Özdeşleşme, Beklenti ve Nefis Temizliği

Kısa Özet

Sohbet, insanın üç temel psikolojik ihtiyacından (yakın ilişki, sosyal etkinlik, kendine yeterlilik) ve bu ihtiyaçlarla özdeşleşmenin nasıl mutsuzluğa yol açtığından başlıyor. Beklentiile temenni arasındaki farka, "kendini gerçekleştirme" ve "dünyaya geliş amacı" gibi kavramların sahteliğine değiniliyor; insanın Allah ile zaten tamamlanmış bir varlık olduğu vurgulanıyor. Sohbet, nefis temizliğinin özünde geçmişteki hikayelerden, kimliklerden ve her türlü özdeşleşmeden (bedenle, meslekle, başarıyla, başkalarının onayıyla) arınmak olduğu, cennetin özdeşleşmemek, cehennemin ise özdeşleşmek olduğu vurgusuyla tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın yakınlık, sosyallik ve kendine yeterlilik ihtiyaçları doğaldır; sorun bu ihtiyaçların kendisi değil, kişinin kimliğini ve değerini bunların karşılanıp karşılanmamasına bağlamasıdır.
  • Beklentiile temenni farklıdır: temenni edip gerçekleşmemesiinsanı mutsuz etmez, ama bir şeyi "beklemek" kişiyi o beklentinin tuzağına hapseder.
  • Gerçek huzur; bedenle, meslekle, geçmiş hikayelerle, başarıyla veya başkalarının onayıyla özdeşleşmeden, Allah ile zaten var olan gerçek kendiliğin bilincinde yaşamaktır.

Üç Temel Psikolojik İhtiyaç: Yakınlık, Sosyallik, Kendine Yeterlilik

Evet, geçen hafta biraz insanoğlunun psikolojik düzeydeki bazı arayışlarına işaret etmiştik. Bunlardan bir tanesi bir insanla yakın samimi olma ihtiyacı idi. Bir diğerisosyal hayatın içinde etkin olma, faydalı olma ve sosyal hayatı daha yaşanılabilir hale getirme ihtiyacı. Bir tanesi de bireysel olarak ihtiyaç duyduğu şeylere sahip olmak ve olabildiğince kendi kendine yetebilme ihtiyacı. Bu üç farklı ihtiyaç her birimizde farklı şekilde tezahür ediyor. Yani bu üç mekanizma veya bu üç ihtiyaç, bu üç güdü her birimizde var ama bunlardan bir tanesini daha baskın yaşıyoruz. Bunlardan birinidaha baskın yaşadığımız için onu çok daha önemli, çok daha öncelikli bir şey olarak algılıyoruz. Hele hele çocukluğumuzda, ergenliğimizde veya hayat sürecimiz içinde bu konuda bir eksiklik, bir yetersizlik, bir mahrumiyet, bir mağduriyet yaşamışsak da bu sefer orası bize olduğundan daha büyük bir ihtiyaç olarak görünüyor. Örneğin çocukluğunuzda ailenizden yeterince o yakın ilişkilik ihtiyacını doyuracak yakınlığı, samimiyeti, anlaşılmayı, kendiniziifade ederken duyulmayı, fark edilmeyi tam yaşamamışsanız orada bir boşluk hissedersiniz. Ve o boşluk sizin varlığınızın böyle ta merkezinde bir şey gibi algılanır.

Kendini Koruma Güdüsü ve Çocukluk Örnekleri

Sosyal içgüdü de böyledir. Kendi kendini koruma veya kendi kendine var olma, kendini kimseye muhtaç olmadan ayakta kılma arzusu da bunun gibidir. Örneğin bazı çocuklar vardır böyle kendini koruma güdüsü yüksek olduğu için ebeveyninin ona yardım etmesini sanki ona "sen kendi başına bunu yapamazsın, ben olmadan sen var olamazsın, dolayısıyla da ancak benim yardımımla var olabilirsin" mesajı olarak algılarlar. Mesela ben bununla ilgili bazı kişilerde, mesela ebeveyniyle problem yaşayan insanlar görmüşümdür. Çünkü anne veya babadan biri veya ikisi, veya onunla daha çok kim ilgileniyorsa, sürekli ona "işte dur ben yapayım, sana yardım edeyim, sen yapamazsın" diye sürekli koruyup kolladığında; bir yere gitti, süreklitelefonla arayıp "ulaştın mı, ulaşamadın mı, otobüs buldun mu" gibi bir sürü şey sorulduğunda, kendini koruma içgüdüsü olan kişiler sanki "kendi başına ayakta duramıyor, kendi başına var olamıyor, kendi başına kendiihtiyaçlarını gideremiyor, bu konuda yetersizmiş" mesajı olarak bunu algılayabiliyorlar mesela.

Farklı Bağlanma Biçimlerinin Çatışması

Tabi yakın ilişki güdünüz varsa ve bu kişiyle, yani size bakım veren kişiyle aranızda pozitif bir diyalog varsa, bazen bu yakınlık size daha besleyici gelebilir. "İşte benimle ilgileniyor" dersiniz. Yakın ilişki güdüsü olan, size bakım veren kişiyle aranızda bu tür bir bağ varsa, bir yere gittiğinizde "beni hiç merak etmiyorsun, vardım mı varmadım mı, ne oldum, hiç merak etmiyorsun" diye düşünebilirsiniz. Biraz önceki örnekte ise "ya beni niye arıyorsun? Problem olursa ben seni zaten ararım. Gereksiz yere beni arama. Ben çocuk değilim, veya işte ben aptal değilim, ben kendi kendimiidare edebilirim" gibi bir tepki verebilir.

Dolayısıyla tabii ki bize bakım verenlerin de bu anlamda bir yaklaşımları var. Bu farklı yaklaşımlar bazen birbiriyle, birbirini anlamadıkları için, birbirlerinin farkını

göremedikleriiçin birbirleriyle bazen çatışırlar. Mesela çok yakın ilişki güdünüz varsa, bakım verdiğiniz çocuk kendini koruma güdüsüne sahipse, siz çok üzerine gidiyormuşsunuz gibi gelir. Çocuk sizin yakınlık eğiliminizi, samimiyetinizi veya süreklionunla ilgili olmanızı gereksiz bulur, hatta rahatsız edici bulabilir. Dolayısıyla bu hayatın bütün alanlarında, bütün ilişkilerimizde de böyledir. Yani evlilikte de böyle, buna bağlı farklılıkları anlamadığımızdan dolayı anlaşamadığımız durumlar olur, çatıştığımız durumlar olur.

Özdeşleşme Sorunu: Farklılıklar Doğaldır

Bu noktada aslında bütün buradaki problem bu farklılıklardan aslında kaynaklanmıyor. Farklılıkların kendimiz olduğunu zannetmemizden kaynaklanıyor.

