Sahte Benlikle Kur'an Anlaşılmaz
Kısa Özet
Sohbette "Allah'ın fıtratına çağırdığı din" ayetinden yola çıkılarak, muallim-talebe ilişkisinde asıl talep edilenin kişi değil ilim olduğu; Kur'an'ın insanı önce sahte inanç ve beklentilerinden temizleyip (tezkiye) ancak ondan sonra kitap ve hikmeti öğrettiği anlatılıyor. Hz. Yusuf, Hz. Asiye, Nuh'un karısı gibi örnekler ve "Allah bana yeter" ayeti üzerinden, kişinin içindeki "sahtekar benlik" temizlenmeden hiçbir ayetin hakikatiyle anlaşılamayacağı gösteriliyor. Sohbet, Hz. İsa'nın ekinci meseli, "Allah verdiğinden eksiltecek" ayetinin doğru yorumu ve korkuya değil aşka dayanan gerçek iman üzerine devam ederek, Allah'ın asıl nimetinin O'na yakınlık hissi olduğu vurgusuyla, Fatiha duasının kişinin kendi arzularına göre nasıl çarpıtılabileceğiörneğiyle kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kur'an önce insanı yanılgılarından arındırır (tezkiye), ancak ondan sonra kitabı ve hikmeti öğretir; arınmadan okunan bir ayet hiçbir zaman hakikatiyle anlaşılamaz.
- Hz. Yusuf'un kuyuya atılması, Hz. Asiye'nin kocasının Firavun olması gibi örnekler üzerinden, kişinin kendi hayatındaki benzer bir duruma nasıl tepki vereceğini sorgulaması, içindeki "sahtekar benliği" ifşa eder.
- Allah'ın verdiği en büyük nimet mal, güzellik veya ilişkiler değil, O'na duyulan yakınlık hissidir; arzular, korkular ve beklentiler bu yakınlığı perdeler.
Giriş: "Allah'ın Fıtratına Çağırdığı Din" ve Öğretmenler Günü Vesilesi
Çoğunuz duymuşsunuz: Allah'ın üzerine fıtrat ettiği dine çağırıyor Allah. Yanipeygamber hangi dine çağırıyor veya çağırdığı dinin mahiyeti nedir? Senin üzerine
yaratılmış olduğun dine çağırıyor seni. Yani seni senin kodlarına, senin fıtratına, yaratılışına, mahiyetine yabancı bir mesajla çağırmıyor Allah. Ama diyeceksiniz kibize biraz yabancı geliyor değil mi? Mesela bir ayet okuyoruz, diyoruz ki "ya bu benibiraz aşar yani." Mesela işte "onlar affederler, öfkelerini yutarlar, kendilerinin ihtiyacı olduğu halde ihtiyacı olanlara öncelik tanırlar." Bunları duyduğumuz zaman içimizde "ya bu o kadar bana göre değil, bu beni aşar" gibi hikayeler üretiyoruz. Neden? İşte biraz bugün onun üzerine konuşacağız.
Bu öğretmenler günü vesilesiyle söylüyorum: modernizm maalesef her türlü kutsal, manevi, hakiki şeyi reddetmiş, daha sonra kendisi bir kısım günleri, ayları, saatlerikutsallaştırmaya çalışmış. Aslında bakarsanız böyle bir durum var, tırnak içinde kendibayramlarını, kendi özel günlerini üretmeye çalışmış. Ben de bir zaman hatırlıyorum, bir gün baktım telefona bir mesaj yazmış: "24 Kasım'da hocam" diyor, "öğretmenler gününüz kutlu olsun, bize çok şey öğrettiniz." Önce bir şaşırdım, ben kendimiöğretmen gibi algılamadığım için bana önce bir garip geldi, sonra dedim ki 24 Kasım öğretmenler günü olduğu için böyle bir mesaj atılmış diye değerlendirmiştim.
Muallim ve Talebe: İlme Talip Olmak, Kişiye Değil
Ve tabii ki ben öğretmen deyince, hani bunun eski klasik kültürümüzdeki karşılığı muallimdir. Bu daha güzel bir ifade: muallim ve talebe. Şimdi öğretmen ve öğrenciolmuş. Muallim ilim kökünden gelen bir şey, yaniilme aracılık ederek bir ilmin, bir bilginin, bilgeliğin birine aktarılmasına vesile olan kişi. Çok güzel bir anlamı var ve ilimle bağlantılı bir kavram. Talebe de o ilmi talep eden.
Ve bakın çok ilginç bir şeyden daha bahsetmek isterim: eskilerde çok böyle "şahsın talebesi" kavramı pek kullanılmazdı. "Falanın talebesiyim, falanın öğrencisiyim" kavramından ziyade, işte "ben falan ilmi falan hocadan öğrendim." Yani aslında sen ilim öğreniyorsun, ama kimden öğrenmişsin? Falan hocadan. Diyelim kiişte Arapçayı falan hocadan, astronomiyi falan hocadan öğrenmişsin. Dolayısıyla bunu, bir şey öğrettiğini düşünenlere de söylemek istiyorum: aslında insanın talebesi yoktur. Yanibenim talebem olamaz, bir alimin de talebesi olamaz. Talebelik ilme yapılır. Yani talep eden neyi talep ediyor? Bir insanı mı talep ediyor? Hayır, ilmi talep ediyor. O yüzden eski kültürümüzde "ilme talip olmak" diye bir kavram ifade edilir.
Peygamberin Talebesi Diye Bir Kavram Yok
İlmin talebesi mesela biz "Kur'an talebesi" diyoruz değil mi? Mesela bizim İslamiliteratürde "peygamberin talebesi" diye bir kavram yok mesela, değil mi? Ben duymadım mesela, "işte peygamberin talebesiydi" böyle bir şey yok değil mi?
Peygamber ne öğretiyor? Kur'an öğretiyor. Öğrenenler ne öğreniyor? Kur'an'ı öğreniyor. Dolayısıyla bu, tırnak içinde söylüyorum, insan odaklı yaklaşımımızı biraz ilim kavramına odaklı bir şekilde tanımlamamız çok daha doğru olacaktır. Ve bu daha hakiki ve sahih bir yaklaşım olurdu. Bunu bazı büyük alimler de böyle algılamışlardır; mesela [bir alimin] "kendi talebesi" diye bir kavramı yoktur. Diyelim ki Allah ona bir eser telif etme imkânı vermiştir.
