Varlığın Farkında Olmak ve Takva
Kısa Özet
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Geçmişten gelen olumsuz deneyimleri mağduriyet, öfke veya kıyaslama duygusuna kapılmadan, ikinci el bir arabanın geçmişiniincelercesine sakin bir gözlemle fark edip "tahliye etmek" gerekir; bu bir tür psikolojik nefis tezkiyesidir.
- Varlığımız; ilişkilerimiz, başarılarımız, bedenimiz veya başkalarının bizi fark etmesiyle var olmaz — bunlar varlığın yansımalarıdır, oluşturucuları değil; varlığın kendisi Allah'la kaimdir ve hiçbir şey ona zarar veremez.
- Takva, varlığın farkında olma bilincidir; mutsuzluk, yalnızlık hissi gibi duygular gerçek varlığı "örten" geçici perdelerdir, onları yok saymadan ama onlarla da özdeşleşmeden fark etmek müttaki olmanın ölçüsüdür.
Giriş: Geçmişin Tortuları ve Gözlemci Farkındalık
Evet, hoş geldiniz. Bizler mevcut hâlimizde aslında o en saf, en doğal durumumuzu taşımıyoruz. Niye taşımıyoruz? Çünkü çocukluktan itibaren bir kısım şeylerle karşılaştık; bir kısım olumlu veya olumsuz etkilere muhatap olduk ve bu etkilerimevcut hâlimizle karşılamaya çalıştık. Bir kısım doğal ve olumlu edinimlerimiz olduğu gibi, bir kısım da yanlış, abartılı, aşırı tutum, duygu ve davranışlarımız da oldu.
Dolayısıyla böyle bir deneyim geçirdiğimizi öncelikle fark etmeliyiz. Ben — tabii kiburada kastettiğim şey biraz psikolojik düzey, bunu özellikle hatırlatalım — psikolojik düzey itibariyle nasıl bir süreçten geçtim, nasıl bir sürecin içinden bugüne geldim ve bu geçirdiğim süreç içinde neler oldu, ben bunları nasıl algıladım, nasıl yorumladım, bunların üzerinde nasıl bir değerlendirme ve duygu oluştu ve şu anda ne durumda bir psikolojiye sahibim — bunu tamamen gözlemci farkındalığıyla gözlememiz gerekiyor.
Bunu yaparken asla kendimizi şanssız, mağdur veya birilerine karşı öfkeli, birilerinden hesap soran bir pozisyonda olmamaya dikkat etmeliyiz. Çünkü bunları düşünürken aklımıza o tür duygular, kalbimize, aklımıza o tür hissiyatlar gelebilir. Uğradığımız yanlış bir muamele, fark edilmeme, hor yaklaşımlar, yanlış tutumlar, tabiiki bizde özellikle o dönemde hoşnutsuzluklar oluşturacaktır, oluşturmuştur. Ve şu anda da onları hatırladığımızda ya kendimizi çok mağdur görürüz, ya birilerine öfkeleniriz, ya birilerine karşı bir kızgınlık hissederiz, haksızlığa uğradığımız hissiyatıyla öfkelenebiliriz. Bütün bunları da fark ederek — burada çıkan bir öfke ise,
her neyse, onu da dikkatle gözlemleyerek, onunla da özdeşleşmeden bir analiz yapmaya ihtiyacımız var.
Çünkü bilenler bilir, ikinci el bir araba alacağınız zaman neye dikkat edersiniz? Bu arabanın geçmişi nasıldır, kaza yapmış mı, hangi kazaları geçirmiş, hangi parçaları değiştirilmiş, hangi parçaları tamirden geçmiş, bunu dikkate almak durumundasınızdır. Neresi değişmiş, motoru indirilmiş miindirilmemiş mi, kaza geçirmiş mi, ne tür kazalar geçirmiş, değil mi? Bir araba alırken bile hepimiz aslında ikinci el bir araba konumundayız bir anlamda. Ne anlamda? Hepimizin yaşadığı bir süreç var; ta doğumdan bugüne kadar yaşadığımız bir süreç var. Benim bu sürecisakin bir bakışla gözlemleyebilmem gerekiyor: ne oldu, nerelerde hangi darbeler, hangi kazalar oluştu? Bu tabii ki hayatınızı bir travma süreci gibi algılamanız anlamında da söylemiyorum; böyle de bakmamak gerekiyor, kastettiğimiz bu değil.
Ama ne oldu ve benim psikolojik düzeyde bilincim bunları nasıl algıladı, nasıl yorumladı, nasıl etkilendi, nasıl şekillendi — benim bunları görmem gerekiyor.
Tortuları Tahliye Etmek: Nefis Tezkiyesi
Bunlar geçmiş olan durumu bir kabullenme, bir biçimde ele alma gerektirir. Ne anlamda kabullenme? "Olan olmuş, yapacak bir şey yok" diyerek devam etmek anlamında değil; aslında yapacak bir şey var. Yapılacak şey, aslında o birikimlerin — doğduğumuzdan bugüne kadar biriktirdiğimiz gereksiz, yanlış algıların — tahliye edilmesidir. Boşaltılmasıdır, bırakılmasıdır. Bir anlamda buna psikolojik düzeyde bir nefis tezkiyesi de diyebiliriz. Nefsimizi bu anlamda psikolojik düzeyde arındırmak zorundayız. Ve öncelikle bunu geçmişten gelen birikimler, tortular bağlamında yapmak zorundayız.
Bunu tabii ki bazen yapmaktan kaçınan bir eğilimimiz vardır; "aman boşver, eskilerihatırlamak istemiyorum" gibi bir şey vardır. Ama hatırlamak isteseniz de istemeseniz de onların sizin üzerinizde bir etkisi vardır ve siz o etkileri ömür boyu görmezden gelmeye çalışsanız bile o etkilerin sonuçları sizin hayatınızı etkileyecektir. İşte bu anlamda bütün kadim öğretiler bize bu tortuların, bu birikimlerin fark edilmesini ve bunlardan özgürleşmeyi tavsiye eder. Ne yaşamış olursak olalım fark etmez.
Tabii ki burada bir kısım tuzaklara düşebiliyoruz. Dediğim gibi bir kısmı öfkedir, bir kısmı kendimizi mağdur hissetmektir, bir kısmı o yaşadığımız olaylardaki acılara tutunmaktır, bir kısmı başkalarının daha avantajlı, bizim daha dezavantajlı olduğumuzu düşünüp kendimize üzülmektir. Bütün bunlara da dikkat etmemiz gerekiyor. Bu kişisel geçmişimizi gözlemlemek, bu gibi tuzaklara düşmemiz anlamında bir şey asla değildir. Tamamen ne tür tortular oluştuğunu, nerelerde bir zedelenme olduğunu, nerelerde bir yara oluştuğunu görmek durumundayız. Ve bunlar doğru bir biçimde algılandığında, yorumlandığında çok rahatlıkla temizlenebilir, iyileştirilebilir ve deyim yerindeyse biz bunların etkilerinden özgürleşebiliriz. Yeter kikendimizi psikolojik bir varlık olma yaklaşımıyla sınırlandırmayalım. Çünkü insan sadece psikolojik bir varlık değildir.