Yani bu farklılıklar aslında doğal farklılıklardır. Örneğin ben farklı bir giyim tarzına sahibim. Ama giyim tarzımla özdeşleşmediğim için, diyelim ki herkesin böyle giyinmesiniistemeyebilirim. Ama çok özdeşleşmişsem, herkesin böyle giyinmesiniisteyebilirim. Bazı insanlar görürsünüz, çok şık giyinir, çok giyimiyle özdeştir. Herkesin şık giyinmesiniister. "Alem için giyiniyorsun" der mesela çevresindekiinsanlar.

Neden? Çünkü o giyimiyle özdeşleşmiştir. Bir insan tırnak içinde "şık giyinmelidir, giyinirse iyi olur" diye bir özdeşim yaşar. O özdeşliği önemsediğiiçin çevresine de bunu yansıtmaya eğilim gösterir.

Dolayısıyla aslında yakınlık güdümüz, sosyal güdümüz, kendini koruma güdümüz aslında doğal şeylerdir. Fakat yine bütün geçmişteki konuşmalarımızda hep bahsettiğimiz özdeşleşme sorunuyla burada karşı karşıyayız yine. Yani bu tür ihtiyaç ve eğilimlerimizle özdeşleşiyoruz. Yani varlığımızı, kimliğimizi ve değerimizi bu ihtiyaçların karşılanıp karşılanmamasına odaklıyoruz.

Beklenti Tuzağı: Mutsuz Filozofun Hikayesi

Eğer bu ihtiyacımı karşılayabilirsem varım, değerliyim, kendimiiyi hissediyorum, mutluyum, kendimi çok huzurlu hissediyorum diye düşünüyoruz. Değilse tırnak içinde mutsuz, boşa hayatını yaşamış, hep istemediği şeylerle karşılaşmış, mutsuz olmuş biri gibi algılarız. Geçen — adını vermeyeceğim — vefat etmiş bir felsefecimiz, böyle mutsuz, ölümüne yakın belki bir iki sene önce çekilmiş bir videoda diyor ki: "Üzülerek söylüyorum, keşke kitaplarımı yaksam. Gömseydim." Neden? Çünkü diyor, "ben hanigerçekten iyi şeyler yazmaya çalıştım ama okunmadı, okunmadı, yerini bulmadı." Böyle bir ufak bir serzenişten sonra böyle mutsuz bir şekilde "keşke kitaplarımı yaksaydım" gibi bir ifade kullanıyor.

Şimdi niye bir insan böyle bir ifade kullanır? Şimdi hepinizin aklından üç aşağı beş yukarı şu geçiyordur herhalde: e tabi adam o kadar yazmış değil mi, haniinsan okunmak ister, eseri bulunsun, topluma hitap etsin, insanlar gelişsin ister, ilerletmek ister falan, değil mi? Gayet normal geliyor. Bir de adamın üzüntüsüne "ne de üzülürüz" yani deriz ki "ya hakikaten adam ne çabalar göstermiş." Onlarca, bir de böyle hakikaten emek mahsulü, hani böyle karalama kitaplar değil, böyle yılların şeyi, işte beş altı dil biliyor vesaire. Yani hakikaten çalışmış. Peki niye mutsuz bu insan?

Beklediği karşılığı alamadığı için. Yansımaları kendini yansıtmadığı içindir belki de. İkifarklı mizajdan iki farklı şey gibi.

— Ne dediniz siz? — Beklediği o karşılığı alamadığı için. Yani o beğenilme hissinibelki etrafından beklediğinin altında kaldığı için.

— Evet. İşte bütün problem mesela bu "beklediği" kelimesi. Bu "beklentimiz" kelimesivar ya, başımızın temel bir belasıdır. Neyi bekliyorsan oradan tutuklusun demektir.

Temenniile Beklenti Arasındaki Fark

Yani neyin beklentisiiçindeysen — bakın, beklentiyle bir şeyi temenni etmek ayrıdır. Allah peygamberlerin bile bütün temennilerini gerçekleştirmemiştir. Onlar da bundan tırnak içinde mutsuz olmamışlardır. Ben bir şey temenni edebilirim. Bir kitap yazarım, temenni ederim kiinsanlar okusunlar, değil mi? Bunda bir mahsur yok. Ama insanların bu kitabı okumasını, istifade etmesini, anlamasını, idrak etmesini "bekliyorum" dediğimde ben bir beklenti tuzağına düşerim. Ve büyük ihtimalle bu beklenti ya tam karşılanmaz, ya zamanında karşılanmaz, ya hiç karşılanmaz. Yani bir şekilde bir eksiklik olacaktır o beklentinde.

Biriyle çok samimi yakın olmak istersin. Hatta ben bazı edebi eserlerde görüyorum, diyor ki mesela "yanımda ama halen" diyor böyle, yani sanki tam bütünleşememişiz diyor, yani tam birbirimizle bütünleşememişiz gibi bir his var. Neden? Çünkü yakın ilişki güdüsü var. Hani deyim yerindeyse ikiliğin ortadan kalkmasını istiyor. O beni tam anlasın, ben onu tam anlayayım. Böyle bir beklentiyi nerede karşılayabilirsin? Nasıl karşılayabilirsin? Böyle bir şeyi temenni edebilir misin? Tabii ki temenni edebilirsin. Ama olmadığında bunu gayet tabii bir şey olarak algılarsın. Ama kendini o beklentinin içine gömdüğünde, o zaman işte o bahsettiğimiz felsefeci gibi — beklentin de gerçekleşmemiş, ölüme de yakınsın, bu milletin kitap okuyacağı da yok. Hani tabii"Allah belasını versin" diyecek kabalıkta da olmadığı için "kitaplarımı gömseydim" diyor. Neden? Çünkü o beklentinin tuzağında. O beklentinin içinden bakıyor.

Kendisine de oradan bakıyor. Hayata da biraz oradan bakıyor. O gerçekleştiğioranda, o toplumu değiştirme arzusu gerçekleştiği oranda kendini gerçekleştirebileceğini düşünüyor.

Kendini Gerçekleştirme ve Rabb-i Has Kavramının Sahteliği

Bizim böyle günümüzde çok sahte bir kavram bu, böyle "kendini gerçekleştirmek." İşte "dünyaya geliş amacını buldun mu, ne olabilir dünyaya geliş amacın acaba" diye neyi abartıyorsun, her bir insanın böyle çok özel dünyaya geliş amacı var, onu bulacak, onu buldun mu tamam yani, sonra oradan gidecek. Gerçekten öyle düşünüyoruz. Tabii düşünürüz. "Rabb-i Has'ımız varmış, ama herkesin bir Rabb-iHas'ı var. Herkesin bir has esması var. Onu bulduğu zaman zaten sırat-ı müstakim gidiyor mu?" Yani benim sürecim, kitap okudum, hepsinde aynı yere çıkıyorum ben, Rabb-i Has'a çıkıyorum. "Rabb-i Has amacımız mı?" "Evet, her dünya bu dünyaya gelirken bir amacı var. Rabb-i Has o amaç oluyormuş, burada onu gerçekleştirmek.

