Nefis ve Sahte Benliğin Yapay Zekası
Kısa Özet
Sohbette peygambere atfedilen "beni bir göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle baş başa bırakma" duası yorumlanarak, insanın çocukluktan itibaren yaşadığı terk edilme, anlaşılmama gibi deneyimler üzerinden bir "sahte benlik" (yapay zeka) ürettiği ve hayatı bu sahte benliğin gözünden okuduğu anlatılıyor. Adem kıssası, asli günah kavramının yeniden yorumu, Nuh ve Habil-Kabil kıssaları üzerinden, gerçek kendiliğin (varlığın) hiçbir ilişki, başarı, beden veya dış onayla tamamlanmaya ihtiyacı olmadığı; sahte benliğin ise sürekli arzu ve korku üzerinden kişiyi kontrol ettiği vurgulanıyor. Sohbet, bir aydınlanmış kişiye "beyninize kurşun sıksam ne olur" sorusuna verdiği "bir şey olmaz, bedeni bırakır giderim" cevabıyla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Bunu hisseden kimdir?" sorusu, bir duygu (yalnızlık, terk edilmişlik vb.) üzerinden kendini tanımlayan sahte benliğiifşa etmenin anahtarıdır; manipülasyonun büyük kısmı dışarıdan değil, kişinin kendi sahte benliğinden gelir.
- Sahte benlik insanı yalnızca iki çubukla yönetir: arzu ve korku. "Şunu istiyorum, olursa rahat ederim / şunu istemiyorum, olursa rahatsız olurum" döngüsü kişiyi sürekli dışsal sonuçlara bağımlı kılar.
- Gerçek varlık hiçbir ilişki, beden, başarı veya olayla ne tamamlanır ne eksilir; Habil'in Kabil karşısında hiçbir "varlıksal problemi" olmaması gibi, kendinde olan bir insanın kimseyle gerçek bir problemi yoktur — olan problem hep karşı taraftadır.
Giriş: "Beni Bir An Bile Nefsimle Baş Başa Bırakma" Hadisi
Evet, bugün peygamberin bir sözünü biraz ayrıntılı konuşmaya çalışacağız.
Peygamber'e atfedilen söz: "beni bir göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle baş başa bırakma" veya genelde duyduğumuz şekliyle "beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma." Ne demektir? Nefis nedir? Veya burada kullanılan "nefsimle" kavramıyla kastedilen nedir? Onunla baş başa kalmak nedir? Demek ki burada bir nefis ile tanımlanan bir kavram var, veya nefis olarak algıladığımız bir şey var. Bir de onunla baş başa kalabilme durumumuz var. Bunu iyi anlayabilirsek aslında birçok şeyi doğru bir şekilde çözüme kavuşturma imkanına ulaşacağız.
Bir Mesaj: Derin Yalnızlık Hissi ve "Bunu Hisseden Kimdir?" Sorusu
Sohbete girmeden evvel bir arkadaş bana bir mesaj attı: "çok derin bir terk edilme duygusu içindeyim, kendimi yapayalnız hissediyorum, ben buradan nasıl çıkacağım" gibi bir ifadeydi. Bu tabii ki hepimizin veya çevremizde zaman zaman gördüğümüz durumların bir ifadesi. Yani bu insan tek başına bunu hissetmiyor, biz de zaman zaman bunu hissedebiliyoruz. Veya biz o kadar yoğun bunu hissetmiyoruzdur da başka bir şey hissediyoruzdur. İşte burada aslında kişi bir duyguyla, bir düşünceyle baş başa kalıyor. "Ben neyim? Yapayalnız biriyim." "Ben neyim? Böyle herkes tarafından sanki terk edilmiş, umursanmayan, anlaşılmamış, yapayalnız bırakılmış biriyim" gibi bir halde bunu hissediyoruz.
Peki ben bu durumlarda hep şu soruyu kişinin kendisine sormasını hatırlatıyorum: bunu böyle hisseden kimdir? Öncelikle bu soruyu sormak durumundayız. Peki bu soruyu biz niçin soruyoruz? Çünkü bu soru bir duygu üzerinden kendini tanımlayan sahte bir benliğe işaret eder. Eğer "bunu hisseden kim" sorusunun cevabını doğru bir şekilde verebilirsek, orada yaşadığı bir olay üzerinden veya bir sürecin üzerinden kendini tanımlama hatasına düşmüş bir sahte benliği keşfederiz.
Sahte Benlik: En Büyük "Yapay Zeka"
Hani günümüzde çok fazla böyle yapay zekadan bahsediliyor ya, biz aslında hepimiz istisnasız, az veya çok, yapay bir benliğin zekasıyla çalışıyoruz. Haniinsanlar böyle yapay zekanın tehlikeleri üzerinde düşünüyorlar ya — çok fazla bunu düşünmeye gerek yok, tabii onu da bir yandan düşünsünler bu yapay zekanın tehlikelerini de. Ama en büyük yapay zeka sahip olduğumuz sahte benlik algısının zekasıdır. Ve bu sahte benlik algısının — tırnak içinde kullanıyorum — zekasını keşfetmezseniz ve onun yapaylığını, sahteliğini anlamazsanız, ömrünüz boyunca o sahte benliğin zekasıyla yaşarsınız. Ömrünüzü o benliğin gözüyle görürsünüz. Hayat o benliğin algısıyla yaşanır. Ve o sahtedir. Ama hepimiz farklı sahte benlikler tarafından manipüle edildiğimiz halde bunları çok da böyle sahte bir şeymiş gibi algılamıyoruz.
Yani şimdi mesela bu bahsettiğim arkadaş aslında sahte bir benlik tarafından, sahte bir benliğin zekası tarafından manipüle ediliyor. Yani ne diyor o sahte benlik? Diyor ki: "çok yalnızsın ve çok berbat bir şey bu, yapayalnızsın, seni hiç kimse tanımıyor, görmüyor, fark etmiyor, anlamıyor, sevmiyor, sen terk edilmiş birisin." Mükemmel bir
sahte zekanın ürünü bu aslında. Kendince mükemmel tabii ki, kendine göre argümanları var. "Hadi söyle bakalım seni kim gerçekten anlıyor? Kim seni gerçekten seviyor?" "Seviyor." "Var mı gerçekten seni seven, anlayan biri?" "Yok." "O zaman doğru söylüyor." Ne yaptın? Kaptırdın kendini o sahte zekanın tuzağına. Bir örümcek ağı gibi seni sarıp sarmalar. Ve sen bunun derin acılarını yaşarsın. Edebiyat yeteneğin kuvvetliyse roman yazarsın falan filan, böyle bir şeyin olur.
Peki bu nasıl oluştu? Haniişte "manipüle ediliyoruz" diyoruz da, hep dış düşman arıyoruz da, "dış güçler" diye. Aslında biz kendiiçimizde bu sahte benliği üretiyoruz. Bu sahte benlik kendi bilincimiz tarafından üretiliyor. Tabii ki onu üretirken çevrenin de etkisi var, işte belki anne babanın da tutumunun bir etkisi var, sosyal çevrenin bir etkisi var, okuduğun şeylerin bir etkisi var, çocukluğundan itibaren karşılaştığın bilgilerin, insanların etkisi var vesaire. Bütün bunlar bu yapay zekanın oluşmasına yol açar. Ama en temel faktör insanın kendi o anki sübjektif bilincidir.
Adem Kıssası ve Düşüş: Çocukluktan Önceki Hal
Tırnak içinde söylüyorum arkadaşlar, o yüzden insan Adem kıssasını çok iyi irdelemelidir. Çok önemli bir kıssadır. Şeytanın Adem'i nasıl aldattığı, ne ile aldattığı, cennetten düşüş durumunun gerçekleşmesi, cennetten niye düşüyoruz, nereye düşüyoruz — bütün bunları doğru bir şekilde anlamaya çalışırsak bize çok şey kazandırabilir.
