Emredici Benliğin Suçlayıcı, Kaçan ve Hak Arayan Yüzleri
Kısa Özet
Gerçek kendiliği örten "emredici benlik" (nefs-i emmare) bu kez suçlayıcı benlik, kaçan benlik ve geçmişten hak/beklenti arayan benlik başlıkları altında ele alınır. Kendini suçlamanın aslında farkına varılmayan bir kibir biçimi olabileceği, bir şeyden "kaçmanın" da başka bir sahte benliğin işi olduğu ve geçmişte yaşanan haksızlıklara veya kul hakkına saplanıp kalmanın kişiyi gerçek fıtratından mahrum bıraktığı anlatılır. Peygamberin örnekleriyle, hak arayışının dünyevi ve geçici olduğu için küçük olduğu, asıl büyük hakkın kişinin kendi fıtratı olduğu vurgulanır.
Öne Çıkan Vurgular
- Kendini suçlamak, öz eleştiriden farklı olarak çoğu zaman farkına varılmayan bir kibirden — kendiidealize edilmiş benliğine yakışmayan bir hatayı kabullenememekten — kaynaklanabilir; bu durum, bedenin kendi kendini tahrip ettiği otoimmün hastalıklara benzetilir.
- Bir benlikten "kaçmak" da başka bir sahte benliğin işidir; gerçek kendilik kaçılacak bir yer değil insanın öz yurdudur — kaçan da, kaçılan da sahte benliklerdir; çözüm sakince gözlemleyip bilinçli olarak bırakmaktır.
- Geçmişte yaşanan haksızlıklar ne kadar haklı gerekçelere dayansa da dünyevi ve geçici oldukları için küçüktür; onlara saplanıp kalmak, kişiyi kendi fıtratının çok daha büyük olan hakkından mahrum bırakır.
Giriş: Gerçek Kendiliği Örten Benlik Hikayeleri
Evet. Bizim gerçek kendiliğimizi örten, onu gölgeleyen, hatta gölgelemekle kalmayıp onu tamamen kapatan bir kısım benlik hallerimiz var. Ve bunlar bize kendilerinidayatıyorlar. Yani bize kendimizle ilgili bir hikaye anlatıyorlar. Ve biz onu bir hikaye gibi değil, tamamen bir gerçek gibi algılıyoruz. Halbuki o bir hikaye. Bununla ilgiliyabancı bir yazarın bir kitabı vardı, biraz bunları kısmen irdeliyordu: "Düşündüğün Kişi Değilsin" diye bir kitap.
Bugün de biraz o bizi tahakküm altına alan, bizi baskılayan, bize hükmeden ve İslamiliteratürde "nefs-i emmare" denilen, yani "emredici benlik" diye çevirebileceğimiz şeyikonuşalım. Yine bir İslam düşünürü bu benliği İngilizceye çevirirken "commanding self" diye çeviriyor: Kişiye kumanda eden, kişiye hükmeden, kişiye tahakküm eden benlik olarak bunu tanımlıyor. Çünkü bizde "nefs-i emmare" denilince hemen zihinler tasavvufa, şeyhlere, müritlere gidebiliyor. Halbuki aslında bu hem Kur'an'da geçen hem de evrensel bir durum; kişiye kendi gerçekliğini unutturan, onun yerine geçen ama onun yerine geçtiğini de fark ettirmeyen, sanki orijinalmiş gibi, kendimizmiş gibibize kendimizi tanımlama tuzağına düşüren benlikler aslında bunlar. Bugün yine bunlarla ilgili birkaç örnek üzerinde durmaya çalışacağız.
Suçlayıcı Benlik: Kibirli Bir Benliğin Görünmez Hali
Mesela çok masummuş gibi görünen suçlayıcı bir görünüme bürünebilir bu tahakküm eden benlik. Kişide böyle sürekli bir suçlama hissi, kendi kendini suçlama — hatta bazı kişiler bunu nefs-i levvame zannederler, "işte bak kendini kınıyorsun" falan gibi. Bunu da karıştırırlar, çok yanlış bir şey. Aslında kendini suçlama bir anlamda utanç hissinden kaynaklanabilir, bir anlamda da farkına varılmayan bir kibirden kaynaklanabilir. Hani "ben bunu nasıl yaparım, ben bu hataya nasıl düşerim" gibi.
Böyle kendi kendimize işte kendiimajinatif benliğimizi yukarıda tutmuşuzdur. O imajinatif benliğe uymayan şeyleri "ben asla yapmam" diye düşünmüşüzdür. Sonra o "yapmam" dediğimiz şeyi yapınca da tırnak içinde kendi kendimizi suçluyoruz gibi bir görüntü oluşur. Kişi kendini çok suçluyor. Hatta bazen bu o kadar tahakküm eder kiinsana bazen kişinin kendisine fiziksel zarar vermesine, hatta bazen kendini öldürmesine yol açar. Örneğin biraz Japonlarda böyle bir tuzak var — onurlu bir şey gibi görünüyor ama tabii ki otokritik yapmak ayrı bir şeydir. Öz eleştiri yapmak çok önemli, çok değerli bir şeydir. Ama kendini suçlayıp "ben bu hatayı nasıl yaptım" deyip intihara kadar gidecek bir yol izlemek o ölçüde de yanlış bir şeydir.
