İlişkiler Allah'ın Ayetidir

Kısa Özet

Sohbet, "İlişkiler kim tarafından yaşanmaktadır?" sorusu etrafında, Kur'an'ın eşler arasına sevgi ve rahmet koyduğunu bildiren ayetiyle günümüz ilişkilerinin problemli hali arasındaki uçurumu ele alıyor. Konuşmacı, sevgi ve merhametin kaynağının Allah olduğunu, egonun bu akışı gasp edip dejenere ettiğini; Hz. Peygamber ile Hz. Hatice'nin ilişkisinin fıtri muhataplığın en güzel örneği olduğunu anlatıyor. Sonuçta kimsenin kimseyi tamamlayamayacağı ve mutlu edemeyeceği, ilişkilerdeki varoluşsal krizlerin ancak kişinin Allah'la olan bağını ve kendi değerini hatırlamasıyla aşılabileceği vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Sevgi, şefkat ve merhamet Allah'tan gelen ayetlerdir; kişi bunları "ben seviyorum" diye sahiplenip gasp ettiğinde ve beklenti, sitem, tehdit aracına dönüştürdüğünde onları dejenere etmiş olur.
  • Kıskançlığın sevgiyle hiçbir ilişkisi yoktur; kıskançlık kaybetme korkusuyla, kaybetme korkusu da kendini bir ilişkiyle tamamlama zannıyla ilişkilidir — oysa Allah her insanı tam ve eksiksiz yaratmıştır.
  • Kimse kimseyi mutlu edemez; herkes fıtratına göre yaşar ve muhatabı da fıtri olduğu ölçüde bundan mutlu olur. İlişkilerde varoluşsal problem yaşayan kişi ilişkisini değil, varlığının kaynağını sorgulamalıdır.

İlişkiler Kim Tarafından Yaşanmaktadır?

Hoş geldiniz arkadaşlar. Sorusu olan yok mu? Sorusu olan yok herhalde. Evet. Bugün biraz ilişkiler üzerine konuşmak istiyorum. İlişkiler kim tarafından yaşanmaktadır? Temel sorumuz bu.

Kur'an-ı Kerim'de özellikle ikiliilişkiler konusunda bir ayet geçer ve şöyle der: Allah'ın ayetlerinden biri de birbirinizde sükûn bulacağınız eşler yaratmasıdır ve o, aranıza sevgi ve rahmet koymuştur. Tabii diyeceksiniz ki bizim yaşadığımız ilişkiler nerede, ayetin bahsettiği mesele nerede? Peki niye böyle olmaktadır? Yani Allah bize diyor ki— hatta ilginçtir, ayet "min enfüsikum" şeklinde ifade eder. Yani bunu sizinle aynı nitelikte olan anlamında da alabilirsiniz, sizinle aynı özden anlamında da alabilirsiniz. Dolayısıyla aslında ayet bize bu konuda böyle bir açılım ortaya koyuyor.

Peki yaşadığımız ilişkiler böyle mi? Yani biz birbirimizde sükûn bulabiliyor muyuz? Birbirimizde bir huzur ve dinginlik anlamında destekleyici bir bağ kurabiliyor muyuz? Çok değil. Veyahut da aramızda bir sevgi ve merhamet, şefkat, anlayış, duyarlılık var mı? Bunu çok az görüyoruz. Peki niye öyle? Yani acaba ayet mi gerçek dışı veya gerçek üstü bir şeyden bahsediyor, yoksa biz gerçeğin altında bir durumda mıyız? Yaniilişkilerimiz niye bu kadar problemli? Mesela niçin ilişkilerimizde birbirini kontrol etme arzusu var? Mesela Allah böyle bir şeyden bahsetmiyor. Yani "Allah aranıza öyle bir şey koymuştur ki birbirinizi kontrol etmek için birbirinizi yersiniz" demiyor.

Mesela Tevrat'ta buna benzer bir ayet vardır. Yaniişte erkek kadının topuğunu şey yapacak... Bunlar tabii mecaziifadeler. Kadın da erkeğe şöyle şöyle yapacak şeklinde, yani bir cedelleşme, bir mücadele, bir baskın hale gelme, kendi otoritesinidikte etme gibi bir şeyden bahseder. Ama Kur'an bize daha doğal ve fıtri bir noktadan bahseder. Aslında Tevrat'taki o hüküm de düşmüş insanın durumunu anlatır. Yanicennetten düştükten sonraki durumu anlatır o Tevrat ayeti. Hani o ayet öyle boş bir ayet değildir. Yani kadın ve erkek, Adem ve Havva cennetten düştükten sonra birbirlerini yemeye başlayacaktır mealinde bir ifade kullanır. Kur'an-ı Kerim ise

çoğunlukla fıtri duruma işaret eder. Yani fıtri durumda insan ilişkileri nasıldır? Buna aydınlık getirmeye çalışır.

Düşmüş Bilinci Referans Almak

Fakat bizler burayı yeterince doğal bir biçimde yaşamakta zorlanıyoruz. Neden? Çünkü biz mevcut halde düşmüş bir durumdayız. Yani bilinç düzeyimiz düşmüştür.

Bunu kabul etmediğimiz için de herkes kendini merkeze alıp "ben böyle hissediyorum, bana göre bu böyle olmalı" gibi yaklaşımları meşru hale getirmeye çalışıyor. Yani mevcut durumumuzu bir referans olarak kabul ederiz. Ben böyle istiyorum, ben böyle olsun istiyorum. Kıskançlık gösteriyoruz, ben böyleyim. Baskı uyguluyoruz, ben böyleyim. Alınıp güceniyoruz, ben böyleyim. İnat ediyoruz, ben böyleyim. Kendimizi kapatıyoruz, ben böyleyim. Bu şekilde aslında ne yapıyoruz? Düşmüş halimizi referans haline getiriyoruz. Ve herkes böyle bir düzeyden birbiriyle ilişki kurmaya başlıyor. Dolayısıyla da aslında biz ayetin ifade ettiği durumdan uzak bir haldeyiz. İlişkilerimiz genelde böyle.

Yani bunu ilişkiler bağlamında konuşurken sadece kadın erkek ilişkileri bağlamında değil, bütün ilişkilerde de ele alabilirsiniz. Mesela düşünün, Hazreti Lokman'ın çocuğuyla konuşmasını düşünün. Nasıl konuşuyor değil mi? "Evladım" gibi böyle çok sahiplenen, duyarlı, hassas, aynı zamanda çocuğunun varoluşuna saygı gösteren, yani ona bir şeyi dikte etmeyen... Hani daha önce de belki söylemiştim, HazretiPeygamber vahiy aldığında işte Hazreti Hatice'ye bunu bildiriyor ve iman edip etmediğini soruyor. Hazreti Ali'ye soruyor ki o zaman belki ergenlik döneminde bir çocukken ona bunu tebliğ ediyor ama onu zorlamıyor. Kendi evinde kalan birisi. Herhangi bir zorlayıcı tavır sergilemiyor.

