Psikolojik Sindirim Kabullenme ve Affetme
Kısa Özet
Konuşmacı, bedenin sindirim ve boşaltım sistemlerine benzer bir mekanizmanın psikolojik düzeyde de var olduğunu, ancak çoğu insanın yaşadığı olumsuz duyguları (kırgınlık, öfke, kin) temizlemeyip biriktirdiğini anlatır. Kabullenmenin onaylamak anlamına gelmediğini, sadece "olanı olan olarak tasdik etmek" olduğunu; Hudeybiye Anlaşması, Hazreti Ömer'in tepkisi ve Hazreti Enes'in hizmetkârlığı gibi örneklerle kabullenme, affetme ve sabır bilincini açıklar. Son olarak, insanın hakiki özgürlüğünün dünyevi şartlara değil, Allah ile kurduğu merkezi bağa dayandığını, dünyayı ve yaşanan olayları abartmadan fıtratın merkezine dönmenin gerçek kurtuluş (felah) olduğunu vurgular.
Öne Çıkan Vurgular
- Kabullenmek, bir şeyi doğru veya onaylanabilir bulmak değil; sadece "bu oldu, bu böyle" diyerek mevcut durumu tasdik etmektir.
- Biriktirilen kin, öfke ve kırgınlık "duygusal zehir" gibidir; psikolojik olarak temizlenmezse insanı gitgide zehirler ve öfke birikimine dönüştürür.
- Dünyayı ve yaşanan olayları egomuzun zannettiği kadar büyük görmemek, insanı fıtratının ve hakiki özgürlüğünün merkezine döndürür.
Psikolojik Sindirim Nedir?
Evet. Bugün konuşacağımız konu psikolojik sindirme olarak tarif edebileceğimiz bir şey. Hani sindirim sisteminden hep bahsederiz değil mi? İnsanın bedeniyle ilgilidir.
İşte sindirim sisteminiz veya buna bağlı iç organlarınız eğer sağlam değilse sorun yaşarsınız. Örneğin böbrekleriniz problemliyse böbreklerinizden yana sorun yaşarsınız. Kanınız iyi temizlenmez. Kanınızdaki bazı zararlı unsurlar kanınızda kalır. O zararlı maddeler kanınızda kaldığı için, zaman içinde veya bazen akut olarak, size hızlıca zarar verebilir. Veya karaciğerinizde problem vardır; yediğiniz şeyler orada ayrıştırılamaz ve siz onları gerçek anlamda bedeninize mal edemezsiniz. Veya mide ve bağırsağınız iyi çalışmıyordur, o yüzden problem yaşarsınız.
Mesela hiç düşündünüz mü, eğer bedenimizde boşaltım sistemleri olmasaydı ne olurduk? Değil mi? Çok trajik bir durum olurdu, değil mi? Yemek yiyemezdik, bir noktadan sonra artık yemek yiyemezdik. Peki bu biyolojik düzeyde böyle bir sistem işliyor bedenimizde, bedenimiz böyle bir mekanizmaya sahip. Peki psikolojik düzeyde bunun karşılığı yok mu? Psikolojik düzeyde hayatı ne kadar sindirebiliyoruz, doğru sindirebiliyor muyuz?
Haniinsanın biyolojik olarak mesela alerjik reaksiyonlar yaşama ihtimali var, değil mi?
"İşte bu yiyecek bende alerji yapıyor, şu bende alerji yapıyor, bunu yediğim zaman şişkinlik oluşturuyor, şunu yediğim zaman cildim kızarıyor" dediğimiz şeyler nedir aslında? Bedenin bazı şeyleri sindirememesi, bazı şeyleri tanıyamaması, bazı şeylerikabul etmemesiyle ilgili reaksiyonlardır aslında bunlar. Peki bunun psikolojik düzeyde bir karşılığı yok mu? Var. Biz neredeyse istisnasız hepimiz alerjik tipleriz yani. Her birimizin bir şeye alerjisi vardır. Bunu bedensel olarak söylemiyorum, bedensel olanı kenara koyduk; psikolojik olarak öyle bir tarafımız var.
Hatta bazen bunu insanlar sözlerle de ifade eder. Mesela "işte şu insanlara alerjik oluyorum", "böyle insanlardan gıcık kapıyorum" derler. Gıcık, alerjinin başka bir türüdür aslında; veya benzer bir şeyin farklı bir açıklamasıdır. Aslında bu ne demektir? "Ben böyle insanların olabileceğini kabul etmiyorum" demektir. "Böyle bir insan olamaz, böyle davranan biri olamaz, bunu sistemin dışına atmak lazım" gibi, aslında psikolojik olarak bir tahammülsüzlük, bir reddediş, bir dışlama, bir kabullenememe, bir alerji duyma hâlinde oluruz. Ve eğer bunu uzun süre devam ettirirseniz psikolojiniz bozulur.
Şöyle düşünün: alerjik tepki verdiğiniz bir gıdayı sürekli, periyodik veya değil ama sürekli alırsanız ne olur? Vücudunuz alerjiden kurtulamaz. Ne yaparsınız?
"Yemiyorum" dersiniz. Mesela "karabiberde alerjim var, yemiyorum" veya "domateste alerjim var, yemiyorum." Peki alerji duyduğunuz insanlara ve olaylara karşı bunu yapabilir misiniz? Bunu yapamazsınız, her zaman veya mutlaka yapamazsınız. İşte diyelim ki şurada, buradakiinsanlar daha kibar, daha nazik; "ben filan semte gitmek istemiyorum" diyebilirsiniz. Bunu bir yere kadar, bazen kendinizi korumak için yaparsınız, kendi kendinize bir kılıf bulmaya çalışırsınız — ama asla psikolojik düzeyde böyle bir imkâna sahip değiliz. Görmek istemediğimiz insanları görmemek gibi böyle bir imkâna yüzde yüz sahip değiliz.
Psikolojik Alerjiler ve Kabullenmeme
Hani halk arasında bir laf vardır ya: "yanında bitmesiniistemediğin ot yanında biter." Aslında yanında bitmiyor; sen istemiyorsun ya, o yüzden sana sanki yanında bitiyormuş gibi gözüküyor. Hani "hep hangiinsanlardan rahatsız oluyorsam o tipler karşıma çıkıyor" dersiniz. Aslında öyle bir şey yoktur, doğal olarak hayat yaşanmaktadır ve siz de öyle insanlarla bir şekilde karşılaşıyorsunuz. Aslında bunu felsefileştirmenin anlamı yok. Bazen modern psikolojide şöyle ifadeler kullanılır: "senin o insana ihtiyacın varmış, o yüzden o insan senin karşına çıkıyor." Bir de "ne ihtiyacım olabilir ki bu tür insanlara" diye reaksiyon veresiniz gelir, değil mi? Aslında ben bu tür psikolojik veya felsefi yaklaşımları çok ciddiye almayan biriyim, onu söyleyeyim. Evet, Allah'ın hikmetiyle bir şeyler olur ama bizim dikkat edeceğimiz şey bu değil. Bizim dikkat edeceğimiz şey: ben neredeyim? Yani ben nasıl bir psikolojik bilinç hâlindeyim? Önemli olan budur. Hangi bilinç düzeyindeyim, hangi bilinç hâlindeyim ve karşılaştığım şeyleri hazmedebilecek bir yapıda mıyım, yoksa süreklidirenç koyan bir yapıda mıyım? Bunu görmek durumundayız.
