Ramazan, Takva ve Fıtrata Dönüş
Kısa Özet
Bu sohbette oruç ve Ramazan'ın, insanı bağımlılıklarından özgürleştirip takva ve fıtrat bilincine kavuşturma amacı ele alınıyor. Hz. Ali'nin İslam'a girişindekibağımsız birey bilinciile Hz. Yunus'un balık kıssası üzerinden sahte benlik (nefis) kavramları ve bunlardan kurtuluş yolu anlatılıyor. Konuşmacı, insanın hakiki fıtratında hiçbir şeye muhtaç ve mahkûm olmadığını, mutluluğun dış şartlara veya başkalarının onayına bağlanmaması gerektiğini vurguluyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan hakikatte hiçbir şeye muhtaç ve mahkûm değildir; oruç bu bağımlılık algılarını ortadan kaldırmayı hedefler.
- Fıtrattan uzaklaşmanın iki ucu da (aşırı özgüven/kibir ile aşırı yetersizlik/değersizlik hissi) aynı köke dayanır; ikisi arasında fark yoktur.
- Hz. Yunus'un balığın karnındaki duası "La ilahe illa ente, sübhaneke, inni küntü minez zalimin", sahte benlikten kurtuluşun üç aşamasını (geçmiş- gelecek bilinci, Allah'ın sübhaniyeti, kendine zulmettiğiniidrak) simgeler.
Kendini Bilmek ve Koruma Bilinci
Ama bunu gerçekleştirmek için neye ihtiyacımız var? Neyi bilmeye ihtiyacımız var? Kendimizi bilmeye ihtiyacımız var. Kendimi bileyim ki kendimi koruyabileyim. Kendimibileyim ki onun nasıl korunacağına dair bir idrakim söz konusu olsun. Ve o korumam gereken şeyi nelerden koruyacağıma dair de bir farkındalığa sahip olayım. O zaman takvayı gerçekleştirebilirim.
Örneğin, gereksiz yere korkular taşıyan bir durumdaysam, o korkular benim kendiliğimi örter, kendilik bilincimi kapatır. Kendiliğe dair huzurumu, kendilik noktasındaki mutluluğumu, doğal neşemi ortadan kaldırır veya bunu bana unutturur.
Dolayısıyla ben aslında onu korumamış olurum. Dolayısıyla, müttaki olmak için kendini bilmeye ihtiyacım var; o gerçek kendiliğini sevmeye yönelmelisin ve sevdiğin o kendiliği de doğal olarak koruma bilincine sahip olmalısın.
O yüzden insanoğlu için takva kavramı gerçekten hayati bir yöneliştir. Modern insan aslında gerçek kendilik kavramına uzak olduğu için ve kendini koruma kavramını yeterince düşünmediğiiçin gittikçe takvadan uzaklaşmaktadır. Neden? Çünkü koruması gereken bir kendilik kavramına sahip değildir. Yani neyi koruyacağım? Bir özden gelen bir varoluşum var mı ki onu koruyayım? Ya da neyi korumalıyım?
Bu sefer tabii ki bu temel ve derinlikli olanı unutup kendimizi daha yüzeysel algılayarak; bedenimi korumak, genimi korumak, fiziksel olarak korumak veya buna bağlı olarak itibarımı korumak -sosyal ilişkilerdekiitibarı, beğenilmeyi, istenmeyi, onaylanmayı vesaire gibi şeyleri- korumaya indirgiyoruz. Yoksa her insanda bir kendini koruma bilinci vardır. Ama bu bilinç hakiki kendilikten uzaklaştığında yüzeyselleşmeye başlar. Kiminde bu, gururunu korumaya dönüşür. Kiminde de toplum içinde oluşturduğu imajını, topluma gösterdiği maskesini korumaya dönüşür. Bütün bunlar tabii ki yanlış yaklaşımlardır.
İşte bu anlamda, aslında oruç bize gerçek kendiliği hatırlatarak bunu korumaya ve bunun üzerine örten her türlü sahte kendilik algılarını ve bunlara bağlı olan bağımlılıkları ortadan kaldırmak için insanlara tavsiye edilmiştir.
Fıtır Bayramı ve Fıtrata Dönüş
Dolayısıyla bunu gerçekleştirebildiğimiz oranda biz nereye yaklaşıyoruz? Fıtratımıza yaklaşıyoruz. Zaten Ramazan ayının sonunda kutladığımız bayramın adı da bu yüzden Fıtır Bayramı'dır. Yani aslında fıtratının aydınlığını, fıtratının doğasını keşfetmiş oluyorsun. Tekrar fıtratına dönmüş oluyorsun. Tekrar fıtratını hatırlamış oluyorsun. Tekrar fıtratının kodlarına bir dönüş yapmış oluyorsun.
Ama tabii ki bu dönüşü yapmazsak öylesine bir bayram kutlamış oluruz. Hâlbuki aslimaksat, her Ramazan'ın bize fıtratımızı tekrar hatırlatmasıdır. Örneğin anlaşılmak zorunda mısın? Hayır. Sevilmek, saygı duyulmak zorunda mısın? Hayır. Onaylanmak zorunda mısın? Hayır. Olduğun gibi kabullenilmek zorunda mısın? Hayır. Hiçbiri senin fıtratının zorunlu ihtiyacı değildir. Anlaşılmak güzel bir şeydir. Sevilmek, onaylanmak, kabullenilmek hepsi güzel şeylerdir. Ama sen bunlara mecbur ve mahkûm değilsin. Orucun insana hatırlattığı temel şey budur.