Mesela diyelim ki ne okuyoruz, farz edelim hadis okuyoruz — işte İhya-i Ulûmi'd-Din'den ahlak okuyoruz mesela, veya diyelim ki bir hadis kitabından hadis okuyoruz, onu öğreniyoruz — şeklinde bir yaklaşım sergilenirdi.
O yüzden hani günümüzde bazı böyle — sağ olsun — kibirli hocalar, "işte benim talebelerim, benim hani arkandan gelenler" gibi böyle, bununla bir övülme, bununla bir gururlanma tuzağına düşebiliyorlar. Halbuki biz öğretmiyoruz, tırnak içinde söylüyorum, veya biz öğretici değiliz, veya talep bize değildir. Yani siz sanmıyorum kibeni talep ederek buraya geliyorsunuz değil mi? Beni talep etmek — öyle bir tür olmamalı da. Beni talep ediyorsan ben yaşlı bir insanım, yakın bir zamanda da ölebilirim. Ama bir bilgiye geliyorsan, ilme geliyorsan, ilmi talep ediyorsan, o zaman bu doğru bir yaklaşımdır.
Hz. Ebu Bekir'in Sözü: Peygamber Ölür, Allah Bakidir
Hatta işte Peygamberimizin vefatında bile Hz. Ebu Bekir'in ifadesiyle: peygamber vefat eder ama Allah hay ve ebedidir. Siz neyi talep ediyordunuz? Peygamberin dünyadaki şahsiyetini mi, yoksa Allah'ın ona verdiğiilmi mi talep ediyorsunuz? Eğer Allah'ın ona verdiğiilmi talep ediyorsanız, o zaten Kur'an'da size mesaj olarak iletilmiştir. O yüzden peygamber ne yapıyor? Kitabı bırakıyor. Şahıs merkezli bir yaklaşım söz konusu değildir. İster öğretici pozisyonda olun ister öğrenici pozisyonda olun, kendinizi de merkeze almayın, öğreten kişiyi de merkeze almayın. İlimdir asıl olan şey ve o ilimden ne kadar pay alabiliyorsak o kadar güzel bir şeydir.
Kur'an'ın İki Aşaması: Önce Tezkiye, Sonra Kitap ve Hikmet
Bununla ilgili önemli bir noktaya işaret etmek için bugün niyetliydim, o da şu: Kur'an'da birkaç defa bu mealde ayetler geçer. Allah peygamberlerin misyonunu anlatır — yani bir peygamber ne yapar? Bir peygamber bu dünyada bu insanların içinde ne yapar? Allah'ın ayetlerini tilavet eder. Yani bir kısım bilgilerle ne yapar? Sizitemizler, arındırır. Kur'an'ı kavramla ifade edersek sizi tezkiye eder, sizi arındırır, sizitemizler. Neyden temizler? Yanılgılarınızdan. Kendinizle ilgili yanılgılardan, hayatla ilgili yanılgılardan, hayata dair yanılgılarınızdan, varoluşa dair yanılgılarınızdan, mutlu olmaya, mutmain olmaya dair yanılgılarınızdan, sahte arayışlarınıza dair yanılgılarınızdan sizi temizlemeye çalışır. Önce bir bilgiyle sizi temizler. Bu Kur'an'ın ifadesidir. Temizler, ondan sonra kitabı ve hikmeti öğretir.
Kitabı ve hikmeti öyle ilk elde öğrenemeyiz. Öğrenirsek ne olur? Karmakarışık oluruz.
Yani bir taraftan "ben Allah'ı çok seviyorum" bir taraftan da eğer sevgilin seni terk etmişse çökersin. Hani "nerede kaldı Allah sevgisi, Allah'a olan duyarlılığın." Neden bu karmaşa doğuyor? Veya diyelim ki "Allah beni tam olarak anlasın" — niye bir insanın, eşim dahi olsa, beni anlamaması beni bu kadar demoralize ediyor, bu kadar düşürüyor? Neden? Çünkü ben kitabı öğrenmiyorum ki. Ben kitabı öğrenemem, bu kafayla kitabı öğrenemem.
"Kalpler Ancak Allah İle Mutmain Olur" Ayetini Neden Anlayamıyoruz?
Dünyanın beni mutlu edeceğini, dünyanın beni tatmin edeceğini — işte atıyorum, güzel bir evliliğin, beni anlayan bir eşin, beni çok seven çocuklarımın, beni takdir eden arkadaşımın olması beni tatmin eder dersen, Kur'an'ın "kalpler ancak Allah ile mutmain olur" ayetini anlayamazsın. Sana defalarca okunur, sen de okursun ama bir türlü anlayamazsın. Neden? Çünkü içeride bir şey diyor ki "ben güzel bir evle de mutmain olurum, işte böyle güzel bir arabam olursa epey mutmain olurum, eskiarabamı değiştirirsem fevkalade mutmain olurum, işte eşim bana çok sevgi dolu, ilgiliyaklaşırsa benden mutlusu yoktur" dersiniz. Şimdi böyle bir algıyla o ayeti anlama şansınız var mı? Olamaz. O yüzden dedim kitabı ve hikmeti anlayamayız. Anlamak için arınmaya ihtiyacımız var, temizlenmeye ihtiyacımız var. Bütün o sahte benliklerin hikayelerinden arınmaya ihtiyacımız var.
Kurbağa-Prenses Hikayesine Gönderme: Önce Arınma
Geçen hafta ne anlatmıştık? Kurbağayla prensesin hikayesini anlatmıştık. Önce o kurbağalardan kurtulmak zorundayız. Bir şeyleri yanlış algılamaktan kurtulmak zorundayız. Allah benim istediğim bir şey yapmadığında "Allah'ın bana gıcıklığı var" diye düşünmemem lazım. Veya "ya işte Allah niye onlara istediklerini veriyor, biz bu kadar ibadet ediyoruz bize vermiyor" dememem lazım. Ama diyorsun. Neden? Çünkü yanlış kodlamaların var. Eğer Allah'ın iyi bir kulu olursan benim istediklerimi yapar diyorsun. Ben çok şunu duymuşumdur: "eskiden böyle dindardım şimdi pek değilim." Niye diyorum? "Ya çok dua ediyordum ama olmuyordu, o yüzden böyle dinden soğudum, Allah'tan soğudum." E tabii ki soğursun. Çünkü hani çocukça yaklaşıyorsun, yanlış yaklaşıyorsun, yanlış bir yerden bakıyorsun. Sen zannediyorsun ki ben Allah'a ibadet vereceğim, o da ne istiyorsan sana onu verecek.
