23 Ocak 2024 - Kendini Bilmek

Kısa Özet

Sohbette önce ölüm konusu üzerinden insanın beden olmadığı, bedeni “bırakan” bir varlık olduğu anlatılıyor. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalı, insanın beş duyusu ve düşünce-duygu melekeleriyle sınırlı “uyku modunda” yaşadığı bir benlik haline benzetiliyor. Sohbet, insanın kendini ilişkiler, başarılar, unvanlar veya başkalarının onayı üzerinden değil, doğrudan Allah’a nispetle tanımlaması gerektiğini; kendini bilmenin din ve maneviyatın nihai amacı olduğunu; Hz. Yusuf’un “az bir paraya satılma” olayına rağmen kendini bildiği için hiçbir zaman mağduriyet diline düşmediğini anlatarak devam ediyor ve Darüsselam’a (selam yurduna) çağrılma fikriyle sonlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Ölüm, bedeni bırakan bir varlığın yolculuğuna devam etmesidir; toprağa verilen şey kişi değil, kullandığı bedendir. - “Ben” dedikten sonra gelen şey -ilişkiler mi, yapıp ettikler mi, yoksa varlık bilinci mi- kişinin neyle özdeşleştiğini gösterir. - Hz. Yusuf, kendini Allah’a nispetle tanımladığı için “az bir paraya satılmak” gibi bir olayı bile kişisel bir mağduriyet hikâyesine dönüştürmemiştir.

Beden Değilsin: Ölüm ve Bedenin Bırakılması

…oluşan bir biyolojik aygıttır. Sen o değilsin. Sen kendini o zannettiğinde kendini onun hükmüne mahkûm ediyorsun. O ne ise sen de o’sun; o toprak olduğunda sen de toprak olacaksın. Peki acaba böyle bir şey miyiz?

İnsan, farklı bir cümle kullanmış olacağım: İnsan kullandığı bedeni bıraktığında, yani halkın deyimiyle öldüğünde, toprak mı olur? Eğer bedensen toprak oluyorsun. Ama değilsen, o zaman bak her şey değişti. Ama kendini beden olarak tanımladığında, kendini bambaşka bir yere konumlandırıyorsun ve kendine haksızlık yapıyorsun. Ölen insana da haksızlık yapıyoruz değil mi? Biz öleni toprağa gömüyoruz. Öleni mi toprağa gömüyoruz? Bu dünyayı bırakıp yolculuğuna devam eden bir insanın bıraktığı bedeni mi toprağa gömüyoruz? Bakın bir şeyi nasıl algıladığımız çok önemli, o şeyi nasıl gördüğünüz çok önemli burada. Ölümü nasıl tanımlıyorsun, nasıl algılıyorsun? Bu senin kurguladığın bir şey değil. Burada iyi bir edebi cümle kurmaya çalışmıyorum, gerçek olanı dilim döndüğünce aktarmaya çalışıyorum.

Bir insanın ölmesi nedir? Bu dünyadaki yolculuğunu tamamlayan ve yolculuğuna devam eden bir insanın, burada kullandığı bedeni bırakmasıdır. Biz onun kullandığı bedeni toprağa veriyoruz, o insanı değil. Kendini toprağa girmiş zanneden insan henüz kim olduğunu bilmiyor demektir. O yüzden de aslında bizler ölüm gibi önemli bir olayı objektif bir şekilde algılayamıyoruz. Onun büyük bir özgürleşme olduğunu göremiyoruz. Neden? Çünkü zihnimizde tanımladığımız şeyler var.

Ölümden Korkmak: Bilinmeyenden Korkmak

Şimdi konumuza dönecek olursak, ne dedik? Aslında zihnimiz, yani düşünce merkezimiz, bazen bizi manipüle ediyor. Mesela biz birçok şeyi bilmiyoruz. Bazen ölümden korkuyorum. Peki ölümün ne olduğunu biliyor musun? Aslında bilmiyorsun. Peki bilmediğin bir şey niye korkutuyor? Çok sürpriz de olabilir değil mi, çok pozitif bir şey de olabilir. Yani en azından burada zihnin nötr olarak söyleyeceği şey “ölüm nedir bilmiyorum ama çok gizemli bir şey, hiç hakkında bir yorum da yapamıyorum” olmalı. Bir son da olabilir, çok büyük bir sürpriz de olabilir değil mi? Zihnin en fazla diyebileceği şey bu kadar, ölüm hakkında -eğer içsel bir spiritüel deneyim yaşamamışsak, düşüncenin diyeceği şey budur.

