Nereden Başlamalıyız

Kısa Özet

İsmail Acarkan bu sohbette "ilk düğmenin yanlış iliklenmesi" metaforuyla, insanın kendini tanımladığı yanlış öznellik halinden başladığı sürece iyi niyetin bile sonuç vermeyeceğini anlatıyor. Sahte benliğin arzu ve korku üzerinden nasıl motive olduğunu, dinî ve ahlaki davranışların bile sahte benlik üzerinden nasıl kirlenebileceğini; Hz. Ayşe, Hz. Asiye, Vahşi ve Bediüzzaman örnekleriyle işliyor. Vurgu, peygamberlerin görevinin önce nefisleri temizlemek (teskiye), sonra kitap ve hikmeti öğretmek olduğuna ve doğru başlangıç noktasının sahte benliği fark edip ayıklamak olduğuna yapılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "İlk düğme yanlış iliklenirse" — yani yanlış bir özne/benlik konumundan başlarsak, ne kadar iyi niyetli ve samimi olursak olalım sonuç yine problemli olur; doğru başlangıç noktası sahte benliği fark etmekten geçer.
  • Peygamberlerin görev sıralaması önce nefisleri temizlemek (teskiye), sonra kitap ve hikmeti öğretmektir; temizlenmeden öğrenilen bilgi sahte benlik üzerinden algılanır.
  • Kendini suçlu ve pişman hissetmek de bir ego tuzağı olabilir (Vahşi örneği); gerçek tövbe, sahte benliği fark edip bırakmaktır, ona takılı kalıp kendini yargılamak değildir.

Giriş: İlk Düğme Yanlış İliklenirse

İlk düğme yanlış iliklenmiş. İlk düğme yanlış iliklenince süreçte ne kadar iyi niyetliolursa olsun, ne kadar çaba içeriyor olursa olsun, ne kadar samimi bir gayret içinde olursak olalım, orada bir problem olacaktır. Neden? Çünkü doğru yerden başlamıyoruz. O yüzden bugünkü konuşmamızın başlığı: nereden başlamalıyız?

Tabii ki bunu niye gündeme getiriyoruz? Çünkü şu anda yanlış bir yerdeyiz. Şu anda bulunduğumuz nokta gerçek kendimize nispetle, gerçek farkındalığa nispetle yanlış

bir yerdir. Özellikle de kendimizi tanımladığımız nokta yanlış bir noktadır. Biz sürekliolarak onu doyurmaya çalışırız. Bazen doyururuz, bazen doyurmuş gibi geliriz. Bize öyle gelir. "Ya bu bana kendimi çok iyi hissettiriyor" deriz vesaire. Ama en nihayetinde hiçbir zaman kalıcı bir tatmin, kalıcı bir denge, kalıcı bir huzur bulamayız. Neden?

Çünkü aslında burada üzerinde oturduğumuz özne hali yanlış bir özne halidir. O öznenin kendine göre bir varlık tanımlaması vardır. Kendini tanımladığı, "kendimiiyihissediyorum" dediği, "iyi hissetmiyorum" dediği, "şu olursa iyi hissederim, bu olursa kötü hissederim, şu olursa mutlu olurum, şu olursa mutsuz olurum" dediği bir yapı.

"Kendin Ol" Söyleminin Tuzağı

Hatta günümüzde çokça işlenen böyle kavramlar vardır. İşte "kendin ol", "kendin gibiol", "kendini nasıl hissediyorsan öyle davran" gibi kavramlar çok hoş gelir ama sorun şu ki, ben henüz kendimin ne olduğunun farkında değilim, ayırdımda değilim. Dolayısıyla hani bir psikopata "kendin ol" dediğinizde size psikopatlık yapacaktır. Yanine yapabilir başka? Veya "kendini nasıl iyi hissediyorsan öyle davran" dediğinizde, kendini size küfrederek veya size kibir göstererek, size emrederek iyi hissediyor olabilir. "Etrafımdaki herkes benim istediğimi yapsın, o zaman hayat dört dörtlük olur" diyen, tırnak içinde, bir kendiliğiniz olabilir.

O yüzden bunlar ilk bakışta hoş gelir. "Ne kadar güzel konuşuyor" falan deriz öyle psikologlara. "Sana iyi gelen neyse onu yap. Kendini nasıl iyi hissediyorsan öyle davran" falan — öyle hoştur bunlar. Bazen nisbi faydaları da olabilir kısmen. Yanidiyelim kendinizi çok aşırı bastırmışsınızdır, biraz gevşetirsiniz, nispeten bir fayda sağlayabilir. Ama temel sorun görülmemiş olur. Temel sorun şudur: sen henüz gerçek kendin değilsin.

Gerçek Kendilik Hiç Kaybolmadı

Peki böyle deyince ne oluyor içimizde? Hele de biraz yaşınızı almışsanız: "ya bu kadar zaman, ömür, 30-40-50 yaşına gelmişim, kendimde değilim, bitmiş o zaman benim hayatım, yolun sonuna gelmişiz, hâlâ kendimiz değiliz" falan. İyi haber şu kigerçek kendinizi hiçbir zaman kaybetmediniz. Yani gerçek anlamda sizden uzaklaşmadı. Hani bazen insan olur ya, hepimizde az çok olur, işte böyle cep telefonunuzu veya gözlüğünüzü ararsınız; hâlbuki gözlük başınızın üzerindedir, veya cep telefonu cebinizdedir. Hatta ben bazen böyle oluyorum: elimde cep telefonu ve cep telefonu arıyorum mesela. Zihnim cep telefonu arıyor, biliyor. Ama aslında bunun gibi, biz gerçek kendiliği gerçek anlamda kaybetmiyoruz.

O yüzden rahat olmamız gerekiyor. "Kendimi bulmalıyım, kendimi bulmalıyım" diye bu kadar germe yani. Bunu geren de sahte bir benlik. Yani kendini arama noktasında veya kendini bulma noktasında veya kendi olma noktasında bir kaygı, bir gerginlik varsa; bunu zor görme, "bunu gerçekten yapabilir miyim, yapamaz mıyım" diye soran bir benlik varsa — daha doğrusu bunlar hepsi birer duygu ve düşüncedir. Böyle duygu ve düşünceler varsa sadece bunları gözlemlemekle yetin, kendiniz olmayarak.

Bak burada bir hikâye işliyor. Sahte benlik kendini bulmak istiyor. Kendini bulamadığı için de biraz kaygılı. "Gelmiş de 35-40 yaşına falan, işte ne yapacak, bir yaşa kadar bulamamış, o zaman hani hak getire, nerede bulacak, ne zaman bulacak, bulabilecek mi, ya bulamazsa" — işte "ya bulamazsan ne olacak" falan türlü türlü hikâyeler zihninize gelir. Ve siz de eğer bunlara takılırsanız kendinizi bulmaya karşı bir perde üretmiş olursunuz.

Biz bütün her şeyden ayrışabilseydik, gerçekten tam olarak ayrışabilseydik, kendimizişu an idrak edebilirdik. O yüzden kendimi anlamak için, kendimi bulmak için işte inzivaya mı çekilmeliyim, telefonumu mu kapatmalıyım, bütün insanlardan uzaklaşmalı mıyım, iyi bir diyet mi yapmalıyım gibi bir hikâyeye ihtiyacımız yoktur. Ama gelin görün ki bu sahte benliklerimiz kendini bilmekle, kendini bulmakla, kendiolmakla ilgili birçok yanlış algıya sahip.