Freud Eleştirisi ve Modern Psikolojinin Sınırlılığı
Eğer sadece psikolojik bir varlık olsaydık, bunların üstesinden gelme şansımız pek olmazdı diyebiliriz. Hatta modern psikolojiiçinde önemli şahsiyetlerden kabul edilen Freud, aslında insanı bu anlamda psikolojik düzeye indirgediğiiçin insanı zaten ta en başından problemli bir varlık olarak algılıyor. Ve yaşadığı şeylerin de mutlaka problemli, travmatik olduğunu öne sürerek, insanın bunları görmekten başka bir çaresi olmadığını, bunları — kısmen onun iddiasına göre — bilinçaltından bilinçüstüne çıkarmanın yapılabilecek en doğru şey olduğunu söylüyor. Ama kişinin bu etkilenimler neticesinde sürekli olarak bir arzu ve korku ikilemine sahip olduğunu, arzularını tatmin etmek ve korkularından kaçmaktan, hayatını kısmen daha kabul edilebilir bir çerçeve içinde yaşamaktan başka bir çaresi olmadığını ileri sürüyor. Tabiiki biz bu kanaatte değiliz; insan dediğim gibi sadece psikolojik bir varlık değildir.
Ama maalesef günümüzde Müslüman düşünürler, psikologlar da dahil olmak üzere — tabii ki öyle olmayanlar da mutlaka vardır — fakat çoğu, insanı psikolojik sınırlar içinde gören bir yaklaşıma sahip. Yani aramızda -tabiri caizse- neredeyse doğrudan bir fark kalmamış gibi oluyor; hepimiz onaylanmaya, takdir edilmeye, sevilmeye bağlı, bu tür arzuların gerçekleşmesiyle mutlu olmaya mahkûmmuş gibi kendimizi algılıyoruz. Mutluluğumuzun, huzurumuzun temeli bir şeyler ile olabilir zannediyoruz.
Kur'an'ın Perspektifi: Mutluluk Nerede Aranır?
Hâlbuki Kur'an'î yaklaşım içinden baktığımızda, her zaman hatırlattığımız o ayet bize bunun böyle olmadığını söylüyor: kalplerin ancak Allah'ı, sonsuzluğu, mutlak olanı, ebedî olanı, kaynağımız olanı hatırlamakla mutmain olabileceğini, bir şeyi aramakla mutlu olamayacağımızı, oradaki mutluluğun sınırlı bir perspektifle yaşanan geçici ve zahiri bir mutluluk olduğunu ifade ediyor. Dolayısıyla bu farklı çerçeveyi de asla unutmamak gerekiyor. Çünkü modernizm o kadar yayılmış ki, o kadar etkili hâle gelmiş ki, nerede psikolojiyle ilgili bir şey okusak, duysak, bunların mutlak gerçekler gibi algılanmasına dönük bir zihne sahibiz. Zihnimiz çok çabuk çeliniyor: "koskocaman psikologlar bunu söylüyor, koskocaman bilim adamları bunu söylüyor" deyip, "insan ötekiyle vardır, insan var olduğunu hissetmek için bir ötekine muhtaçtır, değerini hissetmek için bir ötekine muhtaçtır" gibi söylemler, insanı Allah'a olan bağlılığından, Allah'la olan bağının farkındalığından uzaklaştırıp onu dışsal şeylere mahkûm bir varlık gibi gösterme hatasına düşürebiliyor. Buna gerçekten çok dikkat etmek gerekiyor.
Çünkü bizi bu yanılgıya götüren şey, çevremizin de aşağı yukarı böyle inanması, böyle bir algıya sahip olması. Bir şeyin beni mutlu edeceğine inanıyor olmam, beniister istemez bir şeyleri aramaya götürecektir. Hâlbuki bütün kadim öğretiler, "her ne ararsan kendinde ara" ifadesiyle, gerçek kendiliğini hatırlamanın seni özgürleştireceğini, seni mutlu, huzurlu, dingin kılacağını; hatta bütün dünya sana muhalif de olsa, bütün dünya seni görmezden de gelse, aslında senin kendi varlığının farkındalığıyla ve o varlığın kaynağı olan Yaradan'ın farkındalığıyla hiçbir eksiklik hissetmeyeceğini, hiçbir eksikliğinin olmayacağını ifade ediyor.
Peki burada bizi yanıltan şey ne? İşte o bahsettiğimiz yaşadığımız sürecin içinde edinmiş olduğumuz tortular; "ama kendimi eksik hissediyorum" dediğimiz, "mutlu olmak için şuna ihtiyacım var" dediğimiz, "huzur bulmak için şuna ihtiyacım var" dediğimiz, bir şeyi satın aldığımızda mutlu olacağımızı zannettiğimiz, birinin bize ilgisevgi gösterdiğinde mutlu olacağımızı zannettiğimiz bir kurguya kendimizi teslim ediyoruz. Etrafta da bunu yanlışlayacak çok fazla kimse yok; "bak burada yanılıyorsun" diyecek kimse yok. En fazla işte benim gibi birkaç kişiden duyabilirsiniz böyle şeyleri. Tabii ki bunlar benim ürettiğim, benim bulduğum şeyler değil; bunlar evrensel gerçeklikler. En başta Kur'an, bütün kadim bilgelikler bize bunu söylüyor aslında. Ama biz bunu o kadar unutmuşuz ki bu genel geçer hikâyeye inanan insanlar arasında yaşıyoruz.
"Mutlu Olmak İçin Evlenme" Örneği
Hani geçen bir arkadaşa, evlenmeyi düşünen bir arkadaşa dedim ki "mutlu olmak istiyorsan evlenme." "Nasıl yani?" dedi. Mutlu olmak istiyorsan evlenme; çünkü insan mutlu olup evlenmelidir. Mutlu ol, öyle evlen; yoksa mutlu olmak için evlenme. "O zaman niçin evleneceğim ki?" dedi. "O da senin sorunun" dedim. Bak o kadar kafamız yanlış bir argümana odaklanmış ki, hani mutlu olmak için evleniyoruz, sevildiğimizi veya değerli olduğumuzu hissetmek için evleniyoruz gibi bir hikâyenin içinde o kadar bulunuyoruz ki, bunun aksi bir şey bizde bir şaşkınlık oluşturuyor.
