bir surette okuyorsun. Bakın şurada bir ağaç var, 50 metre öteden kokusu geliyor değil mi, mesela merak edersin, dersin ki bu ne ağacıdır, ne çiçeğidir. Ama "şu çiçek benim bahçemde de keşke olsa" -bak öyle dediğin zaman gerçek kendiliğini örtüyorsun.
Neden? Arzu tuzağına düştü. Varoluşsal bir arzu. "Ah" diyorsun, "keşke benim bahçemde de olsaydı." Yok, yani mümkünse bahçene de ekebilirsin. Ama sanki böyle bir eksiklikmiş gibi bir şeye bakıyorsan, o bir tuzaktır.
İşte Adem'in düştüğü tuzak budur arkadaşlar: şeytanın Adem'e eksiklik hissettirmesi.
Eksiklik hissettirip arzu uyandırması. Arzu uyandırıp o yaratılış ağacına arzu yaklaşımıyla yaklaşması. Yani "bir şey beni tamamlayacak, bir şey benim eksikliğimigiderecek, o zaman bunu arzu ediyorum." İşte o seni ne yapıyor? Seni düşürüyor. Ve senin varlığının farkındalığını tamamen köreltiyor.
Nisargadatta Maharaj'ın Cevabı
İşte o noktada bizim hatırlayacağımız şey bundan ibarettir. Beni gerçek farkındalıktan, gerçek kendiliğimi hatırlamaktan ne alıkoyabiliyor? Ama bakın alıkoyan şey bizatihi o şeyin kendisi değil, sizin bilinciniz. O yüzden 1950'lerde vefat etmiş bir Hintli bilge var, Nisargadatta Maharaj. Bir batılı geliyor, diyor ki "çok mutsuzum" diyor. "Siz bunu nasıl çözebilirsiniz?" Ben diyor "çok mutsuzum." "Niye mutsuzsun" diyor. Diyor ki "istediklerim olmuyor, istemediğim şeyler oluyor." "İyi" diyor, "istedikleriniisteme, istemedikleriniiste." Değil mi, çok basit aslında ve çok doğru.
Şimdi anladın mı ben niye kimsenin derdine acımıyorum? Çünkü gerçek bir dert değil. Gerçek bir dert olsa, karşıma da şöyle bir insan gelmedi: "ben Allah'ı unuttum, nasıl hatırlayabilirim" diyen. Bak sen güzel, gerçek gibi dertlisin, sen seninle konuşabiliriz yani, burada hakiki bir dert var, o da bir şeyi unuttuğundan dolayı. Ama öbür dertler dert değil ki. Ya peygamber mesela birisi çok maddi olarak sıkıntıda, "ya işte bu insanları nasıl zengin edebiliriz, bunlara bir NLP'ci bulmak lazım, bir koç bulmak lazım" falan mı demiş? Dememiş. Kendini hatırlatmış, hatırlatmaya çalışmış. Çünkü bütün mesele budur. Başka bir şey değil. Kendini hatırlarsan çözersin. Her şey çözülür.
O yüzden bize kendimizi unutturan her ne ise, oralara dair bir dikkatimizin olması gerekiyor. Yani benim bunlara dikkat etmem gerekiyor. Bunlar geldiği zaman hemen benim işte o prefrontal kortekste bir ışık yanması lazım. Bak şu anda örtücü bulutlar geldi, şu anda gerçek kendimi hatırlayarak bunlara bakmalıyım. Bakın onları kovmuyoruz. Kendimizi hatırlıyoruz. Kendimizi hatırlayarak yola devam ediyoruz. Mesela ben kendiliğimi hatırladım, bir acının beni kuşatma imkanı yok ki. Ve acının beni kuşatıyor gibi olduğunu hissettim, tamam sakin ol, kendini hatırlayarak onu gözlemle. Kendini hatırlayarak seni kuşatmak isteyen o acıyı gözlemle. Kendinihatırlamaya çalışarak seni kuşatan o mutsuzluk, o keder, o kaygı, o beklenti hikayesini gözlemle. Bakın, kaçmak değil. Asla kaçmak değil. Kaçmak, hikayeyidevam ettirmektir.
Mesela benim aklıma bazen böyle çok korkunç, tırnak içinde saçma şeyler gelir. Ya böyle işte mesela böyle yerin altından korkunç bir canavarın çıkması falan böyle.
