Umre, Ömür ve Gerçek Hayatın Şuuru
Kısa Özet
Konuşmacı, "umre" kelimesinin "ömür" ile aynı kökten geldiğine dikkat çekerek, Allah'ın peygamberin ömrüne yemin etmesinin aslında bir zaman dilimine değil bir şuur hâline işaret ettiğini anlatır. Hayatın, yaşanan olayların veya deneyimlerin toplamı değil, kişinin Allah ile birlikte olduğunun bilincinde olduğu anlar olduğunu; bu bilincin dışında geçen zamanın "yaşayan bir ölü" hâli olduğunu vurgular. Umrenin ihram aşamasını, kişinin kendini tanımladığı bütün hikâyelerden, kimliklerden ve deneyimlerden soyunması; tavaf aşamasını ise "bir hiç olarak" kaynağa doğru yapılan yolculuk olarak yorumlar.
Öne Çıkan Vurgular
- Hayat, yaşanan olayların veya deneyimlerin toplamı değil; kişinin Allah ile birlikte olduğunun bilincinde olduğu andır — bu bilinç yoksa kişi zahiren yaşasa da hakikatte "yaşayan bir ölüdür".
- İhrama girmek, insanın kendini tanımladığı bütün hikâyelerden (aile geçmişi, başarı-başarısızlık, sevilme-sevilmeme vb.) soyunup Allah'ın kulu olmaktan başka hiçbir kimlik taşımamasıdır.
- Tavaf, "bir hiç olarak" yapılan bir yolculuktur; insanın kendine ait hiçbir hayrı, iyiliği veya varlığı olmadığının, her şeyin Allah'ın lütfu olduğunun idrakidir.
Giriş: Umre ve "Ömür" Kelimesi Üzerine
Herkese, izleyip gelmeyenlere de selam. Evet. Bugün bir arkadaşımız Umre'ye gidecekti. Onunla Umre hakkında biraz görüşeyim diye bir talebi olmuştu. Ama bugün herhalde gelmedi. Biraz bunun üzerinde düşünüp biraz araştırdığımda aslında ilginç bir şey görüyorum. Umre, "ömür" kelimesinden geliyor. Ömür — yani Arapça bir kelime, Türkçeye de geçmiş, "insan ömrü" diyoruz ya. Ve ilginç bir ayet var, bundan bağımsız gibi duran: Allah peygamberin ömrüne yemin ediyor. Sanıyorum Bakara suresinin 158. ayeti — direkt söylemeyeyim, emin olmayarak söylüyorum — "ömrüne ant olsun ki onlar sarhoşluklarından dolayı bocalayıp durmaktadırlar" mealinde bir ayet _[konuşmacının kendisi de bu atıftan emin olmadığını belirtmiştir; içerik olarak bu meal Hicr Suresi 15:72 ile örtüşmektedir]_. Orada peygamberin ömrüyle onların sarhoş olması, bocalayıp durması arasında nasıl bir ilişki var diye hep merak edilmiştir. Sonra bir de bu umre var. Bunlar üzerinde bir sohbet yapalım diye içimden geçti.
Evet, aslında bütün dinlerde ibadetlerin gerçekten zahirî bir yönü var, bir de manası var. Yaniinsana hatırlatmak istediği veya insanın bilincinde açığa çıkarmak istediğibir şey vardır. Bütün ibadetlerin temelinde bu yatar: kişinin bilincini yükseltmek, kişinin bilincinde bir hakikati açığa çıkarmak gibi bir maksat vardır. Genel olarak bütün ibadetler de böyledir. Dolayısıyla bazen insanlar "niye ibadet ediyoruz, Allah'ın ibadetimize ne ihtiyacı var" diye sorduklarında, aslında böyle bir sorunun cevabı çok basit yani: ibadete senin ihtiyacın var. Senin ihtiyacın ne? Gerçek anlamda kendinifark etmek, daha hakiki bir bilince çıkmak ihtiyacındasın. Ve bunun için Allah bir kısım ibadetleri bizim için tavsiye etmektedir.
Umre de aslında insanın gerçek kendine doğru bir yolculuk yapması ve hayata artık o bilinçle bakması anlamındadır. Bununla ilgili bir kişinin güzel bir sözü var, diyor ki: "hayat, sen gerçek sen olduğunda gerçektir." Hayat, sen gerçek kendiliğini bulduğunda gerçektir. Sen o zaman hayat nedir anlamış olursun, sen o zaman yaşamış olursun. Bunun öbür açıdan anlamı şudur: sen gerçek kendini bilmediğin müddetçe yaşıyor değilsin. Bu çok ciddi bir şeydir ve doğru bir şeydir. Yani gerçek kendimiz bilinciyle, gerçek kendilik öznesiyle bakıldığında hayatı doğru anlarız.
Hayat Nedir? Deneyim mi, Şuur Hâli mi?
Mesela biz kendimize bakalım: "bana hayatını anlat" deyince ne anlatıyoruz? Ya olayları anlatıyoruz ya da hissettiklerimizi anlatıyoruz. Biraz da olumsuz: "ya benim hayatım işte böyle böyle geçti, ya neyse işte böyle boşu boşuna gidiyoruz" falan diyorsun, değil mi? Neden? Çünkü aslında gerçekten yaşamamışsın. Yani tırnak içinde bir kısım deneyimler senin üzerinden geçmiş, veya sen onların üzerinde yuvarlanıp gitmişsin. Hayat, hayat olarak yaşanmamış. Sen hayatın ne olduğunu anlamamışsındır.
Bunu her açıdan düşünün. Yani böyle çok zor şartlar içinde yaşayan insanları da kastetmiyorum sadece. Çok iyi şartlar içinde yaşamış insanlara da bakın. Son nihaişeyleri öyledir. Böyle hoplayan, teorisyen — Rockefeller'lardan, Rothschild'lerden falan, daha da yüz yıl yaşamış, yüz on yıl yaşamış. Bakıyorsun sonunda ne yani? Çok keskin bir ihtiyarlık, bir çöküş ve elde avuçta bir şey var mı? Yok yani, bir şey yok.
Peki Allah niye peygamberin ömrüne yemin ediyor? İşte biraz önce ifade ettiğim açıdan bakmaya çalışıyorum şimdi. Peygamberin ömrü, aynı zamanda hakikatin idrakidir. Aynı zamanda fıtratın, özün, gerçek varlığın, gerçek bilincin ifadesidir. Yoksa onun ömrü — ya işte niye benim ömrüme Allah yemin etmiyor değil mi yani, niye senin benim ömrüme yemin etmiyor — mevzusu değil bu. Oradaki ömür, tırnak içinde, bir zaman dilimi değil. O bir şuurdur. Yani ömür bir şuur hâlidir. Sen hakiki şuur hâlindeysen yaşıyorsun demektir, bir hayatın var demektir, hayattasın demektir. Ama gerçek kendiliğinin farkında henüz değilsen, sen yaşamıyorsun. Sen bir kısım düşünceler, duygular, arzular, beklentiler, korkular, hayaller içinde yuvarlanıp gidiyorsun. Bu ise ömür değildir, bu hayat değildir. O yüzden hayat, sen gerçek kendiliğini fark ettiğin zaman hayattır, ona hayat verebilir.