Ve bazen bu suçlayıcı benlik bir tuzak, bir aldatmacadır. Orada işleyen mekanizma nasıldır? "Ben bunu yapmamalıydım, ben bunu nasıl yaptım" der. Hani o kendikurgusal benliğine bunu yakıştıramaz. Şunu desek makul bir şeydir: "Ya bu fıtratıma uymayan bir şey, ben de bunu yaptım, demek ki fıtratımdan biraz uzaklaştım, fıtratımı idrak edemedim, fıtratımı es geçtim." Bunu diyebiliriz. Ama "ben bunu nasıl yaptım" dediğinde burada başka bir hikaye dönmektedir. Ve kişi bunu algılayamadığı müddetçe de bunun çok değerli bir şey olduğunu düşünür. Hakikaten birçok insan böyle bir benliği kolay kolay yorumlayamaz; burada aslında biraz altını deşersek kibirli bir benlik var ama öyle bir şey yokmuş gibi görünür. "Bak biraz kendini fazla suçluyor" deriz. Halbuki kim kimi suçluyor burada?
Eğer ben fıtratımdan konuşuyorsam o zaman derim ki, çünkü fıtrat suçlayıcı değildir.
Fıtrat kritik yapar, analiz yapar, değerlendirme yapar ama böyle topyekun bir suçlayıcılık barındırmaz: "Hata etmişsindir, bir duyguna, bir düşünceye, bir dürtüne yenilmişsindir ve o hatayı yapmışsındır, bu da fıtratına uygun olmayan bir şeydir, biraz fıtratından uzaklaşmışsın, fıtratını es geçmişsin." Fıtrat böyle değerlendirir.
Yoksa aksi takdirde "keşke ölseydim, keşke bunu hiç yaşamasaydım" diye tırnak içinde sanki kendi kendimize hücum ediyormuş gibi bir davranış oluşur; bu aslında metaforik olarak da bence çok anlamlıdır: Otoimmün hastalıklara benzer. Otoimmün hastalık nedir? Kişinin bedeninin bir bölümünün diğer bölümünü hasta etmesine yönelik faaliyet yürütmesidir. Mesela sinirleriniz harap olur veya kaslarınız harap olur; bunu kim yapıyor? Gene bedenin bir başka mekanizması yapıyor, kendi kendini güya tedavi etmeye çalışırken bir nevi kendi kendine zarar verir. Bu, psikolojik düzeyde kendi kendimizi suçlamanın beden düzeyindeki bir izdüşümüdür diyebiliriz. Bu nasıl yanlış bir şeyse, hatta tıp çoğu defa bu gibi şeylere çare bulamıyor. Neden? Vücut tırnak içinde kendi kendini yiyor; bedenin bir bölümü öbür bölümünü düşman kabul etmiş, düşman zannedip orayı tahrip ediyor. İşte bu yüzden çok dikkat edilmesigereken bir şeydir.
Kendini Suçlamanın Alternatifi Boş Vermek Değildir
Peki kendimizi suçlamanın alternatifi hiç hatalarımızı görmemek midir, hatalarımız üzerinde hiç düşünmemek midir? Hayır, bu da değil. Çünkü öbür türlü de bazı insanları yine böyle görürüz: Bazısı suçluluk hissinden kaçtığı için hiçbir şeyiumursamaz, "tamam yaptıysak yaptık" deyip geçer; bazısı da o kadar kendinisuçlamıştır ki oradan da bir çıkış yolu bulamamıştır, "battı balık yan gider" deyip boş vermiş, bırakmıştır kendini. Bunlar da sahte şeylerdir.
Evet, tabii ki analiz yapacağız, tabii ki değerlendireceğiz hatalarımız varsa; tabii kibunların üzerinde gerçekten anlayışla ve hoşgörüyle duracağız, tabii ki düzeltmeye çalışacağız hataları. Ama bu asla, tırnak içinde söylüyorum tekrar, kendimi suçlamak değil. Çünkü o hata yapan benim gerçek kendim değil zaten. Çünkü şunu unutmayın: Kendini suçlarsan elinde suçladığın kendinden başka ne kalıyor? Hiçbir şey kalmıyor. Kendini suçluyorsun zaten, kendini suçluyorsun; o zaman ne kaldı? Geriye hiçbir şey kalmadı. O sizi aynı zamanda bir çıkmaza sokar. Ve tahakküm edici bir benliktir yani. Yani bildiğiniz gibi değil, bunu yaşayanlarınız daha iyi bilir. Ve çok insanı böyle rahat bırakmayan, hatta bundan dolayı bazen insanların kendilerini uyuşturuculara, içkiye veya böyle eğlenceye ve boş vermişliğe götürebilen bir benliktir aynı zamanda. Neden? Çünkü baş edemiyorsun. Ne zaman tırnak içinde kendinle baş başa kalsan, baş başa kaldığın kendin berbat bir kendin, suçlu bir kendin, tırnak içinde idam etmen gereken bir kendin; o zaman senden ne kalıyor? Senden geriye bir şey kalmıyor. O zaman yapacağın en iyi şey nedir? Bunu unutmaktır, unutmaya çalışmaktır. O yüzden buna karşı gerçekten sakinliğe ve dikkate ihtiyacımız var, çünkü çok makul gibigörünen bir şeydir kendini suçlamak.
Suçlayıcı Benliğin Çekiciliği: Ölçünün Önemi
Biz mesela Türk toplumunda bazıları da iyice yüzsüz hale geldiğiiçin "bak diyoruz, Japonlara, adam hata yapmış intihar ediyor" — değil mi, hani bir hoş tarafı var değil mi? İnsana şu anlamda hoş bir tarafı var: "Ya adama bak, hatasını görüyor ve hep hatasının bedelini ödemeye çalışıyor" veya "hata yaptım" deyip böyle "ne var ki" deyip geçiştirmiyor. Evet, saygı duyulacak bir tarafı var ama nereye kadar? Kritik
yapıp bundan ders alıncaya kadar. Yoksa gidip bunu kendi hayatınla ödemek gibi bir şey olmamalı. O yüzden bu benlik çok çekici de bir benliktir, hatta belli bir ölçüde takdir edilen bir benliktir: "Bak adam hata yapmış, kendini eleştiriyor, hatasını görmüş, kendi kendini kınıyor" — ne kadar kıymetli bir şey gibi algılarız. Ama bu çok ince bir noktadır.