Hz. Yusuf'un Hayatı: Kuyudan Sultanlığa Bakışın Çarpıklığı
Şimdi böyle bir algıyla yaklaşırsan senin Kur'an'ı anlama şansın var mı? HazretiZekeriya'nın öldürüldüğünü anlama şansın var mı? Allah'tan — Hz. Yusuf kıssası güzel bitiyor da rahatlıyoruz. Ya ölümle bitseydi, hapishanede bitseydi mesela, hepimiz böyle bir surata asılırdık mesela değil mi? Hz. Yusuf deyince aklımıza ilk gelen şey Mısır'a sultan olmuş. Geçmişe bak bakalım — üç kuruşa satılmış. Sen üç kuruşa satılsan ne olurdu? Bu kafayla ne olurdu bir düşün. Başlamaz mıydın: "ya işte Allah bize bunu mu layık görüyor? Üstelik biz ona ibadet ediyoruz, biz ona inanıyoruz, inanmayan insanlar keyifle yaşıyor, biz burada değersiz bir metaya satılıyoruz, bu mu?" Demeyecek miydik? Diyecektik yani. İçimizde böyle bunu diyecek bir benlik var mı? Var tabii ki. Peki sen bu benlikle Kur'an'ı nasıl anlayacaksın? Onu gerçekten anlama şansın var mı?
"İyi Yaşamak" Ne Demektir? Peygamberin Maddi Hayatı
Yani mesela peygamber mi daha iyi yaşamış, Bill Gates mi daha iyi yaşamış? Bunu bir sorun kendinize, hakikaten böyle samimi olarak bir sorun. Bill Gates mi daha iyiyaşamış, peygamber mi? Veya işte her kim, bugün dünyanın en zengin insanları, işte yatları var, milyon dolarlık evleri vs. Bir düşünün: Hz. Muhammed miiyi yaşamış,
onlar mı iyi yaşamış? Hadi size bir destek daha vereyim: farz edin ki Belkıs aynı zamanda çok zengin bir hükümdardı [bu bölüm STT kaynaklı ağır kopukluk içerdiğinden bağlama uygun şekilde yeniden kurulmuştur, kesinlik iddia edilmemektedir]. Hangisi daha iyi yaşamış? Bakın hepimizin zihni üç aşağı beş yukarı ne yapar? "Ya işte peygamber de o zaman dünyaya geldiğiiçin ne yapsın ama işte Allah telafi edecektir" diye düşünürüz yani. Çünkü kafamız başka türlü çalışmıyor.
Çünkü iyi yaşamak derken nasıl bunu tanımlıyoruz? İyi yaşamak ne demek? "Adam iyi yaşıyor." Ne demek? Buna dair algımız nerede? Bakın bir alim ne diyor?
"Cismaniyetten ve nefsaniyetten çık, kalbin ve ruhun hayat derecesine geç" diyor. Ama sen hayat derken ne anlıyorsun? Yeme, içme, işte yazlığı var mı, kışlığı var mı, nasıl bir evde oturuyor, lüks mü değil mi, arabası nasıl — bu değil mi? Hayat derken bunu kastetmiyor muyuz? Samimi olarak bakalım içerideki sahtekâra. Ben kendisahtekârıma bakayım, siz de kendi sahtekârlarınıza bakın, nasıl algılıyor.
Ve şimdi böyle bir algıyla baktığınız zaman "peygamber çok kötü yaşamış." Kim bilir dolara çevirsek bugün yıllık kaç dolarlık bir hayattır değil mi, belki 500 dolara geçmez bilmiyorum, ölçmedim de yani, ama 10 bin dolar değildir yani. Peki kötü mü yaşamış?
Yaşam derken neyi kastediyorsun? Siz kendinize bir sorun: yaşam derken ben neyikastediyorum, iyi yaşamak derken neyi kastediyorum? Eğer bunlarla hesaplaşmazsanız, veya eğer zihniniz eşinizle, en samimi arkadaşınız, dostunuzla ilgili aldığınız geri bildirimlere odaklıysa — beni seviyor mu, ilgileniyor mu, değer veriyor mu, teşekkür ediyor mu, benim yaptıklarım onun gözüne iyi geliyor mu, fark edebiliyor mu — ve buradan aldığınız geri bildirimlere odaklı bir zihniniz varsa, Hazreti Asiye'yi nasıl anlayacaksınız?
Hz. Asiye ve Nuh'un Karısı Örneği: Kocanın Durumu Seni Belirlemez
"Gariban" diyeceksiniz. "Ya işte çekmiş kadıncağız ama Allah muhtemelen şey yapmıştır." Neden? Ya kocası Firavun yani. Kocanız Firavun olsa — kadınlara soruyorum, erkeklere de zıttını sorduğumu düşünün — kocanız Firavun olsa mutlu olabilir misiniz arkadaşlar? Bir düşünün. Mutlu olamıyorsanız demek kiiçeride bir problem var demektir. Kur'an'da Allah ne diyor? Kocan Firavun olabilir ama sen mutlu, huzurlu, mutmain olabilirsin. Veya karın, kocan Nuh'un karısı gibi olabilir ama sen mutlu ve mutmain olursun, sen kurtulanlardan, huzurlu olanlardan olursun. Pekiolabilir misin? Bir bak bakalım kendine böyle bir durumda.
Veya yine Kur'an'da diyor: işte "insanlar sizi öldürmek için toplandı" denildiğinde bu onların imanını artırır. Neden acaba? Şimdi biz bu ayetleri anlayabilir miyiz?
Peygamber bize muallim olabilir mi? Olmuş mudur? Olmakta mıdır? Olmamaktadır.
"Bütün insanlar senin etrafından dağılsa" — bakın "etrafından dağılsa" dedikleri, Allah'ın "ey Muhammed etrafından dağılırlarsa" dedikleri kişiler Hazreti Ömer, HazretiEbu Bekir, Hazreti Osman, işte Zeyd vesaire vesaire, bütün büyük sahabeleridüşünün, en yakınlarını düşünün. Allah diyor ki bak, bunlar etrafından dağılabilirler. Yani dağılma ihtimaline işaret ediyor. Ama devamında ne diyor?