Eğer bunu görebilirsek — hani geçen bir arkadaş vardı, böyle Üsküdar'ın ara sokaklarında yürüyoruz, sürekli arkamızdan birkaç dakikada bir bir araba geliyor, biz de kenara çekiliyoruz, çünkü kaldırımlar daracık veya kötü. Arkadaş dedi ki "keşke bu arabalar olmasa." Ben de "dur" dedim, "bir sakin ol önce, bak burada bir reaksiyon gösteren bir şey var, bir benlik var burada." Yani ne güzel burada yürüyoruz, muhabbet ediyoruz; iki de bir arkadan bir araba geliyor, geldi mi, geliyor mu, bizigörüyor mu, çarpacak mı, kenara geçelim. "Sen bundan dolayı rahatsız oluyorsun" dedim, ki kendisinin de arabası var aslında. Ama diyor ki "keşke dünyada arabalar olmasa", sonra oraya geçti. Şimdi bu nedir aslında? Bu, o anlık arabaların durumundan rahatsız olan, o daracık caddelerde arabaların olmasından hoşlanmayan bir duygu ve düşünce kalıbının buna karşı gösterdiği reaksiyon aslında.
Peki ne yapacağız bu durumda? "İçinden geleni söyle, rahat et, biriktirme" midiyeceğiz? "Bugüne kadar biriktiriyordun, artık biriktirme" — böyle bir çözüm mü bulacağız? Yoksa içeride bu reaksiyonu veren nedir, ona mı bakacağız? Aslında burada bir jargonumu değiştireyim; "sahte benlik" diyecektim ama demeyeyim.
Aslında burada bir düşünce, bir duygu ve bir arzu var. O an arkadan araba gelip senin konuşmanın bütünlüğünü bozmasını istemeyen bir arzu durumun var. Ve bir tarafında da bu arzuyla birlikte "araba geçmese ne iyi olur" diyen bir başka arzu var.
Ama sen bunu arzu ettiğin şekilde yönetemiyorsun, arkadan arabalar geliyor; o zaman bir başka arzu devreye giriyor: "keşke arabalar olmasa, bana kalsa arabaları yasaklarım" diye, üst perdeden bir yorum yapan, kendince çözüm üreten bir başka düşünce ve o düşünceye eşlik eden bir başka arzu. "Bana kalırsa ben arabaları yasaklardım" — bu hikâye nedir aslında? Tamamen saçma sapan bir şey yani.
Mesela bunun üzerine arkadaşla bir saat kadar konuştuk. Dedim: bak, dur, dur; sadece mevcut durumu kabullenemeyen bir benlik var, bak. Mevcut durumu kabullenemiyor. Yani o anda mevcut durumu hazmedemiyorsun, kabullenemiyorsun.
Burada biz ikimiz muhabbet ediyoruz; arkadan arabanın gelmesi, ikide bir bir arabanın gelmesi hoşuna gitmiyor. Olay sadece bu kadar. Ama sen ne yapıyorsun? Koca koca felsefeler üretiyorsun. "Bana kalsa arabaları yasaklarım" falan diyorsun. Arkadan zihni devam ediyor, diyor ki "aslında bir taraftan da düşünüyorum, benim de arabam var." Bak dedim, ne kadar birbiriyle çelişik arzular, düşünceler geliyor ve sen hepsini kendin zannediyorsun. Hâlbuki bunlar zihninde, psikolojik dünyanda ortaya çıkan düşünce ve duygular.
Bunlar niçin ortaya çıkıyor? Biraz daha temele inersen şunu göreceksin: mevcut durumu kabullenemiyorsun. Mevcut durumu kabullenmekten kastımız — her zaman buraya işaret ediyorum ki yanlış anlaşılmasın — "mevcut durum iyidir, çok doğrudur" anlamında değil. Mevcut durum mevcut durumdur. Sen diyelim ki Üsküdar Belediye Başkanı olursan trafiğe makul bir şekil verebilirsin. Ama şu an böyle bir durumun var mı? Yok. O zaman şu an bu durumu kabul et. Şu an trafik böyle, yollar böyle, şu yol şu kadar dar. "Ya işte bunu düşünmemişler mi, zaten Türkler de şehir planlamasından anlamıyor, git Avrupa'ya neler var" falan — şimdi bunların hepsisaçma sapan şeyler, tırnak içinde, hiçbir anlamı yok. Bütün problem nedir burada? Bütün problem şudur: mevcut durumu kabullenmiyorsun, mevcut durumu psikolojik olarak hazmedemiyorsun. Bütün hikâye burada bitiyor.
Ve sen bunu görebildiğin an esnemeye başlarsın. Çünkü "şu an ben bu durumu değiştiremem, bu durumu değiştiremeyeceğimi görüyorum" ve insani, bilinçli, doğal, fıtri hayatına devam edersin. Böyle yaşayabilirsin ama böyle yaşamıyorsun. Sürekliolarak, tırnak içinde, değiştiremediğin şeylerle didişiyorsun. Mesela şöyle düşünün: midenizin öğütemediği bir şeyi her gün yiyorsunuz, nasıl olursunuz, bir düşünün. Veya böbrekleriniz hasta ve böbrekleriniz kanı temizleyemiyor, diyaliz gibi bir şansınız da yok; ne olur? Gitgide kanınız, tırnak içinde söylüyorum, zehirlenir.
Duygusal Zehirlenme ve Bırakabilme
Peki bizim şu an psikolojik olarak yaşadığımız şey nedir? Buna benzer bir şeydir.
Hepimizin böbreğinde problem var, tırnak içinde söylüyorum, psikolojik böbreklerimizde problem var. Bazı şeyleri hem hazmedemiyoruz, hem psikolojik
düzeyde böbreklerimiz bozuk olduğu için temizlememiz gereken bazı şeyleritemizlemiyoruz. Mesela içinizde birçok gereksiz ve negatif duygu var, birçok zararlı duygu var. Mesela bazen oluyor, "kimseyi sevmiyorum, herkesten nefret ediyorum, kimseyi görmek istemiyorum" diyen bir duygunuz olur. Bu nedir? Duygusal bir zehirdir. Peki bunu psikolojik böbrek temizledi mi? Hayır. Peki ne olacak bu durumda? Gitgide zehirleneceksin. Gitgide öyle zehirleneceksin ki öfke bombasına döneceksin. Veya bir kırılmışlık içinde, mutsuzluk içinde, "canım hiçbir şey yapmak istemiyor, hiçbir insan görmek istemiyorum, telefonum çalıyor cevap vermek istemiyorum" noktasına gideceksin. Neden? Çünkü psikolojik olarak zehirlisin, psikolojik düzeyde bazı duygu zehirleri barındırıyorsun.