Gariptir, belki bazı filmlerin etkisi olabilir. Sakince bakıyorum. Yoksa "ya yok yok, şimdi bunları düşünmek istemiyorum, gene korku mu olacak acaba" -yok demene gerek yok. Gerçek kendiliğin bir korkusu yok ki korksun kaçsın. Ya uzay, işte ikiyıldızın birbirine çarpmasından korktu ve uzağa çekildi -öyle bir şey olabilir mi? Olamaz. Gerçek kendiliğimiz de böyledir. Gerçek kendiliğimiz korkan, kaçan, "ya ben bunu istemiyorum, rahatsız oluyorum bundan" diyen bir şey değildir. Böyle bir duygusu, böyle bir algısı, böyle bir yorumu yoktur gerçek kendilik için. Korkacak, kaygılanacak, çekinilecek bir şey yoktur, asla yoktur.
O yüzden takva tamamıyla budur arkadaşlar. Takva kendini hatırlamak hakikatidir. Kendini unutmak, gerçek kendiliğini örten şeyleri fark etmemek ve kendimizi gerçek kendilikten kopmuş gibi hissetmek -işte orası dikkat edilmesi gereken bir noktadır.
Takva bu demektir. Yoksa -tırnak içinde söylüyorum, yanlış anlaşılmamayı ümit ederek- yani zahiren dinin her dediğini yapın ama geçmişle ilgili hasretleriniz var, "şu oldu, bu olmadı, keşke şöyle olsaydı" -atıyorum, evlendim, 3 yıl sonra boşandım, e ne olacak, "ya çok keşke olmasaydı," "çocuğum oldu öldü, keşke olmasaydı," "eşim beni çok sevseydi, keşke böyle beni gerçekten anlayan seven bir eşim olsaydı" -yanikusura bakma arkadaşım, kendini kandırıyorsun, böyle bir şey yok, bunu dediğin anda ya kendini hatırlayacaksın ya takvasız olacaksın, başka bir şansın yok. Takva budur.
Faiz Mantığıyla Sevgi Aramak
Yoksa bizim aklımıza gelen her ne varsa, bugün takva diye anlatılan şeyler, gerçek takvanın zahirdeki ancak görüntüleridir. Eğer merkezde bahsettiğimiz takva bilinciyoksa, o zahirdeki görüntülerin de bir anlamı olmaz. Mesela faizden kaçarsın ama "beni kim sevecek" diyorsun -e bu da faiz. Bu faiz değil mi? "Kim bana değer verecek?" E sen faiz istiyorsun. Allah sana değer vermiş, seni gerçekten değerlikılmış. Allah seni gerçekten sevmiş, severek yaratmış ve sevmeye devam ediyor. Ve senin kalbine de sevgiyi koymuş. Sen o sevgiyle birini severken diyorsun ki "acaba o da beni sever mi?" Hani bir koydum üç alayım, üç olmazsa ben de bir alayım, bir verdim bir alayım -faiz peşindesin. Sürekli bir karşılık hikayesinin içindesin. Ama neyin içinde olduğunun da farkında değilsin. Sen sevginin içindeyken sevgi açlığı yaşıyorsun. Değerli olmanın içindeyken değersiz olma açlığı yaşıyorsun. Neden?
Hani adam sarayda ama uyumuş, kendini çölde zannediyor. Bunun gibiyiz biz de.
Ben çok insana şunu sorarım: böyle "kimse beni sevmiyor, kimse beni anlamıyor" -takvasını ölçmek için soruyorum, tırnak içinde. Diyorum ki: "Allah seni seviyor." "Diyorum" o başka diyor. "Allah sana değer veriyor" diyorum, "o başka" diyor. Abi, o kadar başkalaştırdın ki Allah'ı, onun sevgisini, onun verdiği değeri, zaten bu yüzden "o başka" dediğin için. Çünkü onun farkında değilsin. Ama sen onun içindesin. Ama onu unutmuşsun, sana bunu unutturmuş bazı şeyler. Ya bunu hatırlayacaksın, ya da öbür hikayenin tuzağı içinde yaşayacaksın. Sürekli "ömrün değer veriyor mu, vermiyor mu" -işte kimse bana değer vermiyor. Yani Allah selamet versin, veriyorlarsa da selamet versin, vermiyorlarsa da iki kat selamet versin. Senin derdin ne? Sen niye asıl derdinle uğraşmıyorsun? Sen niye sana her şeyden daha büyük değer veren Allah'ın farkında değilsin? Seni dünyadaki bütün sevgileri toplasan, onlardan daha çok seven bir Zat var. O'nun sevgisiyle mutmain olsan, fark eder mi? Neden böyle bir tuzağın içindesin?
