Hayatın Akışına Teslimiyet ve Nefis Bilinci
Kısa Özet
Sohbette, insanın hayatı ve kendi/başkasının süreçlerini kontrol etmeye çalışmasının egodan kaynaklanan yorucu bir çaba olduğu; Bediüzzaman'ın "varlığı idame etmek ağır bir yüktür" sözü, Tevrat'taki "iyiliği ve kötülüğü bilme ağacı" ve ego yılanının ısırığı üzerinden anlatılır. Korku, kıskançlık, aldatılma gibi durumlar örnek gösterilerek bunların kaynağının sınırlı ego bilinci olduğu, tasavvufta "veled-i tıfl" kavramı ve Mevlana'nın pergel misaliyle merkezde durmanın önemi vurgulanır. Sohbet, hayatı akışına bırakmanın, zihni zorla boşaltmaya çalışmamanın, hakiki zühdün ve kendi doğasını çaba ile değil ancak negatifliklerden arınarak idrak edebilmenin anlatılmasıyla sona erer.
Öne Çıkan Vurgular
- Hayatı ve kendi/başkasının hayatını kontrol etmeye çalışmak insan egosunun yanlış bir tavrıdır; hayat gayri şahsi bir akıştır.
- İyilik ve kötülüğü (ikilikleri, zıtlıkları) deneyimlemek insan varlığının bir imkânıdır, fakat insanın bunda debelenip kalmaması, merkezine (fıtri idrakine) dönmesi gerekir.
- Hakiki zühd, dünyayı terk etmek değil, asli doğamızın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını idrak etmektir; kendini bilmek de çabayla değil, negatifliklerden arınmakla mümkün olur.
Hayatı Kontrol Etme Çabası ve Bediüzzaman'ın Sözü
Bu insanın hayatı kontrol etmesi veya sürecini belirlemesi, aynı zamanda sadece hayatını değil kendi içindeki süreçleri de kontrol etmeye, şekillendirmeye çalışmasıyla ilişkili olarak biraz konuşalım. Bu tabii insanı yoran bir şeydir. Bediüzzaman'ın güzel bir sözü var: "Sen," diyor, "hayatı idame edemezsin. Bu," diyor, "ağır bir yüktür." Varlığı ve hayatı idare etmek ve kontrol etmek ağır bir yüktür.
Bu şuna benziyor. Mesela diyelim ki ben bir şehre gideceğim. Şunu soruyorum: Orada hava var mı? Buradan hava götürsem nasıl olur? demek gibi bir şey. Yani her yerde hava var, havayı germeye gerek yok. Anlatabiliyor muyum? Hani işte falan şehre gideceğim, orada da işte toprak var mı, üzerine ayağımı basacağım bir yer var mı, nefes alabilecek miyim, orada da gökyüzü var mı? Var kardeşim, hepsi var. Hatta benim bir yeğenim vardı, bir ada pazarına gitmiştik. "Amca," dedi, "bak, bizim oradaki ay buraya da gelmiş." Her yerden zaten gözüküyor.
Yani biz hayatı gereksiz bir şekilde gergin yaşarız. Hele hele zorluk ve sıkıntılarla karşılaştığımızda daha çok bunu yaşarız. Halbuki gideceğin yerde toprak da var, hava da var, su da var. Bu gideceğimiz yer bizim için söylersek ne oluyor psikolojik zeminde? Gelecek mesela. Gelecekte ne olacak? Gelecekte olan olacak ve sen eğer doğru bir yerden bakarsan bir sorun olmayacak. Ama doğru bir yerden bakman lazım.
Burada da hayatı kendi hedeflerimize, beklentilerimize göre belirleme sorunumuz söz konusu. Hayatı kendi hedeflerimize ve beklentilerimize göre şekillendiremeyiz. Planlar yapabiliriz, öngörülerde bulunabiliriz. Fakat işte illa "bu olmalı" veya "şöyle şöyle olmamalı" şeklinde baktığın zaman kendini tutsak etmiş oluruz. Hayatta geleceğimizi bilmiyoruz, fakat geleceğimiz doğrudur. Yani bu tıpkı verdiğim örnek gibi: nereye gideceğimi bilmesem bile, orada ayağımı basacağım bir toprak, içime çekeceğim bir hava, içeceğim bir su var yani.
Ben yeter ki, "gideceğim yer göl kenarı, deniz kenarı olsun ya da olmasın," "şöyle olsun böyle olsun" diye bir noktaya odaklanmıyorsam, nereye gidersem gideyim orada yaşayacağım şartlar var demektir. Ve biz onu taşımamıza ihtiyaç bıraktırmayacak şekilde vardır o. O yüzden hayatı sanki bizim taşımamız gereken, yüklenmemiz gereken, idame ettirmemiz gereken bir şeymiş gibi görmek, insan egosunun çok yanlış bir şeyidir.
İyilik ve Kötülük Ağacı: Ego Yılanının Isırığı
Ve bu geleneksel metinlerde sadece bu açıdan değil, çok daha geniş bir perspektifte, cennetteyken yılan tarafından ısırılan ve günaha giren, ağacın meyvesinden yiyen insana işaret eder. Yani hepimiz aslında ego yılanı tarafından, sınırlı ve sübjektif benlik algısı tarafından ısırılıyoruz. Isırıldığımızda ne oluyor? Endişeler başlıyor, kaygılar başlıyor, korkular başlıyor, gereksiz arzular başlıyor, beklentiler başlıyor. Anlatabiliyor muyum? Bu aslında işte o cennette yılan tarafından ısırılmaktır. Aslında o yılan işte sınırlı benlik bilincidir. Onun tarafından ısırıldığımızda bütün arızalar -kimisine "insani" diyoruz, kimisine de "hastalık" diyoruz- ortaya çıkar.