Veya biri seninle sakin sakin konuşuyor, sen ikide bir tepkisel davranıyorsun. "Ne var, ne oldu abicim, bir sakin ol." "Sakinim ben." Sen ne yapıyorsun, bir dikkat ediyor musun? Etmiyorsun. Sakinde de birçok duygusal zehir var ama sen bunları fark etmiyorsun ve bu duygu zehirlerini de boşaltmıyorsun. Neden? Çünkü psikolojik düzeyde, tırnak içinde söylüyorum, psikolojik böbreklerin bozuldu. Ya o böbrekleridüzelteceksin ya da ikide bir duygusal olarak zehirleneceksin. Hatta bazen süreklizehirleniyor da olabilirsin. İşte çok sert, agresif, öfkeli, en küçük bir problemi büyük bir çatışmaya dönüştüren biri olabilirsin. Neden? Çünkü psikolojik düzeyde zararlı olan bir kısım düşünce ve duyguları temizlemiyoruz. Bizim hayatımızdaki en büyük eksikliğimiz, problemimiz budur: psikolojik düzeyde temizlik yapmıyoruz.
Bakın bununla ilgili çok manidar bir hadis var. Peygamberimiz bir gün böyle sohbet ederken diyor ki: "Ebu Dandan gibi olmak istemez misiniz?" diyor. Konuşuyor, işte o Allah'ın çok sevgili bir kuluydu, o Allah'ı çok sever, Allah da onu sever, gibi anlatıyor. Peygamberin arkadaşları da dinliyorlar. Sonra biri diyor ki "bu kim ya Resulallah, hanibiz tanıyor muyuz, bu kim?" Diyor ki "yok" diyor, "o eski bir zamanda, eski bir kavim zamanında yaşamış bir insandı." Diyorlar ki "peki onu böyle bu kadar cennetlik yapan" — cennetlik deyince aklınıza "çok ibadet ediyordu, beş vakte beş vakit daha katıyordu" gibi düşünmeyin yani. Bakın ne diyor peygamber? Şunu diyor: peygamberin arkadaşları şunu soruyorlar, "yani o ne yapıyordu ki Allah'ın böyle sevdiği bir kul oldu?" Peygamber de diyor ki: o, her akşam yattığı zaman kendisine karşı kusur işleyen insanları hatırlardı ve hepsini affederdi. "Ya Rabbi, ben hepsiniaffettim, veya sana bırakıyorum, sen bilirsin; sen beni de affet, benim de kusurlarım olabilir" der ve yatardı. O bundan dolayı Allah'ın sevgili bir kulu oldu.
Ben bunu okuduğumda böyle tebessüm etmiştim; "ne kadar güzel bir şey" dedim. Yani aslında ne yapıyor o insan? Tabii bu, peygamberlerden, kâmil insanlardan aldığı bir öğreti. Bugün içindeki zehiri yarına taşımıyor. Bakın ertesi güne bile taşımıyor ve temizliyor, o günü temizliyor. "Ben akşam yattığım zaman içimde herhangi bir insana karşı bir kin, öfke, kızgınlık, kırılmışlık bunu taşımıyorum, ertesi güne güncellemiyorum." Ama içimde bir şey diyor ki "bunları biriktireceksin, hiç unutmayacaksın" falan diyen bir şey olabilir, değil mi? O zaman ne yapar? Bu benlik bunları tutar. Neden? Mesela alacaklı olduğunu düşünürsün. "Hatta falan bana böyle
dedi, bunu asla unutmayacağım." İyi yapıyorsun, çok iyi yapıyorsun; kendini zehirliyorsun ve "o zehri ömür boyu taşıyacağım" diyorsun. Şimdi böyle bir şey olabilir mi?
Bak, bedenim bile diyelim ki yediği bir şey eğer mideye veya vücudun herhangi bir sistemine aykırı olursa onu çıkarıyor; ya kusuyorsun ya böbreklerin hızla onu atmaya çalışıyor. Yani "asla unutmayacağım, asla seni bırakmayacağım, beni sen zehirledin, midemi sen bozdun, seni tutukluyorum" mu diyor? Nerede tutukluyorsun? Midemde.
Midemde insan bir yiyeceği tutuklu kılar mı? Kılmaz, değil mi? Bu geri zekâlılık anlamına gelir. Peki psikolojik olarak bunu yapıyor musun? "Kendimi bildim bileliyapıyorum" diyeceğiz değil mi her birimiz? Düşünün çocukluğunuzdan berigetirdiğiniz hikâyeler ne kadar çok, değil mi?
Bakın bunları hafıza olarak hafızada olması ayrı bir konu. Mesela ben bunu söylediğim zaman bazı insanlar şunu der: "ama hocam unutamıyorum ki" diyor. Ya ben sana unut demiyorum ki; insanın psikolojisinde unut diye bir tuş yok ki. Kimse sana unutmanı söylemiyor. O olayın senin üzerinde bıraktığı duygusal ize dikkat et. Veya o olayı yaşarken o anki duyguna dikkat et. O duygu o an yaşandı ve bitti. Onu bırak artık. Ama sen bak o duyguyu çocukluğundan beri taşıyorsun, çocukluğundan beri o duyguyu sürekli güncelliyorsun.
Bakın vücut bile çok ilginçtir, bazen atamadığı bir şeyler olur. Benim mesela on dokuz yirmi yaşında mıydım tam hatırlamıyorum, sarhoş bir doktor — bunu bilerek söylüyorum, sarhoş bir doktor — dizimi ameliyat etti. Ama bakın o sarhoş doktoru söylerken içimde bir kızgınlık yok, içimde bir hoşnutsuzluk yok, "doktor olacaksan mesleğine saygı duy" diye bir şey yok. Adam sarhoştu, hissetmiştim ama emin olmadığım için de bir şey dememiştim. Bir leblebi büyüklüğünde, hem ameliyat kötü geçti hem de leblebi büyüklüğünde bir kemik üretti dizimde. Şimdi onu nasıl atacaksın? Onu vücut atamıyor. Peki ne yapıyor? Kapsüle ediyor. "Bu bedene zarar vermesin" diyor, "atamıyorum ama zarar vermesin, ne yapmak lazım, kapsüle etmek lazım." Onu güzelce, sert bir şekilde, tırnak içinde, bedenden ayrıştırıyor bir levha gibi. Ve ben bu sayede yürüyorum. Eğer o leblebi büyüklüğündeki kemik kapsüle edilmeseydi, ikide bir o benim eklemimin arasına girecek ve bana çok acı durumlar yaşatacaktı.
Bakın bedenin, tırnak içinde söylüyorum, Allah'ın yaratmış olduğu bedenin zekâsına bakın. Bu tabii evrimsel olarak oluşmuş bir zekâ değil bana göre. Bu gerçekten Allah'ın bedene koyduğu bir bilinç, deyim yerindeyse, veya onun içgüdüsel programı, ne derseniz deyin. Bakın ne kadar fevkalade bir program, değil mi? Böyle tesadüfen bir program değil, fevkalade bir program. Bakın kötü bir şey yediğinizde bağırsaklarınız hızlıca çalışıyor. Niye? "Bunu bir an evvel at" diyor. Diyelim öfkelisin, bir bak niye öfkelisin, içeride direnç var; bunu bir an evvel atman gerekir. Fark etmen ve atman gerekir. Yoksa bu direnç ve bu öfke seni zehirleyecek, etrafını da etkileyecek.