Ve o insana "nasıl yaşadın" denildiğinde vereceği cevap şudur: "Allah'la birlikte yaşadım." Anlatabildim mi? Nasıl yaşadın? "Allah'la birlikte yaşadım." Yoksa "şöyle doğdum, böyle oldum, annem babam böyle dedi, o böyle yaptı, şu şöyle yaptı, başıma şu geldi, sıkıntılar oldu, işte çok zengindim, deprem oldu, malımı kaybettim, şanssız oldum" — size böyle bir hikâye anlatmaz. "Nasıl yaşadım, bana hayatını anlat" dediğinizde cevap basittir ama mükemmeldir: "Allah'la yaşadım. Ben onunlaydım, o da benimleydi." Allah sana neyi deneyimletti, neyi tecrübe ettirdi, seninelerle karşılaştırdı — anlatabilirsin. Böyle bir anne babayla, böyle bir süreçle, böyle bir eşle, böyle bir çocukla, böyle bir iş hayatıyla, böyle iş arkadaşlarıyla anlatabilirsin. Onlar karşılaştığın şeylerdir. Onlar senin ömrün değildir.
Ve dikkat edin, biz o kadar yanlış bir yerden bakıyoruz ki, mesela ne oluyor? "İşte ömrümü bitirdin" diyoruz mesela, "hayatımı mahvettin." Kim, bir insan senin hayatını nasıl mahvedebilir? İkincisi, sen nasıl bir hayata sahipsin ki biri senin hayatını mahvediyor? Sen "hayat" mı diyorsun ona, bir şey mi zannediyorsun onu? Bir insan senin hayatını mahvedebilir mi, yiyebilir mi? Yiyemez. Dolayısıyla bakın, gerçek bir yerden baktığımızda kavramlarımız da değişir, kullandığımız cümleler de değişir.
Hayat, Allah'ın hay ismiyle fıtratım üzere bütün deneyimlere şahit olduğum bir durumu ifade eder. Yaşadığım bütün deneyimlere bir şahitlikte bulunuyorum, aynı zamanda bazen katkıda da bulunuyorum. Ama benim hayatım dediğim zaman aklıma deneyimlerim gelmiyor. "Benim hayatım nasıl, nasıl bir hayat yaşıyorum" diye kendikendime sorduğumda, orada dikkat edeceksiniz: bunu soran kim, bu soruya cevap veren kim? Çünkü soru soran da cevap veren de yanlış bir yerden soruyor, yanlış bir yerden cevap verilmeye çalışılıyor. "Nasıl bir hayat yaşadın" — neyi soruyorsun bunu? Allah'ın hay isminin tecellisiyle bir hayat yaşadım. Nasıl yaşadım? Böyle yaşadım. Allah haydır, ben de onun hay ismiyle yaşadım. Cevap budur. Bu süreçte Allah sana neyi tecrübe ettirdi, sayabilirsin; ama onlar senin hayatın değildir. Hiçbir şey senin hayatın değildir. Hiçbir ilişki, hiçbir olay senin hayatın değildir. O yüzden işte bizim yaşadığımızda "hayat mı" falan diye böyle söylemler olur ya, sanki bir milyon doları olursa o zaman hayatı yaşamış olacak, şimdi yaşayamıyor, ve her istediğini alırsa o zaman hayatı yaşamış olacak ama her istediğini alamıyorsa, sahip olamıyorsa o zaman o kadar yaşamış olmayacak. Neden? Çünkü aslında kişi bu durumda hayatı anlatmıyor, deneyimlerini anlatıyor.
"Allah Yolunda Ölenler" Ayeti ve Görünenin Ötesi
Bakın, bir ayet var, hepinizin aşağı yukarı mealini bildiği bir ayettir: "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Onlar diridirler. Lâkin siz şuurunda değilsiniz." Şimdizahiren, Allah yolunda öldürülen kişi ölü değil mi? Ölü değil mi zahiren? Öyle. Ama diyor ki "Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz." Şimdi bu, literal/aristo mantığıyla bir çelişkidir yani, değil mi? Allah yolunda öldürülmüş ama ona ölü deme. Bu ne demek aslında? Bak, dikkat et diyor: gördüğün veya görünenle hakikat, gerçeklik, aslî gerçeklik, bazen birbiriyle örtüşmez. Sen birini ölmüş görürsün ama ölü değildir; o haydır, o diridir ve Rabbi katında rızıklanmaktadır.
Tam tersinden söyleyelim: Allah ile diri olduğunu bilmeyen nedir? Ölüdür. Ama kendinidiri zannetmektedir. Onun da şu yoluna varacaksın: o zaman ben neye "hay" diyorum, neye "yaşamak" diyorum, neye "canlı olmak" diyorum, neye "ölü olmak" diyorum, değil mi? Bunun bir görünen yüzü var, bir de görünmeyen bir yüzü var.
Allah'ın peygamberin ömrüne yemin etmesi aslında Allah'ın kendi hakikatine, kendizâtına, sıfatlarına, isimlerine yemin etmesidir. Neden? Çünkü peygamberin ömründe açığa çıkan şey bunlardır. Peygamberin ömründe var olan şey nedir? Allah'tır. Allah'ın isimleri ve sıfatlarıdır. Yoksa peygamberin altmış bir veya altmış üç yıllık ömrü değildir. Onun tecelli eden ismi ve sıfatı Allah'ın hay ismidir; ona yemin ediliyor.
Peki bizde mesela bununla ilgili bir şey var mı? Biz buna dair bir şey hissediyor muyuz, idrak ediyor muyuz? Mesela benim hayatım, hayatım aslında Allah'ın hay isminin bir tecellisidir. Mesela bunu hiç düşündük mü? Mesela "hayatım" dediğimde veya "kaç yaşındayım" dediğimde ne geliyor aklıma? Veya "ben yaşıyorum" dediğimde, veya biri bana "sen yaşıyor musun" dediğinde aklıma ne geliyor? Tabii kiyaşıyorum, Allah hay ismiyle şu an beni yaşatıyor. Ve her an onun hay isminin benim
varlığımla bir bağlantısı var. O bağlantıyla ben canlıyım, o bağlantıyla ben yaşıyorum.
