Bu Hayatı Yaşayan Kim
Kısa Özet
İsmail Acarkan, insanın hayatını genellikle sahte kendilik algılarıyla (değerli/değersiz, başarılı/başarısız hikayeleriyle) yaşadığını, bunun bir çeşit rüya ve illüzyon olduğunu anlatıyor. Hazreti Yusuf’un “uyumayan insan” olması ve Yunus (a.s.) kıssasındaki balığın karnından kurtuluş temsili üzerinden, gerçek kendiliğin bu sahte benliklerin rüyasından uyanmakla bulunacağını vurguluyor. Sohbet, kendini bilmenin CV’ye yazılamayacak, hiçbir hikayeye indirgenemeyecek bir farkındalık hali olduğu fikriyle ilerliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Hayatımızın yüzde doksan dokuzu sahte benlikler tarafından yaşanıyor; çok sınırlı ölçüde doğal bir bilincimiz işliyor. - Rüyanın çözümü rüyayı güzelleştirmek değil, rüyadan uyanmaktır; dindar olmak da aslında bu rüyadan uyanmayı tercih etmektir. - Yunus Emre’nin dediği gibi “ilim kendin bilmektir”; kendini bilmek bütün bilgilerin üstündedir.
Bu Hayatı Yaşayan Kim?
Arkadaşlar, birkaç haftadır konuştuğumuz konuya devam edeceğiz. Aslında bu konuların başlığı ne olarak tanımlanmalıdır diye soracak olursak: bu hayatı yaşayan kim? Yani tabii ki burada insanın en çok kullandığı ifade “ben”, “ben yaşıyorum.” Tabii ki burada “ben yaşıyorum” dediğimde aslında bizim üzerinde durduğumuz, bizim çalıştığımız şey, bu “ben” dediğimiz şeyin gerçekte ben olup olmadığı. “Bunu yaşayan kim” derken aslında bunu sormaya çalışıyoruz. Bunu yaşayan ve ben dediğim şey aslında gerçekten orijinal ben mi, doğal olan ben mi, yoksa kurgusal olan, imajinatif olan, düşüncelerimiz ve duygularımız tarafından oluşturulmuş olan ben mi?
Eğer bunu değerlendirmezsek ömür boyu bizde bugüne kadar oluşmuş olan duygu, düşünce ve davranış kalıpları neyse hayatı onun üzerinden yaşayacağız. Aceleci bir benlikle yaşayacağız, hiçbir şeyi yetiştiremediğimizi düşüneceğiz. Değer görmemiş bir benlikle yaşayacağız; hiç kimsenin değerimizi anlamadığı hikayesiyle ömrümüz bitecek, yaşımız 60-70’e gelecek, halen kimse benim değerimi anlamadığı hikayesiyle son nefesimizi vereceğiz. Veya “başarılı olabilirsem ben varım” hikayesine kapılan bir benlikle hayatı yaşayacağız. Sürekli olarak “başarılı oldum mu, olmadım mı? Neden olmadım? Kim buna engel oldu?” hikayesinin içinde bu hayatı yaşayacağız. Dolayısıyla bütün kadim bilgeliklerin “nefsi temizlemek” başlığı altında bize bir yol önermesinin nedeni budur. Yani niye bize nefsimizi temizlememiz salık veriliyor? Çünkü kendimiz orijinal kendilik halinde değiliz. Orijinal kendilik halinde olsaydık ve bu hiç değişmeseydi o zaman bu temizleme konusunda herhangi bir tavsiyede bulunulmayacaktı.
Nefsi Arındırmak, Kendini Bulmak
Burada nefsi arındırmaktan kasıt, kendimizi arındırmak. Kendimizi neyden arındırmak? Gerçekte kendimiz olmayan şeylerden arındırmak. Peki gerçekte kendimiz olmayan şeyle gerçek kendimizi nasıl ayırt edeceğiz? İşte bu önemli bir soru. Bu aslında yine tefekkür edilerek, anlaşılmaya çalışılarak ayrıştırılabilecek bir şey. Gerçek kendim ne? O yüzden aslında nefsi arındırmak, gerçek kendini bulmakla eş güdümlü olarak ilerleyen bir süreç. Bütün kadim bilgeliklerin bize hatırlattığı şey nedir? Bir taraftan kendini bul, bir taraftan da kendini temizle. Nefsi temizlemekten kasıt arkadaşlar kendini temizlemek. Yani aslında tamamen Türkçeleştirirsek nefs “kendi” demek. Burada kastedilen şey de, nefsin temizlenmesinden kastedilen şey de kendilik bilincinin arındırılması. Neyden arındırılması? Sahte kendilik algılarından arındırılması.
Mesela değersizlik duygunuz var, değerli olup olmadığınıza dair bir kaygınız var; veya diyelim ki “değerim yok, ben değersiz biriyim” diyorsunuz; veya yanlış şeyler üzerinden aşırı bir değerlilik algısına kapılmışsınız, “ben çok değerli biriyim, ben çok değerliyim, işte nasıl değerlisin, bindiğim araba, sosyal statüm, kazandığım para, okuduğum kitaplar, ben de böyle” diye kendinizi bunlarla değerli algılıyorsunuz. Veya dediğim gibi değersiz algılıyorsunuz. Veya karşı cinsin beğenisi üzerinden kendinizi tanımlıyorsunuz. Veya kendinizi bildiğiniz, kavradığınız şeyler üzerinden başkalarıyla kıyaslayarak “ben de hiçbir şey bilmiyorum, cahilin tekiyim, hiçbir şey bilmiyorum” diyerek tanımlıyorsunuz. Bütün bunlar nedir? Sahte kendilik algılarıdır. Orijinal olmayan, doğal olmayan sahte kendilik algılarıdır. Biz hayatı neyle yaşıyoruz aslında? Sahte kendilik algılarıyla yaşıyoruz. O yüzden hayatımızın yüzde doksan dokuzu da aslında sahte benlikler tarafından yaşanıyor. Çok sınırlı ölçüde doğal bir bilincimiz işliyor. Onun dışında büyük oranda sahte benlikler üzerinden hayatı yaşıyoruz. O sahte benliklerin gözlüğüyle hayatı algılıyoruz.