Öncelikle şunu hatırlamaya ihtiyacımız var. Tırnak içinde söylüyorum: modern psikoloji evet çocukluğa çok vurgu yapıyor, biz de bunu önemsiyoruz. Fakat kaçırdıkları şey şu: çocukluktan önce sen neredeydin? Çocukluk senin düşmüş halindir. Yani çocukluğumuz bizim aslında düşmüş halimizin ilk süreçleri diyebiliriz buna.
Hristiyanlık'taki Asli Günah Kavramının Yeniden Yorumu
Hatta bakın bu yüzden İslam dünyası Hristiyan dünyasını bu açıdan tam anlamaz. Hristiyanlar da bu mevzuyu tam olarak açıklayamadıkları için Müslümanlara haklılık kazandırırlar. Bu da asli günah kavramıdır. Hani Hristiyanlara göre ne diyoruz biz? "İnsan doğuştan günahkardır." Biz de diyoruz ki "ne alakası var, doğuştan günahkar olur mu, masum çocuk yani, ne doğuştan günahkar olur mu, ne yapmış ki?" Onlar da diretiyorlar: "yok, doğuştan günahkar." Böyle gereksiz bir kısır döngüye giriyoruz.
Aslında Hristiyan geleneği şunu demek istiyor: sen dünyaya geldiğin andan itibaren bir noktada düşüşe doğru bir yol başlangıcına girmiş oluyorsun. Yani bir nevi beden elbisesi giyiyorsun, bedenle, bu dünyayla ilgili bir bağlanmaya giriyorsun. Annen sana zamanında süt veriyor veya vermiyor. Süt verince tatmin olmuş hissediyorsun, vermeyince tatminsizlik hissediyorsun. Çağırdığın zaman geliyorsa o zaman mutlu oluyorsun. Ama çağırdığın zaman, ağladığın zaman gelmeyince kendini terk edilmiş hissediyorsun.
Bebeklik Deneyimleri: Örnekler
Benim bir arkadaşım vardı, böyle 3-4 yaşında bir gün evde uyanmış. İşte uyuduğunda ailesi varmış, uyanınca bakmış — hani ailesini arıyor tabii, uyanmış, "neredeler?" "Çağırdım" diyor, "çağırdım işte anne, baba" falan filan, "kimse yok, bütün odaları dolaştım, kimse yok." Dedim ki: hiç kimse senin yanında her zaman olmayacak, sen güçlü olmak zorundasın — bu zamandan itibaren sürekli güçlü olmaya yatırım yapmış. "Sürekli güçlü olmalıyım." Bakın ne kadar deyim yerindeyse nur topu gibi bir sahte benliği oluştu: "her zaman güçlü olmalıyım, hiçbir zaman güçsüz olmamalıyım, başkalarından bana tam olarak bir fayda gelmez veya başkaları her zaman benim yanımda olmaz, ben mutlaka güçlü olmalıyım" gibi bir hikaye üretiyorsun.
Bir başka örneği hatırlıyorum. Yaşını tam hatırlamıyorum ama böyle 5-6 yaşlarında falandı herhalde kendi anlatımıyla. Böyle "annem babam komşulara misafirliğe gitmişlerdi, böyle bana göre geç kaldılar. Ve ben dedim ki annem ve babam beni terk etti." Terk edilmişiz duygusu yaşıyor, hissediyor. Neden? Çünkü gerçek kendiniunutmuş durumda. İşte asli günah dediğimiz budur. Asli günah kendini unutma günahıdır. Kendini unuttuğunda asli günah ortaya çıkar. İşte biz zaten o günahı tırnak içinde tazmin etmeye, düzeltmeye çalışıyoruz. Neyle? Kendimizi hatırlamayla.
Sahte Benliğin Önerdiği Çareler: İlişki, Başarı, Bilgi, Huzur Arayışı
Ama o sahte benlik bize ne öneriyor? Diyor ki: "bak bir ilişki seni kurtarabilir, bir ilişkiçok önemlidir." Hele yakın ilişki alt tipiyseniz, bir ilişki sizin için cennetten daha öte bir şeydir, cennetin diğer adıdır yani. Dolayısıyla işte bir ilişki de ararsınız, bir başarı da ararsınız, daha çok bilgi edinmekte ararsınız, zahiri bir huzurda ararsınız — işte böyle her şey sakin olsun, huzurlu olsun, hiçbir sorununuz olmasın. Böyle bir yapay zeka vardır. O yapay zekayla hayatı algılarsın, yorumlarsın, tanımlarsın. Ve bunun üzerinden hayatı yaşarsın.
Bir başkası çocukluğunda bir olay yaşar, mizaç tipine göre hayatı güvenilmez bulur. Buna ben şey diyorum, böyle ormana düşmüş nazik bir ceylan düşünüyorum. Nazik bir ceylan, çok naif, hassas; etrafta kurt, çakal, aslan, tilki ne ararsan var. Şimdi öyle bir ortama düşmüş bir ceylan düşünün değil mi? Bir kişi kendini böyle zannedebilir ve sürekli olarak böyle teyakkuz durumundadır. Hep böyle "aman ne oldu" bir ses duyar, "ne oldu acaba" bir olay duyar, "ne olacak" falan böyle bir problem yaşar, "eyvah" diye olaya bakar. Neden? Çünkü mevcut oluşturmuş olduğu yapay zeka ona süreklibir tehdit, olumsuzluk, tehlike algısı yaşatır.
Örnek: Kardeşin Doğumu ve Dolaba Saklanan Çocuk
Bir başkası küçümsenmiştir veya kendiniispat edememiştir. Veya işte bir-iki yaşından sonra bir kardeşi gelmiştir, mecburen anne kardeşe odaklanmıştır. Bununla ilgili de aklımda en az 5-10 tane hikaye var, bir tanesini anlatayım, hayattan olduğunu daha iyi anlamış olursunuz. Böyle psikolog bir arkadaştı hatta — o da 3 yaşındayken annesi hamile kalmış ve doğum için hastaneye gidiyor. İşte birkaç gün biraz zor bir doğum oluyor. Ve dönünce bakıyor annenin kucağında bir bebek var ve herkes
onunla ilgileniyor, herkes anneye ve çocuğa odaklanmış. Bir anda kendini böyle oyundan düşürülmüş, oyun dışı edilmiş biri olarak algılıyor ve gitmiş kendini elbise dolabına kapatmış yani, elbise dolabına saklanmış yani. "Bunlar beni görmüyorlar." Halbuki o kendi algısı içinde ne bekliyor? Annesi öyle kapıyı açınca ona koşacak diye bir algısı var. Halbuki annesi de ne yapsın, yeni doğmuş bebeği kucağında, onu korumaya çalışıyor mesela değil mi? Aslında burada ne var? Yanlış işleyen bir mekanizma var. Neden? Çünkü düşmüş haldeyiz.
Din Neden "Sen Düştün" Der?
Din niye insana "sen düştün" diyor? Düştüğünü hatırlaman için söylüyor. Bunu kötülemek için söylemiyor. "Sen düşkün birisin, düşmüşsün, lanet olsun" — Sartre'ın dediği gibi dünyaya savrulup atılmış, terk edilmiş bir varlıksın anlamında değil. Hikayeyi baştan sana anlatıyor. Ama sen hikayeyi nereden alıyorsun?
Çocukluğundan alıyorsun. Ve başlıyorsun terapiste çocukluğunu anlatmaya. Din sana nereden anlatıyor? Allah'tan başlayarak anlatıyor. "Ben" diyor, "bir varlık yaratacağım, onu şekillendiriyorum, bir kemale ulaştığında da ona ruhumdan üflüyorum, sonra onu cennete koyuyorum ama bir dualite içine onu koyuyorum" — dolayısıyla orada şeytan da var, deyim yerindeyse.