Veya bir şey seni rahatsız etti ve kırıldın. Bu da bir zehirdir. Ama sanki böyle olumsuz etkisi az olan bir zehir gibi gözüküyor. Benim böyle tanıdığım biri vardır, babasının cenazesine çok az insan geldiğiiçin hayatta kimsenin cenazesine gitmez. Neden?
Çünkü orada kırılmış. Peki kırıldığı şeyde haklı mı? Yani olay konusunda haklı mı? Haklı. Ama kırılması konusunda haksız. "Ben kırıldım" diyelim, tamam olur, psikolojik düzeyde kırıldık. Peki sen bunu bir ömür boyu niye devam ettiriyorsun? Neden? Çünkü bırakamıyorsun.
Bakın hepimiz ne kadar dikkat ediyoruz: "aman böbreğime dikkat edeyim, karaciğerime dikkat edeyim, detoks yapayım, mide çok önemli, işte bağırsaklar çok önemli" falan, değil mi? Peki psikolojik bünyen, psikolojik karaciğerin, psikolojik böbreğin, psikolojik miden, psikolojik bağırsakların — bunları ne yapacaksın? Hiç bunları kontrol ediyor musun? Bunların üzerinde duruyor musun? "Beni ne rahatsız ediyor?" Ama bunu derken bakın şuna dikkat edin: olaylara odaklanmayın, buna dikkat edin. O yüzden "beni ameliyat eden doktor sarhoştu" diyorum ama ona karşı en ufak bir kızgınlığım yok. Neden? Ya bu olmuş bitmiş bir şey yani. Benim bundan dolayı kızmamın, orada bir öfke biriktirmemin veya hatırladıkça "ne yapayım, kendimikontrol edemiyorum" demenin, hatta doktor kelimesinden bile nefret ediyorum demenin gereği yok. Bunlar yanlış şeylerdir. Hayatta olur; iyi doktor da var, sarhoşu da var, ilgilenen de var, ilgisiz olan da var. Sen bu süreçte ne yaşıyorsun ve bu süreçte yaşadığın, hissettiğin şeyler nelerdir? Bunların hangisi sağlıklıdır, hangisihastalıklıdır? Ve sen hastalıklı olan düşünce ve duyguları tanıyor musun? Bunları ne kadar tanıyorsun? Peki tanıyorsan ne yapıyorsun?
O yüzden psikolojik anlamda bırakabilmek çok önemlidir. Bırakabilmenin önemliparametreleri var, kıstasları var, adımları var. Nedir bunlar? Birincisi, bir şey olmuşsa kabulleneceksin. Mesela aranızda bir arkadaş var, böyle kitle ortak ulaşım araçlarına binmekten rahatsız olur; kimi kokuyormuş, kimi bilmem neymiş. Mesela benim de hayatımda, benim de başımdan geçiyor: bakıyorum birisi yanıma oturmuş, veya ben otururken o benim yanıma oturmuş, tırnak içinde, hani objektif olarak kötü kokuyor. Ne yapayım şimdi, içimden negatif bir şey mi biriktireyim? Çok çok rahatsız oluyorsan kalkarsın; ya da diyorum ki adam çok terliyordur, yıkanma imkânı yoktur, başka bir şey vardır, o onun meselesi, benim meselem şu: ben buna direnç mi koyacağım yoksa durumu kabullenip o yolculuğu efendi efendi mi yürüteceğim? Bütün mesele budur. Yapabilir miyim? Yapabilirim. Ama sürekli dirençle de o yolculuğu yapabilirim. O yolculuk diyelim ki yarım saat sürüyorsa, yarım saat boyunca "işte insanlar böyle, medeniyet kalmamış İstanbul'da yaşıyoruz" diye ne edebiyatlar yaparsın. Nedir bu?
İşte bu gereksiz yere kabullenmemektir. Kabullenmediğin bir şeye direnç koyarsın.
Kabullenmeyi de tekrar ediyorum, bir şeyin onaylanması olarak algılamayın. Türkçemizde başka kelime bulamıyorum, "kabullenmek" diyorum ama kabullenmek onaylamak demek değil. Kabullenmek onu doğru görmek değildir. Kabullenmek bir şeyin olduğunu tasdik etmektir: "bu oldu, bu böyle, şu an böyle bir durum var." Mesela şu an masada çay var, diyelim ki ben elimi kaldırdım, çay döküldü. Çay
döküldü yani. "Allah kahretsin" diye başlamayacaksın. Ve "Allah kahretsin" diye başlayan içerideki hikâyeyi baştan göreceksin. "Allah" derken "kahretsin"e devam etmeyeceksin. "Allah kahretsin" dediğin anda, hatırlıyorsan kendini, "estağfurullah" diyeceksin, "olan oldu" diyeceksin, devam edeceksin. Yoksa "Allah kahretsin, zaten ben sakarın tekiyim, işte millet de şimdi kim bilir ne düşünüyordur" diye bir sürü hikâye döner ve sen zehirlenirsin. Ve bu zehiri de boşaltmazsın.
O zaman şunu unutmayalım: birinci prensip kabullenmektir.
Hudeybiye Örneği: Kabullenmenin Bilinci
Bakın bunun en mükemmel örneği nedir? Hudeybiye'dir. Hudeybiye'de peygamberin bütün arkadaşları, belki birkaçı hariç, hepsi — ne diyelim buna, o durumun travmasını yaşamışlardır, daha modern bir tabirle, psikolojik tabirle, hepsi travmatize olmuştur.
Dört yüz elli kilometrelik yaklaşık bir yol, Medine'den Mekke'ye yolculuk yapılıyor ve maksat ne? Maksat dinî bir ziyaret. Ellerinde ne silahları var, ne şu var, ne bu var, ne savaş durumu; asla öyle bir şey yok. Tamamen dinî motivasyonlarla bir ziyaret yapmak istiyorlar. Bakın dikkat edin, Mekkeliler bunu biliyorlar. Ve Mekke geleneğinde, Mekke'nin sosyolojik ve dinî, kendilerine göre dinî çerçevelerinde şu vardır: bir kişi Mekke'yi, Kâbe'yi ziyarete geliyorsa o Tanrı'nın misafiridir; öyle kabul edilir ve kimse ona engel olmaz, kimse ona zarar vermez. Zaten Peygamberimiz ve arkadaşları da bunun üzerine o yolculuğu yapıyorlar. Ama bütün bunlara rağmen, bakın, bütün bu noktalara rağmen on-on beş kilometre kala durduruluyorlar. Böyle atlı bir sivil gelip durduruyorlar ve diyorlar ki "buradan öteye geçmeyeceksiniz." "Ya niye geçmeyelim, işte biz ziyaret ediyoruz, silahlarımız yok, biz savaş için gelmedik, biz sadece ziyaret edeceğiz" falan. "Yok kardeşim, kabul etmiyorum" — hiçbir mantığı, ne kanun ne örf, hiçbir şeyi yok.