Peki biz mesela ne yapıyoruz? Mesela çocuğumuza imanı, İslam'ı telkin ederken ne yapıyoruz, nasıl konuşuyoruz? "Sen benim evladımsın, ben Müslümanım, sen de bak beni rezil etme" gibi bir yerden mi bakıyoruz? Yoksa kendiidrakimizin, imanımızın, kavrayışımızın farkındalığıyla örnek olup, aynı zamanda ona "sen de bir bireysin, sen de bunlar üzerinde düşün, değerlendir, ne zaman arzu edersen bunun üzerinde konuşabiliriz" gibi bir mesaj mı veriyoruz? Dolayısıyla bizler bilinç olarak düşmüş boyutumuzu referans alarak hareket ettiğimizde aslında ne kendimiz bir gelişim, bir farkındalık, bir dönüşüm imkânı yaşayabiliyoruz ne de kutsal metni anlayabiliyoruz.

Sevgin Kimin Ayeti: Allah'ın mı, Senin mi?

Çünkü bakıyoruz kutsal metin, işte Allah aranızda birbirinizde sükûn bulmanız için sizibirbirini seven, birbirine merhametle yaklaşan kişiler olarak yaratmıştır. Ve diyor kiAllah, bu da bizim ayetlerimizdendir. Yani Allah bunu kendiişareti olarak ifade ediyor.

Aslında bu nedir? Onun birliğinin işaretidir, onun merhametinin işaretidir, onun sevgisinin işaretidir.

Peki şunu düşünün. Sevginiz sizden mi kaynaklanıyor yoksa Yaradan'dan mı kaynaklanıyor? Mesela ne hissediyorsunuz, orada kendinize bir sorun. Yani benim bu sevgim, şefkatim, merhametim Allah'ın bir ayeti mi, yoksa hâşâ benim bir ayetim mi?

"Ya işte ben seni böyle seviyorum, ben sana böyle yardımcıyım, destek oluyorum" deyip bunu kendinize referanslı bir şekilde mi tanımlıyorsunuz? Yoksa Allah kalbimize merhamet koymuştur, sevgi koymuştur, şefkat koymuştur; biz de ondan gelen, onun ayeti olan bu sevgiyi, şefkati, merhameti birbirimize yansıtıyoruz.

Peki bunu yansıtırken neye dikkat etmen gerekir? Onu bozmamaya dikkat etmen gerekir. Değil mi? Hani birine çay getirirken üzerine dökersen ne olur? Adamı yakarsın. Çay yakıcı bir şey midir? Normalde içilmek için ve insana belli bir ferahlık vermek içindir. Ama üzerine dökersen yakabilir. Dolayısıyla Allah'tan gelen sevgiyi, Allah'tan gelen merhameti sen gerçekten hiçbir ego, hiçbir hikâye, hiçbir sahiplenme arzusu olmadan aktarabiliyor musun? Yoksa o sevgiyi kendi egonun hikâyeleriyle birleştirip, üstelik de onun üzerinden kendine bir geri bildirim mi devşirmeye çalışıyorsun? Eğer böyle yaparsan bu Allah'ın ayeti olabilir mi?

Mesela diyelim ki evladını seviyorsun, eşini seviyorsun. Bu sevgin mesela bir karşılık bekliyor mu? Bir beklentiiçinde mi? Bu sevgin beklediği karşılığı bulamadığında sitem ediyor mu? Bu sevgi kendince olması gerektiğine inandığı geri bildirim gerçekleşmediğinde alınıp güceniyor mu? Ya da "ben boşuna mı seviyorum" diyor mu? Veya yaptığı şeyler için "ben şimdi bunları boşa mı yaptım" diyor mu? Peki böyle diyorsan bunlar Allah'ın ayetleri olabilir mi? Yani senin sevginin Allah'ın ayeti olmakla bir bağı var mı acaba? Sen nasıl seviyorsun? Nasıl merhamet gösteriyorsun? Nasıl bir anlayışa sahipsin?

Peki biz bunları niye yanlış bir tarzda tecrübe ediyoruz? Çünkü arada egonun kirlerivar. Egonun problemli, yanlış oluşturulmuş, yanlış hikâyelerle olumsuz bir şekilde şekillenmiş bir durumu var. O yüzden bakın, bütün kadim öğretilerde hep dikkate sunulan şey arınmaktır, temizlenmektir. Kur'an sürekli olarak nefsinizi temizleyin diyor.

"Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol"

Peki nefsinizi neyden temizleyeceksiniz? Bakın, Peygamber'in bir ifadesi vardır. Bir ayetten bahseder ve der ki: Bu ayet beniihtiyarlattı. Bu ayet nedir? Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Bu ne demektir? Bu şu demektir: Her şeyin en mükemmeli, en saf olanı, en hakiki olanı Yaradan'dan gelir. Yaniiyiliğin, güzelliğin, hayrın, her güzel şeyin kaynağı Allah'tır. Ve bunlar Allah'tan, deyim yerindeyse, bize akarlar. Bir güneşin ışınını etrafa dağıtması gibi, kaynağı Allah olan bütün güzel şeyler bize akar.

Bunlar bir emr ile akarlar. Yani bu Allah'ın bir işidir aslında. Mesela "ruh Rabbimin emrindendir" ifadesini de bu anlamda düşünebilirsiniz. Ruhsal öz hepimize her an yansımaktadır ve biz onunla aslında yaşıyoruz. Hiçbir zaman da kopuk değiliz ve kopamayız zaten.

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol denildiğinde bu ne demektir? Bu şu demektir: Sen Allah'tan gelen bir şeye en ufak bir gölge düşürme. Olduğu gibi onu al, olduğu gibiidrak et, olduğu gibi fark et ve olduğu gibi yansıt. Bu çok muazzam ve çok büyük bir farkındalık gerektiren bir durumdur. O yüzden Peygamber, Hud Suresi — yani bu

ayetiişaret ederek — beniihtiyarlattı diyor. Yani bu çok temiz bir bilinç gerektiriyor, çok temiz bir şuur, bir farkındalık gerektiriyor.

Sevgiyi Gasp Etmek ve Tehdide Dönüştürmek

Mesela Allah sana merhamet etmiş; sen o merhameti böyle "ben merhamet ediyorum" şeklinde önce bir gasp ediyorsun. Gasp etmekle kalmıyorsun, sonra bunu — tırnak içinde söylüyorum — ücretle satmaya başlıyorsun. "Bak" diyorsun, "ben sana merhamet ediyorum, ben merhamet etmesem senin halin nice olur." Dolayısıyla senin ne yapman gerekir? Bana minnet etmen gerekir. "Ya o olmasa kim bana merhamet edecekti" demen gerekir. Bana saygı göstermen gerekir. Bana hep şükran içinde olman gerekir. Ne yapmış oldum? Emrolunduğum gibi dosdoğru mu oldum, yoksa gelen şeyi dejenere mi ettim? Zaten en başta gasp etmekle mahvettim onu.

Hani "ben sevmesem senin halin nice olur." Değil mi? Ne yaptın? Allah'tan gelenigasp ettin. İyilikleri boşa çıkarmak... Evet, dolayısıyla iyilik boşa çıkar.