Sahte Kendilik Algıları ve Marketten Poşet Örneği
Bunun üzerinde nasıl çalışacaksınız? Mutsuz olduğunuzda, şikayetçi olduğunuzda, kendinizi veya başkasını suçladığınızda, kendinizden rahatsız olduğunuzda, “kendimi hiç sevmiyorum” dediğinizde veya “ben ne olursam mutlu olurum” dediğinizde duracaksınız. Çünkü bunları soran sahte kendiliktir. Mesela bir çocuk bunları sormaz değil mi arkadaşlar? Hatta biz bazen deriz ya “işte keşke çocuk olsaydım.” Aslında bunun altında ne yatıyor? O doğal bilinç arzusu yatıyor. Çocuğun hikayesi yok değil mi, tırnak içinde bir derdi yok ve o doğal bilinci içinde daha sakin ve huzurlu; aslında biz derinde biraz o hali arıyoruz. Peki o hali yaşamamızı engelleyen, o halle aramıza engel olan şey ne? Onu sormuyoruz. Aslında o halle aramızdaki engel tamamen kurgusal. Yaşadığımız olaylar değil; yaşadığımız olayları yaşayanın niteliği bize sorun oluşturuyor. O yüzden her zaman hatırlamamız gereken şey: bu hayatı kim yaşıyor? Bu hayatı yaşayanın kim olduğu, nasıl biri?
Mesela şöyle düşünün, diyelim ki marketten bir alışveriş yaptınız, biraz ağır bir poşet. Ama serçe parmağınızla taşımaya çalışıyorsunuz ve sadece serçe parmağınız olduğunu zannediyorsunuz. Çok çabuk yorulursunuz değil mi? Hatta serçe parmağınız ağrıyabilir. Bunu bütün elinizle, beş parmağınızla taşısaydınız gayet normal bir şekilde o işlemi sürdürebilirdiniz, o poşeti taşıyabilirdiniz. Ama serçe parmağınızın sadece sizde olduğunu düşünüyorsanız onunla o poşeti taşıyacaksınız. Şimdi biz hayatımızda birçok şeyi buna benzer bir şekilde yaşıyoruz. Mesela diyelim ki eşin bir şeyi sana danışmadan yapıyor. Sen hemen ne diyorsun? “Benim düşüncelerime hiç değer vermiyor. Zaten bana hiç değer vermiyor.” Bak neyle taşıdın bu durumu? Kendini değersiz hisseden ve eğer sana danışılırsa kendini değerli hissedeceğini zanneden bir benlikle durumu algıladın. Halbuki seni dinlediğinde değerin mi artıyor? Veya değerin mi oluşuyor? Bu nasıl bir şey? Bakın çok sahte bir şey aslında. İki dakika düşünseniz sahteliğini hemencik anlayabilirsiniz.
Bir de orada “sen bana danışmıyorsun” deyip bundan dolayı alınan, gücenen, kendini değersiz hisseden, iki saat surat asan o benliği bir düşünün. O surat kim asıyor? O durumu kim yaşatıyor? Daha doğrusu, aslında diyelim ki size o durumu yaşatan kim? İçinizdeki kim? Size o durumu yaşatan hangi benlik? O alınganlığı, o surat asıklığını, o kendini değersiz hissetmeyi, eğer size danışılsaydı kendinizi değerli hissedeceğiniz zannını, o değerlilik hissinin sahteliğini, hepsini düşünün. Hepsi sahte. Nereden tutsanız elinizde kalır. Ama o kadar da gerçek gözüküyor ki, çünkü öyle hissediliyor. O yüzden içinde bulunduğumuz illüzyonu iyi görmemiz gerekiyor.
Rüyadan Uyanmak: İllüzyonu Görmek
İllüzyondan çıkmak çok zor bir şey değildir. Bu tıpkı bir rüya gibi; nasıl biter? Uykudan uyandığında biter, değil mi? Çok uzun metraj bir rüya görmüş olabilirsiniz ve çok felaket bir rüya da olabilir. İşte sizi canavarlar kovalayabilir, yaralanmış olabilirsiniz, çok güçsüzsünüzdür, çöle düşmüşsünüzdür. Bir bardak suya bile ihtiyacınız vardır ama günlerce su içmemişsinizdir. Rüyanızda böyle bir şey görüyor olabilirsiniz. Peki bunun çözümü ne? Bakın biz çözümü nerede arıyoruz? Tırnak içinde verdiğim örnekte rüyanın içinde bir çözüm arıyoruz. Rüyanın içinde su bulmayı, rüyanın içinde iyileşmeyi, rüyanın içinde iyi şartlara sahip olmayı umuyoruz. Herkes rüyasını iyileştirmeye çalışıyor. Peki çözüm ne? Çözüm uykudan uyanmak. Benliklerin rüyasından uyanmak. Bir bakacaksınız onların ürettiği hikaye sahte bir hikaye. Dolayısıyla gerçekle aramızda çok büyük bir uzaklık yok. Ama bugüne kadar edine geldiğimiz ve sürdüre geldiğimiz o benlikler bizim bilincimizin bütün her yerini kapsamaya çalışmış; onlarla düşünüyoruz, tırnak içinde onlarla düşüp kalkıyoruz.
Tam mealini hatırlamıyorum ama Kur’an’da şu mealde bir ayet vardır: şeytana aldananlar kötü kişilerle arkadaş olur, gibi bir mealde bir şey vardır. Aslında burada arkadaşlar, kötü arkadaşlar dışarıdakiler değil. Dışarıdaki kötü arkadaşları çok rahatlıkla tanımlayabilirsiniz. Bizim arkadaşlık yaptığımız benlikler içimizdekilerdir. Çok kötü arkadaşlarımız var, bize çok oyun kuruyorlar.