Şimdi bu ne kadar reaksiyon oluşturabilecek bir durumdur, değil mi? İşte bakın bizim Hudeybiye'den alacağımız temel şey budur. Ama biz Hudeybiye'den ne almışız? Hep böyle "ya bak bu görünürde böyleydi ama kötü bir durumdu, veya anlaşmaydı ama o kötü durumdan bak ne hayırlar çıktı" gibi bakmışız. Ya bir şeyi sen bunu kabullenmezsen o hayırlar çıkmazdı ki zaten. Sen orada Hudeybiye'de neyi göreceksin önce? Önce oradaki o kabullenmeyi göreceksin. Bu peygamberin şahsında net olarak görünen bir şey. Bakıyor peygamber, bütün söylemlerine rağmen onların fikrini değiştiremiyor, olayı kabulleniyor. Evet, yani durumu kabulleniyor.
Hatta bakın, durumu kabullenmesini sanki doğrulama olarak algılayan, veya "biz böyle bir şeyi kabullenirsek bunu kendimize inkâr etmiş oluruz" diyen bir yaklaşım var. Çünkü insan egosunda böyle bir şey var. Bunu kim temsil ediyor? Mesela HazretiÖmer temsil ediyor. İkide bir peygamberin çadırına giriyor ve diyor ki "ya Muhammed, sen Allah'ın Resulü değil misin?" Peygamber diyor "Allah'ın Resulüyüm." Devam edecek: "Allah'ın Resulü sen nasıl kabul edersin" diyecek. Diyemiyor, hani artık orada biraz kontrol var; diyemeyip çıkıyor. Sonra tekrar giriyor: "biz hak yolda değil miyiz?" "Hak yoldayız." Arkasından devam edecek. Bakın peygamber de reaksiyonel davranmıyor, gayet sakin: "biz hak olan yoldayız." Onlar da hürmeten bunu
yapıyorlar. Hazreti Ömer orada ortalama düzeyde her birimizin, tırnak içinde, göstereceğimiz yanlış davranışı sergiliyor. Bakın bu yanlış bir şey, bu açık bir şey yani, yanlış. Ama insan psikolojisinde böyle bir şey var mı? Var. Peki ne yapacağız? "İnsan böyle bir varlık mı" mı diyeceğiz? Yoksa hayır, bu arındırmamız gereken bir şey. Kendi psikolojimizi böyle tepkilerden, böyle reaksiyonlardan arındırmalıyız.
İçimizde kabullenmeyen benlikler var: "ben asla bunu kabul edemem", "ben haksızlığa gelemem" diyen benlikler var. "İyi ki sizin gibi güzide arkadaşlar orada yoktu, işte ben haksızlığa gelemem, ben haksızlığı kabul edemem." Sanki peygamber kabul ediyormuş gibi düşünülüyor. Peygamber hâşâ "cahil öyle, tamam hani vur ensesine, öyle kabul ediyor" mu? Hayır. Orada çok yüksek bir bilinç var. O kabullenemeyen benliğin üstünde ve ötesinde yüksek bir bilince sahip olan bir insan var.
"Şöyle diyebilir miyim hocam? Yani sonuçlarının ne olacağını tahmin ediyor, görüyor yani; onu gördüğü için de kabulleniyor diyebilir miyim?"
Evet, savaşa doğru gidebileceğini de görüyor birincisi. Bana sorsan, hani peygamber ve arkadaşları savaşabilecek imkâna sahip olsalardı da o zaman savaşmazlardı gibime geliyor. Çünkü o, gereksiz yere ve boş bir inat yüzünden bir savaş olmuş olacaktı. Ve peygamber nihayetinde bir anlaşma yapıyor. Bakın bunun bize anlattığı şey kabullenme bilincidir. Yani bir şeyi değiştiremiyorsan onu kabullenirsin. Zaten aslında bir şeyi, değiştireceğin şeyi bile, önce kabullenmen gerekir. Bakın bu çok önemli bir şey: bir şeyi değiştirebilecek imkâna sahipsin, o durumda bile o durumu önce kabulleneceksin. Mevcut durumu kabulleneceksin, bu bir. İkincisi, değiştirebiliyorsan değiştirmek için çaba gösterebilirsin. Ama o değiştirme de meşru ve makul ölçüler içinde olmalı.
Affetmek ve İnsan Fıtratını Tanımak
Sonra affedebilme becerimiz olması lazım. Çünkü gerek kendimiz gerek çevremizdekiinsanlar bilerek veya bilmeyerek küçük veya büyük birçok yanlışlar yapabilirler. Bir insanda affetme becerisi yoksa o insan eksik bir insandır, yanlış davranan bir insandır. Yani aslında şöyle düzelteyim: affetme becerin yoksa fıtratının bir tarafını görmüyorsun demektir. Öyle diyeyim, bu daha doğru olur. Özümüz eksik değil, onu unutmayın. Affedemiyorsan bir yerde katılaşmışsın demektir. Mesela bazı insanlar vardır, "beni kimse affetmesin, ben de kimseyi affetmem" gibi böyle bir katılığa girerler. Böyle yaptığınızda bu sefer hatanızı görmekte de zorlanırsınız.
Özetle affetmek, insan psikolojisini tanımak demektir aslında. İnsan psikolojisinitanıyorsan onun düşebileceği tuzakları da biliyorsun demektir, düşebilme ihtimal ve potansiyelini de biliyorsun demektir. Mesela şimdi bir çocuk, çocuk senin her dediğiniyapar mı yani? Öyle bir çocuk beklersen ne olur? Çocukla mutlaka didişirsin.
Peygamberle ilgili anlatılan küçük bir şey var: küçük yaşta onun hizmetine verilmiş bir çocuk, Hazreti Enes. Mesela o anlatıyor, diyor ki: "peygamberim bana bir gün bile
bunu niye böyle yaptın dediğini duymadım" diyor. Hatta bir gün diyor "beni bir yere gönderdi bir şey için, ben de giderken arkadaşları gördüm, onlarla oyuna dağıldım, ne kadar geçmiş bilmiyorum, sonra bir baktım arkamda Hazreti Muhammed; böyle bana baktı, tebessüm etti, 'gidiyor musun Enes' dedi. Ben de 'gidiyorum efendim' diye gittim" diyor mesela. E şimdi orada, "sen burada mı hâlâ duruyorsun, ben sana şöyle demedim mi" diye demiyor yani. Neden? Çünkü çocuk bu, olabilir ya, bu çocuğun sürecinde yaşanabilecek bir şey. "Yok, asla unutmayacaksın, asla; ben ne diyorsam harfiyen yapacaksın, en ufak bir şeyin olursa sana gösteririm" demiyor. Abi, o zaman sen insan psikolojisini, çocuk psikolojisini tanımıyorsun demektir. Ve hayatın, tırnak içinde, artı-eksi doğasına aykırı davranıyorsun demektir. O yüzden affetmek hem insanın psikolojisini tanımakla ilişkilidir hem de katı olmamakla ilişkilidir. Ve aynı zamanda affetmek Allah'ı bilmenle de bağlantılı bir şeydir. Allah'ı ne kadar tanıyorsan o kadar affedici olursun. Bunu idrak ettiğimiz zaman muhatap olduğumuz olumsuzluklara, maruz kaldığımız haksızlıklara karşı daha hazmedici oluruz.
Ben unutmadım, dizimi unutmuyorum, dizim ağrıyor yani, her yürüyüşümde biraz ağrır. Ama ben doktorla ilgili bir öfke taşımıyorum, bir kızgınlık taşımıyorum, bir kırılmışlık taşımıyorum, doktorlara karşı bir ön yargı da taşımıyorum.
