Gerçek Kendiliği Hatırlamak, Sahte Benlikten Ayrışmak

Kısa Özet

İsmail Acarkan, bir bilgiyi bilmekle onu içselleştirmek arasındaki farkı yemeği çiğnemek ile hazmetmek benzetmesiyle açıyor; ardından peygamberi sevmenin onun ahlakına doğru yol almak anlamına geldiğini anlatıyor. Sohbetin ana gövdesinde “kendini hatırlama, gözlemleme, ayrışma” üçlü sürecini işliyor: insan önce arzu, korku, beklenti ve şikâyetten arınmış “gerçek kendilik” alanını hayal ederek gözlem yapabilir hale gelir, sonra bu gözlemle kendinde beliren düşünce-duygu-davranış kalıplarının (sahte “damarların”) fıtri olup olmadığını ayırt eder. Hz. Yusuf örneği üzerinden, başkalarının verdiği değerin insanı tanımlamaması gerektiği; kendini unutmanın ve unuttuğunu da unutmanın modern insanın en büyük tuzağı olduğu vurgulanıyor. Sohbet, hangi “sesi” dinleyeceğimiz sorusuyla, sahte benliğin isteklerine karşı gerçek kendiliğin (Allah’taki aslımızın) sesini seçme çağrısıyla kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir bilgiyi bilmek onu yaşamak anlamına gelmez; hazmedilmeyen bilgi ya vücutta bir “kitle” olarak kalır ya da atılır, fayda sağlamaz. - Peygamberi sevmek duygusal bir ifade değil, onun ahlakına, sükûnetine ve bilincine doğru yol almayı istemektir. - Kendini hatırlamadan temiz bir gözlem yapılamaz; gözlem için arzusuz, korkusuz, hikâyesiz bir “ben” alanı tahayyül etmek gerekir. - Öfke, alınganlık, kırılganlık gibi tepkiler “sahte damarlardır” — bunları kendimiz zannedersek onlarla sonsuz bir mücadeleye gireriz; oysa onlardan sadece ayrışmak gerekir. - İnsanın en büyük tuzağı bir şeyi unutmak değil, unuttuğunu da unutmaktır; din ve vahiy bu unutmayı hatırlatan bir mekanizmadır. - Hz. Yusuf, başkalarının ona biçtiği düşük değere rağmen kendi gerçek kendiliğinden kopmadığı için örnek gösteriliyor.

Bilgiyi Hazmetmek: Bilmek ile Yaşamak Arasındaki Fark

Mealinde bir söz söylendiği zaman denir ki “bu söz doğrudur.” Kim söylemiş, başka neler söylemiş gibi bir şeye gerek duymadan, bir söz kendi idrakinin, fıtratının bir hesine vurulur ve tasdik edilir. Bizim de bir şeylerden istifade etme tarzımız bu olmalı.

Şunu da ekleyelim: İnsanın bir bilgiyi edinmesi, bir meselenin tamamlandığı anlamına gelmez. Bir şeyin sizin içinizde, bilincinizde, şuurunuzda, düşüncelerinizde, duygularınızda, eylemlerinizde gerçekleşmesi önemli olandır.

Mesela yıllarca kardeşlikten, sevgiden, muhabbetten bahsetsek bu bize hoş gelir; çünkü güzel şeylerden bahsetmek hoştur. Ama bu konuşma bittikten on dakika sonra birisiyle konuşurken, nereden tepki verdiğine bakmazsın. On dakika önce muhabbetten, samimiyetten, vicdandan bahsederken, birisi senin bir damarına basar. O damara basıldığı anda “nefret ediyorum bu insanlardan” dersin. Hâlbuki on dakika önce muhabbetten bahsediyordun; ama o damarın olduğunun farkında bile değildin, çünkü orayı hiç gözlemlememişsin.

Bir şeyin gerçekten hazmedilmesi, fikir düzeyini hazmettikten sonra, asıl olarak onu kendi psikolojik âlemimizde ve diğer melekelerimizde sindirebilmektir. Fikir, bir benzetme kullanacak olursak, yemeği ağzımıza alıp çiğneyip yutmaya benzer. Yemeği ağzına almışsındır, güzelce çiğnemiş de olabilirsin, midene de indirmiş olabilirsin. Fakat eğer hazmedilmiyorsa, hiçbir enzim çalışmıyor, karaciğer çalışmıyor; onu sindirecek, bütün parçalarını ayırıp bedene uygun ve faydalı yerlere gönderecek bir sistem yoksa, o ya vücutta bir kitle olarak kalır ya da bir süre sonra atılır. Hiçbir şey sağlamaz; sadece hafızada “bunu yemiştim” diye bir önyargı bırakır — üstelik bu önyargı seni ego düzeyinde de besler: “Ben bunu okumuştum.” Sen yüz kere de okuyabilirsin, ben beş yüz kere de okuyabilirim, ya da biri sana yüz defa anlatabilir; abartmıyorum. Ama bende onu sindiren, onu pozitif anlamda dönüştüren ve bedenime uygun hale getiren bir faaliyet yoksa, o hiçbir zaman istifade edilmemiş olur. Zahiren biz o yemeği yemiş de olsak, aslında yememiş sayılırız.