Sahte Benliğin Arzu ve Korkuyla Motive Olması

Hani ben bazen diyorum, böyle "gerçek kendilik hiçbir şeyden zarar görmez, arzusu yoktur, korkusu yoktur" deyince bir arkadaş çıkıveriyor. Ne diyor? "O zaman ben hiçbir şey yapamam ki" diyor. Neden? Çünkü sahte benliğimiz bize ne der? Bir şey yapacaksan, yani bir şey yapmak istiyorsan ya bir arzun olmalı — arzu nedir? Bir eksiklik hissettiğin, seni, tırnak içinde, tamamlayacağını düşündüğün, seni ilerleteceğini, zenginleştireceğini düşündüğün bir şey vardır, onu arzu edersin. O arzu ettiğin şey için de çaba gösterirsin. Bu bir motivasyon kaynağıdır. Ya da bir şeyden korku duyarsın. O korku, korktuğun şey — yani olmasını istemediğin şey — seni bir noktada motive eder.

Benim böyle tanıdığım bir arkadaşın anlatımıyla: derslere çalışmıyordum, üniversitede boş vermiştim, beş sene geçmiş hâlen ikinci sınıftaydım. Babam dedi ki: "oğlum bak, okumak zorunda değilsin ama okumadığın zaman ona göre bir mesleğin olur, ona göre bir pozisyonun olur, birilerinin emrinde çalışmak zorunda kalırsın" diye böyle baba uyanıkça çocuğun korku mekanizmasına çalışmış. Korku mekanizmasına çalışınca "ben hemen bir toparlandım, benim okulu bitirmem lazım" diyor.

Şimdi sahte benliklerimizin böyle arzuyla ve korkuyla motive olabilen bir yanı var.

Yani maalesef ki böyle bir yanı var. Sahte benlikleysen aslında ihtiyacın da olan bir şeydir, tırnak içinde, yani o düzeyde isen bir arzu ve korku işlemesi gerekiyor ki bir şeyler yapasın ya da yapmayasın. Dolayısıyla bizim şu anda mevcut benlik algımız, yani kendilik algımız, hakiki kendilik düzeyinde değildir. Onun bir nevi gölgesi gibi, bir imitasyonu gibiişler.

Teskiye: Önce Temizlik, Sonra Hikmet

O yüzden bunu hem fark etmeye ihtiyacımız var, ki bütün peygamberlerin aslında bizim daha çok tasavvuf literatüründe gördüğümüz ama aslında Kur'an'da bariz olarak geçen bir kavram vardır: teskiye. "Yüzekkî enfüsekum" — yani sizin nefislerinizi temizleyen bir peygamber gelmiştir. Hatta teskiye dedi, yani önce

temizlenme dedi; sonra dedi hikmeti öğretme. Çünkü hikmet idrakten gelir. Yani birisisize önce hikmeti öğretse, ilk başta bu yararsız bir şey olacaktır.

Kirli Tencere Meseli

Bu, Hz. İsa'nın deyimiyle, bir sürü ayrık otunun ve dikenlerin olduğu bir tarlaya ekin ekmek gibidir. Ekin ekildiğinde ne olur o tarlaya? Evet, o ekinler de biraz çıkar ama o ayrık otları, dikenli bitkiler ne yapar? O ekilen şeyi boğar, öldürür, onu işlevsiz hale getirir. Yani bir şeyler çıkar ama karışıktır. Siz o tarlayı sürdüğünüzde, tırnak içinde buğday ekmişseniz, biraz buğday da gelir ama onunla beraber zehirli otlar da gelir, ayrık otları da gelir, dikenler de gelir. Siz hepsini hasat etmiş olursunuz. O yüzden Hazreti İsa der ki — tabi havranın içinde şarap olunca yanlış anlaşılabiliyor — "yenişarapları yeni fıçılara koymanız gerekir" diyor. Biz bunu düzeltelim kendi İslamiliteratürümüze göre: bir yemek yapacaksan temiz bir tencereye koyman lazım değil mi?

Şimdi en güzel malzemeleri alsanız, en güzel şekilde pişirmeye çalışsanız ama yemeği pişirdiğiniz tencerede eğer eski yemeğin bulaşıkları varsa, hele hele üzerinden çok zaman geçmişse, küflenmişse veya orada bir bozulma meydana gelmişse, siz en güzel malzemeleri alıp en güzel şekilde pişirmiş olsanız da o yemeğiyemek kötü olacaktır. Neden? Çünkü eski ve bulaşık bir tencerede o yemeği yaptınız. İşte aslında bizim de durumumuz bu.

Allah'ı Sahte Benlikle Algılamak

Mesela bir şey oluyor. Dini anlamaya çalışıyoruz, Allah'ın sevgisini anlamaya çalışıyoruz, Allah'ın nimetlerini anlamaya çalışıyoruz. Ama neyle anlıyoruz? Sahte bir benlikle anlıyoruz. "Allah beni seviyorsa istediğimi yapar" diyoruz. "Beni kırmaz" diyoruz. İstediğimizi yapıyor, "Allah beni çok seviyor" diyoruz. Ertesi gün yapmıyor, "Allah beni sevmiyor" diyoruz. Aslında bu ilginç bir şekilde Kur'an'da geçer. Mesela işte Allah onlara bir nimet verdiğinde "Allah bizi lütuflandırdı" vesaire derler; vermediğinde "Allah bize ihanet etti" derler. Neden? Çünkü sahte bir benlikle bakıyorsun. Allah'ı algılama öznesi, yani sende şu anda mevcut durumda Allah'ı algılayan özne, doğru bir yerden bakmıyor. "Allah beni seviyorsa istediklerimi yerine getirir, yerine getirmiyorsa sevmiyordur." Hele hele başkasının isteğini, tırnak içinde, yerine getiriyorsa, "onun her istediği oluyorsa" ne yaparız? "Allah onu daha çok seviyor" deriz. Neden? Çünkü zihnimizdeki kodlamaları yapan benlik böyle işliyor.

Hâlbuki Allah'ı nereden daha iyi anlayabilirsin? Sana kendi yakınlığını idrak ettirmesiyle daha iyi anlayabilirsin. Sana kendi yakınlığını idrak ettirdiğinde, hayatında yaşadığın en olumsuz durumda kalbinde Allah'ı hissettiğinde, "Allah var, o yeter" diyebildiğinde, o zaman evet, Allah seni seviyor. Yoksa Allah'ın bu dünya hayatında verdikleriyle veya vermedikleriyle Allah'ı tanıyorsan, tırnak içinde, çocukça bir imanın var demektir.

Çocuksu İman ve Peygamberlerin Sabrı

Çocuksu bir imanın var demektir. Hani çocuk gibi. İşte bana akşam ebeveynim bir şey getiriyorsa beni seviyor demektir, getirmemişse sevmiyor demektir. Yani babam çalışmış da işte zahmet çekmiş, adam yorulmuş, etmiş; o çocuk onu düşünemez.

Çocuğun aklı şuradadır: babam bu akşam bana ne getirecek? Getirirse mutludur, babası onu seviyordur; getirmezse mutsuz olur, babası onu sevmiyordur — gibidüşünebilir değil mi bazı çocuklar. Bu çocukça bir şeydir. Bu çocuksuluk siz 50-60 yaşına gelirsiniz, 30-40 yaşında olursunuz, gene aynı devam edebilir. Çünkü o sahte benliği değiştirmiyorsunuz. Onun üzerinden yaşıyorsunuz. Dini de, Allah'ı da, maneviyatı da öyle algılıyorsunuz.