Burada o çiçeğin açması dedikleri olay."

Evet, bunlar biraz böyle tasavvufi veya metafizik bazı hakikatlerin modernize edilmiş hali. Rabb-i Has şeye dönüyor, kişisel amacımıza dönüyor. O kadar çeşitli olup demek ki fazla yorumlayan insanlar var. Hepsi aynı yere [çıkıyor]. Yapacak bir şey yok. Benim burada biraz bahsettiğim filozof da birikimli ama galiba bunu tam anlamamış aslında. O konuyu anlasa aslında bu kadar kendini mutsuz etmesine gerek yok. Değil mi? Eyvallah.

Yani burada şunu demek istiyoruz. Mesela insan böyle kendini çok özel, bireysel anlamda özel bir yere koyup, "işte Allah ona özel bir iş vermiş, o hedef şeyi bulacak ve öyle şey yapacak, hayatını yaşayacak ve mutlu olacak." Peki yani kutsal metinlerde böyle bir şey var mı? Kutsal metin çok açık: Allah ölümü ve hayatı yarattı, ta ki hanginiz güzel eylemde bulunacak. Ama bir de bir egonuz var: "dünyaya gelmişsin, bir şeyler başarman lazım, ya da işte ruh eşini bulman lazım." Bir zaman da bu çok yaygındı mesela. Bu da daha çok böyle yakın ilişkilere hitap eden bir kavramdı. Hep ruh eşimizi bulacağız. Ruh eşini buldun, buldun; bulamadın, battın gittin yani, öyle boşa yaşamışsın. Veyahut da işte böyle bir sosyal güdün varsa, o zaman daha böyle büyük görevler, büyük işler yapmak — değil mi? Herkes de böyle bunun hayali ve hevesiiçinde. Biraz da buna manevi bir sos kattınız mı, işte "bunu hep Allah için yapacağız" falan. Biraz da oradan besledik ve nur topu gibi bir mutsuzluk hikayemiz oluyor.

Kendinizi nasıl mutsuz edebilirsiniz? Bu sayede edebilirsiniz. Ruh eşinizi arayarak kendinizi mutsuz edebilirsiniz. Veya işte dünyaya geliş amacınızı bularak — tırnak içinde "özel bir dünyaya geliş amacımız varmış her birimizin" — onu bulmaya çalışırsanız kendinizi mutsuz etmenin güzel bir yolunu bulursunuz. Elhamdülillah.

Olursa zaten mutsuzluk olur. Dinleye dinleye zaten anlaşılır bu. Ben yıllardır konuşuyorum: özel bir amacımız var mı? Yok. Ruh eşimizi arıyor muyuz? Yok. Ruh eşi — hiç kimse benim ruh eşim yok zaten. Ben kimsenin ruh eşi değilim. Çünkü "eşsiziz" falan diye de oradan bir ego gaz verebilir. Onu da kenara koyun.

İnsan Allah İle Zaten Tamamlanmıştır

Nedir aslında mesele? Çok basit, çok doğal bir şey. İnsan Allah ile tamamlanmış bir varlıktır. Ve zaten Allah ile var olan birisin. Ve Allah da seni ayette diyor ya, onu en güzel kıvama getirdik zahiri olarak, bir de ona ruhumuzdan üfledik. Daha neyitamamlayacaksın? Hangi ruh eşini bulacaksın? Hangi şu amaca ulaşırsam tamamlanırım diyorsun? O zaman bu ayetler nerede kalıyor? Allah seni zahiri olarak bile tamamlanmış, daha doğrusu belli bir kıvama gelmiş bir noktada, ruhumdan üfledim ve meleklere secde edin dedim. Yani daha ne desin, tam olduğunu anlaman için daha bir şey eklenmesine gerek var mı insana? Hayır.

Peki ne yapıyoruz burada? Bize yüklenen bu fıtri değerleri, insani değerleri, manevideğerleri yaşıyoruz. Bu kadar. Başka bir amaç, başka bir hedefe ihtiyacımız yok. Bütün bu hikayeleri, böyle amaç, hedef, şunu yapalım, bunu yapalım, işte toplumu dönüştürelim edelim — hayır. Sen bir toplumdaysan, topluma verebileceğin, Allah'ın

sana verdiği bir imkan varsa onu toplumla paylaşırsın. Ama "benim hedefim toplumu değiştirmek" — hayır.

Toplumu Değiştirme Sorumluluğu Değil, Tebliğ Görevi

Allah peygamberlere bile böyle bir şey vermemiş. Toplumu değiştirmek gibi bir görev mi vermiş? Yoksa gönderdiği peygambere "sana tebliğ ettiğimi en güzel şekilde ifade et, örnek ol ve tebliğ et" mi demiş. Toplumu değiştir gibi bir öneri var mı? Yok. HazretiYunus bile böyle bir küçük yanılgıya düşüp toplum değişmediğiiçin onlara öfkeleniyor ve bırakıp gidiyor. Allah onu o yüzden uyarıyor. Bakın benliğimiz bize kendimizle ilgiliçok hikaye anlatır.

Sahte Özgürlük Anlayışı

İşte "kendimi gerçekleştirmem lazım, özgür olmam lazım." Nedir özgürlük desen? En fazla diyeceği: her şey istediğimi yapmak. İstediğini yapmak isteyen kim desen? Bir cevabı olmayacak. "İşte benim" diyecek. Hangi ben bu? İstediğini yaparak özgür olacağını düşünen bir ben. Peki Hz. Yusuf istediği bazı şeyleri yapamadığında özgürlüğü mü ortadan kalktı? Neye özgürlük diyorum? İçeride bu tanımları yapanı bulmadığınız müddetçe, tırnak içinde sizin elinize verilen bu şeylere kendinizikaptırmak durumunda kalırsınız. Bir ömür boyu bir şeye kendimizi kaptırabiliriz. Bir ömür boyu bir sahte hedefin peşine düşebiliriz. Ve bir ömür boyu bununla yaşayabiliriz. Halbuki Allah'ın böyle bir muradı yok. Sen onu kendi kendine yüklemişsin.

