Nefs-i Levvame ve Sahte Kendilik
Kısa Özet
Sohbet, Kur'an ve tasavvufta geçen "nefs-i levvame" (kendini kınama) kavramının yanlış anlaşılmasının, kendilik kavramının doğru oturtulmamasından kaynaklandığı tespitiyle başlıyor. Konuşmacı; beden, yaş, kıyaslama, başarı, sevilme gibi geçici referanslar üzerinden kurulan "sahte kendilik" ile bunların hiçbirine bağlı olmayan hakiki kendiliği ayırt etmeye çalışıyor. Bir ayete ("Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu") ve "Allah'la mutlu musun?" sorusuna dayanarak, mutsuzluğun kaynağının olaylar değil bu sahte kendilikle özdeşleşme olduğunu; nefs-i levvamenin amacının kendi kendini yıkıcı biçimde suçlamak değil, sahte benliklerifark edip onlardan sakin bir biçimde ayrışmak olduğunu anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kendini suçlamaktan kaçınmak için "zaten kendimi pek suçlamam" demek de, kendini beden/başarı/onay üzerinden aşırı kınamak da aynı kökten gelen iki farklı sahte benlik stratejisidir; çözüm ikisi de değil, kendini doğru tanımlamaktır.
- Kıyaslama mekanizmasının kendisi kötü değildir (yaratılış aleminde çeşitliliği anlamak için gereklidir); sorun, bu mekanizmayı sahte/geçici bir kendilik tanımı üzerinden işletmektir — hakiki kendilikte kıyaslama diye bir şey yoktur.
- Nefs-i levvame doğru anlaşıldığında bir tabağı yıkamak gibidir: sahte benliği kendinden nefret ederek değil, ona kendin gibi bakmadan, sakin bir farkındalıkla ayrıştırmaktır; yanlış anlaşıldığında ise kendi kendine saldıran bir "otoimmün hastalık" haline gelir.
Nefs-i Levvame: Kendini Kınamak Ne Demektir?
Hoş geldiniz arkadaşlar. Evet. Kendilik kavramının üzerinde biraz başka bir açıdan durmaya çalışacağız. Kur'an'da da geçen, tasavvufta da çokça işlenen "nefs-ilevvame" kavramı var — kendini kınamak olarak tercüme edilir. Kendini kınamak, hatta biraz daha aşırı yorum yapılırsa kendini suçlamak. Bu aslında psikolojide de geçen bir şey. Hani bazı insanlar kendilerini suçlarlar. Kendini suçlayan içimizde bir mekanizma vardır; özellikle bu bazılarında çok güçlüdür, bazılarında da çok zayıftır, ama o zayıf olanlarda bile zaman zaman ortaya çıkar.
Peki doğru bir şey mi? Mesela bazı kişiler ne yaparlar? Kendini suçlamayı ve kendinikınamayı psikolojik olarak zorlayıcı bir şey olarak hisseder. "Ben kendimi suçladığımda kendimi kötü hissediyorum, o yüzden de ben kendimi pek suçlamam. İşte yanlış yapmışsam yapmışımdır, yapmamışsam yapmamışımdır, çok da üzerinde durmam" diyerek zaten yine bir başka sahte benlik üzerinden bir çözüm üretmeye çalışırlar. Yani "kendini suçlamak insana kendini kötü hissettirir, öyleyse kendimizisuçlamaya gerek yok" şeklinde bir hareket tarzı oluşturur.
Bu noktada arkadaşlar, aslında bütün hikaye kendilik kavramının anlaşılmamasından kaynaklanıyor. Neden? Aslında anlaşılmayan şey şu — zaman zaman da değiniyorum ama anlaşılması biraz zor gibi görünen bir şey: gerçek, hakiki bir kendilik var. Bir de onun dışında kendimiz diye tanımladığımız düşünce, duygu ve davranış kalıplarımız var. Gerçek kendiliği şu an tam olarak idrak etmiyoruz; o kendilik bizde var ama şu an onu idrak etmiyoruz. Onun yerine neyi kendimiz olarak algılıyoruz? Birçok şeyi, bedenimizden başlayarak — işte "40 yaşına geldim, 50 yaşına geldim, şu yaşa geldim" diye başlayarak, bedenimizin biyolojik yaşı üzerinden tanımlamalar yaparız ve buna "kendim" deriz. Dolayısıyla aslında bizler her zaman hayatta gerçek kendimiz olmayan şeyleri kendimiz olarak algılama tuzağına sahibiz. "Tırnak içinde" söylüyorum, böyle bir olumsuz potansiyelimiz var.
Ayaksız Köpek ve Kıyaslama Mekanizması
Ben veterinerlik okudum; bizim veterinerlik fakültesinin bahçesinde ayakları kesik veya ameliyat geçirmiş, herhangi bir nedenle bir ayağı olmayan köpekler olurdu. Böyle 3-4 tane köpek hatırlıyorum. Ben de öyle bir bakardım mesela, derdim ki "Allah Allah, ne kadar ilginç." Mesela bu köpek diğer dört ayaklı köpeklerle kendini mukayese etmiyor, ara sıra "benim de ayağım var, bir ayağım eksik" falan demiyor.
Bu bana gerçekten düşündürücü bir şey olarak gelmişti. Ve o noktadaki kanaatim, hayvanların bunun üzerinden bir kendilik tanımlaması olmadığı yönündeydi. Kendiniböyle bir şey üzerinden tanımlamıyor, öyle bir potansiyeli yok. Ama bizim, "tırnak içinde", böyle bir olumsuz potansiyelimiz var, değil mi?
Kendimizi biraz yoklasak, her gün bir şeylerle karşılaştırıyoruz kendimizi. Ama hangikendimizi? Sahte kendimizi, değil mi? Kendinizi hiçbir zaman hiçbir şeyle kıyaslayamazsınız, böyle bir şey mümkün değildir. Yani gerçek kendinizde olduğunuzda kıyaslama diye bir şey yoktur. Ama sahte kendiliklerinizde kıyaslamak, zihni kendi haline bıraktığınızda doğal olarak yapacağı bir şeydir — şey gibi, yukarıdan aşağıya atılan taş düşer. Eğer kendinizi zihninize bırakırsanız, zihniniz size "tırnak içinde" söylüyorum kim olduğunuzu da anlatır kendince. Sizi kırk defa bir şeylerle karşılaştırır — kardeşinizle karşılaştırır, arkadaşınızla karşılaştırır, eşinizle karşılaştırır, toplumda gördüğünüz insanlarla karşılaştırır, sürekli bir mukayese yapar.