Bunlar aslında güzel metaforlardır. Doğru mu yanlış mı bilmiyorum ama metafor olarak söylüyorum: Ispanakla yoğurdu karıştırıp yersen demir emilmez, demir atılır — diyorlar. Sen ıspanak yedin mi? Yedin. Ama o ıspanaktaki demiri vücuduna mal edecek donanımdan yoksunsan, ya da o demiri vücuduna mal edecek süreci engelleyen -bakın çok önemli bu- bir şey varsa, o zaman sen o demiri vücuduna alamamış olursun. Demir eksikliğinden dolayı bir süreç yaşarsın. İşte tıpkı bunun gibi, biz bazen güzel, doğru şeyler alıyoruz. Fakat onları içsel olarak sindirmemizi, bilgideki irfanla bütünleşmemizi engelleyen şeyler vardır — zihnimizde duygu, düşünce veya davranışsal alışkanlık olarak. Bunlar varsa, o bilgiden istifade edemeyiz.

Yıllarca sohbetlere gidersin, bir şey değişmeyebilir. Neden? Çünkü dinlediğin veya okuduğun şeyi içselleştirmeni engelleyecek blokajların vardır. Mesela “benden adam olmaz” deyip bir sohbeti dinlersen, çok güzel sohbet olur ama “benden adam olmaz” dediğin için o, geldiği gibi gider. Bazı benliklerimiz, çok güzel bir şeyin içinden tereyağından kıl çeker gibi kendini çekiverir; hiçbir yere temas etmez ve bunu çok güzel yapar. Örneğin çok kullanılan bir şey: “Onlar peygamber, onlar büyük insanlar; peki sen nesin?” Bir insanı peygamber olarak tanımlamak kolaydır — herkese peygamber diyebilirim, iş oraya kalsa. Ama “peygamber” dediğimde örnek alacağım, takip edeceğim, takip etmeyi niyet ettiğim, kendimi, Yaradanı, hayatı, varoluşu kendisinden bir anlam alacağım bir peygamber algım varsa, o zaman kime peygamber dediğime dikkat etmeliyim.

Peygamberi Sevmek Ne Demektir?

Rivayet doğruysa, biri Peygambere gelir ve “seni çok seviyorum ya Resulallah” der. Kişi sevdiğiyle bir ve beraber olur — manen, hakikat noktasında söylüyoruz, aklınıza fiziksellik gelmesin. Kişi sevdiğiyle beraberdir; ben bir insanı seviyorsam, gün içinde onunla mutlaka düşünsel ve duygusal bir yakınlığım olur. Onu düşünürüm, tefekkür ederim, söylediği söz aklıma gelir. Bu, hatıraların içine gömülmek anlamında bir duygusallık değildir; onunla ne konuştuğun, ona karşı olan sorumluluğun aklına gelir.

Ben Peygamberi seviyorsam, gün içinde ne kadar hatırımda oluyor? Bir şey yaparken “Peygamber görse bundan hoşlanır mı, hoşlanmaz mı” diye düşünüyor muyum? “Peygamber yanımda olsa beni bu konuda sevgiyle, merhametle uyarır” deyip kendime bakabiliyor muyum? Bir insana “peygamber” demek, bir peygamberi sevdiğimizi söylemek aslında çok şeyi içeren bir ifadedir; ama dil olarak çok rahat kullanılır.

Biraz önceki hadise geleyim: Peygamberimize biri gelir, “seni çok seviyorum ya Resulallah” der. O da “başına gelebilecek musibetlere hazırlan” der. Bu, “peygamberi de fazla sevmemek lazım, başımız belaya girebilir” demek değildir. Denilmek istenen şu: Sen beni gerçekten sevdiğini düşünüyorsan, kişi sevdiğine benzer ve sevdiğiyle o birlik bilincine ulaşır nihayetinde. Peki sen benim her türlü özdeşleşmeden uzaklaşmaya çalıştığımı, hiçbir şeyi kendime ait görmediğimi biliyorsun; ya da yanlış anlamalara, arkasından konuşmalara karşı dikkatle dinleyen ama yanlışsa hiç etkilenmeyen halimi biliyorsun. Peki sen bu hale nasıl geleceksin? Allah seni iyi bir sürece sokacak, değil mi? O süreci yaşamaya hazır mısın?

