Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
Kısa Özet
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Bana bu yapılmamalıydı" cümlesi masum görünür ama olan bir durumla çatışmanın, kurban kimliğinin kapısını aralayan bir cümledir; doğru olan "haklısın ama alacağın yok" bilincidir.
- Bir deneyimi (haksızlığı, ihmali, terk edilmeyi) kendi kimliği hâline getiren insan, kendi bilincinin içinde taşınabilir bir hapishane inşa eder; Hz. Yusuf örneği, en ağır haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımamanın mümkün olduğunu gösterir.
- İnsanın değerinin ve varlığının tek gerçek şahidi Allah'tır; "kıymetim bilinmedi" diye üzülmek, bu şahitliği unutup sahte bir şahit aramaktır — Allah insanı her an Darüsselam'a (kendi esenlik yurduna) çağırmaktadır.
Giriş: Eckhart Tolle ve Kurban Kimliği Kavramı
Evet arkadaşlar hoş geldiniz. Eckhart Tolle'nin ego-benlik kavramıyla ilgili yorumlarından yine birkaç pasaj okuyacağım. "Hemen her ego, az veya çok, kurban kimliği diyebileceğimiz bir algıyı taşır." Kurban kimliği nedir? Tabii ki bu çokça açılabilir, biraz spesifiye de edilebilir, daha geniş bir şekilde de ele alınabilir. Aslında hemen hemen herkeste bir kurban kimliği vardır ama o kurban kimliğinin algılanış ve ortaya konuluş biçiminde bazen değişiklik olur. İşte "biz çok acılar çektik ama küllerimizden doğduk" diyen de aslında yine bir kurban kimliği barındırmaktadır.
"Herkes beni üzdü, herkes beni mahvetti, kimse beni anlamadı" deyip üzülen, ağlayan, kendini mağdur hisseden de kurban kimliği taşır. "İnsanlar beni nasıl anlamıyorlar, herkes beni yanlış anlıyor, insanlardan nefret ediyorum" diyen de aslında bir çeşit kurban kimliğine sahiptir.
Dolayısıyla nedir kurban kimliği? "Bana bu yapılmamalıydı" deyip bunun üzerinden alacaklı olma hissi olarak bunu tanımlayabiliriz. "Bana bu yapılmamalıydı, yapıldı, dolayısıyla alacaklıyım." Kurban kimliğini özetle böyle ifade edebiliriz.
Kurban Kimliğinin Farklı Görünümleri
Kimilerinde dediğim gibi kurban kimliği, öfkeyle, başka bir duygu üzerinden yansıtılmış olur. Aslında içeride böyle mağdur, kendini haksızlığa uğramış, alacaklı hisseden bir kurban kimliği vardır ama ikinci bir duygu olarak öfkeyle dışarıya agresiflik şeklinde, öfkelilik şeklinde, saldırganlık şeklinde yansıyabilir. Kimilerinde sessizdir; kişi kurban kimliğinin tam içine gömülmüştür ama sessizdir, "işte oldu öyle,
ne yapacaksın, nasip böyleymiş" der ama içerisi aslında derin bir mahrumiyet, bir mağduriyet hissiiçindedir, derin bir alacak hissiiçindedir; ama bu tür kurban kimliğinde — tırnak içinde — pek ses seda yoktur diyebiliriz. Kişi böyle o kurban kimliğini görmezden gelmeye çalışır, unutmaya çalışır, yok sayar, üzerini örter. Ama orada da bir kurban kimliği vardı. O yüzden kurban kimliği deyince illa aklımıza "ben çok acılar çektim" deyip ağlayan sızlayan insan gelmesin; çok farklı kurban kimliklerivardır.
Dediğim gibi kurban kimliği, kişinin "ben böyle bir muameleyi, böyle bir tutumu, böyle bir sözü hak etmiyorum ve bunu kabullenemiyorum, dolayısıyla da alacaklıyım" deme durumudur, özetle. Ama bunun dışa yansımaları değişebilir. Bazı insanlar kendileriyle ilgili öyle güçlü bir kurban kimliğiimajına sahiptirler ki bu onların egolarının merkezihâline gelmiştir; bunun en görünür ve bariz göstergesi "ben her türlü fedakârlığı gösterdim ama bütün bunlara rağmen uğradığım muameleye bak" gibi bir yaklaşımdır. Ve sürekli olarak kişi kendisini, hayatı algılarken bunun üzerinden algılar.
Nasıl ki biz gözlerimizle dış dünyaya bakıyoruz, aslında o kişinin de gözlerinde ikitane kurban gözü vardır. Mesela mutlu bir aile görür, "ya işte ben böyle mutlu olamadım, neden — annemdi, babamdı, arkadaşımdı, dostumdu" diye bir hikâye gelir. Pozitif bir şey görse bile, "ya bak ne güzel ama benim kaderim de böyle" deyip yine o kurban gözleriyle bakar.
Dolayısıyla bunun kişinin üzerinde meydana getirdiği etki gerçekten çok fazladır. İyibir ebeveyn-çocuk ilişkisi görür, hemen aklına "benim babamla ilişkim nasıldı, benim annemle ilişkim nasıldı" hikâyesi gelir. Neden? Dedim ya, çünkü hep bir mağduriyet ve bir alacak hikâyesi vardır: "ben yaşadığım bu şeyleri hak etmiyordum, bunları kabullenemiyorum ve alacaklıyım."
"Bana Bu Yapılmamalıydı" Tuzağı
Peki diyeceksiniz ki kardeşim ne yapacağız? "O zaman ben bunları yaşamayı hak ediyor muydum mu diyeceğiz?" Yok, hayır — evet, doğru; diyelim ki annen baban eşin arkadaşın dostun neyse, bunları yaşamayı hak etmiyordun, sana böyle davranılmamalıydı. Veya iş hayatı olsun, her süreçte bunu düşünebilirsiniz: evet, bunu hak etmiyordun, burada bir sorun yok. Sorun nerede peki? Biz ne şekilde kurban kimliğine düşüyoruz? Şurada düşüyoruz. Evet, sen bunu hak etmiyordun — buraya kadar hiçbir problem yok, haklısın hak etmiyordun. "Bana bu yapılmamalıydı" — buradan başlıyor. Bakın bu da çok temiz bir cümle gibi geliyor. "Yapılmamalıydı." Ne demek bu? Olmuş, yapılmış, söylenmiş; şimdi "bu bana söylenmemeliydi, bu bana yapılmamalıydı" demenin bir mantığı var mı? Ama çok masum bir cümle gibigözüküyor, hiç şüphe etmediğimiz bir cümle değil mi? "Bana bu yapılmamalıydı." Evet, yapılmamalıydı — ama bu bir giriş kapısıdır. Bu kapıya dikkat edeceksiniz.
Peki "yapılmalıydı" mı diyeceğiz? Yok, onu da demeyeceğiz. Ben şunları hak etmedim, bu doğru, burada bir problem yok. "Bana bu yapılmamalıydı" diye başladığınız anda kurban kimliğinin kapısı açılıyor. Peki "yapılmalıydı" mı diyeceğiz?
Yok, yapılmalıydı demeyeceğiz ama yapılmamalıydı da demeyeceğiz. Çünkü bu
mantıksız bir şeydir, manasız bir şeydir. Diyelim ki babam bana çok kötü davranmış, annem çok narsistmiş veya çok ilgisizmiş — evet, olabilir, yanlış yapmış, haksızlık yapmış. Ama bakın "yapmamalıydı" demeye başladığınız andan itibaren neye başlamış oluyorsunuz? Olan şeye direnmeye, olan şeyle çatışmaya; bilinç düzeyinde çatışıyorsunuz. Bir şey olmuş, zihnin sana diyor ki "olmamalıydı." Bu nedir? Olan bir durumla çatışma durumudur. Ama dikkat edin, çoktan makul ve masum bir cümle gibigözüküyor.