Hani çok fazla tartışılır ya: "Allah bu Müslümanlara niye yardım etmiyor" gibi. Mesela hani oraya götürürsen, bak. Yani peygamberde şunu hiç gördün mü — taşlandı, 13 sene Mekke'de bir nevi tecrit altında yaşadı değil mi, bir baskı içinde yaşadı, birçok kısıtlamaya maruz kaldı. Ama "Allah bize niye yardım etmiyor, hesapta biz Allah'ın da peygamberiyiz, niye yardım etmiyor" diye, tırnak içinde, bir yaklaşım, bu anlamda niye yardım etmiyor diye bir yaklaşım olmadı. Taif'te taşlandı, yine olmadı. HazretiYusuf o kadar sıkıntıyı, zorluğu, zahmeti, kaybı, mahrumiyeti yaşadı. Hiçbir yerde Hz.

Yusuf'tan böyle bir serzeniş görmüyoruz. Neden? Çünkü sahte bir benlik taşımıyor.

Peygamberlerin Yaşadıklarıyla Kendimizi Mukayese Etmek

O yüzden hani sahte benliklerinizi görmek istiyorsanız, tabi o araya giren "ben peygamber değilim" sahtekârlığını bırakmak şartıyla, kendinizi peygamberlerin yaşadığı olaylarla kıyaslayın. Bakın, vahiy almayla ilgili demiyorum bunları — böyle sürekli yanlış bir anlamı oluyor bu konularda, hepimizde oluyor, "peygamber böyle yapmış" deyince "o peygamber" diye hemen çıkan bir otomatik kalıbımız var yani. Biz "vahiy almaktan, ben nasıl vahiy alabilirim, nasıl peygamber olabilirim" diye bir bahis açmıyoruz. Diyoruz ki: peygamberin yaşadığı olaylar senin başına gelse ne hissedersin, ne düşünürsün, ne yaparsın? Soru bu kadar basit.

İster Hz. Muhammed'i al, ister Hz. Yusuf'u al, ister Hz. İbrahim'i al. Onların başına gelen — ama en başta Hz. Yusuf'u veya Hz. Peygamber'i referans alabilirsin — onların başına gelen olaylar benim başıma gelse ben ne hissederim, ne düşünürüm, ne yaparım? Sonra da Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ne yapmış, ne hissetmiş, nasıl davranmış, nasıl algılamış, bunu mukayese edin. Bu mukayese neyin mukayesesidir? Gerçek kendilikle sahte kendilikler arasındaki mukayesedir. Bu kadar net. Hani nesnel bir veri üzerinden bakıyoruz. Bunun üzerinden baktığımızda aslında sahtelikleri fark edebileceğiz, sahte benliklerin ayırdına varabileceğiz.

Zaten biz niye bir peygambere inanıyoruz? Çünkü peygamber sana gerçek kendiliğiörnekliğiyle gösteren biridir. O yüzden bizim için bir peygamber önemlidir. Bu bütün peygamberler için de böyledir. Hazreti İsa önemlidir. Bak ne yapmış, ne olmuş, ne yaşamış, nasıl bir algı, düşünce, anlayış içinde olmuş — ki bunlar sadece görünen kısmı. Yani Hz. Muhammed'in biz o iç âlemini de tam olarak görmüyoruz, sadece görünenler üzerinden konuşuyoruz.

Hz. Yusuf'un Satılması ve Kendini Parayla Ölçmek

Hani mesela örneğin Kur'an'da geçiyor Hz. Yusuf için: "onu az bir pahaya sattılar" diyor. Satan kim, kardeşleri; köle diye satıyorlar. Şimdi ben birinize desem "sen kaç para edersin?" Yani ya aklınıza birkaç milyon dolar veya milyar dolar gelir, değil mi? Kendimizi dikkat edin artık parayla ölçer hale gelmişiz. "Beni kimse satın alamaz ama uygun bir fiyat verirse düşünebiliriz" modunda içimizde bir hikâyemiz var yani.

Anlatabildim. O yüzden dikkat etmemiz gerekiyor. Yani kendimize karşı samimiolmamız gerekiyor. Mesela ne olsa dürüstlüğümden, adalet bilincimden, ahlakinormlarımdan geçerim, vazgeçerim mi?

Dürüstlüğün ve Ahlakın İçsel Doğası

Bu sadece parasal bir şey de değil. Bakıyorsunuz birileri böyle sizi pohpohluyor, övüyor; bir anda onların o övgüsüne daha çok mazhar olmak için onların istediği gibidavranabiliyorsunuz. Ve onlara uygun gelmeyeceğine inandığınız ama doğru olan şeyleri o kadar ifade etmeyebiliyorsunuz veya o yönlerinizi göstermemeye çalışıyorsunuz. Neden? Çünkü onların takdirini veya itibar göstermesini kaybetmek istemiyorsunuz. Veya bunu ikiliilişkilerinizde bile düşünün. Ben neyi ne için yapıyorum? Atıyorum, bir kadın olarak kocama kendini beğendirmek için mi yapıyorum, yoksa yapılması doğru olduğu için, fıtri olduğu için mi yapıyorum? Veya bir erkek için, karıma şöyle davranmayı gerçekten fıtratımın gereği olarak mı görüyorum, yoksa "kadınlar böyle bundan anlıyor, ben bilirim kadınların damarlarını, o damardan girerim öbür damardan çıkarım, ikna ederim" mi yapıyorum? Ne yapmış oluyorsun burada? Bir, kendinde bir samimiyetsizlik üretmiş oluyorsun. İki, karşındakine manipülasyon yapıyorsun.

Gerçek Kendiliğin Referansı İçseldir

Dolayısıyla başa dönelim: benim gerçekten vazgeçmeyeceğim şeyler nelerdir? Ve bunları niçin vazgeçilmez görüyorum? Çünkü bakın dikkat edin, gerçek kendiliğin referansları dışsal bir şey değildir. Yani bunu niye yapıyorum? Gerçek anlamda bunun referansı dışarıda değildir. Bunu niye yapıyorum? Fıtratımın gereği. Fıtratım bunu gerektiriyor. Niye seni kandırmıyorum? Çünkü fıtratımın gereği. Niye sana karşı iyi niyetli olmaya çalışıyorum? Çünkü fıtratımın gereği. Bir beklenti yok, bir hikâye yok, bir hesap yok, bir korku yok.

Ama sahte benliklerin vardır. Niye sevgiline şiir yazıyorsun? Herkes de beğensin, bana daha çok bağlansın diye. Mesela atıyorum, niye şu mesajı yazıyorsun? Mesaj onun hoşuna gidiyor falan filan. Yani referansın hep dışsal bir şey. Ya kendiiçindeki, tırnak içinde, korkular, beklentiler, arzular. Niye etkilemeye çalışıyorsun? Değil mi?

Çünkü etkilemeye ihtiyacı olan sahte bir benliğin var. Tırnak içinde bir sahte benlik gelir arkasına: "ama herkes öyle, bravo sana, çözdük bir meseleyi." Herkesin öyle olması neyi değiştirir ki? Ama bakın sahte benlik için çok önemli bir argüman değil mi— "herkes öyle davranıyor." Çok makul bir argüman ama sahte benlik için. Hakikibenlik için böyle bir argüman yoktur.

İnsanların çoğu inanmayabilir, insanların çoğu sahtekâr olabilir, insanların çoğu yalancı olabilir, manipülatif olabilir. Bu bir olgudur. Hakiki kendilik için bir ölçü müdür, bir referans mıdır? Hayır, zerre kadar bir değeri yoktur. "İnsanların çoğu böyle" — ne demek istiyorsun? Hiç, anlamsız bir şey. Ama kimin için? Gerçek kendilik için anlamsız bir şey. Ama sahte kendilik için ya evet, aslında öyle.