Hani Allah'ın Hristiyanlara söylediği, Hristiyan alimlere söylediği bir şeydir. Biz onlara diyor, ruhbanlığı emretmedik. Onlara böyle bir şeyi yapın demedik. Onlar diyor kendikendilerine yapmak istediler ama bunu da tam gerçekleştiremediler. Hani orada bile aslında kötü bir amaç yok ama, hani Allah şunu hatırlatıyor: Allah'ın sana yüklemediğibir şeyi senin kendi kendine yükleme ihtimalin var. Buraya dikkat et. Kendi kendine yüklediğin bu şey senin mutsuzluğunun da nedeni olabilir. Eğer buraya dikkat edersen, aslında mutsuzluğuna sebep olacak temelde bir şey olmadığını göreceksin.

O yüzden arkadaşlar, mutsuzsanız hakikate dair bir şeyi kaçırıyorsunuz demektir. Mutsuzsanız fıtri mutluluğunuzun önünde bir engel koymuşsunuz demektir. Bu engelikoyan başkası değildir. Bakın dikkat edin, Taif'te taşlandığında peygamber mutsuz olmuyor. Neyi hatırlıyor? Direkt olarak bağlantısını hatırlıyor. Mesela ben bir noktada mutsuzsam, benim dikkatimi nereye yönlendirmem gerekir? Dışarıya değil. "Sen benimutsuz ediyorsun, bu olaylar beni mutsuz ediyor, insanlar bana böyle davranıyor, istediğim şeyler olmuyor" vesaire değil. Bizim dikkatimiz, mutsuzsak bizi mutsuz eden bir şey arıyoruz. Ya birini arıyoruz ya bir olay arıyoruz. Niye mutsuzsun? İstediklerim olmuyor. Niye mutsuzsun? Bana eşim, çocuğum, arkadaşım, işte iş hayatındaki falan bana böyle diyor. Niye mutsuzsun? İstediğim şeyler olmuyor. Bakın dikkat edin, mutsuzluğa sebep olan temel şeyi aramayı bile bilmiyoruz. Mutsuzluğumuzun nedenini dışarıda arıyoruz. Ve o yüzden de mutlu olmanın aslında gerçek anlamda

içimizde saklı olduğunu da unutmuş oluyoruz. Çünkü o benlik dışarıda bir arayışa biziyönlendiriyor — mutsuzluğumuzun nedeni dışarıdaymış gibi.

Geçmişin Etkilerinden Nefis Temizliği

İşte bir hafızanız var. Hafızanız size tırnak içinde zaten çok yardım ediyor. Bir bakıyorsunuz, "annem bana böyle davranmıştı, babam da şöyle davranmıştı, kimse de beni anlamamıştı, öyle olmuştu, böyle olmuştu." Zaten hafızanız size yeterince malzeme veriyor. Şu an mutsuz olmasanız bile geçmişte sizi mutsuz etmiş şeyler var. Ve onları hafızanız çağırınca yine nur topu gibi bir mutsuz bebeğiniz oluyor elinizde.

Şöyle bir bakıyorsunuz kendinize, mutsuz oluyorsunuz; "yani anlaşılmamışsınız, yanlış anlaşılmışsınız, o olmuş, bu olmuş." Bir sürü hikaye var. Hikayeler doğru.

Fakat yanlış olan şu: siz o varlık değilsiniz. Yani siz o mutsuz olan kişi değilsiniz. O sadece bilincinizde, bilincinizle, bir olayın bilincinizde meydana getirdiği bir mutsuzluk, bir his. Ama o kime ait? O dönemki çocuk bilincinize ait.

O yüzden nefsi temizlemek derken, ben ilk önce bu geçmişle ilgili bir nefis temizliğiyapmak gerektiğine inanıyorum. Yani nefsinizi temizleyin. Neyden? Geçmişinizden temizleyin. Geçmişinizden temizlemek demek geçmişi ortadan kaldırmak değil, geçmişi unutmak değil. Geçmişte o bilinçte iken yaşadığınız olayların sizin üzerinizde meydana getirdiği etkileri temizleyin. Diyelim ki çocukluğunuzda bu ebeveyniniz olabilir, okulda öğretmeniniz olabilir, sokakta arkadaşlık yaptığınız kişilerden aldığınız geri bildirimler olabilir, birçok şey olabilir; o olayları yaşarken hangi hisler, hangidüşünceler, hangi duygular, hangi fikirler ortaya çıktı ve sen dikkat et, bunları halen taşıyorsun. Bunları temizlemek durumundasın. Bunlar senin o fıtri nefsini, fıtribenliğini, o doğal cennetsi benliğini örten şeyler. Hatta bugün sana gereksiz yere birçok yanlış yaptıran şeyler.

Beş Yaşındaki Çocuğu Koruma Refleksi

Mesela çocukluğunda birileri seni ezmiştir. Sen de oradan ne çıkarmışsındır?

Herkesten güçlü olacağım diye bir hikaye çıkarmışsındır. Nerede birisiyle bir muhabbet etsen veya bir problem yaşasan, hemen dikleniyorsun. Hemen işi kavgaya döküyorsun. Hemen "benim dediğim olacak" diye bastırıyorsun. Niye? Çünkü bir çocukluk yaran var. Bir hikayen var. Ama o hikaye geçmişte kalmış. Ama sen o hikayeyi geçmişte bırakmıyorsun, bugüne taşıyorsun. Çünkü o senin benliğinin bir parçasına dönüşmüş. "İşte bundan sonra kendimi ezdirmeyeceğim, en ufak bir şey olduğunda kavga edeceğim, üste çıkacağım, asla kimse beni ezemeyecek." Bir sakin ol, bir dur bakalım. Yani sen üç yaşında, beş yaşında, on yaşında bir çocuk değilsin ki. Kim seni şu an ezebilir ki yani, değil mi? Ama geçmişte bir hikayen var. Geçmişte, atıyorum, beş yaşında ezilmiş bir çocuk var. Sen aslında o beş yaşındaki ezilmiş çocuğu korumaya çalışıyorsun. Bundan nefsini temizlemek durumundasın. Eğer nefsini o beş yaşındaki çocuktan, dört yaşındaki çocuktan, altı yaşındaki çocuktan, o çocuğun yaşadığı baskıdan, mağduriyetten, duygudan, düşünceden temizlemezsen, sen kırk yaşına gelirsin, halen o beş yaşındaki çocuğu koruma refleksine girersin. O

yüzden nefsi temizlemenin ilk ve temel aşamalarından bir tanesi geçmiştekihikayelerden temizlenmektir.