O yüzden ben hayatımın çok erken dönemlerinde böyle cümleleri kullanmamaya dikkat ettim. Neden? Çünkü baktım çok ince bir tuzak. "Falanca sana bunu yapmamalıydı. Sen onunla o kadar dost, arkadaş olmuşsun, o kadar olumlu bir süreç yaşamışsın, her bakımdan iyi davranmışsın, sana bunu yapmamalıydı" — çok masum gelen bir cümle ama çok tuzak bir cümle. O zaman ne yapacağız? Bu cümleden başlayarak dikkat edeceğiz; o kurban kimliğinin içine düşmemeliyim. Daha önceki sohbetlerimizde işaret ettiğimiz o balık tarafından yutulmamalıyım. Eğer kurban kimliği tarafından yutulursanız ömrünüz boyunca hayata kurban kimliğiyle bakarsınız. Ahirete gitseniz bile size bakan bu kurban kimliğiyle gelmişler. Deyim yerindeyse Allah'a bile "ya Rabbi, ben de acılar çektim biliyor musun" moduna girerek muhatap olursunuz. Neden? Bundan başka bir varlık hikâyeniz yok; kendinizi kurban olarak algılamışsınız. Hatta bu insanlar içlerinde bunu fazla büyüttüklerinde, birisiyle konuşurken hemen o mevzulardan bahsederler — annesinden, babasından, yakınlarından, eşinden, dostundan bahsederler.
Haklısın Ama Alacağın Yok
Oradan da aslında ego başka bir açıdan beslenir: "alacaklı olduğu bir şey." Tırnak içinde söylüyorum, yine çok önemli bir nokta: "haklı olduğu bir şey." Bakın haklı olmanız, alacaklı olduğunuz anlamına gelmiyor. Halk arasında amiyane bir laf vardır: "haklısın da alacağın yok." Bu böyle olumsuz anlamda kullanılır ama doğru anlarsanız bu çok doğru bir cümledir. Haklısın ama alacağın yok. Bu çok güzel, önemli bir cümledir, doğru anlarsan. Eğer bu iki noktayı — "alacağım yok" ve "bana bu yapılmamalıydı" meselesini — iyi fark ederseniz, eğer bu kapılardan giriş yapmazsanız kurban kimliğine girmezsiniz. Girmişseniz, bu kapılardan çıkmanız gerekir. "Ben böyle bir cümle kullanmayı doğru bulmuyorum" — kullanmamalıyım, kendime yasak ediyorum değil, bu yanlış bir şey. Bir: alacaklı değilim. İki: "olmamalıydı, denmemeliydi, yapılmamalıydı" — bu boş bir cümledir, hiçbir gerçekliğiyoktur. Eğer bunlara dikkat edersek o kurban kimliği tuzağına düşmeyiz; düşmüştük de içinden çıkabilme yolunu bu şekilde bulabiliriz.
Dediğimiz gibi güçlü bir kurban kimliği kişinin egosunun merkezi hâline gelebilir. Mesela örnek olarak düşünebilirsiniz: "ben hiç sevilmedim, beni kimse anlamadı, hep yanlış anlaşıldım, hiç kimse kıymetimi bilmedi, kimse bana değer vermedi, kimse benim farkımda değildi" — bunları arttırabiliriz. Veya "kimse benim kabiliyetimin farkına varmadı, değerlendiremedi, hâlbuki ben ne muazzam bir cevhere sahiptim, başka bir memlekette olsam beni en üstünde tutarlardı." Bakın hepsi bunların kurban
kimliğidir aslında ama farklı tonlara bürünmüştür. "İşte falan âlim, Avrupa'da olsaydı en üstünde tutulurdu" — ne demek yani bu şimdi? Hiçbir manası var mı? Yok, sıfır, hiçbir değeri yok.
Yakınmalarınız tamamen haklı çıksalar bile, siz kendiniz için demir parmaklıkları olan bir hapishaneye benzeyen bir kimlik üretirsiniz. İşte burada bahsettim: haklı olmanız sadece haklı olmanızdır, o kadar.
Peygamber Örneği: Haklı Olmak Tuzağa Dönüşmemeli
Peygamber Taif'te taşlanmış; iyi niyetliydi, onlara doğru bir şey öğretmek için gitmişti, taşlanması yanlış bir şeydi. Peygamber burada haklı mı? Haklı — kendisine bu yapılmamalı noktasında haklı. Ama "bana bunlar yapılmamalıydı" deseydi, o zaman tuzağa düşerdi. O tam bir tuzak olurdu. O yüzden dediğim gibi, "haklısın ama alacağın yok" bunu bilincimizin derinliklerinde bütün nitelikleriyle, bütün kapsamıyla fark etmeliyiz. Evet, hakikaten haklıyım ama alacağım yok. Bu nasıl bir şey ya, değil mi? "Haklısın ama alacağın yok" — bu şu demektir arkadaşlar: sen insani varlığın ve değerin noktasında bilinci düşük bir insan tarafından, veya bilinci sakatlanmış veya bozulmuş bir insan tarafından yanlış bir muameleye maruz kalmışsın. Bu kadar. Evet haklısın, bu demek. Onun devamı yoktur. "Haklıyım, o zaman şöyle" — hayır böyle bir şey yoktur. "Haklıyım, o zaman şikâyet edebilirim." "Haklıyım, o zaman alacaklıyım." "Haklıyım, o zaman bunun bedelini ödetmeliyim." Bu yanlış bir şeydir. O yüzden haklı olma kavramı bir tuzak olarak işlememeli.
O yüzden ben çok defa insanları uyarırım. Bana derler "işte haksızlığa uğradım." Diyorum ki haklısın ama alacağın yok. "Ne demek?" diyor. Sanki zannediyor ki ona diyeceğiz "haklısın, bundan sonrası da serbest, küfredebilirsin, nefret edebilirsin, bağırıp çağırabilirsin, alacak üretebilirsin." Hayır, öyle bir şey yok.
Bedel Ödetmek ve İlişkiyi Kesmek Arasındaki Fark
"O insanla görüşmemek bedel ödetmek midir, alacağını almaya çalışmak mıdır?" Yani o başka bir bağlamdır. "Yok saymak" — bunlar yanlış kavramlar olur. Var olan bir insanı nasıl yok sayabilirim değil mi? Ama var olan, ama varlığının farkında olmayan bir insan; ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını, nasıl konuşacağını, nasıl iletişim içinde olacağını bilmiyor, gerçekten söyleminde, ifadelerinde, davranış ve tutumunda çok yanlış — "ben bu insanla bir yakınlık içinde, bir iletişim içinde olamam, olmamın bir manası yok, faydası yok" — o zaman o insanla iletişimimi minimuma indirebilirim, tamamen de kesebilirim. Ama dediğim gibi bir bedel ödetmek niyetiyle oralara da dikkat etmek gerekir. "İçten içe, dur böyle onunla görüşmeyeyim, onunla irtibatı keseyim de kıymetimi bilsin" — bu da bir cehalettir. Ben kime kıymetimi göstermeye, kıymetimi fark ettirmeye çalışıyorum ki, bunlar yanlış şeylerdir. "Bedel ödetmek" kavramı yanlış bir şeydir. "İşte varlığımın kıymetini bilmeyenleri yokluğumla cezalandırıyorum" gibi hikâyeler tamamen sahte, yanlış şeylerdir.
Ama bir insan ne dediğini bilmiyorsa, nasıl davranması gerektiğini bilmiyorsa ve bu sürekli tekrar ediyor ve artık — tırnak içinde — belli bir sınırı aşmışsa, tabii ki o
insanla görüşmeyebilirsiniz. Bu başka bir noktadır. Ama dediğim gibi bu o insanı yok sayma değildir, bir bedel ödetme değildir. "İşte kıymetimi bilsin, yokluğumu fark etsin" gibi bir hikâyeyle eşlik etmemelidir. Buraya dikkat etmemiz gerekir; çünkü orada başka bir ego hikâyesine dönüşmüş olur. Dersiniz ki "Allah selamet versin" — tırnak içinde, benim çok sevdiğim bir abinin ifadesiyle, "cennete kadar yolu var ama biz onunla burada anlaşamıyoruz, birbirimizle bir şeyi mantıklı, makul, gerçekçi, objektif bir şekilde paylaşamıyoruz, konuşamıyoruz, yolu açık olsun" deyip iletişiminizikesebilirsiniz. Bunda bir mahsur yok ama içimizde bir hikâye olmamalı.