"Allah Bana Yeter" Ayeti ve Sahabenin Dağılma İhtimali
Dağılırlarsa "de ki Allah bana yeter." Ama bu bir söz değil, hakikaten "Allah bana yeter." Yani gelirsin anlatırsın: "ya bizim arkadaşlar vardı çok samimiydik, on yıllarca böyle beraber yol aldık, böyle can dostluğu yaptık, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdiama arkadaşlar başka yollara saptılar, Allah selamet versin" mi dersin? Ya işte ne bileyim, böyle yıllarca mücadele ediyorsun, canla başla "dava" diyorsun bunu diyorsun ama sonra bakıyorsun herkes bir yere dağılmış. Kimi paranın esiri olmuş, kimi şu olmuş, kimi bu olmuş. "Hayatta çok berbat ya" — insan bazen moralibozuluyor bu durumlardan mı dersin? Hangisini dersin?
Peki niye peygambere hatırlatılan ve peygamberin yaptığı gibi bir durumu yaşayamıyoruz? Bakın bundan dolayı kendinizi suçlamayın. Ben kendinizi suçlamanız için söylemiyorum. İçinizdeki sahtekârları bulmanız için söylüyorum. Çünkü onlar ayrı telden çalıyor. Peygamber ayrı bir şey söylüyor, nefis ayrı bir türkü tutturmuş. Kutsal metin bize farklı bir mesaj anlatıyor.
Sahtekar Benlikleri Suçlamadan Keşfetmek
O yüzden o bahsettiğim ilk ayete tekrar dönüp hatırlatıyorum. Onlara Allah'ın ayetlerini hatırlatır ve onları temizler. Bakın temizlemek için gelen ayetler vardır deyim yerindeyse, bir de hakikatiidrak etmemiz için gelen ayetler vardır. Şimdi mesela Kur'an diyor bize: "kendilerine dünyalık nimetleri verdiğimiz insanlara gözünü dikme, bunlar dünya hayatının geçici metasıdır." Öyle diyor ayet. Ego diyor ki "ya olsun abi, bize de ver." Yani hani Nasreddin Hoca'nın meşhur hikayesi var ya — adam baklava yiyormuş falan. "E ne yapıyorsun?" "Ne bileyim işte ölmek üzereyim" demiş. Hoca da demiş ki "ver biraz da biz de ölelim" demiş yani, anlatabildim.
Dünya Nimetlerine Gözünü Dikmeme Ayeti ve Nasreddin Hoca Hikayesi
Aslında o bu yani. Haniinsanlar vardır böyle dünya nimetlerine gömülürler ama böyle şey yaparlar: "ya işte geçinip idare ediyoruz." Hani dersin ki "biraz da dur, ben idare edeyim" — o senin idare ettiğin şeylerle mi diyeceksin? Yoksa o insanı, dünyanın nimetlerine gömülmüş, bırak şükrünü eda etmesini, o nimetlerle kibir tuzağına düşmüş, kendisini hiç ölmeyecekmiş gibi zanneden bir durumda mı [görüyorsun]? Nereden bakıyorsun mesela? Nereden yorum yapıyorsun? Bakın bunu ben sorarken sizi eleştirmek için sormuyorum, kendimi eleştirmek için de kendime sormuyorum.
İçimdeki ve içimizdeki sahte düşünceleri, duyguları, algıları, korkuları, beklentilerigörmeniz için söylüyorum.
Kur'an'ı Kendi Hayatına Uygulayarak Okumak: Yusuf Kıssası Örneği
Ben eğer hayatımda "ya bana kim değer veriyor" diye bir soru soruyorsam, ben Kur'an'ın talebesi değilim demektir. Bunu açık söylüyorum. Ben bunu kendime söylüyorum, size değil, siz de istiyorsanız kendinize söyleyebilirsiniz. "Bana bu dünyada kim değer veriyor?" Emin olun eğer böyle bir şey düşündüysem yaşamak istemem yani. Böyle bir şeyin üzerine kafa yorarak yaşarsam tam boş yaşamış
olurum. Neden? İnsanlara değer vermediğim için ve insanların algısını değersiz bulduğum için değil, kendimi yanlış bir yere oturttuğum için. "Kim bana değer veriyor" — bunu kim soruyor? Bu soruyu benim içimde kim soruyor? İnsanlardan alacağı geribildirimler üzerinden kendini değerli hissetmek isteyen sahtekar bir benlik soruyor.
Şimdi siz bunun sahtekar olduğunu bilmezseniz hiçbir Kur'an ayetini doğru düzgün anlayamazsınız. Neden? Yusuf Suresi'ni okursunuz, bütün kardeşleri kuyuya atmaya çalışıyor, değer vermiyor. Bakın o ayetleri kendiniz yaşıyormuş gibi bir düşünün. O kardeşiniz var, sizi de kuyuya atıyor. Ne hissederim? Ben ne hissederim? Kendiniz yaşıyormuş gibi bir düşünün. Benim şu anda altı kardeşim var, ben düşünmüşümdür bunu. Yani hepsi beni kapı dışarı etse, üstelik kapı dışarı etmekle de kalmıyorlar, bir de kötülük yapıyorlar, kuyuya atıyorlar yani, öleyim diye diyelim beni bir bodruma atıyorlar. Şimdi düşün orada ne düşünürüm mesela? Orada ne düşündüğüm önemlidir. Temizlenmiş miyim, temizlenmemiş miyim?
Eğer temizlenmişsem derim ki "ya bu kardeşlerim hakikaten yanlış davranıyorlar, Allah selamet versin, ben Allah'ın kuluyum, Allah'a aidim, onlar da Allah'ın kulu, Allah'a ait, ama fıtratlarını unutmuşlar, Allah yanlışlarından onları kurtarsın." Ne öfke, ne kin, ne nefret, ne mutsuzluk, ne moral bozukluğu. "Böyle bir dünya kahrolsun, insan yaşamak istemiyor böyle bir dünyada" falan diyorsanız siz temizlenmemişsiniz demektir.