Peki bu mukayese yapma potansiyeli kötü bir şey mi? Kötü bir şeyse niye bize verildi? Aslında mukayese yapma potansiyeli kötü bir şey değil. Fakat sen kendizannettiğin bir şeyin üzerinden bir başkasının kendi zannettiği bir şeyle kıyaslıyorsun.
Cahit Sıtkı Örneği: Bedenle Özdeşleşme
Mesela ben diyorum ki, bugün Cahit Sıtkı ile ilgili bir belgesel dinledim. Adam kendiniçok çirkin görüyormuş, hiçbir kadının onu beğenmeyeceğini düşünüyormuş mesela.
Şimdi bu nedir? Bu kişinin gerçek kendisini unutup kendisini beden üzerinden tanımlayıp, bunun üzerinden de "başkaları bu çirkin adamı beğenmez" diyen bir sahte benliğin ürünü. Bakın kendilik algısı da sahte. Beğendirmek istediğiinsanlar noktasında baktığınız zaman, onların da büyük oranda algısı sahte.
Mesela bir arif sana bakarken "güzel misin, yakışıklı mısın, kaç para kazanıyorsun, hangi arabaya biniyorsun, nasıl bir evde oturuyorsun" bunlara bakar mı? Bunları sorar mı? Hayır. Soran zaten arif değildir yani. Bir peygamber veya bir arif senin insaniyetine dair bilincinin ne olduğuna bakar. Bakacağı başka bir şey yoktur. Sen kendi öz varlığın ve insaniyetine dair nerede duruyorsun? Budur asıl olan şey. Bunun dışında hiçbir şeyin kıymeti yoktur.
Dolayısıyla biz ne yapıyoruz bu hayat sürecinde? Kendimiz zannettiğimiz şeylerikendimiz zannedip bunun üzerinden başkalarının sahte kendilikleriyle mukayese yapıyoruz. İşte kazandığımız para üzerinden mukayese yapıyoruz, sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeyler üzerinden mukayese yapıyoruz — ev, araba, o, bu, şu üzerinden. Hayatta karşılaştığımız olaylar açısından mukayese yapıyoruz, kendimizişanslı veya şanssız görüyoruz, ailemiz üzerinden mukayeseler yapıyoruz. Ve bu mukayese ikiihtimalle sonuçlanır doğası gereği — ya mukayese ettiğinden kendinidaha iyi görürsün ya da mukayese ettiğinden daha kötü görürsün. Başka bir ihtimal pek yoktur, az ya da çok mutlaka bir farklılık olacaktır. Ve bu farklılık seni ya sahte kendini daha iyi hissetmene ya da sahte kendini daha kötü hissetmene yol açacaktır.
Ve burada ne devreye girecektir? Hisleriniz — biraz önce dediğim gibi sahte bir kendilik üzerinden kıyaslama yapıyorsun ve sahte duygular üzerinden de kendiniiyiveya kötü hissediyorsun. Birini görüyorsun, sana kendini kötü hissettiriyor; birinigörüyorsun, sana kendiniiyi hissettiriyor — "en azından onun gibi değilim, çok şükür"
demeye başlıyorsun. Bütün bunlar nedir aslında? Sahte kendilikler üzerine işleyen algılardır.
Mesela diyorsun ki "elli yaşına geldim, ne yaptım?" Bu çok doğal bir soru gibi geliyor — "şu yaşa geldim, ne yapabildim ki?" Bak ne yapıyor o benlik? Seni, yani gerçek kendini, aslında elli yıllık ömrü boyunca ne yaptığıyla tanımlıyor. "Tırnak içinde" şunları şunları yapmış olsam — atıyorum, iyi bir evliliğim, işte kafama göre yetiştirebildiğim çocuklarım, işte maddi şartlarım, güzel bir evim, işte şöyle kenarda biriktirdiğim bir maddi kazanım varsa kendimiiyi hissediyorum. Bu ne kendisi? Bu neyin kendisi? Ama bunu düşünemezsin bile.
Hatta ben bu soruları soruyorum — muhtemelen ben de bir zamanlar dahil olmak üzere böyle bir soru bile duymamışızdır. Ben insanlara bazen böyle bir kontrpiyede bırakmak için, "kendimi çok kötü hissediyorum" diyor, "hangi kendin?" diyorum. Şöyle bir afallıyor. "Hangi kendin" cümlesi bile ona garip geliyor. "Ben kendimi çok değersiz hissediyorum." "Hangi kendini değersiz hissediyorsun" diyorum. "İşte kendim hocam" diyor, "kendim." Hangi kendim — o soruyu bile sormamış ki, sorabilmesini sağlayabilecek hiçbir veriyle, hiçbir bilgiyle de karşılaşmamış. Tahmin ediyorum hiçbirimiz böyle sorular soran bir bilgi alanıyla karşılaşmadık.
Hani Descartes'e atfediliyor, "düşünüyorum, o halde varım." Onu kendi zannediyor, o düşüneni kendi zannediyor. Mesela acaba bir adım daha ilerisine gitmiş mi? Kim düşünüyor? Bunu sormuş mu? Ona "kendin" mi demiş, yoksa başka bir şey midemiş? Mesela, gerçek kendilik düşünür mü diye sorsam, ben cevabını vereyim: gerçek kendilik düşünmez. Peki geri zekalı mıdır? Değildir. Böyle mal mal mı bakar?
Hayır, öyle değildir. Orada bilgi anlık olarak ortaya çıkar, orada düşünme faaliyetiyoktur.
Dolayısıyla arkadaşlar bizim en temel handikapımız, en temel problem alanımız, bize "kendin, kendin" diyen içerideki zihin mekanizmasını fark etmektir. Bunu fark etmekten başka bir çaremiz yoktur. Ben mesela bir insan bir şey konuştuğu zaman, bir şey yazdığı zaman, dikkatim sadece şuraya odaklanıyor: bu ne tür bir sahte kendilikle şu an meşgul? Yani kendini ne zannediyor? Hani bizde vardır ya "kendinine zannediyorsun?" — ya kendimizi hep bir şey zannediyoruz, kendimiz dışında.