Yoksa "buna da yaşamak mı denir" deyip böyle kendi şahsi hikâyelerini, hoşuna giden veya gitmeyen deneyimleri değerlendirip, "işte bizimki de hayat mı" veya "işte bak bunlar hayatı yaşıyor" diyerek — bazen öyle olur, gazetelerde, dergilerde, Instagram'da, değil mi, böyle çok büyük şeyler paylaşıyor değil miinsanlar? Yediklerini, içtiklerini, gezdiklerini, tatillerini paylaşıp aslında ne demek istiyor? "Bak ben nasıl yaşıyorum biliyor musun" demek istiyor.
Biz de buna aldanan bir insan mı olacağız? "Bak adamlar nasıl yaşıyor, nerelerde yaşıyorlar, bizimki de hayat mı, biz de bizimkine hayat diyoruz" falan mı diyorsun? Yoksa orada acaba bu deneyimleri yaşayanlar canlı mı ölü mü acaba? Yemek yiyor ama acaba canlı mı ölü mü? Tatil yapıyor ama canlı mı ölü mü acaba? Bunu düşünüyor muyuz hiç acaba, değil mi? Gerçekten yaşıyor mu acaba o insan?
Yaşarken yaşıyor mu, yoksa bir ölüden miibaret? Zaten öleceğini düşünen insan ölüdür aslında.
O yüzden Allah yolunda ölmeye bakacağız. Allah yolunda ölmek demek illa savaşta ölmek demek değildir. Onun yolundaysa Allah yolunda ölürsün. Onun isim ve sıfatlarının tecellisi olarak yaşadığına inanıyorsa ölmezsin. O yüzden Yunus Emre "ölen hayvan imiş" diyor. Oradaki "hayvan" demek bir biyolojik canlılık demektir. Sen bedeninin biyolojik canlılığı ölünce kendinin de mi öldüğünü zannediyorsun? Ona işaret ediyor. Niye "âşıklar ölmez" diyor? Yani diyor ki, Allah'ı hakikaten seven, aşk derecesinde seven, ona aittir, ona bağlıdır; onundadır, ondadır ve ondandır. O zaman o insan için ölüm yoktur, o insan için ölümden bahsedemeyiz. Onun biyolojik bedeninin canlılığı gidebilir, bitebilir; ama o Allah'ın hay ismiyle canlıdır.
Dolayısıyla bunu idrak edebildiğimiz oranda hayatı yaşıyor oluruz, gerçekten hayatı anlıyor oluruz ve gerçekten yaşıyor oluruz. Aksi takdirde bir deneyimin içinde yuvarlanırız. Ve hayatımızı, dikkat edin, zihnimiz bize nasıl algılatıyor? Yaşadığın olayların toplamı diye algılatıyor, geçirdiğin senelerin toplamı diye algılatıyor. Hayat mı değildir bu? Hayat, senin Allah'la olduğunu idrak ettiğin durumdur. Bu durumu idrak edebildiğin anlar yaşıyorsun demektir.
Bazı insanın hayatında böyle hiçbir an yoktur. Bazı insanın hayatında birkaç dakika vardır. Bazılarının da her an onun da olduğunun bilincinde ve şuurundadır. O yüzden hayatınızı hiçbir zaman yaşadıklarınız ile tanımlamayın. Hayatınızı biyolojik canlılıkla, takvim yaşınızla, üzerinizden kaç tane güneş yılı geçmişle tartmayın. Hayat böyle bir şey değildir. Hayat takvim yaşı değildir. Hayat, Allah ile yaşadığının şuurudur. Bunu yaşıyorsan yaşıyorsun, canlısın. Bunu yaşamıyorsan yaşayan bir ölüsün. Yanizahiren yaşayan ama hakikatte bir ölüsün. O yüzden hepimizin bu anlamda dirilmeye ihtiyacı var _["deli rmeye" olarak duyulan bu ifade, bağlama göre "dirilmeye" olarak düzeltilmiştir]_.
İşte umre aslında insanı zahiren yaşayan bir ölü olmaktan çıkarıp gerçekten Allah ile yaşayan bir insan hâline getirme ibadetidir. Yani sen Allah ile yaşayansın. Yoksa "işte şu zaman doğdum, bu kadar yıl yaşadım, işte şu kalan senede de umreye gittim,
şunu yaptım, bunu ettim" — bu değildir. Veya hayatının zahiren nasıl geçtiği de değildir. İnsanların seninle nasıl muamelede bulundukları da değildir. Bedeninin mahiyeti de değildir; bazen hasta olursun, bazen sağlıklı olur bedenin, bu da değildir, o da bir deneyimdir, başka bir şey değildir.
Kadir Gecesi: Bir An, Bin Aydan Hayırlı
O yüzden ömür, kaynağının idrakinde olarak yaşadığın andır. Daha doğrusu aslında bir bilinç hâlidir. Onun üzerinden zaman geçmez. O bir bilinç, o bir şuur hâlidir. O yüzden ayette diyor: "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz, onlar Rablerikatında rızıklanmaktadır, lâkin siz onun şuurunda değilsiniz." O yüzden şuur her şeyin başıdır. Bir şeyiidrak edebildiğin ve ne olarak idrak ettiğin önemlidir.
O yüzden bir âlimin ifadesidir, der ki: "Allah ile bir an — Allah'ı unutarak veya ondan gaflet ederek yaşadığın binlerce yıldan daha hayırlıdır." Bakın, bir an daha hayırlıdır.
Allah'lasın, onunla varsın ve onunla tamsın, hiçbir eksiğin yok. Bunu bir an yaşa, binlerce yıldan daha hayırlıdır. Bu aynı zamanda Kadir gecesi demektir. O yüzden Kadir gecesi bir aydan daha hayırlıdır. O Kadir gecesi nedir? O bir gece değildir, o bir zaman dilimi değildir. O, Kur'an'ın hakikatiyle hemhâl olduğun, onu tam olarak idrak ettiğin, onun hakikatine tam olarak ulaştığın andır. O bir şuur hâlidir. Ve o bir an bin aydan daha hayırlıdır. Neden? Çünkü o an seni kaynağınla bağlar, seni kaynağına çeker. Artık sen Allah'tasın. Sen yeryüzünde, insanlar arasında şunu veya bunu yaşayan bir varlık değilsin, sen Allah'tasın, onunla yaşıyorsun ve onda olduğunu idrak ediyorsun. O an bin aydan daha hayırlıdır, o insan için öyle demektir.
"O belli bir gecede mi olur o zaman hocam? Yani Ramazan'da mı? Her Kadir gecesinde bir kişiye o hâl gelir mi?"
Tabii ki, tabii ki. Yani bir günü aynı şeyde aramak değil. Ama bizim gibi gafiller her günü Kadir gecesi yapamadığı için, hiç olmazsa bir günün içinde yoğunlaşsın diye Allah öyle bir lütufta da bulunmuş olabilir.
"Yani her geceyi Kadir bilmiş büyükler değil mi?"