O yüzden Peygamberi sevmek, onun haline talip olmaktır. Onun kalbini kendi kalbinin hali haline getirebilmektir. “İnsanlar etrafından dağılsa, Allah sana yeter” — burada trip atmak, sosyal medyada yazmak, birine bunu ispatlamak yok; bu doğal bir şey olarak yaşanıyor. Annen, baban, en yakın arkadaşın da olsa, insanlar etrafından dağıldığında “Allah bana yeter” de. Peygamberin böyle bir bilinci var; sen böyle bir bilince yol almak istiyor musun? Dünyanın tamamı ona verilse, yürüyüşünde, oturuşunda hiçbir değişiklik olmayacak; bütün dünya elinden alınsa yine bir değişiklik olmayacak. Bu nasıl bir kalp!

Peygamberi sevmek öyle sözle tanımlanabilecek bir şey değildir; onun ahlakına, şuuruna doğru yol almak istemektir. “Ben onu çok seviyorum” diyorsan, onun neyini seviyorsun — ahlakını mı, halini mi, Allah’a olan yakınlığını mı, dünyaya dair hiçbir özdeşleşme taşımayışını mı? Bunları seviyorsan, o zaman onun bende bir kısım değişiklikleri yapması gerekir; bu gönüllü, severek, isteyerek yapılan bir şeydir.

Kendini Hatırlamak, Gözlemlemek, Ayrışmak

İnsan gerçek, hakiki kendini tam hatırlamadıkça tam gözlem yapamaz. Gözlem yapabilmemiz için kendimizi hatırlamamız gerekir. Peki şu an tam olarak kendimizi hatırlamıyorsak gözlem yapamaz mıyız? Hayır, yapabiliriz. Gözlem yapmak için gerçek kendiliği fark etmeye bir alan açmalıyız: Arzunun, korkunun, beklentinin, şikâyetin, negatif duygu ve düşüncelerin olmadığı bir “ben” alanı — hiçbir hikâyesi, hafızası olmayan bir ben.

Kendinizi böyle bir halde hissetmeye, hayal etmeye çalışın ve oradan psikolojik düzeyinizdeki benlere bakmaya gayret edin. “Ben kendi adıma şöyle düşünüyorum” diyen o “kendi adına”ya bir bakın — düşüncesiz, hiçbir yargıda bulunmadan onu görmek. Buna gözlemleme diyoruz.

Peki gözlemlemeyle iş tamamlanıyor mu? Hayır. Kendini hatırlamak idrak edilmesi en zor adımdır; bunun için mekanizmanın dışından bir yerden bakmaya ihtiyacımız var. Gerçek kendimizi şu an hatırlamıyorsak, onu çağrıştıracak bir bilinç oluşturmalıyız: Korkun yok, beklentin yok, kimse seni sömürmedi, kimse sana acı çektirmedi, hiçbir hikâyen, şikâyetin, negatif duygun yok. Bir şey olma arzusu da yok, olmama arzusu da yok. Böyle bir “ben” alanı hayal edin — bu, gerçek kendinizin bir izdüşümüdür. Bunu yapabildikten sonra gözlem temiz bir gözlem olur.

Gözlem yaptıktan sonra, gözlemlediğiniz şeyin doğal (fıtri) olup olmadığını ayırt edersiniz. Bu üçüncü adımdır: Kendiniz olmayan şeylerden ayrışmak. Bunun din dilindeki karşılığı nefsi temizlemektir. “Ben çok alınırım, gücenirim, ben çok severim, çok kırılganım, çok öfkeliyim” gibi şeyler bulacaksınız gözlemlediğiniz şeylerin içinde. Peki bunları ne yapacaksınız?

Bir çocuk oyuncaklarıyla oynar, sonra toplayıp devam eder. Ama oyuncakların bir kısmı zararlı olabilir — paslı, ağır metal içeren boyalar gibi. Anne-babalık sorumluluğunuz güçlüyse, o zararlı şeyleri çocuğun elinden alırsınız; ayrıştırırsınız. Ama görüyorum ki üç yıldır sohbete geliyorsun, aynı şey devam ediyor. Neden? Çünkü gözlemlediğin veya gözlemleyemediğin negatif düşünce, duygu ve davranış kalıplarını kendinle özdeş zannettiğin için, “şöyle olunca şöyle davranıyorum, ne yapayım” dersen o şey devam edecektir.

Sana oyun oynayan benlikleri işaretlemen gerekiyor. İşaretlemezsen, o benlikler kılık değiştirerek tekrar gelirler: “Tamam ben yanlış yapıyorum ama o da böyle davranıyor,” “haksızlığı önlemek için bunu yapmak zorundasın,” “kibirli insanlara kibirli davranacaksın” gibi çok makul bir yerden gelmeye başlarlar ve sen onu oradan tanıyamazsın. Kendini hatırlamak, psikolojik düzeyi gözlemlemek ve ayrışıp temizlenmek — bu ömür boyu sürecek doğal bir çabadır.