Instagram, Facebook ve İçimizdeki Kötü Arkadaşlar
Eğer Instagram’ı, Facebook’u incelerseniz arkadaşlar, hani bazen “bu sahte benlikleri nasıl tanımlayacağız?” — yüzde doksan dokuzu orada var. Hepsi aşağı yukarı bulunabilir. İşte “değerini anlamayan insanlara değer vermeyeceksin” diyen. İşte “hayatta insanlar başarılı olduğun ölçüde, veya işte paran olduğu ölçüde, belki de güzel ve yakışıklı olduğun ölçüde severler.” İşte herkes birbirinin kazandığı paraya, şuna buna bakıyor. Herkes birbirini şununla değerlendiriyor. Tamam, bu onların hikayesi, bu onların rüyası. Senin problemin ne? Sen niye Instagram’da, Facebook’ta bu kadar paylaşım yapıyorsun ki? Ne anlatmaya çalışıyorsun? Kime ne anlatıyorsun? Ve o insanların anlattığı yanlış hikayelerden niye bu kadar etkileniyorsun? “Değil mi, niye bu kadar etkileniyorum?” Çünkü ben de aynı hikayenin içindeyim, ondan dolayı etkileniyorum. Kimse kimseye karşı samimi değil. E, problem ne? Problem nedir? Ben kendime karşı samimiyim. Yaradana karşı samimiyim. İnsanlara karşı da olabildiğince samimi davranmaya çalışıyorum. Dolayısıyla problem var mı? Yok. Ama birilerinden samimiyet bekleyen bir benliğim varsa ve sürekli bana şu hikayeyi anlatıyorsa: “kimse samimi değil, Allah kahretsin ne biçim bir dünyaya geldin. Veya kardeşlerin bile seni anlamıyor. Kimse senin kıymetini bilmiyor. Sen bu kadar çaba gösteriyorsun, bu kadar fedakarlık yapıyorsun, bu kadar iyi niyetlisin. Ama insanlar öyle değil. Kardeşim bile, baban bile, işte annem bile, şu bile, bu bile…” Eee, şöyle bir durup arkaya bir baksana: sana bu hikayeyi kim anlatıyor? Bu hikayenin anlatıcısı kim? O hikaye anlatıcısını bulursan bir anda oyun biter. Ama o hikaye anlatıcısını onaylıyorsan, “e tabii ki doğru değil mi” diye başlarsanız…
O yüzden ben “insan” kavramını ve “ben” kavramını olabildiğince kullanmamanızı tavsiye ediyorum. Yani “insan böyledir, insan şöyledir” — bu kavramı kullanmamaya çalışayım. Çünkü insan nedir bilmiyoruz. Hakiki insanı görsek “insan buymuş” diyeceğiz. Gerçi kutsal metinler biraz bunu anlatıyor ama onları da “peygamber” diyerek, “onlar başka” diyerek insan kategorisinin dışına atıyoruz. O yüzden “insan” kavramını ve “ben” kavramını olabildiğince kullanmamaya çalışın.
Ben ve İnsan Kavramını Kullanmamak
Mesela şu anda bu durumdan şikayet eden kim? “Ben.” Ben değil; bir benlik. Bu nasıl bir benlik? Bunun düşüncesi ne? Bunun duygusu ne? Böyle sorgulama yapın. Eğer böyle bir sorgulama yaparsanız o sahte benlikleri keşfetme imkanınız olabilir. Aksi takdirde “ben, üzülen kim, ben, sevinen kim, ben, mutsuz olan kim, ben, işte bir şey olduğunda mutlu olan kim, ben” — hepsi ben, ben, ben. Gerçekte ben ne acaba? O yüzden bu bir benlik, bu bir duygu durumu, bu bir düşünce, bu bir davranış kalıbı, bu bir alışkanlık, bu bir düşünce alışkanlığı. “Ben çok acı çekiyorum” öyle deme; bir benlik acı çekiyor, incele onu. Gözlem yapan biri olarak incele: bu kim, bu neden acı çekiyor? Çünkü kendini haksızlığa uğramış hissediyor. Veya başkalarına haksızlık yaptığını düşünüyor. “Ben ne biçim bir insanım” diye kendine acıyor. “Ben ne kadar şanssız biriyim. Ne kadar bilinçsiz hareket etmişim.” Bir bakıyorsun böyle kendine acıyan bir benlik. Bir bak bakalım ona. Ama ona “ben” deme.
Aslında bir tek gerçek anlamda kendini bulan insanlar “ben” kelimesini kullanma selahiyetine ve sorumluluğuna sahip olsalardı, aslında biz birçok noktada bazı şeyleri keşfedebilecektik. Mesela bundan dolayı kim rahatsız oluyor diyorum, bazen konuşurken arkadaşlarla, “bundan kim rahatsız oluyor?” “Ben” diyor. Normal değil mi? Hayır, normal değil. “Ben” de deme buna. Buna “ben” deme, dikkat et. Ama şu an onu kendin zannediyorsun. Ona “ben” deme; “ben” demeyerek başlayabilirsin. Bu, içimdeki bir duygu durumu; bu bir düşünce durumu; bu bir davranış tarzı; bu bir düşünce, duygu ve eylem alışkanlığı. Ben değil. Henüz beni bulmadım. Henüz ben kendimin ne olduğunu bilmiyorum. “E 60 yaşına geldim” diyelim, bilmeyebilirim. Ama insan bunlardan rahatsız oluyor. Bak buna da dikkat et. “Ya işte yaşım geçti, geç kaldım, ne zaman bulacağım?” Bir gün bir arkadaş vardı: “ya işte böyle ölürsem Allah’ıma bu şekilde nasıl ne cevap vereceğim?” Ya bırak dedim, bu benliği de bırak. Bırakırsan kendine döneceksin, o ne cevap vereceğini bilecek. Ama sen şu an kaygılı bir benlikle hikaye üretiyorsun. Her şeyi o anlamda gözlemlemeliyiz. Gözlemlersek o sahtelerin farkına varacağız. Bakın biz rüyamızı güzelleştirmeye çalışmıyoruz. İki çeşit insan vardır: biri rüyasını güzelleştirmeye çalışanlar, ikincisi rüyasından, uykusundan uyanmaya çalışanlar. Dindar insan nedir aslında? Rüyasından uyanmayı tercih eden insandır.
