Yapay Zeka (Sahte Benlik) ve Doğal Zihin

Kısa Özet

Sohbette, insanın küçüklükten itibaren psikolojik zeminde edindiği yanlış "öğrenme"lerin zamanla kendi doğal zekası zannedilen sahte, otomatik ve manipülatif bir "yapay zeka"ya (sahte benlik) dönüştüğü anlatılıyor. Bu sahte zekânın kendiniaffetmeme, mükemmelliyetçilik, felaket senaryoları, "bir tek ben mi böyleyim" gibikalıplar ve kâhin gibi davranan içsel bir ses biçiminde nasıl işlediği örneklerle gösteriliyor. Katılımcı sorularıyla aile dizimi/atalardan gelen hafıza, gerçekçi düşünce ile pozitif düşünme arasındaki fark ve teorik sorularla zihni meşgul etmenin tuzağı ele alınıyor. Sohbet, sebep-sonuç yasasının mutlak olmadığı, evrende tek gerçek kanunun Allah'ın her an insanla birlikte olması olduğu ve insanın yalnızca "ne olduğundan" sorumlu olup "ne bulduğundan" sorumlu olmadığı vurgusuyla kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Doğal zihnimiz, zekamız ve farkındalığımız hiçbir zaman kaybolmamıştır; sadece üzerine, küçüklükten beri yanlış işlenen verilerden oluşan "yapay" ve sahte bir zekâ oturmuştur ve biz hayatımızı bu sahte zekânın üzerinden yaşamaya başlamışızdır.
  • Hatalı düşünce, duygu ve davranış kalıplarını "kendimiz" zannetmemeliyiz; onları fark edip eleştirebilecek bir üst bilincimiz vardır ve gerçek kendimizi hiçbir zaman suçlamayız — suçlanması gereken, bizi yanlışa iten o kalıptır.
  • Evrende mutlak bir sebep-sonuç yasası (ör. "iyilik yapana iyilik gelir") yoktur; tek gerçek ve istisnasız kanun, Allah'ın nerede olursak olalım bizimle olmasıdır — insan yalnızca ne olduğundan sorumludur, karşılığında ne bulacağından değil.

Doğal Zihin ile Yapay Zihin Arasındaki Fark

Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Bugün doğal zihin, doğal bilinç, doğal farkındalığın karşısında bizlerde oluşan yapay bilinçten, bir nevi aslında devreye giren yapay zekanın tuzaklarından bahsedeceğiz. Kastettiğimiz yapay zeka, içimizdeki yapay zeka; dışarıda yeni yeni çalışılan yapay zeka değil. Maalesef hiçbirimiz yaratıcının bize verdiği o doğal zeka, doğal bilinç ve doğal zihne şu anda sahip değiliz diyeceğim ama aslında bu bahsettiğimiz doğal bilincimiz, doğal zekamız, doğal farkındalığımız aslında bizde duruyor. Bu kaybettiğimiz bir şey değil. Ortadan kalkmış bir şey değil.

Zarar görmüş bir şey değil. Fakat bunun üstüne bir şey oturmuş. İşte o yapay bir zihindir, yapay bir zekadır. Ve biz bu doğal olmayan, yapay olan bilincin, zekanın üzerinden hayatımızı yaşamaya başlamışız.

Yapay Zekâ (Sahte Benlik) Nasıl Oluşuyor?

Nasıl oluşuyor bu yapay zekamız? Psikolojik zemin üzerinde bir kısım tecrübeler oluşuyor. Biz psikolojik bir algıyla hayata bakıyoruz ve bir kısım şeylerle karşılaşıyoruz. Karşılaştığımızda aslında bir kısım verileri alıyoruz. Ama bu verileripsikolojik zeminimiz kendince, güya "ben bunlardan bir şey öğreniyorum" diye yanlış yorumluyor. Hani günümüzde çok konuşuluyor ya, yapay zeka kendi kendine öğrenebilir mi diye — mümkün. Bunun en hası şu an bizim içimizde işliyor. Biz psikolojik zemin üzerinde duyduğumuz, gördüğümüz, yaşadığımız, deneyimlediğimiz şeyleri anlarken, kavrarken, değerlendirirken bir şey öğreniyoruz ama maalesef çoğunlukla öğrendiğimiz şeyler yanlış oluyor.

Örneğin sana yalan söyleyen bir insandan şunu öğreniyor olabilirsin: "Bundan sonra hiç kimseye inanmayacağım, herkese üçkağıtçı gözüyle bakacağım." Şimdi ne yapmış oldun? "Tırnak içinde" yanlış bir öğrenme oluştu. O yanlış öğrenme, bundan sonraki hayatını bu yönüyle belirlemeye başlayacak. Burada bahsettiğimiz şey mutlaka olumsuz olaylar değildir; olumlu bir olay da olabilir. Sen olumlu bir olaydan "hayatta her şey olumlu gelişecek" diye bir sonuç çıkarırsan, o da bir nevi zekanla bir şey öğreniyorsun ama yanlış öğreniyorsun.

İnsan psikolojisinin sahip olduğu zeka aslında hem veri toplamaya hem de verileriişlemeye imkan sağlayan bir yapıya sahip. Ama bunu bilinçli, gerçekten objektif ve gerçekçi bir şekilde kullanmadığımızda, işte yapay zekanın öğrenmesi gibi, bu sefer bizim doğal zekamız gitgide zayıflıyor ve onun yerine problemli, abartılı bir zeka devreye giriyor. Bak hepimiz kendimizi akıllı görürüz; hatta kendini aptal gören bir insana bile "sen aptalsın" dediğinde "sen ne demek istiyorsun, ben senden daha iyidüşünüyorum" deriz. Aslında bu, içimizde bir zekanın, bir mantık, muhakeme, analiz kabiliyetinin olduğunu gösteriyor. Fakat küçüklükten itibaren biz verileri yanlış işlemeyi öğreniyoruz.

Yanlış Öğrenme Kalıpları ve Örnekleri

Örneğin diyelim ki baban seni çok eleştiriyordur. Oradan ne öğrenirsin? "Asla hata yapmamalısın." Sen bunu öğrendin ya, çok iyi bir şey öğrendiğini de zannedersin: "Hiç hata yapmazsam kimse de beni eleştiremez." Dolayısıyla babanın seni eleştirdiği o durumu bir daha yaşamamaya çalışırsın. Ama sen ne yapmış oldun aslında burada? Yanlış bir öğrenme süreciişledi. Hepimizde istisnasız yanlış öğrenme sürecinden gelen kalıplar vardır. Bazen örneğin "bir şeyi mükemmel yapamayacaksan hiç yapma" diyen bir kalıbınız vardır. Şimdi bu bir zeka mıdır? Evet zekadır ama yanlış bir zekadır, deyim yerindeyse. Hatta ben bu yapay zeka tabirinikullandım ama aslında bu sahte bir zekadır, aldatıcı bir zekadır, yanıltıcı bir zekadır, bizim ayağımızı kaydırmaya yönelik işleyen bir zekadır. Ama öyle ki biz bunu biziayakta tutan bir şey zannederiz.

Mesela "her şeyin en kötü ihtimalini düşün, ona göre yaşa." Niye? "Çünkü buna hazırlıklı olmalısın." Ama böyle bir zekanın sana neye mal olduğunun farkında mısın? Her şeyi olumsuz yorumlayan, her şeyin altından bir problem çıkacağını, hiç kimseye güvenilmemesi gerektiğini, her şeyin büyük olasılıkla ters gidebileceğini ve süreklihepsine karşı önlem alman gerektiğini sana sürekli telkin eden bir zeka bu aynı zamanda.