Oruç, insanı her şeyin kendisine dayandığı fakat kendisi hiçbir şeye dayanmayan Allah'a yönlenerek, kendimizi ona vererek, aslında o hakikatiidrak ettiğimiz bir süreçtir. Buna eski kadim öğretilerde "samediyete ayna olmak" denilmiştir. Yani oruç bizi samediyete ayna yapar. Nedir samediyet? Allah hiçbir şeye dayanmaz, ama her şey ona dayanır. Senin ona ayna olman demek, senin kendinde var olan Allah'a dayanman ve onun dışında hiçbir şeyi bir dayanak olarak algılamaman demektir. İşte o zaman insanlarla ve âlemle hakiki ve objektif ilişkiyi kurmuş olursun.
Yani biz -dikkat edin- ne yapıyoruz? Yemekle ilişkimiz nasıldır oruçta? Bir mecburiyet ilişkisi değildir. "Yemek yemesem de olabilir" demiş oluyorum. Ve ne ile yemek yiyip içiyorum? Allah'ın emriyle yemeye başlıyorum, Allah'ın emriyle yemeği kesiyorum. Yani yeme-içme aslında Allah'ın bu hayatı bana verdiği bir imkândır. Mesela bir insan "biz yemeye mecburuz ve mahkûmuz" dese, o zaman biz kendimizi tanımamış oluruz. Çünkü gerçek kendiliğimizin yeme-içme ile zorunlu bir ilişkisi yoktur; kullandığımız beden itibarıyla bir ilişkisi vardır. Dolayısıyla insan hakikatte hiçbir şeye muhtaç ve mahkûm değildir. Kendini neye muhtaç ve mahkûm görüyorsan, orada çözmen gereken bir problem vardır; orada çözümlemen gereken bir bağımlılık ilişkisivardır.
Hz. Ali'nin Bağımsız Birey Bilinci
Bunu söylerken aklıma çoğu defa Hazreti Ali'nin bir tutumu ve sözü gelir. Daha çocukken peygamberimize ilk vahiy geldiğinde, tabii Hazreti Ali de peygamberin evinde yaşıyor -amca oğlu olduğu hâlde, evlendikten sonra peygamberimiz onu kendievine alıyor- ve ona da tebliğ ediyor. Ve bakın tebliği nasıl gerçekleşiyor peygamberin? "Ya işte sen benim amca oğlumsun, zaten benim evimdesin, sen bak benim dediğim gibiinan, bana vahiy geldi, hadi koçum" falan böyle demiyor yani. Onu bir birey olarak tanıyor. Onu bir birey olarak görüyor. Bir çocuk olduğu hâlde onu, bireyselliği var olan, kendisinden bağımsız bir varlık olarak tanımlıyor. Ve ona diyor ki:
"Bana Allah'tan, Allah'ın bir elçisi vasıtasıyla bir mesaj geldi, mesajda böyle böyle diyor, ne dersin, bunu tasdik ediyor musun?"
Önce bir an duruyor, "babama sorayım" gibi bir düşünce aklına geliyor. Sonra diyor ki: "Ben babama niye soruyorum ki? Allah beni yaratırken babama sormadı." Bakın bilince, dikkat edin. Yani kendisini anne babasının evliliğiyle var olan biri olarak algılamıyor. "Allah beni yaratırken anne babama sormadı, ona inanırken de onlara sormam gerekmiyor" diyerek aslında orada, o yaşta bile bir irfanın işaretini bize gösteriyor. Aslında bu nedir? Aynı zamanda bir özgürlüktür.
Yani burada kastettiğimiz şey ebeveyni görmezden gelmek, yok saymak, kayıtsız olmak değil. Sen bir insan olarak, bir varlık olarak anne-babandan bağımsız bir varlıksın. Yani Allah seni anne baban üzerinden yaratmadı, onların evliliğiyle yaratılmış bir varlık değilsin. Onların bu dünyadaki evliliği ve o süreç, senin kullandığın bedenin dünyaya gelmesiiçin Allah'ın yarattığı bir yasadır. Yoksa anne baban seni var etmemiştir.
Anne-Baba ve Bağımsız Varoluş
Benim anne babam okuma yazma bilmez. Gözümü yapmayı nereden bilecek? Etimi, kemiğimi yapmayı nereden bilecek? Kaldı ki üst düzey bir eğitim alsalar ne olacak yani? Bir anne baba, ancak Allah'ın koyduğu bir yasa üzerinden bir bedenin şekillenmesine vesile olabilir. O yüzden anne baba olarak da çocuğumuzun -tırnak içinde söylüyorum- maliki değiliz. O bize ait değil. Bizim terbiyemize verilmiş, o da belli bir sınır içinde verilmiş; mutlak bir imkânımız yok. Üzerine düşen vazifeyiyaparsın. Anne baba da bu anlayış içinde olacak, çocuk da bu anlayış içinde olacak.
Bağımlılıklardan Özgürleşme
Dolayısıyla tekrar konuya dönersek: Ramazan ve oruç, insanın hiçbir şeye bağımlı olmadığını hatırlatan bir ibadettir. Sen, Allah dışında hiçbir şeye ait ve bağlı değilsin. Hiçbir şeye ait ve bağlı olmadığını bu Ramazan'da idrak edersin. Kendiniispat etme bağımlılığından özgürleşirsin. Aynı zamanda yanlış algı ve düşüncelerinden de özgürleşmen gerekir. "Ben beceriksizim, yetersiz biriyim, ben hayatta hiçbir şey yapamam" vesaire gibi kendi varoluşumuzla ilgili her türlü negatif algıdan da özgürleşmek anlamına gelir. Biraz sonra Hazreti Yunus'un kıssasına biraz değineceğiz, bununla da bağlantılı bir şeydir.