Şeytanın Vesvesesi: Korku ve Arzu Üzerinden Manipülasyon
Dolayısıyla şeytan ne yapıyor? Sendeki, yaniinsandaki dualiteye odaklanıyor. Ve ne yapıyor? Korku ve arzu üzerinden onu yanıltmaya çalışıyor. Sana niye anlatılıyor bunlar? Sen korku ve arzulara kapılıp kaybolma diye anlatıyorlar. Yalnızlık korkusuna düşme diye. Başarısızlık korkusuna düşme diye. Sevilmeme korkusu yaşama diye.
Huzurun kaçacak korkusu duyma diye. Mükemmel olamama korkusunun tuzağına düşme diye anlatılıyor. Çünkü bak diyor kiinsan, yani Adem, korku ve arzu üzerinden kandırılabilir bir varlık. Zaten dünyada insanlar iki şeyle manipüle edilir: ya bir şeye arzu duyuracaksın, ya bir şeyle korkutacaksın. Temel iki şey budur. Bunun için büyük psikolog olmaya, psikolojiyi yutmaya gerek yok. İnsanın iki temel, psikolojik düzeyde iki temel tuzağı var. Ruhsal düzey bundan bağımsızdır.
Cennet: Mutmain Olunan Bir Hal
Ruhsal düzey cennettedir ve mutmaindir tırnak içinde. Cennet mutmain olduğumuz yerdir. Daha doğrusu yerde değil, cennet mutmain olduğunuz haldir. Cennet mutmain olduğunuz varlık bilincidir. Cennet budur. Yoksa "cennete gideceğiz, orada mutmain olduk" değil. Hayır, sen mutmain olarak cennete gireceksin. Eğer cennete mutmain olmayarak girersen, cenneti de problemli hale getirirsin. Cennete mutmain olarak gireceksin. Ve cennette Allah'ın sana verdiği nimetlerle karşılaşacaksın. Ama mutmain olarak, açgözlü olarak değil, kıyaslama yapan bir zihinle değil.
Cennete gittin, hani hep insanlar sorarlar: "ya işte bana verilen şey, ona verilen şeyden daha azsa" falan filan, değil mi? Zihin çünkü sahte bir zihinle düşünüyorsun.
Cenneti bile sahte zihninle tanımlamaya çalışıyorsun, onun üzerinden soru
soruyorsun. Cennete mutmain bir bilinçle gireceksin. Cennet seni mutmain edecek bir yer değildir. O Allah'ın nimet cennetidir, sana nimetlerini sunar.
Eksiklik Duygusuyla Arzu Etmek: En Büyük Tuzak
Dolayısıyla haniiştahlı olduğunuz şey demek açgözlülük olan şey değil. Bir şeye, yani cennette biz bir şeye istek de duyacağız ama eksikliğimizi tamamlama arzusu değil bu. Bunlar ince noktalar. Mesela biz atıyorum bir ilişkiyi niye ararız? Böyle bizde bir şey eksiktir, onu tamamlamak için ararız. Başarıyı niye ararsın? Eksiksin, başarıyla tamamlanıyorsun. Övgüyü niye arıyorsun? Övgüye ihtiyacın var, çünkü eksiksin, övülürsen tamamlandığını hissediyorsun gibi. Dolayısıyla bizi tamamlayacağını zannettiğimiz şekilde arzu etmek en büyük günahtır.
Bak, bir şeyi arzu etmek değil — bir şeyi arzu edebiliriz, bir şeyiisteyebiliriz. Ama nasıl istiyorsun? "Evlenmek istiyorum." Güzel. "Evlenmesen ne olur?" "Çok berbat olur yani, kendimi çok kötü hissederim." O zaman olmaz bu kardeş, git evlenme o zaman. İşte "başarı istiyorum." Güzel, kötü bir şey değil. "Peki başaramazsan ne olur?" "Çok kötü olur." O zaman o yola girme. Önce kendini çözümle, önce merkezinibul. Merkezini bulmazsan bu tür arayışlar ve işte "yalnızlıktan çok korkuyorum" — ne olur yalnızlıktan korkarsan? "Ya çok kötü oluyor, kendimi çok kötü hissediyorum." O zaman git, yalnız kal ve yalnız kalanın kim olduğunu keşfet. O gerçekte sen misin? Yoksa yapay benliğin zekası mı?
Merkezini Bulmadan Girişilen Arayışlar
Bunu ayırmak zorundasın. Ayırmazsan ne olur? Ayırmazsan bunun birkaç neticesivar. Ya tırnak içinde o sahte benliğinin umduğuna kavuşursun — sahte ve geçici bir mutluluk yaşarsın, o hiçbir zaman kalıcı değildir. Hatta bir alimin ifadesiyle "bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur." Anlatabildim mi? Bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur. Veyahut da umduğun şeyi bulamazsın, ömrün boyunca mutsuz olursun. Yaniiki yolda da, o sahte benliğin gösterdiğiiki yolda da sahtedir.
Niçin Allah "la ilahe illallah deyin, kurtulun" diyor? Çünkü sen öyle bir varlıksın ki, senin yaradan tarafından verilmiş olan öz varlığın mutmaindir. Bunu keşfetmediğin müddetçe hiçbir şeyle mutmain olamayacaksın. Bu Allah — hani bizde böyle amiyane bir laf var, "ya işte Allah sanki kıskanıyor mutluluğumuzu, sürekli böyle mutluluğumuza bir çomak sokuyor" — hayır. Sen hiçbir zaman sınırlı, geçici olan bir şeyle ve o sahte benliğinle mutlu olamayacaksın.
İlişkiye Kilitlenen Sahte Benlik: "Beni Bırakırsa Enkaz Olurum"
Ya kafanı bir ilişkiye takacaksın: "biri beni sevse mutlu olurum." Yok, 3 ay mutlu olursun, 6 ay, ondan sonra eşini darlamaya başlarsın: "daha çok sev, bana daha çok odaklan, bütün zamanını bana ver." Neden? Çünkü sahte benlik doymuyor ki. Onu yapsan bile hep böyle mi devam edecek? Sonra ne olacak? "Ya beni bırakırsa?" Bu sefer sürekli o ilişkiyi koruma hikayesinin içine gömülüyorsun. Neden? Çünkü içerideki sahte benlik diyor ki: "o ilişkiyi kaybedersen bir hiçsin, bittin sen, sen
mahvoldun, senden ancak ne kalır — hani uçak kazasında enkaz olur ya, enkaz kalır, senden başka bir şey kalmaz, koskoca bir enkaza dönersin." Neden? Çünkü o ilişkiyisahte bir benlik üzerinden yaşadın ve yaşıyorsun, çünkü kendinde değilsin.
O yüzden ben mesela hiç evliliği hakikat noktasından baktığımda tasvip etmiyorum demiyorum, ama realite olarak kabul ediyorum. Süreç böyle başlayacak. Ama dikkat edin: gerçek anlamda kendimizi bildiğimiz ve bulduğumuz yerden her şey başlar. Bu ilişkiiçinde öyledir, iş hayatı içinde öyledir, hatta yürümek için öyledir, yazmak için öyledir, yaşamak için öyledir yani — her şey için. Kendini buldun, bildin, tamam. Bulamadıysan yapay bir zeka ile yaşıyorsun.
"Hayatımı Çaldılar" Hikayesi
O yapay zeka ne zaman sana ne tür tuzaklar kurar, artık o hayat sürecine bağlı bir şey. Ve ölçü olarak da şunu koyuyorum: diyorum ki herhangi bir şeyi kaybettiğinde ve o şey bittiğinde, burada bir sarsıntı var mı yok mu? Mesela ben diyelim ki burada konuşuyorum, belki atıyorum birileri yasakladı, "konuşamazsın arkadaşım, yasaklıyoruz" dedi birisi. Şimdi ne diyeceğim, "beni hapsediyorlar mı" diyeceğim? Diyorsam yapay bir zeka tarafından manipüle ediliyorum demektir. Konuşmak benim varlığımın bir parçası değil ki. Onun bir fonksiyonu olmayabilir, olabilir. Olmadığında varlığımda bir eksiklik yok.
