Kendine Şahit Olmak

Kısa Özet

İsmail Acarkan, Allah'ın kendiilahlığına bizzat kendisinin şahit olduğunu bildiren Âl-i İmrân 18. ayetten yola çıkarak, insanın da kendi varlığına ve değerine şahit olabilme kabiliyetiyle donatıldığını anlatıyor. İlişkilerde yaşanan "değersiz hissetme", "fark edilmeme", "takdir edilmeme" gibi sorunların aslında karşı taraftan değil, kişinin kendi kendine şahitliğindeki zayıflıktan kaynaklandığını; başkalarının şahitliğine açık olmanın güzel ama ona muhtaç olmanın bir tuzak olduğunu vurguluyor. Peygamberin münafıklara ve eşlerine yaklaşımı ile Hazreti Asiye örneğiüzerinden, kendine şahit olan bir insanın ilişkilerinde mağduriyet, kırgınlık ve hesap biriktirme hikâyesi üretmeyeceğini anlatarak sohbeti tamamlıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Allah kendiilahlığına bizzat kendisi şahittir; insana da kendi varlığına ve değerine şahit olabilme kabiliyeti verilmiştir — bu yüzden değerimiz başkasının onayına muhtaç değildir.
  • "Bana değer verilmiyor, önemsenmiyorum" gibi cümleler, aslında kişinin kendi kendine şahitliğindeki zayıflığın bir sonucudur; karşı tarafın davranışı ayrı bir "dosya"dır ve insanın kendini kötü hissetmesini gerektirmez.
  • Başkalarının şahitliğine açık olmak güzel bir şeydir ama ona muhtaç olmak bir tuzaktır; peygamberin münafıklara ve eşlerine yaklaşımı, kendine ve Allah'ın şahitliğine dayanan bir insanın kırgınlık ve mağduriyet hikâyesi üretmediğini gösterir.

Giriş: Şahitlik Meselesi ve Âl-i İmrân 18. Ayet

Evet, hoş geldiniz. Bugün insanların ilişkilerinde işleyen bir dinamiği konuşmaya çalışacağız. İlişkilerimizde ne oluyor ve biz ilişkilerimize nereden baktığımızda ne oluyor? Hangi yaklaşımlar, ne gibi sonuçlar üretiyor? İlişkilerimizde kendi varlığımızı anlamakla ilgili ne tür bir boşluk oluşuyor ve bu boşluk nelere mal oluyor? Bunları konuşacağız. Bunları konuşurken de aslında iki ayete vurgu yaparak konuşmak istiyorum. Tabiiilk başta ilgisiz gibi gözükecek. Çünkü biz bazı şeyleri ayrıntılandırarak, bağlamlarını derinleştirerek kavramak yerine görünürdeki anlamıyla yetiniyoruz.

Mesela bir ayet şu: Âl-i İmrân suresi 18. ayet. Ayet şöyle diyor: Allah kendinden başka bir ilah olmadığına şahittir. Melekler, ilim sahipleri ve adaleti ayakta tutan veya adalet üzere olanlar da buna şahittir diyor. Şimdi diyeceksiniz ki bizim ilişkilerimizle ne gibi bir ilgisi olabilir değil mi bu ayetin? Dikkat edin, burada Allah'ın kendinden başka ilah olmadığına şahit olması söz konusu değil mi? Böyle bir şeyle başlıyor ayet. Yani Allah kendisi kendisine şahittir.

Peki buradan bizim bize dönük olarak çıkarmamız gereken şey nedir? Soru şu o zaman: sen kendi varlığına ne kadar şahitsin? Kendi varlığına dair şahitliğin ne kadar? Eğer kendi varlığımıza dair şahitliğimiz tam olursa, o zaman ilişkilerimizde biz bizden yana herhangi bir sorun yaşamayız. Mesela günümüzde en çok ilişkilerde ne tür sorunlar yaşanıyor? İşte kıymetimizin bilinmediği, önemsenmediğimiz, dikkate alınmadığımız, hak etmediğimiz şeylere muhatap olduğumuz gibi birçok hikâye ilişkilerimizde bir problem gibi algılanıyor. Peki aslında niye bu problem olarak algılanıyor? Nedeni gayet açık: kendi kendimize şahit değiliz.