Yani "ben niye bu kadar dürüst oluyorum ya, ne kazanıyorum bir de yani" değil mimesela — bir şey de kazanmıyorum. Oradan da sahte benlik bir gol daha atıyor. Çünkü ne yapıyor? "Bir şey yapıyorsan bir şey kazanmalısın, bir şey yapıyorsan onun nesnel, tırnak içinde, maddi görünür bir şeyi olması lazım, karşılığı olması lazım. Dürüst oluyorum da ne oluyor?" Bunu kim der? Bunu sahte benlik der. Ama sen bunun sahte benlik olduğunu algılamıyorsun, makul gibi görünüyor. Birilerine söyleyince de kimse seni uyarmıyor. Ya kardeşim, sen neredesin? Nasıl konuşuyorsun böyle? "Dürüst oluyorum da ne işe yarıyor?" Sen kendinde misin?

Bir dikkat et ya, olabilir değil mi? Ben geçmişte hatırlardım: işte "Yahudiler dürüst davranırlarmış, daha çok müşteri gelsin diye." Vallahi diyorum, eğer öyle o niyetle davranıyorlarsa, dürüst değiller demektir yani. Niye insan dürüst davranır? Müşterikaybetmemek için değil, daha çok müşteri kazanmak için değil, dürüst olmak fıtratımın gereği olduğu için.

Bakın ilginç bir şeydir, Kur'an'da Allah kendiiçin ne diyor? "Rahmeti kendi üzerime yazdım." Yani rahmeti sana sevimli görüneyim diye yapmıyorum, "işte kullarım böyle beni merhametli bilsin, böyle bana yanaşsınlar" diye yapmıyor; diyor ki "rahmeti kendiüzerime yazdım." Yani bu benim zatımın gereğidir. Bu ne demektir aslında? İlahidüzlemde bile Allah ne diyor? "Benim yapıp ettiğim şeyin temel referansı kendimim" diyor. "Ben rahmeti kendi üzerime yazdım. Sana şirin gözükmek için yazmadım." Fıtratımın gereği, insanlık olarak diyoruz; Allah da "kendi üzerime yazdım" diyor.

O yüzden sahte benliklerimizin neyi niçin yaptığına dikkat etmeliyiz. O yüzden ahlak, tırnak içinde söylüyorum, toplumsal bir şey değildir aslında. Şu anlamda demek istiyorum: yani "toplum düzgün olsun, kimse kimseye haksızlık etmesin, kimse kimseye kötülük yapmasın" diye ahlaklı olmak değildir ahlak. Ahlak içsel bir şeydir. Mesela yalan söylüyorum ama kimse bilmiyor, o zaman önemli değil — ama bak yalan söylüyorsun, bu anlaşılacak, o zaman korkuyorsun. Bunu ahlaklılık görebilir miyiz? Göremeyiz. O yüzden sahte benliklerimizin üçkâğıtçılıklarını keşfetmek zorundayız.

Orada da "ben üçkâğıtçı mıyım" diye hemen savunmaya geçmemek gerekiyor. O sahte benlik üçkâğıtçıdır. Ben bütün o sahteliklerden özgürleşmek durumundayım. O işte peygamberlerin "insanları temizlemek" dedikleri şeydir. Biz temizlenmek zorundayız. Davranışsal olarak değil sadece, görünürde değil. Diyelim ki ben niye birinden nefret ediyorum? Niye birine karşı içimde bir öfke, kin, kızgınlık, nefret hissediyorum? Ama bir şey yapmıyorum ki ona, bir zarar vermiyorum. Ama bak sahte benliğin bunları taşıyor. Ama "haksız mıyım" diye başlıyor mesela sahte benlik. Buna

"haksızsın" diyecek bir kendiliğiniz var mı? Yok. Yoksa o zaman o sahte kendilik size hükmedecektir.

Vahşi Kıssası: Peygamberin Şefkati ve Suçluluk Tuzağı

Şimdi diyelim ki biz birine sevgi hissediyoruzdur. Ama onun sevgiyi algılama ölçütü bizim ölçütümüz gibi olmayabilir. Ben diyelim ki annemi çok seviyorum. Ama annem bana "sen beni hiç sevdiğini söylemiyorsun, hiç bana sarılmıyorsun, hiç elimiöpmüyorsun" der yani mesela. Öyle dediği zamanlar çok olmuştur. O zaman ben anladım ki ben onu seviyorum ama onun sevgiyi algılama tarzı, formu benden farklı.

O zaman ben onun anladığı dille konuşmalıyım. Bu ikiyüzlülük demek değil. Anlatabildim mi? Onun anlayacağı dilden konuşmak — hani peygamberin "çocukla çocuklaş" demesi gibi yani. Bu sadece çocuklarla ilgili de değildir. Karşındakinin haline göre şey atmaktır, duyarlı davranmaktır. Bu başka bir şeydir.

Vahşi meselesine gelince de, ben o rivayetin tabii biraz hani tam olarak gelip gelmediğinden şüpheliyim, ama benim hani bunu çok defa izah etmeye çalıştığım bir konu. Bir defa daha hatırlayalım, çünkü önemli ve bizim toplumumuzda çok fazla yaygın. İşte "gözüme, peygamber demiş ki Vahşi'ye gözüme gözükme." Yok yok, haniböyle... yerin oturmuyor sanki. Peygamberin gönlünün içinde dolanmasını, peygamberin ne olacak?

Evet, şimdi neden hani şuna bakıyorum. Peygamber, işte Vahşi, zannediyorum Mekke fethinden sonra kaçıyor falan. Peygamber ona mektup yolluyor. Hatta bu mektuplaşmalar üç dört defa işliyor. Yaniişte "tövbe et gel" ama diyor "ben çok günah işledim." İşte "Allah iyilik yapanların tövbesini kabul eder" — o diyor ki "ben iyilik yapmadım ki" diyor. En son bir ayet gönderiyor: Allah onların bütün günahlarını affeder. Yani şeysiz, herhangi bir bağlam olmaksızın Allah onların günahlarını affeder diyor. Yani "iyilik yapar da günahlarını affeder" değil; işte "şu nedenle değil bu nedenle" değil, Allah bütün günahları affeder.

O zaman geliyor. Şimdi düşünelim. Görmek istemedi. Bazen olur ya böyle, iman da yetmesin, "ne hali varsa görsün, cehennemin dibine kadar yolu var" deriz ya. Öyle bir şey yok, haşa. Bunun yüzde yüz tam aksi. Peygamber Vahşi'nin Müslüman olması için elinden gelen büyük bir çabayı gösteriyor. "Neyse hadi bir mektup göndereyim de günah benden gitsin" böyle bir şey değil yani. "Neyse söyleyeyim de gerisi ona kalmış, artık beniilgilendirmez, ben vazifemi yaptım" gibi böyle bir şeylik de yok.

Böyle haniistemeye istemeye, "valla işte tamam vazifemizi yapalım da artık onun bileceğiiş" gibi değil. Büyük bir ciddiyetle, büyük bir samimiyetle, büyük bir duyarlılıkla, onun her mektubuna büyük bir hassasiyetle cevap veriyor.

Şimdi böyle bir peygamber şey mi diyecek yani: "Vahşi gelecek, işte iman edecek ama gözüme gözükme"? Böyle bir şey olabilir mi? Olamaz. En ihtimal verdiğim, böyle bir şeyin en azından temelde bir gerçekliği varsa, ben şuna bağlıyorum: Vahşi'nin Müslümanlara yaptığı, özellikle de Hazreti Hamza ile ilgili yaptığı o şeyden dolayı — Hind'in arzusuyla Hazreti Hamza'nın göğsünü yarıp onun kalbini çıkarması vs. — bundan dolayı çok büyük bir pişmanlık, çok büyük bir suçluluk hissediyor. Yoğun. Buna da geleceğim.