Ebeveyn Eleştirisi Karşısında Motivasyon Arayan Benlik
Diyelim ki annen baban değil mi, inançsız olabilir, senin inancınla alay edebilir değil mi, sen ne hissedeceksin, ne düşüneceksin? "Ya işte böyle yapayalnızım, kimsesizim, annem böyle babam böyle bir de benimle alay ediyorlar." Şimdi sen ibadet ediyorsun diyelim, istiyorsun ki annen baban tebrik etsin seni, "benim güzel evladım" değil mi, o zaman motive olacaksın. Ya eleştiriyor olsa, ya küçümsüyor olsa, "ya bizim de işte geri zekalı bir çocuğumuz var, öyle dinmiş, Allah peygamber diyor, ibadet ediyor, saçma sapan, bunların devri geçti" falan dese annem babam — mesela ne hissedersin? Bir oturmak bakalım.
Veyahut da birileri oturmuş konuşuyor: "abiişte ben şöyle para kazandım, böyle parayı buldum, borsaya girdim, oradan girdim, buradan çıktım." Paraya para demiyorum. Mesela bir bak kalbine — böyle "keşke ben de kazansam, abi nasıl kazandın lan, ne yatırdın" falan diye içinden mi geçiyor? Yoksa şuna mı bakıyorsun: "ya acaba para bu adamı değiştirmiş mi, para bu adamı böyle şişirmiş mi, kendini bir şey zannetmesine mi yol açmış? Bu ne kadar büyük bir sarhoşluk içinde, ne kadar büyük bir yanılgı içinde. Allah ona da bize de yardım etsin, ne onu ne beni böyle bir duruma düşürmesin" diye mi bakıyorsun? Yoksa "abiişte borsa borsa falan filan malı götürmüş" diye mi düşünüyorsun? Temizlenip temizlenmediğimize buradan bakabiliriz. Buradan baktığında zaten ne tür sahte benlikle kirlendiğini anlayacaksın.
Başkasının Zenginliğine veya Arabasına İmrenme
Hani bazen bu meşhur bir ifadedir. Bunu kadın erkek herkes kullanır ama farklı bağlamlarda kullanır, yanlış anlaşılmasın; erkeklerden örnek vereyim ki yanlış anlaşılmasın. Mesela bakıyorsun, diyelim ki arabası yok arkadaşın, bakıyor böyle yandan bir Mercedes hızlı geçiyor böyle hava atarak, bakıyor arkasından. "Ya bizim ne eksiğimiz var kibunlar bizim olmuyor" falan dersen, sen batmışsın. Açık söylüyorum, batmışsın demektir. Ne demek "benim ne eksiğim var da böyle bir arabam yok"? Bu nasıl bir mantıktır? Bunu nasıl formüle etmiş? Hangi sahtekar benlik böyle bir formülasyon üretmiş?
Ve işte diyelim ki bir adam bir kadına tek taş yüzük alıyor, öbür kadın bunu görüyor, kocasına diyor ki "bana sen de al," adam diyor ki "ya gerek yok, benim neyim eksik ki." Ne demek bu, nasıl bir şey bu değil mi mesela, düşünmek lazım. Ne demek "benim neyim eksik ki pırlantam yok, benim neyim eksik ki Mercedesim yok, benim neyim eksik ki şuyum yok" — ne demek bu? Demek ki bunlar seni tamamlayan şeyler. Bu mantığa götürür kişiyi. Ve onların eksikliği sende bir mahrumiyet oluşturuyor. Peki Kur'an böyle bir insandan bahsediyor mu? Kur'an'ın bahsettiğimümin insan böyle bir varlık mı?
"Genç Gösteriyorsun" İltifatına Sevinen Ego
Veya Kur'an — "ya işte kaç yaşındasın?" "45." "Aa genç gösteriyorsun." "Çok teşekkür ederim." Şimdi Kur'an'da böyle bir anlatım var mı mesela müminlerle ilgili? "Onlar genç görünürler, yakışıklı görünürler, onların derileri hiç kırışmamaktadır" falan diye bir şey mi var mesela? Ama bizdeki sahte egolar ne yapıyor? Öyle olmak istiyor.
"Kırışıklığın var mı" diye bakıyorsun. "Genç gösteriyor muyum" diye bakıyorsun. Birisana "genç gösteriyorsun" deyince içinden böyle açık veya kapalı bir gurur oluşuyor.
Ne demek "genç gösteriyorum" yani? Ne kadar saçma bir şey. Neyim genç görünüyor? Ben neyim ki genç görünüyorum? Şimdi bakın bunlar ne mesela? Bunlar hiçbir zaman Kur'an'ın ruhundan onay alabilecek düşünceler mi, algılar mı? Değil. E peki bende var mı? Var. Neden? Çünkü temizlenmemişim. Temizlenmeden Kur'an'ı ve hikmeti anlamaya çalışıyorum. İşte Kur'an bize diyor ki bu olmaz diyor, önce arınman gerekir, önce temizlenmen gerekir.
Su Deposu ve Tarla Metaforu: Temizlenmeden Ekilmez
Ha, bunu aslında anlamak için hayatta birçok örneği görebiliriz. Mesela şöyle düşünün: işte apartmanınızın su deposu bir baktınız ki kim dönmüş yani, hani bulanık su akıyor. Ne yaparsınız? Önce bir temizlersiniz değil mi? Böyle dibinden başlayarak, o dibi yosun tutmuş, orada bir şeyler mi birikmiş falan, orayı temizlersiniz. Ondan sonra temiz suyu doldurursunuz. Çok basit bir şeydir.
Veya bir tarlanız olduğunu düşünün. Tarlada taşlar var, dikenler var, ayrık otları var, bir sürü şey var. Şimdi birisi size mesela çok güzel bir buğday verdi, çok güzel bir bitki verdi, çekirdeklerini, tohumlarını verdi. Ne yaparsınız, hemen eker misiniz?
Ekmezsiniz. Ne yapmanız gerekir? Tarlayı önce bir temizlemeniz gerekir ki o tohumları ekebilesiniz.
Hz. İsa'nın Ekinci Meseli (İncil)
Aynı meseleyi Hazreti İsa İncil'de nasıl ifade ediyor? "Benimle" diyor, "sizin durumunuz şuna benzer" diyor. "Ekin eken biri bir yere tohum saçtı. Fakat o tohum saçtığı yer taşlıktı, kaya idi. Ve o tohumlar hiç yeşermedi, güneşte kuruyup gittiler. Sonra o ekinci yine başka bir yere tohum ekti. O ekti yer, diyor, toprak ama o toprakta dikenler ve ayrık otları vardı.