Yani diyoruz, korku bile aslında hakiki bir şey değil; "seviliyoruz, seviliyoruz" diyoruz, bir yere kadar da bunları insani kabul ediyoruz. Aslında bunlar hakiki anlamda, çok derin boyutta insan-ı kâmilin niteliklerinde değiller yani. Ama hani bunların bir ölçüye kadar kabul edilebilir bir marjı vardır. Bir yere ulaştırma durumu var mıdır? Doğru idrak edilirse bir yere ulaştırır. Yani bizatihi kendilerinden bir yere gidemezsin. Çünkü aslında bütün bu algı içindeki deneyimimiz nedir? Aslında şunu deneyimliyorsun: sübjektif algı nasıl algılıyor, bunu deneyimliyorsun. Yoksa sübjektif algı, hakikati deneyimleyen ve hakikate giden bir şey değildir. Anlatabildim mi?
Yani sübjektif algıda yaptığımız şey nedir biliyor musunuz? Acı nasıl bir şeydir, korku nasıl bir şeydir - bunu deneyimlemek isteyen ama korku ve acıyı bilmeyen bir insanın deneyimlemesi gibi düşün. Aslında budur bizim de deneyimlediğimiz şey. İşte o Tevrat'ta ifade edilir: "İyiliği ve kötülüğü bilme ağacı" denir. Bir adı budur o ağacın. İyilik ve kötülükten orada kasıt şeydir: ikiliği deneyimlemek. Yani korkuyu ve emniyeti deneyimlemek mesela. Anlatabiliyor muyum? Arzuyu ve arzusuzluğu deneyimlemek. Yani nisbi gerçeklikleri deneyimlemek, kutupsallıkları deneyimlemek. Anlatabiliyor muyum? Bunları deneyimlemek kendi başlarına bir değerdir. Yoksa bunlardan bir yere aslında gidilmez. İnsan bunları aşan bir varoluşa gitmelidir. Yani bunlar var, fakat bunların ötesinde... tıpkı şey gibi, nasıl mesela dünya bir yer çekimine sahip. Ayın yer çekimi var değil mi mesela? Güneşin de vardır, mutlaka gidenler belki bilir. Dünyanın kendine göre bir kütlesine göre bir yer çekimi, ayın kendine göre bir yer çekimi, her yerin kendine göre bir yer çekimi var. Ama uzaya çıktığında bir yer çekimi yok, bir çekim yok. Fakat diyelim ki aydaki yer çekimini deneyimliyorsun, dünyadaki yer çekimini deneyimliyorsun; bu da bir bilgi yani. O yüzden Tevrat da öyle diyor: "İyiliği ve kötülüğü bilme ağacı."
Bazı modernistler veyahut da -ne diyelim onlara- böyle özgürlükçüler, güya hümanistler, insanı merkeze alanlar, sanki "Allah insanın bilmesini istemiyor" der gibi anlatıyorlar. İşte insanoğlu bilmek istemiş, o da şey yapmış... Sanki Allah -haşa- onların iyiliği kötülüğü bilmesine izin vermiyor, hoşluk göstermiyor, kıskanıyor onları düşüncesi var. İşte o Prometheus hikâyesi de oradan doğar işte, gizlice ateşi çalmak falan. Halbuki bu değil kardeşim. Yani Allah diyor ki bu deneyim zorlu bir deneyim. O yüzden bunu emretme kavramı yoktur kutsal metinlerde. Hani "git şu ağaçtan ye" demiyor. Hatta uyarıyor, hatta "yaklaşma" diyor. Anlatabiliyorum. Aslında mutlak bir yasak da değil bu, aslına bakarsak. Metinlerde tam öyle bir şey de yoktur. Anlatabiliyorum, yani biz "ona yaklaşma" dedi, gidiyor... kesinlikle "yeme" ifadesi var. Yeme, evet. Yani hatta bazıları derler işte "madem yasaklamışsın, niye ağacı oraya koyuyorsun?" Hani böyle basitçe yaklaşıp yorumlar yapıldığında mevzu anlaşılmıyor.
Halbuki kardeşim, bu insan varlığında bir potansiyel, yani o mutlak algı, mutlak anlayış, kutupsallık ötesi bir anlayıştan kutupluluğu, nisbiliği, göreceliliği deneyimleme imkânı, insan varlığında var olan bir imkândır. Ama bu imkânı deneyimlemek büsbütün mükemmel, büsbütün iyi bir şey olmadığı için Allah emretmiyor bunu. Çünkü Allah mutlak anlamda aslında en iyiyi emreder. Fakat bu hiçbir arızası olmayan veyahut da sıkıntıları olmayan bir şey olmadığı için, içinde sıkıntılar, zorluklar taşıdığı için Allah bunu emretmiyor. Fakat insan denen varlığın böyle bir şeyi deneyimleme ihtiyacı var aslında.
Sübjektif Algı ve İkiliği Deneyimlemek
Biz bunu deneyimleyeceğiz ama onun içinde debelenmeyeceğiz. Mesela vuslatı deneyimleyeceksin, ayrılığı deneyimleyeceksin. Kavuşmayı deneyimleyeceksin, uzaklaşmayı deneyimleyeceksin. Hasreti deneyimleyeceksin, bütünleşmeyi deneyimleyeceksin. Birçok şey... Korkuyu deneyimleyeceksin, güveni deneyimleyeceksin. Arzuyu deneyimleyeceksin, tiksinmeyi deneyimleyeceksin. Bütün o nispilikleri, görecelilikleri, ikilikleri deneyimleyeceğiz. Ama takılıp kalmayacaksın. Bunları deneyimleyen bir varlık olarak kendine bakacaksın. Hayatı da öyle algılayacaksın. Nereden geldiğini de idrak edeceksin. Hoş geldin, nereden geldiğini idrak edeceksin.
Yani bir acıyı deneyimliyorsak, aslında biz acının ötesinin de en azından farkında olmaya çalışacağız. Yani aslında acının ötesinde bir varoluş düzeyimiz var. Bunu idrak edebildiğin ölçüde, o iyiliği ve kötülüğü deneyimlemen olabilecek en uygun deneyimleme biçiminde deneyimlenir. Ama öbür türlü deneyimlemeye kalkarsan içine batarsın. Onun için ruhani bir varlığın dünyayı deneyimlemesiyle, nefsinin kuşattığı bir varlığın dünyayı deneyimlemesi o yüzden çok farklıdır.
