Yaşamım Nedir ve Gömleğin İlk Düğmesi
Kısa Özet
İsmail Acarkan, "yaşamım nedir" ve "kendim nedir" sorularına verdiğimiz cevapların aslında deneyimlerimizin ve psikolojik hâllerimizin toplamı olduğunu, oysa gerçek yaşamın Allah'ın "Hay" isminin bir tecellisi, gerçek kendiliğin ise ruh olduğunu anlatıyor. Hz. İsa'nın "yol, hakikat ve yaşam benim" sözü ve Hz. Yusuf örneği üzerinden, yaşanan olayların birer "deneyim" olduğunu ama bunlarla kendimizitanımlamanın (örneğin "ben sevilmeyen biriyim" demenin) bizi bir kimliğe hapsettiğinivurguluyor. "Gömleğin ilk düğmesi" metaforuyla, ibadeti ve ahlakı bir çıkar-mükâfat ilişkisi üzerinden değil fıtratın doğal bir yansıması olarak temellendirmemiz gerektiğini; fıtratımızı hatırlamak için çevremizdekiinsanlara değil peygamberlere bakmamız gerektiğini anlatıyor. Sohbeti, ruh-vücut-vecd-vicdan kavramlarının aynı kökten geldiğini, sahte olanın (örneğin insanlardan aranan sevgi) gerçek olanın (Allah'ın sevgisi) yerine geçirildiğini ve gönül yorgunluğunun aslında "merkezinikaybetmiş" bir bilincin sonucu olduğunu anlatarak tamamlıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Yaşamım" dediğimiz şey aslında yaşadığımız olaylara verdiğimiz karşılıkların toplamıdır, gerçek yaşam değildir; gerçek yaşam Allah'ın "Hay" isminin bir tecellisidir.
- Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi, yaşanan olaylar birer "deneyim"dir; bir deneyimi kendi kimliğimiz zannettiğimizde (örn. "ben sevilmeyen biriyim") kendi "idam fermanımızı" yazmış oluruz.
- İbadeti ve ahlakı "karşılığında bir şey almak" için değil, fıtratın doğal bir gereği/yansıması olarak yapmak gerekir ("gömleğin ilk düğmesi" doğru iliklenmelidir); fıtratı hatırlamak için çevremizdekiinsanlara değil peygamberlere bakmalıyız.
Giriş: "Yaşamım" Dediğimiz Şey Aslında Nedir?
Evet, yaşamım dediğim şey nedir? Bunu bir düşünün. Mesela yaşamınız nedir? Yaşamım derken neyi hatırlıyorsunuz, veya yaşamım derken zihninize hızlıca gelen şeyler nedir? Var mı bu konuda aklınıza gelen bir şey? "Yaşamım nedir dediğimde aklıma gelen neler var" — "deneyimler olabilir." "Hayat şartları olabilir." "Evet, var mı başka?" "Farkındalıklar." "Neye dair farkındalıklar?" — her şey. "Kendimiz derken neyi 'kendimiz' dediğimiz şey nedir?" Yani kendini tanımlıyorsun, sonra bir şey fark ediyorsun, o kendin değilmiş. Aynen. Çünkü zaten kendilik tanımlanamaz bir şeydir; kendimi tanımlamaya başladığım an yanlış bir yere düşmüşüm demektir. Kendinizi o yüzden bir zaman tanımlamamanız gerekir.
Zaten sorduğumuz soru da biraz bununla ilgili: aslında "yaşamım" dediğim, "kendim" dediğim hikâyemle biraz örtüşen, ortak alanı olan bir şey. "Kendini nasıl tanımlarsın?" — çok meşhur bir sorudur, çok popüler, çok kıymetli bir soru gibi gelir. Ama bütün bunlar aslında temel yanılgılarımızın sonuçları. O yüzden "yaşamım nedir" sorusunun cevabı, yaşamım varlığımdır aslında. Ve bizim günümüzde "yaşamım" diye tanımladığımız şey aslında deneyimlerimizdir; bir şey yanlış bir noktadan ele alınıyor.
Benim yaşamım varlığımdır. Varlığım Yaradan'a aittir ve onunla bağlantılıdır. Diniliteratürü kullanırsak, benim hayatım Allah'ın Hay isminin bir yansımasıdır, bir
tecellisidir. O yüzden "yaşamım" dediğimizde, "kendimizi tanımlamak" dediğimizde, nelerin zihnimize geldiğini ve o zihnimize gelen şeylerin aslında hiçbirinin ne kendimiz ne de yaşamımız olmadığını kendimize sakince hatırlatmaya ihtiyacımız var.
Bizim "yaşamım" diye zannettiğimiz, "kendimiz" diye zannettiğimiz şey aslında bu dünyada Allah'ın bizimle karşılaştırdığı olaylara ve bizim de bilerek veya bilmeyerek, bilinçli veya bilinçsizce verdiğimiz karşılıkların toplamıdır. Bu bizim yaşamımız değildir. Eğer buna "yaşamınız" gözüyle bakarsanız veya "kendiniz" gözüyle bakarsanız, hiçbir zaman bu kısır döngüden, deyim yerindeyse bu labirentten çıkamazsınız. Neden? Çünkü hiçbirimizin yaşamında — tırnak içinde — hiçbir şey olmasa bile bir kısım şeyler ters gitmiştir. Ve ego bunu istemez; ister ki her şey istediği gibi yürüsün — çok bilinçli, çok şuurlu bir anne babanın çocuğu olsun, çocukluğu çok güzel geçsin, anne babası onu çok iyi anlamış olsun, her istediğigerçekleşsin, her beklentisine kavuşabilsin, rahatsız olduğu hiçbir şey başına gelmesin, hiçbir hata yapmasın vesaire vesaire. Dolayısıyla aslında böyle bir serüveni kimse yaşamamıştır — buna peygamberleri de dahil edin. Bazı peygamberler sağlıklı olmayan bir ailede büyümüş olabilir. Veya aile çok sağlıklı olsa bile, diyelim ki Hz. Peygamberimiz gibi babası doğmadan ölmüştür, annesi 6 yaşındayken vefat etmiştir, amcasının yanında büyümüştür vs. vs.
Dolayısıyla eğer bunu yaşamımız ve kendimiz diye kodlarsak, kendimiziiçinden asla tam olarak çıkamayacağımız — böyle zaman zaman çıkmış gibi hissedeceğimiz, işte istediğimiz bir şeye ulaştığımızda "bak ne güzel, istediğim şeye ulaşabiliyorum" deyip geçici olarak mutlu, sevinçli hissettiğimiz durumlar olur — ama totalde hiçbir zaman labirentten çıkmamış oluruz. Neden? Çünkü bizim yaşamımız o değildir.