Mesela ben çok duyuyorum böyle: "hayatım mahvoldu, hayatımın 5 yılını çaldı, 10 yılını çaldı, 20 yılını çaldı, herkes hayatımızı çalıyor." Ya güzel kardeşim, bu nasıl bir hayat ki senin hayatını çalıyorlar ya değil mi? Ama öyle geliyor o yapay zekaya. "28 Şubat oldu, 5 yılımı çaldılar, puanımı kestiler, bütün hayatımı çaldılar." Bir evliliğin oluyor, devam etmiyor, "işte on yılımı çaldı." Arzu ettiğin şekilde tamamlanmayan bir ilişki oluyor, "diyorsun ki benim iki yılımı çaldı, iki yılda depresyon yaşadım, bir de ona iki daha, dört yılımı çaldı." Böyle bir hikaye tutturmuş gidiyoruz. Ya güzel kardeşim, bu hayat nasıl bir şey ki çalınıyor ya? Çalınıyorsa o zaman çalsınlar kardeşim, ne kıymeti var, eşya mı bu?
Neden böyle peki düşünüyoruz? Çünkü yapay bir zihnin, yapay bir benliğin, yapay zekasının algısında hayat yaşananlardır, hayatın kendisi değil. Hayatın kendisi hayat olsaydı — yani benim biyolojik hayatım da değil, gerçek anlamda Allah'ın "hay" isminden gelen hayatım — o hayat olsa, o hayatı kim çalabilir ki, değil mi? Allah'ın üflediği ruhu kim çalabilir? Kim ona zarar verebilir? Ama sen orada mısın, değilsin.
Peki ne yapacaksın? O zaman mevcut durumdan devam mı edeceksin? Yoksa Allah'ın bak bu indirgenmiş durumdan hakiki durumuna geç, bunun üzerinde çalış, kendine gel, kendine dön. O zaman hayatta şikayet edeceğin kimse kalmaz.
Yakın Zamanda Yaşamış Bir Alim Örneği: Baskı Altında Huzur
Yakın zamanlarda yaşamış bir alime, onun eski durumunu bildikleriiçin — böyle çok fevri olabilen veya en ufak bir haksızlığa dayanamayan, mücadeleci, hiçbir haksızlığa dayanamayan tavrını koyan biri — tabii çok büyük bir baskı ve gözlem altına alınıyor.
Arkadaşları soruyor mektupla: "hali nasıl" diyorlar, "ne durumdasın?" Muhtemelen çok berbat bir durumu olabileceğini düşünüyorlar. Neden? Deyim yerindeyse bugün böyle Türkiye'nin sayılı adamlarına kafa tutan birinin bir köyde bir bekçinin gözetimialtında olduğunu düşünün, değil mi? Şey gibi bu, aslanı kediye boğdurmak gibi bir şey yani. Ne yapsın, zor durumda olması gerekir diye düşünüyorlar. O da diyor ki: ben, eski ben olsaydım zor olurdu. Ama ben artık o eski ben değilim. "Eski ben olmadığım için" diyor, "çok şükür huzur içinde kendi varlığımın farkındalığı içinde yaşıyorum" diyor.
Şimdi düşünün kendinizi: her birimiz bir şey tarafından yıkılabiliriz, değil mi? Bir şey seni yıkabilir, eşin seni yıkabilir, baban annen seni yıkabilir, kardeşin seni yıkabilir, değil mi? "İşte kardeşimden hiç beklemiyordum böyle bir şey" dersin, yıkılırsın. Ben öyle yıkılmış insanlar biliyorum, yedi düvele savaş açacak kadar güçlü ve cesur biri, hiç tahmin etmediği bir kardeşinden veya çok yakınından bir darbe yiyor. Çöküyor adam. Neden? Çünkü varlığı onunla birlikte şekillenmiş.
Sosyal Kimlik Tuzağı: "Herkes Benim İçin Canını Verir" Hikayesi
Bende de vardı bir zaman. Benim öyle arkadaşlarım vardı, derdim ki sosyal alt tip olduğum için "bir telefonumla benim için canını verecek arkadaşım var, ben de onun için canımı veririm." Ondan bir besleniyordum mesela. Öyle de hissediyordum, gerçek mi değil mi, ben kendim için gerçek de, onlar için bilmiyorum ama öyle hissediyordum. Yani bu beni sosyal alt tip olarak besleyen bir şeydi. "Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için" diyen bir topluluk gibi böyle. Sonra baktım bu sahte bir benlikmiş. Ne zaman baktım? Darbe yiyince baktım. Ama Allah'a şükür yaşım çok fazla değildi, erken uyanmak için güzel bir mesajdı. O mesajı almasaydım, o şekilde almasaydım, ben de işte vefasızlık üzerine kitaplar yazabilirdim, siz de okuyabilirdiniz falan filan olurdu. "İnsanlar vefalı değil, her şeyini veriyorsun ama en zor zamanında şöyle oluyor" falan, hiç beklemediğim hikaye üretirsin.
Ben dedim ki böyle hikaye üretmeyeyim, üretirsem de anlamsız bir şey olur. Birilerine anlatınca da hava dağıtırsın, dersin ki "ben vefalıydım ama onlar vefasız çıktı" falan filan, beslenebilirsin, egonu besleyebilirsin — daha doğrusu o sahte benliğini besleyebilirsin, değil mi? Ama ne yapmış olursun? O sahte benliğini beslemiş olursun, o yapay zekanın içinde kalmış olursun.
"Allah Bana Yeter" Ayetinin Sınavı
Bakın Allah peygamberi vesilesiyle bizi sürekli o sahte benliklerden çıkarmak konusunda hatırlatmalarda bulunuyor. Mesela diyor ki: insanlar etrafından dağılırlarsa de ki "Allah bana yeter." Şimdi sor kendine, yapay zekana: insanlar etrafından dağılırlarsa ne olur? Geçen birine sordum. "Ya" dedi, "etrafımdan herkes dağılabilir ama kocam dağılmasın, kocam kalsın, o bana yeter" diyor. İşte öbürü başka bir şey diyecek. Ama deliğin var. Deliğin alıyor. Öyle bir şeyin yok. Veya başka bir şey.
Mesela diyelim ki birisi malına yapışmış — "mal canın yongasıdır" diye atasözü de var nasıl olsa. Öyle gidiyorsun, öyle şey yaparsın.
Bedenle Özdeşleşme: Fotoğraf Çekme Alışkanlığı Örneği
Veya biri bedenine yapışmış. Sürekli — ben çok garipsiyorum, hâlâ da garipsiyorum ama empati yapmaya da çalışıyorum — sürekli telefonu böyle eğri tutup böyle fotoğraflar çeker insan, anlamış değilim ama anlamaya çalışıyorum. Nedir bu kardeşim, ne yapıyorsun? Bedeninle bu kadar özdeşleşmek ne demektir? Yarın Allah korusun bedenine bir şey olursa ne yapacaksın, değil mi? Sakat kalabilirsin, gözüne bir şey gelebilir, kulağın duymayabilir. Yani beden benim merkezim değil ki. Beden benim varlığım değil ki. Bana verilmiş bir enstrüman, bir ömrü var, topraktan gelmiş, bir zaman sonra da tekrar geldiği yere dönecek, o kadar. Buna dair ne yapman gerekiyor? Allah'ın verdiği bir emanet olarak sağlıklı kullanman gerekiyor elinden geldiğince, bu kadar. Yoksa beden üzerine bu kadar yatırım — güzel miyim, çirkin miyim, iyi oturuşlu muyum — sen yanlış yere oturuyorsun. Giydiğin elbise oturaklı olsa ne olur? Bedenin güzel olsa ne olur? Yakışıklı bir adam olsan ne olur? Ne olur yani?