Kendimizle ilgili her türlü tanımdan özgürleşmektir oruç. Seni her türlü düşünsel, duygusal ve eylemsel sahteliklerden, hatalardan, yanlış algılardan, yanlış kavramsallaştırmalardan özgürleştirir. O özgürlüğü kazanmak seni fıtratına döndürür. Biz şimdi fıtratımızda değiliz.
Fıtrattan Uzaklaşmanın İki Ucu
En sevdiğiniz arkadaşınız, dostunuz -bırakın eşinizi, size en yakın olan kişiler bile- size ters bir şey söylese, sizde bir etkilenme meydana getirir. Bazen bir yıkım meydana getirir. Faraza diyelim, 20 yıllık bir arkadaşınız beklediğiniz yakınlığı,
beklediğiniz olumlu geri bildirimi göstermiyor; sizi unutmuş, sizi yanlış anlamış ve sizidışlıyor. Ne olur, kendinize bir bakın: bir şey sarsılıyor mu, sarsılıyor mu? Sarsılıyorsa niye sarsılıyor? Sen fıtraten böyle miydin? Aslında değilsin. Ama şu an nasılsın? Şu an böylesin. Neden? Çünkü fıtratının üzeri örtülmüş.
Kendini bazen fıtratından uzak bir şekilde çok pasif hissediyorsun, yetersiz hissediyorsun, kaygılı hissediyorsun veya üstün hissediyorsun. Bakın bunlar hiç fark etmiyor. Yaniinsanlar bazen bu zıt kavramlar arasında fark görürler. Mesela "ben her şeyi yaparım" diyen adam da fıtratından uzaklaşmıştır. "Ben her şeyi bilirim" diyen kişi de fıtratından uzaktır. "Ben hiçbir şey bilmiyorum, benim kafam basmıyor" diyen insan da fıtratından uzaklaşmıştır. Bunların ikisi arasında hiçbir fark yoktur. Çok cesur olup "ben her şeyi hallederim" diyen insan da fıtratından uzaklaşmıştır. "Ben hayatta bir şey yapamam" diyen insan da fıtratından uzaklaşmıştır. "Herkes beni sevmeli" diyen de fıtratından uzaklaşmıştır. "Hayatta kimse beni sevmiyor" diyen de fıtratından uzaklaşmıştır. "Benim hiçbir değerim yok" diyen de, "ben çok değerli biriyim" diye hava atan, kibirlenen insan da fıtratından uzaklaşmıştır.
O yüzden bu iki uç arasında bir farkın olmadığını kavramak durumundayız. Çünkü egolarımız, böyle kendine çok güvenen, biraz da kibirli olan kişileri sanki daha avantajlı görüyor. Hâlbuki aslında hiçbir avantajı yoktur. Neden? Çünkü fıtratından uzaklaştığın oranda hayatla kurduğun ilişki problemlidir. Mutlaka başını bir kayaya vuracaksın; başka bir çaren yoktur. Neden? Çünkü hayatla yanlış bir ilişki kurma biçimine sahipsin.
Biz bazen böyle başarılı insanları görürüz, ama bir de başarılı olmak için ellerinden gelenin aşırısını yapıp da çökmüş binlerce insan var; biz bunları görmüyoruz. Biz sadece başarılı olmuş, işte Alibaba'nın kurucusu Jack Ma gibi, Amazon'un sahibi gibiadamları görüyoruz.
Bir de -benim gördüğüm, belki sizin de gördüğünüz- böyle hırsından kendini yiyip bitiren, bir şey başarmak için mücadele eden, sonra hiçbir şeyde başaramayan veya arzu ettiği neticeye ulaşamayıp hırsından kendi kendini yiyip bitiren insanlar da var.
Peki bunları nereye koyacaksın? Hani hırslı olmak değil mi? Bugün günümüzde ne deniyor? "Hırslı ol, tutkulu ol, tuttuğunu kopar." Bir de farz et ki tuttuğunu kopardın, ne oldu yani? Ne olmuş olacak acaba, değil mi?
Tutku, Hırs ve Varoluşsal Boşluk
Hani bazen çocuklar böyle bir şey tutturur ya; yeni bir oyuncak çıkmıştır veya yeni bir çizgi film çıkmıştır, onun bir oyuncağı vardır ve tutturur. "Babam bana örümcek adam alacak" der, bilmem ne alacak der. Eskiden Barbie'nin büyük evleri vardı; özellikle kız çocukları çok tutkunuydu böyle bir şeye ve tutturur, iki ay, üç ay, beş ay, altı ay tutturur.
Ne bu şimdi, çok tutkulu bir durum değil mi? Peki çok matah bir durum mu? Değil aslında. Pekiistediğin şey kötü mü? Konu iyi veya kötü olması değil; konu ona
varoluşsal bir değer atfetmesi. Farz et ki alınmayacak o oyuncak; "hiç problem değil" diyebiliyor mu o çocuk? Diyemiyor. Onun acısı, onun mutsuzluğu içine işliyor.
Hatta bazı insanlar vardır; böyle çocukluğunda oyuncak sahibi olmamıştır -mesela benim gibi, ben oyuncak hiç görmedim, hayatımda hatırlamıyorum, benim çocukluk hatıramda tek bir oyuncak bile yok mesela, ama Allah'tan bir bağımlılığım olmadı- büyüyünce böyle oyuncaklardan koleksiyon yapar. Neden? Çünkü içeride bir boşluk vardır, dolmamış bir şey vardır; daha doğrusu doldurulmadığı için o bir kara deliğe dönüşmüştür. Neden? Çünkü oraya varoluşsal bir gözle bakıyor: "Bu olmalı, olmazsa bende bir eksiklik olacak."