Çünkü evet, idrak eden için her gece Kadir olabilir, olma ihtimali vardır. Ama kişigaflette ise, o zaman "işte bu gece Kadir gecesiymiş" diyerek biraz daha Kur'an ile meşgul olur, onu anlamaya, idrak etmeye çalışır.
*İhram: Hikâyelerden Soyunmak*
Dolayısıyla umreden başlamıştık. Umre aslında neden ibaret? Bir yerden başlıyorsunuz, ihrama giriyorsunuz ve tavaf yapıyorsunuz. Temelde bu yani. Bu ne demektir? Şimdiinsan, mesela umreye hacca gidenler bilir, işte böyle belli bir yerden — harem sınırları denir, belli bir sınırlar vardır — oranın dışından bir yerden başlamanız gerekir. Orada ihrama girersiniz. Bu ne demektir? Bu şu demektir: insan haktan, hakikatten, merkezinden, kendinden uzak olduğunu önce fark edecek. Bak, sen uzaklaşmışsın, kendinden uzaklaşmışsın, kendi hakikatinden uzaklaşmışsın.
"Ben" ve "kendim" dediğinde yanlış bir yerden bahsediyorsun, yanlış bir yerden konuşuyorsun, gerçek kendin değil o. O zaman uzak olduğunu fark et, fark et ve orada ihrama gir.
Yani zamanın ve mekânın senin üzerinde biriktirdiği, sana giydirdiği, sana kendinmiş gibi zannettirdiği her şeyi soyun, her şeyden uzaklaş. İhram budur. Bütün hikâyelerinibırak: "gencim, kadınım, erkeğim, yakışıklıyım, çirkinim, şanslıyım, şanssızım, sevildim, sevilmedim" — bütün hikâyeleri bırak. "Şunu istiyorum, bunu istiyorum, bu olursa mutlu olurum, bu olmazsa mutsuz olurum, işte hayat niye bana istediğimivermiyor" — bütün hepsini bırak. Bütün hepsini bırakabilirsen ihrama girmiş olursun. O yüzden ihrama girmek o kadar kolay bir şey değildir. Elbise çıkarmaya benzemez.
Buna dikkat etmen gerekir, bunlar boş şeyler değildir. Niye belli bir yerden? Çünkü bak, haram bölgesine gireceksin, oraya sahte şeylerle girilmez. Oraya "ben falanın kızıyım, falanın oğluyum, anam bu, babam bu" bu kafayla giremezsin. O kutsal bir mekândır.
Allah'ın Hazreti Ömer'e dediği gibi: "pabuçlarını bırak, ayakkabılarını çıkar, şu anda kutsal bir vadidesin." Sen paldır küldür giriyorsun; "sen kimsin, adım Ahmet, şurayı okudum" — CV'yi anlatıyorsun Allah'a. O CV ile sen giremezsin ki. Kendine anlatıyorsun bu hikâyeyi. "Ben kendim neyim" dediğinde ne anlatıyorsun kendine? Hikâyeyi anlatıyorsun. Kendine anlatırken şundan başlamalısın: "Allah'ın kulu." Bitti, bu kadar, nokta. Bunu deyinceye kadar ihram faaliyetini devam ettirmen lazım, tam ihrama girmen lazım. "Ben kimim? Allah'a aitim. O 'var ol' dedi ve var etti." Bana "hayatını anlat" dedikleri zaman bunu diyeceksin: "Allah bana var ol dedi ve var oldum."
Varlıktan daha büyük bir zenginlik var mı? Yok. Aklına şu gelmesin: "tamam da işte ailem çok sıkıntılıydı, annem böyle, babam böyle, yok şu dedi, bu dedi" falan — bak, bunlar hikâye. Bunlar soyulman gereken şeyler, bunlar ayrışman gereken şeyler. Bunlar öylesine söylenen şeyler değil; bunlar hakikatin ta kendisi olarak Kur'an'dan da öyle işleniyor. Yoksa orada Allah Hazreti Ömer'e "ayakkabılarını çıkar" derken "daha güzellerini mi giy" demiyor; bütün eklentilerden, bütün sonradan oluşmuş şeylerden, kendini tanımladığın ve taşıdığın şeylerden soyun diyor. Onları bırak, onlardan ayrış. Sen onlar değilsin.
Aklına bununla ilgili hikâyeler gelebilir. Bazı insanlara böyle hayatını anlattırınca böyle bir yüzü düşüyor. Neden? Çünkü anlatacağı bir sürü berbat olay var. Hâlbukionlar deneyimlerindir. Deneyimlerini de deneyim olarak anlatmalısın, kendi hayatın olarak değil yani. Kendi hayatın Allah'ın hay ismiyle şekillenmiş bir hayat. Bu kadar, başka bir şey yok. Allah'ın hay ismiyle ortaya çıkan bir hayatım var, başı da bu, sonu da bu, ortası da bu; başka bir şey yok bunun içinde. "Allah var ol dedi ve var oldum, Allah yaşa dedi ve yaşıyorum." Daha başka hiçbir şey yok. O zaman bütün yüklerinden özgürleşmiş olursun.
Tavaf: Bir Hiç Olarak Kaynağa Dönüş
İşte o zaman tavaf başlar. İhrama girdi, tavaf başlar. Ama ihrama girmeden tavaf olmuyor, değil mi? Neden? Çünkü sen merkezine doğru bir yolculuk yapacaksın.
Merkezine doğru yolculuk yapman için senin merkezinde olman gerekir. Ve senin hiçbir geçici, değişken bir şeyi taşımıyor olman gerekir. Bununla ilgili hatta bazen menkıbe kitaplarında şey vardır: işte Hazreti İsa mîracını yapıyor, cennete giderken üzerinde bir tespih varmış, o yüzden durdurmuşlar, geri gönderilir. Aslında bu ne demek isteniyor? Yani âlemden yana hiçbir şeyin olmayacak senin üzerinde, hiçbir şey. O şey seni durdurur, o şey senin yolundan seni alıkoyar.
O yüzden gerçekten ihrama girmeye ihtiyacımız var. İhrama girmek için illa falan coğrafyaya gitmenize gerek yok. Burada, şu anda bunu yapabilirsiniz, bu anda bunu gerçekleştirebilirsiniz, bu anda bunun farkına varabilirsiniz. Ve bunun farkına vardığınız zaman, o zaman gerçek anlamda yolculuğunuz başlar, gerçek anlamda merkezinize doğru hareket etmiş olursunuz.