Yapay Zekânın Sürekli Yanılması ve Yine de Güvenilmesi

Söylediği üç şeyin biri bile bazen gerçekleşmiyor. Belki söylediği yüz şeyin yarımı gerçekleşiyor — bakın yarısı değil, yüzde biri bile değil, yarımı gerçekleşiyor. Ama senin zihnin, senin o çok güvendiğin zekan sana böyle dediği halde, sen bunu uyulması gereken bir zeka olarak kabul ediyorsun. Hatta bazen o yüzde yarım gerçekleştiğinde "bak ben çok akıllıyım, ben iyi düşünmüşüm" dersin. Ama sen düşünmedin; o yapay ve sahte zeka düşündü, yüzde yarım oranında da isabet kaydetti. Peki yüzde doksan dokuz buçuk ne yaptı? Senin hayatını bloke etti. Seniolumsuz şeylerle sürekli meşgul etti. Bazen uykunu kaçırdı, bazen zamanını çaldı. Bazen kafan o kadar o olumsuz hikayelerle doldu ki "ya beynimi durduramıyorum" falan diyorsunuz. Peki bunu kim yapıyor? İşte kendini teslim ettiğin mevcut o yapay ve sahte zekan bunu yapıyor. Ama sen bunu öyle kabul etmiyorsun; "ben öyle düşünüyorum, ben öyle değerlendiriyorum, bana göre doğru olan bu" diyerek onu kendi doğal zekan olarak kabul ediyorsun. Hatta ona o kadar alışıyorsun ki bunu bırakmak sana "hayatta yaşayamayacakmışsın" korkusu bile verebiliyor. "Negatif düşünmesen ne olur, hayatını yaşayamam" cevabı verebiliyor o zeka.

Negatif Düşünmenin Gerçek Anlamı: İhtimali Görmezden Gelmemek

Halbuki dikkat edin, burada çok önemli bir nokta var. Negatif düşünmemek demek, negatif ihtimali değerlendirmemek demek değildir; negatif ihtimallerin olabileceğiniyok saymak demek de değildir. Negatif bir ihtimal aklına gelebilir ama ona karşı bir garanti aramıyorsun. Uçağa biniyorsun, aklından geçiyor: "Uçak düşebilir." İhtimal var mı?

Var. Ama peki sürekli uçaktayken düşme korkusuyla mı yaşıyorum? Veya süreklitereddüt içinde miyim? Ya da "bundan çok sıkıldım, en iyisi kendimi oyalayacak

telefon, dergi mergi bir şey bulayım, kafamı dağıtayım" diye mi düşünüyorsun? Pekişunu hiç sormuyor musun? Kafanı kim bu kadar dolduruyor? Kim tarafından manipüle ediliyorsun?

Hani biz de diyoruz ya, ileride yapay zeka kendi kendine öğrenip insanları yönetebilir mi diye — zaten şu an olan şey bu. Senin şu an kullandığın zeka, "tırnak içinde" söyleyelim, yapay ve sahte bir zeka. Ne tarafından üretilmiş diyeceksiniz? Otomatik kalıplar tarafından üretilmiş. Otomatik kalıplarımız tarafından üretilmiş yapay bir zekaya sahibiz, sahte bir zekaya sahibiz ve onunla kendi zekamız gibi yaşamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla bizim zaman zaman bahsettiğimiz, dini literatürde nefsitemizlemek olarak da tanımlanan şey aslında bunlardır.

Örneğin kaygılı olduğun için bazı şeyleri yapmaktan kaçınıyorsun. Hata yapma korkusuyla bazı şeyleri yapmaktan kaçınıyorsun. Bazen de "ya yeter artık, ne olursa olsun" deyip bodoslama bir şey yapıyorsun. İkisi arasında bir fark yok. İkisi de aynı yapay zekanın aynı sahte kalıpları. Bazen çok çekiniyorum, bazen de girdiğim ortamda bodoslama dalıyorum. O zeka seni şöyle aldatıyor: "Bak ben tersini de yapabiliyorum, sanki özgür bir şey yapıyormuşum gibi" — hayır, sen yine özgür bir şey yapmıyorsun, yine onun tarafından manipüle ediliyorsun. Bir tarafı seni sıkıştırıyor, belli bir yerde patlıyorsun ve tam zıttı bir istikamette bir reaksiyon veriyorsun; onu da "ben böyle de yaparım arkadaş" diyerek kendine mal ederek, sahte bir kalıbı kendi doğal bilincin zannediyorsun.

"Bir Tek Ben mi Böyleyim?" Tuzağı

Bakın bunu hepimiz yaşıyoruz. Çünkü insan zihnine gelen otomatik bir kalıp da şudur — bu da yapay zekanın bir kalıbıdır — der ki: "Acaba bir tek sen mi öylesin?" Mesela bu da aldatıcı bir şeydir, değil mi? Peki bir tek sen öyle olsan ne olur? Yani başkalarının da öyle olması bir yanlışı küçültüyor mu? Yanlış yanlıştır. Başkasının böyle yapmayışı, böyle olmayışı, senin üzerinde çalışman gerektiği gerçeğini örtüyor mu? Hayır. Ama bak o yapay zekanın böyle bir kalıbı var. Diyor ki "ya takma o kadar, senin gibi bir sürü insan var, bir tek sen öyle değilsin ki." Ne yapıyor? "Rahatla" diyor, "kafanı yorma" diyor, "böyle birçok insan var" diyor, "o kadar germe" diyor. Halbuki ne böyle bir insanın yalnız olmasının bir anlamı var, ne de o insan gibi milyonlarca insanın olmasının bir anlamı var. Burada ölçü ne? Bir şey fıtri mi, doğal mı, yoksa yanlış mı? Buna bakmak gerekiyor.

*Katılımcı:* Doğal mı dediniz? Hani, [olayla] harici arasındaki farkı, [bazen] keskin bir şiddet nasıl anlıyorsunuz? Ben orada bir şiddet [hissediyorum].

*Hocam:* Güzel bir şey. Şimdi bunu yapay zekanın sorduğunu farz ederek söylüyorum ki bizim zekamız böyle. Aslında bunu onun üzerinden o kadar kolay anlayamayız. _[Bu bölümde ses kaydı ciddi şekilde parçalanmış, birkaç cümle net olarak anlaşılamıyor.]_

Doğal Affetme: Çocuklar, Beden ve Tabiat Örneği

...öyle bir çözüm yok. Ama dikkat edersem, biraz korkularımı ve arzularımı biraz esnetebilirsem — işte o, biraz önce en başta dedim ya, doğal bir zihnimiz var aslında.

Doğal bir zihin, doğal bir şuur, doğal bir bilinç, doğal bir farkındalık ve doğal bir zekamız var aslında. Hani ben bazen çocuklardan örnek veririm. Niye çocuklardan örnek veriyorum? Çünkü daha doğal bir zihin. Mesela diyelim ki çocuklar kolay affeder. Beden de kolay affeder. Diyeceksiniz beden nasıl kolay affediyor?

Kaç defa dizini kanatmışsındır — beden sana "bak bir daha kanatırsam burayı düzeltmeyeceğim" falan diyor mu? Hayır. Diyor ki "tamam, gene düşmüş olabilirsin ama ben orayı gene elimdekiimkanlarla tamir edeyim." Değil mi? Bak beden affediyor. Elinden geldiğince bütün imkanlarını kullanarak affediyor. Yaralandığın zaman tedavi ediyor. Hatta birçok zaman yanlış besleniyoruz; beden buna rağmen o sağlık referanslarını, sağlık ölçütlerini dengede tutmaya çalışıyor. Sen bozuyorsun, o dengede tutmaya çalışıyor. Bak tabiata bak, hayvanlara bak, bedenine bak, çocuklara bak — orada bir affedicilik var.