Mesela düşünce burada duramaz, ne der? “İşte toprağa giriyorsun.” Kim giriyor, ne giriyor, giren nedir? Sen misin? Peki sen nesin? Bakın birçok buradan anlamaya çalışabileceğimiz önemli sorular çıkar. Ama düşünce ne yapar? Kendini sınırlandırır ve çok iyi düşündüğünü zanneder.

Mesela geçenlerde genç bir arkadaş “ölümü çok merak ediyorum, o yüzden ölmek istiyorum” diyor. Dedim güzel bir düşünce ama hani ölünce düşünemeyeceksin, orada merakını gideremeyebilirsin. Dedim, “sen o deneyimin ortasında ne olacağını bilmiyorsun, sen yaşamaya devam et. Ölüm seni bulunca o zaman merakını giderebilirsin.” Veyahut da bunu idrak etmiş insanlara bakabiliriz: Gerçekten ölüm nedir, bu dünyada ne yapar insan, ne yaşar? Bunu idrak etmiş insanlar vardır; eğer onlara itimat edersen onlara sorabilirsin, çünkü onlar bunu bilirler. Ölümün ne olduğunu işte Mevlana gibi, Abdülkadir Geylani gibi, peygamberler, kâmil insanlar bilir ve onun mahiyetini sana belli bir ölçüde de anlatabilir. Ama hiçbir zeka, hiçbir rasyonel zeka ölümün ne olduğunu anlayamaz. Çünkü rasyonel zeka görebildiği şeyler üzerinden bir tanım yapmak, görebildiğin şeylerin üzerinden bir çıkarım yapmak durumundadır. Peki her şey görebildiğin şeylerle mi sınırlı? Bilmiyorsun.

Bırakın inançlı olmayı bir kenara koyduk şimdi. Nesne olarak bir insanın demesi gereken şey, eğer tamamen rasyonel, pozitif düşünce sahibi biriyim diyorsa, birçok şeyi bilmediğini kabul etmeli ve “bildiklerim üzerinden düşünüyorum” demeli.

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler: Uyku Modundaki Benlik

O yüzden bakın şu önemli noktaya bir şey üzerinden işaret edeceğim: İnsanın psikolojik melekeleri sınırlıdır. Bunu beş duyumuzdan da anlayabiliriz. Mesela görme -göz her şeyi görmez. Kulak her sesi duymaz. Deriniz her şeyi duyumsamaz. Belli sınırlar içindedir bunlar.

Bunu, hepinizin az çok duyduğu bir hikayeyle bağlantılandıracağım. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler hikayesini duymuşsunuzdur. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler bir çocuk hikayesi değildir; çocuklara da anlatılabilir ama bir çocuk hikayesi değildir. Çok önemli şeyler geçmiş medeniyetlerde hikayeler, masallar, mitler, bazı sembolik işaretler üzerinden anlatılırdı. O yüzden bu Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’i önemsiyorum, anlamlı bir masal.

Oradaki prenses insanın psikolojik benlik boyutunu anlatır. Yani şu anki bizim mevcut benlik halimiz aslında Pamuk Prenses. Ve Pamuk Prenses bir meyve yemiş, birisinin verdiği zehirli veya uyuşturucu bir meyveyi yemiştir ve uykuya dalmıştır. Ve yedi cücesi vardır, o yedi cüce ne yapar? Ona hizmet eder. Peki yedi cüce prensesi uyandırabiliyor mu? Uyandıramıyorlar, sadece onun biyolojik olarak yaşamasına çalışıyorlar. Buna güçleri yetiyor. Neden? Çünkü sınırlılar. O yüzden “cüce” olarak tanımlanmışlar; tanımlanmalarının sebebi bunların sınırlı yeteneğe sahip olmalarıdır. Bunlar da nedir? Bizim beş duyumuz artı düşünce melekemiz artı duygu melekemiz. Yedi tane neyimiz var? Hepimizin yedi tane arkadaşlar, cücelerimiz var. Biz de Pamuk Prenses’iz. Anladınız mı, hepimiz birer Pamuk Prenses’iz. Psikolojik benlik dediğimiz, bir nevi bir uyku modundayız.