Dolayısıyla buraya biraz dikkat etmeye ihtiyacımız var. Ve bugüne kadar edinmiş olduğumuz hikâyelerin ayırdına varmalıyız; onların ayırdına varıp onlardan kendimiziözgürleştirmek durumunda olduğumuzu fark etmeliyiz. Bunun dışında hiçbir zaman gerçek anlamda bir huzura, dinginliğe, mutluluğa varamayız. Böyle bir şey mümkün değildir. Tamamen dışa bağımlı bir çizgiye kendimizi hapsetme tuzağına düşeriz ve iniş çıkışlardan başka bir hayatımız olmaz.
Özgür At Metaforu: Esarete Alışmak
Hatta bazı insanlar bunu o kadar kendilerine alıştırmışlar ki, "evet, hayat iniş çıkışlı olacak, seveceksin, ayrılacaksın, terk edileceksin, böyle bir aksiyon olacak" falan, hayatı böyle bir şey zannediyorlar. Hani şey gibi — zamanında özgür bir at varmış, atı birileri yakalamışlar, sonra onu eğerlemişler, ağzına bir şey takmışlar, kontrol etmek için, dizginlemek için. O kadar buna alışmış ki, bir gün özgür olan, dağlarda özgür bir biçimde yaşayan arkadaşlarından biri bir fırsatını bulmuş, onunla konuşmaya başlamış. "Ya" demiş, "sen çok mağdur bir pozisyondasın, senin için çok üzülüyorum." "Niye üzülüyorsun?" demiş. "Ya" demiş, "bak sırtında bir eğer var, senin sırtına biniyorlar." "Çok hoşuma gidiyor, hatta sırtım kaşınınca o bana yardımcı oluyor" demiş. "Peki bu ağzındaki nedir?" demiş. "Onun adı" demiş, "bazen dişlerimihareket ettirerek dişlerimi temizlemek için onu kullanıyorum" gibi kendi kendinikandırmak adına bir anlatımda bulunmuş.
Bu bize şunu anlatmak istiyor: biz bu esaretimize çok alışmışız. Mesela bir şey benimutsuz ediyor; hâlbuki o şeyin beni mutsuz etme hakkı var mı acaba? Hiç bunu düşünmüyorum, "herkes mutsuz olur" diyorum, böyle bir durumda herkes kendini
kötü hisseder. O kadar bunlar genel geçer hâle gelmiş ki, çevremizde de bize bu konuda ışık tutacak insanlar o kadar azalmış ki, yaşadığımız bu süreci normal kabul ediyoruz. Garipsenecek bir durum yok: ölüm karşısında suratımız asılır, hayatta bir şeyi başarabilirsek seviniriz mutlu oluruz, birileri bizi hatırlıyorsa, birileri bizi arıyorsa, birileri "bize sensiz yapamam" diyorsa, birileri tarafından onaylanıyorsak "evet bu güzel, bu çok güzel, her insan bunu istemez mi" diye bir değerlendirme yapıp, bu gibişeylerden hiç şüphe etmeme yanılgısına düşüyoruz — "herkes böyle değil mi?" Evet, maalesef çoğu insan böyle; üzülerek bunu görmeliyiz ama çoğu insanın böyle olması gerçekliği değiştirmiyor. Gerçekliğin böyle olmaması gerektiğine dair algımızı değiştirmemeli.
Öfkelenmeme, Mutsuz Olmama Özgürlüğü
İşte bu anlamda gereksiz yere neleri yapıyoruz, neleri hissediyoruz, hangi duygu ve düşünceler bize hâkim oluyor, bunu görmek durumundayız. Ve bunları yapmama özgürlüğüne sahip olduğumuzu fark edersek bu anlamlı hâle gelecektir. Yani ben öfkelenmeme hakkına sahibim. Birisi beni yok saydığında mutsuz olmama hakkına sahibim. Hayatta — tırnak içinde söylüyorum — bir başarıya imza atmamış olduğumda herhangi bir eksiklik hissetmeme özgürlüğüne sahibim; kendimiispat etmek zorunluluğu söz konusu değildir. Kendimi — tırnak içinde — ispat edemediğimde kendimi eksik, yetersiz, beceriksiz görmeme özgürlüğüne sahibim. Kendimi bir şeyle ispat etmek gibi bir zorunluluğum yoktur aslında. Ama bütün bu hikâyeleri bizim içimizde besleyen ve geçmişten gelen bir kısım tortular vardır. O yüzden varlığımızı saf olarak hissedecek bir yolculuk yapmalıyız.
Varlığın Yansımaları vs. Varlığın Kendisi
Yani benim varlığım insanlarla, ilişkilerle — tırnak içinde söylüyorum — bir şeyibaşarmakla, bir fark ortaya koymakla, birilerini etkilemekle, birilerinin bana teveccüh göstermesini sağlamakla ilişkili değildir. Varlığımın asla bunlarla bir ilgisi yoktur. Bunlar varlığımın yansımaları olabilir. Varlığımın farkındalığıyla bir şeyler yapabilirim; insanlara faydalı olabilirim, bir şeyler üretebilirim, herhangi bir katkıda bulunabilirim, düşünebilirim, hissedebilirim, insanlarla etkileşim içine girebilirim. Bunlar varlığımın yansımalarıdır. Bunlar varlığımın oluşturucuları değildir; varlığım bunlardan oluşmuyor. Varlığım bütün bunlardan özgürdür aslında, bütün bunlardan bağımsız bir şekilde vardır.
Ama dikkat edin, biz varlığımızı öyle yanlış bir yere indirgemişiz ki: ailenle çok içlidışlıysan, ailen dağılsa yok gibi hissedeceksin; bulunduğun sosyolojik ortam kaybolsa kendini yok gibi hissedeceksin; çocuğun seni bıraksa kendini yok gibi hissedeceksin.
Yani varlığımızı yanlış bir yere konumlandırmışız. Bunun Hz. İsa'nın diliyle ifadesi, evini kumların üzerine kuran insan örneğidir.