Egomuzda “otomatik pilota geçelim” isteği vardır — ama hiçbir insan bu dünyada otomatik pilotta kalıp iyi olamaz; otomatik pilot diye bir şey yoktur. Tasavvufta “her nefeste Tanrı’yı hatırlamak,” “nefse murakabe” denir; ama bunu tetikte olmak gibi algılamayın, doğal bir şeydir. İlk başladığımızda zor gelir; “sürekli uyanık kalamayacağım, en iyisi otomatik pilota devam edelim” deriz. “Allah’tan nefsinize zulmetmeyin” ayetini de yanlış kullanıp oradan paçayı yırtırız — hâlbuki orada kastedilen, sizi oyuncak gibi kullanan, sevk ve idare eden nefs değil, gerçek kendinizdir: “Gerçek kendinize zulmetmeyin.”

Sahte Benlik ve Kendine Zulmetmek

“Ben şanssız biriyim,” “ben önemsenmeyen biriyim,” “ben ancak şunu başarabilirsem mutlu olurum” diyorsanız, kendinize zulmediyorsunuz. Asıl kendimize zulmetmek, kendimizi unuttuğumuz için kendimiz zannettiğimiz düşünce ve duygulara kapılmaktır. Anlaşılmadığı için kendine üzülen biri aslında kendine zulmediyor; gerçek kendini örtüyor, karanlıkta bırakıyor.

Bir metafor: Güneş tutulmasında ay güneşin önüne geçtiği için ay “zulmette” kalır gibi görünür; ışığının büyük kısmı gider. Ama güneş o anda da aydınlıktır; ay güneşi karartmaz, ama karanlık gibi gösterir. İnsanın nefsine zulmetmesi de tıpkı bunun gibidir. Yanlış benlik ve kendilik algıları bize gerçek kendimizi görme imkânından uzaklaştırır ve pahalıya patlar — gerçek kendinizin doğallığı, huzuru, dinginliği gider; kendinizi mutsuz, değersiz, onaylanmayan, affedilmeyeceğini düşünen biri olarak görürsünüz.

Bir şeyi kaybetmekten daha kötü olan, kaybettiğinizi unutmaktır. Modernizmin, pozitivizmin bize kurduğu en dramatik tuzak budur. Kadim medeniyetlerde insan bir şey unuttuğunun farkındadır — “nefsimize mağlup oluyoruz, kendimizi unutuyoruz, özümüzden uzaklaşıyoruz” derlerdi. Şimdi öyle bir şey yok; çünkü unuttuğumuz şeyleri de unutturdular. Bir şey unuttuğunu bilirsin ama bazen neyi unuttuğunu da unutabilirsin — bu, unutmaktan daha büyük bir tuzaktır.

Bizim aslında neyi unuttuğumuzu hatırlamaya ihtiyacımız var. Bütün konuşmalarımızın içeriği psikolojik düzeydeki benlikler: arzular, korkular, beklentiler, kurgular, geçmişte yaşadığımız olumsuz olayların acıları. Bu, bir şeyi unuttuğumuzu, hatta unuttuğumuzu da unuttuğumuzu gösteriyor. 1960’larda Türkiye’den Avrupa’ya giden işçiler gibi: ilk nesilde hep bir Türkiye’ye dönme özlemi, bir vatandan çıkmış oldukları bilinci vardır; ama ikinci, üçüncü, dördüncü nesle gelince kökenlerinin geldiği vatanı unuturlar. Bizim durumumuz da buna benziyor.

İşte din, vahiy bir hatırlatmadır. Kur’an niye “zikirdir” diyor? Allah’ı hatırlamak niye en büyük zikir olarak tanımlanıyor — “Zikrullahi ekber” (Allah’ı hatırlamak hepsinden üstündür). Peki Allah’ı hatırlamak nedir? Gökyüzünde “seni yakalayacağım” diyen bir varlık mı, yoksa seni sonsuz sevgisiyle, şefkatiyle var etmiş; hata yapabileceğini bilen ve hata yaptığında tövbe, istiğfar yolunu son nefese kadar açık tutan; af kapısı sonsuza kadar açık olan bir Yaradan mı? Tövbe eden, günah işlememiş gibidir. Mevlana’nın dediği gibi: “Yokluktan niye korkuyorsun? Sen vardan geldin, ona döneceksin.” Kur’an’da bu Yaradana dönüş (rücu) kavramı çok işlenir: “ve ileyhi türceûn — en son ona döneceksiniz.” Hatta “ona dönüş içindesiniz” diye de yorumlanabilir.

Temizlenmek için bir kısım süreçler yaşamam gerekiyorsa, onları da yaşarım; çünkü zalim, acımasız, merhametsiz bir Allah tanımı içinde değilim. Kur’an’ın bütünlüğüne baktığınızda, evet, insanın hatalarına ve bunların bir bedeli olabileceğine vurgu yapar; ama her zaman şu vardır: Allah affedicidir.

Hazreti Yusuf ve Gerçek Kendilik

Hazreti Yusuf, kardeşleri elime düşünce onlara göstereceğim, bütün ömrüm boyunca hazırladığım cezaları sergileyeceğim demedi. “Bugün size kınama yok, şeytan nefsinizi kandırdı, yaptığınız şeyleri nefsinize hoş gösterdi; istiğfar edin ve kurtulun” dedi. Çünkü Yusuf kendini hatırladığı için sahte benliklerine düşmedi.