Tıpkı bedenin, bedenin doğasına uymayan bazı kanserojen hücreleri temizlemesi gibi— bu güzel bir şeydir, içimizdeki o immün sistem yanlış işleyen hücreleri temizler, bu çok güzel bir şeydir. Ama haddini aşıp, sınırı aşıp bedenin normal şeylerini de tahrip etmeye kalkınca o zaman büyük bir yıkım meydana geliyor. O yüzden suçlayıcı benliğe karşı dikkat etmek gerekir. Çözüm de boş vermek değildir, hatanı hiç düşünmemek değildir, "bunları boş verelim, bunlar can sıkıcı şeyler, güzel şeylerden konuşalım" gibi de değildir. Çünkü bir de böyle bir nefs-i emmare kalıbı daha var.
Söz Verme Tuzağı: Yaramaz Çocuk Metaforu
"Boş ver, tamam, bir daha yapmayacağım" falan. Bazı böyle yaramaz çocuklar vardır, sürekli yaramazlık yapar ama ne zaman yakalanırlarsa hemen "bir daha yapmayacağım, yapmayacağım, söz veriyorum" diye böyle hemen paçalarını kurtarmak için hemen söz verirler. Yani hızlıca da söz veriyorlar. Böyle hani şimdiTürkiye'de mahkemeler birkaç yıl sürüyor ya, bunlar böyle bir saniyede "yapmayacağım, yapmayacağım, kesinlikle yapmayacağım" diye böyle paçalarını kurtarmak için kaçarlar. Bu da bir başka nefs-i emmaredir. Bunun bir kısmının nedeniolumsuzlukla kalmaktan rahatsız olan bir başka benliktir; o olumsuz halde olmak istemez. Bir kısmı da kendini bu nedenle bedel ödeme durumunda görmekten kaçar, bir bedel ödemek istemez.
Hani "bak bir otur, on dakika şurada otur, yaptığın yaramazlık üzerinde on dakika düşünüver" — zor bir şey mi? Değil aslında. "Niye yaptım, hangi motivasyonla yaptım, neyi göz ardı ettim" diye biraz bunu on dakika düşün deseniz o yaramaz çocuk bunu düşünmek istemez, o on dakika bile düşünmek istemez. "Hocam, mesele büyükler de bunu düşünmüyor ki zaten. Yok, zaten sakallı çocuklar... Bizim yapmamızın istediği çok radikal bir zorluk." "Ben de katılıyorum, hayatına zor vermek." Bizde insanlar bir şey yanlış yapar yapar yapar, der ki "yetmiş yaşına gelince ben namaza başlarım" der; yani sadece o kadar, aslında hani anladığı bir şey de yok. O bütün yaptıklarının silineceğini sanıyor. O da bir aldatıcı benlik değil mi? Tabii tabii. O da başka türlü bir aldatıcı benlik.
Bir Benlikten Kaçarken Başka Bir Benliğe Yakalanmamak
O yüzden hani bir benlikten kaçarken başka bir benliğe yakalanmamaya dikkat etmeniz gerekir. Yani o tür tuzak benlikler var. Yağmurdan kaçarken, doludan kaçarken şimşeğe denk gelmelisiniz. O yüzden biraz sakin olun. Yani bu benliklerden kaçmaya da gerek yok, sakince fark edin yeter. Çünkü bir benlikten kaçıyorsanız, o kaçan benlik bir başka tuzak benliktir. Yani kaçan benliklere kapılmayın. Bırakın nereye kaçıyorlarsa kaçtılar, siz kaçmayın. Onlar kaçsın ama siz kaçmayın. Siz bir
şeyden kaçmayın, bir şeyi fark edin, bilinçli olarak bırakın. Bilinçli olarak bıraktığınızda o zaten gidecektir, sizin kaçmanıza gerek yok. Yani biz bir benlikten kaçmak zorunda değiliz. Kaçarsa onlar kaçsın. Hani bu tırnak içinde kendilik ülkesinin sahibi biziz, biz niye kaçalım oradan değil mi?
Kendinden Kaçmak Mümkün müdür?
"Kendimden kaçıyorum." Niye kaçayım? Kendimden kaçmak olur mu? Ama o "kendimden kaçıyorum" dediğin kendin sahte bir kendinse ondan tabii ki kaçarsın.
Ama kaçtığında nereye kaçarsın? Yaban ellere kaçmış olursun. Mesela "üzülmek istemiyorum, kendimden kaçıyorum," "öfkelenmek istemiyorum, kendimden kaçıyorum," "sıkıntıdan kaçıyorum, kendimi bomboş hissetmekten kaçıyorum, yalnızlıktan kaçıyorum." Mesela yalnızlıktan kaçıp bir şey bulan var mı? Yok, en fazla kaçarsın. Ve ilişkilerin hep bir kaçışla yürür. Halbuki ben niye yalnızlıktan kaçayım ki?
"Kendi kendimle kalmak bana çok sıkıcı gelir." Neden? "Çünkü kendi kendimle kaldığımda kimse sevmiyor, kimse aramıyor, kimse sormuyor, böyle çok berbat bir şey ya, kendim çok berbat bir şey." O zaman ne yapacağım? Tabii ki kaçacağım ondan, kendimden kaçacağım. Nereye kaçacağım kendimden? Ki o kendin değil.