Bunu nereden çıkarıyoruz? Tabii neyse, işte geliyor, iman ediyor vesaire. Şimdikendisi, yani Müslümanlara bakarken, işte herkes geçmişteki hadiselerden bahsediyor, Uhud'dan bahsediyor, Hazreti Hamza'dan bahsediyor — o kim? HazretiHamza'yı öldüren kişi. Kendinde büyük bir suçlu, büyük bir pişmanlık hissediyor. O yüzden ben size çok defa diyorum: bir insanın yaptığı bir yanlış yüzünden böyle analiz etmeksizin pişmanlık duyması, kendini suçlu hissetmesi bir ego tuzağıdır. Yanikendini suçlu hissetmek de sahte bir benlik tuzağıdır. Çünkü seni oraya takılı bırakır — "ben bunu yaptım, çok kötü biriyim." Hâlbuki onu senin bir benliğin yapmış. Eğer o benliği fark ediyorsan, ondan da tövbe ediyorsan, hiçbir günah işlememiş gibisin. O yüzden tövbe eden günah işlememiş gibidir. Çünkü günah işleyen sahte benliklerimizdir. Sen sahte benliğini görüp fark edip bırakabiliyorsan, o senin gerçek kendinle bir aradasın demektir.

Fakat Vahşi bu durumun tabii kendiiçinde bir türlü halledemiyor. Bunun bir sonu nerede geliyor? Yalancı peygamberi Müseylemetü'l-Kezzâb'ı öldürünce "şimdirahatladım" diyor. Bak, o zamana kadar hep böyle kendini suçlu hissediyor, yoğun bir suçluluk. Bir de hani Müslüman bir topluluğun içindesin, sürekli bu konu konuşuluyor. Dolayısıyla eğer peygamber "ya sen istersen burada fazla kalma" demişse, böyle bir şey demişse — yoksa "gözüm görmesin" böyle bir şey deme ihtimali yok. Ama dediğim gibi yani bir laf on defa kulaktan kulağa giderse başka anlamlara gelebilir. En fazla peygamberin böyle bir şey deme ihtimali var. Onu da ne için söylüyor? Vahşi'nin kendisiiçin söylüyor. Çünkü Müslümanların arasında kalması sürekli ona yoğun bir suçluluk hissi yaşatacak, o da bunu taşıyamayacak. O yüzden "istersen sen çok kalma burada" mealinde bir şey söylemiş olabilir. Yoksa "gözün görmesin seni" diyebilir mi? Böyle bir şey — işte bakın tarihsel olarak da mevcut veriler üzerinden bile baktığımızda o söz oraya oturmaz yani, Kur'an'ın ruhuna dair. Aynen zaten peygamber ona hep Kur'an'dan ayet gönderiyor. Yoksa yani peygamberin, tırnak içinde, şahsi bir derdi, şahsi bir kini, öfkesi olamaz ki. Olmadığını zaten diyorum ya, üç dört mektuplaşmayla onu sürekli davet ediyor.

Çünkü aslında şeyi görüyor yani, bir taraftan pişman ama bir taraftan da dönmekte zorlanıyor. Aslında Peygamber onu görüyor yani. Bir taraftan çok pişman ama "benden adam olmaz, benden bir halt olmaz" mealinde de böyle bir büyük bir ümitsizlik, karamsarlık, suçluluk duygusu var. Peygamber hem Kur'an'ın ayetleriyle bu suçluluk duygusunu izale etmeye çalışıyor, hem de aslında onun psikolojik olarak aşamadığı bir şeyi daha kibar bir dille ifade ediyor. Yani söylüyor: sen fazla durma.

Zaten durup bir şey yapacak hali yok yani. Hani sanki o böyle sürgüne yollanıyor

veya tard ediliyor değil. İslam beldelerinde birçok şey var, kalabileceği, yaşayabileceği şey var, ve orada peygamber aslında onun aşamadığı, aşmakta zorlandığı o derin pişmanlık ve suçluluk duygusunu rahatlatmak için bunu yapıyor. Ve dediğim gibi zaten o yalancı peygamberi öldürünce "şimdi rahatladım" diyor. Yani"Müslüman olmadan evvel İslam'ın çok büyük bir kahramanını öldürdüm ama Müslüman olduktan sonra da İslam'a zarar vermeye çalışan, zulmeden birine karşı cihad edip onu bir tehdit olmaktan çıkardım" diyerek bir rahatlama hissediyor.

O yüzden hani dedim ya böyle bazen peygamberi kendi sahte benliklerimize dayanak yapmaya çalışıyoruz böyle yanlışlıkla. "Bak peygamber de böyle yapmış." Yani önce bir bak, gerçekten o rivayet Kur'an'ın ruhuna ne kadar uygun. Sonra bir bak, onu kime söylemiş, nasıl söylenmiş, hangi makamda söylenmiş, sen bunu ne için kullanıyorsun.

Hz. Ayşe ile Hz. Ebu Bekir Örneği

Yani peygamber hanımına nasıl davranmış, bir bak bakalım. Biz düşünüyoruz peygamber hanımına böyle davranırdı. Sen hanımın iki tane yüksek sesle laf etse ne yapıyorsun? Hazreti Ayşe neler söylemiş, neler söylemiş. Hazreti Ayşe peygambere bir şeyler söylerken Hazreti Ebu Bekir gelmiş. Yani kayınpederi, yani Ayşe'nin babası.

Ne yapmış? "Bak baban geldi, şimdi görürsün" mü demiş? Ya "Ebu Bekir, aramıza girme, sen bize karışma, biz bunu hallederiz" mi demiş? Peki peygamberin bu yaklaşımlarından senin hiç payın yok mu yani? Hiç böyle rivayetlerden, böyle örnekliklerden hiç alacağım bir şey yok mu, değil mi?

Hz. Asiye: "Kalbinde Bana Bir Ev Yap"

Veya bir kadın olarak Hazreti Asiye'den alacağımız bir pay yok mu? Yani "kocam benim mutluluğumun kaynağı mı? Veya mutsuzluğumun kaynağı mı? Beni mutsuz eden sensin." Öyle mi diyor Hazreti Asiye? Kocası da firavun yani. Senin kocan firavun bile değil yani değil mi? Ama sen ne yapıyorsun? Mutluluğunu da, mutsuzluğunu da kocana bağlıyorsun. Peki Hz. Asiye sana nasıl örnek oluyor? "Ya Rabbi" diyor, mealen deyim yerindeyse, "benim mutluluğum sensin, benim mutluluğum seninle olan yakınlığımı idrak etmektir. Senin kalbinde bana bir ev yap" diyor. Üç artı bir anlamında değil o yani, "bana bir ev bina et" mealindedir literal olarak. Ama o mana olarak nedir? Yani "ben senin kalbindeki, senin katındaki yerimibilmek ve bulmak istiyorum. Ben oraya aidim. Ben kocama ait değilim. Ben işte anneme, babama, ilişkilerime ait değilim. Gerçek asli aidiyetim Allah'tır. Ben Allah'a aidim."

Şimdi düşünün. Kaç erkek veya kadın bu bilinç içinde, değil mi? Peki niye bu bilinç içinde değiliz? Çünkü sahte benliklerimiz var. "O zaman niye evlendim" diyor. Ne bileyim niye evlendin, onu da sen cevaplarsın. Diyeceğim geliyor — hani şaka yollu — hani evlenmenin temeli bile bizde o kadar gerçekçi değil. "Beni mutlu edecek biriniarıyorum" diyorsan, arama, evlenme yani. Anlatabildim mi? Yapma bu işi yani. "İşte bana kendimi değerli hissettirecek birini arıyorum" — arama, öyle bir arayışa da

girme, öyle bir algıyla da sakın evlenme. Ne kadar değerli hissettirirse hissettirsin, böyle bir evlilik olmaz.