Bakın orucun bir diğer anlamı da budur: hiçbir eksiklik sende bir eksiklik değildir. Bu senin bir eksikliğin değildir. Diyelim ki araban olmaz, hatta giyeceğin bir elbise olmaz, mevcut elbiseyi yamayla giyersin; bu sende bir eksikliğe işaret eder mi? Etmez.
Geçen annem anlatıyor -yani eskiler diyor ya, bu dediğim tarihler 1940'lar falan- insanlar yamalı elbise giyerdi diyor. Şimdi mesela biz yamalı elbise çocuğa giydirsek veya kendimiz giymek zorunda kalsak, kendimizi ne kadar eksik, mahrum, mağdur gibi hissederiz değil mi? Ama aslında bu nedir? Bu sahte bir şeydir. Herkes yamalı elbise giyseydi hiç garipsemeyecektik.
Şimdi millet pijama giyip çıkıyor dışarı, değil mi? Bunlar 20 sene evvel öyle bir şey giyip "çık" desen, "olur mu" falan filan, kendini kötü hisseder. "Ya bak oğlum, pantolon kalmadı, pijamanı giyip çık, eşofmanı giyip çık" desen, giyemezdi değil mi 25-30 sene önce? İşte insanlar ne diyecek? "Ben ne kadar mahrum ve mağdur biriyim" değil mi? Şimdi birileri eşofman giyip dışarı çıkıyor o sıra, değil mi? Bakın aslında bunlar nedir? Hep bizim zihin imajinasyonumuzda oluşturduğumuz hikâyelerdir.
Hani çok defa söylediğim gibi; 30-40 sene evvel yırtık pantolon giyseydiniz kimse giyemezdi -tırnak içinde söylüyorum. Niye giyemez? O bir eksiklik olur; "bir yere mitakıldı" diye düşünürler, veya "giyecek başka pantolonu mu yok da bu yırtık pantolonu giydi" gibi düşünürler. Şimdi moda olduğu için herkes yırtarak giyiyor; sağlam olsa da yırtıp giyiyorsun. Neden? Çünkü bu -tırnak içinde- moda, bunun modası bu, öyle algılıyorsun. Aslında bu, insanoğluna neyi gösteriyor? Bir şeyler senin zihninde normalleşince normal oluyor, anormalleşince anormal oluyor.
Allah'a Güvenmek ve Fıtratın Normalitesi
Mesela bunlar hayatımıza dair kurduğumuz hikâyeler. Oruç da Allah'a dair hem bilincimizi dengelemek hem de doğru bir şekilde Allah'a bakabilmek içindir; yani Allah benim her şeyimdir. Allah beni en iyi anlayandır, beni koruyup kollayandır, benibilendir, beni var edendir, beni himaye edendir, benim kabiliyet ve kapasitemi bilendir. Bunlar için benim bir başka insana ihtiyacım yok.
İkincisi de Allah'ın senin fıtratına dair kodlarını anlamandır. Yani fıtratımızın normalitesini kavramaktır. Benim fıtratım nedir? Fıtratımın normalitesi nedir? Biz ona normal diyebiliriz. Yoksa istatistiksel bir çerçevenin ortalaması değildir normal. Benim
için normal, fıtratımın gerçekliğidir. Benim için normal demek, Allah beni nasıl yaratmışsa kendimi öyle idrak etmemdir.
İnsanın normali nedir? Bunu bileceğimiz yegâne yer Kur'an'dır; Kur'an'ın anlattığı fıtrat kodlarıdır. Senin normalin budur. Dikkat edin, bizde en büyük hata normaliinsanlar üzerinden yorumlamamızdır. "İnsanlar ne diyecek" veya benim zihnimde toplumsal anlamda oluşmuş olan hikâye nedir -bunun üzerinden insan normalinialgılıyoruz.
Anlaşılmak Fıtri Bir İhtiyaç Değildir
Ben bazen size diyorum ya, "hayatta hiç kimse beni anlamadı" -benim için çok normal bir şey bu mesela. Neden? Çünkü bu sadece bir olgu. Beni hiç kimsenin anlamaması, benim fıtratımda bir eksiklik, bir mahrumiyet oluşturmuyor. Neden? Çünkü fıtrat, Allah'ın seni bilmesiyle mutmain olan bir nitelikte. Eğer sen bunu idrak ediyorsan, seni bir başka insanın anlamasına ihtiyaç yoktur. Seni Allah'ın anlamış olması sana yeter. Asla bir eksiklik hissetmezsin. Bu hepimizin aslında normali; yanibana has veya bir başkasına has bir şey değil, hepimizin normali.
Allah seni biliyorsa, Allah seni anlıyorsa, senin için devre tamamlanmıştır. Hiçbir eksiğin yoktur. E pekiinsanların anlaması? O bir deneyimdir. Biri seni on üzerinden bir anlar, biri on üzerinden iki anlar, biri tamamen yanlış anlar. Bu onların sürecidir; sen de buna şahit olursun. Seni annen de anlamayabilir, baban da anlamayabilir, hiç kimse anlamayabilir. Bir problem var mı? Asla yok.
Benim dünyama baktığım zaman, annemin beni anlama oranı onun üzerinden bir falandır yani, o kadar. Bir mahzun var mı? Asla yok. Bir problem oluşturuyor mu? Asla oluşturmuyor. Neden? Çünkü bir insan tarafından anlaşılmak gibi bir problemin yok.
Bakın anlaşılmak güzel bir şeydir, hiçbir mahsuru da yoktur; bunu dışlamak anlamında kullanmıyoruz. Ama insanın fıtratının zorunlu bir ihtiyacı değildir.