Yani olanı olduğu gibi göremiyoruz. Mesela bir şey oluyor, kendimizi değersiz hissediyoruz; bir şey oluyor, çok değerli hissediyoruz; bir saat sonra başka bir şey oluyor, mutsuz oluyoruz; başka bir şey oluyor, çok mutlu oluyoruz. Neden? Çünkü farklı bir bilinç düzeyinde yaşıyoruz. Mesela bir şeyin bizi çok büyüttüğünü, başka bir şeyin bizi çok düşürdüğünü bazen düşünebiliyoruz. İşte çok önemsenmek, onaylanmak, takdir görmek, başarılı olmak, bir konuda yeterli olmak veya her istediğimizin olması -mesela bazen böyle çok mutlu oluruz, derim ki “niye mutlusun?” “Her istediğim oluyor” diyor. “Peki istediklerin olmazsa mutlu olmayacaksın” diyorum. Ne olmuş oluyor aslında? Bilinç olarak farklı bir uyku modundayız. Bir şey çalışıyor ama farklı bir modda çalışıyor. Ne olarak çalışıyor? Kendini, gerçek kendin olarak bilmediğin bir modda çalışıyoruz. Gerçek kendinin ne olduğunu unuttuğun için buna ne diyoruz? Uyku modu diyoruz.

Peygambere atfedilen “insanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar” sözü var. Ölmek ne demek? Ölmek, sizin kullandığınız melekeler üzerinden kendinizi tanımlamamak demektir arkadaşlar. “Ölmeden evvel ölmek” dediğimiz şey bir başka anlamıyla budur: Kendini düşünceler, duygular ve eylemler üzerinden tanımlamadığında.

Ben Demenin Arkasından Ne Geliyor?

Peki “elimde ne kalacak” diyeceksin değil mi? İşte bunlar öldüğünde, yani bunlar üzerinden kendini tanımlamadığında -işte “ben biliyorum, ben zekiyim, ben iyi düşünürüm, bir şeyi mantıklı yaparım, kafamı iyi çalıştırırım”; “ben seviliyorum, önemseniyorum, değer görüyorum, saygı duyuluyorum, insanlar beni takdir ediyor, ailem beni çok önemsiyor”; veya “ben şunları çok önemsiyorum, hayatımda çok sevdiğim insanlar var.” Bakın bunların var olması problem değil. Bunların üzerinden mi kendini tanımlıyorsun? Temel ayrım noktası budur.

O yüzden çok defa karıştırdığın şey de budur; sanki dinin bu tür şeyleri reddettiği zannediliyor. Mesela “ben çocuğumu sevmeyeyim mi?” Sev. Peki din neye dair hatırlatmada bulunuyor? Kendini çocuk üzerinden tanımlama, kendini o çocuğu büyütmüş, var etmiş, hatta vesile olmuş gibi de tanımlama; orayı serbest bırak. “Şu anda Yaradan beni bir çocuğu sevmeye yönelik bir halde var etmiş, ben de doğal olarak seviyorum” -ama onun üzerinden kendimi tanımlamıyorum, onun üzerinden bir anne, onun üzerinden bir baba, işte “ben hayatta insanlara yardım eden biriyim, insanları koruyup kollayan biriyim, ben ailemin çok önemli bir ferdiyim, hatta ben olmasam ailem ne yapar” -benlik alttan alta bazen bundan memnuniyet duyar, “ben olmasam ne yapacaklar.” Mesela deseler ki “biz çok iyi yaparız, sana güle güle” -orada birden bir düşüş olur değil mi böyle? “Gerçek mi söylüyorsunuz” diye insan şöyle bir afallar. Neden? Çünkü onların üzerine kurmuş olduğun kimlik boşa düşecek.

Peki ölmesi gereken ne? Ölmesi gereken ilişkilerin değil, sevginin, merhametinin değil; ölmesi gereken bunun üzerine inşa ettiğin sahte zihinsel kimliktir. Bunun üzerine inşa ettiğin kimlikler neyse. Yani “ben” dediğinde -o yüzden dikkat et, “ben” demenin arkasından ne geliyor? “Ben” demenin arkasından ilişkiler mi geliyor, yapıp ettiklerin mi geliyor, duyguların ve düşüncelerin mi geliyor, yoksa varlık bilincin mi geliyor? “Ben varlığım” -var edenin var ettiği bir varlık. Sen var eden tarafından var edilmiş bir varlıksın; ölümsüz, bozulmayan, asla değersiz olamayacak olan, bizatihi zaten değerin kaynağı varlıktır. Sen nasıl değersiz olabilirsin?

O zaman şunu düşünmemiz gerekmiyor mu? Değersizlik hissi sahte bir duygudur, aldatıcı bir duygudur; bir rüyanın içinde algılayabileceğin bir duygudur. Uyandığında asla değersizlik hissetmezsin. İnsan, Yaradan’ın varlık bahşettiği bir varlıksa, nasıl değersiz olabilir? Peki -tırnak içinde- ben kendimi değersiz hissediyor muyum bazen? Bazen hissediyorum. O zaman bu hisse ne diyeceğiz? Bu his gerçek mi, yoksa kurgusal mı? Gerçek dersen her şey bambaşka olur, gerçek değil dersen daha başka olur. Ve bu çok temel bir yol ayrımıdır.