_(Kısa bir ara.)_
Evet arkadaşlar, dolayısıyla kendimize gerçek anlamda dönebilmek için, kendimiz olmayan şeylerin farkına varıp bunların sadece deneyimler olduğunu — iyi kötü ne yaşanmışsa yaşanmış, onların sadece birer deneyim olduğunu — fark etmeye ihtiyacımız var. Aksi takdirde bir hikâyenin içinde kayboluruz. Bir hikâye size kendinizikendinizmiş gibi zannettirir. O yüzden hiçbir şeyi, yaşadığınız hiçbir şeyi "kendim" diye tanımlamayın. Aklınıza böyle bir cümle geldiğinde, bu doğru değil, bunu onaylamıyorum. "Ben çok kötü şeyler yaşadım." Hayır, böyle bir cümle kullanmıyorum. "Bana çok kötü davrandılar ve kendimi çok kötü hissettim." Böyle bir cümle kullanmayın. "Annem, babam, arkadaşım, eşim, dostum şöyle davrandı ve duygu dünyamda şöyle şöyle duygular oluştu, ve geçti." Bu kadar.
Bakın niye bizde duygular geçmiyor? Çünkü onlara "ben" diyoruz. "Bana şöyle davrandılar, ben böyle hissettim." E şimdi o his gider mi? O his ömür boyu sizi takip eder. Daha doğrusu siz onu takip edersiniz, siz onun peşine düşersiniz. Neden? Çünkü siz osunuz. Hani acı tatlı ne varsa hazinenizdir çünkü, onları bırakamazsınız.
Düşünün mesela şunu: yaşadığınız her şeyi unuttunuz, tıpkı anasından doğmuş bir çocuk gibisiniz; yaşıyor musunuz, yaşamıyor musunuz? Yaşıyorsunuz, değil mi? Ama bakın zihniniz ne kadar özgür olur, değil mi, hiçbir şey yaşamamış gibi. Aslında bizim en doğal hâlimiz böyle bir şeydir. O yüzden tasavvufta veled-i tıfl kavramı vardır, yanibir bebek gibi olma hâline dönmek diye bir kavram vardır. Yani bu şu demektir: sen hakikatte Allah'la var olan bir varlıksın; yaşadığın her şey sadece deneyimlediğin şeylerdir. Bu kadar. Sen onların üzerinden şekillenmiş bir varlık değilsin.
İşte ihram, edinmiş olduğun bütün kimliklerden, bütün hikâyelerden, bütün deneyimlerin üzerinden ürettiğin benliklerden soyunmaktır. Bunu yaptın mı, o zaman kaynağına doğru bir yolculuk yapmaya başlarsın. Kaynağına doğru yolculuk yapmak için geçmişin tortularından kurtulman gerekir. Bakın biz nasıl yaşıyoruz? Biz aslında farkında olmadan geçmişi bir yük olarak taşıyoruz. Geçmiş bizim yükümüz, o yükten
bağımsız değiliz. Geçmişimizin yüküyle bugüne bakıyoruz, geçmişimizin yüküyle bugünü yaşıyoruz — yaralarımızla, travmalarımızla, acılarımızla, utançlarımızla, korkularımızla yaşıyoruz. Onlar sanki bizim hayatımızın ayrılmaz bir parçasıymış gibiyaşıyoruz. Peki sen nasıl kendini bulabilirsin ki? Kendini böyle bulman mümkün müdür? Bütün o yaralar ve o travmaların altında kendini fark etmen mümkün mü?
Bir ilişkine bakarken bile anne babandan itibaren yaşadığın ilişkilerin penceresinden bakıyorsun. Mesela bir terk edilme yaran varsa hayata o gözle bakıyorsun, her ilişkin "sen de beni terk edeceksin" gözüyle yaşanıyor. Sevilmeyen biri olduğuna inanmışsan, her ilişkin "sen de bir gün beni sevmeyeceksin" hikâyesiyle yaşanıyor. Her mutluluğun "bu mutluluk bir gün bitecek" korkusuyla yaşanıyor. O yüzden mutlu olmaktan bile mutlu olamıyorsun. Hatta ben böyle insanlar görmüşümdür: "çok gülersem ağlarım, o yüzden hiç gülmüyorum." İşte "iyi bir şeyin olmasından hoşlanmıyorum, çünkü iyi olan her şey bitecek, öyleyse bitecek olan bir şeyi de yaşamak istemiyorum, iyi olsa bile." Böyle hikâyeler duymuşumdur kulağımla.
Neden? Çünkü geçmişin yüküyle yaşıyoruz, geçmişin hikâyeleriyle yaşıyoruz. Özgür bir bilince sahip değiliz. O zaman nasıl yol alabilirsin? Gerçekliği objektif bir şekilde nasıl görebilirsin? Bilincin bir şeyler tarafından örtülmüş, bir şeyler tarafından perdelenmiş, bir şeyler tarafından gölgelenmiş. Sen aslında şu anı yaşamıyorsun; bugünün sahnesiyle aslında geçmişi tekrar ediyorsun çoğu defa. O yüzden dikkat etmek durumundayız. Bütün yüklerden soyunmak durumundayız, yani gerçek anlamda ihramı giymek durumundayız. Ve kendimizi, dediğim gibi, hiçbir şeyle tanımlamamak. Bakın, erkek ve kadın olarak bile tanımlamamak durumundayız, bedenimizle tanımlamamak durumundayız. Anne babalıkla, evlatlıkla, hiçbir ilişkiyle tanımlamamalısın. Çünkü ilişkiler hayatta önemli bir tuzaktır insanoğlu için.
O yüzden Kur'an bize "evlat bir fitnedir" der. Aslında evlat, ilişkilendiğin her şeyin anlamına gelir aynı zamanda; genişletirsek anlamı. Neden evlat bir fitne? Çünkü "evlat benim parçam, benim kanım canım" diyorlar ya, böyle insanlar cahil cahil yani; sen kendin var etmiş gibi, "benim kanımdan, canımdan" falan filan böyle. Bu yüzden Allah uyarıyor, "onlar bir fitnedir" diyor. Yani ne demek? Senin kendini özdeşleştirme ihtimalin en yüksek olan şeylerden bir tanesi. O yüzden dikkat et diyor. Bu sadece onun için değildir. O yüzden diyorum, bütün ilişkileriniziiçine alan bir şeydir: annenizdir, babanızdır, kardeşlerinizdir, evladınızdır, en samimi arkadaşlarınız, dostlarınızdır. Kendinizi hiçbir şeyle tanımlamayın. Ama iyi bir anne olun, iyi bir baba olun, iyi bir evlat olun, iyi bir arkadaş olun, iyi bir dost olun; bunu kastetmiyoruz bakın.
Ama "işte ben çocuklarımın babasıyım, çocuklarımın annesiyim" diye kendini böyle tanımlama.
"Hocam mesela, bir sultanın huzuruna çıkacağımızda, saray kapısına geliyoruz mesela; 'ben Bursa kadısıyım' diye kendimi unvanımla tanımladığımda içeri alınmıyorum doğal olarak."