Ne dedik? Haklı çıkma tuzağına düşüp — yani ne demek haklı çıkma tuzağı? Hakikaten haklısın ama dediğimiz gibi alacağın yok. O yüzden "haklıyım" deyip yanlış yollara girmemelisin. Eğer o yanlış yollara girersen kendine kendi elinle yaptığın bir hapishane üretmiş olursun. Ve üstelik bununla bir kimlik inşa etmiş olursun. İşte kimini görmüşümdür böyle: annesinin mağduru, babasının mağduru, eşinin mağduru, çocuğunun mağduru, çocukluk arkadaşının mağduru, uzun süre dostluk yaptığı bir insanın mağduru. Bunlar manasız şeylerdir. Bunun üzerinden kimlik üretiyorsanız kendi kendinizi bir hapishaneye sokmuşsunuz demektir.
Okyanus Metaforu: Bir Ana Takılıp Kalan Kimlik
Bu şuna benzer: bir okyanusun bir anlık fotoğrafını çekiyorsunuz ve artık okyanusu unutmuşsunuz, duvara asmışsınız o fotoğrafı; okyanus sizin gözünüzde o fotoğraftan ibaret. O bir anlık okyanusun görünen bir fotoğrafı, bütün hepsi bile değil. Orada bir dalga oluşmuş ve siz o dalganın fotoğrafını çekmişsiniz, duvara asmışsınız ve kafanıza kazımışsınız; okyanus denilince aklınıza o geliyor. Bu ne kadar kötü, üzülünecek bir durum değil mi mesela? Şöyle düşünün: 18 yaşında bir insan bedeninin bir fotoğrafını çekmiş ve zihni oraya takılı kalmış; yaşı gelmiş 60'a, hâlâ diyor ki "ben 18 yaşındayım," "18 yaşında şunları yaptım, 18 yaşında ben böyleydim" dese — hani psikiyatri problemidir deriz değil mi? Ama dikkat edin, aynı problemi biz günlük hayatımızda yaşıyoruz. Hayatımızın bazen çok olumlu bazen çok olumsuz hatıralarını canlı canlı, gün gibi yaşıyoruz değil mi? Babanla problemin varsa, baba konusunun açıldığı her yerde sen babanın mağdur ettiği bir kişisin. Annenle problemin varsa, anne konusu söz konusu olduğunda sen annenin mağdur ettiğibirisin. Sen eşinin mağdur ettiği birisin falan filan. Bu ne demektir? Sen hayatın o deneyim akışı içinde bir yere takılıp kalmışsın, üstelik de onun üzerinden bir kimlik inşa etmişsin ve kendini artık hep o zannediyorsun, kendini o olarak algılıyorsun; hapishane dediği bu ve bu hapishane gittiğin her yere götürdüğün bir hapishane değil mi?
Haniinsan bir yerden bir yere gidince hapishaneden çıkmış olur, bir mekândan çıkmış olursun; ama sen öyle bir hapishane inşa etmişsin ki bu hapishane senin bilincinin içinde. Senin hapisten çıkma şansın var mı o kafayla? Bilincinin içinde bir hapishane oluşturmuşsun, bilincinin içinde sahte bir kimlik oluşturmuşsun. "Kendimihiç aileme ait hissedemedim." Tam bir hapishane, nereye gitsen; "kendimi ait hissedeceğim bir ailem olmadı." Ömür boyu bunu yaşarsın. Buna ne dersiniz, seyyar
hapishane mi dersiniz, sanal hapishane mi dersiniz? Hapishaneniz sizin bilincinizdedir ve bunun tek sorumlusu sizsiniz. Bakın yaşadığınız olaylar yanlış olabilir ama bu hapishanenin sorumlusu sizsiniz.
Hz. Yusuf: Kurbansız Bir Bilinç Örneği
Bakın Hz. Yusuf'a hiçbir kurban kimliği var mı? Biz onun yaşadığının yüzde biriniyaşasak kendimize ne hikâyeler üretebilirdik bu kafayla. Ama bu kafayı bırakırsan sonra Hz. Yusuf olursun. Kur'an'ın deyimiyle onlarda sizin için güzel örnekler vardır. Bu bizim için güzel bir örnektir. Demek ki ben bilinç olarak doğal ve saf bilince sahip olduğumda, ne yaşarsam yaşayayım, bende hiçbir kurban hikâyesi oluşmuyor, hiçbir ego hikâyesi oluşmuyor; kendimi değişen deneyimler üzerinden tanımlamıyorum.
Bana "hayatını anlat" dediğinde, geçen sohbette de dediğim gibi, benim hayatım Allah'ın Hay isminin bir tecellisinden ibarettir. Benim hayat hikâyem bu, herkesin hayat hikâyesi bu. Ama "hayat hikâyesi" diye deneyimlerinizi anlatırsanız o başkadır.
Benim hayat hikâyem Allah'ın Hay isminin bir yansımasıdır. "Ya deneyimleri anlat" derlerse, deneyimleri de anlat, bunda da bir mahsur yok; biz bir baskılama, bir inkâr da etmiyoruz, bir şeyi yok da saymıyoruz, her şeye ne ise o değeri atfediyoruz.
Yoksa ben de size bir gün isterseniz, eğer kurban kimliğine girseydim nasıl bir İsmail olurdum, size anlatabilirim bir saat boyunca. Yani bende hikâye mi yok? Hepinizde var, belki bazılarınızdan daha çok benim bazı hikâyelerim var, eğer onlara gömülürsem, onları kendi kimliğim yaparsam. Ama ben biliyorum ki bunlar sahtedir.
Ben bunlardan kaçmıyorum, hiçbirini unutmuş değilim, "aman neyse boşver, hatırlamak istemiyorum" demiyorum; hepsini böyle takır takır hatırlayabilirim, hiçbir mahsuru yok. Ama ben onlarla kimliklendirmiyorum kendimi; öyle bir kimliğim yok benim. Benim annemle, babamla, kardeşlerimle, arkadaşlarımla, dostlarımla vefalısıyla, vefasızıyla tanımlanan bir İsmail yok, öyle bir kimliğim yok. Hani geçen hafta dedik ya, iman bir intisaptır. İnsan Allah ile tanımlanır. Mümin ne demektir? Kendini Allah ile tanımlayan insan demektir. Dindar insan ne demektir? Kendini Allah ile referanslayan insan demektir. Bu kadar. "Dindar insan şöyledir" — hayır, hiçbirideğil; "dindar insan namaz kılar" — yok, bak o değil, öyle tanımlama bunu. Dindar insan, mümin insan, kendini Allah'a nispet eden, varlığını, değerini, kimliğini, varoluşunu, hayatını Allah ile bağlantılandıran insan demektir. "Nasıl bir hayat yaşadın?" — "Allah'ı hatırlayarak bir hayat yaşamaya çalıştım, bazen de unuttuğum oldu." Böyle anlatacaksın. "Nasıl bir hayat yaşadım? Ne sen sor ne ben anlatayım, hayatım roman olur" — böyle giriyorsan sen çok yanlış bir yerden bakıyorsun. Hepimiz böyle yanlış bir yerden baktırılıyoruz.