[Bu noktada ses kaydında kısa, tam anlaşılamayan bir geçiş bulunmaktadır — konuşmacının "gerçek kendilik düşünmez" ifadesiyle ilgili kendi kendine bir açıklama/onaylama cümlesi olduğu tahmin edilmektedir.] Hem düşünme melekemizin gerektiği yerde onu kullanmak için, hem de bazı şeylerin düşünmenin nesnesiolmadığını anlamak için buna ihtiyacımız var. Her şey düşünülebilir değildir. Tabii kiKur'an "tefekkür etmez misiniz?" diyor. Neden? Çünkü yaratılış alemi düşünmeyigerektiren bir şeydir. Neden? Çünkü çeşitlilik var, çünkü farklılık var ve sen bütün o çeşitlilik ve farklılığı, o düşünen, yani rasyonel kıyaslayan mekanizmanı kullanarak kıyaslayacaksın. Mesela şunun bir ebatı var, bunun bir ağırlığı var — bunun ağırlığı diyelim ki şu bardağın ağırlığından azdır diyeceğim değil mi? Bu neyle yapılan bir şey? Düşünerek yapılan bir şey. Veya diyelim ki bedenimin yaşı kaç diye
düşündüğüm zaman, doğum tarihimle bu yılın tarihini çıkaracağım — birbirinden çıkan şey biyolojik bedenimin yaşı olacak, benim değil ama.
Dikkat edin, farkına vararak veya varmayarak gün içinde kaç defa bedeninizle özdeş olarak cümle kullanıyorsunuz. "Çok yaşlandım, gencim, işte böyle hayatım boşa geçmiş gibi hissediyorum" falan gibi hikayeler; kendiniziiyi, güzel, çirkin, yakışıklı, yakışıksız — "işte beni kim beğenir" — şöyle aynaya bakıp "beni kim beğenir" diyorsan, seni kimse beğenmemesi lazım. Çünkü sen o değilsin. Ama sen kendinibeden zannediyorsun, karşındaki de seni beden zannediyor, o yüzden şaşırmıyorsun. Çünkü aynı yanılgıya sen de sahipsin, karşındaki de sahip.
Yeğenin Sorusu: "Ben Güzel miyim?"
Hani hep söylüyorum, benim bir yeğenim vardı, 10-11 yaşlarındaydı herhalde. Bir gün böyle yeni bir elbise almış falan; işte geldi, "amca" dedi, "ben güzel miyim?" Ben tabiidurdum. Dedim "sen özün itibariyle güzelsin" dedim. Şimdi eğer o giydiği elbise ve bedenini kast edip onun üzerinden "güzel miyim" diye soruyorsa, ben de cehaletimle cevap verip "eğer evet çok güzel olmuşsun canım" desem, iki cehalet buluşmuş olur. O yüzden de hiçbir çelişki hissetmeyiz değil mi? Neden çelişki hissetmiyoruz? Çünkü bizi cehalette eşitlemişler. Bizi cehalette eşitlemişler; o zaman sistem gayet güzel işliyor.
Bir gün üzülerek bir arkadaşa böyle aşırı dekolte giyinmiş, ortak tanıdığımız birinigösterdim. "Ya" dedi, "kız amma da cesurmuş" dedi. Şimdi ortak bir cehaletin aslında neye mal olduğunu düşünebiliyor musun? Bu söz aslında gerçekten acı verici bir şeydir. Bunu din bağlamından bağımsız düşünelim — yani konu din değil, örtünmek örtünmemek meselesi değil. Bir insanın bedeniyle özdeşleşip bedenini göstermesini, bir başka cehaletin "bu kız ne kadar da cesurmuş" diye cevaplaması aslında büyük bir insanlık faciasıdır. Ama ben uyarmasam konuşma böyle devam edecekti; ben dedim "dur bir dakika, sen ne diyorsun?" dedim. "Ya" dedi, "o anlamda değil" falan diye çevirmeye çalışıyor. "Bak" dedim, "zihninde ilk oluşan şey neydi? Cesaretle neyieşleştirdim — aşırı dekolte bir giyim." Ve bak, bu zihninde çelişki de oluşturmadı.
Muhtemelen de kendini "ya ben onun kadar güzel değilim tabii ki, kız güzel tabii kigösterecek" falan diye düşündüm — öyle devam ediyordur zihin. Neden? Çünkü bizicehalette eşitlediler. O yüzden şaşırmıyoruz birçok şeye.
Ortak Cehalet: Bedenle Kurulan Bağ
Hatta geçen bir arkadaş dedi ki, "ya" dedi, "evleneceğim erkeğin bana ilk sorularından biriişte boyun kaç, kilon kaç — ben bunu çok materyalist bir şey olarak görüyorum" dedi. "Peki" dedim, "doğru söylüyorsun. Peki, sende benzer bir şey yok mu?" "Yok" dedi. "Peki" dedim, "sen evleneceğin erkeğin bedensel özelliklerine bakmıyor musun? Objektif iyi düşün ve cevap ver. Bakmıyor musun?" "Bakıyorsun." Aranızdaki fark ne? Sen bunu açıkça söylemiyorsun, öbürü açıkça soruyor. Aranızda bir fark yok. Ama bunun farkında değiliz.
Yaniinsan dediğimiz şeyi neyle ölçüyorsun? Karşındakini ne olarak görüyorsun, karşındaki nasıl biri? İnsan derken evet insan, ama neyi kastediyorsun? Hadi insanları bırak, dıştakiinsanları bırak — sen kendini ne olarak algılıyorsun? Bakın hep söylüyorum, "toprak olup gideceğiz" demen bile bir beden cehaletinden başka bir şey değil. "Toprak olup gideceğiz" dememiz bile bedenimizle özdeşleşmenin bir ürünü. Senin kutsal kitabında böyle bir bilgi mi var, yoksa tam aksi bir şey mi var?
"Hepiniz Allah'a döneceksiniz." "Ölünce Rabbime döneceğim" diyor musun? Yok.
"Ölünce işte unutulacağım" — bu da ne özdeşleşmesi? İnsanlarla özdeşleşme.