Belki o zaman sana yapay zekan "işte affetmeyeceksin, hatta affedince o beni tekrar yaralayabilir" dediğinde, bir durup bakacaksın: acaba gerçekten öyle mi? Mesela şöyle düşünün. Bir yılan seni ısırdı, biraz zehirlendin, hastaneye gittin, panzehirialdın, iyileştin. Şunu diyorsun: "Ben yılanı affetmeyeceğim." Manasız bir şey değil mi? Ne diyorsun? "Yılana karşı biraz daha kendimi koruyayım, dikkat edeyim, eğer çok yaklaşırsa uzaklaşırım." Yoksa yılana karşı bir nefret, öfke, kin yok değil mi? Ama bakın biz insanlar arasında, mesela bize zarar veren bir insandan bile özgürleşebilme becerisine sahip değiliz.

Kendini Affetmek mi, Affetmemek mi? Yanlış Soru

*Katılımcı:* [Bir konu üzerinden] artık onun bir algısı sürüyor ama [bunu] değiştirdikten sonra diyorum ki, ben yansıttım, benden oldu... özellikle [böyle] aldılar... hep ben yapıyorum, [bu] mesuliyet benim, benden çıktı, kötüyüm, iyiyim de gibi bir şey.

*Hocam:* Şimdi... belki duymayanlar olmuş olabilir. Arkadaşımızın temelde sorduğu şey: "Ben daha çok kendimi affetmiyorum." Şimdi biraz sakince bile baksak buraya, aslında şunu görürüz: affetmeyen kim, hata yapan kim aslında? Hata yapan nedir, affetmeyen nedir? Ama dikkat edin, yapay zekanın en büyük tuzağı, birbirinden farklı birçok şeyi tek bir kavramın altına sokmasıdır, tek bir kavram üzerinden ifade etmesidir. O kavram da şudur: "kendim" — "ben kendimi affedemiyorum."

Ne demek bu? Diyelim ki üç sene evvel hırsıma yenilip almamam gereken birçok şeyialmışım, borçlanmışım ve onun yükünü çekiyorum. "Bunu kim yaptı?" diye o yapay zekaya sorduğumuzda şöyle diyecek: "Ben yaptım tabii ki, kendim yaptım." Hatta meşhur bir söz vardır: "Kendim ettim, kendim buldum." Aslında bu yanlış bir şey. Doğrusu şudur: senin içinde birçok farklı düşünce, duygu ve davranış örüntüsü var.

Bunlardan bazıları sahte, yapay, aşırı, abartılı ve yanlış; bazı düşünce, duygu ve davranış kalıpları yanlıştır, bazıları da doğrudur. Bir de bu doğruyu ve yanlışı algılayabilecek bir üst bilincimiz de var.

Peki ben bu durumda ne yapmalıyım? Şunu demeliyim: "Üç sene evvel beni gereksiz bir şekilde harcamaya götüren ve beni borca sokan o duyguyu, o düşünceyi ve o davranış örüntüsünü fark ediyorum. Bunun çok yanlış olduğunu görüyorum, net olarak farkındayım. Bir daha bu düşünceye, bu duyguya, bu davranış örüntüsüne kapılmamaya gayret edeceğim." Kim edecek? Şimdiki ben edeceğim. Kimi yanlış buluyorum? O davranışa sebep olan düşünceyi, davranışı, duyguyu eleştiriyorum. Dikkat edin, ben kendimi hiçbir zaman suçlamam — gerçek kendimi suçlamam. Eğer suçlayacağım bir şey varsa, o da "tırnak içinde" söylüyorum, beni suça itendir. Benisuça iten, içimdeki bir düşünce, bir duygu, bir davranış kalıbıdır.

Peki ben neyi temizlemeliyim? Neyi affetmemeliyim? O benliği affetmemeliyim.

Demeliyim ki "bir daha senin tuzağına düşmeyeceğim, bir daha senin yanlış düşüncelerine, arzularına, duygularına, davranış kalıplarına kapılmayacağım." Şimdibunu söylediğimde, senin sorunun bir anlamı kalıyor mu? Aslında anlamı yok. O yüzden "ben kendimi affedeyim mi affetmeyeyim mi" diye sorduğunda sahte ve yapay zeka sana öyle bir tuzak kuruyor ki neresinden tutsan başına bela. "Kendini affet" desem bir türlü, "kendini affetme" desem bir türlü.

Halbuki ben önce şuna bakmak istiyorum: kendin nesin? Buna dikkat et. Neye "kendim" diyorsun? Bu çok önemli, çok kıymetli bir kavram. Ama o sahte zekamız ne yapıyor? Her şeyin üzerine o kelimeyi koyuyor. Mesela "kendim iyi miyim, kötü müyüm" diye sordu arkadaş — tamamıyla sahte bir soru. Ne demek "iyi miyim, kötü müyüm"? Ne yapayım, papatya falan mı açayım? Ya da "ben iyiyim ya, o kadar da kendim üzerine gitmeme gerek yok, biraz rahatlatayım kendimi, benden daha beterleri var mı diyeyim" — yoksa "işte ben de çok berbat biriyim, hani her kötü şey beni buluyor, zaten neysen onu çekersin diyorlar" diye oradan da kendini dövüyorsun. Sonra ne yapıyorsun? "Kafayı dağıtmak için sigara mı içeyim, bir şey miiçeyim, ya da eğlenceye mi gideyim, yemek mi yiyeyim" diye bu sefer başka hikayelere dönüyorsun.

Hatalı Düşünce ve Davranışları "Kendim" Sanmak

Halbuki şunu sormamız gerekiyor — psikolojik düzey için söylüyorum bunu şimdilik: psikolojik düzeyde sahte, yanlış, aşırı, abartılı, bana veya çevreme zarar verebilen düşünce, duygu ve davranış kalıpları var mı? Var. Değil mi, var. Herkeste var zaten. Olmaz mı? Peygamber değilsen, ermiş değilsen — ki onlarda da bazen olabilir ama onlar buna kapılmazlar — evet, bazı yanlış düşünce, duygu ve davranış kalıpları var. E ne yapayım? Şimdi burayı tamamlayalım. Var diyelim, bazı yanlış düşünce, duygu ve davranış kalıpları var. Ya mesela "berbat biriyim" mi diyeceğim, hakikaten bir kibir mi hissettim, "berbat biriyim" mi diyeceğim? Mesela biz niye hatalı olduğumuzu, yanipsikolojik olarak hatalı, yanlış düşünce, duygu ve davranış kalıplarımızı kabullenmek istemiyoruz? Çünkü içeride bir şey diyor ki: "bunları kabul edersen kendini kötü hissedersin, iyisi mi boş ver; millet çok mu düzgün, herkes iyi tarafını anlatıyor, sen mi kötü tarafını anlatacaksın?" Bakın yapay zeka çok zekidir, size çok iyi akıl verir ama verdiği akıl kötü bir akıldır. O yüzden sahte ve yapay diyoruz.

Dönelim konumuza: diyelim ki yanlış bazı şeyler var, tamam var; önce bir bunları görelim. Kim görecek bunları, bu yanlış şeyleri kim görecek, nereden bakacağım bunlara? Böyle "eyvah ben o kadar kötü müyüm ya, eyvah demek ki çok berbat biriymişim" deyip çökeceğim mi? Yoksa bunları daha sakin, daha doğal bir yerden migöreceğim? Mesela birisi gömleğinde bir akrep var dese, akrep çıkmıyorsa ceketiniçıkarırsın, gömleğini çıkarırsın değil mi? Ama akrep derideyse onun üzerini örtmeye çalışırsın, çünkü onu kendin zannediyorsun. O yüzden yanlış, hatalı, sahte, aşırı düşünce, duygu ve davranış kalıplarını kendiniz olarak görmeyin. Onlar kendimiz değiliz. Ama kendimiz zannetmişiz bir zaman ve onların üzerinden hareket etmişiz.