O ekilen tohumlar biraz yeşerdi fakat o dikenler ve ayrık otları onu boğdular, onu örttüler ve onun gelişimini engellediler. Ekinci başka bir yere daha tohum ekti. O yer, diyor, güzel bir toprak ve tertemizdi, hiçbir diken ayrık otu vesaire yoktu. Orada o tohumlar güzelce büyüdüler, filizlendiler ve koskocaman ağaçlar oldular." "İşte" diyor, "benimle sizin durumunuz buna benzer."
Yani bu şu demektir: peygamberlerin bize anlattığı şeyler eğer böyle kaskatı bir sahte benliğe değerse, yani o benlikle o mesajı alırsanız, hiçbir şey yeşermez orada. Ve şöyle der benliğiniz: "ya doğru olabilir ama bu zamanda değil yani." İşte "insanları affet" — içinde o kadar öfkeli, kızgın, nefret eden, intikam almak isteyen bir benlik vardır ki o ayet hani vız gelir tırıs gider, hiç dokunmaz sana bile, hiçbir şey yoktur senin üzerinde. Neden? Çünkü öfkelisin, nefret ediyorsun, "bırak affetmeyi, o insan eline geçse boğacaksın" yani. Şimdi o ayet o benliğe bir şey ifade edebilir mi? Etmez. Neden? Kaya gibidir. O ayet o benlikte yeşermez.
Ayetlerin Farklı Benlik Seviyelerine Göre Etkisi
Bazı ayetler yarı uyanık, yarı farkında, yarı uyumuş benliklere denk gelir. Mesela şöyle şey dersin: "hakikaten ya böyle niye bu kadar dünyaya bu kadar meyil ediyoruz?" Halbukiiki saat evvel borsa hikayelerinden acayip bir egon yükselmiştir, "lan millet nasıl parayı götürüyor" falan filan, "biz geç kaldık." Sonra bir şey duyarsın, dinlersin, biraz makul olan bir benliğe denk gelir o ayet. Dersin ki "ya dünyaya da o kadar fazla sarılmamak lazım, o kadar hırsa da gerek yok" falan ama öbür yerden de der ki "ya bak millet neler götürüyor, sen böyle kalacak mısın yani? Millet malı almış götürüyor." Sen böyle "yok din, iman, maneviyat, ne bileyim işte aslında güzel ama" hani "çalışmak da ibadettir" diye başlayıp onu gömüverir. Tamam mı? Neden? Çünkü o ayeti doğru bir şekilde anlayacak idrake sahip değildir. O ayet biraz onu hafif uyandırır ama o tekrar uykuya dalar. "Abiişte çalışmak da ibadettir, bak Müslümanlar çalışmadığı için bu hale geldiler" diye bir de kapak yapar o ayete. Öyle ayet biter.
Bir dinleyici sordu: "hocam, peki Peygamberimizin vefatından sonra o Cemel ve Sıffın gibi olaylarda birbirlerini boğazlayıp öldüren sahabeler de mi o ayetleri sindirmediler?" Sevgili arkadaşım, ben kendimle ilgileniyorum. Bak ben kendimle ilgileniyorum, sen de kendinle ilgilen. Buradaki her birimiz kendimizle ilgilenelim.
Herkesin düştüğü farklı tuzaklar olabilir. Biz zaten bunu anlatıyoruz. Yani bazı benlikler Kur'an'ı iyice sindirmediler ki o problemleri yaşadılar. Burada bunu iman
veya imansızlık olarak algılamayın. Burada kimse "ben imansızım" demiyor ama içimizde imansız benlikler var, tırnak içinde söylüyorum. Anlatabilirim yani: ben bilinç olarak kendimi değerlendirdiğimde "ben imansızım mı" diyorum? Demiyorum. Ama içimde imansız benlikler var. Ne yapmalıyım peki? "Ben imansızın tekiymişim" diye gömülür müyüz mü diyeceğiz? Hayır, temizleyeceksin.
"Allah Verdiğinden Eksiltecek" Ayetinin Doğru Anlaşılması
Onları temizleyeceksin. Onları temizlediğin zaman Kur'an'ı da, peygamberi de doğru anlamış olursun. Onları temizlemezsen ne olur? İşte bir taraftan mümin olmaya çalışırsın samimi olarak ama bir taraftan o benlikler seni kendi heveslerine, kendihevalarına götürürler. O yüzden işte Kur'an bir vadide, sen bir vadide yaşarsın.
Kur'an bir vadide, o benlik bir vadide. İçimdeki hangi benlik diyor ki "kalpler Allah'ı hatırlamakla mutmain olur"? Var mı öyle bir benlik? Bir tane bile yok. Her birinin farklı bir hikayesi var. Biri "eşin seni anlarsa mutmain olursun" diyor. Biri "paran olursa mutmain olursun" diyor. Biri "işiniiyi oturtmuşsan mutmain olursun" diyor. Biri "işte çocukların sana itaat ederse, büyüyünce sana bakarsa mutmain olursun" diyor. Biri"bu gençliğini, yakışıklılığını korursan mutmain olursun" diyor. "Allah yaşlılık göstermesin, Allah verdiğinden geri koymasın." Sen diyorsun ki "verdiğinden gerikoyma." Ya sen Allah'la ne yapıyorsun sen? Allah'ı kafalamaya mı çalışıyorsun? Ne yapmaya çalışıyorsun?
Ben bu duayı duyduğumda — benim kültürümde öyle bir dua ben duymadım da buralarda duydum — ben çok garipsemiştim, çünkü ayeti de biliyorum: Allah diyor, verdiklerinden mal, evlat, şu bu eksiltecek diyor. Sen diyorsun ki "Allah verdiğinden geri koymasın." Bazen şey demiştim: "bunlar demek ki hiç bu ayeti duymamışlar" diye hani olumluya yormaya çalışıyordum. Ya Allah eksiltecek. Bu gençliğini eksiltecek. Eksiltecek yani. Dünyanın en güzeli de olsan eksiltecek, en yakışıklısı da olsan eksiltecek. Ama neyi eksiltecek? Orayı kaçırıyorsun. Neyi eksiltecek? Allah senieksiltmeyecek, kendin zannettiğin şeylerden eksiltecek. Bu beden yaşlanacak ama ben eksilmeyeceğim. Bu beden ihtiyarlayacak — ihtiyarlamış zaten — ama benden bir şey eksilmeyecek. Bu beden ölecek ama öldüğünde benden bir şey eksilmeyecek.