Modern Psikolojinin "Çözülmemiş Şeyler" Tuzağı
Veyahut dikkat edin, bu kurban mevzusuyla ilgili bir de şöyle — tırnak içinde ne diyeyim onlara — modern psikoloji hikâyeleri var. "İşte sürekli belli türde insanlarla karşılaşıyorsan çözemediğin bir şey var demektir." Demek ki bütün peygamberler bir şeyi çözememişler ki ölünceye kadar hep birileriyle mücadele etmek durumunda kalmışlar. Böyle mi diyeceğiz? Peygamberin ölünceye kadar düşmanları oldu,
ölünceye kadar ona düşmanlık eden insanlar oldu; peygamber demek ki bazı şeylerihalledememiş mi, o gün psikiyatristler veya psikologlar yoktu, o yüzden mecburen bazı şeyleri çözemeden mi kalmış, yoksa şu an bize bazı yanlış hikâyeler mi uyduruluyor? Bu gibi şeylere de dikkat etmemiz gerekiyor arkadaşlar; çünkü modern insanın yanılgılarını bilerek veya bilmeyerek, iyi niyetli veya kötü niyetli kullanan insanlar var. Bir kısmı iyi niyetli gözüküyor, kötü niyet atfetmeyeyim; bir kısmı da işiuyanıklığa vurup — bunlara bak, böyle dersem çok afili bir cümle olur — "falan falan insanlarla sürekli karşılaşıyorsan demek ki çözümleyemediğin bir şey var, onu çözümlediğin an bir daha bu insanlarla hiç karşılaşmayacaksın." Böyle bir şey olabilir mi? Bu yanlış bir yerden bir bakıştır. O yüzden biraz dikkat etmemiz gerekiyor. Modern insanın yanılgıları üzerinden kendilerine bir alan açmaya çalışan insanlar da oluyor; dediğim gibi bunlar iyi niyetli de olabiliyor, kötü niyetli de olabiliyor. O yüzden biz Müslümanca bakacağız; bunun için de biraz Peygamber'in hayatını gerçek anlamda anlamaya ihtiyacımız var. Onu da öyle "Peygamber de" deyip müstesna bir rafa kaldırırsanız, o zaman modern dünyanın yalanlarına veya aldatmacalarına mahkûm olursunuz, ruh eşi falan ararsınız.
Veya "değerini bilmeyen insanların arasında yaşayacağına, değerini bilen insanlar arasında olup mutlu olabilirsin" gibi hikâyelerin içinde — ne anlatıyor bu sana? "Sen değeri bilinmesi gereken bir insansın, üstelik öyle bir şey ki sen bile kendi değerinitam bilmiyorsun, birinin bunu görmesi lazım." Psikanalizin yaklaşımıyla insan bir "ayna"yla vardır. Sen değerini bilsen bile bu yetmiyor, birinin de sana ayna olması lazım. Allah yetmiyor ya! En büyük ayna Allah değil mi? En büyük şahit demiyor mu Kur'an-ı Kerim'de, "şahit olarak Allah yeter" demiyor mu?
Övgü ve Sövgü: Hz. İsa'nın "Bana İyi Deme" Cevabı
Yani modern psikolojiye bunu döndürürsek bu ne demektir? "Şahit olarak Allah yeter," yani en büyük ayna Allah'tır. "Varlığımı hissetmeye ihtiyacım var" diyor kişi. E tamam, hisset diyorum. "Nasıl hissedeceğim?" diyor. "Eşim varlığımı hissettirmiyor, çocuğum hissettirmiyor, annem babam zaten hissettirmemişti, oradan zaten yaralıyım" diyor.
Ee ne yapacağız, iki elimiz mi bağlandı öyle mi diyeceğiz? Yoksa o ayeti doğru bir biçimde, kapsamlı biçimde anlayıp "şahit olarak Allah yeter" mi diyeceğiz? Varlığının şahidi Allah'tır, değerinin şahidi Allah'tır, sevilebilir olduğunun şahidi Allah'tır, senin hakikatinin şahidi Allah'tır. Daha iyi bir ayna mı arıyorsun, daha iyi bir şahit miarıyorsun?
O yüzden ne diyelim? Allah'tan aşağısına — Kur'an diyor ki "min dûnillah," yani Allah'tan gayrı, onun bir altında, onun dışında veya onun altında anlamına gelir. Böyle bir arayışta olanların, azaptan kurtulacaklarını zannetme, diyor, onlara derin bir azap vardır diyor. E tabii yok mu? Sonra da diyoruz ki "Allah bize niye azap veriyor?" Azabı sen üretiyorsun; Allah'ın bir kanunu var, o kanunlar içinde — bu şuna benzer, yüz metreden kendini boşluğa bırakırsan kemiklerin kırılır, böyle değil midir? Böyledir.
Sen Allah'tan başka bir şey istiyorsan — bizim halkın dilinde çok meşhurdur, "Allah'tan bahsediyorsa o başka" diye söylenir — bu ne demek? Yani şunu demek
istiyor: "Allah'la benim işim çok olamaz, o ayrı dünyada, ben ayrı yerdeyim; elindeyse bana onun bir altında, görebileceğim, elle tutabileceğim, gözle görebileceğim biriniver, o bana değer versin, o beni sevsin, o beni anlasın" — Allah'ın dûnunda bir şey arıyorsun. E sonra sonu ne olur? Sonu ister istemez problem olur. Bak Allah senizaten başta uyarıyor. Yoksa hâşâ Allah — tırnak içinde — senin anladığın anlamda kıskanç falan değil. Şimdi benim en yakınım dahi olsa beni bazen yanlış anlayabilir değil mi? Hatta geçen bir arkadaş vardı, "eşim beni anlamalı" diyor. Diyorum ona, kendini anlatman lazım. "Kendimi anlattıktan sonra ne kıymeti var?" diyor. Diyorum o zaman öyle bir eş zor bulursun; sen kendini hiç anlatmayacaksın, o da seni mükemmel bir şekilde anlayacak, öyle mi? O zaman kalp gözü açık birini araman lazım. Onun gözü bile o kadar açık değildir; Allah açtığı zaman açık olur, açmadığı zaman açılmaz adamın gözü. Evliya da olsa öyledir. Ama Allah'ın gözü her zaman açık; seni her an görüyor, her zaman sana şahit, her zaman senin varlığının farkında.
Peki sen neyi tercih ediyorsun? Allah'ı mı, yoksa Allah'ın dûnunda olduğunu düşündüğün bir şeyi mi arıyorsun?
Onu arayan sahte benliktir. Ben bunları anlatıyorum, kendinizi böyle su gibi hissetmeyin; ben sizi dövmüyorum. Mevlana'nın ifadesiyle "halıyı döven kişi" der — halıyı dövmez aslında, halının içine girmiş, halıyı kirleten tozu toprağı silkelemek için onu döver. Biz kendimizi bulmak istiyoruz ama kendimiz yerine geçmiş olan sahte bir şeyi fark etmeye ihtiyacımız var ve onunla adam akıllı hesaplaşmak durumundayız. Öyle yarım yamalak hesaplaşamazsınız bununla.
O yüzden mesela peygamber diyor, "kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez." "İşte o kadar kibir kadı kızında da var" demeye başlarsan o savaşı kaybetmişsindir. "Evine buradan biraz su sızıyor, olur ya, kadı kızında da o kadar olur mu" diyorsun — hiç sızmasın mı diyorsun? Az bir şey bile sızsa en son ne olur, orası çürümeye başlar. O yüzden kesinlikle ve net olarak fark etmeliyiz: beni kendimden uzaklaştıran şey nedir, beni kendimi hatırlamaktan alıkoyan şey nedir, bana beniunutturan şey nedir, beni yanıltan şey nedir, gerçek kendimin yerine geçen şey nedir?
Bunu keşfetmek durumundayım; bunu keşfedersem ve onun sahteliğini her an dikkatle gözlemleyebilirsem en son onu bırakırım. Ya o beni bırakır ya ben onu bırakırım, ikisi de aynı sonuca varır. Ama asla ona tolerans göstermemelisin.
"İşte böyle çok mütevazı davranırsan kalitesiz insanlardan nasihat dinlemek zorunda kalırsın." Şimdi bu cümleyi ben nereye koyayım? Ama ne kadar yaygın, değil mi?
"Çok mütevazı davranırsan beş para etmez kalitesiz insanlardan nasihat dinlemek zorunda kalırsın, o zaman o kadar alçak gönüllü olmayacaksın." Bakın nasıl bir imajla sana neler yüklüyor, değil mi? "O kadar alçak gönüllü olma, sonra 'gerçekten alçak' sanırlar" — öyle bir şey var. Şimdi dikkat edin, ne kadar ince ince işleniyoruz. O yüzden ben bunlara çok net bir biçimde vurgu yapmak istiyorum; çünkü bu gibi şeyler çok ince yöntemlerle yapılıyor ama dikkat ederseniz çok rahatlıkla fark edersiniz.