O gasp etme aynı zamanda neye sebep olur? Onun doğal bir şekilde akışını engellemeye sebep olur. Sen onun doğal bir şekilde akmasına da müsaade etmemiş olursun. "Bak istersen seni severim, istemezsen sevmem. İstersen merhamet ederim, istemezsem etmem. Sana merhamet etmesem ne olursun biliyor musun?" Ne yapmış oldum? Sevgimi, şefkatimi, merhametimi bir tehdit haline getirdim.

_(Dinleyici: Aslında orada hocam sevgi yok, egodan kaynaklanan bir psikoloji var.)_

İşte bakın, orada aslında — tırnak içinde — şu noktaya getirmek istiyorum: Aslında bir sevgi var. Fakat sevgiyi o kadar bozmuş, dejenere etmişiz ki artık orada sevgişekil değiştirmiş. Çünkü dikkat edin, en bencil sevginin içinde bile ilahi bir iz vardır aslında. Yani Allah'ın sevgisi olmasa biz çarpık bir şekilde bile sevemezdik. Yanibizim sevgimizin kaynağı Allah'tır. Ama biz sevgimizi olduğu gibi, geldiği gibi alıp geldiği gibi yansıtmadığımızda ne oluyor? Onu tanınmaz hale getiriyoruz. Onu bulandırıyoruz. Onu tırnak içinde tatsız tuzsuz bir hale getiriyoruz. Halbuki o doğal olarak geldiği gibiidrak edilmeli, yaşanmalı ve yansıtılabilmeli.

Bakın günümüzde ilişkilerde, her türlü ilişkide bu böyle. Yani ebeveyn-çocuk ilişkisine bakıyorsunuz aynı hikâye, arkadaşlık ilişkilerine bakıyorsunuz benzer hikâyeler, ikiliilişkilere bakıyorsunuz yine problematik durumlar. Neden? Çünkü biz kendimiziarındırma sürecine girmiyoruz ve şöyle bir savunma içindeyiz: Ben böyleyim, ne yapayım? Yani orijinimize dönmeden faaliyette bulunuyoruz.

Hani şöyle düşünün: Bir ameliyat masasına yöneliyorsunuz ama kir pas içindesiniz.

Ne olur? Yaptığınız ameliyatla sağlık noktasında pozitif bir adım atayım derken — kigüzel bir ameliyat yapmış olabilirsiniz ama üstünüz başınız biyolojik olarak kirlidir — ne yaparsınız? Hastayı enfekte edersiniz ve hasta bir süre sonra ölmeye başlar. Değil mi? Neden? Çünkü temiz bir şekilde oraya girmediğiniz için, hastayı güzel bir şekilde ameliyat etmiş olsanız bile üstünüz başınız veya kullandığınız aletler kirli olduğu için hastanın ölümüne sebep olursunuz. Ve şöyle dersiniz: Aslında güzel ameliyat

yapmıştım. Doğru, güzel ameliyat yapmıştın ama kullandığın neşter temiz değildi, dezenfekte edilmemişti.

Şimdi biz de ilişkilerimizde buna benzer bir durum yaşıyoruz. Tırnak içinde söylüyorum, hani belki çok az insan vardır kötü niyetli diyebileceğimiz. İnsanların büyük bir çoğunluğu kötü niyetli değildir. Ama yanlış davranır, yanlış yapar, yanlış bir yaklaşım sergiler. Ve o yanlışlık nedeniyle ilişkiler problemli bir hale gelir.

Hikâyelerimizi Fark Etmek

Öyleyse benim dikkat etmem gereken nokta, o arınmayı sağlama konusunda çaba göstermemdir. Mesela ego adına sahiplenici bir duygum mu var? Veya muhatabımdan sürekli bir beklentiiçinde miyim? Veyahut da karşımdakiinsanın sürekli benim arzu ettiğim gibi olmasını mı istiyorum? Veya "karşımdakiinsan ben bir şey söylemeden beni anlasın" gibi böyle çok yüksek düzeyde bir beklentiye misahibim? Niye kendiniifade etmiyorsun? O anlasın. Yani bunu onun anlama imkânı var mı? Anlasın. Beni seviyorsa anlaması lazım.

Yani aslında niye böyle bir hikâyen var? Çünkü aslında çocukluğunda belki anlaşılmamışsın. Anlaşılmadığın gibi anlaşılmak için sana söz hakkı da verilmemiş. Bu sefer sende öyle bir kalıp oluşmuş ki kendini anlatmıyorsun. Anlatmadığın halde karşındakinin seni anlamasını bekliyorsun. Bunu gerçekleştiremediğinde, yani bu muhatabın tarafından sana yansıtılmadığında da mutsuz oluyorsun. Şimdi bu ve bunun gibi bütün hikâyelerimizi fark etmeye ihtiyacımız var. Eğer bunları fark etmezsek ilişkilerimiz Allah'ın ayeti olmaktan çıkar, nefis savaşlarına döner. Artık baktığımız zaman o ilişkide Allah'ın ayeti yoktur.

Hani örnek vereceğim, yanlış anlaşılmasın. Mesela Hazreti Ayşe, tabii gençlik döneminde biraz tam olarak arınmamış bir halde olduğu için, mesela zaman zaman böyle Peygamber'e bakıp "işte Peygamber beni ne kadar seviyor, herkesten daha çok mu seviyor, işte Hazreti Hatice'den daha mı çok seviyor" — bunların süreklikıyaslama tuzağına düşüyor. Ve zaman zaman Peygamber'i gereksiz yere darlıyor demeyeceğim — Peygamber darlanmamıştır da — yani gereksiz yere soru soruyor. Ve en son bir gün Allah diyor: Sana o ihtiyar kadından daha hayırlısını vermedi mi?

Şimdi bu nedir aslında? Önce bakın bir mevzuya dikkat edin. Yani burada hâşâ Hazreti Ayşe'yi mi eleştiriyoruz? O bizim annemizdir. Bu tabii ki annemizdir.

Annemizin zamanında bir hatası varsa da onu görüp kendimize ders çıkaracağız.

Maksadımız Hazreti Ayşe'yi tartmak değil. Şimdi orada görülen şey nedir aslında?

Hazreti Ayşe'nin henüz tam olarak kendini arındırmadığıdır. Neden? Bir, mukayese yapıyor. İki, kendisine gösterilen sevgiyi başka bir sevgiyle karşılaştırarak "beni midaha çok seviyor, onu mu daha çok seviyor" hikâyesine kapılıyor. Peki şimdi böyle bir sevgi Allah'ın ayeti olan bir sevgi mi? Değil. Peki o sevgi nereden geliyor? Evet, gene Allah'tan geliyor ama Hazreti Ayşe'nin o dönemde henüz arınmamış olan bilincitarafından ne olmuş? Bulanık hale gelmiş.

Buradan biz kendimize bir değer üretmemiz gerekiyor; yoksa maksadımız HazretiAyşe'yi eleştirmek değil. Bunlar yaşanmıştır ve bunlar bizim kitaplarımızda yer almıştır. Aslında bakın dikkat edin, bunlar hiç de sansürlenmemiştir. Neden? Çünkü bunlar insanların yaşayabileceği durumlardır. Ben de yaşayabilirim, sen de yaşayabilirsin, hepimiz bu ve bunun gibi farklı şeyler yaşayabiliriz. Bunları kendiadımıza değerlendirip "acaba benim ilişkimde, nefsimde gereksiz bir leke var mı? Gereksiz bir negatif duygu, düşünce, hikâye var mı?" diye kendime sormam gerekir.