Evini Kumun Üzerine Kurmak: Hz. İsa Metaforu
Sen, diyor, evini kumların üzerine yaparsan o fırtınayla, yağmurla ve bir kısım süreçlerle yıkılacaktır, yıpranacaktır ve bozulacaktır. Burada kum, kadim
sembolizmde değişkenliği sembolize eder. Hani görenleriniz varsa, küçük çapta da olsa böyle çöllerde şunu görürsünüz: bir rüzgâr çıkar, bir tepe değişir, düzlük olur, bir düzlük küçük bir tepeye dönüşür. Ve bir kumsalda kumların üzerine basarsanız ayağınız biraz batar; neden, çünkü sabit bir şey değildir, değişken bir şeydir. Ondan bir kule yapabilirsiniz ama o kule yağmur yağdığında veya küçücük bir hareketle dağılabilir. O yüzden evini kumların üzerine yapmak, varlığını değişken bir şeylerin üzerinden tanımlamak anlamına gelir. Sen varlığını değişken şeyler üzerinden tanımlıyorsun: diyelim ki bir işe yarıyorsan "ben varım" diyorsun; gençsen "ben varım" diyorsun. İhtiyarlayan bazı insanlar görüyorum, "ne işe yarıyorum ki, boş boş yaşıyorum" falan gibi. Hâlbuki senin varlığın, bedeninin ihtiyarlığıyla azalan, eskiyen, değersizleşen bir şey değil ki; o sana verilmiş olan bedenin hikâyesi, bedenin ihtiyarlamış, artık fazla fiziksel olarak bir eylemde bulunamayabilir. Senin varlığın bu değil ki. Ama varlığını onun üzerine, onun fonksiyonlarına bina etmişsin. "İşte işe yarıyordum eskiden, bir şeyler yapıyordum ediyordum ama şimdi o kadar yapamıyorum, o zaman ben neyim ki?" Mesela bunu bazı yaşlılardan çok duyarım.
Bu nedir aslında? Varlığımızı fonksiyonlara, eylemlere, ilişkilere, olgulara indirgemişiz. Ve gerçek varlığımız unutulmuş; varlığımız bunlar hâline gelmiş. "Hayata hangi katkıda bulunuyorsun? Hayata katkıda bulunmasam yok muyum yani? Hayatta nasıl bir etki uyandırıyorsun, bir etkin var mı?" İnsanlar "İsmail bu dünyadan geçmiş" diyecekler mi bir gün, değil mi? Bazen böyle sosyal bir varlık olduğumuzu düşünürüz: "toplumda bir iz bırakabildim mi, en azından beni tanıyanlar veya benikaç kişi tanıyor" gibi bir hikâyeye bazen giriyoruz. Dolayısıyla ne oluyor aslında? İşte Hz. İsa'nın ifadesiyle, evini kumlar üzerine yapan insanlar gibi olmayın diyor; çünkü o kum rüzgârda, yağmurda, fırtınada yıkılıp gider. Neden? Çünkü sen değişken bir şeyin üzerine onu bina ediyorsun. Burada kastedilen ev, varlıktır. Aslında biz evde yapmıyoruz ama suni düzeyde oluşturduğumuz şey o anlama geliyor; aslında biz suni olarak varlık inşa etmeye çalışıyoruz. Varlığımızı fark etmiyoruz, bir varlık inşa etmeye çalışıyoruz.
Deyim yerindeyse şöyle düşünün: diyelim ki İstanbul'da çok güzel, üç katlı, bahçeli, müstakil bir eviniz var. Ama bunu unutmuşsunuz, gidip bir yerde bir gecekondu yapıyorsunuz. O gecekondu bir gün belediye tarafından mı yıkılacak, ya da "burası senin değil" deyip başka bir yer tarafından mı yıkılacak, belli değil. Ama aslında sizin kalıcı, tapulu bir eviniz var; bunu unutmuşsunuz. Tıpkı bunun gibiyiz bizler de. Allah'ın bize varlık bahşettiğini unutuyoruz. Allah diyor ki "sen varsın, seni ben var ettim, varlığımdan haberdar ettim, senin varlığın benim varlığımla kaim; hiçbir şey senin bu varlığını zedeleyemez, bunu ortadan kaldıramaz; bütün dünya seni yok saysa, senigörmese, görmezden gelse, senin varlığına en küçük bir gölge bile düşüremez."
Varlık Sancısı ve Eksistansiyalizm Eleştirisi
Ama bunu unuttuğumuzda ne oluyor? Bu sefer — tırnak içinde — kendimizi var etme hikâyesine giriyoruz, kendimizi var etme döngüsünün içine düşüyoruz. Bir varlık-yokluk, "kendimi nasıl var edebilirim?" Bir de bunu bazen süslü cümlelerle de
süslüyoruz: "varlık sancısı çekiyorum" — ne sancısıysa bu. Aslında sen yokluk vehmine kapılmışsın ve izafi, sahte bir şekilde varlık inşa etmeye çalışıyorsun; senin çektiğin bütün sancının nedeni bu. Varlık sancısı falan diye bir şey yok; yokluk kaygısının veya yok olma korkusunun meydana getirdiği bir var olma arzusu bu. "Yok olacağım, yok olup gideceğim, öldüğümde kimse beni hatırlamayacak, kimse benim farkımda değil; kimse benim farkımda değilse o zaman ben yokum. O zaman ne yapmam lazım? Birilerinin beni fark etmesine ihtiyacım var." Sonra başlıyor sancımız: ne sancısı, varlık sancısı — hoş bir kelime ama tamamen sahte bir kelime.
Eksistansiyalizm tam da budur aslında; bunun böyle köpürtülmüş, idealize edilmiş, romantize edilmiş, yüceltilmeye çalışılmış hikâyesidir. Eksistansiyalizm felsefesibudur.
Hâlbuki Allah bizi varlık sancısı çekelim diye yaratmamış; böyle bir şey yok. Hadigidin bakalım bir varlık sancısı çekin bakalım, ne olacak — böyle bir şey yok.
Varlığıyla varız. Ve en güzel kıvamda var edilmişsin, hiçbir eksiğin yok; varlık olarak hiçbir eksiğin yok. Öz varlık düzeyinde hiçbir eksiğin yok. Ama bunu unutup — işte en büyük günah aslında budur; Allah'tan gelen varlığını unutman en büyük günahtır. Ve o günah yüzünden de binlerce günah işlemek durumunda kalıyorsun. Bu, illa birilerine kötülük yapmak değil.
Mutsuzluk da Bir Günahtır
Kendini mutsuz hissetmek de bir günahtır — tırnak içinde söylüyorum, kendine yansıyan bir günahtır. Kendini yetersiz görmek bir günahtır. Kendini kötü hissetmek bir günahtır. Kendini beceriksiz hissedip mutsuz olmak bir günahtır. Hani bazen olur ya, ebeveynler çocuğuna bakar, çocuk mutsuzdur, bir de ergense mutsuz mutsuz. Der ki "oğlum neyin var ya, bak annen var, baban var, evin var, ihtiyacın olan her şey var değil mi, niye mutsuzsun?" Neden? Çünkü o bir hikâyeye kapılmış, bir hikâyenin tuzağına düşmüş; o hikâyenin tuzağından dolayı mutsuz. Hatta bazı anne babalar şaşırır: "neyi var da bu kadar mutsuz" deriz. Muhtemelen Allah da bize böyle diyor — tabii biliyor da, bunlar niye mutsuz diyor: "niye bu kadar mutsuzsunuz ey insanoğulları, ben sizi mutsuz olasınız diye yaratmadım aslında, mutsuz olmanız gerekmiyor, mutsuz olasınız diye yaratılmadınız, beni hatırlamakla mutmain olacak nitelikte yaratıldınız. Mutsuz olmak sizin kendi kendinize oluşturduğunuz bir hikâye." Kendinizi yetersiz, yapayalnız hissetmek ne kadar büyük bir günah. KendiniziAllah'tan ayrı bir varlık gibi algılamaya çalışmanız ne kadar büyük bir günah. "Allah da beni unuttu" diyor — Allah seni nasıl unutabilir, bu mümkün olmayan bir şey, imkânsız bir şey. Ama öyle hissediyor insan. Diyor ki Allah beni unuttu diyor. Neden? Çünkü varlığının ne olduğunu bilmiyor.