Kendi Kendine Şahit Olmak Ne Demek?

Mesela bariz bir örnek vereceğim, birçok alana yansıtabilirsiniz, sadece o cümleyle sınırlı algılamayalım bunu. Diyelim ki eşim veya çocuğum veya babam, kim varsa ilişkili olduğum, arkadaşım dostum bana değer vermiyor, kendimi çok değersiz hissediyorum. Şimdi bu cümle görünürde çok doğal gibi görünen bir cümle. Hâlbukiaslında temel bir yanlışın sonucunda ortaya çıkan bir şey. Nedir o yanlış? Kişi kendivarlığına ve kendi varlığında var olan değere şahit değil. Ona şahit olmadığı için ve o şahitlik çok zayıf olduğu için "kendimi değersiz hissediyorum" diyor ve buna inanıyor. Veya bundan rahatsız oluyor. Yaniikisi de problematiktir. "Ben değersizim" desem de problemdir. Ama "kendimi değersiz hissediyorum, bu beni rahatsız ediyor" desem de

bir problemdir aslında. Ve ikisi de bizim kendi kendimize şahit olamayışımızdan kaynaklanıyor.

Şimdi ayetle bağlantısını kurabildik zannediyorum. Niye Allah burada "ben kendime şahidim" diyor? Çünkü Allah aynı zamanda şunu demiş oluyor bize: eğer ben — tırnak içinde, Allah olarak — insanların, yarattığım varlıkların şahitliğine bağlı olarak kendimi değerlendirsem, "biri beniinkâr eder, kendimi yok hissediyorum" diye kendimi kötü hissederdim değil mi? Allah der ki "insanlar beniinkâr ediyor, beni yok sayıyor ve o kadar peygamber gönderiyorum hiçbiri tınmıyor, umursamıyor" diye kendimi çok değersiz, çok önemsenmemiş hissediyorum diye bir tuzağa düşerdi, değil mi?

Peki Allah tabii ki niye böyle bir tuzağa düşsün? Kendisi kendine şahit. Diyeceksiniz ki "ben Allah değilim." Tamam, sen Allah değilsin ama Allah sana bir nitelik, bir sıfat vermiş. Nedir o? Kendi kendine şahit olabilme özelliği. İnsan kendi kendine şahit olabilen bir varlıktır, değil mi? Peki sen bu kendi kendine şahitliği fark edebiliyor musun? Bunu gerçekten yaşayabiliyor musun? Bunun ayırdına varabiliyor musun?

Bakın ayet sonra devamında diyor ki melekler de, ilim sahipleri de, adalet üzere olanlar da buna şahittir. Ama en asli olan şey nedir? Allah kendinden başka bir ilah olmadığına kendisi şahittir. Peki şunu kendinize sorun: hayatta bütün ilişkilerinizde, ta anne babanızdan tutun, kardeşlik ilişkilerinize geçin, arkadaşlık ilişkilerinize geçin, ikiliilişkilerinize geçin — bütün ilişkilerinize bakın. Nerede sorun yaşadınız ve o sorun yaşadığınız durumda acaba kendi kendinize şahit miydiniz? Kendi kendinizin şahidiolabildiniz mi? Olabiliyor muydunuz? Eğer kendi kendimize hakikaten şahit olursak, orada biz muhatap olduğumuz insanlar yanlış davranabilir, hatalı olabilir, bizi görmezden gelebilir, bizi yok sayabilir, bizi küçümseyebilir — her şey olabilir. Bu başka bir dosyadır. Yani o, benim kendimi kötü hissetmemi gerektirecek bir dosya değildir. Bu muhatabımın yanlışıdır.