O yüzden "kendimden kaçıyorum" dediğinizde mutlaka onun altında bir sahte benlik vardır. Çünkü kendin kaçılacak bir şey değildir, aksine senin öz yurdundur, ana vatanındır; ondan zaten kaçamazsın. Kaçan başka bir şeydir. Yani kendimiz kendimizden kaçamayız. Gerçek kendimizden kaçmak diye bir kavram söz konusu olamaz. Bizi gerçek kendimizden kaçıran bir şeydir mesele. Bir şeyden kaçıyorsan, o kaçıran, seni kaçıran şeye bak, neden kaçırdığına da bak. Seni neden kaçırıyor ve seni kim kaçırıyor? Kim kimden kaçırıyor? İkisi de sahte. Kaçtığın şey de sahte, senio kaçtığın şeyden kaçıran da sahte olan bir şey. O yüzden sakince bak. Bir yere kaçman gerekmiyor, bir şeyden de kaçman gerekmiyor, sadece sakince bak. Sakince bakabilirsen ve bunda sakin kalabilirsen o zaman bir illüzyon gitgide kaybolacak, illüzyonun sisi gitgide aralanacak ve sen bir şeyleri daha olduğu gibi göreceksin. Bir bakacaksın ki abartılı bir korku seni kaçırıyor. Veya sıkıntıdan kaçıyorsun ama sıkıntıdan zamanını öldürmeye kaçıyorsun; o zaman dikkat edeceksin: Kim, seniniçin, neden kaçırıyor? Sakin kalabilirsen — ki o sakin kalabilme özgürlüğüne her zaman sahibiz — o zaman fark edersin. Çünkü orada da bir benlik geliyor, "sakin kalamıyorum" diyor; kim kalamıyorsa bırak onu da kenara koy.
Çocuk ve İç Dünya Gözlemi Örneği: Sıkılmaktan Kaçış
Sakince kenara koy, dursun, kovma onu, kavga etmene gerek yok. Şurada bir yaramaz çocuk var düşün: "Ben sakin kalamıyorum, gürültü yapmak istiyorum" diyor. Niye? Niye gürültü yapmak istiyordur? Çünkü içindeki bir sesten kaçıyordur.
Bir gün bir çocuğa — böyle mizacını da söyleyeyim, mizacı da hareketli, yerinde duramayan bir çocuktu — dedim: "Beş dakika iç dünyanı gözleme oyunu oynayacağız." "Nasıl oynayacağız" dedi. Dedim: "Böyle oturacaksın, koltukta ellerinidizlerine sakince koyacaksın ve gözünü kapatıp içine bakacaksın, ne var içeride?"
Şöyle bir iki dakika geçmedi, belki bir dakika bile geçmedi: "Çok rahatsız edici" dedi. Çünkü içinde artık hangi şeyler varsa, hangi duygular, hangi düşünceler, hangi sesler varsa — "canım sıkılıyor" diyen bir benlik mi var, "işte ben şimdi ne yapacağım" diyen bir benlik mi var, "böyle boş boş durursam boşluğa düşerim" diyen bir benlik mi var — "içerisini sevmedim, içerisi hoşuma gitmedi" dedi ve tekrar oyunlara daldı.
Aslında bu nedir? Biz bazen görürüz ya, çocuk çok yaramaz, aslında bir şeyden kaçıyor: Sıkılmaktan kaçıyor, iç dünyasının boşluğundan kaçıyor. Belki ne yapacak ki, tefekkür edeceği, hissedeceği bir şey yok, üzerinde çalışacağı bir şey yok — belkiiç dünyasına çekilince, deyim yerindeyse, orada belki hatırlamak istemediği hatıralar var. Yüzleşmek istemediği hatıralar var belki. Ve onlarla yüzleşemediğiiçin de ömür boyu onlardan kaçıyor. Şöyle oturup bir yüzleşse aslında belki yarım saatlik bir yüzleşmeyle otuz yıllık bir kaçıştan kurtulacak, belki yapacağı bir iç hesaplaşmayla otuz kırk yıllık bir kaçıştan kurtulacak; ama o yarım saatlik, bir saatlik, bir günlük hesaplaşmayı yapamadığı için sürekli kaçmayı tercih ediyor.
Hani bu bazen şuna benzer: Böyle bir eviniz vardır, biraz bakımsızlıktan harap olmuştur ve siz artık orada oturmayı göze alamazsınız, tamir etmeyi de düşünemiyorsunuz, edemeyeceğinizi düşünüyorsunuz; ne yapıyorsunuz? O evi terk ediyorsunuz. Aslında bizim bazı benliklerimizin bize yaptığı da budur. Biz uzun yıllardır kendimizi tırnak içinde terk etmişizdir. Sürekli ömrümüz bir kaçış hikayesidir.
Sosyal Hayata Kaçış: Kendini İspat Etme Tuzağı
Bazen sosyal alana kaçarız, sosyal hayata kaçarız: "Faydalı olayım, tartışayım, sosyal gündemle ilgileneyim, kim doğru yapıyor kim yanlış yapıyor onlarla uğraşayım" diyerek aslında farkına varmadan kendinizden kaçıyorsunuzdur. Ve bir benlik size sosyal hayatta ne oluyor, ne bitiyor, kim ne diyor, kim doğru söylüyor kim yanlış söylüyor — bunlara dahil olmayı, bunlara cevap vermeyi faydalı bir iş gibi size yutturur. Mesela benim içimde böyle bir benlik vardı bir zamanlar. Sürekli kitap okuyordum ve okuduğum kitaptaki bir cümleyi "kime, hangi tartışmada, nerede söyleyeceğim" diye okurdum mesela; farkında da değildim. Sonra bunlar üzerinde çalışırken bir baktım, ben öyle kitap okuyorum: "Şu kitabı şunun için okuyayım, bu kitabı şu konuda okuyayım, Marx'ı okuyayım ki solculara cevap vereyim, şunu okuyayım ona cevap vereyim, bunu okuyayım şu tartışmada ağzım iyi laf yapsın." Dedim, ben ne yapıyorum yani? Bir de tabii hoş gibi görünen şeyler öğreniyorsun.