Hz. İsa: "Yol, Hakikat ve Yaşam Benim"
O yüzden ilginç bir ayet vardır — eğer yanılmıyorsam İncil'de geçer — "hayat, yaşam benim" der Hazreti İsa. Hazreti İsa nedir? Allah'ın bir kelimesi ve ondan bir ruhtur. Bakın "yaşam benim" diyor. Ama dikkat edin: farz edin ki Hazreti İsa karşımızda ve biz yaşamlarımızdan bahsediyoruz, o bize diyor ki yaşam benim. Garip, saçma diyemeyiz çünkü peygambere öyle bir laf dememek lazım diye düşünüyoruz ama içimizden ne diyoruz? "Çok da anlamlı gelmiyor bana, benim için çok şey ifade etmiyor, bana bir şey hissettirmiyor." Böyle triplerimiz de vardır ya, "bana bir şey hissettirmedi bu" falan. Sanki sen çok kendindesin de sana Hz. İsa'nın o vahiy temellisözü bir şey hatırlatacak veya ifade edecek. Sen yanlış bir yerde duruyorsun.
Kutuplardayken güneşin tam farkında olmak istiyorsun; kutuplardayken bunu yapamazsın. Kutuplardan güneş sana çok sönük, hafif bir parıltısı olan ama hiç ısısı olmayan bir şey gibi görünür ve dersin ki "hiç güneşin sıcak olduğunu hissetmiyorum." Doğru, hissetmediğin doğru ama bu güneş sıcak olmadığı için değil; sen yanlış bir pozisyonda olduğun içindir. Tıpkı bunun gibi arkadaşlar.
Ben Merkezcilik: Herkes Bir Şekilde Ben Merkezcidir
Dolayısıyla insan egosunda böyle bir zaman içinde gelişen bir ben merkezlilik vardır.
"Ama ben öyle hissetmiyorum, ama bana öyle gelmiyor" gibi böyle bireysel benlik hikâyemize aşırı bir biçimde tutunmaktan kaynaklanan bir ben merkezcilik. Bunu böyle art niyetle de yapmayız; "ben ben merkezciyim" demeyiz, ben merkezci olmuşuzdur. Ne demektir ben merkezci? Bu arada şunu da söyleyelim: herkes ben merkezcidir, bunu unutmayın; ama farklı tarzda ben merkezcidir. Kimi duygularını temel alarak ben merkezcidir, kimi korkularını temel alarak, kimi beklentilerini temel alarak ben merkezcidir. Hepimiz son tahlilde yanlış bir yere merkezlenmişizdir ve o merkezlendiğimiz nokta bize merkez gibi görünür. Bize merkez gibi göründüğü için de aslında hepimiz bir çeşit ben merkezciyizdir. Başka bir insana tabi olan da aslında bir çeşit ben merkezcidir; çünkü başkasına tabi olup başımı belaya sokmayayım diye düşünüyor olabilir, sorumluluk almak istemiyor olabilir, kendini zorlamamak istiyor olabilir. O yüzden ben merkezci deyince aklınıza sadece diktatörler, çok bencil insanlar gelmesin. Son tahlilde, içinde bulunduğumuz duygu, düşünce kalıplarının merkezinde kendimizi tanımladığımız müddetçe ben merkezliyiz. Ve bu sahte bir ben anlamında bir ben merkezciliktir.
Diyelim ki herkesle uyumlu olmaya çalışan insan da bir ben merkezlidir; neden herkesle uyumlu olup rahat bozmak istemiyor olabilir, ama bunun farkında değildir. "Ben böyle bir tip ben merkezciyim" diye yapmaz ama o hissiyatının, o arzusunun, o beklentisinin, o düşünce duygu ve eylem çerçevesinin içinden baktığı için ve onu referans alarak hareket ettiğiiçin ben merkezcidir. Kimisi acılarından kaçmaya çalışır; kimisi hayatta hiçbir acı yaşamamak için hiçbir zaman kendisinde bir acı, bir hüzün uyandıracak hiçbir olaya, duruma girmemeye çalışır. Neden? Çünkü ben merkezcidir aslında; içindeki ben ona şöyle demektedir: "hayatta hiçbir acıya temas etme, hepsinden teğet geç, hiçbir zorlukla, hiçbir sıkıntıyla mümkün olduğunca temas etmemelisin, çünkü bu seni rahatsız eder." Şimdi bu da bir tür ben merkezciliktir. Dolayısıyla ben merkezciliklerin türleri farklıdır — ama konumuz bu değil, konumuza bu çerçeveyi dikkate alarak devam etmemiz gerekiyor.
Hakikate Giden Yolda Mazeret Olmaz
Ne demiştik? Hazreti İsa ne diyor? Hayat, veya Türkçeleştirilen ifadesiyle yaşam benim; hakikat ve yaşam benim diyor. Ama dikkat edin, "benim" derken o ilahî benden konuşuyor. "Ben Allah'tan bir kelime ve ondan bir ruh olarak size ifade ediyorum, ve o ilahî hakikatiidrak eden biri olarak diyorum ki yol ve hakikat benim, yaşam benim; eğer yaşamak istiyorsanız bana tabi olun." "Biz yaşamıyor muyuz ki?" diye bir reaksiyonumuz gelir değil miiçeriden — "biz de yaşıyoruz kardeşim ya, biz de boş değiliz, bir şekilde yaşıyoruz" deriz değil mi. Bakın cevap nereden geliyor, fark ediyor musunuz?
Hâlbuki İsa'ya bir adam diyor ki "ey İsa, seni takip edeceğim." Sonra beş dakika sonra bir haber geliyor: "baban ölmüş." "Dur" diyor, "babamı gömeyim, ondan sonra seni takip ederim." O da diyor ki "bırak ölüler ölülerini gömsünler." Tabii ki burada egomuz ne der? "Hazreti İsa ne kadar merhametsiz adammış" diye bir hikâye
üretmiyorsunuz, umarım. Aslında o şudur: hakikat ve hakikate talip olmak hiçbir mazereti kaldırmaz. "Şunu yapayım da ondan sonra hakikate doğru yol alayım" — böyle bir şey değildir. Neden? Çünkü yol ve hakikat her an farkında olup ilerlemen gereken bir şeydir; bir şeyden sonra, bir kısım engeller kalktıktan sonra yürünen bir yol değildir. Ve şunu da unutmamak gerekir: adamın dediği şey sanki "babamın cenazesini kaldırmam lazım, ancak sonra seni takip edebilirim" gibi. Hâlbuki zaten İsa'yı takip etmek bir fiziksel takip değil ki. O demeliydi ki "ey İsa, seni takip etmek noktasında kendimi tam bir farkındalık içinde tutmaya çalışıyorum, bu arada küçük bir iş var, babamın cenazesi, onu da kaldırıveririm" dese, Hz. İsa ona öyle demeyecek.