Ezeli Yurdu Tanımak: Zamandan ve Mekandan Bağımsız Benlik

Geçmişine baktığın zaman kendini oradaki biri olarak algılamama diyebileceğimiz bir arınmışlığa ihtiyacımız var; yani "ben çocukluğum değilim." Hani Freud'a atfedilen bir şey vardı, işte insanın ana yurdu çocukluğudur. Hayır, insanın ana yurdu şu andır, özüdür. Zamandan ve mekandan bağımsız bir yurt edinmeye çalışın. Aslında yurt edinmeye çalışmanıza gerek yok. Ezeli yurdunuzu tanıyın. Zamandan, mekandan bağımsız olan yurdunuzu, gerçek kendinizi tanıyın. O ne şimdidedir, ne dündedir, ne gelecektedir. O ne çocukluğunuzdur, ne şu andır, ne ileriki bir zamandır. O zaman üstüdür.

_(Katılımcı, Freud'a atıfla bir soru soruyor; ses kaydındaki bozulma nedeniyle bu kısa soru tam olarak anlaşılamamıştır.)_

Hayır. Aslında benim yorumum şu: bu sadece Freud'a atfedeceğimiz adamı günah keçisi yapmanın da alemi yok. Bu aşağı yukarı hepimizin zaman zaman yaşadığı bir durumdur. Niye yaşıyoruz? Çünkü kendimizi o dönemki yaşadıklarımız ile, daha doğrusu yaşadıklarımızın bizim üzerimizde meydana getirdiği etkilerle tanımlıyoruz. Mesela "bana çocukluğumda hiç değer vermediler, ben hiç değer görmedim." E ne yapayım şimdi? "Bana değer verecek insanlar arayacağım o zaman." Neden?

"Çünkü bana değer verilmedi, onun acısını hissediyorum" diyorum. Dolayısıyla ne yapmış oluyorum? Çocukluğumda yaşadığım olayların bende meydana getirdiğiduygu ve düşünceler üzerinden kendimi oluşturuyorum. Halbuki ben o değilim.

Evet, o çocukluk döneminde şunu yaşadım, bunu yaşadım. Sadece olumsuz şeyler de yaşamadım, olumlu şeyler de yaşadım. Mesela işte, atıyorum, vardır ya hani böyle meşhur zaman zaman söylenir; işte bir kız vardır, hiç böyle elini sıcak sudan soğuk suya sokmaz, yemek yapmaz. Ona derler kiişte "sen artık prenses değilsin." Ailede prenses diye büyütülmüştür. "Sen artık prenses değilsin artık, yemek de yapman gerekir, şunu yapman gerekir" falan gibi. Bu kadın erkek fark etmiyor. Yani demek istediğim, kendimizi çocukluğumuzda "ben şöyle şöyle deneyimler yaşadım" diyerek ayrıştırmadığımız müddetçe... Bakın ayrıştırdığımız şey şu: yaşadıklarım var, deneyimlerim var, o deneyimler içinde düşünce ve duygular oluştu, ama ben kendimionunla tanımlamıyorum. Hani yirmi yaşına kadar bana hiç değer verilmemiş de olsa, tırnak içinde "annem babam beni köle gibi çalıştırmış" olsa, ben değersiz değilim.

Eğer kendime değersiz dersem — onlar peki değer verdi mi, ne bileyim, vermiş de olabilir, vermemiş de olabilir. Ama ben o olayların üzerinden mi tanımlıyorum kendivarlık ve değerimi? Maalesef öyle tanımlıyorum. Bugüne kadar öyle tanımlamışım.

Ne yapmam gerekiyor? Bu kısır döngüyü ve bu yanlış hikayeyi çevirmem gerekiyor.

Hazreti Yusuf'un Değeri ve "Az Bir Paraya Satmak" İfadesi

Hani hep söylerim, Kur'an'da çok manidar bir ifadedir. Kur'an Hazreti Yusuf'la ilgilidiyor ki "onu az bir paraya sattılar" diyor. Ayet aynen böyle geçiyor. "Az bir şeye

sattılar." Peki benim değerim bu kadar mı? Beni kaç paraya satmışlar? Ne yani, bir milyar dolara satılınca değerli mi olacaksın? On bin liraya satmış belki annen baban seni. Mesela ben size desem ki "aslında senin gerçek annen baban bu değil, şu ankianne babana bugünün parasıyla beş bin liraya sattılar" desem size, ne hissedersiniz? Bir bakın mesela. Hiçbir şey hissetmiyorsanız öyle mi, ilginç bir şey. Diyebiliyorsanız, o zaman çocukluğunuzdan kurtulmuşsunuz demektir. Çocukluk hikayenizden bağımsız bakabiliyorsunuz demektir. Neden? Çünkü benim varlık ve değerim annem, babam, kardeşim, okul öğretmenim, mahalledeki arkadaşım tarafından belirlenmiyor ki. Bana hiç değer vermeyebilirler. Bu onların algısıdır. Ama ben onların algısı üzerinden çocukluğumda ne üretmişimdir? Tabii ki değersizlik üretmiş olabilirsin, anlaşılmamayı üretmiş olabilirsin, bunun tırnak içinde acısını duymuş olabilirsin.

Mesela benim çocukluğumda böyle yaşadığım bir sürü şey vardır mesela. Bir ablam vardı, böyle mizacı biraz sertti, sürekli beni eleştiriyor. Ben de çocuğum, hatırlıyorum, sekiz on yaşındayım o yıllar. Dedim ki "bir daha onu görmeyeceğim" ablam için, böyle kendi kendime diyorum yani, "bir daha seninle konuşmayacağım." Neden? Sankibana suçluymuş hissettiriyor. Ama yani bu çocukluk hikayemdir. Ben bunu şimdihatırladığımda gülümsüyorum yani. Yoksa işte öyle demişti, kendimi de çok suçlu hissettim. Bana çok suçluluk hissettirdi. O yüzden de biri bugün beni eleştirince "kendimi suçlu hissediyorum" dersem ne olur? Çocukluk hikayemde kalmışım demektir. Halbuki ben onu şimdi hatırladığımda gülümsüyorum yani, çocukken öyle bir duygum olmuş. Bu kadar. Ama ben, olayların bende meydana getirdiği düşünce ve duygular halen bugün de sürüyorsa — çocukluğumu anlattığımda böyle üzülüyorsam, hüzünleniyorsam, kederleniyorsam — ben halen oradayım demektir. Ve o benim o doğal varlığımı, fıtri varlığımı örtüyor demektir.

Olabilir, annem beni beş bin liraya satmış. Hatta böyle bir hadise vardır, birkaç tane böyle olmuş şey. Mesela bir tanesi de şeydir: bir şarkıcı, Karadenizli türkücü. Annesionu düşürecekmiş, istemiyormuş. Doktora gitmişti bir ilçede, doktor da biraz fazla para istemiş, o da "fazla para vereceğime doğururum" demiş. Şimdi adam bunu anlatırken gülümsüyor mesela. Çünkü o izle yaşamıyor yani. Haniişte "ya bak böyle para yüzünden yaşıyorum" falan diye düşünmüyor yani. Ve "iyi ki doktor biraz fazla para istemiş de yaşamışım" diye böyle bir hikayesi yok yani. Ama öyle bir hikayeye kapılabilir bir insan.