Değil mi? Yani Allah'ın huzuruna kendi unvanınla giremezsin. Evet. O yüzden bazı menkıbe kitaplarında şey der yani — hatta biraz Bayezid-i Bistami'ye atfedilir — bir manevi vizyonda diyor ki: "cennetin kapılarını gördüm, çok kalabalıktı. Yokluk kapısına baktım, fazla kimse yoktu, ben de oradan girdim." Yani varlık kapısından zor girersiniz, yokluk kapısından kolayca girilir. Mesela Allah'ın huzuruna çıktın, nesin?
"Hiçbir şeyim ya Rabbi." Bu kadar. "Günahım var, affına geldim. Sevabın var mı?" "Vallahi hiç bildiğim kadarıyla bir sevabım yok yani, varsa da hepsini sen yaptırdın, senin eserin, kendime mal edemem. Günahı kendime mal edebilirim, oradan da senin rahmetine müracaat ediyorum. Senden başka bir kapıya binmiyorum. Senin takdirine de bütün kalbimle razıyım." Diyebilirsen o zaman daha fıtri bir yerden başlamış olursun hayata. O zaman o tavaf da kaynağına bir dönüş yolculuğu olur.
Ne olarak tavaf edersin? Bir hiç olarak. Zaten tavaf yapman için ihramlı olman lazım; "bir" olarak tavaf edemezsin, bir hiç olarak tavaf edebilirsin. Sadece Allah'ın sana verdikleri var senin, değil mi? Başka bir şey yok. Senin ürettiğin, senin inşa ettiğin, senin hikâyeleştirdiğin hiçbir şey yok senin üzerinde. Ne olarak Allah'a gidiyorsun? Allah seni ne olarak yaratmışsa o kadardır. Kendine ait hiçbir şey yok.
Varlığın Yükü ve Ego'nun Oyunu
Ama bakın dikkat edin, ego ne kadar çalışıyor, kendine ait bir şey kılmaya çalışıyor. Hatta bununla ilgili çok güzel bir menkıbe vardır. İşte adamın biri Bağdat'taki halifeyiziyaret edecek, ona bir hediye götürüyor falan filan. Böyle çok sıcak, kurak bir yerden işte halifeye gidecek; "götürülecek en güzel hediye nedir" demiş, "su, en kıymetli şey su." Doldurmuş bir tulumu, götürmüş. Bakmış ki Bağdat'ın yanından ırmak geçiyor.
Almış tulumu kenara koymuş, demiş "hiçbir şeyim yok, hiçbir şey olarak geldim" demiş. Ve o zaman onu içeri almışlar. Yani Allah'a ne verebilirsin, ne götürebilirsin? Acizinden ve fakrından başka ne götürebilirsin? "Hiçbir şeyin yok ya Rabbi. Sahilim sensin, benim bütün varım yoğum sensin, bana ait başka hiçbir şey yok, benim bir şeyim yok." Bu ne kadar büyük bir özgürlüktür. Ama insan egosu kandırıyor, insanı aldatıyor.
Allah'a neyle gideceksin? "Ya Rabbi, on hac yaptım, on beş tane umre yaptım, var mı bunları aktaran" falan böyle mi gideceksin? Sen o umrede, o haccta hiçliğine vâkıf oldun mu, hiçliğiniidrak ettin mi, bir hiç olduğunu kavradın mı, kendine ait hiçbir hayrın, iyiliğin, güzelliğin olmadığının farkına vardın mı? Üzerindeki bütün güzelliğin, hayrın, iyiliğin Allah'tan olduğunun farkına vardın mı? Vardıysan işte sen haccetmişsin demektir. Yoksa öbürü sırtına yüklendiğin bir yük daha olur. "Ben hacca da gittim, ben umreye de gittim, ben şunu da yaptım, ben bunu da yaptım." Pekibütün o yaptıkların seni özüne mi döndürdü, yoksa tırnak içinde söylüyorum, "varlık sahibi" mi kıldı? "Benim şuyum var, buyum var" noktasına mı getirdi, yoksa hiçliğinin farkına mı vardırdı?
Bakın peygamber ne diyor? Mesela bazıları bunu anlamıyorlar. "Bana yarın ne yapılacağını bilmem" diyor. Bu şu demektir: peygamber hiçbir şeyi kendine mal
etmiyor. Hiçbir şeyi kendine mal etmediğiiçin, yani Allah "bana ne yapacağım bilmem" dese ki, cehenneme derim ki "sen bilirsin ya Rabbi, öyle adaletin, takdirin bunu gerektiriyorsa sen bilirsin, bilmem ben." Neden? Demiyor ki "ben bu kadar insanın imana girmesine vesile oldum, şu kadar insanın hidayetine vesile oldum, bu kadar bilmem ne oldum" — böyle bir şey yok ki peygamberde. Hiçbir şeyi kendine mal etmiyor. O yüzden diyor ki "bana yarın ne yapılacağını bilmem." Bizim ortalama Müslümanlar da, "bak peygamber bile cennete girip girmeyeceğini bilmiyor" falan diye şey yapıyorlar. Ya konu o mu ya? Sen orada mısın hâlâ? "Ben cennete migireceğim, cehenneme mi gireceğim" — orada mısın, yoksa kendi hakikatini bulmak derdinde misin?
Peygamber diyor ki: "hiçbir hayrı, iyiliği kendimden bilmiyorum, bana ait değil, hepsiAllah'a ait." O yüzden "bana yarın ne yapılacağını bilmem." Allah dese ki "rahmetimden gir" — peygamber diyor "hiç kimse yaptığı şeyle cennete giremez." "Sen de mi ya Resulallah?" "Ben de" diyorum. Neden? Çünkü cennete bir şeyle giremezsin ki. "Ya Rabbi, hiçbir şeyim yok, senin lütfuna, senin rahmetine sığınıyorum" dersen girebilirsin. Bu şey gibidir: farz et ki çok muazzam bir sarayın var, muazzam bir ziyafet hazırlamışsın. Biri de geliyor, "buraya girmen için para lazım" diyor. O bu parayla — "param yok" diyeceksin. O zaman "seni de mi alalım" diyecekler, "param yok" desen, "e o zaman girebilirsin" — bu sizin lütfunuza bağlı dersen seni alırlar içeri. Yoksa sen cebindeki üç beş kuruşla girmeye kalkarsan giremezsin. Çünkü cennete girmenin öyle bir imkânı yok. Yani yapıp ettiklerinle gireceğin bir şey değil o, o Allah'ın bir lütfu. Allah öylesine "namaz kılın cennetialayım" demiyor; hani cennetin fiyatı olduğu için değil o. "Rabbinizi tanıyın, bağınızı hatırlayın, ben de sizi cennetime alayım." Cennet Allah'ın bir lütfu, onun bir ikramı. Yoksa bizim hak ettiğimiz bir şey değil, ne yapsan hak edemezsin. Çünkü "hak ettim" dediğin şeyin içinde Allah'ın payı var. "Merhamet ettim" desen, Allah diyecek ki "dur, o zaman ben senin kalbine koyduğum merhameti geri çekeyim, bakayım onu yapabilecek misin." Yapamazsın. "İlim öğrettim" desen, "sana verdiğim aklı alayım bakayım, kalır mı ilmi" — kalmaz. Neyinizle cennete gireceğinizi zannetseniz, düşünseniz, bakın onun içine, onun içinde Allah var. O zaman senin olabilir mi? Yaptığım ibadetin içinde bile Allah'ın lütfu var.