Ama o şöyle düşünüyor: "babamın cenazesini kaldırmam lazım, bu çok önemli, ondan sonra yola girelim." Ondan sonra yol nedir, hakikat nedir? Bunu tefekkür ederim diyor. O yüzden hakikat, yol, yaşam — hepsi tek bir şeydir. Ve bu bizim dünyadaki deneyimimiz değildir; dünyada yaşadığımız olaylar, o olayların şöyle veya böyle olması değildir.
Hz. Yusuf Örneği: Deneyim ile Kimlik Arasındaki Fark
Mesela yaşam çok zor — neden? Çünkü sen yaşamı karşılaştığın şeyler olarak tanımlıyorsun. Yaşam derken varlığının diriliğini, varlığının hay oluşunu kaçırmışsın; hayatı neye indirgemişsin? Bu dünyada bu süreçte yaşadığın deneyimlere indirgemişsin. Ve ne zaman "hayatım" diye içine bakacak olsan kısmen berbattır; kısmen tam memnun olmadığın bir niteliği vardır. Mesela yine Hz. Yusuf üzerinden düşünecek olursanız — onun bu dünyadaki deneyimi bizim deneyimimiz olsaydı, "hayatım çok berbat, ne sen sor ne ben anlatayım, anlatsam film olur" diyecektiniz. Hâlbuki Hazreti Yusuf için yaşam, Allah'a ve ona aidiyetinin şuurudur. Yaşam odur. Ve buna dair şuurunuz ne kadarsa siz o kadar yaşamışsınızdır. Kimiinsanlar hiç yaşamamıştır.
Hatta güzel bir şarkı vardı: "doğum günüm sana geldiğim gündür" diyor değil mimesela; çok güzel bir söz, bir manası itibariyle çok güzel bir söz — gerçi bunu söyleyen de bunu bilerek söylememiştir. Benim doğum günüm nedir? Hakkı şah damarımdan daha yakın idrak ettiğim gündür; kendi varlığımı hakikaten idrak ettiğim gündür. Yoksa bedenimin ana rahminden doğduğu gün değildir. O yüzden bakın, her bir şeyin temeli ve referansı bozulduğunda küll bozulur. Bir şey o temel olan şeyle — mesela kendilik nedir, kendimi bilmek nedir, kendimi tanımak nedir — onu bulursam kendimi tanımayı anlamlandırabilirim. Kendim nedir, bunu idrak edersem veya buna dair bir bilincim olursa, "kendimi bilmek" anlamlı hâle gelir.
Kendini Bilmek Psikolojiye İndirgenemez
Bugün çokça rastlıyorum: kendini bilmek psikolojiye indirgenmiş. Düşüncelerini, duygularını, arzularını, korkularını, beklentilerini, nerede nasıl davrandığını bilmek, kendini bilmekle karıştırılıyor. Ve bunu dini hassasiyeti olan insanlar da yapıyor — zaten dini hassasiyeti olmayan insanları bu konuda konu etmiyoruz. Dini hassasiyetiolan insanlar da kendini bilmek deyince ne yapıp ettiğini, düşünce duygu ve davranışlarının içeriğini bilmek diyor, hatta buna bir de "farkındalık" diyoruz. Hâlbuki
bu, psikolojik bir benliğin diğer psikolojik benliklerin farkına varmasıdır. Mesela "ben öfkeli bir insan olduğumu biliyorum" — şimdi bu bir farkındalık mıdır? Psikolojik düzeyde — tırnak içinde söylüyorum — bir farkındalıktır ama hakiki anlamda bir farkındalık değildir. "Ben kendimi biliyorum, alınganım." "Ben kendimi biliyorum, çok kaçınganım." "Ben kendimi biliyorum, öfkeliyim." "Ben kendimi biliyorum, keyfime düşkünüm." Bu mudur kendini bilmek?
Sokrates bile — hani filozof olarak tanınıyorlar ama aslında onlar bazı şeyleri modern günümüz filozoflarından daha iyi anlamışlar. "Kendini bilmek, ruhunu bilmektir" diyor Platon'un dilini kullanarak. Kendini bilmek, ruhunu bilmektir. Ama diyeceksiniz kibugün ya ruh inkâr ediliyor ya da ne yapılıyor? Ruh kavramı psikolojiye indirgeniyor. Mesela ne diyoruz? "Ruh halin bozuk" diyoruz; psikologların, psikiyatristlerin dilinde "ruhsal aygıt," "ruhsal yapılanma," "ruhsal durum," "ruhsal modumuz" gibi kelimeler çokça kullanılıyor, biz de bunları dinleye dinleye ruhu bu zannediyoruz.
Ruh ve Psikolojik Aygıt: Modernizmin Hırsızlığı
Hâlbuki ruh, ilahî kaynaklı, zamana ve mekâna bağlı olmayan, doğmayan ve ölmeyen bir niteliğe sahiptir; onun "hastalık" diye bir problemi yoktur. Ruhsal hastalık o yüzden gerçek dışı bir şeydir; hastalanan ya bedendir ya psikolojik mekanizmadır. Ama bakın modernizm ne yapmış? Ruhsal boyutu, ruhsal varlık bilincini ya inkâr etmiş, reddetmiş, işte eski toplumların ilkel toplumların inancı hâline getirmeye çalışmış, küçümseyerek; ya da psikolojik düzeydeki durumları "ruhsal durumumuz," psikolojik melekeleri ve onların işleyişini "ruhsal aygıtımız ve onun işleyişi" gibi tanımlayarak — ne yapmış aslında? Sana ruhu unutturmuş. Bu çok ilginç bir yöntemdir arkadaşlar.
Şöyle bir şey: diyelim ki cebinizde bir kese altın var. Şimdi bu bir kese altını hırsız sana unutturmalı. Bir hırsız varsa ve o bir kese altına gözünü dikmişse iki yöntem kullanır: ya sana altının olduğunu unutturur ve dedirtir ki "yok, benim öyle bir cebimde altın falan yoktu"; ya da o kesenin içindeki altınları alır, onun yerine ağır taşlar koyar veya sahte bir şey koyar ve siz ara sıra kontrol ettiğinizde dersiniz ki "benim cebimde hâlâ o kese duruyor."