Bakın dinin bu dünyadaki rüyamızla ilgili hiçbir hikayesi yoktur. Mesela var mı Kur’an’da böyle “nasıl mutlu olursunuz? İşte iyi bir iş, iyi bir eş” değil mi? Var mı öyle bir hikaye? Yok. İşte çoluk çocuk, iyi bir eş, iyi bir iş, samimi bir ortam falan; öyle bir şey var mı? Yok. Bu hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. Yani din bizim bu dünya hayatımızı, bizim algılarımıza göre mükemmelleştirmekle ilgili bize bir şey önermez. Hatta bununla ilgili dikkat çekici uyarılarda bulunur. Yani bazı şeylerden eksiltilmeyle, bazı problemlerle, bazı kayıplarla, ölümle, hastalıkla muhatap olacağımızı söyler, değil mi? “Ticaretimizden eksiltilmeyle” muhatap olacağımızı söyler. Yani aslında ne konuda uyarıda bulunur? Rüyamızdan bizi uyandırmaya dönük. Mesela işte Habil gibi kardeşim tarafından öldürülebilirsin. Bak, “ey insanoğlu, ey Habil, şöyle yaparsan böyle durumlarla karşılaşmazsın, değerini bilmeyen insanlarla vakit geçirmezsen böyle durumlarla yüz yüze gelmezsin” böyle bir şey diyor mu bize? Yok, demiyor. Hazreti Yusuf’a ne anlatıyor? Bir hikaye anlatıyor mu? Yok. Ama dikkat edin bizim benlikler bize ne anlatıyor? Bize hikaye anlatıyor, rüyamızı nasıl güzelleştireceğimizi anlatıyor. “Bak, şöyle bir konum olursa çok rahat olur; işte keşke eşin, arkadaşın, dostun, evladın, annen, baban, komşun böyle davransa, hayat ne güzel olur” değil mi? Hepimiz içten içe “böyle hakikaten iyi olur” diyor. Peki kutsal metin böyle diyor mu? Öyle bir şey demiyor. “Kalpler Allah’ı hatırlamakla mutmain olur” diyor; başka bir şey anlatıyor kutsal metin. Peki ben neyi devam ettirmeye çalışıyorum? Kutsal metnin tavsiyesini mi, yoksa içime kaçmış olan hikayeleri devam ettiren ve bu devam ettirmeye razı olan bir durumu mu? Dikkati oraya alın; neyin üzerinde duruyorum?
Hazreti Yusuf: Uyumayan İnsan
O yüzden bakın, rüyanızdan uyanacaksınız. Mesela Hz. Yusuf kimdir diyecek olursak vereceğimiz cevaplardan bir tanesi: uyumayan insandı diyebiliriz. Hz. Yusuf uyumayan bir insandı, uyumadı. Ve rüyaların tabirini o yüzden iyi yorumluyordu. Çünkü uyumuyordu. Rüyayı kim tabir edebilir? Uyumayan biri tabir edebilir. Siz rüyanızdayken rüyanızı tabir etmeye çalışıyorsunuz; tabir edemezsiniz, daha doğrusu hep yanlış tabir edersiniz. Rüyadan uyanırsanız rüyayı tabir edebilirsiniz. Hz. Yusuf neydi? Uyumayan insandı, benliklerin uykusuna dalmayan biriydi. Hiçbir uykuya dalmadığı için bu dünyayı çok iyi tabir etti. Mesela dikkat edin, dünyada yaşadığı hayatla ilgili herhangi bir şikayeti olmadı. Dikkat edin neye vurgu yaptı? En temelde: “Rabbimin rahmeti olmasa nefis kötüyü emredebilir.” Yani sen Rabbinin rahmetiyle gerçek kendinin farkındalığı içinde olursan hayatı doğru yaşamış olursun. Ama Rabbinin rahmetiyle o bağlantını koruyamazsan ve gerçek kendini unutursan, nefs, yani psikolojik benlik, seni uyutur ve seni rüyalara daldırır. Ve sana o rüyanın içinde bir hikaye anlatır. Seni hiçbir rüyanın nesnesi haline getirmez bu bilinç.
O yüzden hayat bilincimizin niteliğidir. Nasıl bir hayat yaşadın? Biz öyle deyince aklımıza olaylar geliyor. Halbuki nasıl bir hayat yaşadığımız, deneyimlediğimiz, yaşadığımız olaylarla ilgili olan bir şey değildir. Nasıl bir hayat yaşadığınız, hangi benliklerle bir hayat yaşadığınızdır. Mesela nasıl bir hayat yaşadın? “İşte hep bir şeyler başarmak isteyen bir benliğin rüyasındaydım. Hep kendini ispat etmeye çalışan bir benliğin rüyasındaydım. Hep daha değerli olmayı arzu eden bir benliğin rüyasını yaşadım. Hep kıymetimin bilinmediğini bana fısıldayan bir benliğin rüyasını yaşadım. Hep daha iyi bir hayat yaşamanın hikayesini bana anlatan bir benliğin rüyasındaydım.” Tırnak içinde “daha iyi bir hayat”; tabi o benliğe göre daha iyi bir hayat. Dolayısıyla ben nasıl bir hayat yaşadım? Anlat bakalım hayatını. Ben bu soruyu sorup da bana böyle bir cevap veren henüz görmedim. Halbuki aslında cevap bunlardır. Yani nasıl bir hayat yaşadın? “Ya işte benim yaşadığım da hayat mı ya? Ne zorluklar, ne sıkıntılar yaşadım” diye bir başlıyor kişi. Bu hayat değil arkadaşlar. Hayat, yaşadığınız olaylar, deneyimler değildir; onları hangi bilinçle yaşadığınızdır. Gerçek kendinle mi yaşadın? Sahte benliklerinle mi yaşadın? Bunu, bu hayatı sana kim yaşattı? Sorumuz budur, temel sorumuz budur. Bu hayatı bana kim yaşattı? Bakın “kim” dediğimde aradığım şey dışarıdaki biri değil. Bu hayatı bana “işte annem babam böyle yaşattı, kocamdı, karımdı, çocuğumdu, işte şuydu buydu” değil. Bu hayatı sana kim yaşattı? Bu hayatı sana hangi benlik yaşattı? Soru budur. Bu hayatı sana yaşatan odur. Ve onu keşfetmedikçe hiçbir zaman anlamayacaksın.