Diyelim ki ben hep kendime "yetersizsin, yetersizsin" demişim, hiç adım atmamışım, hiç risk almamışım, hiç harekete geçmemişim. Neden? "Sen yetersizsin, yapamazsın, yapamazsın." E bunu gördüm, peki bunu nasıl görmeliyim, nasıl bakmalıyım? "Kendim" diye değil. "Hep kendime yetersizsin, yetersizsin dedim, Allah kahretsin, hiç adım da atmadım, bugün de bu noktaya geldim" mi diyeceğim? Yoksa "ne kadar ilginç, kendim diye kendime yetersizlik damgasını vurmuşum ve bu yüzden de harekete geçmekte hep zorlanmışım, bu yüzden de birçok imkanı kullanmamışım, birçok kabiliyetimi açığa çıkarmamışım, kendimi baskılamışım" mı diyeceğim? O zaman benim bu "yetersizsin, yetersizsin" düşüncesini bırakmam lazım. Bırakmayı düşünüyorum, bırakmayı tercih ediyorum.

Egonun Farklı Kılıklarındaki Tuzakları

Bakın, burada egonun birçok tuzağı var. "Ya işte böyle olduğumu biri bilse benim hakkımda ne düşünür, kimse benimle arkadaş olur mu, insanlar beni sever mi" falan, bir sürü hikaye üzerine hikaye. Bütün bunları size sunan, sizi manipüle eden, işte zihninizdeki bu sahte bilinçtir, sahte zekadır. Güya sizi korumaya çalışıyor. Kimimize mükemmellik benliğiyle girer, kimimize yetersizsin düşüncesiyle girer, kimimize "sen hayatta bir şey yapamadın, bundan sonra da yapamazsın" der, kimimize "sen geç kaldın, yaşın nerelere geldi, sen hala buraları çözememişsin" der. Her yerden gelir, çok tatlı gelir ama siz onun geldiğini görmezsiniz. O kadar otomatiktir ki bunu kendinizden zannedersiniz.

Hani düşünce, duygu ve davranış alışkanlıklarımızı, o YouTube videoları gibiişte hızını yavaşlatabilseydik, gözlemleyebilseydik, çok mükemmel bir şey olurdu. Peki ne yapabiliriz? Gözlemleyebiliriz. Bak dikkat et: işte bir duygu geldi, işte bir düşünce geldi. Bunun gelen bir düşünce, gelen bir duygu olduğunun farkında mısın? Orada bir dur ve bak, ama bilinçli ol, boş verme; farkında ol ve o düşünceyi, o duyguyu gözlemle. Bir bak bakalım sana ne diyor? Sana ne fayda sağlıyor? Sende hangiişlevselliği tetikliyor?

Aile Dizimi ve Atalardan Gelen Hafıza Sorusu

*Katılımcı:*_[Bu soru ses kaydında ciddi şekilde parçalanmış, tam olarak anlaşılamıyor — genel olarak aile dizimi, atalardan devralınan bazı duygusal yükler ve_ _dedelerinden gelen bir "darbe"nin kendine mi ait olduğu sorusu olduğu anlaşılıyor.]_

Mesela deden bir şey yaptı, bana mı aktardı? ... Günümüzde bu aile dizimi konusu çok dillendiriliyor. Bir de bunun üzerinden çok fazla yorum yapılıyor arkadaşlar. Bir ben kendi sorunlarımla uğraşayım derken bir de aileden gelen bir yük daha geldi. Ben bunların üstesinden nasıl geleceğim diye.

*Hocam:* Onu ayrıntısıyla bir başka güne saklayayım ama şunu söyleyeyim arkadaşlar: insan bakın, bedensel olarak anne veya babamızın aynısı değiliz değil mi? Aslında bu bile çok önemli bir şeyi bize gösteriyor. Mesela işte ailende anne baba tarafında uzun boylu kimse yok ama sen uzunsun. Genetik olarak da onlardan gelen bir biyolojik yapın var ama dikkat edin, anne ve babadan gelen iki hücre bir araya geldiğinde orada gen değişimleri olur ve o gen değişimleriyle aslında yepyeni, farklı bir DNA oluşur. Aslında bu bile insana şunu gösteriyor: sen sana ait özgün bir bireysin. Dolayısıyla bu noktada kafamızı çok fazla karıştırmaya gerek yok.

Ama şunu da söyleyeyim: bizler atalarımızın hafızasını taşıyoruz. O konuda acele etmeyeceksin ama şunu hatırlatmak istiyorum: Kur'an'la buna dair çok açık bir şey ben en azından bilmiyorum. Ama bilgim, tecrübem, deneyimim üzerinden söylüyorum: hiçbir insan, hiçbir kimsenin "tırnak içinde" günahını taşımaz. Haniatıyorum, deden erik çalmış, senin dişin kamaşmış. E ne yapayım, dişim kamaşmışsa kamaşmış; bu benim dedemin hırsızlık yükünü taşıdığım anlamına gelmiyor ki. Dedemin hırsızlık suçunun sorumlusu benim, veya onun bir parçası bana yükleniyor anlamına gelmiyor ki — sadece dişim kamaşmıştır, deyim yerindeyse.

Diyelim ki atalarında büyük bir korku duygusu var; bende de onların o korku duygusunun hafızası var, onlara ait bir hafıza. Ama bu ben değilim, ben onunla şekillenmiyorum. Bunu ayırmayı özellikle önemsiyorum. Yani ben atalarımdan gelen şeyle oluşan bir varlık değilim. Ama atalarımın hafızası bende var. Zaten bu mevzu biraz yanlış anlaşıldığında da reenkarnasyon hikayeleri oluşturuluyor.

Şimdi bu konuyu burada kapatayım, daha ayrıntılı bir gün bunu konuşuruz. Şuna gelmek istiyorum arkadaşlar: arkadaşımız da böyle zihnini meşgul eden birçok soru soruyor, iyi oluyor ama şunu söylemek istiyorum — zihninizi çok teorik sorularla meşgul etmeyin, pratik anlamda bir şeylere bakın. Mesela benim bir tembellik damarım var, veya gereksiz israf yapan bir tarafım var, veya sorumlulukları erteleyen bir tarafım var. Bunlar üzerinde çalışın. Yani dedemin yediği erikten benim dişim kamaşıyor mu kamaşmıyor mu — varsın en son o kamaşma kalsın. Şimdi orayla mı uğraşayım, yoksa benim aşırı erik yiyip midemi bozmam mı daha önemlidir?

Teorik Sorularla Zihni Meşgul Etmek: Basit Olanı Karmaşıklaştırmak

O yüzden o yapay zihnimiz bazen olayları çok fazla karıştırır, kurcalar, her şeyiçözmek ister ve çözemedikçe de sanki bir şey yapamayacağını düşünür. Bir de bakarsınız, hani bir bilgenin deyimiyle, manevi yol basittir ama zihin onu karmaşıklaştırır. Tıpkı o tuzağa düşeriz. Yol basittir; basitlikten kastımız, doğal, anlaşılabilir, yaşanabilir, idrak edilebilir bir şeydir, bir karmaşası yoktur. Fakat zihin orayı karmaşıklaştırır, karmaşık gösterir. Ve makul gibi görünen birçok soru sorar —

hepsi de hakikaten soru olarak makul. Ama şunu sen düşünmezsin: benim öncelikliolarak üzerinde duracağım mevzu nedir, mevzular nelerdir? Seni bir anda oradan uzaklaştırır.