Ama şimdi ben böyle deyince bile içinizden "İsmail Hoca çok ütopik düşünüyor, sallıyor" falan — "güzel konuşuyor ama" — şimdi bu nedir aslında? Bu aslında bize şunu gösteriyor: ya biz yanlış bir yerde duruyoruz. Yani hayatı, varoluşu, ilişkilerimiziyanlış bir özne üzerinden yaşıyoruz. Hani bazen olur ya böyle bazı hastalıklar olur, işte böyle beyin ameliyatları olur; böyle bazı beyin ameliyatlarından sonra "kişiliğideğişti" derler. Bazı açık kalp ameliyatlarından sonrasında kişiliği değişti. Biz o fıtrikimlikten, fıtri kendilikten uzaklaşmışız. Bu hepimizin bir şeyi. Yani tırnak içinde alimibaşka türlü uzaklaşmış, cahili başka türlü uzaklaşmış, kadın başka türlü, erkek başka türlü, çocuk başka türlü, ergen başka türlü, yaşlı başka türlü. Hepimiz farklı türlerde uzaklaşmışız.

Farklı Sahte Benlik Türleri: Alim, Cahil, Ebeveyn, Çocuk

Bir alime bakıyorsun. Diyor ki "beni kimse anlamıyor, benim bütün çabalarım boşa mı gitti" diyor. Ya sen hiç mi Kur'an okumadın? Sen niye ilim öğrendin? İlmini satmak için mi? Taraftar toplamak için mi? Ben ne zaman bir sohbet falan yapsam bana ilk sorulan soru şu: "kaç kişi geliyor?" Ya diyorum, yemin ediyorum, aklıma bile gelmiyor kaç kişi geldi. Yani ben kaç kişi geldi diye mi bakacağım değil mi? Benim burada konuşmam en başta kime? Kendime olmalı. Ben kendime konuşuyorum. Kendime konuşuyor olmalıyım. Bu arada siz de dinlemiş oluyorsunuz. Yoksa "ben size konuşuyorum, bakıyorum kim anladı, bu anladı anlamadı, ben boşa mı şey yapıyorum" — hayır, ben kendime konuşuyor olmalıyım. Bir insanın konuştuğunda ilk ve asli muhatabı kendisi olmalıdır.

Hatta bununla ilgili birçok örnek verebilirim. Mesela işte örneğin Bediüzzaman'ın bir sözü aklıma geliyor. Diyor ki "ey kardeş, nefsimle birlikte bu sözü dinle" diyor. İlk muhatap nefsimdir. Nefsimle birlikte istiyorsan sen de dinleyebilirsin. Yoksa işte "milleti anlatıyoruz ama anlamıyorlar" falan diyorsan — sen alim falan değilsin, sahte bir benlikle ilim satıyorsun. Sen gerçekten bir alim noktasındaysan, her doğru söylenen olsun istiyorsan — o ayrı bir konu. Ama "kimse beni dinlemiyor, kimse benianlamıyor, boşa konuşuyoruz" diyorsan, seni dinleyecek insanların adedini arttırma gibi bir problemin varsa veya bununla kendini tatmin olmuş veya tatmin olmamış hissediyorsan veya kendini başka bir alimi ne kadar dinliyorlarla kıyaslıyorsan, sen sahte bir benlik üzerinden ilim öğreniyorsun.

O yüzden dedim yani, alim başka bir sahte benlikle aldanıyor, cahil başka bir sahte benlikle, ebeveyn olarak başka bir sahte benlikle, çocuk olarak başka bir sahte benlikle. Hani çocukken anlıyoruz ama gelmişsin 18-20 yaşına, hâlen "annem babam beni sevmiyor, bana kıymet vermiyorlar" demeyeceksin. Demem umulur — diyor musun? Diyeni göreceksin. Bende bunu diyen ne? Çocuksu bir benlik bu.

O zaman bir alim mesela çok kitap yazmış. [Editör notu: Bu noktada "Ben bunu gerigökyüzdüm" ifadesi STT kaynaklı bozulma nedeniyle net değildir; muhtemelen alimin

harcadığı emeğe dair bir söz aktarılmaktadır.] "Bu kadar kitap yazdım ama boş vermişler." Bu neden kaynaklanıyor? Bu dört dörtlük bir sahte benlikten kaynaklanıyor maalesef. Evet, yani hepimizde de olabiliyor, hepimizde farklı düzeyde olabilir. O yüzden ne yapacağız? Kendi sahte benliklerimiz üzerinde çalışacağız. Yoksa herkes sahte benlik üzerinde, "o zaman devam, yola devam, hani ceza alırsak toplu alırız" hesabı gibi egonun sahte bir tarafı işliyor. Veya sahte benlik diyor ki"bugüne kadar böyle geldik" diyor yani. Geldin de neyle geldin ve nasıl geldin, bir bak bakalım. Veya "ya işte bak şu noktalara geldim" ya, diyelim kitap yazdın, herkes de kapış kapış alıyor — e ne olacak? Yani o sahte benlik başarılı mı anlamına gelir?

Kendini Sarsan Olayda "Hangi Ben" Sorusu

O yüzden hayatta sizi mutsuz eden, size acı veren, sizi rahatsız eden, sizi daraltan şeylere dikkat edin. Çok önemli bir fırsatın eşiğindesiniz, ciddi bu, çok değerli bir fırsatın eşiğindesiniz. Neden? Çünkü oraya dikkat ederseniz bir sahte benliği bulma şansınız var. O sahte benliği o durumu inceleyerek, irdeleyerek, gözlemleyerek bulma şansınız var.

Benim hayatımda ilk başımın ağrıması, işte bana söz veren bir kızın verdiği sözü tutmaması ile ilgiliydi, duygusal bir şeydi yani. İlk defa başım ağrıdı, ben de baş ağrısı nedir bilmiyorum yani, insanlar diyor "başım ağrıyor" ama baş nasıl ağrır bilmiyorum.

İlk defa başım ağrıdı ve emin olun orada ona dikkat ettim, dedim "ya benim başım niye ağrıyor, burada bir şeyi ben yanlış yorumluyorum yani, ben seni kandırdım, alay ettim gibi bir mealde bir söz söyledi, birden başım ağrıdı" — niye başım ağrıyor?

Çünkü kendimi onunla olan ilişkim üzerinden, onun sevmesi veya "biz anlaşıyoruz" veya "aynı yerden bakıyoruz" üzerinden kendimi tanımlayan sahte bir benliğim var.

Ben orada kadınlara düşman olmadım. Kaç yaşındaydı? 17, 18 o civarda. Hanikadınlara düşman olmadım. "Ya işte bunlar hep böyledir" falan filan — bu hikâyeler saçma sapandır. Sahte benliklerimiz kendilerini devam ettirmek için sahtelik üretirler.

"Ya bize sahte şey, ya işte kadın dediğim böyle, ya işte erkekler böyle zaten ya, onlardan bir halt bekleme" falan, "hepsi öküz falan, öbürü de başka bir şey."

Bakıyorsunuz o sahte benlikler hani böyle rahatsız olursunuz ya bazen bir yerde oturursunuz, sert bir yerde; altınıza böyle bir şey getirirler, rahat oturursunuz orada değil mi? Sahte benlikler bir işe de yarar aynı zamanda; sizi rahatlatır, teselliiçin sahte de olsa devreye girip bulunurlar. Hâlbuki orada ben ne yaptım, dedim ki burada bir problem var. O zaman da böyle işte "kendilik nedir, insan nedir, insan kendinitanımalı" falan üzerinde biraz okumalar yapmışım. Biraz onun üzerinden hani ne var, oradaki beni sarstı? Daha doğrusu hangi beni sarstı?