Takva: Varlığın Farkında Olmak
Konuyu takvaya bağlayacaktım, bugün böyle bir şey aklımdan geçmişti. Peki takva nereye oturuyor burada? Aslında takva, varlığının farkında olmak ve o varlığı korumaya çalışmaktır. Aslında varlığın bizatihi kendisinin korunmaya ihtiyacı yok; bazen böyle yanlış bir algımız olabilir. Yani varlığımızı fark etmek ve varlığımızı
korumak takvadır ama aslında varlığımızın korunmaya ihtiyacı yok. Peki neyden korumalıyız onu? Onu örtmekten korumalıyız. Çünkü onu örttüğümüzde biz ondan örtülü hâle geliyoruz, yani onu unutur hâle geliyoruz, varlığımızı unutmuş oluyoruz. Mesela bir mutsuzluk duygusu geliyor, o benim varlığımı örtüveriyor. Ve ne diyorum kendi kendime? "Çok mutsuzum" diyorum. Hâlbuki mutsuzluk duygusu tarafından örtülmüş bir varlığım var aslında orada. Ama onu o mutsuzluk duygusuyla örtünce ne oluyor? Onu bir nevi koruyamamış gibi olmuş oluyorum; o yok gibi olmuş oluyor.
Benim bireysel bilincimde onun varlığı unutulmuş oluyor. Ben neyle baş başa kalıyorum? Mutsuzlukla, üzüntüyle, kederle, kendimi yetersiz hissetmekle, kendimiyapayalnız hissetmekle, unutulmuş olmakla tanımlıyorum. O zaman ben varlığımı koruyamamış oluyorum, kendi bilincimde varlığımı korumamış oluyorum. O zaman takvadan uzaklaşmış oluyorum.
O yüzden takva, yine Hazreti Peygamber'in ifadesiyle kalbine işaret ederek "takva buradadır" diyor. Tabii bu bir yer anlamında değil; özündedir, içindedir takva. Bir bilinç hâlidir. Ve nedir aslında bu bilinç? Gerçek varlığın farkında olma ve bu gerçek varlığın hiçbir zaman senden ayrılmadığını, kopmadığını, senin bundan uzak olmadığını idrak ederek, bunu her karşılaştığın durumda fark etme bilincidir. Takva özetle aslında budur. Bu varlığının farkındalığını örten her ne olursa olsun, bunu görebilmektir.
Ejderha Maskesi Metaforu ve Örtülü Varlık
Mesela depresyonda mısın? Bu şu demektir: depresyon gibi bir duygu, düşünce ve eylem kalıbı senin gerçek varlığını örtmüş — bakın, yok etmiş değil, ortadan kaldırmış değil. Hatta bazı insanlara bunu hatırlattığım zaman "ama ben varlığımı hissetmiyorum ki" derler. E, tabii hissetmiyorsun. Bu şuna benziyor: birisi bir maske giyse — diyelim ki dünyanın en masum, en iyi niyetli, en saf, en temiz insanı — bir canavar veya bir ejderha veya bir korkutucu bir maske taksa, senin başta ne yaparsın? Korkarsın. Ama bilsen ki o maskenin arkasında çok şefkatli, merhametli, iyiniyetli, masum, güzeller güzeli bir insan var; maske ne, maske korkutucu bir maske.
Şimdi eğer biz o maskenin ardındakini görmezsek ne olur? Korkarız tabii ki. Hatta bununla ilgili bazı Uzak Doğu geleneklerinde ejderhalarla ilgili bir kısım geleneksel eğlenceler yapılır; işte yedi başlı ejderha, yüzlerce insan altındadır böyle. Aslında herkes böyle bir gülümser, bir eğlenir. Bu şudur: bak, hayatta bazı şeyler böyle seniörtüverir, bir ejderha gibidir. Yalnızlık o kadar kasvetli gelir sana, veya mutsuzluk hissi, ve her şeyin berbat olduğu hissi, ve kendini çok kötü hissetme hissi — bunlar birer ejderhadır aslında. Ama aslında o ejderhaların örttüğü şeyin ardında hiç de öyle bir şey yoktur. İşte sen eğer takvanın ne olduğunu bilen biriysen, o örtünün örttüğü şeyi fark edersin ve usulca o örtüyü kaldırırsın. Bakın o örtüden korkmaya da gerek yoktur. Yalnızlık hissinden korkmaya ve kaçmaya gerek yoktur; çünkü o senin varlığına zarar veremez. Zarar veriyor gibi görünen şey, senin o sahte duyguyu tek gerçeklik zannetmendir.
Hani bazen sonbaharda veya bazı zamanlarda bazı göllerin üzeri yapraklarla kaplanır; siz gölü göremezsiniz o anda, onun üzerinde binlerce, milyonlarca
sonbaharda düşmüş yaprak vardır; onun bir göl olduğunu bile görmezsiniz eğer bilmiyorsanız. Tıpkı bunun gibidir: varlığımızın üstü bazen bir duyguyla, bir düşünceyle örtülür ve biz onun altındaki, onun örttüğü şeyi görmekte zorlanırız. İşte o yüzden Kur'an diyor ki, her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır. Ve bunu anlamayacağımızı dikkate alarak ayet bunu tekrar eder. Dikkat edin, her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır; her zorluğun arkasından bir kolaylık gelir değil, her zorluğun ardından bir kolaylık Allah verir değil — her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır, birlikte vardır. İşte bunu fark edebildiğinde sen müttakisin demektir. Yoksa kendi varlığına göremediğin, fark edemediğin için ona karşı bir nevi kötülük yapmışsın gibi olur.