Münâfikûn Suresi: Allah'ın Şahitliği ve Yalan Şahitlik

Bakın size bir ayet daha okuyayım, bu da Münâfikûn suresindeki birinci ayet. Onlar sana gelip — yaniiçlerinde nifak olan; nifak birkaç türlüdür, bir tanesi kişide bir ikilem vardır, sürekli bir ikilem vardır: "Hz. Muhammed peygamber mi değil mi, bazen bana peygamber gibi geliyor, bazen de alelade bir insan gibi geliyor, bazen de 'böyle peygamber olmaz' diyorum" falan — böyle kafamda ikilemler oluyor, böyle bir nifak damarı vardır, insanoğlunda olabilir. Bir de kişiiki yüzlüdür; yani gerçekten Hz.

Muhammed'in peygamber olduğuna inanmıyordur ama ona "sen peygambersin" diyordur. Bir de böyle bir nifak eğilimi vardır.

O nifak içinde olanlar senin yanına gelip "sen Allah'ın Resûlü'sün" diye tanıklık ediyorlar. Dikkat edin, ne güzel değil mi? "Demesini mi bekliyoruz?" Allah öyle demiyor. Diyor ki: Allah elbette senin kendisinin Resûlü olduğunu biliyor ve buna şahit. Fakat onlar yalan söylüyorlar.

Bakın burada da, yukarıda bahsettiğim birinci ayette Allah kendisine şahitti; melekler, ilim ehli ve adaleti ayakta tutan veya adalet üzere şahit olanlar da Allah'ın tek ilah olduğuna şahitti. Yani "bir şehadet başkalarının şehadetiyle onaylanıyor" demeyeceğim; "bir şehadet başkalarının şehadetiyle eş güdümlü gidiyor" diyebiliriz. Allah kendisinden başka ilah olmadığına şahittir; melekler de, hakikiilim sahipleri de, her şeye adalet üzerinden bakanlar da buna şahittir. Yaniiki şahitlik eş güdümlü gidiyor.

Öbür ayette ise zıtlaşıyor. Allah senin Resûlü olduğuna şahittir ama onlar — şöyle diyelim — senin Allah'ın Resûlü olduğuna şahit oldukları hâlde, aslında içlerinde bunu hakiki manada taşımadıkları için yalan söylüyorlar. Peki bundan dolayı rahatsız olmanı gerektirecek bir şey var mı? Hayır. Yani bir nevi Allah peygamberine şunu söylüyor: "Sen kendine şahitsen, ki ben de senin Resûlüm olduğuna şahidim, o zaman bir problem yok." Pekiinsanların bu konuda uyumlu bir biçimde şahitlik etmeleri ya da etmemeleri senin açından herhangi bir problem oluşturuyor mu? Buna bak, buna dikkat et. Aslında oluşturmaması lazım.

Diyelim ki Allah kendisinden başka ilah olmadığına şahit; peki melekler şahit olmasa ne olur? Bu Allah'ta bir eksiklik oluşturur mu? Oluşturmaz. Bu sadece meleklerin doğru şahitlik ettiğini, yani olana tam şahit olduklarını gösterir. İlim ehlinin tam şahit olduğunu gösterir. Yoksa bu Allah'a bir şey katmaz. Ama o melekler veya o ilim ehli, bir şeyi doğru olduğu gibi gördüğüne işaret eder. Çünkü dikkat edin, öbür ayette de insanlar inanmadıkları hâlde yalan söyleyip "biz senin Allah'ın Resûlü olduğuna şahidiz" diyorlar. Ama Allah neye işaret ediyor? Diyor ki "dikkat et, asli ve hakiki şahit benim, sen de kendine şahitsin. O zaman bu merkezden kendine ve hayata bak."

Birisiilim ehlidir, melek gibidir, doğru adil bir yerden bakıyordur; sana bir geri bildirimde bulunabilir, sana dair bir şahitlikte bulunabilir. Eğer onun şahitliği doğruysa, senin kendine şahitliğine ve Allah'ın sana şahitliğine eş güdümlü bir şahitlik olur o.