Korku, Kontrol ve Egonun Tuzağı
İşte burada nereden geldik buraya? İnsan ne yapıyor? Kontrol etmeye çalışıyor. Neden? Çünkü korkuyor. Halbuki kardeşim, korktuğun şeyi büyütme. Yani hayatta korktuğun hiçbir şeyi büyütme, hiçbir şeyi. Büyüttüğün an şunu anla: çok yanlış bir yerden bakıyorsun. Dolayısıyla işte insan bunu tabii anlayabildiği oranda o tuzaktan çıkar, anlayamadığı oranda korkunun içine gömülür. Korktuğu oranda ne yapar? Belirlemeye, kontrol etmeye, hâkim olmaya çalışır. Yapabilir mi? Yapamaz tabii ki. Eylemlerinin sonuçlarını kontrol edebilmen mümkün değildir. Hayat gayri şahsi bir akıştır ve ne kendinin ne de başkasının hayatını kontrol edemezsin. Yani böyle "belirleyeceğim, kontrol edeceğim, bilinebilir kılacağım" - böyle bir şey yok. Gerek var mı? Gerek de yok. Yani ben mesela bütün dünyayı kontrol etsem, böyle bir gücüm olsa, aklı başında bir insansam diyeceğim ki "ya ne gerek var o kadar kontrol edip, ne olacak?"
Aldatılma Örneği: Egonun Kıskançlık ve Korkuları
Peki, size mesela "eşi aldatıyorsa" desem, öyle bir anlık aldatılmayı deneyimledi ve kontrol etmek isteyecek mesela. Sen yanlış bir yerden bakıyorsun. Ne yapacaksın? Ne yapacak? Bir şey yapmayacak. Niye bir şey yapması lazım ki? Oturup konuşacak: "Ya niye yaptın?" diye merak ettiğini söyleyecek. Onu analiz etmeye çalışsın, etsin. Uygun değilse der ki "sen bu türlü daha rahat yaşıyorsun, ayrılalım, daha rahat ol." Ama ona karşı herhangi bir olumsuz duygu beslemeye gerek yok. Bütün bunların nedeni ego korkusu: "Bana bağlı, beni seven, benim tarafımdan değerli görülen biri olmak isteyen kim?" diye onu sor kendine. İşte o küçücük bir şeyin, bir ağın içine düşmüş, hapsolmuş bir benlik o. Yani niye oradan bakıyorsun, o bakıştan kurtulabilmek lazım.
Sen onu serbest bıraksan, o seni bırakmıyorsa ne olacak? Başında bela bulursun değil mi? Ayrı bir şey bunlar, olmuyor işte - o ekonuyla ilgili olan kısım. Belayla evlenirsen çekersin, başkaları da çeker. O daha polisiye (hukuki) bir mevzu; konu burada psikolojik bir zemin, anlatabiliyorum. Duygunun paylaşılmak istenmemesi ayrı bir konu.
Peki bunu kabul edip sineye çekip yaşamak mı? Sineye çekmiyorsun bak, bütün bunlar yanlış. Görüyorsun, çözümlüyorsun. Kabul ettiğin bir şey de yok, karşı çıktığın özünde bir şey de yok. Gördüğün bir şey var. "Bu kadar sineye çekmiyorum, tahammül etmiyorum" - bütün bu kavramlar o üst şuurda yok aslında, ego şuurunda var. Ben bir şey sineye çekmiş olmuyorum, tahammül etme de yok; burada görüyorum, analiz ediyorum: adam niye yapmış bunu? Bu kadar mevzuyu niye geriyoruz ki? Dikkat edin, bundan rahatsız olmanın nedeni kendi egomuzun korkuları, arzuları, beklentileri ve hedefleridir. Sen onu gör.
Yani "bunu sineye çekmek zorunda olduğunu düşünen" veya "çekemeyen" veya "sineye çekmesi gerekmediğine inanan" kim? Ben. Bu nasıl bir ben? Bak bakalım. Bu benim hangi arzuları, hangi beklentileri, hangi korkuları var, bunları bir gözlemle bakalım. Bu şu, ayrı bir şeydir: "Ben bu insanla hayatta çok iyi yol alamam" veya "alacağım" - o yolun bir kıymeti yok, çıkmaz sokaksa almazsın, onunla yol almazsın, bu kadar. Yoksa işte "beni aldattı, tahammül edemedim, sineme sindiremedim, kadınlık gururuma yediremedim" - bunlar boş şeyler mesela, bilmiyorum, yanlış bir yerden bakıyoruz.
Her bakımdan bunu genişletin: korkularımız, beklentilerimiz... Korkan kim? Niye korkuyor? Korkusu gerçekçi bir şey mi? Anlatabiliyor muyum? "Gerçek bir korkum" dediğimiz bütün bunları şöyle göreceğiz: bunlar, ağına düştüğümüz ego bilincinin, sınırlı bilincin bir perspektifidir. Bak ne diyor: Hayat gayri şahsi bir akıştır, ne kendinin ne de başkasının hayatını kontrol edemezsin.
Veled-i Tıfl: Kıskanan Çocuk Örneği
Hani şu resmi geçen kestim gazeteden, herhalde güzel bir fotoğraf. Kıskanan bir çocuk var, bir abla var. Bir de o kıskançlıktan haberi olmayan, daha belki bir yaşına gelmemiş, 6-7 aylık bir çocuk var. Şimdi bu bize neyi gösteriyor? Bir şeyi gösteriyor: birisi ego bilinciyle bakıyor, birisi ego dışı bir bilinçle bakıyor. İşte bizim iki imkânımız var: ya ego bilinciyle yaşayıp onun perspektifine mahkûm olacağız, her şeyi o pencereden göreceğiz, veyahut da o bakıştan kurtulacağız, rahat bir nefes alacağız, rahatlayacağız.