Aslında bu kendi kendine yaptığın bir kötülüktür. Kendini o geçici olan duygu, düşünce örtüsünden ibaret zannedersin. Ve bunu da hiç yadırgamazsın: "ben yalnızım." Hayır — dikkat et, ben nasıl yalnız olabilirim, yapayalnızım, böyle kimsem yok, böyle bir şey olabilir mi? Tırnak içinde söylüyorum, Allah'ı bu lafınla gücendirmiş olmaz mısın? Hani bazen anne babalar olur, ergen çocuk der ki "kendimi yalnız hissediyorum," anne baba "evladım olur mu, bak biz varız" der değil mi? Ama çocuk kendini öyle zanneder, yapayalnız zanneder. Tıpkı bunun gibi biz bazı şeyler hissediyor ve düşünüyoruz ama bunlar aslında ne kadar gerçek dışı, gerçeklikten ne kadar kopuk. Ama onların gerçeklikten kopuk olduğunu da kavrayamıyoruz. İşte bunu kavrayabilme imkânına sahip olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor.
Üç Boyutlu Varlığın İki Boyuta İndirgenmesi
O yüzden bu gibi durumlardan kaçarak değil, veya bu gibi durumlara saplanıp kalmak da değil — bu gibi durumlardan kaçmanıza gerek yok. Yoğun bir yalnızlık hissi, tamam gelsin, ne kadar ilginç bir şey. Hani bu şey gibi: üç boyutlu bir yapının ikiboyutlu gözükmesi gibi. Bir üç boyutlu yapıyı bir kâğıdın üzerine çizebiliriz değil mi; o üç boyutlu yapıyı kâğıdın üzerine çizdin, pekiiçine girebilir misin? O üç boyutlu yapının iki boyutlu çiziminin içine girebilir misin? Giremezsin değil mi, çünkü üç boyutlu değil; onun iki boyutlu bir görüntüsü. Bakın ne oldu, indirgenmiş oldu. Şimdibizde de gerçek varlığımızı — deyim yerindeyse yüz boyutlu, bin boyutlu varlığımızı — iki boyutlu bir hâle düşürüyoruz ve varlığımız bize çok dar geliyor; kendimizihapsolmuş gibi hissediyoruz, sınırlanmış negatif bir modda hissediyoruz. Neden? Çünkü varlığının çok indirgenmiş bir formuna kendini hapsetmişsin.
Diyelim ki dört boyutlu bir şeyiiki boyutlu çizebilirsin değil mi; veya ben burada konuşuyorum, birisi benim fotoğrafımı çekse, o sesi o fotoğraftan dinleyemez değil mi? Neden, çünkü o fotoğraf sadece benim görüntümü iki boyutlu bir kâğıda aksettirmeye yarar, benim sesimi alamaz, benim oradaki sesimdeki hissiyatı alamaz.
E peki ben öyle miyim? Değilim. İşte tıpkı bunun gibi biz varlığımızı bazen çok daralmış, çok sınırlı gibi zannediyoruz, gibi hissediyoruz. Ama bu gerçek değil, bu bir yanılgı. O yanılgıyı fark ettiğinde, o zaman o yanılgının seni hapsetme niteliği ortadan kalkar.
Bilgelerin Yalnızlık Anlatıları ve Bir Ayetin Karanlığı Dağıtması
O yüzden mesela bazı bilge insanlarda biz şunları görürüz: bize böyle bir şey anlatır — "bir zaman kendimi çok yalnız hissettim, şöyle hissettim, böyle hissettim; ne annem babam yaşıyor, ne arkadaşlarım artık var, hepsi ya benden uzak yerlere gitmişler ya vefat etmişler, böyle yalnızlık içinde yalnızlık." Böyle bunu anlatır anlatır anlatır. Ama niye anlatır aslında? Bir: bakın dikkat edin, bu sadece sizin yaşadığınız bir şey değil, önce bunu gösterir. İki: bunun bir perde olduğunu, bir örtü olduğunu anlatır. Sonra der ki — orayı böyle kapsamlı tasvir eder ama maksadı edebiyat yapmak değildir, maksadı Dostoyevski gibi sizi karanlıklara çekmek değildir, sizinegatif duyguların, kasvetin içine çekmek değildir. Maksadı şudur: size o karanlık perdeyi nasıl aralayabileceğinizi göstermektir. Sonra der ki, bir hakikat kalbime geldi; Kur'an'ın bir ayeti bu karanlık atmosferi dağıttı der. "Allah kuluna kâfi değil mi?" Ayetikalbimi aydınlattı der. İşte diyelim ki ölüm; çok sevdiğiniz bir insan vefat etmiş, sankibir parçanız gitmiş gibi hissettiniz vesaire. Bir ayet: "hepiniz bana döneceksiniz." Ne kadar güzel; demek ki hepimiz onda toplanacağız. O zaman ölüm benim için bir kasvet, bir yokluk, bir karanlık anlamına gelir mi? Gelmez, birden o karanlık dağılıverir.
İşte bu aslında bizlere gerçek varlığımızı o an içinde gösterir. "Şunlar düzelsin de rahatlıyım" değil; "şu değişsin de biraz bir şeyler değişir" değil. Allah diyor, her zorlukla birlikte bir kolaylık vardı. Bir şey sana zor geliyor, bir şey sana tahammül edilemez gibi geliyor; ama aslında her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır. Ve bu çok muhteşem bir ayettir. Ama dikkat edin, biz zihnimizde "her zorluğun arkasından bir kolaylık gelir" diye bunu kafamızda kodlamıştık. Hâlbuki her zorlukla birliktedir. Sen o örtüyü, o perdeyi aralayabildiğinde, o farkındalığınla bunu yapabildiğinde göreceksin ki hiçbir zorluk söz konusu değildir.
Ölüm Korkusuzluğu: Hz. İsa ve Hz. Peygamber Örnekleri
İşte peygamberin o hicret döneminde, kâfirlerin onu izlediği bir ortamda ne diyor?
Allah bizimledir. Yani yakalayabilirler, öldürebilirler ama onlar bizim o gerçek varlığımıza bir zarar veremezler ki. Benim gerçek varlığım biri tarafından öldürülebilecek, mızraklanabilecek bir şey değil ki. Benim hayatım, biyolojik hayatımın sonlanmasıyla sonlanacak bir şey değil ki. Böyle bir şey söz konusu değil.
İşte o yüzden Kur'an diyor ki, Hz. İsa için, onu öldüremediler, öldüremezler de. Hanibiz sürekli tartışırız, Hazreti İsa öldürüldü mü öldürülmedi mi diye — o tartışmayı bırak, asıl mevzuya gel: birisi, herhangi bir insan, Hazreti İsa'yı öldürebilir mi? Asıl soru bu; yoksa öldürülmüş mü öldürülmemiş mi değil, öldürebilir mi? Allah'tan bir kelime ve ondan bir ruh olan Hazreti İsa'yı biri öldürebilir mi? Asıl soru bu. Ve aynı nitelikte olan sen, ben, hepimiz, her birimiz biri tarafından öldürülebilir miyiz acaba? O fiziksel bedenimizdir; o ben değilim ki, o benim kullandığım bir enstrüman.