Yoksa bak, sende bir şeyi arttırmaz bu. Peki yanlış şahitlik ederse, bu onun sorunudur, bu onun problemidir.

Fark Edilme İhtiyacı ve İçimizdeki Yalancı Şahitler

Senin adil olduğuna, samimi olduğuna, içten olduğuna inanmıyor, veya senin varlığında içkin olan değerlerini fark etmiyor değil mi — böyle bizde, ne kadar çok modern psikolojinin de etkisiyle, bir "fark edilmek istemek" var; sürekli böyle "fark edilmek istiyorum" — neden aslında insan bu kadar fark edilmek ister? Çünkü kendine şahit değildir. Ben kendime gerçekten şahit olursam, fark edilmek sadece bir deneyim anlamına gelir. "Ha bak, o da fark ediyor, o da bunu görebiliyor" — bu güzel bir şey, hoş bir şey. Ama "fark edilmiyorum, bu çok kötü bir şey" dediğin zaman, sen kendine şahit değilsin demektir. "Fark edilmiyorum, çok üzülüyorum" — bu problematik bir durum. Ama problem, senin kendine şahitliğinde var olan bir problemdir.

Karşındaki yanlış düşünebilir, tırnak içinde saçmalayabilir, ilgisiz davranabilir, senin varlık ve değerinin farkında olmayabilir — herhangi bir nedenle olmayabilir; bilinçsizliğinden olmayabilir, şuursuzluğundan olmayabilir, ilgisiz ve duyarsız olmasından dolayı senin farkında olmayabilir, art niyetli bir şekilde olmayabilir. Yaniher türlü neden olabilir. Bu başka bir konudur, başka bir pakettir, başka bir dosya olarak analiz edilebilir. Mesela "birisi beni niye yok sayıyor?" Ne kadar ilginç bir durum. Sadece ona ilginç bir durum olarak bakıp onu irdeleyebilirim.

Ben bazen "bu senin sorunun" dediğim zaman, bazen yanlış anlaşılmayı da göze alarak bunu yine söylemeye devam ediyorum. Diyorum ki: insanlar seni görmezden geliyor diye rahatsız oluyorsan, bu senin sorunundur; çünkü gerçekten senin sorunundur. Ama nasıl senin sorunun? İşte bu nedenle senin sorunun: çünkü sen kendine şahit değilsin. Sen kendine şahit olmadığın için görmezden gelinmekten dolayı rahatsız oluyorsun. Ama sonra da şöyle yanlış eklemeler yaparak o yanlış veya eksik algını normalleştirmeye çalışıyorsun. Diyorsun ki "ama insan görülmek istiyor, insan takdir edilmek istiyor, insan fark edilmek istiyor." Yok kardeşim, böyle bir şey, böyle bir insan doğası özünde yok yani. O bizim duamızın bir yerde unutulmasından kaynaklanır. Ben birinin bana duyarsız olmasından rahatsız oluyorsam, kendime dair bir eksiklik var demektir.

Ama bakın bunu da değerlendirirken kendimizi suçlamak için yapmıyoruz. "Bütün hata bende mi, fatura gene bana mı kesildi" gibi düşünmeyeceksiniz. İyi ki fatura size kesildi, çünkü o faturayı deyim yerindeyse ödeyebilecek potansiyeli Allah içinize koymuş; yani kendi kendinize şahit olabilme potansiyeli koymuş. Tabii ki ben faturayı sana keseceğim, çünkü sen o faturayı kat kat ödeyebilecek bir zenginliktesin. Ne yapayım, sana şunu mu öneriyim: "git seni gören, seni fark eden, senin kıymetinibilen birini bul." Sonra da millet birbirini eleştirmeye başlıyor değil mi? Veya Attila İlhan'ın dediği gibi "ne kadınlar sevdim, onlar yoktular" diyor. Tabii erkek-kadın ilişkilerinde mesela bunu çok yaşıyoruz değil mi arkadaşlar? Kadın erkeğe, erkek kadına — çünkü karşıdakinin şahitliğini bekliyorsun.