Çocukluk Hikayelerinden Arınma İhtiyacı

İşte bizler çocukluğumuzdaki bu hikayelerden arınmak durumundayız. Çünkü bunlar bizim bu dünya hayatındaki acı tatlı deneyimlerimizdir. Bu kadar. Kendimizi tanımlayan bir şeye dönüştürdüğümüz zaman işte o zaman problem yaşamış oluruz.

O benim kendimi tanımlayan bir şey değil. "İşte ben değersizlik hissediyorum" — hayır bu yanlış bir şey. Ama o zaman hissettim, o zaman hissedersin. Ama sen şu anki bilinçlisin. Senin varlığını, değerini kim tanımlıyor? Annen mi, baban mı, eşin mi, çocuğun mu, arkadaşın mı; işte "annem babam ölmüş, beni diyelim ki halama vermişler, dayıma vermişler, o da hep böyle küçümsüyordu, hep böyle küçümseyerek

davranıyordu" olabilir. Onun cehaleti. Ben şimdi kendimi küçümsenmiş mi hissedeceğim? Veya biri beni bugün küçümsediğinde aklıma bütün o hikaye migelecek? Benim orada bir yaram mı var? Varsa tabii tetiklenirsin. Ama o yaralar bile — fark ettiğinde — o sadece geçmişte yaşanmış bir olayın benim o anki bilincimde oluşturduğu bir duygu durumudur. O kadar, o anki bir duyguydu. Ben şu anki bilinçle o olaya baktığımda ne hissediyorum? Gayet mutlu hissediyorum. Neşeli hissediyorum. Huzurlu hissediyorum. Neden? Çünkü ben varlığımın ve değerimin bilincindeyim. Benim varlığımı, değerimi, kimliğimi geçmiş oluşturmuyor. Bugün de oluşturmuyor.

Hani "tamam hadi geçmişi bıraktım, bugün ne yapıyorum? Var olmak ve değerliolmak için bir şey mi yapmam lazım?" Bakın bu da sahte bir şey. Allah sadece şunu diyor bize: ölümü ve hayatı yarattım, ta ki sizi karşılaştırdığım olaylara karşı fıtratınıza göre davranın. Bizden bir CV beklemiyor. Büyük bir başarı beklemiyor. İşte "yıllık ne kadar kazanıyorsun" bunu beklemiyor. Böyle şeyler yok. Basit bir şey, temel bir şey: mutlu ol ve karşılaştığın şeylere insani fıtratınla karşılık ver. Bu kadar. Üzerinize herkese yükler yüklemenize gerek yok. Bütün mesele kendi doğamızın farkına varmakta bitiyor. Buna varmak için de yüklerimizden kurtulmaya ihtiyacımız var.

Manevi Öğretilerin Gerçek İşlevi: Yüklerden Kurtarmak

O yüzden manevi öğretiler insanı büyütmezler tırnak içinde. Hani böyle işte "çok büyük eğitimler verelim, şunu yapalım, bunu yapalım" anlamında manevi öğretilerden bahsediyorum. Manevi öğretiler sizi yüklerinizden kurtarırlar. İşte tırnak içinde anne babanı unutursun. Mesela diyelim ki bir Budist manastırına mı girdin? Adın bile yenilenir. Neden? Çünkü eski adın sana eski hikayeleri çağrıştırıyor olabilir. O yüzden bazen insana yeni bir ad verirler. Sen o bir yaşındaki İsmail değilsin, beş yaşındaki İsmail değilsin, altı yaşındaki İsmail değilsin, işte öğretmenin "aptal, otur" dediği İsmail değilsin. Değilsin, hiçbiri değilsin. Seni bütün o yüklerden kurtarır. O yüklerin altında ezilmekten kurtarır. Sen en doğal haline dönünceye kadar sana ayrışma kabiliyeti kazandırır. Her ne varsa ayrıştırır seni. Ve sen bir anda bütün yüklerinden kurtulmuş olursun. Ne kadar ayrışabiliyorsan o kadar yükten kurtulmuş olursun.

Geçen bir arkadaş rüyasını anlattı. Bir camide kendini çıplak görmüş. İşte oradakiinsanlar da biraz şaşkın veya böyle küçümsüyorlar. Sonra işte bir entari alıp çıkmış ama herkes küçümsüyor. Dedim ki bu güzel bir rüya aslında. Bu yüklerden kurtulmak manasında bir mesajdır. Bütün maskelerinden, yüklerinden, beklentilerinden — işte "şuna ihtiyacım var, bunu başarmalıyım, bunu yapmalıyım, kendimiispat etmeliyim, işte geriye bir şey bırakmalıyım, topluma faydalı olmalıyım." Bakın burada dediğimiz şey, "topluma ne faydalı olacağım, bırak toplumun canı cehenneme" anlamında demiyoruz. Bunlarla kendini tanımlamamanı kastediyoruz.

Peygamberin Kendini Fonksiyonuyla Tanımlamaması ve Dünyayla Özdeşleşmemesi

Hatta diyoruz ki peygamber bile olsan kendini peygamberlikle tanımlamaman gerekir.

Neden? İşte bak peygamberimiz öyle: "ben de sizin gibiyim" diyor. "Ben de kulum" diyor. Peygamberlik çünkü bir fonksiyondur. Peygamberlik kalktığında HazretiMuhammed ortadan mı kalkıyor? Hayır. O peygamberlik bir fonksiyondur. Bak peygamber kendini bir peygamber olarak bile tanımlamıyor. Sadece o fonksiyonunun önemli olduğu bir konuda onu hatırlatıyor. Yoksa "sizin gibi" diyor, "ben yerde otururum, yerim, içerim, işte kuru et yiyen bir Medineli kadının oğluyum" diyor. Yani"ben peygamberim" diye bir tanımla kendini tanımlamıyor. O yükün altına girmiyor.

Anlatabildim. O sorumluluğu yapıyor ama onunla kendini kimliklendirmiyor. O manada söylüyorum. Ve bu bakın çok önemli bir şeydir. Yani kendini hiçbir şeyle tanımlama, sadece bir şeyle tanımla: Allah ve onun yarattığı sen. Bu kadar. Başka hiçbir tanım senin değişmez ve vazgeçilmez özelliğin değildir. Ne kadın olmak, ne erkek olmak, ne şu tarihte yaşamak, ne annenin şu veya bu olması, ne yaşadığın olaylar; hiçbiri. Hiçbir şey seni tanımlayan bir nitelikte değildir. Olmazsa olmazın değildir.