Yani bir ilişkide niye bir problem oluşuyor? Bunda benim bir payım var mı? Burada dikkat edin, ilişkilerde insanlar hep muhataplarının olumsuzluklarıyla meşgul olur.

Halbuki bir ilişkide mesele, "bu konuda ben nerede daha dikkatli olmalıyım" sorusudur. Yaniinsan — tırnak içinde söylüyorum — kendi ayak ucuna bakmalıdır.

Ama dikkat edin, kendinizi düzeltmeniz muhatabınızın da düzeleceği anlamına gelmez. Buraya da dikkat etmemiz gerekir. Buyurun.

Hz. Hatice ile Hz. Peygamber: Fıtri Bir Muhataplığın Örneği

_(Dinleyici katkısı üzerine)_ Tabii tabii, kesinlikle. Yani kadın olsun, erkek olsun, her birimizin buradan alacağımız bir kısım dersler vardır. Burada Peygamberimiz dikkat edin ne gözle bakıyor aslında ilişkilere. Mesela Hazreti Hatice, rivayetlere göre kırklı yaşlarında bir kadın. Peygamberimiz 25 yaşında ve Hazreti Hatice zengin bir kadın. Peygamberimiz onun yanında bir zaman çalışmış ve maddi olarak böyle herhangi bir birikimi olmayan bir insan.

Şimdi düşünün, böyle bir evliliği sizin kendinizin yaptığını düşünün. Aklınıza önce ne gelir? Hazreti Hatice'nin yerinde olsanız ne düşünürsünüz? Peygamber'in yerinde olsanız ne düşünürsünüz? Tabii ki burada ne var? Aslında Hazreti Peygamber, Hazreti Hatice'yi ne üzerinden değerlendirmiş? Zenginliği üzerinden mi? Hayır.

Güzellik üzerinden mi? Hayır. Onun insaniyetinin değerlerine dikkat etmiş ve gerçekten Hazreti Hatice'yi fıtri bir insan olarak görmüş. Ve onun çok da bilinmeyen bir sözü vardır. Der ki Peygamberimiz: Hatice'nin sevgisi benim rızkımdır. Peki rızkı veren kim? Allah değil mi? Peki o zaman Hazreti Hatice'nin sevgisi nedir? Hz. Hatice'nin sevgisi, Allah'tan geldiği gibi Hz. Peygamber'e akan bir sevgidir. O yüzden o sevgi Peygamber'in rızkıdır. Neden? Çünkü Hz. Hatice o sevgiyi aldığı gibi yaşamış, idrak etmiş ve onu Peygamber'e yansıtmıştır.

"Ben olmasam seni kim alır? Bak ben zenginim, gene de bak bir şey demiyorum, laf söylemiyorum" falan mı demiş? Dememiş. Hazreti Peygamber herhangi bir komplekse girmiş mi? Bakın bazı böyle erkekler var, görüyorum: "Mesela işte ben benden zengin biriyle evlenmem, benden yaşı büyük biriyle evlenmem" gibi bir sürü hikâyeler var değil mi? Neden? Çünkü egonuzda saçma hikâyeler var. O konuda temiz bir bilinçle olaylara ve hayata bakamıyorsunuz. Bakmadığınız için de ne oluyor? Böyle yanlış referanslarla hareket ediyorsunuz.

_(Dinleyici: Günümüzde haklı değil mi hocam? Hz. Hatice'nin bilinç seviyesiyle, yani o hanımla evlenmek farklı. Bugün mesela ben kendi adıma...)_

Tamam, bak ben ne diyorum? Diyorum ki Peygamber gözü kapalı "ya önemli değil" falan dememiştir tahmin ediyorum. Yani Peygamber neye bakmış? Yani mesela Hz. Hatice böyle parasıyla övünen bir kadın mı? "Ya işte benim param var, ben zenginim" falan mı demiş? Bakmıştır bunlara. Peygamber aynı zamanda Hazreti Hatice'nin kendisini nasıl tanımladığına da bakmıştır. Yani Hazreti Hatice'nin bilinci hangimerkezdedir? Hayata nereden bakıyor? Kendine nasıl bakıyor? Değil mi?

Ki Hazreti Hatice de Peygamber'e o dönemde dikkatle bakmış. Yani mesela zengin bir insan aramamış. Değil mi? Ki hani "davul dengi dengine vurur" deyip zenginliği bir denklik meselesi yapmamış. Bugün toplumumuzda böyle bir tuzak da var. Biz denkliği ya işte aile-soy-sop denkliğinde arıyoruz, ya parasal denklikte arıyoruz, ya da işte "ikisi de bekâr olmalı" vesairede arıyoruz. Veya ikisi de dul ise bunlar birbirine denktir diyoruz. Halbuki bir tarafta dul bir kadın var değil mi, Hazreti Hatice; bir tarafta bekâr bir erkek var. Bakın bizim toplumumuzun neredeyse bu konudaki hiçbir normu buna uymuyor. Yaş farkı var, kadın daha zengin vesaire. Ama dikkat edin, HazretiPeygamber de Hazreti Hatice de doğru bir yerden bakıp birbirlerini değerlendiriyorlar.

Yani orada Hazreti Hatice de çok şuurlu, bilgili bir kadın. Bilgi derken zahiri bilgiden bahsetmiyoruz; kendiinsaniyetinin, fıtratının bilgisine sahip. Ve o gözle HazretiMuhammed'e bakıyor. Hatta işte ona bir ticaret kervanında bir iş veriyor. Sonra onu biriyle gönderdikten sonra döndüğünde ona soruyor: Muhammed ne yaptı, neler gördün diyor. O kişi de Hazreti Muhammed'in o yolculuk sırasında neler yaptığını, nasıl davrandığını, nasıl hareket ettiğini Hazreti Hatice'ye anlatıyor. Yani hâşâ HazretiHatice de "genç bir erkeği buldum" falan gibi bir algıyla hareket etmiyor. Hz.

Muhammed'in insaniyet noktasına dikkat ediyor. Peygamber de aynı şekilde.

Ve bu ikiinsan, bizlere örnek olması noktasında da gerçekten işte bu bahsettiğimiz ayetin hakikatini en mükemmel şekilde gösteriyorlar. Yani Allah'ın ayeti olarak birbirlerine bir sükûn veriyorlar, Allah'ın ayeti olarak birbirlerini seviyorlar ve birbirlerine merhamet ediyorlar. Yani mesela Hazreti Peygamber Hira'ya gittiğinde Hazreti Hatice şöyle demiyor: "Ya bak her şeyimiz var, derdin nedir, bak ne güzel mutlu mutlu yaşıyoruz, istediğimiz zaman tatile gideriz, gezeriz, eğleniriz." Böyle bir şey demiyor. Ve çok ilginç veriler bize aktarılır. Mesela Peygamber o Hira'dakisürecinde bazı şeyler yaşarken hiç onu rahatsız etmiyor. Aşağı iner de bir ihtiyacı olur diye günlerce onun eteğinde beklediği söylenir. Yani onun sürecine, onun hikâyesine müsaade ediyor. "İşte beni yalnız bıraktın, kendimi yalnız hissediyorum, bana değer vermiyor musun" gibi bir hikâyeden eser yok.