Hep şunu öneriyorum: Şu anki halinizle Yusuf kıssasını okuyun, sonra kendinizi Hazreti Yusuf gibi hayal ederek — onun kalbini, halini, kendine ve hayata bakış açısını kendi haliniz gibi düşünün. Aradaki farkı göreceksiniz. Aradaki fark, sizin kendinizi unutma düzeyinizi gösteriyor.

Ama bunları okuyunca bile gerçek kendimizi o kadar unutmuşuz ki bize çok yabancı geliyor: “Çok güzel ama ben yapamam, üstü kalsın.” Çünkü senin gerçek kendin yerine varlığına çöreklenmiş sahte bir benlik var: “Ben yapamam öyle şeyi,” “ben aptal değilim,” “onlar öyle yaşayacak, ben şöyle olacağım.” Biri demişti: “Hocam, hep iyi olmak bize mi kaldı?” Dedim ki: “İyi olmak kötü bir şey mi acaba?” İçinde iyi olmayı bir yük gibi gören bir şey var. Hâlbuki iyilik fıtratımın kokusudur; muhabbet, şefkat fıtratın tabii bir neticesidir — bir çiçeğin kokusu gibi. “Bunu yapmak zorunda mıyım” diye bir kavram orada yoktur. Göz “ben görmek zorunda mıyım” der mi?

Peki neden buralara kadar düşmüşüz? Çünkü bize bir şey unutturulmuş, üstelik unuttuğumuzu da unutmuşuz. İlk bir-iki yaşta bir kısım şeyleri unutmaya başlıyoruz; bazı bilgelere göre ilk on sekiz ay gerçek kendiliğimizi daha çok hatırladığımız bir dönemdir; sonra o unutma süreci artıyor.

Unutmayı bir deneyim olarak algılasak, unutmak problem değildir — renkli bir filmi siyah beyaz olarak izleyebilirsin, ama bilirsin ki renkli bir filmdir. Temel problemimiz, unutmanın bir deneyim olduğunu anlamamamız; bu deneyimin gerçeklik olduğuna inandığımızda problem başlıyor. “Seviliyorsam sevilebilir biriyim, sevilmiyorsam sevilemez biriyim” — bu nasıl bir deneyim? Allah’ı unuttuğumda, kendimi unuttuğumda ne oluyor, merak edip deneyimleyebilirim. Ama biz bunu gerçeklik olarak yaşıyoruz; hepimizin ayrı bir “gerçekliği” var.

Hayvanlarla insanlar arasındaki fark: İnsan bir şeyi bilir ve bildiğini de bilir — bu bilgi gerçek de olabilir, vehimden de olabilir. Hayvan içgüdüsel bir bilgiye sahiptir ama “ben bunu biliyorum” diye bir bilince sahip değildir. İnsanın kendini bilme yetkinliği aynı zamanda kendini yanlış bilme ihtimalini de içinde barındırır. “Benim canım kızım” da duyabilirsin, “Allah belanı versin” de — ikisi de mümkün, ve sen kendini “istenmeyen biriyim” ya da “onaylanmayan biriyim” diye tanımlama ihtimaline sahipsin. Bir aslan “ben ormanların kralıyım” diye düşünmez; sadece en güçlü canlıdır ve işlevini yerine getirir. Ama insan hakiki anlamda kendini bilmenin ufkuna çıkabilir — bu bizim Tanrı’daki kendiliğimiz, onun sonsuz ilmindeki varlığımızdır. Onda olan varlığımızı idrak ettiğimizde bu gerçek kendini hatırlamaktır.

Yaradan seni özel bir varlık olarak tanımlamış, sonsuz ilminde oluşturmuş ve görünen âlemde yansıtmış; ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle varsın. Bu, senin gerçek kendiliğindir. Bu kendiliğin bir CV olması gerekmiyor — şu eğitimi almışsın, bu eğitimi almamışsın, şu kitabı okumuşsun, bunu okumamışsın; bunların hiçbiri o asıl varlığa bir artı ya da eksi katmaz. Tasavvufta buna veledi tıfıl denir — doğar doğmaz çocuğa verilen ad; en doğal halini kaybetmemiş, hiçbir hikâyesi olmayan sen. Anne babasıyla ilgili bir tanımı bile yoktur; “biri bana şöyle yaptı, sevdiler, sevmediler, onayladılar, onaylamadılar” — hiçbiri yok. İşte bu, gerçek kendinin bir izdüşümüdür.