Şimdi düşünün, ruhsal aygıt dediğimiz şey nedir? Duygusal, düşünsel, zihinsel hikâyelerdir. Peki ruhsal aygıt buysa o zaman biz ruhumuzu kaybetmemişiz midemek oluyor? Allah'tan ben küçük yaşlarda, 13-14 yaşlarımda bu psikolog, psikiyatristleri dinlememem gerektiğini — tırnak içinde söylüyorum, genel olarak dinlememem gerektiğini — fark ettim. Bunları eğer takip edersem, "insan olmak nedir, kendilik nedir, ruhsal boyut nedir, insan olmak nedir" diye bunları öğrenmeye kalkışırsam yolumun çok sarpa saracağını kendimce fark ettim. Ve bunların doğru bir biçimde açıklandığı veya açıklanmaya çalışıldığı başka yolları tercih ettim. Neden? Çünkü biraz önce dediğim şeyi fark ettim: ya bir kısmı ruhsal boyut diye bir şeyiinkâr ediyor, "öyle ruh muh yoktur, biyolojik canlılık olabilir en fazla bu" diyor; ya da duygu durumları, düşünce hâlleri, dürtüler, arzular, beklentiler "ruhsal aygıt" olarak tanımlanıyor. Ben her türlü durumda aldatılacağım yani, bu kesin.
O yüzden psikolojiyi bütünüyle yadsımak anlamında söylemiyorum bunu, ama fizikte veya kimya alanında yanıltıcı bir bilgiyle karşılaşır, bir süre bunu doğru kabul edebilirsiniz değil mi — hani biz 1970'lerde okuduk, bir atom modeli vardı, sonra o atom modeli değişti vesaire, bugün kuantum fiziğine kadar geldik; e ne olmuş oldu yani, hayatımda çok büyük bir problem mi oldu? Yok, o kadar büyük bir problem olmadı. Veya başka alanlarda yanılgılarımız olabilir. Ama psikoloji konusunda eğer yanıltılırsanız — tırnak içinde — bir şeyler tamamen çarpık hâle gelir. Ve bu "bir şeyler" dediğimiz şeyler çok önemli şeylerdir.
"Kendimi Değerli Hissetmek İçin..." Tuzağı
Eğer psikoloji alanında bir yanılgıya yapışırsanız, işte insan kendini değerli hissetmek ister — neyle? İlişkilerle, bir şey yaparak, bir şey başararak. Dikkat edin. Yani kendininasıl değerli hissedebilirsin, kendini değerli hissetmek için ne yapmak istersin, veya ne yaptığında, neyi başardığında kendini değerli hissedersin diye böyle soru soruluyor değil mi? Siz bu soruya muhatap olup buna cevap bulmaya çalıştığınız an batmışsınız demektir. Bu büyük bir tuzak demektir. "Kendini değerli hissetmek için ne yapmalısın?" — bu soruya cevap vermeye başladığınız, cevap verme arzusu duyduğunuz an, içinizde bir şey buna cevap vermeye çalıştığı an, anlayın ki tuzaktasınız. Hele hele buna cevap verdiğinizi zannettiğiniz zaman daha büyük bir tuzaktasınız. "Kendimi değerli hissetmek için iyi bir ilişkiye ihtiyacım var." "Kendimideğerli hissetmek için sevilmeye, önemsenmeye ihtiyacım var." "Kendimi değerlihissetmek için kendimi güçlü hissetmeye ihtiyacım var." "Kendimi değerli hissetmek için başarmaya, kendimi ortaya koyabilmeye ve insanların takdirini kazanmaya ihtiyacım var." Veya "kendimi değerli hissetmek için uyumlu bir sosyal hayata, birlikteliklere ihtiyacım var" — ne derseniz deyin, zokayı yutmuşsunuz demektir. Neden? Çünkü çok yanlış bir yerden başlıyorsunuz. Meşhur ifadeyle, gömleğinizin ilk düğmesini yanlış iliklemişseniz, ondan sonrakilerin doğru iliklenmesiimkânı yoktur.
Gömleğin İlk Düğmesi: İbadeti ve Ahlakı Doğru Temellendirmek
Tıpkı bunun gibi. O yüzden bizim ihtiyacımız olan şey şu: önce gömleğimizi açmaya ihtiyacımız var. Neden? Çünkü yanlış iliklenmiş, komple yanlış iliklenmiş, temelde yanlış iliklenmiş. Ne yapılır? Hani siz de biliyorsunuzdur, bazen başımıza gelir, gömleği yanlış iliklemişizdir. Yapacağınız şey çok basittir: önce bütün düğmeleriaçarsınız, sonra doğru yerden başlarsınız ve devam edersiniz. Şimdi biz bunu yapmıyoruz çoğunlukla; mevcut yanlış kabullerimizi, yanlış temellendirmelerimizisorgulamadan, değiştirmeden, ufak tefek değişikliklerle — mesela ne yapıyorum, bir namaz kılayım. Aslında niye namaz kılıyorum? Böyle Allah'ı manipüle etmek için namaz kılıyorum. Şükür için değil — tırnak içinde — borcum için. Ne borcu yani? Namaz bu anlamda bir alacak-borç ilişkisi değildir ki aslında; Allah'ın sana olan lütuf ve kereminin senin tarafından büyük bir şükranla, büyük bir muhabbetle karşılanmasıdır.
Mesela çok Müslümana şimdi Allah dese ki — farz-ı misal, hani demez de — dese ki"ya böyle namaz kılıyorsunuz ama bunun karşılığında hiçbir şey alamayacaksınız,"
dese, yani muhtemelen yarısı bırakırdı. Neden? Çünkü hep bir alacak-verecek hesabıyla namaz kılıyoruz. Veya ne oluyor? "Tamam biz namaz kılıyoruz" — bazıları başka insanlar öyle yaptığı için kılıyor. Mutlaka Allah'ın ne yapması lazım? Bir fark oluşturması lazım. Mesela seni de aynı cennete koysa, onu da aynı cennete koysa, içinde bir burkulma olur. O zaman aklına hemen şu gelir: "ya biz boşuna mı namaz kıldık?" Neden? Çünkü namazını sevgiyle, aşkla, muhabbetle, ona duyduğun iştiyakla, ona bir şükranla kılmamışsın ki. Yanlış bir yerden tutmuşsun İslam'ı, yanlış bir yerden tutmuşsun ibadeti — yine orada bir alışveriş, bir uyanıklık: "din doğruysa ne mutlu, yanlışsa büyük bir kaybım olmamış olur zaten, dünyayı öbür taraftan da biraz kırpmaya çalıştım" — tamamen dindar da olmadık, dünyadan da bir şeylerikoparmaya çalıştık; tırnak içinde küçük bir kumar oynuyormuş oluyoruz. Bir de bunu Hazreti Ali'ye atfedenler var: "gayb perdesi kalksa yakînim ziyadeleşmeyecek" diyen bir Hazreti Ali'ye böyle bir yakıştırmada bazen bulunuyoruz.