Nasip mi Çalışma mı? Sahte Bir Soru
“Buyurun. Hocam gerçekten bunun cevabını merak ediyorum. Uyanmak nasip mi? Yoksa üzerinde kafa yorularak, uyanmaya çalışarak da ulaşılabilecek bir şey mi?” Bu da sahte benliklerin bir sorusudur arkadaşlar. Ama amaç uyanmak değil mi? Amaç uyanmak ama soru sahte bir soru. “Acaba uyandım mı, yoksa hala uykuda mıyım” — bunu anlamak için bu soruyu sorduğuna göre uykudasın demektir. Mesela uyanmak nasip işi mi, çalışma işi mi, şu işi mi, bu işi mi — bunu soran da sahte bir benlik. Ne anlamda sahte bir benlik? Şimdi biri diyecek ki “nasip işi ise eyvah hapı yuttuk, nasibim değilse; nasip işi değil, çalışma işi ise oradan da hapı yuttuk çünkü çalışıyoruz ama işte tam çalışamıyoruz, çalışmamız gerektiği şekilde çalışmıyoruz, çalışmaya bağlı, ya tam çalışmazsam ne olacak? Ayvayı yedim, geç mi kaldım?” Bir sürü hikaye gelecek bunun arkasında. Bu yüzden sahte bir sorudur. Aydınlanmak soruların ortadan kalkmasıdır arkadaşlar. Ama bakın burada dikkat etmemiz gereken şey şu: biz bu sahte benlikler tarafından başka ve iyi şeylerle oyalanmaya çalışıyoruz. Mesela böyle bir soru, iyi bir soru ama oyalayan bir soru. “Aydınlanmak nasip işi mi, gayret işi mi?” Bana sorarsın ben bir cevap veririm, falana sorarsın bir cevap verir, ona sorarsın bir cevap verir; bir de deriz ki “ya işte kimi diyor ki nasip işi, kimi diyor ki gayret işi, ben de işin içinden çıkamadım” falan filan, hikaye devam edecek. Fakat dikkat edin, ben oyalanacağınız bir şey söylemiyorum değil mi? Ben diyorum ki size bu hayatı yaşatan kim diyorum; bakın “aydınlanın” demiyorum, “aydınlanmak nasip işidir” de demiyorum, “çalışma işidir” de demiyorum; ne yapmanız, ne yapmamanız gerektiğini söylüyorum. O yüzden dikkat edin, sahte bir soru ama gayet makul bir soru değil mi, insanın da merak ettiği bir soru; hakikaten insan da merak ediyor tırnak içinde ama gereksiz bir soru. “Aydınlandığımda nasip işi miymiş, gayret işi miymiş, fark edeceğim.”
O yüzden bakın maneviyatta çok teorik hareket etmeyin. Böyle çok şeyi bilmeye, öğrenmeye, anlamaya çalışmayın. Bu sizi teorik olarak çok şeyi okumuş, düşünmüş, işte çok toplantıya, sohbete, şuna buna giden biri haline getirir. Ve kafanız daha çok dolar, daha çok karışabilir. Pratik gidin. “İnsan nedir hocam?” Yok, bırak bu soruyu. Hatta, neredeyse, bakın Budistler — bana göre, benim yorumuma göre — bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki, “Tanrı nedir, Tanrı var mıdır yok mudur diye sormayın” diyor mesela. Bazıları bu yüzden Budizmin tanrısız bir din olduğuna kanaat getirmiştir. Halbuki Budizm tanrısız bir din değildir benim yorumuma göre. Orada vurgulanan şey şudur, tırnak içinde söylüyorum: “Tanrı ile uğraşma” yani. “Bu kadar uğraşma, bu kadar teoriye gitme” demek istiyor. Çünkü eğer sen sahte benliklerin üzerinden bir yol alırsan, onların üzerinde çalışırsan — ki bu pratik bir çalışmadır arkadaşlar, yani bu benim şu anda yapabileceğim bir çalışmadır. Mesela siz kendinize şunu sorabilirsiniz: şu anda İsmail Bey’i dinleyen kim? Mesela. Hangi benlik dinliyor? Ne diyerek dinliyor? “Keşke İsmail Bey kadar bilseydim” falan diyen bir benlikle mi dinliyorsun? “Geç kaldım” diyen bir benlikle mi dinliyorsun? “İsmail Bey’in dedikleri şeyler doğru ama hayatta öyle yürümüyor” diyen bir benlikle mi dinliyorsun? “Ama İsmail Bey benim yaşadıklarımı muhtemelen yaşamamıştır, beni nasıl anlayacak” diyen bir benlikle mi dinliyorsun? Değil mi? Gibi örneğin, hepimiz için bu arkadaşlar yani. Burada kastettiğim şey pratik çalışmalar.
O yüzden zihniniz bazen size çok fazla teorik sorular sorar ve böyle onları buldurmaya çalışır, sizi meşgul eder. Siz harıl harıl “işte bende hangi esma tecelli ediyor bilmem ne, ben hangi esmayı ne kadar çekmem lazım” diye uğraşırsınız. Bir bilgenin dediği gibi, “esma ile olmaz” demiş, “ifna ile olur.” Yani o benliklerin ortadan kalkmasıyla olur. Sen şu benliklerle esma çeksen esma senin başına bela olur, çünkü esmayla şişmeye çalışıyorsun: “ya Rahim esmasını çek, ben çok merhametliyim, kimse benim kadar merhametli değil, herkes benim kadar merhametli olsa dünya ne güzel olurdu” — sen farkına varmadan kibir esması çekiyorsun, egonun esmalarını çekiyorsun. Dolayısıyla arkadaşlar pratik gitmemiz gerekiyor. Yani çok teorik gitmeyin. Çok teorik giderseniz bu benlikler tarafından uyutulduğunuz anlamına gelir. Bu şuna benzer: rüyanızda okula gidiyorsunuz, bir okula kaydoluyorsunuz, 10 yıllık bir okul, iyi bir eğitim veriyorlarmış, rüyanızda eğitim görüyorsunuz. Ama uykudasınız. Böyle bir okul o kadar iyi olmazdı. Onun için uyanmaya ihtiyacımız var. Bizi uyandıracak bir şeye ihtiyacımız var.