Karşıdakinin şahitliğini beklemek demeyelim de, karşıdakinin şahitliğine açık olmakta bir sorun yok; çünkü o da bir bilinç, o da bir şuur. Bakın ne dedi Allah? "Allah kendinden başka bir ilah olmadığına şahittir." Ayetin devamı şöyle gelmiyor: "bunun gerisi umurumda değil." Böyle demiyor Allah. Diyor ki melekler de şahit, ilim sahipleride şahit, adalet üzere hakikate bakanlar da buna şahit. Yani Allah kendisine şahit olunmasına da açık. Yoksa "ben kendi kendime şahidim, gerisi umurumda değil" demiyor. Kendine şahit ama başkalarının şahitliğine de açık; ama kendisine hakikat üzere şahit olamayanlardan da etkilenmiyor değil mi? Neden etkilenmiyor? Çünkü kendisi kendisine bizzat şahit. O şahitliğini hiçbir yanlış şehadet gölgeleyemez, hiçbir yanlış şehadet orayı karartamaz, ortadan kaldıramaz. O yüzden bu, Allah'ın insanoğluna verdiği çok kıymetli bir şeydir.

Başkalarının Şahitliğine Açık Olmak ama Muhtaç Olmamak

Allah iyi ki bizi bu bakımdan birbirimize mahkûm hâle getirmemiş değil mi? Ben mesela varlığımı hissetmek için birine muhtacım — hadi ara bul yani, değil mi? Ne kadar berbat bir şey olurdu. İkizini bulurken öküzünü bulursun, artık başına bela yanideğil mi? Bu sefer o ikizin öküzlülüğünü görürsün, o öküzün gözünü çıkarmaya çalışırsın: "neden sana olduğu gibi bakmıyor" falan filan dersin. Dolayısıyla arkadaşlar, dikkat edin, bu çok önemli bir şeydir. Allah varlığımızın ve değerimizin ne olup olmadığını başkasının şahitliğine bağlamamış. Kendisi zaten şahit, aynı zamanda kendi kendimizi de buna şahit olabilme yeteneğiyle donatmış. Bu çok kıymetli, çok önemli bir şeydir. Bu aynı zamanda muhataplarımıza da bir hediyedir.

Neden? Çünkü onlara da bu yükü yüklemiyorsun. Allah sana diyor ki: "ben sana şahidim, sen de kendine şahit ol, sana bu kabiliyeti verdim." Dolayısıyla başkalarına bunu yükleyerek veya başkalarından bunu talep ederek de kendini yorma, onlara da aşırı yüklenme.

Çünkü onun kendine göre bir süreci var. Diyelim ki biri vardır, çocukluğunda o kadar yanlış anlaşılmış, yargılanmış, suçlanmıştır ki kimseye duyarlı değil, bencilleşmiş; "ben de bir tek kendimi düşüneceğim" demiş, veya başka bir hikâyesi var. Sen ondan sana objektif şahitlik bekliyorsun. Veyahut da bir insan, nasıl duyarlı olabileceğini, karşısındakinin bütün fıtratının bütün niteliklerini tam olarak görebileceğiniidrak edebilecek bir farkındalıkta değil. Ne yapacaksın, onun şahitliğini mi bekleyeceksin?

Sana şahitlik etmesini mi bekleyeceksin? O zaten kendi kendine şahitliği unutmuş aslında. Kendi kendinin tam farkında değil, kendi fıtratının niteliklerini tam olarak fark etmiyor. Zaten onları fark etse hem kendine şahit olacak hem sana şahit olacak.