Sahte Damarlar ve Tercih Özgürlüğü

Kendini unutma derecelerinde aşağılara indikçe, kendin zannettiğin şeyler var. Kendini yaptığın bir doğruyla tanımladığında “iyiyim” dersin; yanlış bir şey yaptığını hatırlayınca “kendimi kötü hissettim” dersin. Bu sefer seni kötü hissettiren şeyi hatırlamak istemezsin, iyi hissettirecek bir şey aramaya başlarsın. Bu ikiye ayrılır: gerçek şeyler ve sahte şeyler. İnsanlar niye alkol, farklı maddeler kullanıyorlar? Çünkü bu onlara kendilerini iyi hissettiriyor — ama hangi kendilerini? Sahte kendilerini. Din bu tür şeyleri niye onaylamaz? Çünkü bunlar seni sahte bir kendilikten bir başka sahte kendiliğe götürür; üstelik iyi hissettiren sahte kendilik daha büyük bir tuzaktır.

Tanıdığım bazı çocuklar bayramda bir kilo şekeri saklayıp yerlerdi. Ben yasaklasam, “amcamız bize güzel şeyleri hep yasaklıyor” diye algılarlardı. Peki o çocuğa bunu söyleten nedir? Çok basit: damak zevki — ama bozulmuş bir damak zevki. Bu şekeri seven kimdir, niye seviyor? Damak zevki ve o zevkin beyinde bir kısım haz merkezlerini uyarması. Peki bu bedeninde neye mal oluyor? Bir kısım problemlere. Eğer bunu ayırt etmezsen, hep içinde şu kavga olur: “Ben kendime karşı mücadele etmeliyim.” Hâlbuki bu doğru bir tanımlama değildir.

Birine “böyle durumlarda öfkelenme, sakin ol” dediğimde, “hocam kendime karşı davranmam lazım değil mi” diyor. Hayır, bunu kastetmiyorum. Ama sana öyle gelecek; çünkü sen o öfkeyi, o kızgınlığı kendi öfken, kendi kızgınlığın gibi algılıyorsun. Ben daha derinde şunu söylemek istiyorum: Kendin zannettiğin şeylere karşı dikkatli ol, bunları fark et ve bunlardan ayrışarak gerçek kendine doğru yol almaya çalış. Ama ego, sahte kendilik direniyor: “Ben böyle hissediyorum hocam.”

Bazı insanların derisine dokunduğunuzda damarlar görülür — bizde de “damarıma dokunma” derler. Ama bu damarlar sahte damarlardır: kendimiz zannettiğimiz ve hassas olduğumuz düşünce, duygu ve davranış kalıpları. Biri seni küçümsedi mi hemen “şalterin atıyor”; sevdiğin biri sevgisini göstermedi mi hemen yıkılıveriyorsun, değersiz hissediyorsun. Bunlar fıtrat değil, sahte damarlar; zaman içinde bizde oluşmuş kalıplardır. Ve bunlara “kendimiz” diyoruz, “kendimizi ifade ediyoruz” derken bunları ifade ediyoruz.

Bu unsurları dikkat etmediğimiz için bazılarını baskılamışız, bazı gereksiz şeyleri almışız, bazen de bize zarar veren kalıplar edinmişiz: “Eskiden insanlara hayır demiyordum ama beni çok ezdiler, bundan sonra hayır diyorum, kırılırsa kırılsın.” Bak, gereksiz ve yanlış bir kalıp edinmişsin, sonra bunu kendin olarak kabul etmiş, devam ettiriyorsun. Böyle devam edersen, ömür boyu sohbete gitsen, hatta bir peygamber her gün sana doğruyu anlatsa bile sende hiçbir şey değişmeyecektir. Bu, peygamber döneminde de olmuştur — münafığa peygamber hiç tesir etmiyor, peygamber de onu zorlamıyor. Ama Tevbe Suresi’nde geçtiği gibi, üç tane gerçekten samimi mümin sahte benliklerine yenilip mazeret uydurduklarında, Peygamber onları uyarma gereği duyuyor; diğerlerine hiçbir şey demiyor. Çünkü onlar kendilerini hatırlamaya söz vermişlerdi.

Eğer kendini hatırlamaya söz veriyorsan, sahte benliklere karşı uyanık olmalısın; seni uyaran kâmil insanlara açık olmalısın. Çünkü bu, tekrar uykuya dalma ihtimalidir. Bazen biraz uyanmaya başlar, sonra karşı cinsten bir arkadaş bulur, mevzu biter — kişi çok derin bir uykuya dalmış, sanki aradığını bulmuş gibi. Ama sen kendini arıyorsun; kendini bir başkasında bulabilir misin? Birlikte birbirimizi uyandırmaya dönüp bir yolculuk yapabilir miyiz diyebilirsin. Yoksa “ben mutluluğu buldum” diyorsan, mutluluğu bulmamışsın — daha derin bir uykuya geçmenin içindesin.