"Hocam, doktora karşı onu taşımıyorsunuz da hukuki bir hakkınızı arayabilirdiniz."
O zaman olsaydı arayabilirdim, tabii ki arayabilirdim. Tabii mesela orada hakkımı, hukukumu arasam yanlış yapmış olmam. Ama diyelim ki doktor hâkime rüşvet verdi, o zaman onu da kabul ederim mesela, misal diyorum. Anlatabildim mi? Yani orada hakkımızı, hukukumuzu korumamaktan bahsetmiyoruz. Bu noktayı anlamak aslında şudur: bir insan hayatı ne kadar hazmedebiliyorsa o derece hayatı iyi tanıyor demektir. Kendini de fıtratına o kadar yakınlaştırmış demektir. Hayata ne kadar direnç koyuyorsan hem hayata yabancılaşıyorsun hem de kendi fıtratından bir ölçüde uzaklaşmışsın demektir.
"Hakkımızı aramayla fıtrat arasında bağlamaya çalışırsak, bilfarz doktorun dizine [rüşvet] sıkmış olsaydı, elimizle mi sıkıyoruz, tokalaşma anlamında mı söyleyelim, o zaman hakkımız konusunda insan fıtratı mahkemeye gitmesin mi?"
Fıtrat doktora sıkma demiyor; hakkını arayabilirsin, sonuna kadar arayabilirsin, sistem adaletsizlik üzerine oturmuş da olabilir. Orada da bazen bir üçüncü nokta devreye giriyor. O da şu: dünya egomuzun zannettiği kadar değerli değil. Anlatabildim mi? Dünya egomuzun zannettiği kadar değerli değil. Yani ben, deyim yerindeyse, kurşun sıkacaksam daha değerli bir şey adına bunu yapmalıyım, daha erdemli bir şey olmalı bu, daha yüksek bir değer olmalı. Anlatabildim mi? Yoksa bir leblebi büyüklüğünde kemik unutmuş; insanlık hâli, ne yapsın, çok içmiş, kim bilir ne derdi vardı diye de düşünebilirim.
O yüzden şunu işaret edeyim soru üzerinden: aslında biz fıtratımızda değiliz, şu an fıtrat koordinatlarımızda değiliz; sapma içindeyiz. Yani merkezimizde değiliz, merkezimizden az veya çok sapmışız. O yüzden reaksiyonlarımızı biraz
gözlemlemeye ihtiyacımız var. Yaniiçimden çıkan her şey fıtrat değil. Bu da fıtratla ilgili yaptığımız temel bir hata: "öfkeleniyorum, işte benim fıtratım bu", "güceniyorum, fıtratım bu", "bir şey için aşırı üzülüyorum, fıtratım bu" demek.
Geçen bir arkadaş dedi ki, böyle sekiz on gün bir kediye bakmış, böyle hasta bir kedi, sokakta bulmuş. "Ya kediden ayrılınca o kadar üzüldüm ki bundan sonra yemin ettim hiçbir kediyi sahiplenmeyeceğim" diyor. Ya kediye ne yazık ediyorsun? Belki bir kedisenin merhametli kollarına muhtaç, tırnak içinde söylüyorum. Bakın burada ne tür bir hatamız var? Bir şeyden ayrılabilmeyi fıtri şekilde yaşamayınca, fıtri hâle dönmek veya fıtri hâle gitmek için çaba göstermek yerine, mevcut durumumuzu kabul edip, hatta onu "fıtratım böyle" diye kabul edip, onun üzerinden hareket etmeyi tercih ediyoruz.
Allah insanı niye fıtratına çağırıyor? Niye mesela bir insanın vefatında bile üç günden fazla yas onaylanmıyor? Üç günden fazlası, sen o insanla yanlış bir bağ kurmuşsun, yanlış bir ilişki kurmuşsun demektir. Bu, vefat eden bir insanı unutmak demek değil. Ama niye yas sınırlanıyor? Çünkü bir: ölümünü kabullenmiyorsun. İki: o zaman ölmesini kabullenmiyorsun. Üç: psikolojinde ortaya çıkan boşluğun fıtri olduğunu zannediyorsun ve bunu gerçek bir durum olarak tanımlıyorsun. Hâlbuki ne güzel, bir kediyle belki üç yıl beraber olursun, bahçendedir, evine girer çıkar diyelim, ve en sevdiğin insan bile, evet, vefat ettiği zaman veya hasta olduğu zaman bir bakacaksın ne hissediyorsun. Ama o ne hissettiğini analiz ederken onun altında yatan alt katmanları keşfetmelisin.
Ben burada çok bağımlı olmuşum. Hani bir şarkı vardı ya, "alışmak sevmekten daha zor geliyor." Mesela alışkanlık olmuş sende, adam da güzel tespit etmiş — dokuz numara muhtemelen — "alışmak sevmekten daha zor geliyor." İşte onu analiz et, o alışan benliği gör; neye alışıyor, nasıl alışıyor, niye alışıyor? Onun altında yatan, o alışma mekanizmasının altında yatan ne? Onu incelemen gerekmez mi? Yoksa "ne yapayım, alışmıştık" mı diyeceksin? Ondan sonra da "ben bundan sonra hiçbir şeye alışmayayım" falan mı diyeceksin? Bu nedenle her ay veya üç ayda bir evlilik miyapacaksın o zaman mesela? Yani "üç ay geçince alışıyorum, alışmak daha zor oluyor" o zaman falan mı diyeceksin? Fıtri olmayan bir şeyi fıtrat zannettiğimizde arka arkaya hatalar yapmaya başlıyoruz.
Dünyayı ve Olayları Büyütmemek
O yüzden tekrar başa dönüyorum: kabullenmek, affetmek ve bir şeyi olduğundan büyük görmemek. Bu dünyada yaşadığın hiçbir hadise büyük değildir. O yüzden hayatınızda yaşadığınız hiçbir hadiseyi "ya bu çok büyük bir sorun, çok büyük bir problem, çok acı verici, çok çok" diye görmeyin, hayır. Asla "çok" ve "büyük" kelimelerini kullanmayın. Dünyanın topu küçüktür, bu gözle bakın. Değerleriniz ve erdemlerinizle hareket edin, büyük olan şey bunlardı. Büyük olan şey benim insaniyetimdir. Büyük olan şey benim fıtratımdır. İlla bir şeye tutunmam gerekiyorsa gider sahte benliklere tutunurum — neden? Çünkü onlar benim fıtratımı öldürüyor.
Sarhoş doktor dizimde küçük bir kemik bırakmış; o sahte benlikler benim bütün bedenimi felç etmiş. Ben hangisine takılayım? Değil mi?
"Hocam, şarkı dediğinizde, bir şarkıda da 'Tanrım sen affetsen ben affetsem' diyor."
O da başka bir cehalet. Çünkü affetme diyor ama "sen affetsen de ben affetmem" diyerek çok büyük bir meydan okuma sergiliyor, değil mi hocam?
Aynen, işte o nedir? Ego bir şeye tutunmuş, sanki o intikamı alırsa ihya olacak.