Biraz dikkate ihtiyacımız var. Böyle çok yaygın cümlelerin aslında nasıl bir sahtelik içerdiğini, nasıl sizi arkadan dolanarak avlamaya çalıştığını çok net görebilirsiniz.
Bunun için süper bir zekâya gerek yok, ama dikkat etmeye gerek var. İsterse bunu
herkes kullanıyor, herkes söylüyor olsun, hiç fark etmez; siz Allah'ın size verdiğibilinçle ona bakacaksınız. Yoksa "toplumda çok yaygın, herkes öyle düşünüyor, herkes öyle diyor" derseniz o zaman Allah'ın size verdiği fıtrat şuurunu, basireti boşa harcamış olursunuz.
Balıkçı ve Servet Biriktirme Örnekleri: Ego Haddini Bilmez
Bir menkıbe vardır: böyle bir derviş üstadını ziyaret etmeye niyet etmiş, arkadaşına bahsetmiş. Arkadaşı demiş ki "ona gidersen benimle ilgili de bir tavsiyesi var mı, ona bir sor, bana vereceği bir tavsiye var mı." Neyse gitmiş, konuşmuşlar vesaire; demiş ki "efendim, benim aynı şehirde bir arkadaşım var, size bağlı, size hürmet ediyor, sizihoca kabul ediyor, ona bir tavsiyeniz var mı?" O da demiş ki, eskiden balık tuttuğu zaman balıkçıymış; balık tuttuğu zaman ihtiyacını alır, gerisini dağıtırmış; son zamanlarda böyle bir balığı kenara koyuyor demiş, "ona söyle cimrilik etmesin, buna dikkat etsin" demiş.
Yani dikkat edin, bir şey küçük bir yerden başlıyor. Benim öyle tanıdığım biri vardı; memuriyetten ayrılmış, ticarete yönelmiş. Şöyle demişti bana: "İsmail, bir yüz bin doların olsun, daha da biriktirmeyeceğim, öğrenciye burs vereceğim falan filan diye düşündüm; o düşünceyle ticarete atıldım, Allah da bana verdi, 100 bin doları biriktirdi." Sonra dedim ki "ya şimdi, dünyanın nice hâli var, hasta olursun, bir şey olursun, kanser mansır olursun, bu 100 bin dolar yetmeyebilir, bunu bir 250 yap." Bu sefer 250 bin dolar biriktirmiş, ona da ulaşmış. "Bu sefer" — hikâyenin devamını unuttum şimdi — "bir şey gelmiş aklına, şöyle olursa diye bu sefer 500 bin dolar biriktirmeye başladım, sonra artık ipin ucu kaçtı, artık biriktiriyorum" diye bana anlatmıştı. Bu şu demektir arkadaşlar: egoya sahte bir benlik üzerinden bir pay verirseniz mutlaka o orayı büyütmeye çalışır. Ego — tırnak içinde — haddini bilmez, kendi kendine haddini bilmez; ona alanı serbest bıraktığınız zaman o sınır bilmez. O yüzden ona karşı uyanık olmalısınız.
Hz. Ömer ve "Daha Ölmedim": Şuurlu Dikkat
Hazreti Ömer için söylerler, ömrünün son demlerinde derler ki "artık cennetliksin ya Ömer." O da der ki "daha ölmedim." Yani nefis bu; eğer ona karşı uyanık olmazsam benim ayağımı kaydırabilir. Bakın bu şöyle algılanmasın: "bizim imanımız, idrakimiz öyle bir pamuk ipliğinde ki son nefesimize kadar yalpalıyoruz" — hayır, öyle değil bu; bunu kastetmiyoruz. Orada da bu kastedilmiyor. Belki şeytan imanını bir anda alıverir, sen de kaybedersin — böyle bir şey değil bu. Bu bir bilinç meselesidir. Sen fıtratının bilincini koruduğun müddetçe Allah senin imanını koruyacağını taahhüt etmiş.
Neden? Çünkü Allah sırât-ı müstakim üzerindedir diyor; yani sırât-ı müstakimin sahibidir ve onun üzerindedir, onun hâkimidir, o onu yönetiyor. Sen de sırât-ı müstakimdeysen o zaman Allah'ın elindesin değil mi? Allah'ın şefkat kucağındasın.
Ama "ne olacak" deyip gaflete kendini bırakırsan o zaman şeytanın tuzağına veya nefsin tuzağına düşebilirsin. O yüzden imanımızı, sanki pamuk ipliğine bağlıymış, "ölürken şeytan bir bardak su verecekmiş" gibi hikâyelerle pamuk ipliğine çevirmemek lazım. Burada anlatılmak istenen, veya Hazreti Ömer'in anlatmak istediği
şey ne? Bu dünyada yaşadığın müddetçe fıtrat şuuru içinde ol, sırât-ı müstakim bilinciiçinde ol; "kendini garantiye aldım" gibi bir hikâyenin tuzağına düşme, o da bir tuzaktır. Bazen insanlar bununla kendini kandırır. O yüzden dikkat etmemiz gerekiyor ama bu kaygılı bir dikkat değil; "ne olacak, ne bitecek acaba" gibi kaygılı bir dikkatten bahsetmiyoruz, şuurlu, doğal bir dikkatten bahsediyoruz. Bu mümkün mü? Evet, çok mümkün. Bulunmaz hint kumaşı gibi bir şey değil, belli bir farkındalığın sağlayabileceği bir şeydir. İşte o zaman burada bahsedilen o tuzağa, o hapishaneye düşmezsiniz. Eğer içinizde bir hapishane taşıyorsanız onu fark etme basiretine kavuşursunuz.
Kendi Ürettiğimiz Mutluluk-Mutsuzluk Kurgusu
Dersiniz ki "Allah Allah, ben yıllardır beniinsanlar anlamıyor deyip mutsuz olmuşum." Veya geçen bir arkadaş, "bazı istediğim şeyler olmuyor" dedi. Niye mutsuzsun dedim.
"İstediğim bazı şeyler olmuyor" dedi. "İstediğim bazı şeylerin olmaması niye senimutsuz ediyor?" dedim. Sen nasıl bir varlıksın kiistediğin bazı şeyler olmayınca mutsuz olacaksın? Sen böyle bir varlık olduğunu mu zannediyorsun? Ama bak buna alışmışsın: "istediğim şeyler olursa mutluyum, istediğim şeyler olmazsa mutsuzum." Böyle bir hapishanenin içindesin. Peki Allah seni öyle mi yarattı? Bak bakalım kâmil insanlara. Ne diyor Niyazi Mısrî? "Kahr ile lütfu Şeyh-i Vahid bilmeyen çekti azap; o azaptan kurtulup sultan olan anlar bizi" diyor. İstediğim bir şey olmuş — lütuf gibi; istediğim bir şey olmamış — kahır gibi. Ama bak ne diyor? Kahır ile lütuf aynı şey; bunlar hayatın yazı-kışı gibi. Bazen istediğim şeyler olur, bazen olmaz ama ben hep mutluyum. Bazen biri beni anlar, bazen anlamaz, bazen de biri tamamen yanlış anlar ama ben hep mutluyum, hep huzurluyum. Bazen birileri beni sever, bazen birileribenden nefret eder ama ben her zaman mutluyum. Neden, manyak mıyım? Değilim; varlığımla mutlu olduğum için. Varlığım huzur, mutluluk, dinginlik barındırdığı için öyleyim. Yoksa ne olmuş oluyorum? Zihinsel bir hikâye kuruyorum: istediğim bir şey olunca çok mutluyum, olmayınca mutsuzum. Şimdi bak, böyle bir hikâye ürettin, sen bunu ürettin, farkındasın veya değilsin. Şimdi sen böyle bir şey üretip bunu da içinde bir hapishane hâline getirdiysen, yani buna tutunduysan, o zaman istediğin bir şey olduğunda mutlu olacaksın ama hayatta her zaman istediğin olmayacak; istediğin bir şey olmadığında da mutsuz olacaksın. Şimdi soruyorum size: mutsuzluğun nedenikim? Mutsuzluğun nedeni sensin, sen böyle bir kurgu ürettin. "Bir şeyi başarınca mutluyum, başaramayınca mutsuzum." "Sevildiğimi duyunca mutluyum, duymayınca mutsuzum." "Borsa yükselince mutluyum, düşünce mutsuzum." Bak sen zaten kendikendine mutluluğun da mutsuzluğun da hikâyesini üretmişsin. "Ben böyle bir işletim sistemiyle yaşayacağım" diyorsun, çevrenin çoğu da buna benzer yaşıyor, şüphe de etmiyorsun. O zaman hepimiz kendi özel — ne tipi bu, ego tipi diyelim — hani F tipivar, bu bir "ego tipi" hapishanede yaşıyorsun.