"Ama bana öyle geliyor" -o zaman sen fıtratında değilsin. Bu kadar basit. Bunu anlamalıyız zaten. Yani eşin dahi olsa seni anlamayabilir ve sen bundan dolayı rahatsız olmamalısın. Oluyorsan problem var demektir. Bu, eşinde problem var demek değil; senin fıtratını anlamanda problem var demektir. Sen fıtratını anlarsan, eşin dahi seni anlamasa bu problem değildir. Bu çok özel bir bilinç de değildir arkadaşlar.
Biz bugün modern insan olarak çok yanlış bir yere konumlandırılmışız. Hani yemek konusunda olduğu gibi -3 öğün yemek var, bir de İngilizlerden geldiği 5 çayı var değil mi? Hâlbukiinsan bir öğünle de bedensel olarak yaşayabilir. Ama size öyle öğretilmiştir ki sürekli yemek yemeniz gerektiğini zannedersiniz. Bunun gibi çok yanlış yönlendiriliyoruz. Çok yanlış bir şekilde insan tanımımız oluşturulmuş, oluşmuş. Biz de bunu çok şüphe etmeden kabul ediyoruz. Neden? Çünkü toplumun geneline bakıyoruz; genelinde böyle şeyler var, o zaman "normal" diyoruz. Neden? Çünkü normalimiz toplum; normalimiz toplumun istatistiği.
Bak bakalım, Kur'an öyle mi diyor? Geçen bir insan vardı, eşiyle problemliydi, ayrılacaktı falan; böyle büyük bir moral çöküntüsü içindeydi. Dedim ki: "Bak, Allah peygambere ne diyor? 'Eğer çevrendekiinsanlar etrafından dağılacak olurlarsa de ki: Allah bana yeter.'" Allah bunu niye diyor sana? Bu ne anlatıyor? Bu, hangiilişkin olursa olsun -ister eş ilişkisi olsun, ister ebeveyn-çocuk ilişkisi olsun, ister kardeş ilişkisi olsun- geçerlidir.
Bak Hazreti Yusuf'a: o kardeşi de onu bırakmış, yıkılmış mı? "Ya benim aile travmam var" diye mi konuşmuş? Kur'an'da Yusuf'un aile travması vardı, ondan sonra o aile travması yüzünden işte bir türlü çok güzel şeyler yaşamasına rağmen içinde böyle bir boşluk kaldı diye mi anlatılıyor? Yok, böyle bir şey yok. Tam tersini anlatıyor. Ama senin bundan aldığın bir şey yoksa, o zaman sen nasıl Kur'an okuyorsun? Ben nasıl Kur'an okuyorum o zaman?
Ailen de olsa, en yakının da olsa yanlış yapabilir, hata yapabilir, sana hak etmediğin şekilde muamele edebilir. Bu sende travma mı oluşturmalı? Hayır. Ama travma oluşturmaması için senin fıtratında olman lazım. İşte Ramazan orucu seni fıtratına çağıran bir ibadettir. Sana diyor ki: sen benimle tamamlanırsın, sen benimle tamsın, ben seni tam olarak yarattım, bir şeye ihtiyacın yok. Ve sen bu dünyada aziz bir misafir ol.
Diyelim ki annen baban bile seni terk edebilir, seni evlatlıktan reddedebilir -"cennete kadar yolu var" diyeceksin. Eşin seni bırakabilir -"cennete kadar yolu var" diyeceksin, cehenneme kadar değil yani, cennete kadar yolu var diyeceksin, "Allah selamet versin" diyebiliyor musun? E diyemiyorsun. Neden? Çünkü fıtratından az veya çok uzaklaşmışsın.
O yüzden Allah bizi uyarıyor: "İnsanlar etrafından dağılacak olurlarsa de ki Allah bana yeter." Demek ki senin böyle bir fıtratın var. Senin öyle bir fıtratın var ki, bak en sevdiğin, en can ciğer yakın olduğun dostların -Allah onları kastediyor, yani peygambere, bugün sahabe dediğimiz insanlar için bunu söylüyor- eğer onlar etrafından dağılırlarsa de ki Allah bana yeter. Demek ki sen böyle bir varlıksın; sen böyle donanmış bir varlıksın.
Bu, "insanların canı cehenneme, umurumda değil" gibi bir kibirlenmeden bahsetmiyoruz. Dingin bir şekilde "Allah bana yeter" diyebilmek; ve Hazreti Yusuf gibiseni kuyuya atanlara karşı bile herhangi bir husumet, kin, öfke, nefret beslememek, onlar hatalarını anladığında onlara geçmişi hatırlatmayacak kadar olgun olmak. Ama bizde ne egolar var değil mi -"dur, bir elime düşsün, ben ona söyleyeceğimi biliyorum" gibi. İçimizde böyle dönüp duran bir ego hikâyesi var: "Bir gün karşıma gelecek, ben ona ne söyleyeceğimi biliyorum." Peki susup geçemez mi? Hayır; tıpkı bir solucan gibi, mutlaka topraktan çıkacaktır. İlla kendini gösterecek, illa bir laf sokacak, illa bir laf söyleyecek. Peki bu fıtrat mı? Değil. Peki ne bu? İşte bu, kaçınılması gereken bir aşağılıktır; senin içine kaçmış olan bir sahte benliktir bu. Ve sen bunu fark edebildiğin oranda, bundan ayrışabildiğin, uzaklaşabildiğin oranda fıtratındasın demektir.