“Kendine değersiz dersen” veya “şunu yaparsan değerlisin ama yapamazsan değersizsin”, “sevilen, önemsenen, takdir edilen aranan biriysen değerlisin, aranmayan, kimsenin çok da hatırlamadığı, ölsem kim hatırlayacak” -böyle serzenişler vardır insan egosunun; insanoğlu demiyorum, insan egosunun böyle hikayeleri var. Ölsem kim duyacak? Çok mu lazım acaba birilerinin duyması? Sen duyulmadığında var olmayan bir varlık mısın acaba?

Riya: Başkaları Üzerinden Var Olma

Ama dikkat edin, modern psikoloji bu sahtekarlığı bize empoze etmiştir: “İnsan ötekiyle vardır, duyulduğun ölçüde varsın, fark edildiğin ölçüde varsın.” Halbuki buna karşı aslında din ne der? Dikkat et, insanlarla ilişkilerin olduğunda kendini göstererek var olma tuzağına düşme. Bunun dindeki karşılığı nedir? Riyadır. Riya nedir? Kendini başkalarının üzerinden var bilme, başkalarının üzerinden var etme arzusudur aslında. “Kendimi göstereyim.” Peki göstermesen ne olur? Tırnak içinde ego ne diyor? “Kötü olur” diyor. Kimsenin görmediği, kimsenin duymadığı, farkında olmadığı biri olduğunda ego ne diyor? “Ne fark eder ki, ha varsın ha yoksun” diyor. Neye indiriyor seni? Görünür olmana indiriyor, duyulur olmana indiriyor, birisinin hafızasında veya bilincinde hatırlanmana indiriyor.

Bakın o yüzden bizim sufi kitaplarda ne denir? “Kendini bilinmezlik toprağına gör ki orada yeşersin.” Yani insanlar seni bilir veya bilmez, bu asla senin bir problemin, senin üzerine kafa yoracağın bir şey olmamalı. Çünkü bu sahte bir kendilik algısından geliyor. Bu tıpkı küçük bir çocuğun “annemin gözünde varsam ben varım, yoksam yokum” zannına benzer bir şey. Gerçi o çocuk öyle mi zannediyor, o da ayrı bir konu, öyle farz ederim.

Bakın şunu unutmayın: İnsan böyle şeyleri düşünür, böyle şeyleri hissedebilir mi? Evet böyle şeyleri hissedebiliriz, böyle şeyler zihnimizden geçebilir. Ama bunlar gerçek midir? Bakın çok basit bir şekilde bir insanın başka bir insan üzerinden veya bir eser üzerinden -işte “ben kitap yazdım, kitabımla var oluyorum”, “ben şöyle bir çeşme yaptırdım, şöyle bir iyilik yaptım, onunla varım.” Peki onunla var olmak -bir sakince düşün bakalım, insan denen varlık böyle bir şey mi? O olmadan önce peki yok muydu? İnsan biraz bu gibi şeylerin üzerinde düşünse, aslında bunların altının ne kadar boş olduğunu da görebilir. Yani bunlar altları çok dolu şeyler değil. Ama insan psikolojisinde böyle bir eğilim var, böyle bir yanıltıcı düşünce ve duygu hissedebilme, düşünebilme ihtimali var. Ama bunlar gerçekliğe tekabül etmiyorlar. Ama eğer bunları sorgulamazsanız size gerçek gibi görüneceklerdir.

Kendini Sorgulamak: Kim Olduğunu Bilmek

O yüzden kadim bilgelerde “kendini sorgulama” diye bir kavramdan bahsedilir. Bakın burada kendini sorgulama iki türlü anlaşılabilir. Birisi zahiri bir şekilde: İşte ne yaptığını sorgula, ne düşündün, ne hissettin, ne yaptın, nasıl davrandın, kime iyilik yaptın, kime kötülük yaptın, günah mı işledin sevap mı işledin, kendini sorgula. Bu işin yüzeysel tarafı.

Kendini sorgulamak, kendini kendin olmayan şeylerden ayırt etmek için, kendin diye tanımladığın şeyleri sorgulamaktır. Neye “ben kendim” diyorum? Neyin üzerinden kendimi tanımlıyorum? Bunları sorgulamaktır asıl şey. Kendimi kendim olmayan şeylerden ayırt etmeye dayalı bir sorgulama yapmaya ihtiyacımız var. Yani gerçekte ben neyim?