Biz hep şeye bakıyoruz: beni ne sarstı? Ya bırak seni ne sarstığını, o ayrı bir dosya, onu da değerlendir, önemli o. Ne sarstı? Ama daha önemlisi şu: kimi sarstı? Biz hemen orada cevap yetiştiriyoruz, "tabii ki beni sarstı." Onu kastetmiyorum. Tabii kiseni sarstı da, bu nasıl bir ben? Bu nasıl bir ben, ona bakman lazım. Varlığı ne, niteliği ne, kendini ne olarak tanımlıyor, zayıf mı, aciz mi, neyle kendini tamamlayacağını düşünüyor, mentalitesi hayata nasıl bakıyor, hayata dair algısı ne,

neyle mutmain olacağını düşünüyor, hayatla ilgili algısı ne — bunlara bak yani. Senine sarstığına bak ama kimi sarstığına daha çok bak. O kimi sarsıyor? "E benisarsıyor" — bu değil, bu çocukça bir cevap. Çocuğa da sorsan "kimi sarsıyor" — "beni sarsıyor" diyecek. Ama biz sana diyoruz ki o "bene" bak. Bakın bu kavrama bile uzağız değil mi? O bene bak. Hangi ben?

Ben bir arkadaşım var, böyle benimle dalga geçer, otuz yıllık arkadaşım ama anlatamadım hâlâ bunu. O da onun süreci, yani yapacak bir şey yok, herkesin bir süreci var. Mesela bir şey oluyor, öfkeleniyor. Bak diyorum "hangi ben öfkelendi." "Bütün hepsi" diyor. Ya bak, bu bir kaçış yani. Bir bak oraya, hangi ben öfkelendi, hangi ben kırıldı, hangi ben üzüldü, hangi ben kendini dışlanmış hissetti, hangi ben kendini değersiz hissetti — bir bak oraya yani. Göreceksin ki o sahte bir bendir. Ama acele etme, hemen sahte deyip geçmeyeceksin, bunun bir hikâyesi var.

Sonra bizi hangi sahte benliklerin düşüncesi aldatıyor? Mesela bir ben diyor ki "ya ben kendimi bildim bileli öyleyim." Ya ben başka bir — bu sahte değil, bu bildiğin gerçek ben bu, gerçek ben bu — Neden? Çünkü yıllarca bununla yaşamışsın, yıllarca bununla kendini tanımlamışsın, yıllarca bu düşünceler, duygular, davranışları sergileyen bu beni kendin zannetmişsin.

Kalça Çıkığı Meseli: "Kendimi Bildim Bileli Böyleyim" Yanılgısı

O yüzden sohbetimizin sorusu, başlığı neydi? Nereden başlamalıyız? Eğer sahte benlikten başlarsanız yol alamazsınız. Kısa yollar alırsınız. Hep aynı hikâyenin etrafında ister istemez dolanırsınız. Hayatınızı sevilmek üzerinden, işte mükemmel olmak üzerinden, başarılı olmak üzerinden, kendiniispat üzerinden, güçlü olmak üzerinden, işte hayata hep keyifli yaşamalıyım üzerinden yaşıyorsanız, sahte bir benlik sizi ele geçirmiş demektir.

Bugün insanlar "ya işte bilmem ne teknolojisi üretiliyormuş da, işte çipler yerleştiriliyormuş da, uzaydan bilmem neler gönderiliyormuş da bizim bilincimize nüfuz ediyorlarmış da" — ya sen zaten edilmişsin. Sen kendi tarafından hacklenmişsin yani. Sen kendi tarafından sahte bir benliğe liman atmışsın. Sahte bir benliğe demirlemişsin. O senin limanın olmuş. "Ben kendimi bildim bileli böyleyim" diyorsun. Ben de diyorum ki o zaman kendini bilmeden evvel nasıldın o zaman? Çünkü bu "kendimi bildim bileli" dediğin şey zaten sahte benliğinin başlangıç tarihi. O yüzden biz çocukluğumuzun eski, yani diyelim ki bir yaş içinde, iki yaş içindeki şeyleripek hatırlamayız. Çok az hatırlarız. Neden? Orada gerçek anlamda kayıt yapan bir sahte benlik yok henüz tam olarak. "Kendimi bildim bileli böyleyim" veya "iki yaşından falan sonra böyle oldum" — tamam, bak yani, ne etkiyle sende nasıl bir kalıp oluştu. Sen kalkıp o kalıpla devam ediyorsun.

Hani benim bazen zikrettiğim bir örnektir, anlamlı bir şeydir: böyle tanıdığım akrabam olan bir zat, bir kişi, doğumda kalçası çıkıyor ama fark edilmiyor, yani anlaşılmıyor; biraz böyle "çıkmış mı çıkmamış mı" falan böyle tereddütleri oluyor ama çok dikkat etmiyorlar. Ve öyle yaşıyor, ne zamana kadar? 50 küsur yaşına kadar. Ne zaman

bunun üzerinde duruluyor? Artık yalpalamaya başladığında. Çünkü yanlış yerde bir yuva açmaya başlıyor ve orayı oymaya başlıyor. Oydukça bir süre sonra o ayak kısa, öbür ayak uzun olmaya başlıyor. Bu sefer yalpalamaya başlıyorsun.

E şimdi o kişi dese "ya ben kendimi bildim bileli böyleyim" — bu referans olabilir mi?

Bakılacak kardeşim, bak senin doğarken belki de anne karnında kalçan çıkmış olabilir. Ne yapacaksın? Ya "ben hep böyleyim mi" diyeceksin, "ben kendimi bildim bileli böyleyim mi" diyeceksin, yoksa o kalçayı yerine mi yerleştireceksin? İşte bizim durumumuz da buna benziyor. Çocukluğumuzda 2, 3, 5, 10 her neyse bir şey yaşıyoruz, bir şeyler yaşamış oluyoruz. Oradan, tırnak içinde söylüyorum, hanimodern tabirlerle bir yazılım işlemeye başlıyor. İşte o yazılım sahte yazılım. O sahte bir yazılım. Oraya dikkat etmen gerekiyor.

Sahte Yazılım ve Değerin Kaynağı

Yaşadığın olayları bak, tanımlayabilirsin, o sahte bir şey değildir. Atıyorum, "annem beni sokağa terk etmiş" — sahte bir yazılım değil. Ama "annem beni sokağa terk ettiçünkü ben değersizdim" — veya bunu duyduğunda "kendimi çok değersiz hissettim" — bak bu sahte yazılım. Bu problem bu. Kendimi değersiz hissetmeye başladıysan burada sahte bir yazılım oluşuyor. Yani kendilikle ilgili ne üretmişsen bu zihninle, hepsi sahtedir. Bak seni Allah tanımlıyor: "sana ruhundan üfledim" diyor. Senikendine nispet ediyor. Kendiyle referanslıyor. "Benden geldiniz, bana döneceksiniz" diyor. Demiyor ki "ana gibi yar olmaz" değil mi? Veya "işte şu olmazsa yaşayamam." Bunlar hepsi sahte yazılım.

Bütün bağımlılıklarımız, bütün korkularımız, kendimizle ilgili değerli veya değersizlik hislerimiz, yani bir şeye bağlı olan — yani değerin bir şeye bağlıysa o sahte bir şeydir. O şey değerli de olabilir. Atıyorum, alim olmak değerli bir şeydir, ilim sahibiolmak değerli bir şeydir. Ya "ben ilim sahibi olduğum için kendimi değerli hissediyorum" — sahte bir yazılım var orada. İsterse o ilim Kur'an olsun. Sen onun üzerinden değerlilik hissediyorsan o sahte bir yazılımdır. Neyin üzerinden değerlilik veya değersizlik hissediyorsan o sahte bir yazılımdır. Senin değerini Allah koymuş. Sen niye daha başka bir şeyin üzerinden değer alıyorsun?