Ama ego diyor ki, o sahte ben, "iyi olur ya" diyor. "Fena mı olur?" Oradan başlıyor. "Fena mı olur?" Oradan giriyor. Ben sana "fena mı olur, kötü mü olur, iyi mi olur" demiyorum. Sen bu beden misin? Biraz buna dikkat et, değil mi? Sen bu beden misin? Sen bu bedenle varlığı kaim olan, bu bedenle varlığı inşa edilmiş olan bir varlık mısın? Hayır. Senin varlığın Allah'ın sana üflediği ruhtur. Bu bedeni de sana giydirmiş. İşte Yunus Emre'nin dediği gibi ete kemiğe bürünmüş olan ruhsal bir varlıksın. Sen bunun farkına varmak durumundasın. Yoksa bedenle nereye kadar gidersin?
Ölümsüzlük Hapı Düşünce Deneyi
Dünyanın en güzel makyaj malzemeleri de olsa hiçbir kadını ebedi genç yapmıyor.
Öyle bir malzeme daha bulunmadı. Ben de diyorum kiinşallah bulunur, kafamda böyle bir şey var — niye bulunur diyorum: içimizdekiiki yüzlü benlik açığa çıkar. Ya hakikaten mümin olursun ya da nereye gidiyorsan gidersin, değil mi? Ben bunu çok düşünmüşümdür. Mesela böyle bir ölümsüzlük hapı bulunsa, ebedi gençlik hapı bulunsa, mesela kaç mümin insan bunu almaz? "Ya yok, teşekkür ederiz, bizim asliyurdumuz bu dünya değil, bizim varlığımız bu beden üzerine kurulmuş değil, biz Allah'ın takdir ettiği şekilde hayatımızı yaşamak istiyoruz" — kaç kişi der? Yani bu kişiönemli değil, orada soru kendimedir. Ben o hapı alır mıyım? Mesela ölümsüzlük hapı alır mıyım? İnşallah Allah şahit, almam yani. Almayı şu an düşünmüyorum. İnşallah sahte bir benliğime mahkum olmam. Yaniişte "ebedi bir gençlik, bak şu iksiriiç, bedenin hiç yaşlanmayacak." "Yok kardeşim teşekkür ederim, ben doğal haline bırakıyorum" diyebilir miyim diye kendime sormam gerekiyor. Yoksa başkaları için sormuyorum bu soruyu.
Nedir bu aslında? Bu aslında şudur: sen kendini ne olarak tanımlıyorsun? Bakın Kur'an kıssaları aslında insanı o yapay benliklerin sahte zekalarından kurtarmak içindir. O sahte benlikler alemin kurnazı olduklarını zannediyorlar ve kurnaz olduklarına inanıyorlar ama hiçbiri en ufak bir zekaya sahip değil.
Makyaj ve Kendini Tanıtma Üzerinden Sahte Benliğin İfşası
Basit bir şey söyleyeyim, abartılı olarak algılayabilirsiniz ama düşünüyorum: mesela insan niye makyaj yapar değil mi? Ne gerek var? Doğal bir halin vardır, çıkarsın yani— cildin kurudur, biraz kaşıntı oluyordur, bu bakım ayrı bir şey ama ben kendikullandığım yüzün doğal halini olduğundan farklı niye gösteririm? Yani bunun manası nedir? Bu aslında şudur: "ben seni kandırıyorum" demektir. Değil mi aslında? Örnek olarak veriyorum bunu, yani bunu sadece bu konuda düşünmeyin.
Mesela geçen bir arkadaş beni birine tanıtıyor: "yok insan profesörü bilmem ne." Ya kardeşim bak, ben İsmail Acarkan'ım, o da dünyadaki adım, insan konusunda bazı şeyler biliyorum, bu kadar yani. Eksik mi tanıttın? Falan. Niye? Ne gereği var? Değil mi? Kendimizi bakın, o birilerine tanıtma, birilerine gösterme, birilerine beğendirme arzusu var ya, o sahte benliğin tam bir tuzağıdır. Sonra da deriz ki "ben kendim için süsleniyorum." İnşallah öyledir, elimde imkan olsaydı seni ıssız bir adaya koyardım ve dolu dolu da makyaj malzemesi verirdim, bakardım o zaman makyaj yapıyor musun yapmıyor musun acaba? Veya kendini birilerine — "ya ben önemli değil, işte ben kendimi olduğum gibi seviyorum" mu diyorsun? Yoksa sürekli kendini birilerine lanse etmeye mi çalışıyorsun? Bir bak oralara.
Sosyal Medyada Beğenilme Sorgulaması
Söylüyorum bunları eleştirmek, suçlamak için değil. İçerideki o sahte benliğin sahte zekasını, yapay zekasını keşfetmemiz için söylüyorum. Kendini beğendirmek üzerine niye bu kadar büyük bir hikaye üretiyor ve sen bu hikayeye niye bu kadar kanıyorsun? Niye bu kadar bu hikayeye aldanıyorsun? Tabii o diyor ki o yapay zeka: "ama beğenilmek güzel bir şey" diyor, değil mi, "işte sevilmek güzel bir şey" diyor falan filan, bir sürü şey söylüyor. Ben de diyorum ki varlığını tanımlayan geçici olan her şey aldatıcıdır. Bak varlığını tanımlayan geçici olan her şey sahteliktir. Burada kastettiğimiz şey çalışmamak, gayret göstermemek, çaba içinde olmamak demek değil. Ama çaban nereye yatırılıyor? Varlığına mı yatırılıyor, yoksa bu hayatın içinde bir deneyim olarak mı tanımlanıyor?
Biraz önce otururken bir arkadaş dedi ki: "işte fotoğraf çekiyorum, on kişi beğeniyor, sonra sorgulama yapıyorum." Abicim ne sorgulaması yapıyorsun? Fotoğraf çekmenin sorgulamasını yapma. Sana o beğenilme veya beğenilmeme üzerinden hikaye üreten benliğin analizini yap. O senin en büyük tuzağın. Hepimizde olduğu gibi, sadece bu bir-iki değil, hepimizde var.
Manipülasyonun Yüzde Doksanı İçeriden Gelir
Beni ne manipüle ediyor? Ama dışarıdaki değil yani. Dışarıdakinin manipülasyonu yüzde ondur. Yüzde doksan sen kendi kendini manipüle ediyorsun. O manipüle edenibulmak durumundasın. Onu bulursan her şeyi doğru yerli yerine oturttun demektir.
Bulamazsan hayatın kaymış demektir. Bizde diyoruz adama "hayatı kaymış." Hepimizin hayatı kaymış ama farklı yerlerde kayıyor. Kimisi başarı hırsında kayıyor, kimisi mükemmel olma arzusunda kayıyor, kimisi hakim olma isteğinde kayıyor, kimisi
"en güçlü ben olmalıyım" hikayesinde kayıyor, kimisi "ben çok kötüyüm, ben çok berbat biriyim, ben çok yetersizim" hikayesinde kayıyor. Her birimizin hayatı bir yerde kayıyor, kayacak yer çok. Her sahte benliğin, her sahte yapay benliğin zekasının sizin ayağınızı kaydıracağı yerler vardır. Çareniz var mıdır? Yoktur. Çünkü o bir sahtelik üzerine kurulmuştur, onun bir sürü arzuları ve korkuları vardır.
Arzu ve Korku Çubukları: Orkestra Şefi Metaforu
O sizi hani orkestra şeflerinin elinde bir-iki çubuk oluyor ya, onlarda bir çubuk oluyor — bu sahte benliklerde iki çubuk var. Bir tanesi arzu çubuğu, bir tanesi korku çubuğu. Sürekli seni bu çubuklarla kontrol ediyor. "Şunu istiyorum, bunu gerçekleştirince rahat ediyorum. Şunu istemiyorum, olursa rahatsız oluyorum." Sen nasıl bir hayat yaşıyorsun bu dünyada? Zor bir hayat yaşıyorsun. O yüzden hepimizin hayatı zor değil mi arkadaşlar? Benim hayatım bakıyorum pek zor değil yani. Ama hayatta birçok zorlukla muhatap oluyorum. Ama hayat benim için zor değil. Doğru yerden bakmaya çalıştığımda zor değil. Çünkü ne kadar arzu ve korkudan sıyrılabilirsem hayat bana o ölçüde rahat ve doğal geliyor. Bu hayatta hiçbir problem, zorluk, olumsuzluk olmadığı anlamına gelmiyor. Ama benim o zorluklardan veya o dualiteden etkilenen ve bunun üzerine hayatını kuran bir benliğim yok.