Ölüm, Unutulma ve Beden Kimliği
Mesela farz et ki eşin öldü, eşin üç gün sonra evlendi, sana da ahiret kamerasından gösteriyorlar. Ne düşünürsün? Bakın böyle ben çok rüya görmüşümdür — kadın veya adam, eşi vefat ettikten sonra evleniyor, sürekli rüyasında eşini görüyor. Çünkü eşiçok rahatsız. Ama niye rahatsız? Çünkü özdeşleşmiş, eşiyle özdeşleşmiş, ilişkisiyle özdeşleşmiş. Yani bu eşiniz olabilir, çocuğunuz olabilir, arkadaşınız olabilir, en samimidostunuz olabilir. Bakın özdeşleşme illa pozitif anlamda da olmaz — negatif anlamda da olur, kötü bir evliliğiniz olur, kafanız ömür boyu ona takılır. Niye takılacak ki? Ama takılır. Peki sizi takan kim orada? Sizi takan kendi bilincinizdir.
Suçlayan Kim, Suçlanan Kim?
Dolayısıyla konumuzun en başına tekrar döneyim. Nefs-i levvame kavramından başlamıştık — kendini levmetme, kınama diyelim, en yumuşak ifadesi. Peki, şimdibazı böyle tasavvuf karşıtları vardır — "işte dinde şahsiyet önemlidir, kendini kınarsan o zaman şahsiyetini de aşağılamış olursun" falan filan böyle tartışmalar yapılır.
Neden? Çünkü kendilik kavramını doğru yerine oturtmuyoruz ki, herkes birbiriyle o zaman kavga ediyor.
Nefs-i levvame nedir? Oradaki nefs nedir? Neyi kınayacağım? Ben bunu eskiden böyle insanlar anlar zannediyordum. Bir zaman bir arkadaşla konuşurken bana şunu söyledi. "Dedi ki, ben senin demenle kendi kendimle savaşıyorum" dedi. Ben o zaman "hayır" dedim, sen kendi kendinle savaşmayacaksın. Sen kendin olmayan kendiliklerle savaşacaksın. Çünkü hakikaten kendi kendiyle savaşması çelişkidir. Otoimmün hastalık gibidir bu. Mesela otoimmün bağlı hastalıklar vardır — bakarsınız işte sinir kılıfları zedelenir, bunu beden kendi kendine yapar, yani sinir kılıflarını bozar.
Bu tür şeylere otoimmün hastalık deniyor. Bir nevi kendi kendini yemek gibi bir şey bu, kendi kendine zarar vermek gibi bir şey. Şimdi psikolojik olarak da "kendikendimle savaş" aslında doğru bir cümle değil. Ama şu anda bize öyle görünüyor.
[Dinleyici sorusu:] "Hocam, nefs-i levvamede suçlayan ve suçlanan da sahte benlikler mi? Ama suçlayan acaba sahte mi? Gerçek kendilik ortada yokken, ikisi de sahte benlikler mi? O zaman sahte olan mı suçluyor?"
Evet. İşte orayı şöyle açacağız. Şimdi sahte bir kendilik var. Sahte kendilik nedir arkadaşlar? Örneğin "ya Allah bana niye böyle güzellik vermemiş, başkası benden daha güzel" veya "işte başkası benden daha yakışıklı" veya "işte niye benim başım
kel mesela" değil mi, "bakıyorum bazı arkadaşlara gür gür saçları var" falan diye düşünebilir bir benliğim değil mi? Burada bakın saç sahte değil, kelliğim de sahte değil, karşımdakinin saçının çok güzel olması da, uzun olması da sahte değil. Fakat benim kendimi bedenimle, saçımla, saçımın kelliğiyle tanımlamam sahte bir şey. Anladın mı? Sahte benlikle. Mesela kendiiçimde kendimi kıyaslarım — burada neye "kendim" diyorsam, neyi referans alıyorsam oraya bir bakacağım: o hakiki midir, geçici midir? Geçici bir şeyse, onun üzerinden yaptığın kendilik tanımı sahtedir. Bu kadar açık. Bakın olayın kendisi sahte değil, senin onun üzerinden kendini tanımlaman sahtedir.
O yüzden sahte kendilik kavramı çok önemli bir şeydir, çok kıymetli bir kavramdır.
Doğru anlaşıldığı zaman hayat kurtarıcı bir şeydir, sizin can kurtaranınızdır. Ama anlayamadığınızda ve ona kapıldığınızda da Titanik gibi olursunuz — ilk yolculuğunuzda buzdağına çarparsınız, ömrünüz buzdağlarına çarpmakla geçer. "Bu bana gereken saygıyı göstermedi", "işte ya ben beceriksizim, tekiyim, ben bunun gibiyapamam" — bir sürü hikayeyle karşı karşıya kalırsınız. O yüzden sahte kendiliğikeşfetmek ve ondan ayrışmak iman kadar kıymetli bir şeydir. Zaten iman ancak böyle olabilir. Çünkü inanmak üzerinden de bir kimlik oluşturabilirsiniz — "ben inanıyorum, sen inanmıyorsun" üzerinden bir üstünlük taslıyorsun mesela, kendini daha şanslı görüyorsun. Bu da bir sahte kendiliğe yol açabilir. O yüzden bütün dinlerin istisnasız yegane gayesi kendini bilmek, bir başka ifadeyle kendini bulma yolculuğu yapmaktır.
Kur'an'dan Bir Ayet: "Allah'ı Unutanlara Kendilerini Unutturur"
Bakın benim hayatım için, kendi bilincim için çok kıymetli bir ayetten bahsedeyim.
Bunu zaman zaman söylüyorum, literal tercümesi şudur, bir şey katmadan söylüyorum, parantez marantez de yok: "Onlar Allah'ı unuttu. Allah onlara kendileriniunutturdu." Bak sadece bu ayeti düşünün — bu ayeti düşünmeniz sizin için fevkalade büyük bir fark imkanı sağlar. "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Mesela eşimi unutabilirim, bu kendimi unutmam anlamına gelmez. Evimide unutabilirim, bu da kendimi unutmam anlamına gelmez. Birçok şeyi unutabilirim, hiçbiri kendimi unutmak anlamına gelmez. Ama Allah'ı unutursam, bu kendimiunutmam anlamına geliyor. Bak bunu Kur'an söylüyor — ben Kur'an söylediğiiçin de demiyorum, yüzde bin doğru olduğuna inandığım için söylüyorum, aynı zamanda hem bunu Kur'an söylüyor hem bunu benim bilincim söylüyor, bunu tasdik ediyor.
Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. O zaman şunu tefekkür etmeye çalışın: o zaman "ben" dediğim şey veya kendim, Allah'la bağlantılı bir şey — bak eşimle değil, arkadaşımla değil, dostumla, yakınımla, kardeşimle, anne babamla, sosyal statümle, kazandığım parayla, anne babamın bana şunu veya bunu demesiyle hiçbiriyle ilişkili değil benim kendim.
Aynı zamanda başkalarının seni unutması da problem değil. Çünkü bir sahte kendilik de oradan bizi vuruyor — "işte insan ne zaman ölür, onu hatırlayan en son insan öldüğü zaman" değil mi, böyle şeyler var. Instagram paylaşımları var, hoş bir şey oluyor, böyle dostluk, vefa falan bunları zannettiriyor değil mi size mesela? İşte "insan
biriktir" diye bir kavram üretmişler. "Ben insan biriktiriyorum." Ben kendimi bile biriktirmiyorum, nasıl bir de bir insan biriktireyim değil mi? Benim kaç arkadaşım var, beni sevenler kim, ne kadar seviyorlar, ne kadar özlüyorlar, ne kadar önemsiyorlar — bunu mu biriktireceğim? Kendini bile biriktirmeyeceksin. Sen hem sahte bir ego biriktiriyorsun hem de o sahte ego ile insan biriktirmeye çalışıyorsun.
Ve Allah sana en temelden, en merkezden bir mesaj veriyor. Bakın bunları biz bazen böyle — sağ olsun dindar hocalarımız var, Allah'ın bu hatırlatmalarını "bak seniuyarıyor, kafanı kıracak bununla, sağ ol, göreceksin" bunu söylüyor, "dinlemezsen de göreceksin" gibi böyle bir modda kullanıyoruz bunları. Bunlar böyle değil arkadaşlar.
Bunlar bizi uykumuzdan uyandıran şefkatli bir anne gibi. Bizi bir uçuruma doğru farkına varmadan giderken uyaran bir mesaj gibi algılanmalı. Yani bunlar Allah'ın rahmetinin yansımalarıdır. Allah sana diyor ki, beni unutursan kendini unutmuş olursun. Bunu sana niye söylüyor? Çünkü onu unutuyorsun ve kendini unutuyorsun.
Bu konuda Müslüman olmanla olmaman arasında bir fark yok. Allah'ı unutmak demek, "ben Allah'ı tanımıyorum" demek değil. Ben yani kendim de, uzun yıllar dahil olmak üzere, Allah'a hiçbir zaman bir inançsızlığım veya şüphem dahi olmadı. Ama kendimi Allah'la tanımlama bilincim de uzun süre olmadı. Ne demek insanın kendini Allah ile tanımlaması? O başka bir bilinçtir. Ve o yüzden — Allah'a şükür biz Allah'ı unutanlardan değiliz [derken şunu kastediyorum]:
Allah'la Mutlu musun?
Bizim tanıdığımız kamil bir insan vardı. Hep şunu söylerdi karşılaştığında: "Allah'la mutlu musun?" Yani hava 35 derece olmuş, ne olacak? Eşinle arkadaşınla problemin olabilir, tartışmış olabilirsin — "Allah'la mutlu musun?" Sorduğu yegane soru buydu.
Niçin soruyordu bunu? Çünkü hakiki mutluluk ancak onunla olur. Ve aynı zamanda senin şu anda yaşadığın mutsuzluk, Allah'la mutlu olma bilincini unuttuğun içindir. Bak Hazreti Asiye'nin eşiyle problemi var ama mutlu, değil mi? Atıyorum, peygamberiamcası reddetmiş, canı yanmış ama mutlu. Veyahut da birçok sorunla karşılaşmış, taşlanmış, ama mutlu. Neden? Çünkü referansı doğru noktada, çünkü kalbi merkezinde.
"Allah'la mutlu musun?" "Mutlu değilim." O zaman sen Allah'la değilsin. Orayı fark etmen gerekiyor. Zaten bu sorunun amacı da bu — onu sana fark ettirmek. Mesela "Allah'la mutlu musun, hakikaten mutluysan ne güzel." Mutlu değilsen, bu Allah'la mutlu olmadığın için değil, yani Allah seni mutlu edemediğiiçin değil. Sen kendini Allah dışında bir şeylere refere ettiğin, Allah dışında bir şeylerle kendini tanımladığın için Allah'la mutlu değilsin.
Hani bu şey gibidir: bir çocuk düşünün, annesi var babası var, anne baba onu koruyup kolluyor, ihtiyaçlarını gideriyor. Ama bir arkadaşı var, onu bir oyuna almıyor, o da böyle üzgün üzgün eve geliyor. Onun mutluluğunu ne örttü? Birisinin onu oyuna almayışı. Veya sokakta bir arkadaşın elinde balon gördü, onun balonu yok, bu onu üzdü, bu onu mutsuz etti. Dolayısıyla aslında doğal olarak var olan mutluluğu
unutulmuş oldu. Hani annen var, baban var, koruyan, seven, merhamet eden bir annen baban var değil mi, bir çocuk olarak mutlu olman gerekir. Ama bak çocuk bir şeyle mutsuz olabiliyor. İşte bizim durumumuz da buna benziyor.
O zaman ben şu soruyu kendime sormalıyım: şu anda beni mutsuz eden ne, olay olarak, olgu olarak? İkincisi, bundan mutsuz olan kim? İlk soruya bazen bir cevap veriyoruz: "beni mutsuz eden ne? Eşim, arkadaşım, yaşadığım bir olay, 35 derece sıcaklık, işte toplu taşıma araçlarına binmek, millet yıkanmıyor, kokuyor, beni rahatsız ediyorlar" falan filan bir sürü hikaye üretiyorsun, "bunlar seni mutsuz ediyor, tamam." İkinci soruyu sormuyorsun: bundan mutsuz olan kim? Yani neyin üzerinden mutluluk veya mutsuzluk hikayesi üretiyor senin benliğin, senin benliğin — şu anda mevcut olan, kendim zannettiğin benlik — sana nasıl bir mutluluk veya mutsuzluk hikayesianlatıyor? Çünkü onun hikayesine göre sen mutlu veya mutsuz oluyorsun.
Mesela cebinde para varsa mutlusun, yoksa mutsuzsun. Eşin seni çok seviyorsa mutlusun, sevmiyorsa veya sevgisini hissetmiyorsan mutsuzsun. Gibi kırk tane hikaye var burada değil mi? İşte maaşın şu olursa mutlusun, şöyle olursa mutsuzsun.