O zaman akıllıysak ne yapacağız? Ömür boyu ikramda duracağız. Hiçbir şey giymeyeceğiz, tırnak içinde, dünyevi, maddi, zahiri: "ben şunu biliyorum, bunu yaptım, bunu ettim, kitap yazdım" falan ettim. Bırak bunları. Bunlar öylesine söylenen şeyler. Hakiki olarak: "Ya Rabbi, hiçbir şey olarak sana geldim, hiçbir şeyim yok, bir sen varsın zaten. Senden başka neye var denilebilir ki, değil mi?" Mutlak vardan başka bir var olabilir mi? Biz o varlığın gölgeleriyiz, asılları değiliz. Ve diyoruz ki "ya Rabbi sen varsın." Ne kadar mükemmel bir şey, ne kadar büyük bir hafiflik aslında, değil mi? Ama bakın "bir şey olmaya" çalışmak ne kadar ağır ve büyük bir yük.
Ego size sürekli ne hatırlatıyor? "Bir şey ol, bir şey ol, bir şey ol. Kendini göster, kendiniispat et." Hakikiinsan kendiniispat etmez, kendiyle Allah'ı ispat eder. "Ben sana merhametli davranıyorsam, bu benden değil. Ben neyim işte, bak zahiren gör
neyim? Bir atom ve organ topluluğu. Bu mu fedakârlık yapacak?" Hani bir adam kitap yazmış ya "gen bencildir" diye. Doğru, gen bencil olabilir ama insan fedakâr olabilir.
Çünkü insan kendinden ibaret değildir. Sen kendini eğer biyolojik bir varlık zannediyorsan, sen nasıl merhamet edebilirsin? O merhamet bu kalıbın içine konmuş, görülür de bu kalıptan çıkıyor gibi gözüküyor. Ama bu kalıptan değil ki. O zaman bütün bunların kaynağı nedir? Bütün bunların kaynağı Allah'tır. Ve iyi ki de Allah'tır, çünkü ben bunları üretemem. O yüzden bir âlimin ifadesiyle diyor ki: "varlık yükü ağırdır, sen bu yükü taşıyamazsın."
Bakın, insanlara "abi var olmaya çalışıyorum" diyorlar. Ben de soruyorum, ne yapıyorsun? "Ya işte mücadele ediyoruz." Niye? "Var olmaya çalışıyoruz" diyorum, ya, içinden bu çok ağır bir yük almış. Çok ağır bir yük almış, altında kalacak yani. Varlık, Allah tarafından sana bahşedilen bir şey. Sen kendini mi var etmeye çalıştığını zannediyorsun? Uyurken bile kendinin farkında değilsin. Uyanmasan haberin bile olmayacak, değil mi? Öyleyse sen hangi varlık yükünü taşıdığını zannediyorsun? "Kendimi var etmeye çalışıyorum, var olmaya çalışıyoruz" — biz varlığın sonsuz lütfu ve keremiiçindeyiz. Bunun şükrünü eda etmeye çalışacağız. Bu ne kadar büyük bir lütuftur: Allah var ve O var. Bu ne kadar büyük bir lütuftur. Ve bunun kimseye ispat edilmeye de ihtiyacı yoktur.
Bakın, o sahte benliğimiz bizi her zaman, her yerden kandırmaya çalışıyor. "Varsan" o zaman diyor "kendiniispat et. Varsan kendini sevdir, kendini beğendir, kendinionaylat, takdir kazan, hayranlık uyandır." Niye abi? Yani niye bunu yapacağım? Yaniben bu yükün altına niye gireyim, değil mi? "Gir gir, fena olmaz" diyor, "alkışlarlar" diyor. Sonra abi, sonrası meçhul, sonrası ağır bir yük. O yüzden yine bir âlimin ifadesiyle, bu dünya diyor, "nefsin gözüyle bakarsan bir üzüm yedirir yüz tokat vurur." Üç gün alkışlanırsın, dördüncü gün "niye alkışlamıyorlar" diye üzülürsün. Çünkü dördüncü gün başkalarını alkışlıyorlardır, beşinci gün bir başkalarını alkışlayacaklar.
Bakın, ben bir zaman "ben" derken de o sahte benlik anlamında söylüyorum — zahirî olarak ben bir zaman gençtim, yirmi yirmi beş yaşında, şimdi elli yedi yaşındayım.
Şimdi bu ben miyim? "Ben" dersem kendime haksızlık yapmış olurum. Ama eğer nefis nazarıyla bakarsan bunu demekten başka elinde bir çare olmayacak: "ya ben bir zaman gençtim, işte taşı sıksam suyunu çıkarırdım, şimdiihtiyarladım ama göstermiyorum" falan filan, numara yapmaya çalışacaksın, "genç gösteriyorum" değil mi falan filan diyeceğim etrafa. O diyecek ki "acıyacağım sana, genç gösteriyorsun." Biri de yüzüme yapıştığında "ne genci de, işte yaşlanmışsan kabul et" diyecek bir yerde, değil mi? Bu sahtekârlıklara girmek zorunda mıyız yani, değil mi? Kendinibeden zannedip niye bu kadar yükün altına giriyorsun? Bu beden sana verilmiş bir emanet. Bir gün aldığın gibi bir gün bırakacaksın yani. Niye bunun üzerinden kimlik üretiyorsun? Bak, bir zaman "gencim" diyordun, bir üzüm yedin, şimdi her gün yaşlılık tokadını yersin o zaman, eğer kendini beden kabul edersen.
O yüzden diyor o âlim: eğer nefis nazarıyla bu dünyaya bakarsan, bir üzüm yedirir yüz tokat vurur. O yüzden uyanık ol, nefis nazarıyla bakma, Hakk'ın nazarıyla bak.