Hani vardır ya, dünyada cevabı verilememiş binlerce soru vardır değil mi? "Kainatta tek bir kuvvet mi var acaba? Bütün fizik hareketlerini açıklayabileceğimiz tek bir kanun var mıdır acaba?" Bu büyük bir soru. Ama ben şimdi sürekli bu böyle bir kanun olup olmadığını düşünürken şu çatıyı, mimarinin gerektirdiği fizik kurallarına göre yapmayı kaçırırsam ne olur? Saçmalamış olurum. Ama zihnim de bana der ki "sen çok büyük konularla meşgul oluyorsun, konu bu çatı mı şimdi?" Halbuki yağmur yağıyor ve çatı çöküyor diyelim; şimdi çatının çökmesi mi pratik ve işlevsel bir sorun, yoksa bütün dünyadaki fizik hareketlerini açıklayacak bir kanun bulmak mı? Ama o yapay zeka seni öyle bir kanunu bulmakla uğraştırabilir. O yüzden bizim burada hep konuşmaya çalıştığımız şey, işin hakikatini bilmek ama pratik üzerinde çalışmak. Benim hayatımı zorlaştıran, gereksiz yere vaktimi tüketen, beniişlevsizleştiren veya doğal işlevsel kabiliyetimi azaltan nedir?

"Ya biliyorum aslında ama düzeltmek çok zor, ne yapacaksın o zaman" — o zaman abi, tonla teorik konu var, tartışacak konu mu yok; siyasetten konu açarız, bir anda futboldan, ne heyecanı olur değil mi, peki bunu mu yapacağız, yoksa zor gibigözükse de gerçekten benim için hayatım için önemli, gerekli, işlevsel bir konu üzerinde mi çalışmam gerekir?

Gazze Örneği: Uzaktaki Dram, Yakındaki İhmal

Ama dedik ya, içinizde bir zeka var, çok sahte bir zeka, sana zeka diye sahte bir şeyisunuyor. Mesela diyor ki: "Dünyada o kadar çok yanlış var ki kardeşim, bak Gazze var." Gazze var diyor ama sen işte Gazze için kermes yapıyorsun, ama eşinle çocuğunla ilişkin berbat, kavga ediyorsun; içinde bir "İsrail" var ama o yapay zeka sana ne diyor? "Gazze'de büyük bir dram var, bırak aileni" diyor. Senin kendiiçinde dram yok mu? Sen kendini ne kadar geriyorsun, ne kadar öfkeleniyorsun, ne kadar kaygılanıyorsun, ne kadar kendi kendini eleştiriyorsun, suçluyorsun; sonra bir sürü hikaye dönüyor: sen daha az mı mağdursun acaba?

*Katılımcı:* Hocam, negatif duygu ve düşündüğümüz her şey sahte zeka mı diyoruz? Bundan anladığımız durum var. Yalnız, düşündüğümüz her şey [böyle midir]?

*Hocam:* Evet, güzel bir soru. Negatif düşünce ve duygular derken — mesela diyelim ki ben bir iş yapmaya karar verdim veya karar vermedim, üzerinde düşünüyorum, sonra fizibilitesini çıkardım, dedim ki "bu iş bana göre değil çünkü ben bunu ayrıntılı olarak bilmiyorum ve dolayısıyla da bunu gerçekten nitelikli bir şekilde yapamam." Şimdi bu negatif bir düşünce değildir, bu analizdir. Ama "sen beceriksizin tekisin, sen yapamazsın, senden bir halt olmaz" — mesela bu negatif düşüncedir. Bütün negatif duygular aldatıcıdır ve sahte tarafımızdan gelir.

*Katılımcı:* Hocam, o zaman [olumlu] duygular bakacağız, çünkü duyguların olumlusu da var.

*Hocam:* Aynen, şimdi ona geliyorum. Tabii ki düşüncenin olumlusu da var. Veya düşüncenin olumlusu, "düşünme" kavramından ziyade gerçekçi ve objektif düşünmekten bahsediyoruz aslında. Doğrusu bu. Yoksa hani "hep olumlu düşünelim, hep evrene olumlu mesajlar gönderelim" anlamında bir olumluluktan bahsetmiyoruz. Bu da bir sahtelik ve sahtekârlıktır. Kastettiğimiz şey gerçekçi ve objektif düşüncedir.

Gerçekçi ve Objektif Düşünce Nedir?

Mesela diyelim ki ben 10 yaşındayım, ben fizik profesörü olabilir miyim? Bakıyorum zekam normal işliyor falan, 10 yaşına gelmişim, 4-5. sınıfı bitirmişim, diyorum ki "ben fizik profesörü olmak istiyorum, fizik alanında ilerlemek istiyorum." Şimdi bu nedir? Bu gerçekçi bir düşüncedir. Eğer bunun gereğini yaparsan, "tırnak içinde" hayat da sana o imkanı açarsa — mesela bir bakarsın 15 yaşında ölürsün; benim üniversite arkadaşım vardı, bağırsak düğümlenmesinden ikinci sınıfta vefat etti. Ama 10 yaşında normal bir zekan var, dersin ki "ben fiziği çok seviyorum, merak ediyorum, fizik okuyacağım, fizik profesörü olacağım." Bakın bu gerçekçi ve nesnel bir düşüncedir. O yüzden ben aslında çok böyle olumlu, olumsuz düşünce kavramı üzerinden bile bakmıyorum. Gerçekçi ve objektif düşünüyorsanız bu doğrudur ve tatbik edilebilir.

Yani orada biraz önce bir doğallığa dönmemiz lazım. Doğallık şu: "Yapamaz mıyım acaba, acaba yapabilir miyim, emin değilim ki, ya işte bazıları da yapamamışlar, okumamışlar" gibi zihnimizi kurcalayan düşünce ve duyguları biraz bir kenara koymak lazım. O zaman daha doğal bir bilinç harekete geçer. O zaman diyelim ki, geçen ben televizyonda böyle bir teorik fizik profesörü izledim, adam çok güzel konuşuyordu, uzay, atomlar, atomların parçacıkları — çok çekici geldi, ben herhalde biraz ondan etkilendim, "biraz ondan dolayı fizik profesörü olmak istiyorum" dedim.

"Bu konuyu biraz daha araştırayım, bunun gerektirdiği donanım nedir, bu nasıl ulaşılan bir durumdur, neleri okumam lazım" diye sakince bakarsan, dersin ki "ben bu kadar teorik çalışma yapmaya eğilimli biri değilim" ya da "yok ben yapabilirim, yapayım" dersin. İşte bu doğal bilinç ve zeka ile bir durumu değerlendirmek anlamına gelir.

Ama işte "Filenin Sultanları"nı seyretmiş, 15 yaşında, 12-13 yaşında bir genç kız "ben voleybolcu olacağım" dese — dur, sakin ol, olabilirsin de olamazsın da değil ama; voleybolcu olmak ne demektir, voleybolcu olmak için neler yapman gerekir, ne kadar disiplinli çalışman gerekir? Yoksa "voleybolcu olacağım" demekle, iki tane top oynamakla sen o şampiyonluğa gelemezsin. Bir düşün, bir sakin ol. "Ya ben öyle olmak istiyorum" — neden? Aklında çünkü televizyonda voleybolcu bayanlar alkışlanıyor, cumhurbaşkanı kabul ediyor falan, onun getirdiği bir heves var. O yapay zekalı bir hevesle oraya "voleybolcu olacağım" diyorsun. Sakin ol, bir dur. Olabilirsin — ayağın sakat değil, gözün kör değil, kolun herhangi bir sakatlığa sahip değil, olabilirsin ama bak olmak istiyor musun ve niye olmak istiyorsun? Bu sakinlikle bakarsak doğal ve objektif bir değerlendirme yapabiliriz.