— Hocam, hani onunla özdeşleşme; işte resul olmasına rağmen, ama toplumda biz mesela mesleklerimizle övünüp onunla kendimizi özdeşleştiriyoruz. — Tabii, birçok şey tabii, tabii. İşte sadece meslekte değil, o kadar özdeşleşecek o kadar çok şey var ki. Özdeşleşmeye kalkarsanız her şeyle özdeşleşirsiniz, ama özdeşleşmezseniz, her şey "benimle özdeşleş" bile dese siz hiçbir şeyle özdeşleşmezsiniz. Neye benzer bu?

Altına benzer. Bakın, altını nereye koyarsan koy, hiç tepkimeye girmez. Paslanmaz demirin yanına koy, paslanmaz. Suyun içine koy, bozulmaz. Ne yaparsan yap, üzerine on ton yük koy, bir şey olmaz. Neden? Çünkü tam. Tam olduğu için bir şeyle özdeşleşme ihtiyacı duymuyor.

O yüzden özdeşleşmemek, hani ya "işte böyle keşke dağ başına çıksak o zaman hiçbir şeyle özdeşleşmeyiz" demeyin. Dağ başında bile özdeşleşeceğiniz bir şey bulursunuz, eğer özdeşleşecek bir benliğiniz varsa. O yüzden özdeşleşmemek sizin bilincinizle ilgili bir şeydir. Hiçbir şey ile kendinizi tanımlamama özgürlüğüne sahip olmak. En başta bedeninizle tanımlamama özgürlüğüne sahip olmak. Çünkü insanın ilk özdeşleştiği şeylerin başında bedeni gelir. Herkes farklı düzeyde bedeniyle özdeşleşir. Oradan başlar özdeşleşmelerimiz, işte ilişkilerimiz üzerinden. İşte "anneyim, babayım, eşim, arkadaşım, işte şunu yaptım, bak ben burada konuşuyorum, insanlara faydalı oluyorum" diye kendimi tanımlasam ben de özdeşleşmiş demektir.

— Kitap dönüşü yapacak mısınız? — Bakın, özdeşleşmediğiniz müddetçe hiçbir şeyine yapmanız gerekir, ne yapmanız ekstradan gerekir. Özdeşleşmemek bir bilinç durumudur. Ben kitap yazmasam da, kafamda "İsmail senin bir kitap yazman lazım" desem gene kitapla özdeşleşmiş olurum. Konu kitabı yakmak veya yakmamak değil. Kafamda benim bununla ilgili bir kurgu var mı? Hiç kitap yazmamışımdır ama içimde her zaman bir kitap yazma hasreti vardır — gene özdeşleştim. O yüzden bakın özdeşleşme dışsal bir şey değildir. Sizin bilincinizde oluşan bir şeydir. O yüzden hani

bazı sufiler der ya, "dünyada yaşa ama dünyadan olma." Yani dünyayla özdeşleşme. Dünyada yaşayabilirsin. Bu illa özdeşleşmeni gerektirmez.

Bakın peygamber ne diyor? En zor süreçlerden geçiyor ve veda haccında diyor ki: "size tebliğ ettim mi?" Yani "vazifemi yaptım mı?" "Yaptım." Tamam diyor, "benim bu dünyayla bir işim yok." Ya sen dünyada ne mücadeleler ettin, ne sıkıntılar yaşadın, ne zorlukların üstesinden geldin, niye? Özdeş olduğu için mi? Hayır. Allah onu o olaylarla karşılaştırdı. O da fıtratının gereği olan işleri yaptı. Bu kadar. Dünyayla özdeş değil. O yüzden mesela Batılılar peygamberi anlamıyor. Peygamber evlenmiş ama özdeş değil. Peygamber savaşmış ama bir şeye sahip olmakla özdeş değil.

Peygamber en küçük bir sorunla bile ilgilenmiş ama bu, özdeş olduğundan değil. Küçük büyük her şeyle gereken şekilde iletişim kurmuş, bağ kurmuş ama hiçbir şeyle özdeşleşmemiş. "Vazifemi yaptın mı?" "Yaptım." "Şahit misiniz?" "Şahidiz." "Ya Rabbi" diyor, "sen de şahit ol" ve aslında şunu demek istiyor: vazifem bittiyse benim bu dünyayla bir bağım yok, ben sana dönmek istiyorum demiş oluyor. Bakın en küçük bir özdeşleşme yok. Hani "tam rahatladık böyle bir beş on yılda bir emeklilik falan yaşasak" demiyor mesela.

İşte şöyle, yetmiş yetmiş beş, daha genç, altmış bir yaşında (miladi olarak). Biz altmış yaşındakiinsana ne diyoruz? "Genç" diyoruz. Nereden baksan bir seksen falan yaşamak istiyorsun, ya da iki yüz falan istiyorsun. Ama konu ne iki yüz yıl yaşamak, ne iki bin yıl yaşamak, ne yirmi yıl yaşamak. Konu, yaşadığın bu dünya şartlarında yaşadığın müddetçe nasıl davrandığın. Neyle karşılaştın ve nasıl karşıladın? Bu kadar.

Bakın, haniilla "benim misyonum ne, benim amacım ne, benim dünyaya gelme amacım ne" diye egomuz çok soruyorsa vereceğimiz cevap çok basittir: ne ile karşılaştığını anla ve nasıl karşılayacağını değerlendir. Senin amacın bu, senin görevin bu. Ne ile karşılaşacağını belirleyemezsin. "Ya ben keşke bu zamanda doğmasaydım" — senin öyle bir hikayen yok. Öyle bir hikayeyi üretmene de gerek yok. Ne zaman geldin, ne ile karşılaştın, nasıl karşılıyorsun? Bu kadar basit, bu kadar doğal bir şey aslında hayat. Bunu görebildiğimizde o zaman gereksiz yere bizi neyin mutsuz ettiğini de göreceğiz.

Kendini İspat İhtiyacının Kaynağı

Kendimiispat etmeye gerek yok. Atıyorum, anamın babamın gözüne girmeme gerek yok. Veya işte "onlara göstereceğim, ben sizin küçümsediğiniz şey değilim" dememe gerek yok. Hiçbirine gerek yok. Neyiispat etmeye çalışıyorsan orada gereksiz bir hikaye vardır. Ben çok farklı farklı insanlar görmüşüm. Çocukluğunda okutulmamış diye sürekli okumak hevesinde olan insanlar görmüşüm. Aslında neyiispat etmeye çalışıyor? "Ben okuyabilirim, ben zekiyim, ben aptal değilim." Kime ispat ediyorsun?