Dolayısıyla bakın, her bir şeyde biz doğru, hakiki, asli olanı gördüğümüzde, fark ettiğimizde, aslında orada o kadar sıkışacağımız, o kadar kendimizi kilitleyeceğimiz bir şey olmadığını görürüz. Yüzlerce adam peşine salınmış, seni yakalayıp öldürmek istiyorlar; Hazreti Peygamber ne diyor? Allah bizimledir diyor. Bu "Allah bizimledir"i
biz yanlış anlıyoruz; sanki bizi onlardan koruyacak diye. Yok, öldürülmüş peygamberler de var — ki Kur'an diyor, sen ölür ya da öldürülürsen onlar topukları üzerine dönecekler mi? Yani dinin, hakikatin, maneviyatın, ruhaniyetin, varlığın temelisenin biyolojik canlılığın değil ki; sen ölür veya öldürülebilirsin, Kur'an bunu diyor. Demek ki öldürülebilir de peygamber ve Allah bunu ifade ediyor.
Şehitler ve Ölümün Hakikati
Bak ayet sana diyor: işte Allah yolunda ölenlere, öldürülenlere ölüler demeyiniz. Ben diyebilir miyim ki bir mümin ölür? Hayır, mümin bir âlemden bir âleme intikal eder.
"Ölen var o zaman" — "ölen hayvan imiş" diyor işte Hazreti Yunus (hadisinde).
Hayvan derken aşağılamak için söylemiyor bunu; fiziksel canlılık ölüyor gibi olur.
Anlatabildim mi? O fiziksel canlılıktır, yani fiziksel bedenin biyolojik canlılığıdır. Ben ölmüyorum; varlık başlıyor. Bizim varlığımıza zarar verebiliyor mu? Hayır, hiç kimse senin varlığına zarar veremez; hiçbir varlığın senin varlığına zarar verme imkânı yoktur, böyle bir imkân verilmemiş. Ama biz ne yapmışız? Varlığımızı bedenimize indirgemişiz. "Bedenim canlı, hayattayım" değil mi? "Birazdan kaza geçirdim, çok şükür hayattayım." Ölsen hayatta olmayacak mıydın? Ben ölünce de hayattayım; şu biyolojik canlılığın öldüğünde de hayattayım. Hepimiz hayattayız — sadece ben, sen değil yani, bunu idrak ediyorsan hayattasın. Ama bazen rüyada kendini ölmüş görürsün, ölmüş gibi olursun değil mi; ama hakikate uyanırsan ölmediğini fark edersin. Çok insan var bu dünyada, öldüğünde kendini ölmüş gibi görecek — tırnak içinde, ölmüş zannedecek, varlığını yitirmiş gibi zannedecek, öyle bir algıya kapılacak. Hâlbuki onun için Kur'an'da bazı ayetlerde "onları uyandırırız" diyor. Bu herkes için söz konusu değil ki. Sen Kur'an'dan kabir hayatını çıkarmaya çalışıyorsun ama herkesi aynı şeye sokuyorsun. Kimi var, öldüğünde kendini ölmüş bilecek — tırnak içinde, böyle derin bir uykudaymış gibi görecek; ama bir peygamber, bir evliya, bir kâmil bir mümin, bir kapıdan geçmek gibi hissedecek. Onun için herhangi bir kayıp yok, sadece beden elbisesini bırakacak, bu kadar; kınından çıkmış bir kılıç gibiolacak.
Bakın hakikatin farkındalığı insanı nasıl değiştiriyor değil mi? O zaman ölüm senin için bir korku değil; ölüm seni alıp götüren, alıp toprağa sevk eden bir şey değil. Öyle bir şey söz konusu olamaz. Kur'an bunu söylüyor. Biz bunu tırnak içinde bazıları "tasavvufi geyik yapıyoruz" zannediyor; hayır, böyle değil. Açık söylüyorum: bak Kur'an'da Allah, "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz" diyor. Bak öldürülmüş gözüküyor ama "ölüler demeyiniz" diyor; onlar Rableri katında rızıklanıyorlar. E bu nasıl bir şey? Bedenini toprağa vermedin mi? Hatta öyle şehitler var, bedenleri parça parça olmuş. Peki onlar nasıl rızıklanıyor diyorlar? Onlar beden mi ki, beden olarak tanımlanabilirler mi ki rızıklansınlar? Böyle bir şey olabilir mi? Onlar ruhlarıyla, o ruhani varlıklarıyla haydırlar ve Allah'ın o noktada tecellisine, rezzakiyetine, lütfuna, kereme mazhar oluyorlar. Bu bize bir şeyi anlatıyor; bu öylesine bir şey değil, öylesine kendimizi kandırmak değil, hakikatin ta kendisi.
Öyle insanlar var, tebessüm ederek ölmüşler. Öyle insanlar var: "sen benim vefatıma dayanamazsın, sen biraz dışarı çık, beş dakika dolan gel, sonra gelirsin" demiş; beş dakika içinde vefat etmiş. Sen ölüme baktığında ölüme mertçe bak, korkmadan bak, kendini beden olarak algılamadan bak; o zaman göreceksin, ölüm ne kadar güzel bir şeymiş, ölümü seveceksin.
Dolayısıyla takva, varlığımızın farkında olmak ve onu örtebilecek şeyler olduğu anda bile onu unutmama bilincidir. Takva budur. Bunu unutmuyorsan sen müttakisin. Yoksa başına gelen küçücük bir hadise seni mutsuzluğa, kedere, acıya, yalnızlığa sevk ediyorsa, senin kafandaki bütün takva hareketlerini yapmış olsan da sen henüz müttaki değilsin; çünkü sen varlığının farkında değilsin. Varlığının zaten farkında olmadığın için, varlığının farkındalığından gelen bir şuura da sahip olamıyorsun. "Ben her şeyimi kaybettim" diyorsun; her şeyini nasıl kaybedebilirsin? Ama işte öyle bir algının tuzağına düşüyorsun ki "her şeyimi kaybettim" diyorsun. O yüzden takva, varlığını koruma bilincidir, varlığının farkında olma bilincidir. Daha doğrusu, varlığının farkında olduğu müddetçe müttakisin. Varlığının farkında olduğunu her an hissediyorsan sen tam takva sahibisin.