Niye yok? Düşünün, niye yok böyle bir şey? Peygamber olduğu için, o da Peygamber'in hanımı olduğu için değil. İkisiinsan olmanın hakikatiniidrak ettikleriiçin, insan olmaklığın değerlerini yaşadıkları için. Ve gerçekten o anlamda birbirlerine çok iyi muhatap olmuşlardır. Birbirlerine denk bir muhataplıkları vardır. Ne HazretiPeygamber'de ne Hazreti Hatice'de herhangi bir ego hikâyesine rastlamıyoruz. Ama buna karşın bazı eşlerinde ego hikâyelerine dair bazı veriler görüyoruz.

Kendi Üzerinde Çalışmak: İlişkinin Ön Şartı

Dolayısıyla bu bize ne anlatıyor? İlişkiler, kendi üzerinde çalışmaya niyetli olan insanlar arasında gerçekleşebilir. Eğer kendi üzerinizde çalışmak niyeti yoksa ve mevcut durumunuzu doğal ve meşru referans kabul ediyorsanız — "ben böyleyim, işte ben inat ederim, işte ben böyle alındığım gücendiğim zaman kendimi kapatırım, günlerce konuşmam" diyorsanız — sizin bir şeyin üzerinde çalışmanız gerekir yani.

Yoksa kendi [halinizi] muhatabınıza [dayatmak] gibi bir [hakkınız] olamaz. Hatta eşimiz, arkadaşımız bile bu durumu kabullense, "ya ben seni böyle kabul ediyorum" dese bile sizin kendinizi böyle kabul etmemeniz gerekir.

Bakın Allah ayette ne diyor? Hani cennete koyacağı müminlerin kalplerinde bazı cennete uymayan haller, hissiyatlar olduğunda onları biz çıkarırız diyor. Neden? Çünkü o duygular cennete layık değil ki. Peki sen kendine bak: Alınmak, gücenmek, surat asmak, kendini kapatmak, inatlaşmak, "işte eşim bana böyle yaptı, ben de böyle yapacağım" diye misliyle mukabele etmek. Bunlar sana yakışıyor mu? "Ama eşim de böyle yapıyor." Tamam, eşin farz edelim öyle yapıyor. Sana bu yakışıyor mu? Konu o. Eşinin ne yaptığı değil buradaki prensip. Sana bu yakışıyor mu?

Birbirinizin Elbisesi Olmak

Çünkü bakın dikkat edin, hani "mümin kadınlar ve erkekler birbirinin elbisesidir" ayetide söz konusu. Bu tabii ki çok geniş bir anlam barındıran bir ayet ama bir yönü nedir?

Elbise sizi hem koruyup kollayan hem muhafaza eden bir şeydir. Aynı zamanda siz en mahreminizi birbirinize anlatarak birbirinize yardımcı olabilir, birbiriniziiyilikte, güzellikte ve hayırda destekleyebilirsiniz. Örneğin demelisiniz ki: "Ya benim böyle bir çocukluk yaram var, ben bu konuda çalışmak istiyorum, bana bu konuda yardımcı olur musun? Bunu herkese anlatamam ama sana anlatıyorum." Nedir? Bakın siz ona elbise olmuş olursunuz. O, kendisinin en gizli bir hatırasını, hikâyesini, acısını, travmasını anlatır. Siz de ona yardımcı olmak adına elinizden gelen en güzel çabayı gösterirsiniz. Siz öyle davranırsınız, o da sizin yaralarınıza karşı duyarlı olur, dikkat eder ve birbiriniziiyileştirmiş olursunuz. Ama bu ne sayesinde gerçekleşir? İşte ayetin bahsettiği sevgi, şefkat ve merhamet bilinciyle gerçekleştirilir.

Dolayısıyla taraflar — tırnak içinde söylüyorum — geçmiş hikâyelerini, yaşadıkları problemlerin onların bugün üzerlerinde bıraktığı izleri saklayarak değil... Siz elbisenizden bir şeyi saklayabiliyor musunuz? Saklanamıyorsunuz değil mi? O ayet aynı zamanda bunu da ifade eder. Yani diyelim ki büyük bir aşağılık kompleksiniz var ama aşağılık kompleksinizi örtüyorsunuz; "ben üstünüm, bana laf edemezsin" diye itiraz ediyorsunuz. Neden? Çünkü bir aşağılık kompleksiniz var ama bunu dillendirmekten kaçıyorsunuz. Neden? "Dillendirirsem eşim beni daha çok küçümser" diyorsunuz. Peki böyle bir ilişki Allah'ın ayeti olan bir ilişki olabilir mi? Olamaz.

Allah ne diyor? Birbirinizin elbisesisiniz. Yani birbirinizin en gizli, mahrem süreçlerinibirbirinize şefkatle, anlayışla ve duyarlılıkla açabilmelisiniz. Ve birbirinizin farkındalığına hizmet etmelisiniz. Örneğin diyelim ki, "çocukken ben hiç sevilmediğimidüşündüğüm için veya terk edilmiş gibi kendimi gördüğüm için senin üzerinde böyle çok fazla baskı kuruyor olabilirim. Veya aşırı kıskanç davranıyor olabilirim."

Kıskançlık Sevgi Değildir

"Yani ben seni çok seviyorum, o yüzden kıskancım." Yalan söylüyorsun — tırnak içinde söylüyorum, hani dikkatinizi çekmek için. Kıskançlığın sevmekle hiçbir ilişkisiyoktur arkadaşlar. Bunu zihnimizden silmemiz gerekiyor. Kıskançlık kaybetme korkusuyla ilişkilidir. Kaybetme korkusu da kendinizi bir ilişkiyle tamamlama zannına bağlıdır. Ben kendimi bir ilişkiyle tamamladığımı zannediyorsam, o zaman benitamamladığını düşündüğüm o ilişkide muhatabımı kontrol etmeye çalışırım. Bunun adına da kıskançlık derim. "İnsan sevdiğiiçin kıskanır" diye bir de onu güzelce süslerim ve derim ki: Ben sevdiğim için kıskanıyorum, sevmesem kıskanmazdım. Bu yanlış bir şeydir.

Ha, şunu diyebilirsin: "Ya bende sevilmemekle ilgili bir travma var, bir hikâyem var, bir yaram var. Bu süreçte bana yardımcı olabilir misin? Benim kendi kendimi anlamam, kendi kendimi sevmem konusunda bana ayna tutabilir misin?" diyebilmemiz gerekir.

Yoksa her birimiz kendi yaralarımızı örterek, göstermeyerek, güya o yaralarımızı muhatabımızın üzerine boca ederek bir ilişkiyi yürütemeyiz. Öyle bir ilişki problemliolur.