O yüzden neden oluyor peki bu? Çünkü biz Allah'la kendimiz arasındakiilişkinin mahiyetini bilmiyoruz. Düğme yanlış bir yerden iliklenmiş. Düğmeyi yanlış bir yerden iliklediğimiz için ibadetimiz de ahlakımız da yanlış bir yerde duruyor. Mesela ben çok şunu işitmişimdir: "insan dürüst olmalıdır, insan doğru olmalıdır, insan alçak gönüllü olmalıdır." "Niye olayım?" diyor. Ben de diyorum ki fıtratın bunu gerektiriyor, bu fıtratının kodları. Aslında fıtratın bunu "gerektirmiyor," daha doğru ifadeyle senin fıtratın bu; senin fıtratın doğruluk üzere, senin fıtratın dürüstlük üzere, senin fıtratın sevgi, şefkat, bağışlama, anlayış, adalet üzere. Sen kalkıp bana diyorsun ki "niye böyle davranayım?" Ben de sana demek zorunda kalıyorum ki "cennet için." Bak düğme baştan itibaren yanlış.
Hatta bununla ilgili peygambere atfedilen bir söz vardır — birisiiçin söylüyor, tam hatırlamıyorum, Süheyl-i Rumi olabilir ama yanlış hatırlayabilirim — diyor ki "eğer vahiy gelmeseydi o yine böyle davranırdı." Bu ne demektir? Bu şu demektir: fıtrat ve din aynı şeyin iki yüzüdür, aynı şeydir. O yüzden eğer içimde "niye namaz kılalım" diyorsak, bir kısım düğmeler yanlış iliklendiğiiçin — bunu soranı eleştirmek anlamında demiyorum. Şunu söylemek istiyorum: o kadar düğmelerimiz yanlış iliklenmiş kiibadeti, dürüstlüğü, ahlaki erdemleri yapmak için bir neden arıyoruz.
Mesela desem ki "kimseden nefret etme" — "neden" demek istiyor ki senin fıtratına yakışmayan bir şey; mesela desem ki "cep telefonunu suya atma, üzerine su dökme," kimse bana sormaz değil mi "niye"? Çünkü biliyor, cep telefonu sudan kötü etkilenir ve bozulur. Neden bunu bana sormuyor? Çünkü telefonu biliyor, suyun ona nasıl bir etki edeceğini biliyor. Şimdi bizler de — ben niye bir kimseye karşı kin, nefret duymamalıyım? Çünkü sana zarar veren bir şey bu. Niye haset etmemeliyim? Çünkü sana zarar veren, seni en az bir o kadar yıpratan bir şey bu. Niye insanlar üzerinde tahakküm etme arzusu duymamalıyım? Veya bazen insanlar bana soruyor: "hocam, bana bir eğitim tavsiye edin." "Niçin" diyorum. "İnsanları ikna etmem lazım." Diyorum, çok mu lazım yani, niye ikna etmek arzusundasın? Çünkü orada yanlış iliklenen bir düğme var: birileriniikna etme ihtiyacı duyuyor, artık neye ikna edecekse. Neden? Çünkü fıtratının kodlarını tanımıyorsun.
O yüzden ne dedik en başta? Biz yaşam nedir bilmediğimiz için, "yaşamım" diye başlayıp yaşamımı gözden geçirdiğimde kendimi şanssız görüyorum, "ben başka bir hayatı hak ediyordum, bu yaşamı değil başka bir yaşamı hak ediyordum" diye — bazımız bu kadar yüksek perdeden konuşuyor, bazımız da "neyse işte çok da memnun edici bir hayatım olmadı" diye hafif bir serzenişte bulunuyor. Hâlbuki hayat nedir, yaşam nedir? Yaşam ruhtur. Yaşam Allah'la oluşundur. Yaşam budur. Sen yaşam diye yanlış bir yeri kodladığın için baştan itibaren bütün hikâye problemliydi. Bak bakalım Hz. Yusuf'ta öyle bir hikâye var mı: "yaşamım çok zor geçti, yaşamımda çok yara aldım." Doğru, sen yaralısın ama yaşadığın olaylar için değil, olaylar nedeniyle değil; kendini ve Allah'ı yeterince idrak edemediğin için yaralısın. O yaranın tedavisine çalışmamız gerekir.
Fıtrat Kimden Öğrenilir? Peygamberlere Bakmak
Evet, Hazreti Muhammed Aleyhisselam için deniyor ki: İslam gelmeseydi de o fıtratı üzerine zaten yaşıyordu, yaşardı; yani bu İslam fıtratı üzere yaşardı. Ve dikkat edin, peygamberin şu sözünü unutmayın: "her insan İslam fıtratı üzere doğar." Ne demektir İslam fıtratı? Tırnak içinde, dünyaya gelince "Hz. Muhammed Allah'ın Resûlü'dür, namaz kılman lazım" diye dünyaya gelmiyor; fıtrî değerlerle dünyaya geliyor. Bu fıtrî değerler İslam'ın fıtratıdır. Yani İslam burada ilahî hakikate ve iradeye tam bir teslimiyet içinde — "teslimiyet" kavramı bile gereksiz — tam bir uyum ve rezonans içinde biz dünyaya geliyoruz aslında. İşte bu fıtrattır ve bunu unutuyoruz. Kimiinsanlar bunu çok unutuyor, kimi az unutuyor; kimi çabuk hatırlıyor, kimi çok geç hatırlıyor. Ve bunu hatırlatacak bize birçok şey var.
Ve burada çok önemli bir noktaya daha işaret etmek istiyorum: eğer fıtratınızı hatırlamak istiyorsanız insanlara bakmayacaksınız; hele hele günümüzde çevrenizde olan insanlara bakmayacaksınız. Peygamberlere bakacaksınız; gerçek anlamda veliolanlara, gerçek yakınlığı idrak etmiş olanlara bakacaksınız. Ne diyor Kur'an'da Allah? "Eğer bilmiyorsanız hatırlayanlara sorun" — yani zikir ehline sorun. Oradakizikir hatırlamaktır; neyi hatırlayan? Fıtratını hatırlayan. Fıtratının kaynağını hatırlayana sorun. Biz kime soruyoruz? Unutanlara soruyoruz.
Şimdi Hazreti Peygamber'le ilgili o ayet-i kerimede "bir beşerim ama sizin gibi bir beşer değilim" deniyor. Buradaki farkın ayrımına tam olarak nasıl varabiliriz? Yani o kendini hep hatırlıyor. Onu hep hatırlamasını sağlayan ne — yani İslam gelmese de, Allah'la o teması kurmamış olsa da, o fıtratı üzerine yaşayacaktı. Onu sağlayan ne?
Biz nasıl oluyor da onun yaptığı seçimleri yapamıyoruz o zaman? Nerede arıza yapıyoruz? Çünkü biz çok fazla fıtratımızı unutmuşuz. Ve o fıtratın yerine de "fıtratımız" diye çok yanlış şeyleri kodlamışız — bunu anne babamızın etkisi, sosyal hayatın etkisi, içinde bulunduğumuz toplumun etkisi olarak da görebiliriz, şimdi buna girmeyeyim. Ama netice itibariyle buna kim veya ne sebep olmuş olursa olsun, fıtratımızı unutmuşuz ve onun yerine — unutsak sıkıntı değil, hiç olmazsa "ben fıtratımı unuttum" diye etrafta dolaşırsın. Ama etrafta öyle dolaşan bir kimse var mı, "ben fıtratımı unuttum" diye? Yok. Ne var? "Benim fıtratım bu kardeşim" diyen
insanlar var; "ben böyleyim, benim fıtratım bu." Yani fıtratımız diye yanlış şeylerikodlamışız, ona fıtratım demişiz.