İlişkiler bizi var eden, mutlu veya mutsuz eden şeyler değildir. Ama içimizde bir algı var: “Benim en çok ihtiyaç duyduğum, yalnızlığımı giderecek bir insan bulmak.” Bu, kendini uyutmanın, avutmanın, uykunu derinleştirmenin peşinde olmaktır — kime göre? Gerçek kendilik bakış açısına göre. Tekrar konumuza dönüp tamamlayalım: Kendimizi hatırlamak, psikolojik düzeyimizi gözlemlemek ve gözlemlediğimiz şeylerdeki fıtri olanla olmayanı ayırt ederek ayrışmaya çalışmak durumundayız.

Kendi kişisel bir örneğim: Bir zaman sosisi çok severdim, dört-beş tane alır yerdim. Zararlı olduğunu anlayınca bırakacağım dedim. Hâlâ bir büfenin önünden geçerken o sosisin kokusu beni etkilemeye çalışır, çok minimal düzeyde. Ama ben yememeyi tercih edebiliyorum. Dikkat edin, “kendimi bastırıyorum” değil, farkındalıktan bahsediyorum: Bedenimin otomatik içgüdüsel mekanizmasında hâlâ sosis yemek isteyen bir taraf var, ama ben o muyum? “Canım da çok istiyor” dersem, işte orada tuzağa düşerim — bu benim canım değil, bedensel yapımın önceki bir alışkanlığının hatırasıdır. Onu dinlememe özgürlüğüne sahibim; ama onu dinleyip altında kalma tuzağına da açığım. İşte orada benim tercih etme düzeyim ortaya çıkıyor. Bir şeyi “kendiniz” diye tanımlarsanız, ondan asla kurtulamazsınız — onunla mücadele etmek zorunda kalırsınız. “Ben kendime rağmen değil, gerçek kendime göre; sahte kendiliklere rağmen yol alacağım.” Sahte kendiliği gerçek kendim zannedersem, düşüncelere, duygulara ve davranış alışkanlıklarına yenilmiş olurum.

Ben orada mıyım — o düşünce, duygu, davranış alışkanlıklarında mı? Yoksa Tanrı’daki aslımda mıyım? Aslıma dönmek için sahte kendilikleri, negatif duygulara kapılmadan, kavga etmeden, sakince ve tatlılıkla usulca bırakabilirim. Mesela hayatı sorgulatan bir düşünce geldiğinde: Sakince gülümse, ona bir selam ver ama selamı devam ettirme — “teşekkür ederim, sağ ol, yolun açık olsun,” bırak nereye giderse gitsin.

Kur’an’da çok güzel bir ayet vardır: “Bırak onları daldıkları bataklıkta oyalana dursunlar.” Bu sadece dışsal düzeydeki insanlarla ilgili değil, zahiren vahyin mesajına tamamen kendini kapatan insanlara söylenmiştir. Ama bunun içsel bir izdüşümü de var: İçimizde bazı benlikler var, hiç dinlemiyor — Allah ne dese dinlemiyor. “Ben bunu istiyorum, bunu istemiyorum,” “benden adam olmaz” diyorum. Allah diyor ki “ben seni en güzel kıvamda yarattım.” Ben diyorum ki “benden adam olmaz.” Bu sahte sesi mi dinleyeyim, yoksa Tanrı’nın “bana döneceksiniz” sesini mi?

Sonuç: Hangi Sesi Dinleyeceksin?

Allah benden başarı mı bekliyor? Beklemiyor, ama sahte kendiliğim bekliyor. Allah benden başkalarının onayını kazanmamı mı bekliyor? Yok, ama içimdeki sahte benlik bekliyor. “Allah sizin yüzlerinize, şekillerinize bakmaz, sizden selim bir kalp ister” — buna mı bakacağım, yoksa içerideki “millet araba istiyor, ev istiyor” diyen bir başka sese mi? Peki sen hangisini dinleyeceksin?

İnsanların seni umursamamasından içeride kim rahatsız oluyor? Bu soruyu sormazsan tuzaktan çıkamazsın. O tuzaktan çıkmanın tek çaresi, içindeki sesin gerçek kendin olup olmadığını ayırt etmekte yatıyor. Gerçek kendiliğimiz tatlı bir su gibidir, sahte kendiliklerimiz tuzlu ve acı su gibidir. Allah bunları öyle yaratmıştır ki birbirleriyle temas içindedir ama birbirlerine karışmazlar. Gerçek kendiliğini hatırladığında, sahte kendilikler sana tesir etmez; ama sahte kendiliktesen, gerçek kendiliğinin sana hiçbir tesiri olmaz. Çünkü tercihini öbür taraftan kullanıyorsun.

“Seni birçok şeyden daha kıymetli ve değerli yarattım” diyen bir Allah var. Şimdi “kendimi çok değersiz hissediyorum” diyen his mi gerçek, yoksa “seni en güzel kıvamda yarattım, seni kendime muhatap kıldım, bana döneceksin” diyen mi? Sartre’nin deyimiyle yeryüzüne fırlatılmış bir varlık değilsin; belli deneyimleri yaşayıp tekrar ona dönmek üzere Tanrı’nın müşahedesi altında olan bir varlıksın. Kendimi değersiz hissediyorum diyen his mi kabul edilmeli, yoksa Allah’ın özenle, kıymet verdiği bir fıtrat üzere yarattığı — anne babamın veya insanların değil — gerçek kendilik mi? Onların şekillendirdiği şey sahte kendiliktir; sizin gerçek kendiliğinizi anne babanız şekillendiremez. Allah ayette diyor ki “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Onlar da “evet” diyor. Bunu diyen gerçek kendiliktir.