"Bana Değer Vermiyorsun" Hikâyesi

"İşte bana değer vermiyorsun." "Ya vermiyorum, ne olacak, hadi vermiyorum." Sen değersiz biri misin? diye insanın kendine sorması gerekmez mi arkadaşlar? Tabiiböyle keskin cevaplar vermeyeceksiniz birbirinize de, şunu demek istiyorum: Niye değer verilmesini bekliyorum? Benim niye böyle bir hikâyem var? "Bana değer vermiyorsun." Peki değer vermediğimi düşündüğünde kendini değersiz mi hissediyorsun? Eğer böyle düşünüyorsan bu problematik bir şeydir. Gel oturalım, bu konuyu geniş, açık, samimi bir şekilde konuşalım. Senin benden şöyle şöyle beklentilerin gerçekleşmediğinde kendini değersiz mi hissediyorsun? Evet. Değersiz hissettiğinde ne oluyor? Şunlar oluyor. Peki bir düşün bakalım: Senin değerin, benim değer vermem veya vermememle bağlantılı bir şey mi? Bir bakalım buna. "E öyle hissediyorum." Tamam, bak öyle hissediyorsun ama bu hissettiğin şey gerçek mi?

Çünkü bakın, ilişkilerde en problematik noktalardan biri budur: "Ben öyle hissediyorum." E ne yapacağız? Bütün mevzu kitlendi orada. Ben öyle hissediyorum.

Sen şöyle yaparsan kendimi değerli hissediyorum, böyle yaparsan değersiz hissediyorum. E ne yapacağız? "E bana kendimi değerli hissettireceksin."

Benim oldum olası arkadaşlar, yani küçüklüğümden beri böyle, nedenini de bilmiyorum, bu kavrama oldum olası ısınamamışımdır: değer vermek kavramı. Mesela bazı arkadaşlar, "sana çok değer veriyoruz abi, sen bizim için çok değerlisin" falan... Bunlar, yani değer vermek kavramı gerçekten çocukluğumdan beri bana anlamsız bir şey gibi gelmiştir. Yani ben neysem oyum. Birinin bana "değer veriyorum" demesi veya dememesinin benim değerimle bir ilgisi olabilir mi?

Gerçekten olamaz değil mi? Böyle bir şey mantıksız bir şey. Ama dikkat edin, içinize kaçmış bir benlik vardır bu konuda ve o benliğe karşı dikkat etmelisiniz. Çünkü o

benlik diyor ki: Bana kim değer veriyor? Mesela bazı insanların ömrü bununla geçer. Bana kim değer veriyor? Ben hayatımda asla böyle bir soru sormadım. Bununla ilgiliçok ifadeler duydum, okudum — hani ben uzaydan gelmedim — ama bütün bunların doğru bir yere oturmadığını düşündüm.

Mesela atıyorum, "doğum günümü hatırlamadılar diye bana değer vermiyorsun." Bu nasıl bir şeydir? Doğmuşsan zaten değerli olduğun için Allah seni yaratmış. Değerliolduğun için var etmiş. Sen nasıl birinin seni hatırlaması veya hatırlamaması üzerinden kendini değerli veya değersiz hissedebilirsin? Burada bir çelişki yok mu? Bu çelişkiyi sorgulamam gerekmiyor mu? Bu çelişkinin üzerinde durmam gerekmiyor mu? Yoksa işte beni — tırnak içinde — seven, bana her yıl şu doğum günlerinde, şu evlilik günlerinde tek taş pırlanta alan birini mi arayacağım? Benim hayatım böyle migeçecek? Bir de buna romantizm diyeceğim falan, böyle bir de onu süsleyeceğim.

İşte hayat böyle bir şey olabilir mi? Bunu benim sorgulamam gerekmiyor mu?

Yoksa "ya yok, bunu sorgulamaya gerek yok. Kime sorsan yüzde doksan insanlar böyle bir durumu normal kabul ediyorlar. Olsa olsa Acarkan'ın saçma veya uçuk fikirleri var. Kimse Acarkan gibi değil. Dolayısıyla normal olan geneldir ve herkes bunu böyle kabul ediyor" mu diyeceğiz? Yoksa bütün herkes bu konuda yanlış düşünebilir. Olabilir, bu mümkündür. Hani kendimizi büyüklenmeci bir tavırla da değerlendirmemeliyiz, buna da dikkat etmemiz gerekir ama ben burada bir yanlışlık görüyorum ve bu yanlışın bir parçası olmak istemiyorum. Mesela kimsenin bana değer verip vermediğiyle ilgili bir hikâye üretmiyorum. Neden? Çünkü anlamsız bir hikâye bu.

Yani değer vermediklerinde "değersizim" mi diyeyim kendime? Böyle diyecek olursam o zaman şunu da demiş olmuyor muyum: Aslında ben değersizim ama birinin yalancıktan bana değer vermesini bekliyorum. Aslında bunu demiş oluyorum, eğer bu kafayla hareket ediyorsan. Değil mi? Yani düşünün, kendisine değer verilmediğinden dolayı üzülen bir insan kendini değerli görüyor mu? Aslında görmüyor. E peki değerli değilsen niye birinin sana değer vermesiniistiyorsun? Şunu mu demek istiyorsun: Yalan da olsa bana değer ver? Yoksa "bu yanlış bir algı; Yaradan beni var ve değerli kılmış, ben bu değerimin farkında olmalıyım, ben bu değerimin idrakinde olmalıyım" mı demeliyim?

Varlığın Kaynağını Hatırlamak

Yoksa Allah Peygamber'e niye diyor: İnsanlar etrafından dağılacak olurlarsa de kiAllah bana yeter. Bu nedir? Bu, senin ilişkilerden bağımsız bir varlık olduğun, ilişkilerden bağımsız değerli olduğun anlamına geliyor. Bak, hiç kimse seni aramayabilir, sormayabilir, seni dikkate almayabilir, seni görmeyebilir. Ama sen Allah'ı unutmuşsan ne olursun? Kendini yetim gibi hissedersin. Boynunu bükersin. "Kimse bana değer vermiyor" dersin. Neden? Çünkü geçen haftalarda bahsettiğimiz gibikaynağını, kökenini, orijinal durumunu ve temelini unutmuşsun.

O yüzden arkadaşlar, hayatta ilişkilerinizde varoluşsal bir problem yaşıyorsanız varlığınızın kaynağını sorgulayın, ilişkinizi değil. O ilişki, size unuttuğunuz bir şeyi bir başka açıdan fark ettirmek içindir. Yani ben ilişkilerimde problem mi yaşıyorum? "İşte beni kimse sevmiyor, kimse anlamıyor, kimse değer vermiyor. Yapayalnızım." Bunu mu hissediyorsun? Bak orada dur ve de ki: Ben aslında neyi unutmuş olabilirim? Neyiunuttuğunu hatırlarsan — bakın, illa ilişkilerinde muhatap olduğun insanlar değişecek demiyorum — diyorum ki sen ilişkilerinde varoluşsal bir kriz yaşamayacaksın. Otuz yıllık bir arkadaşın, dostun bir gün vefasızlık yapsa bile sen en ufak bir sarsıntı yaşamayacaksın. Neden? Çünkü kaynağınla o kadar doğal ve güçlü bir bağın var kio vefasızlık seni sarsmayacak. Ama sen kaynağına aidiyetini unutmuşsan o zaman her şey seni sarsabilir.