"Hocam, peygamberler fıtratını hiç unutmayanlar mı, yoksa daha hızlı hatırlayanlar mı?" Kimisi hiç unutmamıştır, kimisi çok sınırlı bir biçimde üzeri gölgelenmiştir. Tabiinihayetinde bizim için önemli olan şey onların peygamberlik vazifesini aldıktan sonraki hâlleridir. Mesela Hazreti İsa için Hazreti Peygamber diyor ki şeytan ona hiç dokunmamıştır — tırnak içinde. Şeytan burada illa kötülük değil; bir yerde geçiyor ya, "şeytan bunu unutturdu" diyor. Yani unutmak bir yanılgıdır en azından ve o unutmaya sebep olan bir şeyler var; bir anlamda seni kaynağından, merkezinden uzaklaştıran şeyler var.
Şeytanın Boş Kuruntuları ve Travmanın İnşası
İşte bunun en güzel örneği Kur'an'daki Âdem kıssasıdır. Ne yaptı? Şeytan Âdem'e vesvese verdi ve dedi ki "o ağacı niye sana yasakladı veya yaklaşmamanı söyledi?" — o da merak ediyor ya, niye? "Çünkü" diyor, "bir melek gibi olmayasın, ebedî bir mülke sahip olmayasın diye yasakladı." Bir Kur'an ayetinde geçiyor: "o sizi saptırır." Biz "sapma" deyince aklımıza sapıklık geliyor; sapma, bir doğru yolun unutularak veya yanlış bir algıyla dışına çıkmak demektir. Hani bizde denir ya "yoldan saptı." Sırât-ı müstakim birdir ve sen ondan sapabilirsin.
Bakın şeytan ne diyor? Bunlar aslında Allah'ın insanlara bir hatırlatmasıdır deyim yerindeyse. Şeytan şöyle diyor: "onları mutlaka saptıracağım" ve çok önemli bir şey: "onları boş kuruntularla oyalayacağım." İşte başaracağım, insanlara şunu ispat edeceğim: diyecekler ki "İsmail de buymuş, falan da buymuş." Veya "hayatta beni kim sever, kim değer verir, babam da beni sevecek mi?" Abi neyin kuruntusu içindesin?
"Annem de beni anlayacak mı, beni bu dünyada anlayacak bir insan çıkacak mı?" Çıkmayacak abi, ne yapacaksın? Çıksa ne olur? Bak sen boş kuruntularla oyalanıyorsun. "Şu kadar takipçiye ulaşacağım." Çocuklara sorayım, "ne olacaksın?" diyorum, "YouTuber olacağım" diyor. Boş kuruntularla avutuluyoruz. Bizim de YouTuber'ımız başka bir şeydir; 13-14 yaşında çocuk öyle avutuluyor, öyle kandırılıyor değil mi? "Artist olacağım" diye bir zamanlar şey vardı, "bir zamanlar kaset çıkaracağım" diye avuntular vardı değil mi? Avuntular değişir, bunun ucu bucağı yoktur; şeytanın bu konuda alet çantası çok zengindir. Bin sene evvel başka bir şeyle, başka kuruntularla avutuyordu. Bazı kuruntular yaygın, kadim kuruntulardır: başarı kuruntusu, sevilme kuruntusu, anlaşılma kuruntusu; bazı sabit, kökleşmiş, aldatıcı kuruntular vardır. "Annem babam değerimi bilmiyor, nasıl bilecekler, bilmeyecekler" — o zaman içinde ne kalacak? Hep bir yara kalacak. Neden? "O benim travmam." Değil mi? Ve travma gider mi? Gitmez abi. Neden? Çünkü sen onu tutmuşsun; sen onu kendinle ilgili bir tanıma döndürmüşsün: "ben anlaşılmayan biriyim, ben ailesi tarafından anlaşılmayan biriyim."
Bak bakalım Hz. Yusuf'ta böyle bir travma var mı? Niye yok acaba? Dikkat edin: yaşadığınız şey üzerinden, daha doğrusu deneyimlediğiniz, başınıza gelen bir şey üzerinden kendinizi tanımladığınız an, kendiidam fermanınızı yazmışsınız demektir.
Bakın, deneyiminizi anlatabilirsiniz — mesela Hz. Yusuf diyebilir: "on kardeşim de beni kuyuya atmıştı, şeytan onların nefislerindeki kıskançlığı ve arzuyu onlara hoş gösterdi, köle diye sattılar, şöyle oldu böyle oldu, iffetli olduğum hâlde iftiraya uğradım." Bakın bu olayı anlatıyoruz burada ama "ben öyle değilim" diyor, "ben kuyuya atılmış biriyim" demiyor, ben öyle değilim; en fazla diyebilirsin ki "bu benim deneyimlediğim bir olay, ben değilim o." Ben sevilmeyen, onaylanmayan, takdir görmeyen, anlaşılmayan biri değilim; ben o deneyimleri denemiş biriyim. Bu kadar, daha fazlası değil. Çünkü öbürü nedir? Kendini tanımlamaktır. Kendini bir deneyimle tanımlıyorsun. Bu, bir okyanusun kendini dalgayla tanımlaması gibidir. Dalgalar sürekli olur ama okyanus okyanustur.
"Hocam fıtratını hatırlayan herkes aynı mıdır? Hazreti Yusuf'tan örnek verdiniz ya, o peygamberdir, ben onun gibi olamam." Fıtratını tanıyan herkes aynıdır aslında; gerçek anlamda tam olarak fıtratı tanımışsa ikiinsan onlar aynı noktaya ayak basıyorlar demektir. "O yüzden ben de sizin gibi bir beşerim, ne var ki bana vahyolunuyor" (denmiştir). Peki sorarım sana: Allah "sana ruhumdan üfledim" demiyor mu? Sana vahyedilmemiş mi? Vahiy illa Cebrail kanalıyla gelen bir mesaj demek değildir ki. Bak Allah ne diyor? Âdem'i yaratma hadisesinde "en son ruhumdan üfledim" diyor. Bu nedir? Bu her insana — tırnak içinde söylüyorum, yanlış da anlaşılma ihtimalini bilerek söylüyorum — her insana yaratılışında vahyedilmiştir.