Geçen iki günlük bir programa bir vesileyle katılmak durumunda kaldım. Temel konu şuydu arkadaşlar: insanlık uzaydan mı gelmiştir? Hangi uzay aracıyla? Hangi yıldızdan? Kaç tane ırk gelmiş? Bunlar ne yapmış? Falan filan. Dedim ya, ne kadar mükemmel bir uyutma mekanizması. Yani anlatan da uyuyor, dinleyen de uyuyor. Sen şu an günlük hayatında hangi benlikle yaşıyorsun, neyle yaşıyorsun? Sonra da insanlar böyle Kur’an ayetlerini de bilinçli bir şekilde kullanıyor: “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” falan, “daha çok bilmek lazım” gibi böyle havada uçuyor ayetler, hadisler falan filan; ama kendini bilmekle ilgili, kendini bilmeyi engelleyen benliklerle ilgili hiçbir şey yok. Mesela kıyaslayan benliklerimiz yok mu hayatta? Var. Bu kıyaslayan benliklere ihtiyacın var mı? Ama o kadar sahteler ve o kadar iyi uyutuyorlar ki ömrüm kıyaslamakla geçebilir değil mi? “Herkes akıllı, bir ben aptalım. Herkes ne güzel yaşıyor, bir ben mutsuzum. Herkesin istediği oluyor, bir benim istediklerim olmuyor.” Ne hikayeler var değil mi? Bunların üzerinde çalışmak, pratik bir çalışma yapmaya ihtiyacımız var.
Aksi takdirde teorik olarak öğrendiğimiz şeyler isterse hepsi doğru olsun. Mesela şunu düşünün arkadaşlar: dünyanın, hatta kainatın, işte 12-13 milyar yıl diyelim, başından, hani Big Bang’in ilk noktasından bugüne kadar ne olduğunu bilseniz ama kendinizi bilmeseniz, hiçbir şey bilmiyorsunuz anlamına gelir. Yani neredeyse. Ama kendinizi biliyorsanız, bunları bilmiyorsanız, büyük bir kaybınız olmaz. Bu, o konudaki bilgilerin değersiz olduğu anlamına gelmiyor bakın. Neyi bilmem gerektiğinin sıralamasını yapmaya ihtiyacım var. Neyi bilmeliyim?
Kendini Bilmek: Yunus Emre ve Nasreddin Hoca
Bakın bunu Yunus Emre çok güzel ifade etmiş değil mi? “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır.” Yani bilginin, diyelim ilk basamağı nedir, veya en üstün, en önemli, en kıymetli, en asli bilgi alanı: kendini bilmektir. Kendini bilmek bütün bilgilerin üstündedir. Bakın her şeyin bir değeri ve sıralaması var. Eğer o değer ve sıralamayı kaçırırsak o zaman bu neye benzer biliyor musunuz? Merdiveni bir duvara dayarsınız, o merdiveni büyük gayretle çıkarsınız ve en son bir bakarsınız ki merdiveni yanlış duvara dayamışsınız, yanlış bir dama çıkmışsınızdır. O yüzden merdiveni nereye dayayacağımızı bilmek durumundayız. Gerçekte asıl bilmem gereken şey ne? En önemli şey ne?
Hani bununla ilgili Nasreddin Hoca’nın da çok güzel bir fıkrası vardır, onu da hatırlatayım. Bunu farklı şekillerde de anlatırlar. Nasreddin Hoca ile birileri bir gemiye binerler, bir gemi yolculuğu yapılmaktadır. Çok iyi dil bilgisine sahip olan birisi Nasreddin Hoca’ya bakar, der ki: “Hoca, sen dil bilgisi biliyor musun? İşte gramer biliyor musun? Özne nedir, yüklem nedir, şunu biliyor musun? Mantık biliyor musun?” Nasreddin Hoca da “bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum” der. Adam hocaya der ki “senin ömrünün yarısı boşa geçmiştir.” Nasreddin Hoca bir şey demez, sakin dinler. O arada bir fırtına kopmaya başlar. Gemi “battı, batacak!” Kaptan der ki “gemi batıyor!” Nasreddin Hoca da sorar o karşısındaki kişiye: “sen yüzme biliyor musun?” O der “bilmiyorum.” “Senin bütün ömrün boşa geçti o zaman” der.
Burada anlatılan şey — ne güzel gülüyoruz değil mi arkadaşlar — bakın burada çok önemli bir şey var. Yani asıl olan şey, sen bu dünya okyanusunda gerçek kendilik bilinciyle yaşayabiliyor musun? Gerçek kendilik bilinciyle yüzebiliyor musun? Biz hepimiz boğuluyoruz dikkat edin, biz yüzemiyoruz. Yüzebilmek, gerçek kendiliğin farkında olmakla mümkündür. Bakın bu çok önemli bir benzetmedir. Yunus ne yaptı? Denize atıldı ve bir balık onu yuttu; ve o bir balıkla okyanusta bir süre yaşadı, sonra balığın karnından kurtuldu ve selamet sahiline çıktı.
Balığın Karnından Kurtulmak
Şimdi bizler de bu hayat okyanusuna atılıyoruz. Sonra bir balık bizi yutuyor, veya birçok balık tarafından yutuluyoruz: işte değersizlik balığı, kendini değerli hissetme balığı, başarılı veya başarısız olma balığı, öne çıkma balığı, kendini ispat etme balığı, aptal gibi görünmeme balığı, “kimse bana haksızlık yapamaz” balığı, “ben asla hata yapmamalıyım” balığı, “hayatta bir iz bırakmalıyım” balığı — bu balıklar tarafından yutuluyoruz. Dolayısıyla okyanusta yüzen biz değiliz, biri tarafından yutulmuşuz; onun karnından çıkmaya ihtiyacımız var. Ve bak, bu olay aslında biraz ibretlik ve mecazi olarak anlatılan ilginç bir ifadedir. Yani eğer Yunus o balığın karnından kurtulmasaydı kıyamete kadar azap içinde kalırdı. O yüzden bizim balığımız ne? Biz bu hayatı kim üzerinden yaşıyoruz? Bana bu hayatı yaşatan kim? Ben hangi balık tarafından yutuldum, ve hayatı hangisi üzerinden yaşıyorum? Onu keşfetmek durumundayım. Eğer onu keşfedersem o zaman o balığın karnından kurtulma imkanı bulabilirim. O balığın karnından kurtulduğumda ben gerçekten hayatın ne anlama geldiğini, ne olduğunu idrak edeceğim.