Hatta bu konularda yanılgıya düşmemek için bazı uzak doğu bilgeliklerinde bazı paradoks gibi görülen sorular sorulur. Mesela denir ki “dünyaya gelmeden bir sene evvel neredeydin” der. “Uzay yaratılmadan evvel neredeydin” der. Bunların maksadı nedir? Bunların maksadı, seni geçici ve değişken olan şeylere dayalı olarak kendini tanımlama tuzağından ayırmak içindir. “Ben kimim? Annem var, babam var, kız kardeşim, erkek kardeşim, arkadaşlarım var, yapıp ettiklerim, bugüne kadar yaşadıklarım, bugüne kadar hissettiklerim” diyorsan, bak dikkat et, bunlar sen değilsin. Bunlar deneyimlerin, dünyadaki deneyimlerin. Bu hataya düşmeyelim diye bize bazen o tür sorular sorulur.

Mesela “Allah kâinatı yaratmadan evvel neredeydi?” Tabii burada bir yer sorgulaması yapılmıyor, coğrafi bir veri vermemiz istenmiyor; denmek istenen şey, bak sen öyle bir varlıksın ki Allah ile birlikte tanımlanabilirsin, yani Allah’a nispetle kendini tanımlayacaksın. Öyle bir tanım yapacaksın ki, kendini nispet ettiğin şey, kendini bağlantılandırdığın şey ebedi olacak. İşte o sensin. O zaman sen kendini tanımış olursun, gerçekten kendinin ne olduğuna dair doğru bir iz üzerinde olmuş olursun. Yoksa ömrün boyunca yanlış izleri takip edip “ben kimim, ben neyim, ben ne yapıyorum” diye kalırsın.

Hatta bazı insanlar var: “Bu dünyaya niye geldim?” Yani çok mu önemli, bu dünyaya niye geldiğin mi önemli, yoksa kim olduğun mu daha önemli? Kim olduğunu bilmeden bu dünyaya niye geldiğini de anlayamazsın, bu dünyayı da anlayamazsın. Bak çok net bir şey söylüyorum: Kim olduğunu bilmediğinde bu dünyayı da anlayamazsın, bu dünyanın mahiyetini de anlayamazsın, bu dünyanın işleyişini de anlayamazsın. Çünkü bu dünyayı referans alıyorsun.

Mesela ne diyoruz? “Küçük çocuklar, bebekler niye ölüyor?” Çünkü bu dünyaya göre bir şeyin var. “Anne karnında bir bebek niye ölüyor?” Ölümü bilmen lazım, kendini bilmen lazım ki bunlara doğru bir yerden bakabilirsin. Aksi takdirde yanlış bir yerden bakacaksın. Mesela dünyaya geldin, bir bakacaksın hayatına -tırnak içinde, “nereden tutsan elinde kalıyor” diyeceğim- bir hayatın olabilir değil mi? Başlarsın işte annenden, babandan, yaşadığın aileden elinde doğru düzgün sana doya doya mutluluk huzur verecek bir şey bulamayabilirsin. Veya bir alimin dediği gibi bir üzüm yemişsindir, bir yüz tokat arkasından gelmiştir. Bunu nasıl yorumlayacaksın? Eğer kendini dünyanın içinden tanımlarsan, anne babanın evliliğinden var olmuş biri olarak tanımlarsan, nasıl çıkabilirsin bu paradokstan? Ama gerçekten kendini bilirsen, kendinin Allah ile var olan, O’nunla ebedi bir varlık olduğunu idrak edersen, o zaman bu dünya hayatı bir yolculuğa dönüşür, bir drama dönüşmez, bir travmatik olaya dönüşmez.

Hz. Yusuf Örneği: Az Bir Paraya Satılmak

Ne yaşamış olursan ol, dersin ki “ben çok değişik bir deneyim yaşadım.” Örneğin Hz. Yusuf gibi, değil mi? Epey zor bir deneyim; 11 kardeşinin seni kuyuya attığı ilginç bir deneyim. “Benim ne kötü bir kaderim varmış” cümlesini o Kur’an’da göremezsin. Neden göremezsin? Çünkü Hz. Yusuf kim olduğunu biliyor. “Ben 11 kardeşin bir kardeşiyim, bir ailenin bir ferdiyim” diye tanımlamıyor kendini. Anne babasıyla da aslında tanımlamıyor; kendini Allah’a nispetle tanımlıyor.