Şimdi bakın, o kıskanan çocuk -abla- ne kadar sıkıntılı, ne kadar zor bir hayat yaşıyor kim bilir değil mi, ne kadar acı. İşte "nereden geldi bu çocuk," diyor, "bana gösterilen sevgiyi böldü, parçaladı," diyor, kim bilir ne olacak falan, böyle benliğinin derdine düşmüş, ne kadar acı çekiyor. Kardeşini satmaya çalışıyor. Önce yüz kuruştan başlamış, sonra on kuruşa kadar inmiş, alan yok. Anlatabildim mi? Çocuğa bakıyorsunuz, o bebeğe: "bak işte, ya sindiremedim, ben böyle bir şeyi sindiremem, ne biçim bir dünya, insan kardeşini kıskanır mı" falan - bak, hiç böyle bir şey yok değil mi? Umursamazlık da yok, "umurunda değil" de değil aslına bakarsan. Öyle bir şey de değil. Çünkü "umurunda değil" diyen de bir benlik türüdür, "çok umursayan" da bir benliktir, "çok umursamayan" da aslında bir benliktir. Ama mesela çocuğa baktığınızda, böyle "ya seni umursamıyorum, sen de kimsin" gibi bir şey yok çocuklarda. İyi bakın, yok yani. Öyle bir umursamama yok, "sindirdim" yok, "sindiremedim" yok, hiçbiri yok. O doğal bir şekilde yaşıyor. Ne zaman egosu, o sınırlı benliği oluşacak, o da başlayacak: "işte niye beni kıskanıyor, niye beni sevmiyor" - işte mizacına göre ya öfkelenecek, ya üzülecek, ya içe kapanacak. Anlatabiliyor musunuz? Orada şimdi -hani İsmail Bey'in de henüz öğrenmediği gibi- sonra öğrenince o sınırlı egoyu yaşıyoruz yani.
Bu çocuk daha iyiliği ve kötülüğü bilme ağacından tam yememiş. Yiyince belasını bulacak, iyilik ve kötülüğü bilecek. Yani mesela neyi deneyimleyecek çocuk? Sevilmeyi, sevilmemeyi. Çekemezlik, kendisine duyulan bir çekemezliği deneyimleyecek, bir de ona çok sevgi ve şefkat duyan birini deneyimleyecek değil mi? Deneyimleyecek bunları. Ama şu anda bu bebek, şu 6 aylık bebek muhtemelen bunları deneyimlemiyor.
İşte aslında Arif'in bundan bir farkı yok. Farkı ne? İyiliği ve kötülüğü deneyimlemiştir aynı zamanda Arif de. Anlatabiliyor muyum? Deneyimlemiş ama orada debelenmemiş, tekrar asli merkezine dönmüş, tekrar bu hale dönmüş. O yüzden tasavvufta "veled-i tıfl" kavramı vardır - yani ufacık çocuk, bebek çocuk. Denir ki işte kişi erdiğinde veled-i tıfl gibidir. Aynı aslında şeye döner. Farkı ne olur? Çemberden dönmüştür, çemberi tamamlamıştır. Yani o iyilikler ve kötülükler çemberini tamamlamıştır. Bütün oradaki şeyleri görmüştür, fakat oralarda ne kalmış ne takılmış ne de debelenmiştir.
Mesela diyelim ki biz bir Arif'e karşı bir kıskançlık, bir kin, bir nefret duysak, üstünlük taslasak, veya aksine işte çok aşırı ona saygı göstersek, aslında onun hâli bu bebek gibidir, bir farkı yoktur yani. Şimdi bak, burada ablası kıskanıyor - muhtemelen çok sevseydi de böyle olacaktı, yani o fıtratından merkezinden ayrılmayacaktı. Fakat biz merkezimizden ayrıldığımız için, yani içimizde aslında bu bebek hâlini, o en yüksek fıtri ve ruhani hâli kaybettiğimizde, dışarıda yaşıyoruz.
İşte bir şeylerden korkan ve emniyetli bir ortam veya ilişkiler arayan biri; diyelim ki sevilmek isteyen ama sevilmemekten kaygı duyan biri. Anlatabiliyorum. Değer görmek isteyen ve değer görmediğinde kendini çok kötü hisseden biri. Bunu hisseden kim? İşte o yılan tarafından ısırılan tarafımız. Bir de öyle olmayan bir tarafımız var. Öyle olmayan tarafımıza doğru bir yol almalıyız. Yoksa öbür tarafta, çok sevilmeyi de deneyimlesen, gerçek anlamda yol almış olmazsın. O yüzden denir ki bir Arif'in niteliği ve kalitesi, negatifliklerle muhatap olduğundaki tavrına göre anlaşılır. Yani onu sevmekle ona sövmek arasında onun idrakinde bir fark yoktur. Ama o hem sövülmeyi hem övülmeyi deneyimler, sadece merkezinde durarak deneyimler.
Mevlana'nın Pergel Örneği
İşte hani bir başka perspektif getirelim o örneğe: Hz. Mevlana'ya atfedilen Mesnevi'de geçen o pergel örneği. Yani merkezde duran nedir? Fıtri idraktir, özün idrakidir, ruhun idrakidir. Öbür dönen dolanan nedir? Sınırlı ego bilincinin idrakidir. Şimdi merkezinden kopuk bir şekilde öbürünü deneyimlersen iflahın kesilir, dağılırsın yani. Ama merkezinde olmanın bilincini taşıyorsan o zaman dağılmazsın.
Bizim hayatımız şey... Yani ben dedim ki "ben korku duydum, kaygı duydum" - şunu soracağım: bunu duyan bendeki sınırlı benlik bilincidir. Bunu aşan bende bir bilinç düzeyi var, ben ona doğru yol almalıyım. Halbuki biz ne yapıyoruz? Hemen o korktuğumuz şeyleri ortadan kaldırmak için bir girişimde bulunuyoruz; muvaffak olursak rahat ediyoruz, olamazsak daha katmerli bir kaygı, korku veya arzunun içine düşüyoruz. O yüzden hayat gayri şahsi bir akıştır, ne kendinin ne de başkasının hayatını kontrol edemezsin.