_(Dinleyici: Şöyle diyebilir miyiz hocam? Mesela altın bir meta; değerini kendinden alıyor. Kişi de kendi değerini kendinden bilirse, dışarıdan ona verilecek [arızi] bir değer olamaz herhalde. Doğal olarak, yani ilişkileri yaşarız sadece.)_

Tabii. Ve o ilişkileri, bakın... Peki burada ilişkileri böyle, ne diyelim, mesafeli veya umursamaz mı yaşıyoruz? Hayır. Kendimizi hatırlarsak ilişkilere daha duyarlı oluruz.

Ama o duyarlılık ego duyarlılığıyla olmaz: "Bana ne kadar önem veriyor, beni ne kadar seviyor, ben böyle yapsam o da şöyle yapar mı?" Değil. Ben fıtratıma göre yaşıyorum, fıtratıma göre muhatabımla muhatap oluyorum.

Tetiklenmeden Muhatap Olmak

Yani onun tavrını görsem bile — "bak, o benden nefret ediyor." Olabilir, o benden nefret edebilir ama ben ondan nefret etmiyorum. Yoksa "o benden nefret ediyorsa ben iki kat nefret ederim; o bana saygısızlık yaparsa ben de altta mı kalacağım, ben de saygısızlık yaparım" demezsiniz. Neden? Çünkü sizin ilkeniz var, sizin prensibiniz var, sizin varlığınız var. Siz varlığınızdan kaynaklanan bir anlayışla muhatabınızla ilişkilisiniz. O en büyük hatayı yapsa bile, en büyük yanlışlıkları yapsa bile siz dersiniz ki: Ben varlığımın, fıtratımın gereğince hareket ederim. O sizi aşağılayabilir. Siz de miaşağılayacaksınız? Hayır. Neden? Karşınızdaki bir insanı aşağılamak insaniyetinize, fıtratınıza yakışır mı? Yakışmaz.

Ama ego diyecek ki: Ama o da öyle yapıyor. Diyeceksiniz ki: O şu an yanılıyor. O şu an farkına varmadan kastını aşan bir tavır sergiliyor. Ama ben farkındayım, kendikendimin farkındayım. Ben de aynı şeyi sergileyebilir miyim? Hayır. O zaman ne olur? Siz başkasının yanlışıyla tetiklenmemeyi sağlamış olursunuz. O zaman fıtratınıza uygun bir ilişkiniz olur. Muhatabınıza duyarlı olursunuz. Muhatabınız kendine değer vermese bile siz ondaki değeri fark edersiniz. Bakın, ona değer vermezsiniz; o zaten özünde değerlidir. Siz onun değerini fark ederek davranırsınız.

Bakın dikkat edin, Peygamberimiz asla kendisine bir saldırı, bir hücum olmadığı müddetçe insanları öldürmeyi düşünmemiştir. Neden? Çünkü her insan, insan olarak saygıya layıktır. Sen kendi keyfin için birine zarar veremezsin. O insan "ben bir hiçim" veya "ben işte bu dünyaya tesadüfen gelmiş biriyim" dese bile, sen bilirsin ki o insana

Allah ruhundan üflemiştir. O insan Allah'ı inkâr etse bile bu böyledir. İşte o zaman dikkat edin, bu bilinç ilişkilerimizde bizi daha duyarlı kılar. Karşımızdakiinsan bize şefkatsiz davransa bile biz kendiinsaniyetimizin gereği olarak şefkat gösteririz.

Güzel Bir Şekilde Bırakmak

Diyelim ki o insanla anlaşabilmenin, uyumlu şekilde yaşamanın bütün imkânlarını denediniz, fıtratınıza göre davrandınız ama buna rağmen muhatabınız kabul edilemez yanlışlıklar yapmaya devam ediyor. Bakın orada da ne diyor Allah Peygamber'ine? Eğer onlar senin tavsiye ettiğin ve teklif ettiğin şartlara uymayacaklarsa onları güzel bir şekilde bırak. "İşte siz benim kıymetimi bilmiyorsunuz, siz peygamber eşi olmanın kıymetini bilmiyorsunuz, gidin ne haliniz varsa görün" mü diyor ayet? Bakın ne diyor: Onları güzel bir şekilde bırak. Yani sen kendi fıtratının kodlarına göre yaşayabileceğiniifade et. Senin ölçülerinin ne olduğunu güzelce ifade et ama bunu büyüklenerek değil, fıtri bir şekilde ifade et. Bu onlara uygun gelmiyorsa da onları güzel bir şekilde bırak; kendilerince arzu ettikleriistikamette hareket etsinler. Bakın ne kadar mükemmel bir bilinçle kendi durumunu ve mesafesiniifade ediyor. Bir küçümseme yok, bir dışlama yok, bir hakaret yok. "İşte sen benim kıymetimi bilmiyorsun" yok.

Mesela bazı insanlar vardır, boşanırlar; boşandığı kişinin hiç mutlu olmasını istemez. Neden? "Seni ancak ben mutlu edebilirdim. Beni de bıraktın ya, artık hayatta mutlu olamazsın." Anlatabildim mi? Bunun altında yatan nedir? Ego kibridir. Halbukiayrılıyor musun? Gönlünden temenni et kiinşallah mutlu olur. Asla kendi fıtratının farkında olan bir insan muhatabına fıtri olmayan şekilde davranmaz. İşte bunun en güzel örneği, her bakımdan en güzel örneği Hazreti Peygamber'dir.

Peki biz niye Hazreti Peygamber gibi algılayamıyor ya da davranamıyoruz? Onun arınma tavsiyesinin farkında değiliz. Neyi arındıracağız, bunu bile fark etmiyoruz.

"Ben böyleyim, ben işte kıskancım, işte çok kontrolcüyüm, kaybetmekten korkuyorum." Peki arınmayacak mısın yani? Bunlarla, böyle mi devam edeceksin?

Yani cennete nasıl gireceksin? Yani Allah'ın huzuruna çıktın, dedi ki: Seni cennete koyacağım ama arınman lazım; bak kalbinde bazı hasarlar var veya bazı tortular var, bunları bırak. "Ya Rabbi ben bunları bırakamam" mı diyeceksin? Kendi fıtratının cennetini niye gözden kaçırıyorsun? Bizim ihtiyacımız odur. Fıtratımızın cennetinikeşfetmeye ihtiyacımız var. Fıtratımızı örten kirlerden, gereksiz duygu ve düşünce kalıplarından özgürleşmeye ihtiyacımız var.

Sen Tamsın: Kimse Kimseyi Tamamlayamaz

Ve bu noktada en önemli şey: Allah her insanı tam ve eksiksiz yaratmıştır. Bunu asla unutmayın. İlişkilerdeki en büyük handikap, muhatabımızın bizi tamamlayacağı düşüncesidir. Bakın kutsal metin bize böyle bir şey söylemez. Anlatabildim mi? "Birbirinizi tamamlayasınız" demiyor ayet. Neden? Çünkü sen tamsın. Allah sana "ruh eşini ara" dememiş. Senin — haniilla bu tabiri kullanacaksak — senin ruh eşin

Allah'tır yani. Senin ruhun nereden geliyor? Allah'tan geliyor. Ve hepimiz aynı ruhu taşıyoruz.