İntikam alsan ne olacak yani, neyi abartıyorsun? Arkadaşın dediği gibi o da bir intikam bölümü oluyor. Evet, dolayısıyla dünyayı gözümüzde abartmamak lazım. Bir olayı gözünde büyütüyorsan, dünya büyük, sen kendini küçük zannediyorsun demektir.
Bakın burada da hep şu örneği veriyorum: Habil-Kabil kıssasını bu anlamda asla unutmayın. O ne demektir? O bir pısırıklık demek değil. O şu demektir: bir temel ilahî ölçü koyuyor o kıssa bize. Diyor ki: bak, biri seni öldürecek olsa bile sen bundan dolayı tetiklenme. Ya işte biz "biri öldürecek" desek, "biri senin hakkında ne dedibiliyor musun" falan desek, o içeride neler çıkar, "ne dedi ne dedi ya bırak boşver" filan, "ya söyle lütfen söyle" değil mi, "neden neyin davasısın" — belkiişte arkadaşının biri öfkeliyken bir laf söylemiş, niye bunu bu kadar abartıyorsun.
Bak diyor ki ayet: biri seni öldürmeye kalksa bile sen bundan dolayı tetiklenmeme özgürlüğüne sahipsin. Bakın bu özgürlüğü din bize hatırlatıyor. Bu, nefsi müdafaa yapmayı engelliyor anlamında değil. Önce şunu bil: farz et ki biri seni öldürmeye geliyor ve senin yapacak hiçbir şeyin yok, sakin kalabiliyor musun? Adam mesela gelmiş kafana sıkacak, sakin kalabiliyor musun? Kafama sıkarsın, sakin kalırım. Elinde bıçak varsa tırstın yani. Şimdi öyle mi, açalım bunu. Ben söylerim arkadaşım.
Yani burada bize anlatılan şey şudur: insanın şu dünyada, tırnak içinde, en çok kıymet verdiği şey bu dünyadaki zahiri olarak biyolojik canlılığıdır, değil mi? Hani canı koruma, biyolojik canlığı koruma. Ayet bize diyor ki: bak, böyle bir durumda bile sen tetiklenmeme özgürlüğüne sahipsin, bunu bize hatırlatıyor. İki, bu dünyada ne kadar yaşayacağının hakikatte bir önemi yok. Bu dünyada ne yaşadığının hakikatte önemiyok. Neyin önemi var? Ne hâlde yaşadım, bakın, nasıl yaşadım? "İşte benim hayatım trajedi zaten, anam böyle, babam böyle, işte sürekli kardeşime analık yaptım veya babalık yaptım." Abicim, tamam bak, bu hikâyeyi artık bırak. Bu hikâyede sen boğuluyorsun. Ve sen niye bu hikâyede boğuluyorsun? Çünkü kendini küçük, o olayları büyük görüyorsun.
Hani bizim irfan geleneğimizde şu vardır: denir ki "sen âlemin içinde değilsin, âlem senin içinde." Hani bizde bazen denir ya, "insan kendini çok abartıyor, insan böyle binlerce galaksinin içinde, bir tanesinin içinde, bir sistemin içinde, küçücük bir dünyanın içinde küçücük bir varlık." Sen neyi anlattın bana şimdi? Sen bana insanın taştan, topraktan, yüz on dört elementten oluşan maddi, bioorganik bir varlık olduğunu anlatmış oldun. Sen saçmaladın yani, yerden göğe kadar saçmaladın. Eğer insan sadece maddi bir varlık olsaydı, evet insan çok küçük bir varlıktır bu maddi
âlemde. Ama insan maddeden ibaret değil ki, madde ile sınırlı bir varlık değil ki. İnsanın o manevi, ruhani tarafı bütün kâinatı içine alır. Hatta, yanlış hatırlamıyorsam, Muhammed İkbal'in bir sözüdür: "âlemin içine sığan insanın içine sığan âlem; âlemin içine sığmayana insan denir" diyor. Bu mealdir bir şekilde; inşallah yanlış söylememişimdir ama mana itibariyle öyle. Yani sen âlemin içine sığıyorsan anla kiinsanlığını fark etmemişsin henüz.
Sen bırak âlemin içine sığmayı; "ya bir küçücük evim olsa da sığsam" diyorsun, "biribeni sevse de mutlu olsam" diyorsun, "işte şunu başarsam da kendimiispat etsem" diyorsun, "şu diplomayı alsam da kendimi ortaya koysam" diyorsun. Sen nereye sığıyorsun? Kendini neye sığdırıyorsun? Küçücük bir şeye sığdırıyorsun. Niye sığdırıyorsun? Çünkü sen insanlığının farkında değilsin. Eğer insan olmaklığının farkına varsaydın, âleme bile sığmazdın. O yüzden insan Allah için yaratılmıştır, Allah ile mutmain olmak üzere yaratılmıştır, Allah ile mutmain olma kodlarıyla yaratılmıştır.
O yüzden huzursuzuz ya da kendimizi uyuşturuyoruz. Bakın insanlar kendileriniuyuşturacak unsurlar bulamayacak olsalardı çoğu delirirdi. Kimimiz yemekle, kimimiz cinsellikle, kimimiz dedikoduyla, kimimiz televizyonla, kimimiz akıllı telefonlarla kendimizi uyuşturuyoruz. Neden canın sıkılıyor? Çünkü henüz kendinin farkına varmadın; kendini ya bedene ya psikolojik düzeye indiriyorsun. Psikolojik düzeyde de bir sıkıntı yaşıyorsun, psikolojik düzeyde bir çözüm de bulamıyorsun. O zaman ne yapmak durumundasın? Ya kendini uyuşturmak durumundasın ya da bir çıkış yolu bulmak zorundasın.
Fıtrata Dönüş ve Gerçek Özgürlük
İşte ayet ne diyor? " َونُنِمْؤُمْال" — müminler kurtulmuşlardır. Yani felah, çıkış yolu anlamına gelir; kurtuluş yolu, çıkış yolu. Yani mümin, bedeninin ve psikolojisinin sınırlarını görmüş, o sınırlara razı olmayan ve o sınırlardan çıkış yolu arayan ve bulan insandır. Bak, mümini böyle tarif edince daha iyi oluyor değil mi? Yoksa "müminler dogmalara inanırlar" falan filan diye, bizi alıp böyle bir çöp kutusuna koyuyorlar, oradan da kendinizi çöpe atabilirsiniz diyorlar. Dini o düzeye indirgemeye çalışıyorlar. Din o kadar muazzam bir hakikate işaret ediyor ki bunu ne Müslüman olarak bizler ne de dini eleştiren insanlar fark ediyor. Onlar zaten farkında değil, farkında olsa zaten onu yapmayacak. Ama biz de farkında değiliz; biz de kendimizi, "hakikaten din biziçok sınırlıyor, bu din olmasa biraz daha özgür yaşayabilirdim, biraz daha özgür yaşasaydım daha mutlu olabilirdim" diye böyle hikâyeler kurguluyoruz. Hâlbuki bir bak bakalım, içeride kim ne istiyor, kim seni neye teşvik ediyor? Yani bazıları "Allah olmasaydı ben insanları böyle kaç kişiyi keserdim, öldürürdüm, sıkardım" diyor.