Peygamberin "Bana Ne Olacağını Bilmem" Sözü
O yüzden mesela peygamberimiz diyor: "Bana ne olacağını bilmem." Biz tabii onu biraz şey anlıyoruz - "cehenneme mi gideceğim" şeklinde - bu değil yani. Allah'ın benim üzerimde nasıl tecelli edeceğini bilmiyorum, demektir aslında o söz. Çünkü bu benim, sınırlı ben olarak, tespit edebileceğim, şekillendirebileceğim, belirleyebileceğim bir şey olmadığı gibi, buna gerek de yok. "Ben bana ne olacağını bilmem," diyor Peygamber. Bu Peygamberin zahiri yönü. Öbür yön zaten Tanrı'ya ait ve Tanrı'ya dönecek. Ama öbür zahiri âlemde ne olacak? O ilahi kudret, ilahi irade ne arzu ediyorsa o olacak. Ben de bilmiyorum ama bilmiyor oluşum beni kaygılandıracak, beni korkutacak bir şey değil.
Mesela çocuk ufakken alırsın çocuğu: "gel, işte bir yere gideceğiz." Çocuk çok sormaz: "nereye gideceğiz, orada kim var?" Biraz büyümeye başlayınca, biraz da kaygılı bir tipse, sormaya başlar: "nereye gideceğiz, orada kim var?" Veyahut da artık kendi egosuna göre "orada benim oynayacağım arkadaş var mı yok mu, şudur budur" vesaire. Halbuki kardeşim, annen babanız elinizden tutup bir yere götürüyorsa, git işte. Hayatı germene gerek yok yani. O yüzden Allah bizim sağımızdan da tutmuş, sol elimizden de tutmuş, götürüyor bir yere. Germe hayatı. "Ne olacak, ne bitecek, ya şöyle olursa ya böyle olursa" - ne olursa olsun, ne olacak yani.
Hayatı Daraltmamak, Akışa Bırakmak
Bir de, bu hayatın ve bu sürecin sınırlı olduğunu, asıl olmadığını idrak etmek, bizi o ego bilincinden kurtaran bir şeydir. Ego diyor ki "senin başka bir hayatın yok neredeyse." Bunu iman meselesi anlamında söylemiyorum, böyle bir imansızlık değil bu mevzu. Egonun bilinci olarak yaşadığı şey odur: "hayat burası işte, ne yaptımsa yaptım bu, yaptın yapamadın, bela büyük" - yok böyle bir şey ya. Hani bu kadar hayatı niye daraltıyorum ki, daha doğrusu daraltan kim? Bırak salıver, aç yani, olursa olur de. "İşte şu olmasın bu olmasın" - tabii ki bunu o egomuz bize söylüyor. Anlatabiliyor muyum?
Her şey bu dünyada değil. Bu şu demek değil, yanlış anlaşılmamalı - böyle bir hayata meydan okumak, "olursa olsun kardeşim, ben onun üstesinden gelirim" değil yani. Doğal olarak akışa bırak, doğal olarak kabullen. Yoksa bir meydan okuma, bir kafa tutma değil bu kastettiğimiz. Sürekli "bu neden olmaz, onun var benim neden yok" düşüncesini doğuruyor bu iş. O ego kıyaslamaya başlıyor, çünkü dünyada her şeyi yaşamak istiyor, rahatlığı, her şeyi. "Nasıl benim olmaz" - o çok hayatı zehir eden bir şey.
Başkasının hayatını da kontrol edemezsin. Yani kendi iç süreçlerimizi bile kontrol edemeyiz. İşte mesela Bediüzzaman'ın orada dediği: varlık yükü ağırdır, hayat yükü ağırdır, sen bunu taşıyamazsın diyor. Taşıyamazsın diyor - aslında taşımana da gerek yok kardeşim yani.
Nasıl ki mesela biz, normal şartlarda hiç kimse "acaba 5 dakika sonra kalbim atacak mı" diye düşünmüyor değil mi? Ama atıyor yani, seni düşünmeden atıyor. Yani sanki sen düşününce daha mı iyi atacak? Aksine düşününce daha kötü atar, değil mi? Kaygı olur, bir kısım olumsuz düşünceler olur, kalp ritmini bile bozar. Bırak hayatı, gel rahat. Bırak yani, akış var orada, sen de o akışın içinde doğal bir şekilde o akışa katılıyorsun. Egonla değil; orada hayat doğal akışında akar. "Bu iyi akış mı, akmaması mı gerekirdi" diye yorumlama, akması gerektiği gibi akar. O zaman işte hayatı gerçekten daha doğru bir şekilde deneyimlediğimiz bir açıdan hayata bakmış oluruz.
Tanımlamaların Tuzağı: "Aldatıldım" Örneği
Yani hani çokça insanların mevzusu: ya aldatılma, bir kavram; sen adına "aldatılma" koyuyorsun, adına koyduğun ad bile berbat bir şey yani, seni zaten orada kilitliyor. "Aldatıldım." Bak bakalım aldatıldın mı acaba, niye hemen bunu böyle tanımladın? Yani şöyle de diyebilirsin değil mi: "eşim düştü." Niye böyle de tanımlayabiliriz? Niye tak diye "aldatıldım" diye kavramlaştırıp o hapishaneye giriyoruz ki? Başka bir türlü tanımla; o tanım ne kadar meşruysa bu tanım da en az onun kadar meşru, hatta daha da meşru bana sorarsanız. "Kocam düştü, yanıldı." Erkek kadın fark etmez yani, o da bu kadar.
Yani eşin trafik kazası geçirince ne diyorsun? O da bir aldatılma. Sana demişti ki "akşam eve döneceğim" ama dönmedi, kaza geçirdi. Diyorsunuz "kocam kaza geçirdi." Hiçbir farkı yok. Sadece orada başka bir kadın devreye giriyor, burada da başka bir araba devreye giriyor. Yani orada ne yapıyor? "Başka bir kadın... beni değil, onu tercih etti, niye beni tercih etmedi" diye başlıyorsun. Bak bütün bunlar kavramsallaştırmalar değil mi?