"Seni çok seven biri ama artık senden nefret ediyormuş." Olabilir. Yani niye nefret ediyor? Bir hatam varsa düzelteyim. Ya yok işte nefret ediyor, ne bileyim, onun istediklerini yapmıyorsundur, onun istedikleri uygun değilse yapmıyorumdur, o da benden nefret edebilir. Bu gayet doğal bir şeydir. Bu çocuğunda da olabilir, yakın bir arkadaşında da olabilir. Ama senin içinde onunla ilgili bir kin midir yoksa? Yok, yani o onunla ilgili olan bir durumdur, benim varlığımı tanımlayan bir şey değildir.
Kıyamet Karşısında Korku mu Basiret mi?
Veya şimdi kıyamet kopuyor diyelim, işte uzayda büyük bir kıyamet var. Olabilir. Bu benim varlığımı etkileyen bir şey değil ki. Ama işte sen de öleceksin, ben ölmeyeceğim, beden ölecek — ben Allah'ın verdiği gözlerle ve fıtratımın basiretiyle Allah nasıl bir kıyamet koparıyor, ne şekilde koparıyor onu müşahede ederim. Allah'ın sanatını seyredeceksin ya, mükemmel bir film, bir daha da seyredemeyeceğim bir film seyrediyorsun değil mi? Ne kadar harikulade bir film ama sende korku varsa o filmi seyredebilir misin? Edemezsin. Korku varsa o filmi seyretme imkanı yok. O filme hikmet gözüyle bakabilme şansına sahip olmayacaktın. Veya arzu gözüyle bakıyorsun: "ya ben daha neler yapacaktım, elimde birkaç kitap projesi var onları bitirecektim" falan diye bakarsan, o zaman o filmi basiretle seyredemezsin. İşte biz de hayatı o basiretle seyredemiyoruz. Arzu ettiğimiz şeyler var olsun istiyoruz, arzu etmediğimiz şeyler var olmasın istiyoruz, sürekli o gözle bakıyoruz hayata.
O yüzden mesela bazı sahte benlikler de şöyledir: "her güzel şey sona erecek" — o zaman hayatın tatlı şeyleri de "bana üzüntü veriyor" diyor. Neden? Çünkü bitecek. Bak neden? Arzu ve korkuyla baktı gene. "Güzel bir şey bitmesin" diyor. Geçen bir
arkadaş vardı böyle bir geziden dönüyoruz, "ya" dedi, "ben geziden dönünce depresyona gireceğim." Niye? "Burayı özleyeceğim." Şimdi bakın ne kadar sahte bir benliğin tuzağına düşüyoruz değil mi? Hayatı olduğu gibi algılayamıyorsun. Hayat sana o sahte benliğinin zekası üzerinden görünüyor. Sen onunla bu hayatı okuyorsun. Ve neyle okuyorsun? Arzu ve korkuyla okuyorsun. "Hoşuma giden şey bitmesin." E bitiyor, e o zaman depresyona buyur. "Hoşuma gitmeyen şey bitmiyor." Gene depresyona. Bu nasıl bir şeydir?
Yani hoş güzel bir şey yapmaya gayret ederim, o hoş ve güzel şeyin sürecine imkanım varsa katkıda bulunurum. Kötü ve yanlış olan bir şeyi de engelleme imkanım varsa engellerim. Ama engelleyemedim diye mutsuz olmam. Veya hoş olan bir şeyitamamlayamadım diye mutsuz olmam. Veya güzel olan şey bitti diye mutsuz olmam.
Neden? Çünkü varlığımdayım ve varlığım tam. Varlığım o şeyle mutmain değil — evet varlığım o şeyin güzelliğini görüyor, o şeyin nitelikli olduğunu görüyor ama varlığım onunla var değil, varlığım onunla mutmain değil. Bunu ayırabilirsem işte o zaman ben hayatı yaşamış olurum.
"Çok Zor Hocam" Diyen Sıfırla Çarpan Benlik
Oradan bir benlik gelecek: "ama bu çok zor hocam, zaten mevzu bitti." Seni bitiren benlikler bunlar. Ben bunlara sıfırla çarpan benlikler diyorum. "Hocam çok güzel konuşuyorsun ama çok zor" diyor. E diyorum, çok zor diyor, "yapmayacağım" bunu mu kastediyorsun? Ne diyorsun yani? Değil mi? Öyle bir sahte bir yerden geliyor ki, "çok zor" diyerek mevcut durumu devam ettiriyor. Ama o kadar uyanık bir yapay zeka ki, direkt çatışmıyor seninle. "Çok zor" diyor. "İyi ama çok zor" diyor. Seni orada bitiriveriyor. Güzel şey diyor aslında: "ben de keşke böyle olabilsek." Bir de gaz veriyor. "Ama çok zor işte, çok zor." E ne yapacağız? Böyle devam ediyoruz. Herkes de böyle devam ediyor.
Bitti yani, Kur'an okusan sıfırla çarpıyor, bir sohbete gitsen sıfırla çarpıyor ama sıfırında bir şey yok. Dayak atamıyorsun, bir şey diyemiyorsun ama sıfırla çarptığında bir şey sıfırdır. Bu benliklere dikkat etmek durumundasınız. "Doğru ama benden geçti, benden adam olmaz, doğru ama işte bu zamanda zor". "Çok güzel konuşuyor İsmail Bey ama hayat onun zannettiği gibi değil." Bana da laf getirmiyor, beni de koruyor sağ olsun. Ama o diyor ki "ben yolumdan giderim, ben hiç öyle kimseyi dinlemem, ben bildiğimi okurum" diyor içerideki zeka, sahte zekamız. Kendi yolunu devam ettirmeyi düşünüyor. Hiçbir şey onu yolundan saptırmıyor. Neden? Çünkü her şeyin cevabını bulmuş. Anlatabildim mi? "Denedim, olmadı." Bir sürü, o kadar çok hikayeleri var ki o yapay zekanın, sizi yolunuzdan alıkoymak için.
Varlığın Sahte Temelleri: "Ben Seninle Varım" Cümlesi
O yüzden hayatta hiçbir şey varlığınızın parçası olma niteliğine sahip değildir. O yüzden arkadaşlar, "ben" dediğiniz zaman, "varlığım" dediğiniz zaman dikkat edin oraya. Doğru yere mi ayak basıyorsunuz? Yoksa bastığınız yer büyük bir boşluk veya
bataklık mı? "Ben seninle varım." Nasıl bir şey bu? Olma o zaman abiciğim, olma.
"Ben bu başarıyla varlığımı kanıtladım." O zaman varlığını da bırak, o başarıyı da bırak. Çünkü ikisi de sahte bir şey. Sen varlıksın ve varlığın yaradanla bağlantılı. Ancak Allah senin varlığına son verebilir. Ancak Allah senin varlığını eksiltebilir. O da bunu yapmıyor. Sen kendin bunu yapıyorsun — bazen kendini aşırı yargılayarak, bazen kendini suçlayarak, bazen kendini değersizleştirerek.
İntihar: Hayatın Kendine Ait Olduğu Yanılgısı
Mesela niye intihar yanlış bir şeydir diyoruz? Çünkü o sahte benlik "hayat benim" diyor. Bir. İki, hayatı yanlış bir gözle algıladığı için "ben yaşamak istemiyorum" diyor. Ya sen zaten yaşamıyorsun, seni kenara atıyoruz, asıl yaşayanı bulmaya çalışıyoruz.