Bütün insanlar beni aldatsa rahatsız olmayacağım. Bütün insanlardan daha başarısız olsam bunu dert etmeyeceğim. “Hayatta bir iz bıraktın mı, bırakmadın mı? Benim kıymetimi kim biliyor, o mu, bu mu, yoksa hiç kimse mi?” Hiç kimse bilmiyor kıymetini, hadi bakalım ne yapacaksın? Hiç kimse senin kıymetini bilmiyor ve mutlu musun? “Ama hocam insan bu durumda nasıl mutlu olur?” Bak, “insan” kelimesini kullanmayacağız çünkü yanlış kullanıyoruz; gerçek insan olsaydın bu durumda da mutlu olurdun. Mutlu olmak böyle eğlenmek demek değil; yani rahatsız olmamak, bir kayıp hissetmemek, bir mağduriyet hissetmemek, bir eksiklik hissetmemek, bir yetersizlik hissetmemek. Kastettiğimiz şey bu.
Egonun Korkutma Stratejisi ve Peygamberin Ölçüsü
Şimdi burada evet, ego bizi bir korkuyla yıldırmaya çalışıyor. Diyor ki “burayı az çok biliyorsun, iyi kötü biliyorsun burayı, tanıyorsun, ömrün de bunlarla geçti, yani az çok burayı kör topal götürebilirsin.” İşte “biri bana kendimi değerli hissettirdi, çok mutluyum” — dikkate almadı, “çok mutsuzum, trip yapıyorum, şikayet ediyorum” ona bunu anlatıyor, o da diyor ki “haklısın ya, kimse senin değerini bilmiyor, bundan sonra değerini bilmeyen insanlarla fazla teşrik-i mesai etme, değerini bilen insanlarla birlikte ol, daha mutlu olursun.” Hepimiz aşağı yukarı bu hikayeye alışmışız değil mi arkadaşlar. O yüzden benlik kozunu kullanıyor, diyor ki “bak sen hiç olmazsa burayı biliyorsun, ama İsmail Bey’in kastettiği, vurguladığı bu ‘kendini bilmek’ meselesi, burayı bilmiyorsun, ya orası böyle tatsız tuzsuz bir şeyse, ya öyle bir şey yoksa” değil mi? Tabii yakalayacak çünkü bakın bu, o benliklerin böyle arkadan dolanıp veya sizin altınızı oyarak sizi korkutma stratejisi. Bu egonun güçlü bir oyunudur ve çoğu insanı bununla aldatır. Der ki “nereden biliyorsun ya?” Tabii ben şimdi dini duyarlılığı olan insanlara şunu diyeceğim: “Peygamber bunu diyor. Öyle değil mi? Peygamber bunu demiyor mu arkadaşlar?”
Mesela peygamber bugün yaşasaydı, Facebook’u, Instagram’ı olsaydı ne paylaşacaktı? Bu da güzel bir soru. Bir düşünün: ne paylaşırdı? Hatta böyle bir haftalık bir deneme yapın: mesela Instagram’da, Facebook’ta paylaştığınız her şeyin ilk önce peygamber tarafından okunduğunu hayal edin. Mesela ne kadar şey paylaşırdınız? Neyi paylaşırdınız? Bakın bunu en başta peygamberler söylüyor değil mi? Gerçek anlamda kendini bil. İnsan Allah’la mutmain olur. Kur’an diyor mu mesela bize: “değerli olduğunu hissedersen mutmain olursun. İşte bir iz bırakırsan mutmain olursun. Başarılı olursan mutmain olursun.” Bunlar kimin kitabında yazıyor? Egonun kitabında yazıyor. Bunlar kutsal metinde yok. Kutsal metinde böyle şeyler yok. O zaman karar vereceksiniz: eğer dini duyarlılığınız varsa diyeceksiniz ki “kutsal kitap ne diyor?” Dini duyarlılığınız yoksa tamamen teorik olarak da bakabilirsiniz. Mesela bir bakın: yani değer ne demektir ya? Benim değerim mesela insanlarla mı oluşur? Veya ben kime iz bırakacağım? Nerede ve kime iz bırakacağım? Biraz sorgulayın onu, adım adım gidin, iki, üç, beş soru sorun arkasından. Bakacaksınız ki arkası boş.
“Kime iz bırakacağım?” Geçen bir arkadaşın annesi vefat etmişti böyle. Şikayeti şu: “ya herkes annemi unuttu, herkes işine gücüne bakıyor.” E ne çıkardın? “Anladım ki dünya boşmuş.” Yani bu noktada ne yaparsak mutlu olalım? Mesela “öldüm ama insanlar beni hatırlıyor, bir yere yazmışlar.” Sağ olsun Facebook’ta da doğum günleri hatırlatılıyor ama ölüm günleri hatırlatılmıyor. Kötü bir şey çünkü, fazla orayı kurcalamıyorlar; doğum günlerimizi hatırlatıyorlar. Ne olacak yani? Öldüğüm gün her yıl anıldığımda ne olacak? Ben neyim ki? Neyim ben? Topraksam, hücrelerden oluşuyorsam gitti zaten. Neyim ben? Biraz bunu sormam gerekmiyor mu? Birileri tarafından önemsendiğinde değerli olan, önemsenmediğinde değersiz olan mı? Bir karşı cins tarafından beğenildiğinde “ilk kez kendimi bu kadar değerli hissettim” diyen ben nasıl bir ben ya? Ya üç gün sonra “ben seni tanımıyorum, senden daha güzeli daha yakışıklısını buldum” deyince ne olacak bu ben? Bu ne biçim bir şey?