Birçok duygu gelebilir, bunlardan korkmaya gerek yok; gelir gelsin, bana öyle kasvetlibir duygu geldi mi gelsin, sorun değil, gelsin, ben onu da göreyim, onun örttüğü şeyide göreyim. Yedi başlı ejderha dolansın, sorun değil; ama ben biliyorum ki o yedibaşlı ejderhanın içinde insan var, orada ejderha yok, ama öyle görünüyor. Büyük bir yalnızlık hissi geliyor, büyük bir yetersizlik hissi geliyor, büyük bir kayıp hissi geliyor, sanki her şeyimi kaybetmişim gibi. Bazen bir evliliğin olur, 30 sene sonra seni terk edip gider, "30 senem kayboldu" dersin, hatta "bütün ömrüm gitti" dersin. Neden? Çünkü bir yanılgının tuzağına düşüyorsun. Varlığının gözüyle bak; ama sen ilişkinin gözüyle bakıyorsun bir şeye. İlişkin bitti, o zaman her şey bitti — hayır. O yüzden takva bilinci her şeyden kıymetli bir şeydir. O yüzden Kur'an'da iman ve arkasından birçok defa takva gelir. Onlar müttakilerdir ve onlar kurtulurlar; onlar bu dünya yolculuğunu başarmış olurlar.
Takva ve Dereceler: Tohum Metaforu (Bakara 177)
"Hocam, üstünlük takvayla mı olur, ne demek oluyor?" İşte üstünlük, kendi varlığını — daha doğrusu Allah'ın sana bahşettiği varlık bilincini — korumaktır. Bunu ne kadar koruyabiliyorsan, daha doğrusu bunun ne kadar farkındaysan, bunun farkındalığı senin şuurunda ne kadar güçlü ve hâkim ise, o kadar sen varlık bilinci anlamında üstünsün. Ama bu bir başkasından üstün olma anlamında değil; tezahür düzeyinde kim varlığının ne kadar tam farkındaysa ve ne kadar bu farkındalığı kesintisiz sürdürebiliyorsa o kadar üstündür.
"Peki cennetin yedi katı ne oluyor hocam?" Çünkü sonuçta bu takvaya göre nitelendiriliyor; cennetin yedi katı bununla ilgili. Mesela diyelim ki bir insan — bu izafibir şeydir; aslında hepimiz nihai olarak aynı ilahi özü taşıyoruz, fakat izafi olarak istidadımızı, kabiliyetimizi ortaya çıkarma düzeyimiz birbirinden farklı, buna göre değişiyor. Bunu şöyle düşünebiliriz: 100 tane aynı nitelikte tohum var — bunların da
şuurlu olduğunu kabul edelim — birisi "ben pek fazla yeşermeme gerek yok, ufak yeşerdim yeter" diyebilir; birisiiçindeki o kabiliyet ve kapasitenin farkına varır, kendine en güzel şekilde bakar, o kapasiteyi açığa çıkarır. Aslında bunların hepsiaynı ama birisi kendi kapasitesini tam olarak işletiyor, açığa çıkarıyor; birisi sınırlı ölçüde açığa çıkarıyor. Fark budur. Buna göre de insanların hem dünyada hem de ahirette dereceleri olacaktır.
Derece deyince de maddi zenginliğe bakarak yapmayalım; bu dünyada da dereceler var. Mesela diyelim ki başına bir olay geldi; onun altında yıkıldın mı, ezildin mi? Yoksa — bu dünya hayatının geçici süreçleridir. Bana bu durumda işte ayette ifade eder: onlar zorluk, sıkıntı, hastalık vs. karşısında sabreder ve metanetle ayakta dururlar, diyor ayet — Bakara 177. Neden? Çünkü onlar kendilerini bedenin hastalığıyla, bedenin musibetleriyle veya herhangi bir dünya şartları içindeki bir zorlukla, sıkıntıyla tanımlamıyorlar ki. Ama eğer yanlış bir kafadaysan, "niye ben" dersen; bak birisi 90 yaşına kadar ayakta dimdik yaşıyor, sen 60 yaşına geliyorsun, ihtiyarlıyorsun değil mibenim gibi, ne yapacaksın, "niye ben" mi diyeceksin? Ben beden değilim ki mukayese edeyim. Mukayese edersem ne olur, üzülürüm; Allah'ın adaleti gerçekleştirmemekle alttan alta suçlarım değil mi, veya derim ki "ya Allah bunu herhalde ahirette tazmin eder" falan derim. Hâlbuki Allah seni kendi varlığıyla mutlu ve mutmain kılmış. Sen üç kuruş daha yaşamak için arzu duyuyorsun, yaşayamıyorsan da üzülüyorsun bundan dolayı. "Yok işte İskandinavya'da millet çok uzun yaşıyormuş" — abim, ne olur yani uzun yaşasan, ne olur kısa yaşasan? Neyin peşindesin? Sen Allah'ın kalbinde misin değil misin? Onun varlık bilincinde misin, değil misin? Varlığını onun varlığından mı alıyorsun, değil mi? Takva budur. Bir şey seni örtüyor mu, örtmüyor mu?
*Kapanış: Allah Bizimledir*
Bak, peygamber en maddi olarak, dünyevi olarak en zor şartta demiş ki "Allah bizimledir" diye Hazreti Ebu Bekir'e söylüyor: hüzünlenme, mahzun olma, Allah bizimledir. İşte takva budur, hakiki takva budur. Neden? Bak, peygamber o an Allah'la olduğunu, varlığının Allah'la kaim olduğunu ve hiçbir şeyin o varlığa zarar veremeyeceğini biliyor. "Biz Allah'layız" diyor. Biz bedenle izlemiyor, biz ilişkilerimizle izlemiyor; "Allah bizimle" diyor, biz de onunlayız.
Evet. Var mı sorusu olan? "Hocam, o tohumdan bahsetmiştiniz, yeşerecek olması gerektiğine dair..."
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Bakara Suresi: 177 (açıkça isim ve ayet numarası verilerek okunmuş ve yorumlanmıştır) - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" ifadesi — içerik olarak Ra'd Suresi 28. ayetle örtüşüyor olabilir, ancak konuşmacı sure adı veya numara belirtmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır" ifadesi, konuşmacı tarafından tekrar tekrar vurgulanmış — içerik olarak İnşirah Suresi 5-6. ayetlerle örtüşüyor olabilir, ancak sure adı veya numara verilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Hepiniz bana döneceksiniz" ifadesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Allah kuluna kâfi değil mi?" ifadesi — içerik olarak Zümer Suresi 36. ayetle örtüşüyor olabilir, ancak sure adı veya numara verilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz, onlar Rableri katında rızıklanıyorlar" ifadesi — içerik olarak Âl-i İmrân Suresi 169. ayetle örtüşüyor olabilir, ancak sure adı veya numara verilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Sen ölür ya da öldürülürsen onlar topukları üzerine dönecekler mi?" ifadesi — içerik olarak Âl-i İmrân Suresi 144. ayetle örtüşüyor olabilir, ancak sure adı veya numara verilmemiştir (editör notu).
İlgili Sohbetler
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.