O "ben yaşamak istemiyorum" diyeni çıkar, bul onu, kenara koy. O seniintihara sürüklüyor. O sahte bir şey çünkü. Üstelik de haddini aşıyor. Hem yanlış yerden bakıyor hem de hayatın kendisine ait olduğu zannıyla güya hayatı bitirdiğini zannediyor. O yüzden mesela intihar etmek hiçbir kadim gelenekte onaylanmaz. Ama modern zihniyete bakarsak "beden benim, hayat benim, istediğimi yaparım."
"Güzeldi kardeşim, çok güzel anlatıyorsun, hayat senin, beden senin." Nereden buldun bunu? "Hayat benim" derken bu cümleyi nasıl kurabiliyorsun? Nasıl senin oluyor? En azından şunu diyebilirsin: "sokakta buldum, sahiplendim" diyebilirsin.
Hayat senin değil, buldum, böyle uyandım, baktım beden var, "bu benim" dedim, hayat yaşıyordu, "bu da benim" dedim. Hırsızlık yaptım veya sahibi yoktu diye gördüm, sahiplenen biri çıkmadı, değil mi? "Bu beden benim" deyince bir başkası "hayır benim" demiyor değil mi? Demediğiiçin de ne yapıyorum, bana kalıyor. Ama gerçekten senin mi? "Benim" diyebilmen için onu senin var etmiş olman lazım. Böyle bir şey yok. Nasıl "benim" diyorsun? Bırakın dini, imanı, maneviyatı — nesnel olarak, maddi olarak bile bir insanın "bu beden benim" deme hakkı yok. En fazla "gasp ettim" deme hakkı var. "Sahibi yoktu, ben de aldım, sahiplendim, gasp ettim yani." Dolayısıyla bakın o sahte yapay zeka kendiiçimizde bizim aleyhimize işleyen bir şey — mutsuzluğu üreten o, kendini kötü hissetmeyi üreten o, kendini değersiz hissetmeyi üreten o, kendini suçlayan o; sürekli kendini kurtarmaya çalışan o, dolayısıyla kendine veya başkasına fatura kesen o.
Allah seni mutsuz mu yarattı? Ve mutsuz olabileceğin şeyler mi yarattı? Hayır. Allah bize mutsuz olabileceğimiz şeyler yaratmadı. Senin o sahte benliğin bir şeylerden mutsuz oluyor. Mutsuz olacağımız bir şey yok hayatta. Mutsuzluğumuzu üreten şey sahte benliklerimizin zekasıdır, sahte zekasıdır. O yüzden mutsuzsan bir şeyikeşfetmekle karşı karşıyasın demektir. Seni mutsuz edeni bulabilme imkanın var o anda. Ama sen ne yapıyorsun? Çevreni suçluyorsun mutsuz olmandan dolayı. Halbuki o anda bir bak bakalım kim mutsuz? Hemen "ben" diyor. Bir dur, bak, o bir benlik. O neyden mutsuz? Onun hikayesini keşfet.
Cehalet Kavramının Yeniden Tanımı: Gerçekliği Çarpık Görmek
"Çocuğum beni dinlemiyor diye mutsuzum." Niye mutsuz olayım ki? Ben çocuğuma güzel bir anlayış vermeye çalıştım, örnek olmaya çalıştım ama çocuğum benidinlemiyor. Bak Allah Nuh'a ne diyor? "Senin ehlinden değil." Sen niye onunla varlıksal bir bağ kuruyorsun? Çünkü Nuh onu kendi parçası gibi algılıyor neredeyse.
Ve onun inanmaması ve tufanda boğulma durumu karşısında rahatsız oluyor. "Cahillerden olma" diyor Allah. Dikkat edin, Allah bir peygambere "cahillerden olma" diyor. Peki buradaki cehalet ne demektir? Bakın bizde bazen yanlış anlaşılır. Mesela cahillik bir şey bilmemek değildir. O bir türüdür ama Kur'an'da asıl anlatılan cahillik bu sahte benliklerin yapay zekasıdır.
Mesela "çocuğun beni dinlemiyor, çok üzgünsün, sen cahilsin o zaman." "Olur mu, ben anneyim, ben fedakarım, çok çocuğumu düşünüyorum." Hayır, sen cahilsin. Pekine demek bu cahillik? Yani sen gerçekliği olduğu gibi değil, çarpıtılmış bir şekilde görüyorsun. Bu cahilliktir. Gerçeği olduğu gibi değil, çarpıtılmış benlikler tarafından çarpıtılmış şekilde görüyorsun. İşte Kur'an'ın kullandığı cahillik bu tür bir cahilliktir. O yüzden ben neyi çarpık görüyorum, oraya dikkat etmem gerekir. Neyi çarpık görüyorum ve bana bu şekilde çarpık görmeme neden olan benlik nasıl bir benlik? Mesela "ben çocuğum olmadan yaşayamam." Cahilsin. "Eşim olmadan yaşayamam." Cahilsin. "Sevgilim beni terk ederse yıkılırım." Karesiyle cahilsin.
Peki cahillik, aptal mıyım ben? Hayır bak, cahillik çok özel bir şeydir ve bunu da anlamaya ihtiyacımız var. Biz daha çok cahilliği şöyle içmişiz: "köyle, adam hiçbir şey bilmiyor" falan. Bu değil. Cahillik bir şeyi olduğu gibi, hakikati neyse objektif olarak göremeyip onu çarpıtılmış bir şekilde görmektir. Mesela bir şeyin kayboldu, böyle dağılıyorsun, çünkü cahillik yapıyorsun. Ne olacak ki? Ne kayboldu? "Gözlüğüm kayboldu, param kayboldu." Olur, maddi bir zararı olur, bu kadar. Ama bak sen dağılıyorsun. Bir şeyin kayboluyor diye sen dağılıyorsun, bu niye böyle? Çünkü orada bir cahillik var. "Ya işte o eşyayı çok seviyordu, onun hatırası çok büyüktü." Ya tamam, ne kadar büyük olabilir? Neyi abartıyorsun? İşte bir şeyi abartan bir benliğin var ve o benliğin algısı, bilgisi, yorumu, duygusu cehalettir. Bunu sadece İslam geleneği söylemiyor, bütün kadim öğretilerde vardır. Budizmde üç günah vardır: cehalet, arzu — üçüncüsü kitabı tercüme eden arkadaş hatırlatmıştı — bir tanesicehalettir yani.
Cehalet de bu anlamdadır. Yani cehalet bilmemek değildir, hiçbir bilgi yok anlamında değil. Yanlış bilgi var onda. Ama bakın çok önemli bir şey: İslam geleneği de, diğer gelenekler de yanlış bilgiye "bilgi" demezler, "cehalet" derler. Bizde mesela "yanlış bilgi" — o bilgi değil ki, ona bilgi dememek gerekir aslında. Bazı dillerde bu incelik vardır. Çünkü bilgi, ilim yani bu; yanlış ilim olmaz ki. Yanlış bir şey varsa orada cehalettir onun adı, yanlış ilim değildir. O yüzden hakiki anlamda ilimle de insan sapmaz. Onu saptıran bir şey var. Onu saptıran şey bilgi üzerinden saptırıyor. "Ben" diyor, "çok şey biliyorum" diyor, "ve ben her şeyi biliyorum" diyor. O yüzden sınırlı bir bilgiyle ego şişiyor. Ve "ben her şeyi bilirim" diyor. "Ve benim kimseden bir şey öğrenmeye ihtiyacım yok" diyor. "Benim aklım bana yeter" diyor. Bu nedir? Bu cahilliktir. Çünkü gelen bilgiyi görme şansını kaybediyor artık o insan.
Geçen biri bana bir şey dedi, hakikaten ilk önce bir afalladım. Dedi ki: "İsmail sen şu an ne dersen de ben kabul etmeyeceğim." Bir şaşırdım. İnsan nasıl bir benlik tarafından bu kadar manipüle edilebilir değil mi? Ki ben yumuşak konuşuyorum mesela. Buna rağmen "sen" dedi, "benim hiçbir şeyimi onaylamıyorsun." Mesela orada da sahte benlik var. Yani "sen benim hiçbir şeyimi onaylamıyorsan ben de senin hiçbir şeyini onaylamıyorum." Ne kadar sahte bir benlik. Girsem hani kat kat cehalet çıkıyor. Ama hani bu hepimizde olabilecek bir şey arkadaşlar, böyle bir kişinin değil yani. Dolayısıyla cehaletimizi fark etmek durumundayız. Cehaletimizi fark etmezsek onun üzerinden yaşamaya devam ederiz.