Ve bakın çok önemsediğim bir şey vardır, ayette geçer, der ki onu az bir paraya sattılar der. Şimdi bu, şu anki ego bilincimizle baktığımızda çok dramatik bir şeydir. Mesela ben aranızdan birini atıyorum, bugünkü parayla mesela 5.000 liraya satsam, kimin hoşuna gider veya kim bundan rahatsız olmaz? Diyelim ki despot biriyim, aranızda birini esir ettim ve 5.000 liraya veya 50.000 liraya sattım -kim şöyle düşünmez: “Ben kendimi biliyorum, ben şu kadar para eden veya etmeyen biri değilim.” Yani aklınızdan şu bile geçmemeli: “Ben bu kadar para mı ediyorum?” Bunu derseniz o zaman zihniniz şunu da üretir: “O zaman sen kaç para ediyorsun abici” böyle derler. Sen bir dünyevi bir meta ile ölçülebilecek bir varlık mısın?

Ama şimdi düşünün, modern kapitalizm bize para bile biçiyor aslında değil mi? Kendimize biçtiriyor o meblağı. “Şu kadar param olsun rahat ederim, mutlu olurum” -sen kendini o paraya satmışsın aslında, farkında değilsin, varlığını, kimliğini ona indirgemişsin. Bu ister yüz bin lira olsun, ister yüz bin dolar olsun, ister yüz trilyon dolar olsun. Sen böyle bir varlık değilsin.

Kendini Bilmek: En Kıymetli Bilgi

O yüzden kendini bilmekten daha kıymetli bir bilgi yoktur. Bizim hayatta bilmek istediğimiz tek bir şey vardır: Kendini bilmenin kendisi. Diğer bütün bilgiler bu dünyadaki teferruattır. O yüzden Yunus (Emre) o sözü söylüyor: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır.” Kendini bilmekten daha yüce bir bilgi yoktur. Hatta bu dünyada kendinizi bilmeseniz bile “Ya Rabbi bana kendimi bildir” duasını hayatınızın baş ucunda tutmanız, kalbinizin baş köşesinde tutmanız bile çok kıymetli bir şeydir. Çünkü o insan ne aradığını biliyordur: “Ben kendimi bilmek istiyorum, ey Rabbim, bana kendini bildir, bana kendini göster, beni benden kendine al.” Bu dua kalbimizin baş köşesinde olması gereken bir şeydir. Ve bu kalbimizin baş köşesindeyse hiçbir şey sizi işgal edemez, hiçbir şey sizin gündeminizi kuşatamaz, hiçbir şey sizin basiretinizi örtemez. Çünkü sizin temel bir hedefiniz vardır.

İşte din aslında insana kendini bilme konusunda yolculuk yaptıran bir kılavuzdur. Din, kendini bilmenin yolunu bulmaya çalışmaktır, o yolda yol kat etmeye çalışmaktır ve onun dışında hiçbir şeyi onun yanına koymamaktır. Hiçbir şey kendini bilmenin yanına konabilecek, ona eşdeğer olabilecek bir şey değildir. O yüzden kendini bilmek, ruhunu bilmektir.

Merkezini Kaybetmemek

Dersimizin en başında anlattığımız melekeler -o üç meleke, düşünce, duygu ve eylem melekesi- hizmetkarımızdır. Onların üzerinden kendimizi tanımlamayacağız. İşte “ben hayatta ne yaptım ki” diye niye mutsuzsun diyorum, diyor ki “hayatta hiçbir şey başaramadım ki.” Peki başaramamış olman niye sana kendini kötü hissettiriyor? Sen kendini ne olarak algılıyorsun? Belki de falanca on dil biliyor ama ben bir dil bile bilmiyorum, ne olur? On dil bilen mi oluyor? Öyle mi düşünüyorsun?

Bakın bir şeyi unutmak, yani kendini bilme kavramını unutmak, bize neye mal oluyor? Bize ne kadar büyük yanılgılar getiriyor arkasından? Arkasından korkular getiriyor, arzular getiriyor, beklentiler getiriyor, memnuniyetsizlikler getiriyor. Arkasından birçok şeyin geldiğini görüyoruz. O yüzden aslında peygamberin mahiyeten insanlara hatırlattığı şey buydu: Kendini bil. Niye der ki tapınağında o yazılmış? Çünkü başka yazılacak bir şey yok çünkü, onun yanına başka bir şey yazılamaz. İlla bir hedef, bir amaç edinilecekse bu kendini bilmektir. En önemli soru “ben kimim” sorusudur.