O zaman sen hangi bilinçtesin? Doğal, varoluşsal bilincindesin. Kendine şahitsin, Allah sana şahit ve insanların şahitliğine de açıksın. Yani dışlayıcı da değilsin: "aman umurumda değil, ben kendi kendime yeterim, zaten ben kendi kendime şahidim" diye reaksiyonel, tepkisel, dışlayıcı da değilsin. İnsanların zaman zaman yanlış şahitliğiolabilir, olabilir, anlayışlısın; o yanlış şahitlik bir gün doğru şahitliğe geçebilir, onu da görürsün ve ona da kıymet verirsin. Bu ne kadar kıymetli bir şeydir. Ve Allah bu ikiayette bunu çok net bir biçimde aslında bize anlatmış oluyor. Yoksa aksi takdirde ilişkilerimiz kendimize şahit arama serüveni olur.

Kendimize şahit aramaya çalıştığımızda, üstelik dikkat edin, kim olarak kendime şahit arıyorum? Kendime şahit olmayan biri olarak kendime şahit arıyorum. Bu ne kadar zor bir şeydir: "beni seviyor mu, beni anlıyor mu, bana kıymet veriyor mu" — bunu kim olarak arıyorum, kim olarak bu soruları soruyorum? Kendini gerçekten sevmeyen biri olarak. Kendinin sevilebilir olup olmadığını bilmeyen biri olarak. Kendi varlığının farkında olmayan biri olarak. Varlığındaki değerlerin farkında olmayan biri olarak. Veya egonun başka bir tuzağı: "ben değerliyim ama birileri de bunu görsün" — ama niye? Sen varlığının değerinden, varlığından ve varlığının değerinden emin değil misin yani? Emin sen değil mi?

Dediğim gibi başkalarının şahitliğine açığız ama o şahitlik olmadığında bir eksiklik hissim varsa, demek ki kendimin kendime şahitliğinde bir boşluk var demektir; bir

zaaf noktası var demektir. O yüzden bütün ilişkilerde kendimin kendime şahitliğine dikkat etmeliyim, burayı güçlendirmeliyim, burayı ayırdında olmalıyım. Bu bir egoizm, bir bencillik, bir ben merkezlilik değildir; başkalarını dışlamakla hiçbir ilişkisi yoktur. Bu en doğal anlamıyla söylüyorum: kendimin kendime şahitliğidir. "Kendim kendime şahidim." Bakın burada bir kasma olayı yok. "Kendini değerli gör" değil; "kendimideğerli görmüyorum, kendimin değerini görüyorum." Kendimi değerli görmeye çalışmıyorum, kendimi değerli kılmaya çalışmıyorum; varlığıma Yaradan tarafından konulmuş varlık ve değeri fark etmeye çalışıyorum.

Çocukluk Kökenli Yalancı Şahitler

Tabii ki bazen buna engel olan ne vardır — tırnak içinde söylüyorum — içimizde yalancı şahitler vardır. Bunu nereden edinmişizdir? Belki bunu bazen çocukluk hikâyemizden edinmişiz; işte ebeveynimiz bizi biraz küçümsemiş, veya bir şey yapabilirken "sen yapamazsın, dur ben senin yerine yapayım" derken sen kendiniorada sanki beceriksiz, yetersiz hissetmişsin. Çocukluğunda bazen görmezden gelindiğini hissetmişsin, sana ilgi gösterilmediğini hissetmişsin. Bu sefer içinde ne oluyor? "Ben değersizim. Değerli olsaydım değer görürdüm. Ben var değilim, yok gibiyim, var ile yok arası bir şeyim." Neden? Çünkü kimse varlığımı fark etmedi. Bak bu sefer ne oldu; içimizde bir kısım yalancı şahitler oluşuyor — kendimize dair yalancı şahitler. Bir de bunlar devreye girince, zaten o hakiki şahitlik iyice unutuluyor. Aksi takdirde o şahitlik olsaydı, o yalancı şahitler de üremeyecekti.