Allah seni nasıl görüyor? Allah diyor "ben sizin yüzlerinize, bedenlerinize, suretlerinize bakmam" diyor. Sen diyorsun ki "sen bakmıyorsun ama ben bakarım" diyorsun. Böyle bir cehaletin içindeyiz ya. Ne kadar garip bir şey. "Ben bakmam" diyor Allah ya. "Boyun kısa mı, uzun mu, saçın dökülmüş mü, genç misin, yaşlı mısın, yakışıklı mısın, değil misin, ben bunlara bakmam" diyor. "Sen bunlar değilsin" diyor. "Sen benim ruhumdan üflediğim varlıksın" diyor. Şeytan surete bakıyor. Şeytan diyor ki "o topraktan, ben ateşten." E peki sen şimdi şeytanın tarafında mısın, Allah'ın tarafında mısın? Bu kadar bedenine özenmek, bu kadar bedenine odaklanmak ne demektir, değil mi? Bir düşün bakalım, neredesin, hangi tarafta duruyorsun? "Ben senden daha güzelim" diyen insan şeytanın tarafından mıdır, Allah'ın tarafından mıdır? "Ben senden daha gencim, daha güzelim, daha yakışıklıyım" — "daha fitim, daha freshim" diyenler kimin tarafından konuşuyorlar? Allah'ın tarafından mı konuşuluyor bu, şeytanın tarafından mı konuşuluyor?
O yüzden Allah kendimize gelmemizi öneriyor. Neden? Çünkü senin kendini sahtelikler içinde kaybetmeniistemiyor. Velev ki bütün insanlar kendilerini sahtelikler içinde kaybetmiş olsunlar, sen kaybetmeme şansına sahipsin. Bak, Allah peygamberin ömrüne yemin ediyor; bir tek peygamber de kalsa yine peygamberin ömrüne yemin edecek. Neden? Çünkü o peygamber Allah'la yaşıyor, onun için ömrüne yemin ediliyor. Sen de Allah'la yaşıyorsan, bunun şuurundaysan, Allah senin ömrüne de yemin eder. Neden? Çünkü senin ömrün onun hay isminin bir parıltısıdır.
*Sonuç: "Allah Bizimledir"*
Yoksa öbür türlü senin ömrün ne olur? Mezar taşındakiiki rakamın arasındaki tireye döner. 1956-2006, tire, o olur senin ömrün. Senin ömrün bir mezar taşında ya da bir kâğıtta rakamlardan ibaret olur. Hâlbuki senin ömrün o mudur? Hayır. Senin ömrün Allah'ın hay isminden gelen bir parıltıdır. Sen busun, senin hayatın budur. O yüzden kimse senin hayatını çalamaz, senin hayatını berbat edemez, senin hayatını karartamaz. Bütün o kavramlar, cümleler, yorumlar yanlış yorumlardır. Ve asla onların tuzağına düşmemek ihtiyacındayız.
Evet, dolayısıyla arkadaşlar, gerçek anlamda hayat ya da ömür nedir, buna dikkat etmeye ihtiyacımız var. Hayat dediğimizde, ömür dediğimizde deneyimlerimizi kastetmiyoruz. Ne yaşamış olursam olayım — bak peygamber ne yaşamış olursa olsun, değil mi, önemi var mı? Hayır, hiçbir önemi yok. Taşlanmış da olabilir, dışlanmış da olabilir, ambargoya uğramış da olabilir, öldürmek için insanlar peşine düşmüş de olabilir. Bak, bunların hepsi gerçekleşmiş. Ama peygamber Allah ile yaşamış. Bakın en ölümcül anda bile, o hicrette, bir mağarada, peşinde onu öldürmeye çalışan insanlar varken, ne diyor Hazreti Ebu Bekir'e? "Hüzünlenme, Allah bizimledir." Hayat budur. Hayat, bu bilincin bulunduğu andır; bu bilinç varsa bir hayat var demektir _[bu bölümde ses kaydı bozuktur; bağlama dayalı olarak yeniden_
_kurulmuştur]_. Ve unutmayın, bu hayatı korumak zorunda değilsiniz, çünkü bu Allah tarafından korunuyor. Siz sadece üzerinize düşeni yapın: susadığınız zaman su için, acıktığınızda yemek yiyin. Ama hayatı siz var edemezsiniz.
"Peygamber orada şunu mu demek istiyor hocam? Yani orada öldürülebilirlerdi. YaniAllah 'bizimle' derken iki anlamda mı koruyor?"
Tabii. "Allah bizimledir" diyor — yani merak etme, bunlar bizi bulamazlar demek, bunlar bizi göremezler demek. Bak, örümcek ağ örmüş, güvercin yuva yapmış, falan değil yani. Allah bizimledir. Ve bu değişmeyecek olan bir şeydir. Öldürülseler de, zahiren ne olursa olsun, dikkat et diyor; yani başına gelebilecek hiçbir şey seniAllah'tan ayıramaz. Neden? Çünkü Allah bizimle, biz de onunlayız. Bu hiçbir şeyle değiştirilemez, hiçbir şey bunu gölgeleyemez. O yüzden hiçbir şeyin bunu gölgelemesine izin vermeyin. Gölgeliyorsa, bu sizin bilincinizin gölgelenmesindendir; hakikatte o hiçbir zaman gölgelenmez. Ama siz gündelik korkularınızla, gündelik hikâyelerinizle bazen onu gölgelersiniz.
"Allah bizimledir" — unuturuz bunu o zaman. Ne İsmail'im kiminle falan, dertle, ödeyeceği faturayla veya işte şununla bununla. Nerede Allah bizimle? Allah bizimle, evet, her zaman bizimle. Ama ben kiminleyim? Oraya dikkat etmem gerekiyor _["Ben kimliyim" ifadesi bağlama göre "ben kiminleyim" olarak düzeltilmiştir]_.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Konuşmacı "sanıyorum Bakara suresinin 158. ayeti" diyerek (kendisi de emin olmadığını belirterek) şu meali aktarmıştır: "Ömrüne ant olsun ki onlar sarhoşluklarından dolayı bocalayıp durmaktadırlar." Bu ifade içerik olarak Bakara 2:158 (Safa-Merve ile ilgili ayet) ile örtüşmemektedir; söz konusu mealin içeriği Hicr Suresi 15:72'deki "Lealmruke..." ayetine yakındır. Konuşmacının kendisi de belirsizliğiniifade ettiğiiçin bu, kesin bir alıntı olarak değil, editöryel bir düzeltme notuyla birlikte aktarılmıştır. - "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz, onlar diridirler, lakin siz şuurunda değilsiniz" meali, içerik olarak Bakara Suresi 2:154 (ve benzer şekilde Âl-i İmrân 3:169) ile örtüşmektedir; ancak konuşmacı sure/ayet numarası belirtmeden "hepinizin aşağı yukarı mealini bildiği bir ayettir" diyerek aktarmıştır, bu nedenle resmi bir alıntı olarak değil paraphrase olarak not edilmiştir. - "Kur'an bize evlat bir fitnedir der" ifadesi, içerik olarak Enfâl 8:28 veya Teğâbün 64:15 ile ilişkilendirilebilir; konuşmacı sure/ayet numarası belirtmemiştir. - Kadir gecesinin "bin aydan hayırlı" olduğuna dair pasaj, Kadir Suresi 97:3'e gönderme niteliğindedir; ancak konuşmacı doğrudan bir alıntı yapmamış, kavramı yorumlamıştır.
Tüm Ayet İndeksi →İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.