Hz. Yunus Kıssası ve Sahte Benlik (Balık Metaforu)
Bakın Hazreti Yunus'un kıssasında bir balık tarafından yutulma hikâyesi var değil mi?
Daha önce de bunu kısaca değinmiştik, belki biraz açarız. O balık nedir? O balık, senin fıtratını yutmuş gibi görünen sahte benliktir. Örneğin sen öyle bir benlikle yaşıyorsun ki, hayatının temel ekseninde sürekli olarak ne var? İşte kiminde "ben eksik biriyim", kiminde "ben sevilmeyen biriyim", kiminde "ben anlaşılmayan biriyim", kiminde "ben etkili olamayan biriyim", kiminde "ben yetersiz, eksik, beceriksiz biriyim", kiminde "benim kıymetimi kimse bilmiyor" -bir sürü hikâye. Bunların hepsibalık. Balık senin fıtratını yutmuş gibi gözüküyor.
Bakın, balık Yunus'u yutuyor ama Yunus'u öldürmüyor aslında, dikkat edin değil mi? Yani sahte bir benlik sizin fıtratınızı yutabilir, ama bu fıtratınızı yok edeceği anlamına gelmiyor, fıtratınızı öldüreceği anlamına gelmiyor. Ama o fıtrat örtülmüş olur ve siz onun farkındalığı içinde yaşayamazsınız. Ne olur? Siz, sizi yutan balığın gözüyle etrafı görürsünüz.
Sürekli diyelim ki kendini eksik gören birisi hep böyle bir kaçıngandır; işte eleştirilmekten korkar, yetersiz görülmekten korkar, yanlış anlaşılmaktan korkar. Ya da işte "ben her şeyi biliyorum" diyen bazı insanlar olur, böyle her yerde kendilerinigöstermek isterler; kendilerini gösteremeyince rahatsız olurlar, "ben de biliyorum" demek isterler. Ömrünü bununla yaşar; o balık tarafından yutulmuştur.
O zaman biz de dönüp kendimize bakmak zorundayız. Beni yutan balık nedir? Ben hangi balık tarafından yutulmuşum? Kendimi tanımlarken nasıl bir tanım içime işlemiş? Ben sürekli hangi tanımı irdelerken kendimi buluyorum? Hangi tanımın içinde kendimi görüyorum? Ona bakmam gerekmiyor mu?
"Kendini anlat" desem: "Ben Allah'ın şerefli bir varlık olarak yarattığı bir varlığım" -buradan başlaman gerekir. Allah'ın tam eksiksiz olarak yarattığı bir varlığın; Allah'ın ruhundan üflediği bir varlığın -buradan başlaman gerekir. Ama içindeki balık ne diyor sana? "Sen öyle değilsin." Sanki Allah herkese ruhundan üflerken sen kenarda kalmışsın, o ruh sana etki etmemiş. Sende hep böyle sürekli bir eksiklik duygusu var, sürekli bir yetersizlik duygusu var; veya onu örtmek için geliştirmiş olduğun bir kibir duygusu var -"kimse beni ezemez, kimse bana laf söyleyemez, ben herkesten daha iyiyim." Abi, niye böyle bir hikâyenin içinde yaşamak durumundasın ki? Zor bir şey değil mi yani, sürekli böyle bir kasıntı bir şekilde yaşıyorsun. Buna gerek var mı? Aslında yok. Ama bir balık seni yutmuş, bir balık seni yemiş. Ama dikkat et, o balıktan kurtulma şansın var.
Zünnun Duasının Üç Boyutu
Onun da üç temel bilinç noktası var. Hazreti Yunus'un o balığın karnındayken söylediği söz bu; bir söz, üç parçadan oluşuyor.
İlki: "La ilahe illa ente." Yani, mutlak varlık sensin, mutlak seven ve sevilen sensin, mutlak güzellik sensin, mutlak kudret sensin ve benim başımda sensin, sonumda
sensin. Önce bunu idrak edeceksin. Bu nedir? Bu, insanın geçmişine ve istikbaline doğru bir bilinçle bakmasıdır. "Benim geçmişim nereden geliyor?" Bana geçmişinianlat -hadi psikanalizde var ya, koltuğa oturursun, geçmişini anlatırsın. Benim geçmişim Allah'tan geliyor. Gerçek, hakiki geçmişim Allah'tan geliyor; onun sonsuz ilminde olan bir varlıksın. Senin geçmişin bu. Geleceğin de "ileyhi türceun"dur -ona döneceksin. O zaman "La ilahe illa ente" senin istikbaline de bakar, aynı zamanda.
İki: "Sübhaneke." Bu, dünyamıza bakar. Bu şu demektir bu yönüyle: Dünyada zıtlıklar bir arada bulunur. Yaniiyi de kötü de, hayır da şer de, olumlu da olumsuz da her şey vardır. Hatta aynı zamanda insanın neslinde de bu zıtlıklar vardır. Fakat bu dünyadakive yaratılıştaki zıtlıklar, Allah'ın sübhaniyetine bir halel getirmez, onu gölgelemez. Negatiflik, şer, kötülük, yaratma sürecinde ortaya çıkan bir durumdur. Neden? Çünkü yaratma, mutlaklığın göreceli hâle gelmesidir. Mutlak, göreceli olan bir şey yaratır; göreceli olan şey doğası gereği zıtlığı barındırır. Doluluk olacak ve boşluk olacak, artı olacak eksi olacak, yukarı olacak aşağı olacak. Ama bu, Allah'ın Sübhan oluşunu gölgelemez. Allah mutlak iyidir, mutlak mükemmeldir; onda hiçbir şer, kötülük, negatiflik yoktur.