Peki bu hapishaneden çıkma imkânın var mı? Kesinlikle var. Zihninden çık, hayata gir; ama hay olan Allah'ın Hay isminin gölgesine gir. O zaman bakacaksın ki, Allah Allah, ne kadar değişik tecelliler var.
Peygamber'in Düşmanlarına Yaklaşımı: Öfkesiz Bir Bilinç
Tıpkı bak peygambere kimisi taş atmış, kimisi ok atmış, kimisi "canım sana feda" demiş, kimisi onu fırsat kollamış. Peki peygamber için bir problem var mı? "Bazı insanlar beni sevmiyor, çok mutsuzum" mu demiş? Ya da "onların canı cehenneme" mi demiş? Adam 17-18 yıl sonra gelmiş, iman etmiş — Ebu Cehil'in oğlu — peygamber ona "canın cehenneme" demiş mi? Onunla karşılaştığında onu güzel bir surette karşılayabilir miydi? Demek ki dememiş. Biz küçücük bir olay yaşıyoruz, karşımızdakiinsana "canı cehenneme, artık o benim gözümde yok" — nereden bu kadar öfkeyi, bu kadar gerginliği taşıyoruz? Buna ihtiyacımız var mı? Niye böyle bir yükü taşıyorsun? Bir insan yanlış yapmış olabilir; "Allah selamet versin" der geçersin.
İlla mutlaka görüşeceksin diye bir kural da yok ama içinde niye böyle bir öfke, kızgınlık, kin yükü taşıyorsun? Buna ne ihtiyacın var? Bak peygamberin o kadar düşmanı var, senin benim gibi değil, can düşmanları var; fırsatını bulsa öldürecek. Bu kadar. Hiçbirisiiçin "canı cehenneme" dememiş.
Tabii ki bu ne demektir? "O peygamberdi" deyip kaçmamamız gerekiyor arkadaşlar; "o peygamberdi" diyen çok sahtekâr bir benliktir, ama sureti haktan gözüküyor. Ya biz kim, peygamber kim? Sana "peygamber ol" demiyorum ki; sana peygamberin gösterdiği örnekliği taşıyan bir insan ol diyorum. Allah bize bunu diyor, ben demiyorum: "onda sizin için güzel örnekler vardır" diyor. Yoksa peygamberle benim ne alakam olabilir? "Muhammed Allah'ın Resûlü'dür" — onunla bağım ne?
"Muhammed Allah'ın Resûlü'dür demeyi kabul etmişim," bağım ne, bir ilgim var mı?
Yok. O peygamber, ben — ben sahtekâr, egosunun tuzağında biri, duygularına mağlup olan biri. Ne alakan var senin Hazreti Muhammed'le? Seni gören HazretiMuhammed'i hatırlaması lazım. Seni gören "bu kimin ümmeti, bunun hocası kim, bunun üstadı kim, bunu kim terbiye etmiş" demesi lazım.
Kimin Ümmetisin? Terbiyeni Kim Veriyor?
Şimdi biri beni görünce "bu hangi çevrede terbiye görmüş, insanlar terbiye etmiş, anne babası terbiye etmiş" — tırnak içinde söylüyorum. "Bu insan niye böyle kibirli?
Çocukluğunda çok ezmişler, o yüzden kibirli davranıyor." "Bu insan niye ezik?
Çocukluğunda çok ezmişler." Kim terbiye etmiş bunu? O kişiler terbiye etmiş o zaman. Peki seni nasıl Allah terbiye ediyor? Seni nasıl Allah, peygamber vasıtasıyla terbiye ediyor olacak? Bu nasıl olacak? "Nasıl insanlar etrafından dağılırlarsa de ki'Allah bana yeter'" tavsiyesini alan peygamberin ümmeti olacaksın. Bir insan sana sırt çevirdiğinde yıkılıyorsun, veya "canı cehenneme" diyorsun; peki sen hangi peygamberin ümmetisin? Bakın Allah — tırnak içinde — bizim sadece söylemimize bakmayacak; bir bilgisayar tarayıcısı gibi bir tarama yapılacak, manevi bir tarama. "Bu kimin ümmeti olabilir, bunun üstadı kim olabilir" — kiminin üstadı şarkıcı çıkacak, kiminin türkücü çıkacak, kimisiiçin "bunu annesi bu hâle getirmiş" denecek, kimisiiçin babası, kimisiiçin arkadaşları, dostları bu hâle getirmiş denecek. "Ya ben çok iyibiriydim ama beniinsanlar bozdu, ben insanlara iyi niyetliydim ama herkes aynı gözle bakmadı" — sen bunu nereden aldın peki? Peygamber bu kadar olumsuzlukla
karşılaştı; peygamber insanları üçkâğıtçı diye mi gördü, suizanla mı baktı? Sen nasıl bakıyorsun? Geleceğe nasıl bakıyorsun? Peygamber Allah'a güvenle baktı; sen geleceğe kaotik, "başıma ne geleceği belli değil" diye bakıyorsun. Hâlbuki senin geleceğinin sahibi kim? Allah. Tamam, başıma ne gelecekse Allah'ın şahitliğinde gelecek, Allah'ın takdirinde gelecek — niye düşüneyim ki bunu ben? Eğer benim peygamberim Hz. Muhammed ise, Rabbim Allah ise, o zaman ben başka bir bilinç hâlinde olmalıyım. Yoksa "şunu başarmalıyım, bunu becermeliyim, şunu halletmeliyim, bu yaşa geldim, şu noktaya gelmeliyim, geç kaldım" diyorsam, ben kimin ümmetiyim acaba? Kesinlikle Muhammed ümmeti olmuş olamam; o kesin. Çünkü Muhammed böyle biri değildi, Hazreti Muhammed böyle bir mesaj vermiyordu. O zaman benim içime ne kaçmış ki? Benim içimde nasıl bir hikâye dönüyor ki HazretiMuhammed'in mesajını alamıyorum, içime geçmiyor?
Kapanış: Önce Temizlenmek, Sonra Anlamak
O yüzden dikkat edin, Kur'an'da Allah peygamberi tanımlarken "sizi temizleyen, kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gelmiştir" diyor. Dikkat edin buradaki sıralama önemlidir; önce sizi temizleyen — şimdi biz temizlenmeden kitabı ve hikmeti öğrenmeye çalışıyoruz. "Kaygılı biriyim" diyelim — aslında öyle biri değil, kaygılı biriolma hikâyesinin içine gömülmüş; "kendimi ben bildim bileli kaygılıyım" diyorum.
Zaten hikâyeyi kendine yapıştırmışsın, monte etmişsin onu. Sen şimdi nasıl peygamberi, nasıl Kur'an'ı anlayabilirsin? "Ben kendimi değersiz hissediyorum" dersen, sen Kur'an'ı nasıl anlayabilirsin? "Beni bu dünyada bir insanın anlamasına ihtiyacım var, bir insan anlamazsa mutsuz olurum" diyorsan, sen nasıl Kur'an'ı anlayabilirsin, nasıl peygamberi anlayabilirsin?