Haniistediğiniz kadar köpürtebilirsiniz bu benliği ve bu benlik sizi bir ömür boyu aldatabilir, hem de çok iyi aldatır; bu konuda kitaplar bile yazabilirsiniz öğrendiğiniz şeyler üzerinden.
Bir de iyi bir şey yaratıyormuş gibi görünür ama aslında olay bir kendinden kaçıştır. O yüzden bu tür benliklerin farkında olmaya ihtiyacımız var. Sosyal hayat kötü değil, sosyalleşmek de yanlış değil; ama sosyal hayatta kendimiispat etmek yanlış bir şeydir. Sosyal hayattaki etkinliklerim üzerinden kendimiispat etmek, sosyal hayatta tırnak içinde var olamadığım zamanda da kendimi boşmuş gibi, hiçbir işe yaramıyormuşum gibi, hayattan kopmuşum gibi hissetmek yanlış bir şeydir. O yüzden
buna dikkat etmek gerekiyor. Çünkü bu bazen bizi bir yerde kendimiziispat etme tuzağına da düşürür: İnsanların düzelmesiiçin mücadele etmek de egoya hoş gelen bir şeydir; "ben doğruluğu, adaleti, sevgiyi temsil ediyorum" diyerek bir kısım sosyal organizasyonlara katılırım, fedakarlık yaparım, ve o egom der ki "tamam şimdiiyisin, seni beğendim, kendiniispat ettin, hem de güzel şeyler yapıyorsun" — bir de insanlara aktaracağın şeyler bunlar, çünkü görünür şeyler, o yüzden daha büyütücü.
Bir gün birisi bana "ikinci bir karara kadar hiçbir sosyal faaliyette bulunmayacaksın" dediğinde ağlayasım gelmişti. O benliğin aslında o benlik ağlıyordu, üzülen o benlikti, ben değildim. Ama o an kendim üzülmüş gibi hissettim, "ben ne yapacağım o zaman" dedim, bütün hayat damarlarım kesilmiş gibiydi. Ve tabii ki o, benim o benlikle sakince yüzleşmemi sağlamıştı. O yüzden bu anlamda sosyal benliğe karşı da uyanık olmaya ihtiyacımız var.
Beklentili Benlik: Geçmişten Gelen Mağduriyet Hikayeleri
Evet, buraya kadar suçlayan benlik üzerinden şeyler konuştuk. Beklentili benlik tuzaklarına da dikkat etmek gerekiyor. İşte hayattan beklentili benlik, Allah'tan beklentili benlik, ilişkilerinden beklentili benlik. Bunun bir kısmı geçmişle ilgilidir.
Mesela geçmişte bir kısım beklentileriniz gerçekleşmemiştir; annenizle, babanızla ilgili, öğretmeninizle ilgili veya hayatınızda belli bir etkisi olmuş kişilerle ilgili beklentileriniz gerçekleşmemiştir ve o benlik sizi sürekli ya mağduriyetle, ya öfkeyle, ya birilerinin sizin hakkınızı yemiş olması gibi olgularla aldatmaya çalışır. Aklınıza her geldiğinde: "İşte böyle bir anne babam olmamalıydı, böyle bir aile, daha farklı bir aile olmalıydı, belki o zaman her şey çok daha güzel olurdu." İkide bir o benlik sizi orayla oyalar. Hiç bu size tahakküm eden bir benlik gibi gelmiyor değil mi mesela? Ama nasıl tahakküm ediyor bilseniz. Hani derler ya, yılan birini ısırmadan evvel üflermiş, biraz hipnotize edermiş; o benlik de öyledir, tatlı tatlı gelir size: "İşte ailenden de sen hiçbir hayır görmedin ya, çok da şu olmadılar, hepsi kendiişlerinde güçlerindeydi, kimse seni anlamadı" diye böyle tatlı tatlı yaklaşır.
Ama bu böyle ikide bir sürekli de olur. Ne zaman bir sıkıntınız olsa o benlik sizi oraya götürür: "Zaten sen şanssızsın, zaten senin ailen seni anlamadı ki." Bu yanlıştır demek değil, bu aile hikayesi doğrudur belki. Ama o benlik beni niye sürekli oraya götürüyor, oraya bakmamız gerekiyor. Yoksa aile dinamikleri gerçekten öyle olabilir ama niye bir benlik sürekli beni oraya götürüyor ki? Tabii onun hikayesi de hoş geliyor, çünkü topu tacı atmış oluyorsunuz. Benim bazı öyle tanıdığım insanlar vardır: Bir konuyu böyle işleriz, üzerinde çalışırız çalışırız, en son şuraya bağlanır: "Ailem böyle olmasaydı çok farklı olurdu değil mi?" Diyorum ki bak, gene topu tacı attım. Ne diyeyim, evet olmayabilirdi, ne olacak, ne oldu, olmayabilirdi, hatta kesin olmazdı, e ne yapacağız?
Topu Taca Atmak: Geçmişi Bilgi Olarak Tanımak, Hikayeye Hapsolmamak
Bakın top taca gitti ve maç dışarıda oynanıyor, sahada artık maç yapılmıyor. Kişi şu an mevcut durumu üzerinde çalışmıyor ve bir bakıyorsun bomboş bir yerde zihin
dönüp duruyor. Bu tabii ki size bir sorumluluk yüklemiyor, sizi bir konuda bir şey yapmaya götürmüyor, sizin kendi üzerinizde çalışma gibi bir meseleye götürmüyor. O yüzden farkına varmadan topu taca atan bir benliktir.