Gerçek Teslimiyet Nedir?
Evet. Ayeti tekrarla bitirelim: "Ey iman edenler, nasıl olması gerekiyorsa Allah'ın korumasına girin. Öyle girin. Ve ancak ona teslim olanlar olarak ölün." Bakın son olarak bunu da hatırlatmış olayım, ayetin sonuyla ilgili. İnsan ancak Allah'a böyle teslim olabilir. Yani gerçek anlamda kendilik bilincin olursa, gerçek anlamda teslim olabilirsin. O noktada teslim olmamız mümkündür.
Yoksa dikkat edin, hepimizin hani şöyle düşünün, teslim olmayı şöyle düşünün. Farz edin ki Allah'la bir masada oturuyorsunuz. Ve eşit şartlarınız var -tırnak içinde. Hanitırnak içinde, onun on füzesi varsa sizin de on füzeniz var. Amiyane tabirle söylüyorum yani. Onun ne kadar gücü varsa sizin de o kadar gücünüz var. Allah'a teslim olur musunuz olmaz mısınız? Sen ne diyorsan öyle olsun der misiniz demez misiniz? Yoksa pazarlık mı yaparsınız?
Haşa, ne münasebet, "benim gücüm kuvvetim de ona aittir" deyip "Rabbim ne diyorsa ben onu kabul ediyorum" mu dersiniz? İşte teslimiyet budur gerçek anlamda. Yoksa teslimiyet Allah'la bir pazarlık yapmak değildir. Zaten pazarlık yapacak bir şey
yok. Allah seni kendi ruhundan var etmiş. Neyin pazarlığını yapıyorsun? Yani ne alabilirsin Allah'tan? Daha fazla ne alabilirsin? Yat, kat mı alacaksın yani? Ne alacaksın yani? Neyin pazarlığını yapabilirim ki? Değil mi arkadaşlar? Akıllı bir insan Allah'la bir pazarlık yapar mı bu anlamda?
Allah sana kendi ruhundan üflemiş, kendi ruhundan tecelli etmiş, kendi nuru olduğunu söylüyor. Allah yerlerin ve göklerin nurudur. Sen yerlerin ve göklerin de göz bebeğisin. O zaman nur üstüne nursun. Peki Allah'la ne pazarlığı yapacaksın o zaman? Değil mi? Teslim olursun.
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Ali İmran Suresi, 102. Ayet (anlatıcı tarafından doğrudan sure adı ve ayet numarasıyla zikredilmiş, sohbetin ana ayeti) - Not (editöryel): "Biz onlara ayetlerimizi afakta ve enfüste göstereceğiz..." ifadesi Fussilet Suresi 53. ayete işaret etmektedir; ancak anlatıcı sure/ayet numarasını belirtmediğiiçin bu sadece bir bilgi notudur, kesin atıf değildir. - Not (editöryel): "Ve ufevvidu emriilallah" ifadesi Mü'min (Gafir) Suresi 44. ayete aittir; anlatıcı bunu "bir ayetin ifadesidir" diyerek anmış ancak sure/ayet numarası vermemiştir, bu yüzden sadece bilgi notu olarak eklenmiştir.
İlgili Sohbetler
İmtihan ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, Bakara Suresi 155-156. ayetler üzerinden "imtihan" olarak adlandırdığımız korku, açlık ve eksilme hallerinin aslında birer "olgu" olduğunu, bunların üzerine kurduğumuz acı/mahrumiyet/değersizlik hikayelerinin ise bizim ürettiğimiz sahte bir bilinç katmanı olduğunu anlatıyor. Enbiya Suresi 35. ayet üzerinden insanın "gerçek kendiliğinin" ölümsüz ve değişmeyen bir şey olduğu, bedenin ve zamanla değişen her şeyin sadece bir "enstrüman" olduğu işleniyor. Enfal Suresi 28. ayetle mal ve evladın birer "fitne" (ayrıştırma vesilesi) olduğu, gerçek kimliğin ancak Allah'a nispetle tanımlandığında sarsılmaz olacağı vurgulanıyor.
Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine
Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.