Aslında hiç kimseye ispat etmesen bile kendi egona ispat etmeye çalışman da bir özdeşleşimdir. Yani bunu illa birilerine ispat etmeniz de gerekmez. Kendi egonuza ispat etmek zorunluluğu hissetmeniz de büyük bir yanılgıdır. Zaten aslında bütün hikaye oradan kaynaklanıyor. İçeride, nasıl diyeyim, haniiçimize kaçmış bir ego mu

diyeyim, böyle tanımlayayım. İçimize bir şey kaçmış. Sürekli bize "ne yaptın, ne yapacaksın, bak o sana böyle dedi, o sana böyle yaptı, sana kendini değersiz hissettirdi, sen aslında böyle değilsin" diye sürekli bir hikaye anlatan içeride bir şey var. İçimize kaçmış. Hani bazen insana içine düdük kaçar, sürekli konuşurken ıslık öter ya böyle. Bazı çocuklarda olur. Ne kaçmış içimize bir bakmak lazım. O sahte bir şey. O nefsimizi, yani kendimizi temizlememiz gereken bir şey. Ona ihtiyacımız yok.

Onun beklentilerine ihtiyacımız yok. Onun arzularına ihtiyacımız yok. Onun kendiniispat etme eğilimine, hizmet etmeye ihtiyacımız yok. Onun özgürlük hikayesine de ihtiyacımız yok. Onun kendine göre bir özgürlük hikayesi var, o hikayenin peşine düşüyor. Acaba bir bakayım, onun özgürlük hikayesi gerçek bir özgürlük hikayesi mi? Eğer ona karşı uyanık değilsem hiçbir şeye karşı uyanık değilim demektir. O yüzden dünyaya veya insanlara karşı uyanık olmaya çalışmayın. Bunun bir önemi yoktur. Egonuza karşı, o içerideki sahte benliğe karşı uyanık olun. Ona karşı uyanıksanız siz uyanık bir insansınız. Değilseniz, bütün dünyaya karşı bile uyanık olsanız, hatta bütün dünyayı bile peşinizde koştursanız, siz uyanık biri değilsiniz. O yüzden hayat içinde birçok doğal ihtiyaçlar olabilir ama hiçbir ihtiyaçla özdeşleşmeyin.

Cennet, Cehennem ve "Başkaları Cehennemdir" (Sartre)

Ve son olarak, Allah'ın Adem ve Havva'yı cennetteyken uyardığı budur. Yani kainatta hiçbir şeyle etkileşim kurarken yaklaşmamamız gereken şey budur. Özdeşleşerek neye yaklaşıyorsanız, o sizi fıtratınızın cennetinden düşürür. Ne ile özdeşleşiyorsanız fıtratınızın cennetinden sizi düşürür. İster küçük olsun ister büyük olsun. O yüzden cennet özdeşleşmediğiniz bilinçtir. Cehennem özdeşleştiğiniz yerdir. Ne ile özdeşleşiyorsanız orada küçük bir cehennem yaratıyorsunuz. Mesela deseniz ki"sevildiğim ölçüde varım." İnsan sevilmek ister, sevilince mutlu olursun. Sen küçük bir cehennem yarattın. Ama sevmek güzel, sevilmek güzel, birbirini anlamak güzel bir şeydir. Ama bunu varlığının tanımına dönüştürdüğünde, bir varlık temeli edindiğinde, bunu o zaman kendi cehennemini yaratmış oluyorsun. Çünkü özdeşleşmiş oluyorsun.

Yani diyorsun ki "ben öz olarak var değilim, birisi varlığımı fark ettiğinde varım. Ben öz olarak değerli değilim, değer gördüğüm oranda varım. Ben öz olarak nitelikli birideğilim, biri bana sen çok niteliklisin dediğinde böyle kendimi çok iyi hissediyorum." Yani ne yapayım o zaman, kendimi çok iyi hissettirecek sahte muhataplar ve sahte benlikle mi yaşayayım, yoksa içimdeki sahte benlikten kurtulayım mı? Pekiiçimdekisahte benlikten kurtuldun ama sahte insanlar devam ediyor, problem olur mu? Olmaz.

Bütün dünya Peygamber'e, peygamberde olmayan bir şey nedeniyle övgüde bulunsa bundan mutlu olur mu? Olmaz. Bütün dünya peygamberde olan bir değeri yok saysa peygamber mutsuz olur mu? Olmaz. O yüzden kendi varlığınızın merkezinde ve cennetinde yaşamanız gerekir. O yüzden Sartre başka bağlamda bile söylemiş olsa şunu söylüyor: "başkaları cehennemdir." Başkaları üzerinden ürettiğiniz bütün hikayeler, varoluş hikayeleri, değer hikayeleri cehennemdir. Bu "başkalarının Allah belasını versin" anlamında değildir. Bunu lütfen yanlış anlamayın. Sonra dersiniz ki"İsmail Hoca öyle demişti" falan. Yani başkaları üzerinden kurduğumuz her şey.

Mesela "insanlar beni anlasa mutlu olurum" — yanlış bir adım, bakıyorsun cehennem yarattın. Peki anlamasa ne yapacaksın? Mutsuz olacaksın. Bak adam kitap yazmış, okunmadığı için "keşke bu kitapları gömsem" diyor. Kırk elli yılını vermiş. Bak kendine cehennem yaratmış. Neden? Çünkü başkalarının bilincini hedef alıyor. Onlar kitapları okusun, kendilerini geliştirsinler, olgunlaşsınlar. Peki bu senin vazifen mi? Veya sen kendini bunun üzerinden mi tanımlayacaksın? İşte o yüzden kendinizde olduğunuz müddetçe cennettesiniz. Kendinizi başka bir şeye hatfettiğiniz, başka bir şey üzerinden tanımladığınız durumda da cehennemdesiniz.

Teşekkür ederim. Teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı doğrudan bir sure adı veya ayet numarası zikretmemiştir; bu nedenle onaylanmış bir ayet ataması yapılmamıştır. Konuşmacının açıkça isim vermeden atıfta bulunduğu, ancak surelerini belirtmediği üç yer tespit edilmiştir: (1) "Allah ölümü ve hayatı yarattı, ta ki hanginiz güzel eylemde bulunacak" ifadesi (muhtemel: Mülk Suresi, 2. Ayet — kesin değildir); (2) "Onu en güzel kıvama getirdik... ona ruhumuzdan üfledik" ifadesi (muhtemel: Secde Suresi 7-9 / Hicr Suresi29 — kesin değildir); (3) Hazreti Yusuf'un "az bir paraya satılması" ifadesi (muhtemel: Yusuf Suresi, 20. Ayet — kesin değildir). Bunlar tahmini eşleştirmelerdir, konuşmacı tarafından teyit edilmemiştir.

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.