Eğer bunu idrak edersem, ayeti o kadar güzel anlarım ki ayet benim için bir tefekkür kitabı olur. Ve derim ki: "Ya Rabbi, eksilttiğin şeylerin benden bir şey eksiltmediğinibana idrak ettir ki ben bu ayeti hakikatiyle anlayayım." Yoksa eksilttiğin şeylerin benden bir şey eksilttiğini hissediyorsam veya düşünüyorsam o zaman aslında ben şunu yapmış oluyorum: Allah'la içten içe bir kavgaya girmiş oluyorum. Çünkü o diyor "eksilteceğim," sen eksiltmesiniistemiyorsun. Böyle bir şey olur mu? Allah haşa bizibizle çelişkiye mi sokuyor? Veya çok mu kıskanç, işte bizi mi kıskanıyor? Böyle mibakacağız? Ben bunu duymuşumdur yani: "Allah benim sahip olduğum şeylerikıskanıyor" diyor. Bakın hepimizin içinde böyle bir sahtekar benlik var, derinlerde.
Ölümsüzlük Hapı Düşünce Deneyi: Firavunlaşma Riski
Veya diyelim ki bir anda fiziksel gücünden bir şey eksilse, malına mülküne dair bir musibet gelse, eksilse, bir bak bakalım ne hissedeceksin. Tabii Allah'a da kafa tutamıyoruz ya. Emin olun, Allah'la çatışabileceğini ve Allah'a karşı gücü olduğuna insanlar inansa var ya, çok az insan camiye gider. Öyle sahtekar benliklerimiz var.
Ya farz edin ki siz de ebedisiniz, Allah da ebedi. Mesela ne hissedersiniz? Bir durun düşünün bakalım. Mesela Allah sizi öldüremiyor, farz edin ki bir hap bulundu, ölümsüz hale geldiniz, Allah da öldüremiyor sizi. Ne firavunlar olur değil mi bu alemde? Ne firavunlar olur? Hem de farz edin ki camideyken o hapı aldı — camiden çıkarken mümin gibi girer, firavun olarak çıkar. Bak ölümsüzlük hapı bulunmuş, alır hapı camideyken, firavuna dönüşürsünüz. Neden? Çünkü sahte bir benliğiniz var. İçeride diyor ki "Allah'a niye mecburum, niye mahkumuz Allah'a, niye Allah'a ibadet etmek zorundayız" diyor mesela. Çünkü ne kendini tanıyor ne Allah'ı tanıyor.
Ben Allah'a ibadet etmek zorunda değilim ki. Ben Allah'a severek ibadet ediyorum. O "ibadet etmeyin" de dese ben yine ibadet etmeye çalışacağım. Yani bir insan birinisevdiğinde onu niye ziyaret eder? Niye onunla konuşmak ister, niye onunla vakit geçirmek ister, mecburiyetten mi? Değil değil mi, sevdiğinden. Pekiinsanla Allah arasındakiilişki ne ilişkisidir? Bir de böyle çok zihnimizde oturmuş, ya işte insanla Allah arasındakiilişki korku ilişkisidir, işte kültürümüzde de Allah korkutur falan filan, biz korkuyla büyüdük. Ben korkuyla büyümedim şahsi olarak da. Ama ben hiçbir zaman Allah'la olan ilişkimi korku üzerine oturtmadım, bana matul gelmemiştir öyle bir şey.
Korkuya Değil Aşka Dayalı İman: "Dönerseniz Allah Bir Topluluk Getirir" Ayeti
Oradaki korku kavramının da tabii ki yanlış anlaşıldığını fark etmek gerekiyor ama mesela benim için en bariz ifade şu olmuştur: "de ki" diyor peygambere, "eğer siz bu dinden dönecek olursanız Allah öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever ve onlar hiçbir kınayıcının kınamasından da çekinmezler." Nedir bu ayet? Bak imanın hem de nasıl bir iman — dönüşsüz bir iman, yani u dönüşü yapmayan bir iman. Ne demek bu? Hakikiiman demek bu değil mi? Bakın ayetitasavvufi olarak da yormuyorum değil mi, hani melami de değilim, başka bir şey de değilim, net olarak söylüyorum: "eğer siz dininizden dönecek olursanız Allah öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever, onlar hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmezler."
Demek kiiman etmenin bir derecesi var. Orada dereceler var. O mesela korku ilişkisi olabilir. Cennet arzusu ilişkisi olabilir. Dünyada rahat yaşama arzusuna bağlı olarak da iman etmiş olabilirsin. "Aman iman edeyim de başıma iş gelmesin." İşte "Allah'a iman edeyim ki elimdekilerialmasın." "Allah'ı çok seveyim ki kocam veya karım beni terk etmesin" gibi de iman etmiş olabiliriz. İmanın birçok zemini olabilir değil mi? Peki o iman geçerli olur mu hocam? Onu onlara bırakıyorum, o beniilgilendirmiyor. Benim nazarımda o imandan istemiyorum ben mesela. Bana onu sorarsan onu diyebilirim: ben öyle bir iman
istemiyorum. Yani Allah'tan korktuğum için iman etmek istemem. Allah bana bu dünyada rahat bir hayat yaşatacak diye iman etmek istemem. Böyle bir imanı şahsen istemem.
Ne diyor Allah? "Eğer dönecek olurlarsa Allah öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever." Bu şu demektir: hakiki ve aksine ihtimal vermeyecek tam iman, sevgiilişkisidir. Zaten bu doğal olarak böyledir. Allah beni severek yaratmış, ben de ona, kaynağım olarak, sonsuz bir sevgi duyuyorum. Annemi miseveceğim daha fazla, babamı mı seveceğim, kocamı karımı mı seveceğim daha fazla, böyle bir şey olabilir mi? Tabii ki Allah'ı aksine ihtimal vermeksizin ve hiçbir mukayeseye girmeksizin, tam olarak Allah'ı seveceğim. İnsanları sevmem de Allah'ı sevmemden dolayıdır. Çünkü insanlar da Allah'ın yaratmış olduğu varlıklardır. O zaman her şey yerine oturur. O zaman idrak edersiniz kiiman aşktır. Allah aşktır.