Yani bu söz neyi anlatıyor? Aslında Hazreti Yunus neyi görmüştü? İnsanlar tarafından anlaşılmamayı, dışlanmayı, görmezden gelinmeyi birer olumsuzluk olarak gördü insanlarda. Ve o olumsuzluklar onda bir negatiflik meydana getirdi; kızgınlık oluşturdu, kırılma oluşturdu, bir sürü şey. Hâlbuki sen, Allah'ın Sübhan olduğunu unutma. Allah seni tam biliyor, Allah seni tam anlıyor, Allah sana tam olarak müteveccih. Allah'ta hiçbir eksiklik yok.
Üçüncü kelime: "İnni küntü minez zalimin." Ben kendime haksızlık edenlerden oldum, ben kendime zulmettim. Yani benim yaşadığım acının, mutsuzluğun, öfkenin, kederin sebebi, benim kendimi unutmamdan kaynaklanan karanlıktır. Ben kendi aydınlığımı örttüm; kendi aydınlığımı sahte benliklerin örtüsüyle örttüğüm için ben kendime zulmettim.
Kendine Zulmetmek ve Şikayetten Uzak Durmak
Yoksa, diyelim ki "eşim beni anlamadı" -niye mutsuz olacağım ki? "Niye mutsuzsun?" "Eşim beni anlamadı." Ben de diyorum ki: "Problem ne?" "Söyledim ya, eşim benianlamadı." "Ve arkadaşım bana büyük haksızlık etti." "Problem ne?" diyorum. "Haksızlık etti." "Ne diyorum? Problem ne kardeşim?" Bak, sen bir şey anlamıyorsun; senin için burada niye problem oldu? Neden? Çünkü sen kendini bir başka insanın anlamasına, bir başka insanın onaylamasına, takdir etmesine veya sevmesine bağlı görüyorsun.
"Beni annem babam hiç anlamamıştır" -Allah şahit, anlamamışlardır yani. Babam rahmetli, annem hâlen yaşıyor, hâlen de beni anlamıyor. Bir problem var mı? Zerre kadar bir problem yok, Allah şahit. Niye olsun ki? O onun algısı, bu da benim varoluşum; bir sıkıntı yok ki burada.
Ama desem ki "annem beni anlamalı, annem de anlamasa kim anlayacak?" -hadibaşla kendine zulmetmeye. Ondan sonra "inni küntü minez zalimin" diyeceksin, bunu da demeyi unutuyorsun. Çünkü kendi kendine zulmettiğinin farkında değilsin, kendimutsuzluğunun kaynağının kendin olduğunun farkında değilsin. İşte Hz. Yunus bunu anlıyor: "kendi mutsuzluğumun nedeni, öfkemin nedeni, acı çekmemin nedeni benim" diyor -"inni küntü minez zalimin" bu demektir.
O yüzden ben hep hatırlatırım: kimseden şikâyet etmeye gerek yok. Durumu anlatabilirsin ama şikâyet farklı bir şeydir. Mesela annem beni anlamıyor ama ben şikâyet etmiyorum, bir şikâyet hâlim yok bundan dolayı. Sadece anlamadığını söylerim; bir problem de yoktur, benimle ilgili bir problem değildir bu.
En yakın bazı arkadaşlarımda da hiç beklenmedik vefasızlıklar görmüşümdür.
Problem mi? Değil. Olmasa güzel olurdu, ama o benimle ilgili bir problem değil. Benimle ilgili problem şu olur: ben birine haksızlık yaparım, vefasızlık yaparım, kötü davranırım, bencil olurum -bak, o benim düzeltmem gereken bir problemdir, sorumlusu benim, o yanlışlığın. Ama biri beni yanlış anlamışsa, biri bana hainlik etmişse -"cennete kadar yolu var", hiç problem değil, "Allah selamet versin." Kin gütmeme gerek yok, düşmanlık etmeme gerek yok, herhangi bir negatif duygunun içine gömülmeme gerek yok. Neden? Çünkü fıtratta böyle bir şey yok.
Hz. Yusuf Örneği ve İnsanlık Tanımı Üzerine
Al işte, bak Hazreti Yusuf'a; fıtratından hareket ederek bizim için en güzel örneklerden biri olmuş. Var mı öyle, kardeşi tarafından kuyuya atılıp hiç problem etmeyen, hiç travma yaşamayan bir insan, değil mi? Bize ne kadar ütopik geliyor, çok hayali geliyor. "İnsanız ya" diyor -bir de kendine bunu insanlık olarak tanımlıyor, "insanım ya" diyor. Hâşâ, sen insan değilsin demiyoruz; sen insanlığını unutmuş bir varlıksın, ve bunu hatırlamalısın.
Şimdi sen kendine "insan" desem, ben de sana "insan" desem ne olur? Sen kendine zulmetmişsin, ben de senin kendine yaptığın zulmü onaylamış oluyorum. "Ya biz de insan değil miyiz, tabii ki kırılıyoruz." Hayır, bak; sen insan olduğun için kırılmıyorsun, fıtratını biraz unuttuğun için kırılıyorsun. Fıtratını hatırlarsan o kırıklık olmayacak.
Fıtratını hatırlarsan acı çekmeyeceksin, fıtratını hatırlarsan mutsuz olmayacaksın.
Fıtratımızdan uzaklaşma durumumuzu "insan olmaklık" ile tanımlamamalıyız.
Bakın, benim bazı söylediğim şeyler size çok uzak gelebilir, bunu anlıyorum. Ben de bu süreçleri yaşamışım; yani ben dünyaya gelir gelmez bu anlayışta değildim. Kırıldım da, üzüldüm de, kendimi acı çekmiş olarak da hissettim, hepsini yaşadım.