Sen onu hatırlayacaksın. Yoksa "anne babanın evliliğinden tesadüfen dünyaya gelmiş bir varlık" diye kendini algılarsan, sonra dersin ki "ben Hazreti Muhammed değilim ki, ben Yusuf değilim." Nesin sen, paçavra mısın? Ne olarak kendini tanımlıyorsun? Bak Allah diyor — ben demiyorum — Allah diyor ki "ruhumdan üfledim." Bu, bütün insanlara eşit bir şekilde Allah'ın evrensel bir vahyidir. Fıtratını hatırlamak bunu hatırlamaktır. Kur'an diyor ya: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Onlar da dediler ki "evet." Peki sen bunu hatırlıyor musun? Hatırladığın zaman, bak o da bir vahiy değil mi? Ben sizin Rabbiniz değil miyim diyor Allah, sana vahyediyor. Bak sen de şuurlu bir şekilde cevap veriyorsun: "evet, Rabbimizsin" diyorsun. Peki bu öyle laf olsun diye söylenen bir şey mi? Sen böyle bir varlıksın.
Vücut, Vecd ve Vicdan: Aynı Kökten Gelen Kavramlar
Buyurun. Vicdan, gerçek hakiki varlığımızın bir niteliğidir aslında. Bir de psikolojik düzeyde bir vicdan düzeyi vardır, bir de hakiki düzeyde bir vicdan düzeyi vardır. Psikolojik düzeydeki vicdan da bir ölçüde iş görür ama nihai olarak hakiki vicdan — kivücud, veçh ve vicdan kavramları aynı köke sahiptir; yani varlık, bilinç, şuur, vicdan ve derin huzur ve mutluluk — o da vecd. Bunlar aynı kökten geliyor. Araplar niye böyle yapmışlar acaba, ilk Araplar? Yoksa aslında bu bir fıtrî ve ilahî bir bilincin eserimidir? Bu şu demektir: senin varlığın, bilincin ve sonsuz huzur mutluluk ve dinginliğin aynı şeydir. Bir benzetme kullanacak olursak, üçgen bir prizma düşünün; bu üç şey onun farklı yüzeyleridir ama aynı şeydir bunlar. O yüzden düşünün: biz varlığımızın farkında değiliz ki. Varlık dediğimiz şey bedenimiz. Hatta dikkat edin Türkçe'de anlam kayması olmuş, bedenimize "vücut" diyoruz. Arap geleneği aslında cisim veya ceset der bedene; "cismime bak" der. Biz ne diyoruz? "Vücuduma bak, nasıl vücut
yapmışım" falan, veya aynaya bakıp "vücudumu çok seviyorum." Senin vücudun aynada görünen bir şey değil ki; senin vücudunun kilosu boyu yok senin vücudun — Allah'ın vücudu, yani vücûd-i mutlakın bir yansıması bu. Sen onu aynada mı göreceksin yoksa kalbinin göz bebeğinde mi göreceksin? Bakın kavramlar ne kadar bozulmuş, ve bozulmakla kalmamış, yerleri değiştirilmiş — en kötü yanıltıcılık budur. Bir şeyin yerine sahtesini koyarsın.
Sahte ile Gerçeğin Yer Değiştirmesi: Sevgi Metaforu
Mesela diyelim ki bir yere gittin, bir şey arıyorsun, bulamadın diyebilirim; markete gittin, bulamadın, ne dersin? "Bulamadım" dersin. Ama o markete onun sahtesinikoymuşlarsa ne yaparsın? Sahtesini gerçeğinden ayırt edemediğin için gider sahtesini alırsın ve ne dersin? "Markette buldum" dersin — hâlbuki onu bulamamışsındır ama bulduğunu sana zannettirir. Bakın biz insanlardan sevgiarıyoruz değil mi? Hâlbukiinsanların sevgisi, Allah'ın sevgisinin binlerce perdeden geçmiş bir gölgesidir. Allah sevmeseydi hiçbir varlıkta, hiçbir düzeyde, hiçbir nitelikte sevgi olmazdı. Tırnak içinde söylüyorum, en sahte sevginin içinde bile ilahî sevginin bir kırıntısı vardır; ama o sevgi dejenere olmuştur. Deyim yerindeyse bir gram bala sen 999 gram glikoz koyarsın ama onda yine bir bal vardır değil mi, eser miktarda da olsa bir bal vardır — o bal olmazsa ona bal diyemezsin zaten ve bal gibi de bir tat alamazsın deyim yerindeyse. Ama hakiki sevginin kaynağı Allah olduğunu bilmezsen, Allah seni sevgisinden yarattığı hâlde sen harıl harıl sevgi ararsın: "beni kimse sevmiyor" dersin, "acaba bu dünyada beni sevecek biri var mı?" Allah seniinsan olarak yaratıp "onu en güzel kıvamda yarattım" dediği hâlde — bu en büyük muvaffakiyettir değil mi, en büyük değerdir — sen gider dünyada madalya ararsın; seniişte başarıya götürecek bir şey arayıp onun üzerinden kendini değerli hissetmeye çalışırsın. Neden? Çünkü değerini unutmuşsun. Değerini unuttuğun için seniişte o ayetteki şeytanın ifadesiyle "onları boş kuruntularla oyalayacağım."
"Ya ben şu dünyada bir başarı elde etsem ne olur, tamam edeyim, bunda bir mahsuru yok" — doğru, iyi ve güzel anlamda bir başarı elde edebilirim ama ben bu başarıyla kendimi tanımlamıyorum, tanımlamamalıyım. Başarsam ne olur? 300 sene evvel başarılı olan insanlar var mı, kaldı mı? Bir şey mi kaldı? Kıyamet bütünüyle koptuğunda biri mi kalacak, bir şey mi kalacak? Sen nerede, kimde, kimin üzerinden bir başarı arıyorsun? Kime kendini takdir ettirmek istiyorsun, kimin takdirini arıyorsun? Peki ben bunları sormazsam ve ta köküne ininceye kadar sorgulamazsam ne olur? Ben gömleğimi yanlış iliklemiş biri olurum. Ondan sonra "insan da sevilmek istiyor, insan da başarı arıyor, işte insanız ne yapalım" — abi sen nasıl bir insansın, sen insan olmayı nereden öğrendin? Hani biraz önce dedim ya, insan olmayı, insan fıtratını insan olanlardan öğrenmeyin, öğrenmemeliyiz.
Ortalamaya Uymamak: Fıtratı Çevreden Öğrenmemek
Ne demek istiyorum? Çevremize bakarak "insan olmak nedir" bunu anlayamayız. Eğer öyle yaparsak ne olur? Tırnak içinde, matematikte, istatistikte bir şey vardır: ortalamayı almış olursun. O ortalama da artık nerede karar bulacak? Gittikçe o
ortalamanın seviyesi de düşüyor. Hatta "abi herkes böyle olmuş" diyoruz — sen nerede yaşıyorsun? "Herkes kendiniispat etmeye çalışıyor, herkes çok izlenmek istiyor, herkes çok parayı bulmak istiyor" — sen nerede yaşıyorsun? Ben bir yerde yaşamıyorum, ben kendimde yaşamaya çalışıyorum, kendimde olmaya çalışıyorum.