Ahlakın Ego Tarafından Kullanılması
Orada ahlaki bir şeyden de bakamaz mı yani? Yok, bakılmaz demiyorum. Buradaki mevzu şu: o kişi için gayri ahlaki bir durum var, yani o "aldatma" dediğimiz olguyu işleyenin kendi açısından değerlendirebiliriz - gayri ahlaki. Ama biz bakın oraya bakmıyoruz ki "ne kadar acı bir şey, gayri ahlaki bir şey yaptı, ne kadar üzüldüm" diye. Böyle bir şey diyeni ben maalesef henüz görmedim. Ama böyle de diyebiliriz değil mi, aslında böyle değil mi? Ama ne diyoruz? "Bana karşı ahlaksızlık yaptı." Bakın, o ahlakı bile kendi egomuzun hizmetinde kullanıyoruz. Yani niye ahlakı devreye sokuyoruz? Haklı çıkmak için ahlakı devreye sokuyoruz.
Ahlakı bunun için kullanıp, "ben eşimin ahlaksızlığından dolayı ona üzülüyorsam," orada ahlak doğru bir yere oturtulmuş olabilir. Yani orada gerçekten sadakati, verdiği sözü, samimiyeti, içtenliği - buna karşı işlediği, kendisine karşı işlediği bu niteliklere, bu insani sıfatlara karşı işlediği bir hata var, bana karşı değil. Ama ben ahlakı bile orada kendi egomu savunmak veyahut da onu meşrulaştırmak için kullanıyorum. Bakın, bütün o yanlış algılarımızın temelinde o sınırlı bilincimizin mevzulara koyduğu tanımlamalar geliyor. Temeli o. Başka türlü tanımla.
O zaman mesela Nesrin'in örneğinde, o öğrenci hani böyle "öyle yapsın, bilmem ne" ya da şöyle falan dedi. Nesrin'in içinden şunu demesi lazımdı: hani çocuk şey yapıyor, bana yapıyor değil. Yani kendisi o konuda düşünseydi... Tabii, zaten onu düşünebilse, kişiselleştirmese, o ego bilinci üzerinden bakmasa - bu arada çocuğun o algısında bir problem olduğunu, bir sübjektivite olduğunu, çok yanlış bir yerden baktığını görse, o zaman daha doğru görmüş olacaktı. Zaten genel tutumu buydu. O hâlin geldiğini ben zaten anladım, o ayrıca beni sarstı. Yani biz bir kişi, bizatihi bir kişiye karşı da bir şeyler yapabilir. Yani burada da bizim "bana yapıyor" şeklinde bir benlik perspektifinden bakmamıza gerek yok. Çünkü neden? Çünkü bakın şu: kötülüğün olduğu yerde sübjektif bilinç vardır. Bu basit: kötülüğün olduğu yerde sübjektif bilinç vardır; biz oradaki sübjektif bilinci analiz edeceğiz, o sübjektif bilincin yediği darbeye odaklanmayacağız. Bu yanlış bir noktadır.
"Ey Nefislerine Zulmeden Kullarım"
Mesela hani daha önce de tekrar etmişizdir: mesela Allah "ey nefislerine zulmeden kullarım" diyor. Bakın burada ne perspektifi var? Evet, yani "siz günah işleyerek, beni inkâr ederek veya isyan ederek kendinize zulmediyorsunuz" - evet, yani benimle ilgili değil, ve ben bundan dolayı da -tırnak içinde söylüyorum- üzülüyorum, diyor Allah. Yani kendinize yazık ediyorsunuz, kendinize zulmediyorsunuz. Ve "kullarım" diyerek de aslında "bak, gerçek yeriniz burası" diyor Allah. Anlatabiliyorum. Bu nedir? İşte bu da bizim idrak etmemiz gereken bir bilinçtir.
Hiçbir Şeye Mutlak Bağlanmamak
Önce, hayatta hiçbir şey terk edilmeyecek kadar mutlak değildir. Hiçbir şeyden vazgeçilmeyecek kadar mutlak bir değer, bir şey yoktur. Mesela hayatın doğasında bunu da anlamak lazım. Mesela biz niye bir şeye tutunur ve bir daha bırakamıyoruz, veya bırakmak istemiyoruz? Bazen böyle daha patolojik bir şekilde de olur; birkaç sene önce öyle bir şey vardı - erkek miydi bayan mıydı hatırlamıyorum - annesi ölmüş, ne kimseye haber vermiş ne de cenazesini kaldırtmış. Kadın iskelet hâline gelmiş. Ne var orada? Akışa bırakmıyor, akışı tersine çevirmeye çalışıyor. "Annem ölmemeli," diyor. Anlatabiliyorum. "Ben annemden ayrılamam," diyor - bunu üreten bilinç ne? Sınırlı bilinç. Ve ne kadar mesela görünürde bize patolojik gelen bir şey değil mi? Ama aslında biz bunun psikolojik versiyonlarını ne kadar çokça farklı şekilde yaşıyoruz. Atıyorum, işte biriyle bir ilişkimiz oluyor, o gidip biriyle evleniyor, biz hâlâ kafamızda "o olacak" diyoruz. Ne farkı var, bir farkı yok. Veya başka birçok şey.
İşte bakıyorsun, kadının çocuğu ölüyor: "işte oğlum şehit oldu, benim için onun haberini duyduğum andan itibaren hayat bitti." Niye bitti kardeşim, kim bitirdi, nereden baktın da bitirdin, bitiren kim? Oraya bir bak. Bunun arkasına böyle "din, iman" koymaya gerek yok, hep yanlış. Biz de ona vefa diye bakıyoruz bazen, ama bu vefa da değil. Anlatabiliyorum. Hayat akıyor. Peygamber 70 tane Uhud'da şehit gördü. Durdu mu hayat onun için? Durmadı. Çocukları öldü, hayat durdu mu, durmadı. Hâşâ, Peygamberimiz yeterince üzülmedi mi yani, veyahut da deyim yerindeyse yeterince insan değil miydi? Evet, böyle bir şey yok.
Ama işte ne yapıyoruz? Mesela işte gençliğimize tutunuyoruz, yaşlanmak istemiyoruz beden olarak, değil mi? Akış var hâlbuki kardeşim, bir şey akıyor. Sen neyi tutmaya çalışıyorsun? Bir de ne gerek var? Bir de zaten tutamazsın. Yani zaten iç içe kendini geriyorsun. Sonra da yük birikiyor, taşıyamaz hâle geliyorsun. Diyorsun ki "hayat ne kadar ağır." Yok kardeşim, ağır bir şey yok, biz taşıyoruz onu.