Geçmiş hikayem ne olursa olsun onu bilmeliyim, bu onu örtmek değildir; "boş ver düşünme" değil, tanımalıyım bunu, bilgi olarak bilmeliyim. Hani atıyorum, benisokağa atan bir ailem olsa bile bunu tanımalıyım: "Evet attılar, cahilliklerinden, psikolojileri bozuktu, hayatın üstesinden gelemeyeceklerini düşündüler, enflasyon çok yükselmişti" falan filan — neyse yani, en saçma hikaye bile olabilir. Ama ben oraya kendimi hapsetmemeliyim. Benim hikayem oradan başlamıyor. Benim hikayem göklerden başlıyor. Semavi bir varlık olarak kendimiidrak ediyorum, ete kemiğe bürünüp bu dünyaya geliyorum, bir ailenin içinde doğuyorum; o ailenin benimle bağlantılı olan olgusu, hikayesi budur. Ama ben o hikayenin öznesi değilim, ben o hikayeyi sadece deneyimlemişim. Çocukluğumda tabii ki nasıl deneyimledim?
Çocukça bir akılla deneyimledim. Ama şimdi yetişkin bir birey olarak ben o olaya hangi gözle bakıyorum? Bir mağduriyet hikayesi gözüyle bakmıyorum. "Ben niye böyle bir ailede doğdum" gibi tırnak içinde sanki çok anlamlı bir soru soruyormuş gibibir soruyla girmiyorum. Bu benim için bir deneyimdi.
Şuna da girmeyin arkadaşlar: "İşte benim böyle bir aileye ihtiyacım varmış" falan filan — o da elinizde patlayabilir; sonra bir benlik der ki "ya niye öyle bir aile" diye patlayabilir eliniz. Ama sizi biraz rahatlatıyor gibi görünebilir bu hikayeler. Bunların hiçbirine gerek yok. Ne oldu, bu oldu, bitti. Niye oldu? "İşte aileni sen seçtin de seçmedin de, ruhlar aleminde aslında sen seçtin, hatırlamıyorsun, aslında senin tam da böyle bir aileye ihtiyacın vardı çünkü sen şunun üstesinden gelmeliydin" falan — buralara hiç girmemenizi tavsiye ederim. Gerek yok. Olgu olarak bak, alacağın bir ders varsa al, işine bak. Şu ana gel ve kendiişine bak. Oralarda kendimize böyle tatmin edici hikayeler üretmemize gerek yok. Olanı gör, olanın senin üzerindekipsikolojik etkilerini fark et, onlardan adım adım ayrışmaya gayret et ve şu ankiyolculuğunu dikkatle değerlendirerek yolunu tamamlamaya çalış. Bu kadar.
Zihnin "Neden" Sorusu ve Benliklere Gülümseyerek Bırakmak
Yoksa sürekli "ama neden" diye — çünkü şunu unutmayın, zihin sürekli "neden" sorusunu sormayı sever: Neden, neden, neden, neden. Hep neden. Zihniniz nedenlere belli bir ölçüde cevap verir ama bir yerde tıkanır: "Takdir böyleymiş, olacak olan olmuş, ben şimdi ve buradayım" diyebildiğiniz zaman — ki sizi böyle demekten alıkoyacak birçok benlik vardır içimizde: Kıyaslayıcı benlikler, kendini mahrum hisseden benlikler, "ben bunu hak etmiyordum" diyen benlikler, bir sürü benlikler vardır. Hepsine gülümseyin, kavga etmeyin.
Geçen birine sordum, işte bir benliğini anlattı. "Ne yapıyorsun" dedim. "Küfrediyorum" dedi. "Küfretme" dedim. "Yok, ona küfrediyorum" dedi. "Ben de biliyorum ona küfrediyorsun, ona da küfretme" dedim. Yani ne gerek var, kızmana gerek yok, öfkelenmene gerek yok bir benliğe; o benlik gerçek bir şey değil ki. Ona kızarken sanki o gerçekmiş gibi ona muamelede bulunuyorsun. Ve farkına varmadan aslında
dikkat etsen o Karagöz-Hacivat oynatanlar gibi, aslında ikisi de senin enerjinle besleniyor.
Karagöz-Hacivat Metaforu: Benliklerle Kavga Etmemek
Evet, birine kızmakla aslında öbürünü de tetiklemiş oluyorsun. O yüzden sakince gülümse ve bırak. O gittikçe zayıflayacaktır. Onun bazen böyle otomatik bir tarafı da olur. Hani "bırakıyorum" demekle bazı benlikler hemen gitmezler; bazı düşünceler otomatiktirler, böyle otomatik pilot gibi veya bir kelimeyi ezberlemiş olan papağan gibidirler. Onlarla gereksiz yere kavga etmenize gerek yok, gülümseyin ve işinize bakın.
Hani Kur'an diyor ya, onlara bir cahil laf attığında onlar selam deyip geçerler. Siz de öyle, o cahil benlikler size laf atar: "Sen haksız mısın, aptal değil misin, işte beceriksizsin, yalan mı söylüyorum, sen bunu hak etmedin, niye yaptılar sana, sen haksız mısın bu konuda" diye bir sürü size böyle hikayeler anlatır. Otomatiktir, kalıptır, ve siz onları ikna etmeye çalıştıkça da bir türlü ikna olmazlar. Çünkü geçmişin hesabını yapamayız yani, anlatabildim mi? Geçmişin hesabı diye bir kavram psikolojik düzeyde yoktur. Geçmiş fark edilip bırakılmayı hak eder. Yoksa geçmişle hesaplaşamazsınız.