Hz. Yusuf’u Kur’an “az bir pahaya sattılar” diye anlatır. Ama Yusuf “ben bu kadar değersiz miyim, ben bunu mu hak ediyorum” gibi bir hikâye üretmedi; çünkü kendindeydi. Başkalarının sana nasıl bir kıymet verdiği seni tanımlayan bir şey değildir. Ama seni tanımladığına inanırsan, onlar tarafından tanımlanmış olursun. Bunu bilinçsiz yapıyorsan kendine eziyet ediyorsun; bildikten sonra hâlâ yapıyorsan, katmerli bir eziyet yapmış oluyorsun.

Biri sana açıkça “kötü besleniyorsun, karaciğerin bozuluyor” dese, sen hâlâ o şekilde yiyorsan, o zaman yapabilecek bir şey yoktur — buna sen karar vermelisin. “Hayatım boyunca ne kadar emek verdiysem de kimse değer vermedi, sevmedi, kendini ispat edecek imkanlar bulamadın” dese de, ben diyeceğim ki: Benim varlık alanım Yaradandır. Benim varlığımı idrak ettiğim alan Yaradandır; hiçbir insan, hiçbir olay tarafından sınırlandırılamaz. İşte Hz. Yusuf’un gösterdiği şey budur: hiçbir olay onu sınırlandırmadı, kendisiyle ilgili idrakini gölgelemedi, bozmadı, çarpıtmadı.

Peki biz bu imkâna sahip değil miyiz? Elbette sahibiz. Allah niye peygamber gönderiyor? Onu takip edebilesin diye. Takip edilmeyecek bir peygamberi ben ne yapayım ki? Kur’an’da geçer: Allah yeryüzünde melekler yaşasaydı melek gönderirdi; insanlara insan peygamber gönderiyor, çünkü takip edecekse ona takip edilebilecek bir örnek verilmesi gerekir. Bu yüzden peygamberleri yanlış bir şekilde yüceltip kendimizden uzaklaştırmayalım; ama “onlar da bizim gibiydi” deyip kendi sahte benlik seviyemize de indirmeyelim — ikisi de aşırılıktır. Evet, onlar insandır; ama Kur’an deyimiyle “onlar beşerdir, ne var ki onlara vahyediliyor.” Vahiy hatırlatmadır; biz direkt vahiy almıyoruz ama vahiy alanın aldığı vahye muhatabız. O zaman kendimi o ilahi vahiyden ve onun yeryüzündeki en güzel yaşanmış örneğinden uzak tutmamalıyım — tutarsam kendime haksızlık, kendime zulüm ederim; kendi ego seviyeme indirirsem ufkumu, hedefimi kaybetmiş olurum.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Yûsuf Sûresi (12:20) — “Onu az bir pahaya sattılar” ifadesinin mealen atfı. - Yûsuf Sûresi, 12. sûrenin bütünü — Hz. Yusuf’un kardeşlerine “Bugün size kınama yok, Allah sizi bağışlasın” mealindeki sözlerinin anlatıcı tarafından aktarımı (tam ayet numarası verilmedi). - A’râf Sûresi (7:172) — “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediler ki: Evet (Belâ)” (Kâlû belâ / Elest bezmi) mealen atıf. - Tîn Sûresi (95:4) — “Seni en güzel kıvamda yarattım” mealen atıf. - Ankebût Sûresi (29:45) — “Allah’ı zikretmek (hatırlamak) en büyüktür” (Zikrullahi ekber) mealen atıf. - “Bırak onları daldıkları bataklıkta oyalana dursunlar” mealindeki ayet (En’âm 6:91, Zuhruf 43:83 veya Tûr 52:12 gibi birden fazla sûrede benzer ifade geçiyor; anlatıcı sûre belirtmedi). - “…ve ileyhi türceûn / En son ona döneceksiniz” mealindeki rücu ayeti (Bakara 2:156 ve başka birçok sûrede geçen ortak ifade; anlatıcı özel bir sûre belirtmedi). - Tevbe Sûresi (9:118) — geri bırakılan üç sahabenin (Ka’b b. Mâlik ve arkadaşları) kıssasına atıf. - Şuarâ Sûresi (26:89) — “selim bir kalple gelenler hariç” ifadesine mealen atıf (not: “Allah suretlerinize değil kalplerinize bakar” sözü ayet değil hadistir, ayrı tutulmuştur).

Tüm Ayet İndeksi →

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.

Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine

Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.