Hâlbuki öyle mi? Veya bunu diyen kim, bir bak bakalım, değil mi, bunu diyen kim?
Ama bakın telefonlarda ne yapıyorsunuz? Kaydırıyorsunuz. Hayat böyle bir kaydırmaya müsaade etmiyor. Hayatı kabul edeceksin. Hayat öyle kaydırabileceğin bir şey değil. Zaten o yüzden bize bu kaydırakları verdiler: "hayatı değiştiremiyor musun, izlediğin videoları değiştir." Sürekli değiştiriyorsun, sonra da canın sıkılıyor.
Çünkü onlar bizi oyalayan şeyler; gerçekten bizim için bir çıkış yolu olsa ben emin olun hiç buna itiraz etmem, ama bir çıkış yolu değiller.
Bir gün bir arkadaş vardı, böyle içkiiçerdi, birbirimizi de severdik. "Bak lütfen senden bir şey rica ediyorum" dedim, "moralin bozuk olduğu zaman, böyle dertlerini unutmak istediğin zaman, acı çektiğini düşündüğün zaman, canın sıkıldığı zaman içme; mutlu olduğun zaman iç" derdim. Çünkü bunun için içiyordu. Peki bir çıkış yolu buluyor muydu? Yok, sadece unutuyordu. O yüzden gerçek kurtuluş, gerçek çıkış yolu Allah'ın gösterdiği yoldur, senin fıtratının yoludur. Ben fıtratımın merkezine döndüğümde kurtulurum. Kurtuluş bir ortam, bir mekân, bir durumun değişmesideğildir. Kurtuluş merkezine dönmektir. Çünkü merkez zaten kurtulmuştur, o özgür bir şeydir. Hiçbir şey onu sınırlandıramaz. O Allah'ın özgür bir varoluş iklimidir.
Evet. Yani çevre her zaman hareket içindedir ve değişkendir ama merkez Darüsselam'dır, huzur yurdudur. Bak, Habil kendisini öldürecek olan kardeşikarşısında bile Darüsselam'da duruyor. Ne kaygı var ne öfke var ne gerginlik var.
Ama hani modern psikoloji diyor ya, "ya savaşırsın ya donarsın ya kaçarsın." PekiHabil ne? Dördüncü hâl. Bu insan değil mi? Ne kaçtı ne korktu ne donduğu, ne saldırdı. Ne yaptı? Durumu tam bir farkındalık ve bilinçle değerlendirdi ve kardeşine de en doğru ve en güzel uyarıyı yaptı.
Bakın modern psikoloji bize böyle bir imkândan bahsetmiyor değil mi? "Ya saldırırsın" diyor, mesela biri sana ters bir laf mı söyledi, ya saldıracaksın ya kaçacaksın ya donacaksın, başka yok abi, psikoloji bu. O zaman ben bu psikolojiden çıkmak istiyorum. Ben bu psikolojiden çıkmayı tercih ediyorum. Ben bu psikolojiden çıkma özgürlüğümü kullanmak istiyorum. Bak Allah da sana işte bu özgürlüğü hatırlatıyor. Ama modern psikoloji sana ne diyor? "Sen bedenden ve psikolojiden ibaretsin" diyor, sana verilen yere git diyor. Ne söyleyeceğimizi hemen hemen hiç kimse bilmiyor, ne söyleyeceğimizi bilemiyoruz; "haklı adam" diyoruz.
Peki Kur'an ne diyor Peygamber'e? Bütün insanlar etrafından dağılsa — Hazreti Ebu Bekir'i, Hazreti Osman'ı, Hazreti Ali'si dahil — etrafındakiinsanlar topukları üzerine dönüp ayrılacak olsalar, "de ki Allah bana yeter." Ama bunu Instagram'da laf çakmak için söyle demiyor yani. Fıtratının dili budur, fıtratının sesi budur. Bütün insanlar etrafından dağılacak olsa, senin merkezinde ben varım. Sen de bu merkezdeysen hiçbir sorun yok demektir. Ama senin merkezinde ne var? Sahte benlikler doldurmuş.
Kâbe ortadan kaldırılmamış ama sahte putlarla dolduruluyor ve o Kâbe o putlarla tanınır olmuş. İşte bizim durumumuz da bu. Bizim de merkezimiz zahiren, hakikatte değil, zahiren sahte putlarla dolu: beğenilmek, onaylanmak, anlaşılmak, takdir görmek, hayatta bir şey başarmak, bir şey ortaya koymak, ilgi görmek vesaire. Kırk çeşit putumuz var.
Sonra da insanlara ne deniyor? "Biz özgürüz, işte bilmem hangiidare ve yönetim veya işte aydınlanma felsefesiinsanları Allah'ın boyunduruğundan kurtarmış, akla ve
usule özgürlüğe kavuşturmuş." Sen ne anlatıyorsun? Sen niye YouTube videosuyla insanlara kendini dinletmeye çalışıyorsun? "Dogmalardan kurtuldum mu?" Hangidogmadan kurtuldun? Ben Allah'ın boyunduruğuna girmiyorum ki, ben Allah'a aitim zaten. Ne boyunduruk meselesinden bahsediyorsun? Ben Allah'a aitim yani.
Aramızda bir çatışma, bir gerilim yok ki. "Ben özgür olmak istiyorum" diye bir hikâyem yok ki. Sonsuz özgürlüğün içindeyim, hakiki anlamdaki özgürlüğün içindeyim. Birinin kafasına sıkma özgürlüğünden bahsetmiyoruz; birisi kafama sıksa bile etkilenmeyeceğimin özgürlüğünün hakikatinden bahsediyoruz. Kim daha güçlü, kim daha özgür?
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Konuşmacı sohbet sırasında Arapça olarak doğrudan bir ayet metni okumuş ve anlamını vermiştir: " َونُنِمْؤُمْال" — "Müminler kurtulmuşlardır." İçerik olarak bu, Mü'minûn Suresi 1. ayet ile örtüşmektedir; ancak konuşmacı sure adını veya ayet numarasını sözlü olarak belirtmediğiiçin bu eşleştirme editöryel bir not olarak, kesin bir atıf iddiası taşımadan belirtilmiştir. - "Biri seni öldürmeye kalksa bile sen bundan dolayı tetiklenmeme özgürlüğüne sahipsin" ifadesi, Habil'in Kabil'e söylediği aktarılan sözle (Mâide Suresi'nde geçen Habil-Kabil kıssası) ilişkilendirilmiştir; ancak konuşmacı sure/ayet numarası belirtmemiştir, bu nedenle resmi bir alıntı olarak değil paraphrase/gönderme olarak not edilmiştir. - "De ki Allah bana yeter" ifadesi, anlam olarak Tevbe Suresi'ndekiilgili ayete (9:129) yakındır, ancak konuşmacı sure/ayet numarası vermemiştir. - Peygamberimizin Ebû Dandan (Ebu'd-Derdâ olabileceği not düşülmüştür — konuşmacı isim telaffuzunda net değildir) ve Hazreti Enes ile ilgili anlattığı olaylar hadis rivayeti niteliğindedir, Kur'an ayeti değildir; bu nedenle ayrı tutulmuştur.
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.