Veya yaşlanan kim, genç olan kim, ben genç miyim yaşlı mıyım, yoksa bütün bunlar aslında bir illüzyon mu? Gerçekte ben yaşlı biri miyim, genç biri miyim, neyim ben ki “ben yaşlıyım” veya “gencim” diyeyim? Bir beden miyim? Gerçekten bunları sorgulamamız gerekiyor. Mesela bir beden miyim? Bedensem tamam, ona göre yani oraya çapayı atayım, “ben bir bedenim kardeşim” oradan devam edeyim ama o sorgulamayı yapmaya ihtiyacım var. Ama en büyük tuzaklardan biri zaten herkes böyle yaşıyor. Herkesin böyle yaşaması egonun güçlü bir sahtekarlığı ve illüzyonudur. Diyor ki “fazla kurcalamana gerek yok, yani çok ters bir durum olsaydı herkes böyle yaşamazdı, demek ki çok ters bir şey yok.” Çok ters bir şey yok gibi görünüyor. Halbuki hastalık geldiğinde kimse seninle birlikte hastalanmıyor, öldüğünde kimse seninle birlikte ölmüyor. Dolayısıyla bu sorgulamayı senin bir birey olarak yapman gerekiyor.
“Unutulmak kime göre unutulmak? Ben birileri tarafından hatırlanmalı mıyım mesela? Öldüğüm gün herkes beni unutsa, bundan rahatsız olur muyum?” Oluyorsan sahtekarsın. Bak, oluyorsan sahtekarsın. Ne demek? İçinde sahte bir benlik var demek. O sahte benlik tarafından manipüle ediliyorsun demek. E peki var mı içinde böyle bir sahtekar benlik? Var. Onu inkar mı edeceğim? Hayır, inkar etmeyeceğim; önce kabul edeceğim onu, varlığını kabul edeceğim. Diyeceğim ki böyle bir sahtekar benlik var ama bu benim fıtratımdan değil. Ben bu balığın karnından çıkmayı tercih ediyorum. Ya da diyeceğim ki “yok, çok iyi, bu balığın karnı hoşuma gidiyor, iyi gidiyoruz, biz böyle iyi gidiyoruz” diyeceğim. Ama bu kararı vermek durumundayız. İşte din aslında insana bu sahtekarlıkları hatırlatan ve bu sahteliklerin ötesindeki gerçek kendini bulmayı öğütleyen bir öğretidir. Din budur arkadaşlar. O yüzden dindar olmak çok kıymetli bir şeydir. Ama din bu anlamda anlaşıldığında kıymetli bir şeydir. Yoksa dini böyle günahlar, sevaplar, haramlar, helaller üzerinden tanımlayıp işin asıl anlamını, niteliğini, özünü, dinin kastettiği şeyi bulmazsak o zaman gerçek anlamda dinin bize vermek istediği mesajı da kavrayamayız.
Rüyadan Uyanışın Özgürlüğü
O yüzden kendini bilmekten ve kendini bulmaktan daha değerli bir şey yoktur. Ama bunu yaparken nereden başlayacağız? O zaman “kendimiz neyiz hocam” diye başlamayacağız; sahteliklerden başlayacağız. Sahte şeyleri keşfederek, onları fark ederek ve onlardan kurtulmaya gayret ederek yol alacağız. Gerçek kendilik zaten içimizde; onu bilgi olarak bilmenize gerek yok, o zaten sizin olduğunuz şey. Gerçek kendiniz sizin olduğunuz şey; başka bir şey olamazsınız zaten. Ama onun örtüldüğü bir durumla karşı karşıyayız. O yüzden “gerçek kendimi bulmaya çalışıyorum” değil; gerçek kendine örtü olan o perdeleri fark et ve onları bırak. İşte felah budur; yani o perdelerin açılması, o örtülerin kaldırılması. Öz duruyor burada. Biz inşa etmeyeceğiz; gerçek kendimizi inşa etmeyeceğiz. Yaradan tarafından üflenmiş bir ruhu taşıyorsun. Kendinden bu kadar kaygı duymaya, kendinle ilgili bu kadar gerilim yaşamana gerek yok. Hiçbir gerginliğe, hiçbir kaygıya, hiçbir mahrumiyet hissine, hiçbir gerilime ihtiyacımız yok arkadaşlar. Bunları yapan da sahte benlikler: “eyvah ne olacak, bu yaşa geldim halen kendimi bulamadım” — bu da sahte, bunu da bırak. Korkuyu bırak, arzuyu bırak, beklentileri bırak, kıyaslamaları bırak, hikayeleri bırak. Kalan kalacak, kalan senindir. “Yetmeyecek” ihtimalini kim söylüyor? Nereden biliyoruz? Bir bıraksak, bir bırakalım. Bakın bırakmadan hikaye üretiyor egomuz. Bak, “bırakırsan böyle bomboş, mal gibi kalacaksın” diyor, değil mi? Benim tanıdığım bazı insanlar öyle demiştir: “yani böyle bomboş biri mi olacağım acaba?” değil mi? Bakın orada bile bir illüzyona mahkum edilmeye çalışıyoruz. Ego bize gerçek kendiyle ilgili bir hikaye üretiyor, “gerçek kendimizle ilgili önem vermemizi istemiyor.” Bu hikayeyi kim üretiyor?
Kendini bulsan bir toplantıya bile ihtiyacın kalmayacak. Hani “yeter mi?” diyorsunuz ya, bir toplantıya dahi ihtiyacınız kalmayacak. Çünkü o tamdır, o varlığın kendisidir, eksiksizdir. Bir şeye ihtiyacı yoktur. Onun için susuzluk yok, açlık yok, kendini ispat etme yok, dert yok, keder yok, gerginlik yok, gelecek endişesi yok. Hani gerçek kendimiz bu benliklere yeter de artar bile.
Teşekkür ederim. Bak bunu da bırak, bunu gözlemle; bundan dolayı üzülen kim, onu da gözlemle, bunu da bırak.
— Ya ben de hocam, bir öfke problemim var; sanki bunu aşmışım zannediyordum çünkü dedim ki her şeyi hallettim zaten, ama bir bakıyorum yine onlar geliyor.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu” (mealen atıfta bulunulmuş, sure/ayet numarası belirtilmemiştir); “Kalpler Allah’ı hatırlamakla mutmain olur” (mealen atıf, Ra’d suresine işaret edilmiş görünse de ayet numarası anlatıcı tarafından verilmemiştir); “Şeytana aldananlar kötü kişilerle arkadaş olur” mealinde bir ayete atıf (numara belirtilmemiştir); “Rabbimin rahmeti olmasa nefis kötüyü emreder” (Yusuf kıssasına atfen mealen, ayet numarası belirtilmemiştir).
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine
Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.