Geçmişle Hesaplaşılmaz: Kul Hakkı ve Beklenti
Mesela bazı insanlar vardı, işte "geçmişte bana bunu yaptı, geçmişte bana böyle dedi." E ne yapacaksın? Sana öyle diyen artık elinde bastonla dolaşıyor. Ne yapacağım, döveyim mi ya, döveceğim mi onu, ne olacak? Veya ölmüştür yani. Bak, benlik boş kaldı ama diyor ki "içimdeki sönmüyor." İşte ben de sana onu diyorum, o içindekine bak, çünkü o içindeki senin başının belası olmaya çalışıyor. Onu bırak, gülümse, onları bırak gitsin. "Benim hesabım yok, senin hesabın olabilir, sen git hesabını nereden alacaksan al, benim kimseyle bir hesabım yok, kimseden bir alacağım yok" diyebildiğinde — ki bu özgürlüğe sahipsin — ama o benlik sana tahakküm ettiği müddetçe de o hesaptan vazgeçemezsin. Ve bir benlik seni ömür boyu alamayacağın bir hesabın başında tutturur.
Hani böyle bazı insanlar vardır, böyle Aziz Nesin'in bir hikayesi mi vardır, kırk elliyıldır devam eden davalar vardır: Git gel, git gel, git gel. Hani birkaç nesil ölmüştür halen dava devam ediyor. Zaman aşımı da yok. Benliklerin böyle cehaletleri vardır.
Benim işim birinden alacağımın hesabını mı yapmak yoksa Allah'ın verdiği kendifıtratımın zenginliklerini mi yaşamak? Ondan alacağım şey ne ki yani, hadi aldım diyelim ne olacak, neyle baş başa kalacaksın, ne olacak ki? Halbuki senin sonsuz güzellikte, huzurda ve mutluluk içinde olan bir fıtratın var. Sen bu fıtratı hak ediyorsun ama bak, o benlik seni bu fıtratından alıkoyuyor, seni bir hesabın peşine düşürüyor ama en büyük hakkından seni alıkoyuyor. En büyük hakkın ortadan kalkıyor, sen bunu göremiyorsun çünkü, ve biriyle olan hesabının öfkesindesin, belki kinindesin, belki mağduriyet hissindesin, bir ömür boyu onu yaşıyorsun.
Öyle insanlar ararsanız mesela, der ki "ben bu hakkımı bırakmayacağım" ve bunu her gün söyler; sanırım kendisine haklı olduğu söylenene kadar bunu sürdürür. Tabiiişte o tahakküm edici benlik, o nefs-i emmaredir. "Ama haklı değil mi, biri ona haksızlık yapmış, bir de kul hakkı var" — bir de oraya bir yapışıyor ki. Bu da biraz bizim toplumumuzda abartılan bir şey. "Kul hakkı ise kul hakkı" — ben kime kuluyum, Allah'a kuluyum, Allah'a bırakıyorum, bana ne ki.
Ya ben hakkımı Allah'a devrettim. İşte niye diyemiyor ego? Orada büyük bir şey var zannediyor. Seni oraya kilitlemiş; hani bazen olur ya, konu bir lira değil, "hak hukuk meselesi" diye on yıldır mahkemelere gidip geliyorsun. Ve o benlik sana tahakküm ediyor ve seni vazgeçirmiyor. Ve sen kendi fıtratının hakkından mahrum oluyorsun, kendi fıtratında var olan değerlerden mahrum oluyorsun; o değerleri göremiyorsun bile.
O yüzden arkadaşlar, insan kendi fıtratının hakkına saygı duymalıdır. Benim en büyük hakkım odur. Bir kısım benliklerin bana uydurma haklar ifade etmesi — hatta ne kadar haklı olursam olayım, hani "evet orada küçük bir hak var, birisi bana küçük bir haksızlık yapmış" — dünyada size kim ne kadar haksızlık yapmış olursa olsun arkadaşlar, o küçük bir haksızlıktır. Neden? Çünkü geçici ve sınırlıdır. Ne kadar büyük olursa olsun, madem ki dünyevidir, madem ki geçicidir, o küçük bir şeydir. Ama bir benlik size onu büyütür, büyütür, sürekli büyütür ve siz kendinizi göremez hale gelirsiniz, kendi fıtratınızdan sizi mahrum eder. İşte o yüzden bu benlikler bazen çok masum görünürler. Ne var ki, "işte birine hakkımı helal etmiyorum" veya "süreklikafamda ondan ne zaman hakkımı alacağım, hatta dünyada alamayacağımı ahirette alacağım" — ahirette gitseniz ahireti göremezsiniz o hak arzunuzdan. Hani şöyle dolaşırsınız: "Benim hakkımı nerede teslim edecekler, benim hakkım nerede verilecek" diye o arayışa girersiniz. Ne cenneti görürsünüz, ne Allah'ın cemalinigörürsünüz, hiçbir şey göremezsiniz. Tek gördüğünüz şey şudur: Kul haklarının teslim edilme dairesi, "nerede bu, oraya gitmek istiyorum" diye.
Hiç kimse buna itiraz etmiyor mu hocam, haksızlık da olabilir yani? Yani hepimiz mutlaka haksızlık yapmışızdır, hayat bu. Ama bir karşı taraf bize bir hata yaptığında bunu ömür boyu devam ettiriyoruz.