O yüzden işte ayet peygamberin fonksiyonunu ifade ediyor ve bu çok önemli bir şeydir: "onları temizleyen — yüzekkîhim — onların nefislerini temizleyen — ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gelmiştir." Bu sıralamayı kaçırmamak durumundayız. O yüzden ihtiyacımız olan şey, neyi temizleyeceğimizi öğrenmektir. Neyi temizleyeceğimizi ne kadar iyi anlarsak ve onları ne kadar iyi temizleyebilirsek, kitap ve hikmet — tırnak içinde söylüyorum — koşa koşa kalbinize gelecektir; kalbinizden hikmet fışkıracaktır. Neden? Çünkü Kur'an aslında insanın fıtratının kâğıda dökülmüş hâlidir. Kur'an ve fıtrat bir paranın iki yüzü gibidir. Siz fıtratınıza döndüğünüzde, fıtratınızda Kur'an'ın hakikatiniidrak edeceksiniz, göreceksiniz. O yüzden bizim ihtiyacımız, hangi yabancı şeylerin biziişgal ettiğini görmektir. Bunu fark edebildiğimiz ölçüde bütün sorunlar adım adım çözülecektir. Ama bunu ciddiye almak durumundayız.
Mesela bakacaksınız, övgüden hoşlanıyor musunuz? Hoşlanıyorsanız orada bir oyun var demektir. Övgüden hoşlanıyorsan sövgüden de rahatsız olacaksın. Ama biri seniövdü, diyelim ki sende olan bir şeyle övdü — peki sende olan nereden geliyor? Allah'tan geliyor. Benim o övgünün sahibi olma hakkım var mı? Yok. En fazla derim ki"ya Rabbi, falanca kişinin bende gördüğü ama senden olan şey konusunda sana sonsuz bir şükran duyuyorum." Ama bak övgüyü ben almıyorum; övgünün kaynağı
veya muhatabı ben değilim. "İnsan da biraz övülmek istiyor" dersen zokayı yedin demektir. Bakın ne kadar masumane bir şey değil mi? "Hocam" diyor, "siz de hoşlanmaz mısınız, söyleyin, samimi soruyorum." Eğer bende de öyle bir şey varsa bende de sahte bir şey var; biz birbirimizi pohpohlamayalım. Farz et ki bende de var, bende de övülmekten hoşlanan bir sahte benlik var — bu onun sahte olduğunu ortadan kaldırmaz ki. Belki kimi kimi övse hoşlanır, hoşlanabilir, bunun doğru olduğunu göstermez ki.
Hz. İsa söylüyor: birisi kalkıp diyor ki "ey iyi olan muallim, bana öğret." Bakın ne kadar şey bir cümle gibi değil mi, "iyi olan muallim" diye ona işaret ediyor. Hz. İsa ilk derse başlıyor, diyor ki "bana iyi deme, iyi Allah'tır; bende iyilik görüyorsan, bende iyibir şey görüyorsan o da Allah'tandır." Bu nedir? İşte bu fıtrat bilincidir. Biri de senisövüyor; bakacaksın eğer sövdüğü şey sende varsa, "demek ki nefsimde böyle bir arıza var" diyeceksin. O da beni sövüyor — aslında sövmeyi güzelce anlatsa daha güzel olur ama onun alanı sövüp sövmemesi — ama sövdüğü şey bende var mı? Diyelim ki bencilliğimi sövüyor, diyelim ki vurdumduymazlığımı sövüyor; e diyeceksin doğru söylüyor, sövmeden söylese daha güzel olur ama bak benim burada bir arızam var, bu da benim nefsimden geliyor, benim bunu temizlemem lazım. Bak ne kadar doğal bir yerden algılıyorsun her şeyi. Ama öbüründe ne oluyor? Övülmek istiyorsun, sürekli seni övecek insan arıyorsun, seni övmesiiçin onu övüyorsun; övmediğinde diyorsun ki "ben seni bu kadar övdüm, sen de bir defalık beni öv" — o hikâyeye giriyorsun. Övülmediğinde — tırnak içinde söylüyorum — "kıymetin bilinmediğinde" diyorsun.
"Kıymetim Bilinmedi" Cümlesinin Sahteliği
Bu da ne kadar sahtekâr bir cümle; ne kadar sahtekâr ama ne kadar tatlı bir cümle değil mi? "Kıymetim bilinmiyor" — ne kadar hoş geliyor, hiç ego yokmuş gibi, tertemiz bir cümle gibi değil mi. "Kimse kıymetimi bilmedi" — emin olun siz bunu ahirette falan söyleyin, döverler sizi. "Kıymetin bilinmedi" — temizlenmeniz lazım, bu kirden, bu pastan temizlenmeniz lazım. Hâlbuki senin kıymetin Allah'ın senin fıtratına koyduğu insaniyet değerlerinden geliyor; onların kaynağı da Allah. Şimdi sen bu bilince sahip olursan, senin için "kıymetim bilinmedi" diye bir cümlenin anlamı olabilir mi?
"Kıymetim bilinmedi diye üzülmen" diye bir şey söz konusu olabilir mi? Ama senin içine bir virüs kaçmış: "benim kıymetimi kim biliyor?" diye harıl harıl arıyorsun; buldun, bir kişi kıymetini biliyor, ikinci kişi bilmiyor diyorsun, senin kıymetini bilecek birini arıyorsun boş boş bir arayış içinde. Sonra kıymetin bilinmedi diye üzülüyorsun.
Ama fıtratında olsan böyle bir cümle kullanma şansın var mı? Farz et böyle Allah'ın huzuruna çıktın, sen varsın ve o var; diyorsun ki "ya Rabbi, benim kıymetimi kimse bilmedi." Diyebilir misin böyle bir cümle? Allah diyecek ki "ben de mi bilmedim?" Sen diyeceksin ki "sen başkasın." Ne demek ben başkayım, ne demek? Var mı böyle bir cümlenin gerçeklikle örtüştüğü bir yer? Yüzün kızarması lazım Allah'a böyle bir şey diyebilmen için. Çünkü saçma bir şey. Allah seni kıymetli yaratmış ve kıymetini biliyor; sen de gidip halkın içinde harıl harıl "kıymetim bilinmedi" diye üzülüp ağlıyorsun.
Düşünün insanın benlik tarafından düşürüldüğü tuzağı. Bir ömür boyu "kıymetim bilinmiyor" diye üzülen, acı çeken insanlar var değil mi? Şimdi bazen bana insanlar diyorlar ki "İsmail Bey insanların acılarını bilmiyor, insanların acılarını anlamıyor, duygusallıktan anlamıyor" diyorlar. Ben bunun nesini anlayayım? Daha doğrusu anlıyorum, anlamıyor değilim. Ama diyorum ki sen kendini anlamıyorsun. Sen bir ömür boyu, senin kıymetini bilen, daha doğrusu seni zaten kıymetli yaratan, senideğerli yaratan, seni en güzel kıvamda yaratan Allah'ı unutuyorsun. Kendi varlık ve kıymetinin farkındalığından uzaklaşmışsın ve kıymetini bilecek insan arıyorsun, kıymetinin bilinmediğini düşündüğünde de üzülüyorsun. Şimdi ben bunun nesinianlayayım Allah aşkına, anlasam sana haksızlık olmaz mı? Sana "ben seni anlıyorum, senin yanındayım" desem sana haksızlık etmiş olmaz mıyım, kötülük etmiş olmaz mıyım? Kötülük etmiş olurum. Ben senin yanındayım aslında ama sen kendi yanında değilsin; sen yabancı bir yerdesin, ben o yabancı yerde seninle olmak istemiyorum. Senin yanında olmak o demek değil. Ben gerçek anlamda senin yanında oluyorum ve o zaman diyorum ki sen kendini fark et, sen Allah'ın kıymet verdiği, kıymetli yarattığı ve kıymetini bildiği bir varlıksın; ben burada senin yanındayım. O sahte yerde senin yanında olamam ki, olursam sana haksızlık etmiş olurum. Eğer bilinçsizce senin yanında oluyorsam — "işte çok haklısın, senin kıymetini de kimse bilmiyor" dersem — ben de saçmalamışım demektir, ben de kendimi unutmuşum demektir.