Benim bir yeğenim vardı, babası bana demiş ki "senden bir halt olmaz amca" diyor. O söz böyle içime o kadar dokundu ki, diyor, ders çalıştım, babama gösterdim, işte üniversiteyi de kazandım, onu da bitirdim. Bu görünürde iyi bir şey gibi ama yanlış, sahte bir benlik, yanlış bir yazılım. Ama iyiye hizmet ettiği gibi — bir kere iyiye hizmet eder, on defa da kötü bir şeye hizmet edecektir. Başarısız olduğunda kendini çok kötü hissedeceksin ve sürekli daha başarılı olup kendiniispat etmeye çalışacaksın.

Başarılı olamayınca başarılıymış gibiimaj çizeceksin. Bin tane hikâye başına bela olacak. Yani o sahte benlik bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur sana.

Ya "sevilmek bana kendimi değerli hissettiriyor." İyi kardeşim, o zaman belanı buldun demektir. Peki sevilmek kötü bir şey mi? Hayır, fıtri bir şeydir. Ama sen "sevilmek bana değerli" — peki "sevilmemek değersiz." Eee sen ne yaptın? Kendini bir kısır

döngünün içine soktun. Sevilmek değerli, sevilmemek kötü. O zaman sevilmek için sürekli çaba göster, sevilmeme korkusuyla sürekli bir yanın kaygı duysun. Bak sen ne yaptın? Yanlış bir yazılıma kendini mahkûm ettin. Veya bir şey olmuş, kendini beceriksiz hissetmişsin, o yazılımı ömür boyu devam ettiriyorsun: "benden bir halt olmaz." Veya bir şey yapmaya çalışırsan ve yapamazsan kötü olacak, en iyisi hiçbir şey yapma. Bütün bunlar hepsi yanlış yazılımlar.

Modern psikoloji ne yapıyor? Biraz yanlış yazılımları düzeltmeye çalışıyor ama gerçek yazılımı koymuyor. O da başka bir sahte yazılımı sana şey yapıyor. Ben bir psikiyatrist, bir psikolog görmedim ki "insanın varlığı kendindendir, değeri kendindendir" desin. Diyor ki, kendini bulmak için mutlaka birine ihtiyacın var diyor. Ya ne yapacağız yani, ömrümüz birilerini aramakla mı geçecek yani? Böyle bir şey olabilir mi yani? Sen beni neye mahkûm ediyorsun?

Biri vardı, dedi ki: "ben herkesin sevmesiniistemiyorum, bir insan sevsin yeter, bir insan yeter bana." Yani bu da bir mantık değil mi? Bunun arayışındasın, buldunsa kaybetmemeye çalış. Bir de buldun ya, ego, sahte ego sana şey der: "bak buldun, kaybetme, ne pahasına olursa olsun." Seni bağımlı hale getirir, mahkûm hale getirir.

Kendiniiyice yıpratırsın, sonra içerideki bir sahte benlik "yeter ya" der falan filan, oradan bir kavga çıkarırsın, ömrün bu ikilem içinde gider. Neden? Çünkü yazılımda problem var.

Format Atmak: Nefis Temizliğinin Peygamberî Yöntemi

O yüzden hani var ya bilgisayarlarda ne diyorlar, "resetleme" mi diyorlar, "format atmak" — keşke bilgisayarlara format attığımız gibi psikolojimize de, sahte benliklere de format atabilsek. İşte aslında o sahte benliklere format atanlar peygamberlerdir.

Ve onların izini takip eden kâmil insanlardır. Aslında işte onlar bize format atmanın yöntemini gösterirler. Yoksa onlar format atmıyor, herkes kendine format atabilir.

Sana o yolu gösterir. Sana hangi yazılımın sahte olduğunu, hangisiilahi yazılım — hani Kur'an'da bir ayette geçiyor ya, "Allah'ın boyası ne kadar güzeldir" diyor. İşte Allah'ın boyasına tekrar dönmek durumundayız. Biz şu an Allah'ın boyasında değiliz, sahte benliklerin boyasıyla boyanmışız. Allah'ın boyasına ihtiyacımız var. O, işte format atıldığında sende var olan şeydir. O dışarıdan gelen bir şey değildir. O boya sende şu anda da mevcuttur. Ama o sahte boyayı atman, onu görmen gerekiyor. Bunu anlayabildiğin zaman oradan başlarsın.

Diyeceksiniz ki biz şu an orada değilsek nereden başlamalıyız? O sahte benlikleriayıklamakla başlamalısın. O yüzden "size bir peygamber gelmiştir, o sizi temizler, kitabı ve hikmeti öğretir" diyor. Sıralama böyledir: önce temizler, sonra kitabı ve hikmeti öğretir. Sen temizlenmeden kitabı ve hikmeti öğrenemezsin. Onu sahte benliklerinle öğrenirsin, onların üzerinden algılarsın. O yüzden kutsal metin peygamberleri tarif ederken onu hatırlatıyor. Hatta yanılmıyorsam Hz. İbrahim'in bir duasında mı veya bir peygamberin duasında, "kitabı hikmeti öğreten ve temizleyen bir peygamber zürriyetinden gönder" diye, cevaben gelen ayet sıralamayı düzelterek

söylüyor: "senin zürriyetinden nefisleri temizleyen, kitabı ve hikmeti öğreten elçiler gelecektir" diyor. Sıralama çok önemli.

Nereden başlamalıyız? Yoksa "ben senden daha iyi biliyorum, biz Allah'a çok daha yakınız, Allah beni çok seviyor, Allah seni sevmiyor, Allah istediğimi yapmıyorsa benisevmiyor demek ki" hikâyelerine gireriz. Veya "Allah niye beni muvaffak etmiyor?" Sen neyi muvaffakiyet olarak algılıyorsun ki? Neye muvaffakiyet diyorsun? Kitap yazmışsın. "En satanlar listesinde yer alması mı" muvaffakiyet diyorsun?

Son olarak bir meczup vardı bundan 25-30 sene önce. Böyle ilk kitabımı yazmışım, işte biraz sohbet ettikten sonra orada kitabı gördü. "İşte bu kitap senin mi" dedi.

"Evet" dedi "ben yazdım." Şöyle baktı, karıştırdı. Sorusu şu oldu — bak nereden başlıyor — dedi ki: "bu kitaptan Allah razı mı?" Ben de öyle kala kaldım. Kaç sattı?

Kaç ayda yazdın? Zor olmadı mı? Bilmem ne — bir sürü soru var değil mi? Dedi ki"bu kitaptan Allah razı mı?" Ben de böyle bir afalladım. "İnşallah razıdır" dedim yani.

Ama soru beni çarptı yani, soru önemliydi. Nereden başlıyor? Bak, bir kitap mı yazıyorsun, Allah bundan razı mı? Yani bu kitaptaki bilgiinsan fıtratına, insanın yaratılış kodlarına uygun mu? "Yani Allah razı mı nereden bilelim" falan gibi böyle bir şeyi kastetmiyoruz burada. Yani bu insanın fıtratına uygun mu? Ve sen bunu hanginiyetle yazdın?

Buradan bana soru soruyor adam. Ama adam hiçbir kitap okumamış, yani dini bir eğitimi yok, dini sohbetlere katılmamış. Ama buradan bana soru soruyor. Neden? Çünkü doğru yerden başlamanın bilgisine sahip.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (Konuşmacı sohbet boyunca "teskiye", "Allah'ın boyası" gibi Kur'ani kavramlara ve Hz. İbrahim'in bir duasına atıfta bulunuyor, ancak hiçbirinde sure adı veya ayet numarası açıkça belirtmiyor; bu nedenle başlıkta kesinleşmiş bir ayet listelenmemiştir.)

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.