Geleceğini garanti altına aldığını hissediyorsan mutlusun, hissedemiyorsan mutsuzsun. Bu ölçü birimini sana kim sunuyor? O benliği keşfetmek durumundasın. Yoksa sen onu doğal bir ölçü birimi zannedip onun üzerinden "ya mutsuzum" — ben olsam ben de senin yerine mutsuz olurum tabii ki, çünkü sen yanlış bir benlikle bu hayata bakıyorsun. "Kendimi değersiz hissediyorum." E ben de senin yerinde olsam ben de değersiz hissederim, çünkü sahte bir benlik üzerinden hayata bakıyorsun.
Sahte benlik üzerinden ben de bakarsam ben de mutsuz olurum, ben de değersiz olurum, ben de sitem ederim. O zaman neye bakman gerekiyor? O anki kendilik algısına bakman gerekiyor. İşte temizlemen gereken budur.
Nefs-i Levvame'nin Doğru Kullanımı: Tabak Meseli
Peki bununla kavga etmen mi gerekiyor? Hayır. Aslında biz nasıl ki bir elbise kirlendiği zaman ne yapıyoruz? Yıkıyoruz yani. Peki elbisenden nefret ediyor musun? Etmiyorsun. Elbisene karşı bir kin, düşmanlık, garez oluşturuyor musun?
Oluşturmuyoruz. Hatta ne diyorsun? "Ya ben bu elbiseyi çok seviyorum, bir an evvel yıkayayım" diyorsun, "çok kirlenmiş." İşte nefs-i levvame aslında bu demektir. Yanisahte kendiliklerden gerçek kendini temizleme süreci. Bunu yapabilmen için aslında sahte kendiliğin farkına varman gerekir. Varırsan onu suçlamana da gerek yok. O şey gibidir — hani bir tabağı alırsın, suyun altına koyarsın ve o su tabağı temizler değil mi? Tıpkı bunun gibidir aslında.
Ama bizde ne var? Biz onu kendimiz zannediyoruz. Bu sefer Allah diyor ki onu eleştir diyor. Çünkü onu kendin olarak sahiplenmişsin. Mesela diyorsun ki "kardeşim ben beni sevmeyeni sevmem" veya "işte bana biraz böyle görmezden gelerek davranan insana çok gıcık olurum, çok rahatsız olurum, hatta biraz da laf sokmak istiyorum yani, kimmiş o, beni görmezden gelen kimmiş" diyen bir benliğin var. Şimdi bununla ayrışman için önce biraz levmetmen lazım — "ya bu ne kadar yanlış bir benlik, bu ne kadar hatalı bir benlik" — onu levmetmen, kınaman gerekiyor. Onun kendin
olmadığını anladığında artık o kınamaya gerek kalmayacak. O, bir tabak ile o tabağın üzerindeki kir gibi ayrıştırılacak.
Mesela bazı tabaklar vardır, böyle çatlak gibi görünür — ben eskiden öyle tabak olduğunu bilmiyordum, "bu çatlamış" diyordum, baktım çatlakmış aslında. Şimdi hanigerçekten mi desen böyle, yoksa gerçekten çatlak mı? Bunu ayırdığında mesele çözülmüş olur. Eğer gerçekten o ona ait bir şey değilse, onu bırakırsın. Ama bunun için ayrışmaya ihtiyacımız var. Neden? Çünkü ayrışamadığımızda onu kendimiz olarak algılıyoruz.
Sosis Örneği: Sahte Benlikle Ayrışma
Hani benim hep söylediğim bir şeydir, tekrar hatırlatayım — basit bir şey ama anlatmak için güzel bir şey. Mesela ben, sosis dediğiniz gıdayı psişik mekanizmam ve biyolojik damak zevkim itibariyle çekici bulan bir konumdayım. Bak ben demiyorum "ben sosisi çok severim." Dikkatli cümle kullandım. Yani "ben sosisi seviyorum" diye başlamayacaksın. Doğru konumlandırma yapacaksın: bir zaman o gıdayı yemişim ve onun içindeki maddeler her neyse damak zevkime çok güzel görünmüş, işte beynime giden sinyaller de "bu çok güzel, bunu ye" demiş. Böyle bir kalıp var biyolojik ve psikolojik mekanizmamda. Şimdi eğer böyle dersem, onu levmetmeme gerek yok.
Ama dersen ki "ben sosisi çok seviyorum, ne yapacağım?" O zaman doktor da bana diyecek ki "onu sevme" — yani kendimi sevme yani, "ben seviyorum çünkü, sosisisevmemek demek kendimi sevmemek demek." O zaman mücadele edeceksin diyor işte değil mi doktor? Neden? Çünkü ayrıştıramamışım. Ayrıştırıncaya kadar biraz mücadele etmen gerekir. Fakat şu değil: "ben buyum ve ben bunu ortadan kaldırmalıyım." Aslında bu değil. Çünkü sen bunu yaparak kendini ortadan kaldırmıyorsun, kendini ondan kurtarıyorsun. Kendini bir şeyden kurtarıyorsun. İşte nefs-i levvame bu demektir.
O yüzden aslında hakikatte kendini suçlamak da hakikatte manasızdır. Çünkü kendimizi suçlayacak bir kendimiz yok ki, gerçek kendimiz bu değil ki. Gerçek kendin suçlanacak bir şey değil, gerçek kendin kınanacak bir şey değil. Ama sahte kendiliklerin var.
Atıyorum, bende böyle bir benlik var: "Hocam, insan övülmeyi seviyor ya, seviyor hocam." Ben de diyeceğim ki, hani sen nerede duruyorsun kardeşim? Ne demek "insan övülmeyi seviyor"? Değil mi? Eğer bende övülmekten hoşlanan bir benlik varsa, ben buna karşı dikkatli olmalıyım. Bu sahte bir şey. Ama ben kendimi öyle zannediyorum, o kadar işlemiş ki ayrıştıramıyorum bir noktada. İşte o ayrıştıramadığım noktada eleştirmeliyim, demeliyim ki "bende böyle bir damar var, bunu kınıyorum." Ben de diyeceğim "bu damarı kınıyorum" — mesela ben de diyelim işte baş olma sevdası var, bunu kınıyorum kardeşim, bu doğru değil ama var yani.