*Katılımcı:* "Ermişler etiklenmiyor" dediniz ya...

*Hocam:* Ermişlere gelmeyeceğim bugün, ermişleri şimdi konuşmuyoruz. Buyurun.

*Katılımcı:*_[Bu soru meslek seçimi, öğretmenlik ve psikolojik danışmanlık üzerine görünüyor ancak ses kaydı ciddi şekilde parçalanmış olduğu için tam olarak aktarılamıyor.]_ İlgi, yetenek ve emek doğrultusunda seçim yapıldı... Benim özellikle yapay zekâda konuştuklarınız biraz bilimsel, biraz psikolojik anlamda... hangi duygu düşüncelere daha çok etkili olur?

*Hocam:*_[Bu yanıtın bir kısmı ses kaydında net anlaşılamıyor.]_ Bak sen şu anda ayıramayacağın bir şeyin üzerinde duruyorsun. Diyorsun ki "bunu ayırdık mı" — zaten ben size derim ki böyle ayrılıyor arkadaşlar ve mevzu biter, artık son sohbetimiz olur zaten, değil mi? Tabii çok da güzel olur. Ama öyle bir formül veremem, çünkü öyle bir formül yok. Bu bireysel bir şeydir; ben bunu kendim, farkındalığım yükselirse ayırt ederim ama bununla ilgili bir formül veremem. Yine dediğim gibi onun değişik bir tadı var, onu fark edersin ama bunu fark edebilmen için zihninin biraz sakinleşmesi lazım. Ben de onu diyorum: önce senin zihnini dolduran, seni bir arı kovanına döndüren o zihne bir bak. Ama arasında dolaşma; bir dışarıdan bak. Ne kadar gereksiz soru soruyor, ne kadar gereksiz mevzuyla uğraşıyor, "keşke [böyle] olsaydı" diyorsun.

Zihni Sakinleştirmek Değil, Gözlemlemek

Peki bak şöyle bir şey diyeyim sana: zihnini hiçbir zaman sakinleştiremeyeceksin ama sakin bir alana çekileceksin. Sen zihin değilsin zaten, tuzak orası. Bak yapay zekan ne diyor sana? "Sen zihinsin" diyor, "ve zihnini sakinleştirmen lazım" diyor — sahte bir yerden geliyor bu. Ve sen diyorsun ki "zihnimi nasıl sakinleştirebilirim" diye soru soruyorsun. Halbuki zihnimi sakinleştirmeyeceğim, zihnimi gözlemleyeceğim; o doğal olarak sakinleşecek. Ama ben sürekli düşünceler arasında kavga yapıyorum: "Böyle mi olacak, şöyle mi? Ya şöyle olursa, ya güvenilir görünüyor ama güvenilir birideğilse, o şöyleyse, o böyleyse" — kafamda o kadar doldu ki, bir şeyler netleşmeyince o kadar kafam karışıyor ki, al sana karmaşa. Halbuki dur, bir sakin ol. Karşındaki sana dünya çapında bir anlaşma mı öneriyor? Fazla güvenmiyorsan güzel bir anlaşma yaparsın.

Bazılarına diyorum ki "bu kadar öfkeli olma." "Ama hocam" diyor, "siz öyle diyorsunuz, iyi davran diyorsunuz ama o yarın da böyle olacak." Diyorum ki nereden biliyorsun, kâhin misin? Kâhinsen ben sana tabi olayım, ben sana bundan sonra soru sorayım. İçindeki bu kâhine niye inanıyorsun, neden inanıyorsun ona, biliyor musun? Çünkü sana birkaç tane tesadüfen doğru şey söylemiş.

Kâhin Gibi Davranan İçsel Ses ve Tesadüfi Doğru Tahminler

Hani geçen bir kadın vardı, "Fenerbahçe şampiyon olacak" demişti. Kazayla Fenerbahçe şampiyon olsa biz ne yapacaktık şimdi? Sürekli o kadının ne dediğine bakacaktık: "Abi o Fenerbahçe'yi bilen kadın var ya, o çok iyi bir astrolog, valla geçen onu dinledim, çok kötü şeyler söylüyor, Allah korusun bir de vuracaksın falan, öyle gideceksin." Neden? Çünkü tesadüfen attığı tahminlerinden bir tanesi tuttu. Ama

senin o yapay zekan ne diyor sana? "Bak tutturdu, bundan sonra da tutturabilir, onu dinle" diyor. Anlatabilir miyim, ben niye zekamı susturayım ya, benim işim gücüm yok mu, ne yapıyorsa yapsın o zihin, ne olacak diyor İsmail, sorun ne olacak, ne yapacaksın, ilerleyecek misin, işte şunu yapacak mısın, bunu becerebilecek misin? Ben de ona diyorum ki vallahi bilmiyorum. Bir anda duruyor ama "bilmen lazım" diyor. Valla bilmiyorum diyorum, sen biliyorsan sen bilirsin. Zihnimle tartışmıyorum ki onun gürültüsünün malzemesine dönüşeyim.

Zaten algım bozuldu; hani bütün gün "ruhani takıldım" falan derdim, o halde bir algı var; buraya geldim, o şey berbat etti, benim bütün ruhaniyetimi o aldı götürdü, Allah belasını versin, bu zamanda da ruhani olamıyorsun — zaten böyle bir şey. Ama bana kimse duydu demedi. Bekir, gelemeyeceğim; özür dilemeye kalksam içimde şu geçiyor ki, "özür dilersen geri vites atma, daha da üstüne gelir" — devriliyorsun. Yanikırk tane hikaye sana uydurabilir o yapay zeka. Sana kırk tane hikaye uyduracağım — şimdi bu nasıl, yanlışsa demesi lazım, hatalıysa demek lazım.

Bak, içinde "eyvallah" etmeyeni gör, sonra onu en yakın yerde çöplüğe bırak. Bak o sen değilsin, anladın mı? O içinde eyvallah etmeyen — ki çocukluğunda belkihikayeleri vardır, eyvallah etmiştir, daha çok tepesine binmiş olabilirler, öyle vardır — o yapay zeka sana ne diyor? "Bundan sonra eyvallah etme" diyor. Yapay zekayı anlatabildim mi bilmiyorum. Konumuz şu anki teknolojik yapay zeka değil; zihnimizin sahte yapay zihninden, yapısından bahsediyorum. Biz bu sahtelik üzerine oturuyoruz.

*Katılımcı:* Ve ben bunun eğitimiyle bu yaşa kadar geliyorum, şimdi söylediğim şey biraz modernlik, benim... [ama] biraz onu sorguluyoruz. Yani şunu görmemiz gerekiyor: anne babam böyle tanımadı hocam, her şeye kızdı, her şeye bağırdı.

*Hocam:* Bak dikkat et, ne dedik? Psikolojik bir zeminde anne babayla, sosyal çevreyle karşılaşıyoruz. Ve etkileşirken o psikolojik şey — diyelim buna işletim sistemi — o işletim sistemi bazen doğru yorum yapıyor, bazen saçmalıyor ama saçmaladığını fark etmesi de çok zor. Sonra o saçmaladıklarını, "bizde var" diye, "abiben hayattan çok şey öğrendim, ne öğrendim, asla geri vites atmayacaksın" ya da "her şeye özür dilerim diyeceksin, çünkü insanlar..." — şaka diyorum. Hani mesela bazıları vardır: "abi her şeye özür dilerim diyeceksin, adam dengesizin tekidir, haklı olsan bile hatalıyım diyeceksin ki paçanı kurtarabilirsin" — bu sefer zihni sana bir pasiflik öğretir. İşte bu bahsettiğimiz yapay zeka böyle bir şey. Ve biz bunun tarafından şu an manipüle ediliyoruz. Ama müjdeli taraf şu: doğal zekamız yerinde duruyor. Yani yapay zeka doğal zekamızı bozamaz.