Dolayısıyla ilişkilere bakış açımız doğru bir yerden başlamalıdır. Bir ilişki benitamamlayacak bir şey değildir. Beni seven, önemseyen, takdir eden, beni baş tacı eden, sürekli beni hatırlayan... Mesela bazı insanlar vardır, böyle yapayalnızdırlar, işte bir kedileri vardır. Eve gelirken mesela kedi hemen onları karşılar; der ki mesela: Bak bu kedi beni hatırlıyor. Peki kusura bakma da kardeşim, o kedi seni hatırlamasa sen kendini hatırlamayacak mısın? Bak dikkat et, sen kendini hatırlamadığın için o kedinin seni hatırlamasına ihtiyaç duyuyorsun. Sen kendi varlığının farkında olmadığın için bir başkasının senin varlığını sana hatırlatmasına ihtiyaç duyuyorsun.

Sen kendi özünün farkına varmadığın için ve bunu sevmediğin için birinin senisevmesine ihtiyaç duyuyorsun.

Dolayısıyla ilişkileri kendimizi unutarak yürütemeyiz. Bütün ilişki problemleri buradan kaynaklanır. "Senin varlığına ihtiyacım var." Peki "senin varlığına ihtiyacım var" diyen benliğe bir sor bakalım: Onun bir varlığı var mı acaba? Yoksa kendi varlığını bir başkasının varlığı üzerinden mi tanımlıyor? Varlığınızı Allah tam yaratmış, tam kılmış. Sen bir başkasının varlığına ihtiyaç duyuyorsun. Peki burada düşünmen gereken şey ne? Ben nerede yanılıyorum? Yani aslında bu yanılgımız bir unutmadan kaynaklanıyor. Ben neyi unutmuşum? Bunu kendime sormalıyım. Bunu kendime sormadan ilişkimi sağlıklı bir noktaya getiremem.

Ama gerçekten kendimi hatırlarsam, bütün ilişkilerim bozulsa da bunu çok problem etmem. İşte örnek ki Hazreti Peygamber, eşlerinin bazı yanlış tutumları nedeniyle ilişkisi bozuluyor ama varoluşsal bir kriz mi yaşıyor? Hayır. Onlara izin veriyor, "düşünün" diyor, kendi pozisyonunu ve durumunu ifade ediyor ama asla bir yıkılmışlık, asla bir çöküntü, asla bir değersizlik algısı, asla "işte bunca sene ben boşuna mı gayret ettim" falan gibi bir hikâye yok.

Fıtri Karşılık: Hikâye Bundan İbarettir

Diyor ki: Eğer benim yaşam tarzıma uyamayacaksanız sizi güzel bir şekilde bırakayım. Ben sizi zorlayamam. Siz gönüllü olarak bu ilişkiye olur verirseniz buna devam edebiliriz diyerek onlara en doğru, en fıtri karşılığı veriyor. Neden? Çünkü Allah'la olan bağını unutmamış. Allah'la olan bağının her an farkında.

O yüzden insanlarla ilişkilerinizi doğru yaşamak istiyorsanız, Allah'la olan ilişkinizi ve bağınızı hatırlamaya ihtiyacınız vardır. Eğer Allah'la olan bağınızda problem varsa, ilişkinizi çok yanlış değerlendirme tuzağına düşersiniz. Ve o yanlışlıklar sürekli devam edebilir. Mesela aşırı bağımlılık, ilişkiyi kaybetmekten korkmak — bütün bunların altında yatan şey aslında kendimizi unutmuş olmamızdır. O yüzden bir insanla bir ilişkiniz olacaksa ilk sormanız gereken... Kendinize bunu soracaksınız. Diyeceksiniz ki: Ben Allah'la olan bağımı idrak ediyor muyum? Varlığımın tam ve eksiksiz olduğunun farkında mıyım? İkinci soru: Muhatabım olan insanın bu konudaki bilinci

ve algısı nedir? Bu iki soruyu, ama en başta o birinci soruyu kendinize sormak durumundasınız.

Yoksa "birbirimizi seviyoruz." Yani sen kimsin, o kim? Sen kendini tanıyor musun? O kendini tanıyor mu? Sen onu tanıyor musun? Bütün bu sorular boşlukta. Bir de şey diyor: "Seni mutlu edeceğim." Ya sen kimsin ki beni mutlu edeceksin? Diyeceksin ki: Ben fıtratıma göre davranacağım; inşallah ben fıtratıma göre davranınca sen de mutlu olursun. Yoksa ben seni mutlu edemem. Ama ne diyoruz? "Seni mutlu ederim." Veya işte karşımızdakine soruyoruz: "Beni mutlu edebilecek misin?" Edemez kardeşim, ben sana açık söyleyeyim. Kimse kimseyi mutlu edemez. Ben fıtratıma göre yaşayacağım. Karşımdakiinsan da fıtri olduğu ölçüde benim o fıtratıma göre davranışımdan mutlu olacak. Hikâye bundan ibarettir. Gerisi teferruat bile değildir. Gerisi sahtedir ve yanlıştır. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Hud Suresi — konuşmacı "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ayetini zikrediyor ve sure adını açıkça belirtiyor; ayet numarası vermiyor. _(Editoryal not: Bu ifade_ _Hud Suresi 112. ayette geçer; numara konuşmacı tarafından telaffuz_ _edilmemiştir.)_ - "Allah'ın ayetlerinden biri de birbirinizde sükûn bulacağınız eşler yaratması ve aranıza sevgi ve rahmet koymasıdır" — sure adı ve ayet numarası verilmeden alıntılanıyor; "min enfüsikum" ifadesine ayrıca değiniliyor. _(Olası eşleşme: Rum_ _Suresi 30:21 — konuşmacı belirtmemiştir.)_ - "Ruh Rabbimin emrindendir" — sure adı verilmeden alıntılanıyor. _(Olası_ _eşleşme: İsra Suresi 17:85.)_ - "Mümin kadınlar ve erkekler birbirinin elbisesidir" mealindeki ayet — sure adı verilmeden anılıyor. _(Olası eşleşme: Bakara Suresi 2:187.)_ - "De ki Allah bana yeter" — sure adı verilmeden alıntılanıyor. - Hz. Peygamber'in eşlerine yönelik "onları güzel bir şekilde bırak" mealindeki ayet — sure adı verilmeden anılıyor. _(Olası eşleşme: Ahzab Suresi 33:28-29.)_ - Cennete girecek müminlerin kalplerindeki hallerin çıkarılmasına dair ayet — sure adı verilmeden anılıyor. - **Kur'an dışı kaynak:** Tevrat'ta Adem ile Havva'nın düşüşü sonrası kadın-erkek mücadelesine dair bir pasaja mecaziifadelerle atıf yapılıyor (kaynak adı verilmeden).

Tüm Ayet İndeksi →

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.