Böyle içimde sürekli "nasıl baş olursun" diyen bir benlik var. Bir de etrafında "ya bu sohbetleri nasıl yayabiliriz, nasıl daha büyütebiliriz, işte kamp yapabilir miyiz, bilmem ne yapabilir miyiz" diyenler de var, onlar da köpürtüyor.
Şimdi Allah'a şükür o başolma arzusu çok güçlü olsa, etraftan da o hikayeler onu şişirecek ve ne olacaksın? "Ya işte bu böyle kamp yapan bir sürü adam var, etraflarında yüzlerce insan var, ben onların dediklerinin on katı güzel anlatıyorum" falan diye bir hikaye başlayacak. Ama bakın ne kadar masumane başlıyor değil mi? Sonra da mutsuz olacağım, sonra da millete çemkirmeye başlayacağım, diyeceğim ki"bu millet ilmin kıymetini bilmiyor kardeşim" diye başlayacağım ondan sonra. Sonra mutsuz olacağım, alıngan olacağım, sitemkar olacağım. Biri bana bir soru sorarsa kızacağım, "seninle mi uğraşacağım" falan diyeceğim. Bir sürü hikaye dönecek.
Bütün bu hikayeler nereden çıkıyor? Sahte benliklerden çıkıyor. Onu keşfettiğim zaman artık onu kınamama gerek yok, ona karşı sadece uyanık olmama gerek var artık.
Bakın o yüzden hani ne zaman nefsini levmetmelisin, ne zaman suçlamalısın, neyisuçlamalısın, kim suçluyor? Hani arkadaşımız bir soru sordu. Kendinizi suçlamayın, bunu söyleyebilirim öncelikle. Bedensel veya psikolojik bünyemde bir düşünce, duygu, arzu, beklenti — bir şey var, ben bunu eleştiriyorum, bunu kınıyorum, bunu rahatsız edici buluyorum. O yüzden kendi kendinizi suçlamayın. Yoksa psikolojik olarak otoimmün hastalığa kapılmış gibi olursunuz. Bir bakarsınız, bir zaman kendinizi kıyasıya kınarsınız, eleştirirsiniz, suçlarsınız; bir zaman sonra artık ona dayanamazsınız. Bu sefer "ne yapayım kardeşim yani, insanlar da biraz düzgün olsun, o da böyle şöyle davransın, böyle davranmasın" demeye başlarsın. Neden? Çünkü sistem fıtri değil. Kendi kendimi suçlarsam fıtrattan çıkıyorum — gidip intihar etmem lazım ya da "yeter artık, artık kendimi suçlamaktan bıktım, kendimi suçlamıyorum artık, nereye varacaksa varsın" diyorum bu sefer.
Tamam işte bakın buradaki "kendimiz" kavramını doğru tanımlamamız gerekir. Levvamede "kendimiz" dediğimde o kendim değil — o kendim olmayan ama kendim gibi görünen. Anlatabildim mi? Doğru oturtulursa faydalı. Yani bunlar nefsin aşırı damarları diyebilirim — işte çevreden, ailemden, oradan buradan edindiğim şeyler diyebilirim, farklı farklı bunları tanımlayabilirim ve onlardan uzaklaşmaya çalışabilirim, bunda hiçbir mahzur yok. Ama ona kendimmiş gibi bakıp "işte bunu yeneceğim, bunu ezeceğim, bunu yapacağım" — bu sefer başka bir sahte benlik daha üretmiş oluyoruz.
Nasıl yaklaşmamız gerekiyor? Şöyle yaklaşmamız gerekiyor: "Ey Rabbim, ben nefsimi temizlemekten acizim. Bu sadece benimle olacak bir mesele değil, senin yardımına ihtiyacım var. Beni bu sahte benliklerden ve neredeyse sanki fıtratımın haligibi zannettiğim bu, atıyorum, düşünce, duygu ve davranış kalıplarından koru ve kurtar ve beni bunlara karşı uyanık kıl." Dediğimde doğru bir yerden başlamış oluyorum.
Ve burada bakın Allah bu bilince yemin ediyor. Neden? Çünkü bu çok kıymetli. Bu şu demek: Allah sana demiyor ki mutlaka hemen bunu yeneceksin. Bunu görüp bununla mücadele etme azmine Allah yemin ediyor. Sen o azmi de bırakıyorsan, o zaman yapacak bir şey kalmaz. Peki azmediyorsun ama başaramıyorsun — önemli değil.
Sen bu azim içinde misin ve bu azimle, elinden gelen, farkında olduğun ölçüde, imkanın ölçüsünde mücadele ediyor musun? Ediyorsun. İşte Allah o bilince yemin ediyor. Bakın başarılı olmana veya olmamana değil, bu konuda mücadele etmene yemin ediyor. Yani bu kıymetli bir şeydir, bu çok değerli bir şeydir. Allah'ın bu anlamda kullandığı yeminler bir şeyin kıymetine işaret manasındadır. Yani diyor ki bu çok kıymetli bir şeydir.
Bir hatayı görüp — hata mesela bizde bakın çok yaygın bir şeydir — "ya ben hatalarımı biliyorum ama işte düzeltemiyorum." Bu yanlış bir cümle yani. "Ben hatalarımı biliyorum, bunlarla da elimden geldiğince, idrakim oranında, yıllarca mücadele ediyorum, halen de mücadele ediyorum, ama şu ana kadar pek yol alamadım" — olabilir. Gerçekten mücadele ediyor musun? Bakın biliyor musun değil.
O yüzden Kur'an'da bazı ayetlerde de "nefsinin azgınlığına karşı dikkatli olan, nefsinin şu fısıltısını dinlemeyen" şeklinde ifadeler kullanılır. Neden? Çünkü mevcut durumda benliklerin, zihnin sana yanlış hikayeler anlatır — anlatabilir. Kendinitembelliğe bırakabilirsin, öfkeye bırakabilirsin, alınganlığa bırakabilirsin. "Ya alındım işte, alındım, illa bir laf çakacağım yani ona" diyen içinde bir benlik olabilir yani. Pekisen bunu onaylıyor musun? Bak bu çok önemli bir şeydir.