*Katılımcı:*_[Bu bölümde ses kaydı ciddi şekilde parçalanmış — katılımcı sebep-sonuç ilişkisi ve psikolojik mekanizmalar üzerine bir gözlem paylaşıyor gibi görünüyor.]_ Sebep sonuçlu olan, yaparlaşan bir şey; o sebep sonuçlu bir şey, o gerçekler için, özenle ama bu müstelikten gelen... ben böyle derdim.

*Hocam:* Aslında burada şunu da, söylediğiniz üzerinden bende bir çağrışım oldu. Aslında arkadaşlar, bu sahte ve yapay zekayı oluşturan, psikolojik mekanizmamız — ve bu psikolojik mekanizmamızdaki düşünce, duygu ve davranış imkanımız kötü bir şey değil. Fakat biz her şeyi ona teslim etmişiz. Diyorlar ya bir gün gelecek yapay zekaya teslim olacağız — bunun gibi, ona teslim olduğumuz için o da otomatik çalışıyor.

Yani bir bakıyorsun, annen baban hiçbir yaptığını beğenmiyor. Diyelim mesela öyle bir annen baban olduğu için, öyle bir öğretmenin var, sürekli seni tahkir ediyor, sürekliseni küçümsüyor. Şimdi öyle bir öğretmenle ne yapar o? Otomatik işler: demek ki ya "okul kötü" diyip okulu bırakacak, ya "hocamla çatışırım, büyüyünce ona hesap sorarım" diyecek, ya da "o diyorsa vardır bir bildiği, ben de demek ki geri zekalıyım" diyecek. Bunun gibi otomatik kalıplarla işleyecek. Hangi kalıp işlerse işlesin fark etmiyor.

Bazıları der ki "benim öyle geri zekalı bir öğretmenim vardı, bana hakaret etti, ben de büyüdüğümde mezun oldum, onu bir güzel dövdüm" — sen de sahte bir yapay zeka ile [hareket etmiş oluyorsun]. Öbürü der ki "ya ne bileyim, hocam hep öyle diyordu, ben de kendimi çok ezik hissettim, hiç böyle bir şey yapabileceğime inanmadım." Şimdi hepsi bunların sahte. Biri sana der ki "sen hayatta hiçbir şey beceremezsin"; sen gidersin büyük şehirde başarırsın, sonra karşısına oturup "işte ben buyum" dersin — bu da sahte zekadır. Sen niye kendini birilerine ispat etmek için bu kadar çaba gösteriyorsun? Ya da "büyüklerim bana öyle dedi, senden bir halt olmaz dedi, ben de hiçbir şey yapmadım" — bakın hepsi sahte.

Sebep-Sonuç Yasasının Sınırları: İyilik Yapan Herkes İyilik Görmez

Doğal bir şey var: denge, doğallık. Bakın şimdi biri diyor ki "tansiyonun yüksek" — mesela bende tansiyon yüksekliği var. Şimdi ben birine gitsem, biri diyor ki "tansiyonun yüksek", o ilacı veriyor, bu sefer diyor ki "tansiyonun düşük." Yani ne tansiyonu? "Bıktım bu tansiyondan" mı diyeceğim, yoksa tansiyon dediğim, damardaki kan basıncını doğal ve dengeli bir hale mi getireceğim? Hani bazı şeker hastaları vardır, bir şey yer, [şeker] fırlar, insülin basar, düşer. Kardeşim, bu kan şekerinin doğal bir denge noktası yok mu? İşte doğal o, doğal zeka o, doğal bilinç o.

Evet, zahiren bir sebep-sonuç yasası da vardır ama bu her zaman ve her durumda değildir. Hani hayat sadece fizik-kimyanın çalıştığı şey değil ki. Mesela bazı meşhur sözler vardır: "işte biri sana kötülük mü yaptı, mutlaka ona bir iyiliğin dokunmuştur" — güzel bir Instagram sözü değil mi böyle, "acaba ona ne iyilik yaptım" diye bir jargon var. Kardeşim, bir dur ya, tamam sana kötülük yapan bir insanla iyi bir sürecin olabilir, hatta onu çok desteklemiş de olabilirsin, çok iyiliğin de dokunmuş olabilir. Ama sen nereden böyle bir şey çıkardın, bu nerede yazıyordu? Bunu Newton mu buldu, Einstein mı buldu, Heisenberg mi buldu, kuantum böyle mi söylüyor — tabii uydurukçu kuantumcuları kenara koyuyorum. "İşte ne yaparsanız size döner" falan filan hikayelerini bir dur.

Yaniiyilik yaptığın bir insan sana çok iyi de davranabilir, iyilik yaptığın bir insan sana dünyanın en büyük kötülüğünü de yapabilir. Şimdi ben bunların ikisini de yaşamış biriyim; dünyanın en büyük kötülüğünü, dünyada en çok iyi davrandığım insanlardan görmüşümdür. Ama benim zihnimde hiçbir zaman şu oluşmaz: "bak bundan sonra kimseye iyilik yapmayacaksın, kime iyilik yapıyorsan ondan kötülük bekleyeceksin, bu böyledir, ben denedim gördüm." Neden bu bir yanlış? Ama sahte zihnim bana bir formül sunabilir ve beni bununla aldatabilir, bana birkaç örnek de vererek "bak öyle olmadı bu" deyip kendisini bana meşrulaştırabilir, legalize ettirebilir. Ama ben gene derim ki, sen sahtekârsın, sen bana yanlış formül üretiyorsun.

*Katılımcı:* [Peki] karşıdakinin bir şeyler beklemesi, o zaman direkt benim yanlış yerlerim mi [oluyor]?

*Hocam:* Şimdi onun daha derinine inmiyorum, ben ortalama zihin üzerinden söyledim. Hakikatine bakarsak, ben hayatta hiç kimseye iyilik yapmadım. Ben fıtratıma göre davrandım. Herkes de kendi psikolojik sürecine göre davranmıştır. Bak bu hakiki zekadır, anlatabildim mi? Senin orada dikkat ettiğin tek şey vardır: Allah'tan gelen iyiliği kendine mal etmeden ve hiçbir beklenti taşımadan, Allah seni o iyiliğin içinde tuttuğu için şükretmektir. Bu kadar. Benim doğal zihnim, onun dışında hiçbir şeyi değerlendirmez ve manasız bulur. Ama yapay zihnimiz sana kırk tane formül üretir, hepsi de yanlıştır.

*Katılımcı:* Eyvallah hocam. Bir de [şöyle] bir olay [var]... oradan sen beklemezsen de oradan bir olumsuz karşılık [gelebiliyor mu]?

*Hocam:* Bir sonrakinde biraz daha [detaylı] veya biraz daha bitirici, daha kontrollü, daha gerçekçi olacağız. Gerçekçi olmak demek daha kontrolcü olmak değil.

Bakacaksın karşındakiinsan, atıyorum, gayretli, çaba gösteren, imkan ve kabiliyetinikullanan biri mi? Kullanıyor ama senin, sende olan bir desteğe ihtiyacı var. Sende de o imkan var, Allah vermiş, sen o imkanı kullanırsın, bitti bu kadar. Başka hiçbir hikaye üretmeye gerek yok. Onun gelip gelmeyeceğinden de emin değiliz aslında; onu da ben o kadar önemsemiyorum.