Koordinatların dıştaki mevcut koordinatının da farkındayım; yani bu yaşadığımız toplumda ve zeminde ve zamanda nasıl bir gidişat olduğunu da fark ediyorum ama ben buna göre bir ayarlama yapmıyorum, "bunun hiç olmazsa bir ortalamasını alayım, ortalamanın bir tık üstünde olursam kendimi takva sahibi hissedeceğim" — böyle bir şey olmaz. Böyle bir yerden bakarak kendini, fıtratını anlayamazsın. O yüzden Kur'an bizi çokluğa uymaktan uyarıyor; insanların çoğuna uyarsan senisaptırırlar diyor.
Kapanış: Gönül Yorgunluğu ve Merkezini Kaybetmek
"Hocam, gönül yorgunluğunu nasıl yorumlayacağınızı soruyoruz. Bir de, duygu durumu sürekli değişkenlik gösteren kişilerle nasıl iletişim kurulur ve ilişkide bulunulur?" Önce gönül nedir diye sorarım oraya. Gönül yorgunluğu psikolojik yorgunluktur. Duygusal olarak yorulmuşuzdur, kimse bizi anlamıyordur, beklentilerimiz gerçekleşmiyordur, buna da gönül demişizdir. Zaten dedim ya, aslında "gönül" Türkçe bir kelime, onun Arapçadaki aslı "kalp" kelimesi. Kalp, eğer ruhsal farkındalığı unutursa yorulur; çünkü bozulmuş olur. Bunun bedendeki yansıması nedir? Mesela birinin akciğeri sönerse ne olur, nefessiz kalır ve ölür; kalp ne yapar, önce kasılır kasılır en son iflas eder, yorulur ve ölür o da, değil mi? Dolayısıyla kalbimiz ruhumuzla bağlantı içindeyse "kalp yorgunluğu," "gönül yorgunluğu" diye bir şey olmaz. O yüzden düğmelerimizi yanlış iliklediğimizi fark etmemiz gerekiyor.
"Böyle yüreğimi erittin" diyor — abi o hangi yürek, nasıl bir yürek o? Önce onu incelemen gerekir. O sahte bir yürek; yürek zannettiğin duygusal bir şey olabilir veya zihinsel bir durum olabilir. Buna dikkat etmek durumundasın.
İkinci soru neydi? Duygu durumları — olumlu olumsuz zaman içinde sürekli değişen — birisiyle nasıl ilişkide bulunulur, nasıl iletişim kurulur, buna bakmak lazım. Kim ilişkide bulunuyor? Gerçekte ilk sormamız gereken budur. Yoksa birinin duygu durumu değişiyor — e değişebilir, bu ayrı bir konu. Önce şurayı temellendirmemiz gerekiyor: değişken duygu durumları içinde olan bir insanla kim iletişim ve ilişkikuruyor? Kimim ben? Karşımda öyle bir insan var, ben ondan şunu bekliyorum ama beklemediğim tavırlar sergiliyor, çöküyorum, benim ayarım bozuluyor; beni — tırnak içinde, halk tabirini kullanayım — delirtiyor. Peki ne yapacağım? Egonun çözümü şudur: uzak dur, falan filan. Bu başka bir konu. Asıl ilk soracağımız şey şu: ben kim olarak, ne olarak bu iletişimi kuruyorum? Beklentisi olan bir ben miyim, mutlu olan bir ben miyim, mutsuz olan bir ben miyim? Mutlu olmak için onunla iletişim kuran bir ben miyim? Ondan uyum, denge, düzen arayan bir ben miyim? Nasıl bir benim? Hâlbukibir insan benim ayarımı nasıl bozabilir ki? Bozuluyorsa benim ayarım, bende bir ayar bozukluğu var demektir. "Ama ne yapacaksın hocam, bozuluyor" — tamam, bak ben sana "bozulmasın" demiyorum. Bozulmaması için sen nasıl bir farkındalık içinde olmalısın? Gerçek kendin nedir ki sen bunu kaçırmışsın ve yanlış bir yerde
duruyorsun? O yanlış yer seni problematik bir hâle getiriyor. Senin ayarının bozulmasının nedeni karşıdakinin ayarsızlığı değil; sen yanlış bir yerde duruyorsun, sen merkezini kaçırmışsın.
O yüzden bu tür sorulara dikkat etmeliyiz. Egomuz — dedim ya, en başta kendimizimerkeze alıyoruz, ben merkezli oluyoruz. Ondan sonra da dışarıya bakıyoruz: "ne yapayım, ne yapayım" diye. Ben diyorum ki önce sen merkezine dön; sen merkezine dön, ondan sonra merkezî bir bilinçle, o merkezin farkındalığıyla dışarıya ve hayata doğru bir yerden bakabilirsin. Bak peygambere, Mekke'nin müşrikleri onun ayarını bozdu mu? Yok. Peki onlara, "canları cehenneme" dedi mi? 20 yıl sonra gelen adam var, can düşmanı — yapmadığı şey kalmamış, İkrime, Ebû Cehil'in oğlu. Peki peygamber onu görünce ayarı mı bozuldu? Böyle bir şey olur mu? Olmaz. Pekiayarın bozuluyorsa, düzeltmen gereken önce kendi ayarların. Kendi ayarlarını düzelt; sonra zaten ayarların düzelince nasıl davranacağını sen de bileceksin. Hiçbir sorun senin için hiçbir sorun kalmayacak.
Evet, çok uzattık herhalde.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Eğer bilmiyorsanız hatırlayanlara (zikir ehline) sorun" ifadesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: Hz. Âdem kıssasında şeytanın "o ağaca yaklaşma dedim çünkü melek olursunuz veya ebedî mülk sahibi olursunuz diye yasakladı" şeklindeki vesvesesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: Şeytanın "onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntularla oyalayacağım" sözü — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Ruhumdan üfledim" ifadesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? – Evet" (Elest bezmi) ifadesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "Ben de sizin gibi bir beşerim, ne var ki bana vahyolunuyor" ifadesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: "İnsanların çoğuna uyarsan seni saptırırlar" ifadesi — sure adı veya numara belirtilmemiştir (editör notu). - Ayrıca konuşmacı, Kur'an dışında İncil'e de atıfta bulunmuştur: Hz. İsa'nın "yol, hakikat ve yaşam benim" sözü, konuşmacı tarafından "yanılmıyorsam İncil'de geçer" denilerek aktarılmıştır — bu bir Kur'an ayeti değildir, ayrı bir kaynak olarak not düşülmüştür.
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.