Bir Alimin Öğüdü: Kalbe Kin Girmesin
Son olarak sözümü bir alimin bununla ilgili bir soruyla tamamlayacağım. O alim diyor ki, eğer kendini seviyorsan — bakın cümleye dikkat edin — kendini seviyorsan kalbine düşmanlık, kin ve nefretin girmesine izin verme. Ama biz şimdi "kendimiziseviyorsak kimseyi umursamıyoruz, kendimizi seviyorsak ağzımıza geleni söyleyebiliyoruz, kendimizi seviyorsak ne hissetmişsek onu dışarıya yansıtıyoruz." Bu mu kendini sevmek? Sen daha kendini tanımıyorsun ki kendini sevesin. İçinden öfke mi çıktı, ormana çık bağır — bu mu kendini sevmek? Yoksa bir bak, o öfke kimin öfkesi, hangi benliğin öfkesi? Ve işte yıllarca alınmışsın, alınmışsın ama ifade edememişsin, boğazın tıkanmış — ne yapacaksın? Herkese çemkirmeye başlıyorsun o zaman, herkese ağzına geleni söylüyorsun, "boğazım açılsın" mesela değil mi? O kimin boğazı acaba? Nefsin mi, gerçek kendinin mi? Anlatabilir miyim? O yüzden özneye dikkat etmek gerekiyor. Özne sahte mi, gerçek mi?
Neyse, o alim tekrar ediyor: diyor ki eğer kendini seviyorsan kalbine kin, nefret, öfkenin girmesine izin verme. Devam ediyor, diyor ki, kalbine girmişse — yani velev kigirmiş, sıfır model bir insan değilsin, kalbine girmiş olabilir — girmişse onun sözünü dinleme diyor. Bak bir fark var: eğer kendini seviyorsan, olmayanın kalbine girmesine izin verme; girmişse, o kalbine giren şeyin sözünü dinleme.
Karşıdaki soruyor: "Benim fıtratımda var, benim damarıma o kadar dokunmuşlar ki en ufak bir durumda öfkeleniyorum, kızıyorum, kin güdüyorum, boğazına sarılasım geliyor" — bakın fıtratımda var diye başlıyor soru, bir de savunma var: "damarıma da çok dokunmuşlar yani, beni de çok tetiklemişler." Cevap — dikkat edin cevaba — "ahlakını doğal ve dengeli bir biçimde kullanmadığın için." Yani ahlak, huy, bizim psikolojik mekanizmamızda tezahür eden denge halidir. Gerçek ahlak bizim
psikolojimizin dengeli halidir. Ama diyor sen o dengeli hali doğru kullanmamışsın ve bozmuşsun; bundan dolayı olan bu şeyden dolayı istiğfar et.
Yani ona Türkçesi şöyle diyor. Şimdi ben olsam şöyle derdim: "yanlış başladın, bu senin fıtratında yok." O alim öyle başlamıyor. Zaten öyle bir cümle söylüyor ki, sen aklın başındaysan bunu anlıyorsun. Bakın en büyük tuzağımız bu zaten. Biz bunları fıtratımız zannediyoruz. Neden? Çünkü eskiden beri öyleyim, "çoktan uzun zamandır kendimi bildim bileli alınganım yani, hatta annem babam bile söylerlermiş, sen çok alıngandın falan filan" diye. E ne yapayım, bu fıtratımdan mı peki? Değil. Diyor ki bu, ahlakını dengeli, ölçülü kullanmadığın için ortaya çıkan bir şey. Buna karşı aynı zamanda istiğfar et. Yani de ki, "Ya Rabbi, benimle onun arasına bir engel koy. Ben bundan memnun değilim, ben bunu istemiyorum, böyle bir tavır, böyle bir yaklaşım, böyle bir düşünce, böyle bir duygudan yana değilim." Çünkü neden? Bakın neden — ilişkilerim iyi olsun diye değil, insanlar beni kabul etsin, sevsin diye değil. Fıtratıma yakışmıyor, fıtratıma uygun değil, o yüzden.
*Kapanış: Fıtrata Dönüş*
Bunu da bir başka zaman irdeleriz. Yani ben niye bunları değiştirmeliyim? İlişkilerimidüzeltmek için değil, insanlar beni sevsin diye değil, daha başarılı olayım diye değil, dünyada daha verimli olayım diye değil — fıtratıma uymuyor, bu yeter yani. Diyor ki, sen bunlardan istiğfar edersen — ve bir madde daha çok önemli — bunların üzerinden hareket etmezsen, etmemeye çalışırsan, o zaman sana zararı olmaz.
O yüzden nefs-i levvame evet çok kıymetlidir. Fakat biz onu bazen yanlış anlayıp böyle sanki kendi kendimizi suçlamak, kendi kendimizin üzerine gitmek diye zannedip bu sefer gidiyoruz, gidiyoruz, gidiyoruz, en son bir yerde patlıyoruz — "diyorduk ya yeter artık, bu kadar da kendi üzerime gitmek olmaz." Ama sen onu kendin diye algılamazsan — ben şu an on küsur yıldır sosis yemiyorum, ama kendimle mücadele etmiyorum. Ama ne zaman gitsem şu sahildeki büfelerin o güzel sosis kokuları benim beynimde bir şeyi tetikliyor. Ben bunu fark ediyorum ama kaçmıyorum, sadece o arzuya gülümsüyorum. Diyorum ki, "seni görüyorum ama seninle biz ahbap değiliz, biz seninle uyuşamayız, bizim kodlarımız birbirine uymuyor" diyorum. Anlatabildim mi? Yoksa kendimle mücadele etsem, en son "yeter artık ya" diyeceğim falan değil mi?
Doğru yerden bakarsak nefs-i levvame çok kıymetli bir bilinç halidir.
Teşekkür ediyorum.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" ifadesi konuşmacı tarafından "literal tercüme" olarak aktarılmıştır, ancak sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir. Olası karşılık: Haşr Suresi 19 — konuşmacı tarafından teyit edilmemiştir, editöryel bir öneri olarak belirtilir. - Kur'an'ın "tefekkür etmez misiniz?" şeklindeki çağrısına genel bir atıf yapılmıştır, ancak spesifik bir sure/ayet numarası belirtilmemiştir. - Diğer geçen dini/tarihi referanslar (Hazreti Asiye'nin eşiyle olan problemi, peygamberin amcası tarafından reddedilmesi, taşlanma olayı) doğrudan ayet alıntısı olarak değil, kıssa/olay hatırlatması olarak zikredilmiştir; ayet numarası verilmemiştir.
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.