Tek Gerçek Kanun: "Nerede Olursanız Olun Allah Sizinledir"

Evrende o kadar çok şey çalışıyor ki fakat hiçbir şey kesin bir kanun değil. Yaniatıyorum, şimdi Hazreti Yusuf'u on bir kardeşi kuyuya atmış — "lan ne biçim kanun bu" diyesi geliyor insanın, değil mi? Ama öyle bir kanun yok yani; on bir kardeşin olur, on biri de melek gibi olabilir. Sen sürekli kötülük beklersin ama hiç o beklediğin büyük kötülük olmayabilir; en son o kafayla mezara gidersin — "ulan niye bu kadar büyük kötülük bekledim, hiçbiri de olmadı." Ya bence evrende kanunlar dediğimiz şey çok gizemlidir.

Ve size şunu söyleyeyim: Allah hiçbir kanunun istisnasız olmasına izin vermez. O yüzden evrende tek bir kanun var, o da Allah. Bil, onunla bağını hatırla, hiçbir zaman unutma ve onun seni görmek istediği kişi ol. Bu kadar. Gerisi bütün hepsi gereksiz bir şeydir, hiçbir kanuna da ihtiyacımız yoktur özünde; tek kanun olacaksa da budur.

Dediğim gibi, yaratıcı yaratılıştaki her şeyde bir istisna var etmiştir. O yüzden bakın, bütün sıvılar donduklarında hacimleri küçülür; bir tek istisna var ama dünyada çok önemli bir yeri var — o da su. Su o istisnaya sahip olmasaydı hayat belki zor devam edecekti ama bakın bir istisnası var. Dolayısıyla evrende tek bir kanun var; onu da Kur'an'daki bir ayetin ifadesiyle hatırlarsam söyleyeyim: "İnnallahe meaküm eyne ma küntüm" diyor — nerede olursanız olun Allah sizinledir. Bana bu kanun yeter, hepimize de yeter. Nerede olursan ol, Allah seninledir. Bu bilinçle hareket et.

Gereksiz korkular, gereksiz arzular — "ya kötülük yaparsam ne olur, iyilik mi bulurum, kötülük mü bulurum, bana ne kardeşim, ben ne bulduğumla ilgilenmiyorum ki, ben ne olduğumla ilgileniyorum."

Hazreti Yusuf Örneği: Ne Bulduğundan Değil, Ne Olduğundan Sorumluyuz

Ne bulduğumla niye ilgileneyim? Hazreti Yusuf kardeşlerinden kötülük buldu, bu onun problemi mi? Hazreti Yusuf ne oldu? O iyi oldu. Neden? Olduğu şey oydu zaten. "Ya iyi olursam ne bulurum?" Ne bileyim ne bulurum, bilmiyorum, ilgilenmiyorum da, ilgide duymuyorum, kafamı da bununla meşgul etmiyorum, gerek yok ki. Neden? Çünkü ben ne olduğuma bakıyorum. Ne olduğumdan sorumluyum, ne bulduğumdan sorumlu değilim ki. Düşünün, Allah sizi ne bulduğunuzdan mı sorumlu tutuyor? Böyle bir ayet var; ne olduğunuzdan, nasıl davrandığınızdan sorumlu tutuyor. Ben ne bulurum, ne bileyim ki?

Bazen birileri bana diyor ki "ya biri sana senin hakkında kötü şey söylüyor ama söylemeyeyim mi" — zannediyor ki ben merak edeceğim, "ya söyle ya ne dedi" falan filan diye. Ya bana ne, istiyorsan anlat, istemiyorsan anlatma; ben bununla ilgilideğilim, anlatsan da ben "ona böyle mi dedi" diye bakmayacağım. Sen bunu nasıl değerlendiriyorsun diye bakacağım, sen bunu hangi niyetle anlatıyorsun diye bakacağım. Benim insanların bana nasıl davrandığıyla veya benim neyle karşılaştığımla bir ilgim olamaz ki, ben bunu zaten belirleyemem, değil mi? Ben neyibelirleyebilirim? Allah'ın benim fıtratıma koyduğu kodlara uygun şekilde veya uygun olmayan şekilde davranabilirim. Bu benim kontrolümde.

O yüzden iyilik yapamayız zaten, [kendi başımıza] yapamayız. Ama iyiliğin aracı olabiliriz, iyilik bizim üzerimizden akabilir, iyilik bizim üzerimizden yansıyabilir; ona da açık olmalıyız. Bu kadar. O zaman "ya iyilik yapayım, denize mi atayım, dağa mı gömeyim, cebimde mi kalsın" demek zorunda kalmazsınız.

Kapanış: Yavaş Yavaş Uyanış ve Doğal Zihne Dönüş

O yüzden bakın, yapay zekanızın tuzaklarına düşmemeye özen gösterin. Bir sakin olun. O, bir şeylere bizi alıştırmış, bizi düşünmeye, hissetmeye bir şekilde alıştırmış. Hatta biz bazen deriz ya, "ne bileyim öyle alışmışım" deriz; böyle en son biri bize bir şey anlatır, "bak bu o kadar doğru değil" desek de "ne bileyim işte hep öyle alışmışız" deriz. Ya da anne babamıza atfederiz: "abi tamam ne yapayım, annem babam şöyle veya böyle davranmış, öfkeliymiş, alıngan mış, küsüyormuş, kaygılıymış, felaket

tellallığı yapıyormuş, benim de annem felaket tellallığı yapıyor, Allah hepsinden razı olsun."

Yani bir şey olmuyor ki — mesela şu bardak şurada dursun, "kesin bak o düşer" der.

Artık ben de tevessümle "anne düşer değil mi" diyorum, içinden o gülüyor artık, çünkü farkında değil, alışmış ona. E şimdi ben de ona kavga ederek mi konuşayım, ya da sürekli tepki vererek mi "anne düşecek değil mi" diyorum? "Nereden biliyorsun abi, sen süper zekisin" diyorum anneye. Sonra gülümsüyor o da kendi kendine.

Neden? Çünkü öyle bir otomatik kalıp işliyor içinde ve buna karşı uyanık olamıyor, ona hemen kapılıyor: "düşecek, kırılacak, her şey annemin gözünde ya kırılacaktır ya düşecektir ya bozulacaktır."

Ya da bir arkadaşım var, "dikkat et" diyor, "üçkağıtçı olabilir, seni herkes kandırıyor" — herkes de beni kandırıyor mesela, böyle bir şey. Ben de o durumda kalkıp "ben o kadar geri zekalı mıyım acaba" diye düşünmüyorum, çünkü manasız bir şey. O da güya beni korumak için yaptığını düşünüyor; onun yapay zekası da ona öyle bir mesaj veriyor, "çocuğumu koruyayım" diye bir mesaj veriyor. Dolayısıyla böyle yapay zekalarla yaşıyoruz.

Ne zaman uyanırsak, ne zaman adım adım nasıl uyanabiliriz? Bak bunun bir formülü yok. Yavaş yavaş uyanacaksın. Gereksiz, yanlış, abartılı, sahte düşünce ve duyguları göre göre, temizliğe temizliğe temizliğe bir bakacaksın. Doğal bir zihnin var. Zihnin hiç karışık değil, kafanda hiçbir tilki dönmüyor. O zaman diyeceksin ki hayat buyurmuş.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Konuşmacı, "nerede olursanız olun Allah sizinledir" mealini Kur'an'dan bir ayetin ifadesi olarak aktarıyor (anlam olarak Hadîd suresi 4. ayete karşılık gelmektedir) ancak sure adını veya ayet numarasını açıkça belirtmediğinden kesin alıntı olarak işaretlenmemiştir. Sohbetin ilerleyen bölümünde "böyle bir ayet var, ne olduğunuzdan sorumlu tutuyor" şeklinde bir başka dolaylı referans daha geçiyor; bu da sure/ayet adı verilmediğiiçin kesin alıntı listesine alınmamıştır.

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.