Ama bakın bu keşfedilecek bir şeydir, yoksa inşa edilecek bir şey değildir. Mesela modern felsefenin tuzağı nedir? İnsana kendini inşa edeceği gibi sahte bir hedef koymuştur: “Ben kimim” diye bir şey yok, “ben ne olmak istiyorum?” Bakın bu sorunun yerine bu soru gelmiştir ve hepimiz bu sorunun kurbanlarıyız, çünkü egomuz artık bunu soruyor: “Ne olmak istiyorsun?” Değil mi, biz çocuklara bile bunu soruyoruz, “ne olmak istiyorsun?” Hatta bazı kadim toplumlarda çocuğun kulağına, “sen haktan gelmiş -bizim tabirimizde söylersek- ondan gelmiş bir varlıksın, ona aitsin” sözü fısıldanırmış. Neden? İlla onu duyacak veya o bebeklikte öğrenecek değil; doğduğundan öldüğün güne kadar asla unutmaman gereken en hakiki şey budur, bunu anlatmak için. Bunu unutma; başka şeyleri unutabilirsin, insansın, unutma ihtimalin olabilir. Ama bak bunu hiçbir zaman unutma. İnsanlar seni unutabilir ama sen kendini unutmamışsan hiçbir problem olmayacaktır. Ama sen kendini unutursan her şey tepetaklak olacaktır, hiçbir şey yerli yerine oturmayacaktır.

Bakın insanın dünyadaki hayatı altüst olabilir ama bu bilgiye idrakin varsa sen altüst olmazsın. Dünyada yaşadığımız olayların altüst olması niye bizi altüst ediyor? Çünkü merkezimizde değiliz. Merkezimiz kendini bilmektir, kendini bilmenin bilgisi merkezimizdir. O merkezi kaçırdığımız için savruluyoruz. O merkezimize döndüğümüzde -en azından o merkeze dönmeyi hayatımızın tek ve gerçek hedefi kıldığımızda…

Peki diyeceksiniz ki hayatta birçok şey yapıyoruz, bunlar nedir? Bunlar dünya hayatının geçici metadır. Bunu Kur’an söylüyor. Yani ben evlenmek için yaşamıyorum, zengin olmak için yaşamıyorum, çocuk sahibi olmak için yaşamıyorum, büyük başarılar elde etmek için yaşamıyorum, insanların hayatında büyük etkiler meydana getirmek için yaşamıyorum. Bunlar dünya hayatının geçici metadır, insan bunlar için dünyaya gelmemiştir. Böyle bir şey yok. Merkezimizden kaymadığımız müddetçe bu tuzağa düşmeyiz, ama merkezimizi unuttuğumuzda bu tuzaklar bizi kuşatabilir. Ne için yaşıyorum? Kendimi bilmek için yaşıyorum. Peki kendini bildiğinde ne olacak? Olan olmuş olacak zaten.

Kendini Bilmek Anlatılacak Bir Şey Değildir

Bir şey için olmayacak bu. Bizde bazen böyle sahte spiritüel kişiler vardır, insanları uyutuyor: “Sanki kendimi bulduğunda buradan büyük bir enerji çıkacak, bütün dünyayı böyle parlatacak mı?” Ne olacak? Yok öyle bir şey. Kendini bulduğunda merkezine dönmüş olacaksın ve hayat sana gerçekte ne ise öyle görünecek. Ama bunu ifşa etme gereği duyan bir benliğin kalmayacak. “Dur ben ona bunu anlatayım, ben kendimi buldum biliyor musun” falan demeyeceğim. Öyle bir şey olmayacak. O yüzden peygamber Hira’dan indiğinde kendine çekilmiştir, Allah hatırlattığı için insanlara mesajı vermiştir. Bu ne demektir aslında aynı zamanda? Bu şudur: Kendini bilmek başkasına anlatılacak bir şey değildir, anlatılabilecek bir şey de değildir. Kendini bilmek kendine yeten bir şeydir çünkü.

Kendini bildiğinde eksik bir tarafın olmadığını idrak edersin, bir eksiklik yok ki, eklenecek bir şey kalmamıştır ki kendine ekleyebilesin. “İnsanlara bir şey anlatayım da anlasınlar” -yani anlamalarıyla anlamamaları arasında bir fark senin için yoktur. Varsa henüz kendini bilmemişsin demektir, o yolda devam etmen gerekir. O yüzden “kendimi bileceğim ve insanlara göstereceğim, kendini bilmek neymiş” gibi bir dert de ortaya çıkmaz. Kendini ifade etmek kavramı da ortadan kalkar; kendin ifade edilecek bir şey de değildir, ifade etme ihtiyacı duyan bir şey de değildir. O yüzden kendini bilen merkezine döner: Sakin, huzurlu ve mutmain.