Yani düşünün, hani bazen olur böyle: mesela işte otobüse biner adam, sürekli şoförü kollar. Acaba uyuyor mu, sarhoş mu, dikkat ediyor mu, iyi şoför mü? 20 saat yolculuk yapar, gözüne bir damla uyku girmez. Neden? Şoförün uyuyup uyumayacağına odaklanıyor. Tamam, burada evet insani düzeyde bir şey var, bir hata olabilir. Fakat yani o ilahi düzeyde böyle bir şey yok kardeşim. Yani hayatta bir şey tesadüf olmuyor. Allah'ın iradesi ve kudreti olmadan bir yaprak bile düşmez. Evet, yani şunu anla: kâinatın, varoluşun, sürecin, hayatın tesadüfi, irade taşımayan, bilinç taşımayan bir akış içinde, kaotik bir akış içinde olduğunu zannetme. Sana bazen kaotik gelebilir, fark edemeyebilirsin oradaki sistemi, inceleyin. Ama şunu bil: öyle hiçbir şey ilahi irade ve kudret olmadıkça, ona onay vermedikçe olmaz. O zaman hayatı germeye gerek yok. Sen doğal bilincinle, idrakinle yaşa. Bu boş vermek, sorunsuz olmak, hiçbir şey yapmamak değil. O otobüste diyelim ki sana çay dağıtma görevi verilmişse, sen orada çayını dağıt. Ve işte araba durduğu zaman yıkaman gerekiyorsa, öyle bir vazife verilmişse git o arabayı yıka. Ama "araba nereye gidecek, çarpar mı, yuvarlanır mı, şu mu olur bu mu olur" diye germeye gerek yok. Bunu yapan ego bilincidir. Onun üzerinde çalışmak lazım. Biz ne yapıyoruz? Onu görmüyoruz, yani deyim yerindeyse bizi arkadan arkadan iten şeye bakmıyoruz, itildiğimiz olgulara bakıyoruz. Hâlbuki senin, seni itene bak.
Yani kardeşim, bu kadar X, Y, Z mevzusundan korkmana gerek var mı? Biri sana "kork" diyor, veya biri "arzula" diyor, "bu şeyi iste, mutlaka olmalı" diyor. Bak bakalım niye. Bu kadar istenmeye değecek bir şey mi, bu kadar korkulmaya değecek bir şey mi, bir düşün bakalım. Yani arkada sana o korkuyu veren veya o arzuyu veren her neyse, bütün o şeyleri düşünebiliriz - sınırlı benliğin algılarını. Ne kadar haklı, doğru bir şey mi o perspektif? İşte onu görmek lazım. Yoksa biz hayatta hep ne yapıyoruz? Biri bizi itiyor, itildiğimiz yere doğru gidiyoruz ve onun üzerinden bir şey üretmeye çalışıyoruz. Bak bakalım sana korku veren bilinç nasıl bir bilinç, doğru bir bilinç mi, ve doğru bir yerden mi bakıyorsun o hadiselere? Onu bir sorgula, ondan sonra harekete devam et.
Zihni Boşaltmaya Çalışmamak, Kan Akışı Örneği
Evet, böyle tekil tekil konularda da şey yapabiliriz. Bir cümle daha - bunlar Ermiş'in sözleri: "Zihni boşaltmak mümkün değil." Burada "boşaltmak" kelimesinin üzerinde durmuş. Yani "ben zihnimi boşaltacağım" - bunu yapmaya çalıştıkça zihnim dolacaktır, gene aynı zihinle. Meditasyon da gerçek anlamda dönüştürücü bir şey değildir, bir usuldür, sınırlı bir usuldür. Boşaltmaya çalışma; boşaltmaya çalıştıkça onu, boşaltmaya çalışan bir başka zihni olgu doldurur. Aynen öyle. Anlatabildim mi? Rahat ol, rahat ol. O rahatlığa hakikaten ulaşmak zaten kendi beyninden oluşacak bir şey.
Yani şey gibi, diyelim dalgalanan bir deniz - ben onu böyle dümdüz kılmaya çalışıyorum, elimle denizin yüzeyini düzeltmeye çalışıyorum. Bu ne kadar boş bir çabaysa, zihni boşaltmak da böyle boş bir çabadır. Kendi hâline bırak, deniz durulacaktır. Anlatabiliyor muyum? Sen onu kontrol etmeye çalışma. Ama zihnin sorularına verebileceğin bir cevap, pozitif bir cevap olduğunda ver, sakince. Ama zihnin sürekli seni meşgul edip "bana cevap ver, cevap ver" diye bağırıp çağırdığında, acele etme, dur.
Mesela bir anne çocuğuna öyle demez mi? İşte "anne süt" der, "şu" der, "bu" der; "tamam evladım, sakin ol, dur, yapacağım hepsini, rahat et." Ama bazı böyle panik anneler vardır, iki ayağı birbirine dolanır. Bizim de ona benzer bazı hâllerimiz olur zihin karşısında. Zihni bıraktığımızda o zaten kendi mekanizması içinde durulacaktır, kendi doğası içinde durulacak. O yüzden zihni boşaltmak değil - hem zihne mümkün olduğu zaman pozitif anlamda bir cevap varsa onu vermek, olmadığında da onu bırakmak. Zihnin ürettiği soruların peşinde sürüklenmek zorunda değiliz. Takıntıya dönüşüyor, korkuya dönüşüyor, takıntıya dönüşüyor; zihin panikaya dönüşüyor, bulanıklığa dönüşüyor, panik, bir sürü süreç ve görüntü oluşuyor.