Nuh Kıssası: "Ehlinden Değil" ve Cahillerden Olmama Uyarısı
Ama o cehalet böyle salak, aptal, deli bir cehalet değil, makul gibi görünen bir cehalet. "Sana bunu yaparlar mı?" "Yapmazlar abi." Ben mesela Hz. Yusuf'a desem ki "ya sana bunu nasıl yapmış kardeşlerin" falan? Der ki: "aklını başına al, cahillik etme." Ama biz ne deriz öyle bir durumda? "Abi, bana bunu yapmamaları lazım." "Haksız mıyım?" "Haklısın abi, sana bunu yapmamaları lazım, sen haklısın." Ya sen cahilsin kardeşim, ne demek "bana bunu yapmamalıydılar"? Yapmış yani, o onun hatası, benimle ne ilgisi var? "Ben bunu hak etmiyordum." Konu bu değil ki, konu böyle bir şey değil ki. "Ben bunu hak etmiyordum" — sen bunu söylüyorsan cahillik sergiliyorsun. Anlatabildim mi? Demek ki cahillik ne demektir? İşte "ben falanla mutluyum, olmayınca mutsuz oluyorum." O zaman cahilsin. Bu kadar net. Diyeceksiniz ki bu kadar açık mı? Kesinlikle arkadaşlar, bu kadar açık bu, ne olursa olsun.
Bakın Allah peygambere diyor: bütün insanlar etrafından dağılacak olurlarsa ne diyeceksin? Öyle demeyeceksin: "işte vefasızız, insanlar çok vefasız, insanlara hiçbir şey yapmıyor, insanlara iyilik yaramıyor, ben bu kadar mücadele ettim onlar için, bak onların yaptığına bak." Böyle de mi diyor? Ama bizim sahte benliklerimiz böyle diyor. Bak ne kadar arada farkı görüyor musunuz? Göstermek için bunu söylüyorum. Ama biz onu okuyunca "ya işte peygamber tabii böyle." Ama senin sahte benliğin ne bu?
Cahil. Kabul ediyor musun? Onu da etmiyorsun. O zaman peygamber mi yanlış yapıyor? Allah ona yanlış bir şey mi söylüyor? Allah şöyle mi demeliydi: "eğer insanlar etrafından dağılırlarsa anla kiinsanlar vefasızdır, hiçbiriiçin artık kılını bile kımıldatma, keyfine bak, kendini düşün." Böyle mi? Niye öyle demiyor? Çünkü o cahilliktir. "Allah bana yeter" — yani benim varlığım Allah ile var, tam ve daim. Bak, oradan şey de üretmezsin: "ulan bunlar ne kadar nankör, biliyor musun, hepsinisildim, artık geri dönüp yüzlerine bile bakmam" — böyle diyor mu diyen bir insan? Demez.
Habil ile Kabil Kıssası: Varlıksal Problemsizlik
O cahilliği sergileyen kendi alanında bir yanlış yapmış. O yüzden kendindeysen kimseyle problemin yoktur. Problemi olan henüz kendinde değildir. Bir insanla problemin varsa, kendinde değilsin demektir. O insan cani bile olabilir ama senin onunla bir problemin yoktur. Onun seninle problemi olabilir. Bak Habil-Kabil kıstası.
Habil'in Kabil'le ilgili bir problemi var mıydı? Yoktu. "Beni öldürmeye çalışırsan, elinikaldırırsan, ben elimi kaldıracak değilim, benim de kendinin de varlığının yükünün cezasını çekmiş olursun" dedi. Bak bir problemi yok. Habil'in Kabil'le ilgili hiçbir problemi yok. Ama Kabil'in Habil'le problemi var. Neden? Çünkü Habil kendinde, kendi öz varlığında, ilahi kaynaklı varlığında yaşıyor. Kabil ne yapabilir ki o varlığa? Kabil'in yapacağı şey geçici olan bedene isabet eder, o kadar.
O yüzden hayatta kimseyle probleminiz olmasın; oluyorsa ki oluyordur, o zaman orada çalışmanız gerekir. "Benim niye o insanla problemim var?" Çünkü sahte bir benlik üzerinden bakıyorsun. Tehdit ediyorsun — bak onunla ilgili bir problemin yoktur, o tehdidi diyelim ki güvenlik güçlerine bildirebilirsin vesaire ama senin varlıksal bir problemin yoktur yani. O dünyaya ait, dünya hayatına ait — ki şimdi öldürülmüş peygamberler var değil mi, Habil ile Kabil var. Burada bu insanlardan yana hiçbir olumsuzluk olmayacak, insanlar hep bize uygun davranacak veya fıtratlarına uygun davranacaklar anlamında değil. Benim bilincimde, özüm itibariyle, varlığım itibariyle birinin bana zarar verebileceğine dair bir problem yoktur. Veya beni, benim varlığımı zedeleyeceğine, benim varlığıma bir eksiklik getireceğine dair bir algı yoktur.
Bir dinleyici sordu: "Habil Kabil olayında İsmail Dinçer Hoca'nın da meali var, 'Neyittim Kur'an' diye, o Habil'i öldürmedi, ona şunu dedi, içindeki kötülüğü öldür anlamında bir yorum yaptı, fiziki bir ölüm yok, nefsini temizle anlamında bir yorum yaptı, bunu kastediyor mu?" Kesinlikle ayetleri tersine çeviren yorumlar da yapılıyor.
Ayette zaten biz sonucu görmüyoruz, bilmiyoruz. Kabil'in Habil'i öldürdüğüne dair Kur'an'da doğrudan bir yorum yok, ama hep öyle anlatılıyor, o rivayetlerin üzerinden şeyler yapılır. Ama hani mevzu o değil, bizim mevzumuz öldürdü öldürmedi değil yani. Kabil'in o tehdidine karşı orada kendi özünün, varlığının farkında olan insanın bilincinden bahsediyoruz yani. O bilinç, birisinin kendisine zarar vereceğine dair bir algıya sahip değil. Yani bedene zarar gelebilir, mala zarar gelebilir, birçok şeye zarar gelebilir ama benim varlığıma zarar gelmez.
Kapanış: Beyne Kurşun Sıkılsa Ne Olur? Sorusu
Bunu çok güzel bir ifade olarak, son olarak söyleyelim. Bir batılı, aydınlanmış birine diyor ki: "şimdi size tabancayla beyninize iki kurşun sıksam ne olur? Anlamak için soruyorum, sizin taraftan nasıl görülüyor durum, onu anlamaya çalışıyorum." O da diyor ki: "bir şey olmaz, bedeni bırakır giderim." Anlatabildim mi, kastettiğimiz bu yani.
Bu bilince sahip olmak, kendinin bir beden olduğu yanılsamasından kurtulmaktır — bu bedenini tehlikeden korumamak değil. Ama ben şu çay bardağını bile kırılmaktan koruyabilirim, ama kırıldığı zaman benim varlığıma bir zarar geleceğini düşünmem.
Şu bedeni de korumaya çalışırım, ama bedenime bir zarar geldiğinde özüme, varlığıma bir zarar geldiği zannına düşmem. Kastettiğimiz budur.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (konuşmacı Adem kıssasına, Nuh kıssasına — "senin ehlinden değil, cahillerden olma" uyarısına —, Habil ile Kabil kıssasına ve "Allah sana yeter" ayetine gönderme yapmıştır; ancak hiçbirinde sure adı ve ayet numarası birlikte verilmemiş, doğrudan alıntı da yapılmamıştır, bu nedenle üst bilgide bir ayet listelenmemiştir.)
İlgili Sohbetler
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.