Darüsselam ve Mutmainlik

İşte bu cennetin bir diğer adıdır. Allah sizi Darüsselam’a çağırıyor. Orada itminan duyacağınız her şey vardır. Bu öncelikle kendilik cennetidir. Çünkü kendinizi bulduğunuzda mutmain olursunuz. O kendiliğin içindeki nimetler, o kendiliğin içindeki varlık en büyük cennettir. O aynı zamanda selametin, huzurun, dinginliğin, doğal mutluluğun da gerçekten olduğu bir yerdir.

O yüzden asla mutluluğu başka bir şeyde aramayın. Bulduğunuz şey mutluluk değil, bir şeyle teskin olmaktır. Bakın Allah bunu da ifade ediyor: Allah sükûn bulmanız için sizi çiftler halinde yaratmıştır. Yani bu, insan olarak da çiftleri alın; aynı zamanda bir şeye arzu duyan ve arzu duyulan bir şey var dışarıda. Bu da bir çift değil mi? Çift olan her şey geçicidir, teskin olmak içindir, mutmain olmak için değildir. Kalpler ancak Allah ile mutmain olur. Bunlar hiç birbiriyle karıştırılmamalıdır. Ben mutmain olmayı başka bir yere koyarsam, o zaman sistemi farkında olmadan bozmuş olurum.

Herkesin merkezinde Hak vardır, Allah vardır. Kendi kendinin merkezinde de O vardır. O zaten aynı zamanda selamdır, bir ismi de Selam’dır. Ve Allah seni Darüsselam’a çağırır -kendine çağırır aynı zamanda, senin gerçek kendiliğine çağırır. O bizim kurtuluşumuzdur. Onun dışındaki bütün kurtuluş hikayeleri sahtedir. Ama egomuz bize birçok kurtuluş hikayesi sunar. O yüzden Allah uyarır: Dikkat edin, şeytan sizin düşmanınızdır ve sizi aldatmak ister. Bütün bu sahte, bu türde hikayeler aslında bir nevi şeytanın aldatma yollarından biridir. Bunu fark etmemiz gerekiyor. Bu onunla kavga etmemizi gerektirmiyor, çünkü zaten sahte bir şey. Hakikate ne kadar yaklaşırsan sahteliği o kadar fark edersin; hakikat sahteyi sana ayırt etme noktasında farkındalık kazandırır.

Kapanış: Beyazıt Bistami Örneği

İşte ayetin ifadesiyle hak gelince batıl olan şey kaybolup gider. Çünkü başka bir şey yoktur; kendini bildiğinde bütün sahte kendilikler güneş karşısında buz gibi eriyiverir. Hiçbir şey kalmaz, adın da kalmaz. Yani görünürde bir adın vardır ama o senin gerçek adın değildir, o insanların sana biyolojik ve fiziksel olarak taktığı isimlerdir.

İşte Beyazıt Bistami’nin dediği gibi -kendini bulunca evinde oturuyor, bir gün biri geliyor, kapıyı açıyor, “kimi arıyorsun?” “Beyazıt’ı arıyorum.” “Sen misin?” “Öyle diyorlar” diyor. Yani artık o kendini Beyazıt olarak, falan kişinin oğlu, falanın annesi babası kardeşi olarak tanımlamıyor. Onlar nedir? Onlar dünya hayatının geçici metadır. Ben sana Ahmet diyorum, öbürüne Ayşe, Fatma, Ali, İsmail diyorum. Bunlar bizim taktığımız, geçici bir zaruretten ileri gelen isimlerdir.

Sen kimsin? Sen nesin? Sen Allah’a ait bir varlıksın. En basit tanımın budur, en mükemmel tanımın da budur: Sen Allah’a ait bir varlıksın. Onunla varsın, onunla ebedisin. O zaman bunun mutluluğunu, bunun keyfini ve bunun huzurunu hisset. Bu hiçbir şeyle değiştirilmez, hiçbir şey bunun yerine geçemez.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (İsra Suresi: 81) — “Hak geldi, batıl yok oldu; zaten batıl yok olmaya mahkûmdur” - (Yunus Suresi: 25) — Allah’ın “Darüsselam’a” (selam yurduna) çağırması - (Rum Suresi: 21) — Sükûn bulmanız için sizi çiftler halinde yaratması - (Ra’d Suresi: 28) — “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur” - (Fatır Suresi: 6) — “Şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman bilin”

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine

Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.