Peygamberin Örneği: Haksızlığı Büyütmemek
Son olarak şunu söyleyeyim. Peygamberin ölmeden evvel, kısa bir zaman önce, arkadaşlarını toplaması, herkese duyurup insanların toplanması bir hadisedir. Der ki: "Benim bilerek bilmeyerek yaptığım bir haksızlık varsa işte ben buradayım, benden hakkını talep etsin, ben de bunu ödeyeyim." Bakın şey demiyor: "Aslında benim sizin üzerinizde çok hakkım var ama neyse onları geçelim" — değil. Direkt hatırladığı şey veya üzerinde durduğu şey: Benim yaptığım bir yanlış var mı? Bakın biz hep ne yapıyoruz? Hep başkalarından hakkımızı düşünüyoruz değil mi? Peki benim insanlara karşı yaptığım bir şey var mı? Buraya dikkat edin, ben buraya dikkat ederim. Benim bir yanlışım varsa, bu dünyada mümkün olursa helalleşeyim. Yoksa
"benim çok hakkım var da insanlar bana çok haksızlık yaptı" vesaire, bunda uğraşmaya gerek yok.
Ve bakın peygamber bize bu konuda örnek oluyor: "Benim hakkına hukukuna riayet etmediğim bir insan var mı, işte ben buradayım, hakkını benden talep etsin" diyor.
Hikaye uzun da kısa kesiyorum: Biri "var" diyor. Tabii herkes şaşırıyor, kim peygambere böyle diyecek. "Var" diyor, "ne var" diyor. "Bir gün" diyor, "sen devenin üzerindeyken, ben de deveyi çekerken, kırbacınla bana vurdun gibi geldi. Belkivurmak niyetiyle değildi ama ben öyle hissettim" demiş. Öyle bir şey söylüyor. "Ben de sana vuracağım" diyor. "Ben de aynısını yapacağım" diyor. Peygamber "tamam, yap" diyor. Ama diyor: "O zaman ben de sırtımı açayım" diyor. O zaman peygamber sırtını açıyor. Tabii orada bütün ashab heyecana geliyor. Ona diyorlar ki: "Kardeşim, bak ne istiyorsan verelim sana, hakkını helal et, peygambere böyle bir şey yapma" falan filan. Hani kimi para teklif ediyor, kimi büyük sermaye teklif ediyor falan. "Hayır" diyor, "ben kırbaçla peygambere vuracağım, tamam hafif vuracağım ama vuracağım, o da böyle vurmuş gibi geldi bana." Peygamber de sırtını açıyor ve o sahabi gidip peygamberin sırtından öpüyor, ona sarılıyor ve diyor ki: "İşte sana olan sevgimden dolayı böyle yaptım, benim hiçbir hakkım yok Resulullah" deyip ona olan sevgisiniifade ediyor.
Şimdi aslında bu, peygamber cephesinden bize neyiifade ediyor? Hiçbir zaman başkalarının size yaptığı yanlışlara çok fazla zihninizi takmayın. Hepimizin az çok vardır; anne babamızdan olabilir, yakınımızdan olabilir, öğretmenimizden olabilir, vardır, bir şeyler vardır — küçük büyük. Ama bunları analiz edin: Bunlar bende ne gibibir iz oluşturdu, onun bir psikolojik etkisi olduğunu bunu analiz edip çözümleyin ama zihninizi şuraya takmayın: "İşte benim ondan hakkım var, ondan hakkımı alacağım" diye böyle aşırı bir odaklanma tuzağına düşmeyin. Burada yüzde yüz haklı bile olsanız bu yaklaşım sizi oraya tutsak eder, oraya takılmanıza neden olur. Zihniniz, dikkatiniz, varlığınız, bütün hissiyat ve düşünce dünyanız ikide bir sizi oraya götürür, ikide bir oraya götürür ve zihniniz sürekli onunla meşgul olur. Bundan kazanacağınız, velev ki o hak olsun, o bir değer anlamına gelmez; sizin varlığınızı, enerjinizi, dikkatinizi, şuurunuzu tutsak eder. Bunlar en fazla — nefsiniz sizi fazlaca zorluyorsa — "ya Rabbi, ben falan konusunda hak sahibiyim ama hakkımı sana teslim ettim, sen nasıl istersen hallet" deyip bırakın. Çünkü ondan size verilecek şey çok büyük bir şey değildir, çok küçük bir şeydir hatta. Neden? Çünkü geçici bir şeydir, sınırlı bir şeydir. Sana kendi gerçek varlığın yeter. Senin sonsuz varlığın, Allah'ın sana üflediği ruhun hakikati sana yeter. Bundan daha büyük bir zenginlik olabilir mi? Bundan daha büyük bir hak, bundan daha büyük bir varlık olabilir mi?
Kapanış: "Kâfir" Kelimesinin Kök Anlamı ve Benliklerin Örttüğü Şey
O yüzden bu benliklerin örttüğü şeye dikkat etmemiz gerekiyor. O yüzden son olarak söyleyeyim: Küfür örtmek demektir, bir şeyi örtmek. O yüzden toprağı yarıp tohumu o toprağa koyup üzerine örtene de Arap örfünde "kâfir" derler. Kelime olarak "kâfir," bizim böyle bir durumda kullandığımız kelimenin asıl anlamı örtmek demek. İşte bu
benlikler arkadaşlar, kâfir benliklerdir; çünkü sizin hakikatinizi örtüyor, gerçek varlığınızı size karşı örtüyorlar. O yüzden buna karşı uyanık olmalıyız.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası belirtilerek doğrudan alıntılanan bir ayet bulunmamaktadır. Konuşmacı, cahillerin sözüne selam deyip geçmeyi konu alan bir Kur'an temasına ve peygamberin vefatından önce insanlardan hakkını helal etmeleriniistediği bir hadise ismen sure/ayet belirtmeden değinmiştir; bu nedenle başlıkta ayet olarak listelenmemiştir.
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.