Ama sonra böyle bir anlayış ve bilgelikle karşılaştım ve bunun hakikaten doğru olduğunu kendi hayatımda tecrübe ettim. Çünkü hakikat budur, fıtrat budur. Her şeyibir kenara bırakın; peygamberlerin öğrettiği, Kur'an'ın anlattığı budur. Buna dikkat edin. Bizim en büyük ihtiyacımız budur.
Mutluluğun Şartlara Bağlanmaması
Bizim ihtiyacımız çevremizdekiinsanların veya şartların değişmesi, düzelmesideğildir; o ayrı bir pakettir. Biz çevremizdekiinsanların daha iyi olması için çaba gösterebiliriz, şartları düzeltmek için çaba gösterebiliriz -bu ayrı bir konudur. Fakat mutlu ve huzurlu olmam için, benim çevremdekilerin değişmesiyle ilgili bir zorunluluk söz konusu değildir. Ama eğer ben mutluluğumu, huzurumu bir şeylere bağlamışsam, belli şartlara bağlamışsam, o zaman ben kendi elimle kendimi zincirliyorum; kendielimle kendimi bir hapishaneye koymuş oluyorum.
O yüzden mutluluk ve mutsuzluğunuzun şartlarına dikkat edin. Yani kafanızda "mutlu olmak için neye ihtiyacım var, ne olursa mutlu olurum" dediğiniz şeylere bir bakın; kaçmadan gözlemleyin ama özdeşleşmeyin de. Böyle ilginç bir konu bu: içinizde bir şey diyor ki "şöyle olursa mutlu olursun" -çocukların sana şöyle davranırsa, eşin böyle davranırsa, arkadaşın böyle davranırsa, paran olursa, araban olursa, eskimiş arabanı yenilersen, şu olursa bu olursa mutlu olursun. Bakın onlara bir bakalım: gerçekten böyle mi? Ama gerçekten böyle olup olmadıklarını kime soracaksınız? Balığa mı soracaksınız, Yunus'a mı soracaksınız? Balığa sorarsanız size balıkça bir cevap gelecektir. Hani bir laf vardır ya -tam hatırlamıyorum- balığın beyniyle ilgili, "balık beyinli" mi derler; beyni yok gibi kabul edilir. Yani bunların cevabını verecek olan balık mı, Yunus mu? Kime soracaksınız bunları, kim size cevap verecek?
*Kapanış: Gerçek Bayram Nedir?*
Buna dair bir farkındalık üretir Ramazan ve oruç. Bunu yapabildiğimiz oranda oruç tutmuş oluruz; o ölçüde fıtratımızı hatırlarız ve o ölçüde bayram yapabiliriz. Yoksa bayram bir tarih değildir. İşte "bayram ne zamanmış, şu tarih ile üç gün" böyle değil yani; gerçek bir bayram var. Belki ömrünüzde bir kere o bayramı yaşayacaksınız, belki de yıllarca bayram yapacaksınız, belki de hayatınızda hiç bayram yapmamış olacaksınız. Bu sizin elinizde, her birimizin kendi elinde.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası açıkça belirtilerek anılan bir ayet yoktur. İki dolaylı referans dikkat çekmektedir: (1) Konuşmacı, Peygamber'e "çevrendekiinsanlar etrafından dağılacak olurlarsa de ki Allah bana yeter" şeklinde hitap eden bir ayeti paraphrase ederek aktarıyor (olası eşleşme: Tevbe Suresi 129 — "hasbiyallah" ifadesi; kesin olarak belirtilmemiştir). (2) Hz. Yunus'un balığın karnındaki duası "La ilahe illa ente, sübhaneke, inni küntü minez zalimin" doğrudan aktarılmıştır, ancak sure/ayet adı zikredilmemiştir (olası eşleşme: Enbiya Suresi 87 — Zünnun duası; kesin olarak belirtilmemiştir). **Giriş: Ramazan ve Takva** Hoş geldiniz arkadaşlar. Bir Ramazan arası verdik, bir ay; bu, Ramazan'dan sonrakiprogramımız. Evet, çok kısaca Ramazan'la ilgili bir hatırlatmada bulunduktan sonra sohbete geçeceğiz. Ramazan ve oruç aslında insanı mevcut bağımlılıklarından -şu olmazsa yapamam dediği her ne varsa- bütün bunlardan özgürleştirmeyi temin etme amacıyla insana tavsiye edilmiştir. Ve bu, takva kavramıyla ilişkilendirilmiştir. Yani "oruç tutun kitakvaya erişesiniz." Peki burada takva nedir? Takva, gerçek yaratılışın orijinal doğasını hatırlayıp bunu korumaktır. Yani ben yaradan tarafından nasıl bir varlık olarak yaratıldım? Örneğin bağımlı bir varlık olarak mı yaratıldım? Sevilmediğimde kendimi eksik hisseden bir varlık olarak mı yaratıldım? Başarıya mahkûm bir varlık olarak mı yaratıldım? Kendiniispat etmesi gereken bir varlık olarak mı yaratıldım? Yoksa bütün bunlardan bağımsız, bütün bunlardan özgür, bütün bunların ötesinde tam ve eksiksiz bir varlık olduğumu hatırlamalı mıyım? Çünkü insan, yaradan tarafından tam ve eksiksiz bir varlık olarak yaratılmıştır. Biz takvayı anlamak istiyorsak -öncelikle şunu da ifade edeyim, takva aslında çok çetrefil bir kavram değil- korumak anlamına geliyor. Bir şeyin korunması. Dolayısıyla müttaki, bir anlamda "kendini koruyan" demektir.
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.