O yüzden bazen insanlar bana sorar: "insanların dertlerini bu kadar dinliyorsunuz, yorulmuyor musunuz hocam?" Ben gerçek anlamda derdi olan bir insan görmedim; bütün dertler sahte. Ben o sahte dertlerin sahte olduğunu göstermeye çalışıyorum. Bunu en başta kendime yapmış bir insanım. Kendi egoma, kendi sahte benliklerime onay verseydim, ben de aynı hikâyelere devam eden — "işte 60 yaşına gelmiş, bu memlekette benim kıymetimi bilmedi, bunu açıkça söyleyecektim, içten içe söyleyecektim, hayatta kimse beni anlamadı" falan diyecek bir insan olacaktım, sürekliiçimde bunu hissedecektim. O için ben kendimi anlamak adına egolarımı anlamamayı tercih ettim. İçimde bir kısım benlik "ya İsmail, kimse senin kıymetinibilmiyor" dediğinde, "saçmalıyorsun güzel kardeşim, bak kavga etmiyorum ama diyorum ki saçmalıyorsun, ben senin tuzağına düşmeyi tercih etmiyorum" diyorum.
Hatta bazen bana bunu iyi niyetle söyleyen insanlar olmuştur: "hocam, işte sizin kıymetinizi bilmiyorlar" falan. İyi niyetine veriyorum, laf etmiyorum, ama çok samimiolursam derim ki bu saçma bir söz, bir daha sen bunu kullanmasan iyi olur. Neden?
Çünkü bu gerçek bir şey değil. "Kimse senin kıymetini bilmiyor" böyle bir yaklaşım olur mu? Ama bakın ne kadar masumane geliyor değil mi ezberimize. Ama ne kadar sahte bir şey, farkında mıyız? Sahteliğini görebiliyor muyuz bu tür şeylerin?
Darüsselam'a Çağrı
"Bugüne kadar kimse bana değer vermedi" — ben de fix cümlemi söylüyorum, "Allah da mı bilmedi" diyorum, biraz dindar gibi olan bir insana. "O başka hocam" diyor. Ya ne demek başka? Onu anlat bakalım. "O başka hocam, oraya girmeyelim." Ya zaten oraya girmediğin için bu kara deliklere giriyorsun; Allah'ın kucağına dönmediğin için,
Allah'a tam anlamıyla dönmediğin için, "zaten kimse benim değerimi bilmiyor" diye kara deliklere giriyorsun, orada da kaybolup gidiyorsun. Nedeni bu.
Allah seni Kur'an'ın ifadesiyle Darüsselam'a çağırıyor. Sen nereye gidiyorsun? Karanlık bir diyara gidiyorsun. Allah seni Darüsselam'a çağırıyor, kendine çağırıyor.
Orada anlaşılmamak yok, orada kıymet bilinmemezlik yok, orada farkına varılmamazlık yok, orada sevilmemezlik yok, orada şefkat var — hatalı da olabilirsin ama şefkat var. Sen o Darüsselam'a çağrılırken gitmiyorsun; nereye gidiyorsun?
"Beni kim anlar, benim kıymetimi kim bilecek, biliyorlar mı bilmiyorlar mı, kim ne kadar biliyor" — onun hikâyesine kapılıyorsun. O yüzden bakın Kur'an gerçekten çok önemlidir ama Kur'an'ı hakikaten içimize sindirmemiz gerekiyor; içimize sindirmemiziengelleyen kirler var.
Allah sizi Darüsselam'a çağırıyor — neresi Darüsselam, cennetin bilmem neresi mi, "ara ki bulasın" mı? Hâlbuki Allah seni şu anda Darüsselam'a çağırıyor, her an, her yerde, her durumda Darüsselam'a çağırıyor. Yoksa Allah "sizi buraya attım, fırlattım, ne hâliniz varsa görün, bazen yardım ederim bazen etmem" demiyor; "sizi Darüsselam'a çağırıyorum" diyor. Böyle bir şey değil bu. Allah her an bizi Darüsselam'a — kendi esenlik yurduna, kendi kalbine — çağırıyor. Kendi sevgisine, merhametine, sonsuzluğuna, ebediliğine çağırıyor. Peki sen bu çağrıyı duyup bu çağrıya cevap mı veriyorsun, yoksa dünyada bir netice, dünyada bir çıkış, dünyada — tırnak içinde — bir mutluluk mu arıyorsun? Nereye çağrılıyorsun ve nereye gidiyorsun?
Ama şimdi size sorsam, "Allah'ın çağrısına cevap verir misiniz?" diyeceksiniz tabiiveririz. Ama gerçekte verebiliyor muyuz? İşte hepimiz oraya bakacağız, oraya dikkat edeceğiz. Zihnen iyi niyetliyiz, Allah'ın çağrısına cevap vermeye çalışıyoruz ama fiiliyatta, farkında olmadan, cehaletimiz yüzünden Allah'ın çağrısına yönelmiyoruz, başka çağrılara yöneliyoruz. O zaman dikkat edeceğiz. Kur'an bize ne diyor? Ama ne dediğini anlamak için de temizlenmeye ihtiyacımız var. Temizlenince o zaman bakacaksınız ki sen Allah ilesin, Allah'a aitsin ve onun Darüsselam yurdunda yaşıyorsun. O yüzden Darüsselam aynı zamanda insanın kalbidir; fıtrat hâlinde olduğumuzda kalbimiz Darüsselam'dır. Bir yeryüzü cenneti var, bir de gökyüzü cenneti var; yeryüzü cenneti senin kalbindir. Senin kalbin olan yeryüzü cennetisemavi cennetle birleşir; cennet cenneti çeker. Yoksa sen kaygılısın, öfkelisin, gerginsin, mutsuzsun, bir sürü hikâyenin içindesin — seni ne çekebilir, cennet miçekecek cehennem mi çekecek? Bak cehennem çekse bile bundan mutsuz olmayın, çünkü orada temizleneceğiz, arınacağız; ama niye burada arınmayalım? Burada arınalım, burada fark edelim. O yüzden cehennem bile Allah'ın rahmetinin bir eseridir; tıpkı hastaneler gibi. Hastanede iğne var, ameliyat var, serum var, o var bu var şu var ama maksat ne? Maksat şifa bulmandır. Kur'an diyor, cehennem onların anasıdır diyor; seni temizlemek için bir süreçten geçeceksin. Ama niye burada temizlenmiyorsun? İşte burada temizlendiğin zaman kalbin cennete dönecek. Dünyada yaşadığın hiçbir hadise seni mutsuz etmeyecek. Bir an gölge gelse bile öyle kalıcı bir mutsuzluk ya da ömür boyu süren bir mutsuzluk asla söz konusu
olmayacak, ne yaşamış olursan ol. O zaman hakiki Darüsselam'a girmiş olacağız inşallah.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Onlarda sizin için güzel örnekler vardır" ifadesi (Hz. Yusuf ve Hz. Peygamber bağlamında iki kez zikredilmiştir) — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Şahit olarak Allah yeter" ifadesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Allah sizi Darüsselam'a çağırıyor" ifadesi — konuşmacı bunu doğrudan "Kur'an'ın ifadesi" olarak tanımlamış, ancak sure adı veya numara belirtmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Min dûnillah" (Allah'tan gayrısı) arayışının derin bir azaba yol açacağına dair ifade — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Cehennem onların anasıdır" ifadesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: Peygamberin fonksiyonunu "onları temizleyen (yüzekkîhim) ve onlara kitap ve hikmeti öğreten" şeklinde tanımlayan ayet, kısmen Arapça ifadeyle birlikte aktarılmıştır — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - Not: "Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez" sözü konuşmacı tarafından peygambere atfedilmiş bir hadistir, Kur'an ayeti değildir; bu nedenle yukarıdaki listeye dahil edilmemiştir.
İlgili Sohbetler
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.