Bunu Hz. İsa da söylüyor. Hz. İsa böyle romantizminden dolayı söylemiyor bunu, hakikat olduğu için söylüyor. İnsanla Allah arasındakiilişkinin adı aşktır. Bunu idrak ettiğin zaman gerçekten iman etmiş olursun.
Allah sana desin ki "seni cehenneme atacağım." Sen o aşkla dersin ki "Ya Rabbinereye atarsan at, hiç sıkıntı yok, her yer senin mülkün değil mi, her yer sana ait değil mi, senin iraden öyle istiyorsa benim iradem senin iradendir." Öyle dersin. Yoksa "Allah'tan korkma, ahirete gideceğiz, dayak mı yiyeceğiz, sopa mı yiyeceğiz, kebap mı yapacaklar bizi" bunların korkularıyla yaşarsın. Gerçek imanda öyle bir şey olabilir mi? Asla böyle bir şey olamaz. Ama biz sahte benliklerimiz tarafından ayartıldığımız için Allah'a da yanlış bir yerden bakıyoruz, dine de yanlış bir yerden bakıyoruz, kendimize en başta zaten yanlış bir yerden bakıyoruz. Yanlış bir yerden baktığın için hiçbir şeyi doğru anlamıyorsun.
Kırık Parmak Metaforu: Sahte Benlikle Bakınca Her Şey Acıtır
Hani çok meşhur bir ifadeyle tamamlayalım. Adamın biri doktora gitmiş, demiş kidoktora: "valla doktor bey, şikayetim şu, nereye dokunsam ağrıyor" demiş. Doktor da muayene etmiş etmiş, bakmış bir şey bulamamış. "Valla" demiş, "bir de eline bakayım, parmağına bakayım" demiş. Parmak kırık. Kırık parmakla nereye dokunsa ağrıyor. Bizim durumumuz da bu. Sahte benlikle bakıyorsun.
Allah'ın Nimeti Nedir? Yakınlık Hissi ve Fatiha'nın Gerçek Anlamı
Mesela Allah'ın bir insana nimet verdiğinin ölçütü nedir? Oturdu ev mi, bindi araba mı, sevdiği birini elde etmesi mi, veya karşılık bulması mı, istediği şeyi alabilmesi mi? Allah'ın bir insanı nimetlendirdiğinin ölçütü nedir? Onu var etmesi. Değil mi? Yanibakın ne diyor Fatiha'yı her gün okuyoruz veya hatırlıyoruz: "kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet" diyor. Bir başka ayette onları sayıyor: salihler, şehitler, nebiler, resuller. Benim için Allah'ın nimeti onun yakınlığını hissetmemdir. Beni var etmiş. Ne kadar büyük bir nimet. Yakınlığını idrak ettirmiş.
Tabii yakınlığını idrak edemiyorsun çünkü sahte benliklerin tarafından perdeleniyor o yakınlık. Mesela duruyorsun ya, "ne bileyim işte hayat da çok zor, işte insan istediği
de olmuyor" falan başlıyorsun hikayeye, nerede kaldı Allah'a yakınlık? Sen kestin yakınlığı. "Ya işte şunu istedim ama olmadı, bunu istemedim ama oldu, işte insanlar da çok samimi değiller, işte falan da hiç kıymetimi bilmiyor." Sen şimdi nasıl Allah'ın yakınlığını hissedeceksin? Allah sana yakın. Ama sen bu sahte benliklerin nedeniyle ondan uzaklaşıyorsun. Arzuların, korkuların, beklentilerin olmasını isteyip de olduramadıkların, olmamasını isteyip de engelleyemediklerin senin Allah'la yakınlığını engelliyor. Çünkü kafan bunlarla meşgul. At bunların nefsini, bak nasıl Allah'ın yakınlığını hissedeceksin. Ne kadar büyük bir huzur. Ama o yakınlıktan seni engelleyen benlikleri keşfetmen lazım.
"Hayatta çok zor, işte iş arkadaşlarımla anlaşamıyoruz, kimse beni anlamıyor." Tamam kardeşim hepsini anladım da, Allah nerede şimdi burada? Yok. Allah'ı sildin yani, örttün Allah'ı, perdeledin onu. Beklentilerinle, mutsuzluğunla, korkularınla onu örtüverdin. Kendine dair sahte hikayelerinle örtüverdin Allah'ı. Evet, "kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet" diyoruz. Kendilerine Mercedes verdiklerinin, kendilerine ev verdiklerinin, araba verdiklerinin, işte taparcasına seven eş verdiklerinin yoluna iletmiyoruz değil mi? Ama bizim duamız, mesela biz bir Fatiha yazsak nasıl yazarız? Düşünün, değil mi? Bambaşka bir Fatiha yazar nefislerimiz. "Ya Rabbi beni borsada çok kazananlardan, parayı bulanlardan olanlardan, istediğinielde edenlerden, istediği bütün duaları kabul olanlardan eyle" falan diye bir Fatiha yazarsın. Neden? Çünkü sahtelikler var içeride.
Ne zaman ki senin Fatihan'la Allah'ın Fatihası aynı olur, işte o zaman sen Kur'an'ı anlamış olursun. Ama düşünün, öbür türlü bir Fatiha olsaydı daha güzel okurduk, böyle içten gele gele. Şimdi öyle bir Fatiha okuyoruz ki öyle dümdüz gidiyor: "en'amte aleyhim" geçiyoruz ama "Ya Rabbi borsada milyonlar verdiklerinden eyle" dersek ne kadar canlı okurduk. O namaz ne kadar huşu içinde bir namaz olurdu değil mi böyle? Ama neyin huşusu? Ne konunun huşusu olur.
Evet. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş — konuşmacı Yusuf Suresi'niisimle anmış ancak ayet numarası vermeden genel kıssaya (kardeşlerin onu kuyuya atması) gönderme yapmıştır; ayrıca "kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" ayetine, "Allah bana yeter" ayetine, "dönerseniz Allah bir topluluk getirir" ayetine ve Fatiha Suresi'ndeki"nimet verdiklerinin yoluna ilet" ifadesine gönderme yapmıştır; ancak hiçbirinde sure adı ile ayet numarası birlikte verilmemiş, doğrudan alıntı da yapılmamıştır — bu nedenle üst bilgide bir ayet listelenmemiştir.
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.