Zihnin ürettiği sorular ne olabilir? Birçok kaygı ve korku olabilir. Yani aslında düşünmeyecek de değiliz, bırakacağız onu. Bırak; çünkü "düşünmeyeceğim" dememiz de bir zihinsel çaba - "ben bunu düşünmeyeceğim, düşünmeyeceğim" dediğin şeyi düşünüyor olursun. Çünkü "neyi düşünmeyeceğim, bunu düşünmeyeceğim" derken gene onu düşünüyorsun. Bırak. Zihnin kendi içinde bir akışı var, otomatik bir akışı var. Sen onu kontrol edemezsin, bırak aksın, gerek yok. Zaten bizim hatamız peşine düşmemiz. Anlatabiliyor muyum? Zihin bir şey üretti - zihnin ağırlığını yok saymadan akışa bırak. Yok saymaya çalışmak kötü; yok saymaya çalışmadan, yok etmeye çalışmaksızın, bırak o aktığı gibi aksın. Yeter ki sen onu köpürtme, büyütme.
Bir şey gibi değil mi, insanın böyle bir kan akışı var vücudunda, bedeninde, damarlarda bir akış var falan. Orada bir yerde böyle bir şeyi -damarın birini zorlarsan, veya oradaki damarın geçtiği bir yer parmaksa parmağı zorlarsan, ya da beyindeyse oradaki kısmı- vurarak ya da çarparak ya da bir hadiseyle zorlarsan, orada bir tümörleşme, hatta bir tıkanıklık falan oluyor. Bir akış bitince insanın bedeninde bir arıza meydana geliyor. Yani vücudumuz da akıyor. Aslında hani böyle düşünceyi de o akışa teslim etmek gibi, öyle hissettim. Düşünce de böyle akışa bırakıldığında, vücuttaki o kan sirkülasyonu gibi kendi kendine tamamlanıp biter. Merkezde kalp olacak yani. Sen nasıl verdiğin örnek üzerinden gidersin: sen yürü, adam gibi sağlamca yürü, sağlıklı beslen; o kan akışı şey yapacak mesela. Garip bir şeydir. Tamam, kalp pompalıyor - peki tekrar kalbe nasıl dönüyor bu kan, değil mi? Hani ilk zahiren insana gelen bir soru: biz ters amuda kalksak, kan tekrar kalbe dönüyor mu? Allah'ın buna ayrı bir düzenek koymasına gerek var mı? Ne dönüyor yani, evet dönüyor yani. Ne kadar ilginç bir mekanizma var yani. Hatta bunun mekanizmasını bile bugün tam anlamış değiliz aslına bakarsanız, anlatabiliyorum, kısmen biliyoruz.
Yani hayat, bırak, rahat, adam gibi yaşa. Kalp onu pompalayacak, o çevreden tekrar kan dönecek, tamamlanacak. Germeye gerek yok, tıpkı bunun gibi hayat da böyle. Olur bir şey ve olması gerektiği şekilde olur. Ama biz sonuçları tanımlamayacağız. Hayattaki tek önemli şey bu: sonuçları tanımlamamak.
Zühd ve Zahidin Gerçek Anlamı
Gerçek asli doğamızın hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını idrak etmek, hakiki zühttür. Herhangi bir şeye karşı arzu duymamak; kendi içinde yetkin ve yeterli olduğunu idrak ederek herhangi bir arzuya sahip olmamak - zâhid budur. Gerçek asli doğamızın hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını idrak etmek, tek hakiki zühttür. Bu insana zâhid diyebiliriz. Yoksa "ben ihtiyacım olduğunu hissediyorsam ama diyorsam ki günah, haram, veyahut da o kadar dünyaya talepkâr olmamalıyım" tarzındaki bir tavır, züht değildir. İşte arifler böyledir. Dolayısıyla avamın yaptığı şey züht ise, arif zâhid değildir - o, ihtiyacı olmadığını müdriktir, idrak etmiştir. Hakiki zühd budur. Yani ödül mecazi olarak öyle ele alınır.
Kendini Bilmek: Ev Sahibi ve Misafir Örneği
Evet, son olarak bir cümle daha: İnsanın kendi doğasını anlamak için sarf ettiği çabanın bizzat kendisi, onu idrak etmeye engeldir. "Çaban mı?" "Evet." Kendi doğamızı idrak etmek için çaba sarf edemeyiz. Çünkü idrak edeceğimiz şey bunları aşan bir şeydir. Sadece göstereceğimiz çaba, kendi o sınırlı düzeydeki bariz negatiflikleri terk etmektir. Yoksa ben gerçek doğamı şu algımla, çaba göstererek idrak edemem. Mesela kendini bilmek nedir? Bilemezsin ki yani. Sadece şu denebilir: kendini bilmek için, kendini bilmenin sana misafir olması için ne hâlde olmalısın? Tıpkı bir ev sahibinin, diyelim ki ilk defa hiç görmediği bir misafirinin nasıl biri olduğunu idrak edemeyeceği gibi - sen hiçbir zaman bu bilincinle onu görmemişsin ki, ilk defa gelecek, o istediğin kadar düşün idrak edemeyeceksin. Sen sadece evi o misafire uygun hâle getir, bu kadar. Sen o evi misafire uygun hâle getirdiğinde misafir de gelecektir. Daha derin bir anlayışta göreceksin ki o misafir zaten hiç orayı terk etmemiş; idrak ettiğinde de o da anlayacaksın.
O yüzden kendi doğamızı anlamak için boşa çaba sarf etmemeliyiz. Sadece şu bireysel bilinç içindeki negatifliklerden arınmak üzerinde çalışmalıyız. O yüzden dikkat edin, aslında Kur'an'da insanın hakikati nedir, bununla ilgili çok bilgi yoktur. Ama ne der? İşte "kendini arındır, gereksiz şeylere meyletme, cömert ol, merhametli ol, kendine varlık atfetme" vs. Peki insanın hakikati nedir? O zaten sen bu yolda ilerleyince onu idrak edeceksin. Ama ne olduğunu idrak etmeye çabalamakla edemeyeceksin. Çünkü bu senin hiç tecrübe etmediğin bir şey. Neyi idrak etmeye çalışıyorsun? Gene sınırlandıracaksın. İdrak etmeye çalıştıkça bu idrakinle onu tanımlayıp sınırlandırmış olacaksın. Bu sınırlandırman da o idrakin açığa çıkmasına engel olacak.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok --- ---
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine
Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.