Velev ki annen baban seni görmesin, seni küçümsüyor olsun, seni yok sayıyor olsun, senin farkında olmuyor olsun — kendi psikolojik kaosuna öyle gömülmüş ki senin farkında değil, olabilir yani. Ama sen kendine şahit olsan evvela şunu diyebilirsin: "ebeveynim benim varlık ve değerimi fark etmek ve buna şahit olmak konusunda şu an yeterince becerikli değil." Bakın, kendinizden şüphe etmezdiniz. Ama tabii ki biz çocuk yaşımızda ebeveynimiz bizi görmediğinde kendimizden şüphe edebiliyoruz. Veya o utancı hissedip bu sefer arkasından öfkeyle reaksiyon gösterebiliyoruz. Gibibirçok hikâye üretiyoruz. Bütün bunlar aldatıcıdır. Ve eğer bu yalancı, sahte şahitlikleriiçimizde tutmaya devam edersek, asla kendi kendimize şahit olamayız. Çünkü yalancı bir şahitlik var. Çok derinde "ben kendimi sevmiyorum ki, ben kendimivar hissetmiyorum ki" gibi bir hikâyenin hipnozundayızdır. Ve sürekli bunun böyle olmadığını dışarıdan duymaya ihtiyaç duyarız: "beni seviyorsun değil mi? Ben güzelim değil mi? Ben yakışıklıyım değil mi? Ben değerliyim değil mi?"

Bir Arkadaşlık Örneği: "Beni Takdir Etmiyorsun"

Bir gün böyle bir arkadaşım vardı — arkadaşım dediğim 25-30 yaşlarında bir arkadaş. "Sen beni hiç takdir etmiyorsun, biliyor musun?" dedi. Ben de hiç öyle bir şeyin farkında değilim, öyle bir kavramım da yok, öyle bir mevzu da benim dünyamda yok — "birini takdir etmek etmemek" gibi böyle, "ediyor muyum, dur edeyim" falan; kionunla da bu konuları çokça konuşuyoruz, yabancı biri değil yani. Ama demek ki öyle bir içinde yalancı bir şahit var ki, benim anlattığım o şeylerin hiçbiri onun içine işlememiş.

"Sen beni takdir etmiyorsun" dedi. Sonra da ben ne yapayım? Gerçeği söyledim, yalan bir şey değil; yani takdir edilesi özelliklerini söyledim. "Bak" dedim, "bu yönün var, şu yönün var, şu yönün var." Ama benim aslında anlatmak istediğim şuydu: sen kendi kendine şahit olmadığın için, dikkat et, başkalarının şahitliğini bekliyorsun. Tabiiorada bazen insan seçici olur, "ben herkesin şahitliğini beklemiyorum, senin şahitliğinibekliyorum" der. Farz et ki ben cahil biriyim, farz et ki ben objektif göremedim, farz et ki ben yanılarak baktım, belki benim bakışımda bir problem var ve sana objektif bir şahitlik yapmadım, diyelim. Ne yapacaksın? Kendinin kendine şahitliği noktasında hangi tuzağa düşeceksin? İçindeki yalancı şahitlerin üzerinden mi kendine bakacaksın? Ya da "İsmail abi beni takdir etmedi" diye kendine yazıklanacak mısın?

Ya da Allah bana şahit, ben kendime şahidim noktasında mı merkezileneceksin?

Eğer bunu insan idrak etmezse, arkadaşlar, bütün ilişkiler insanı yorar. Çok yorar. Şahsen ben artık öyle bir şey yaşadığım için kendi kendime, böyle 12-13 yaşlarında bu şeyi fark etmiştim. Yani bak, annen de baban da kardeşlerin de seni olduğun gibigöremeyebilir. Kimsede de bir kötü niyet olmadığını gördüm. Baktım herkesin kendine göre bir bakış açısı var, kendine göre bir algısı var ve ona göre sana bakıyor, ona göre sana muamele ediyor, ona göre seninle iletişim kuruyor. Bazen seni fark etmiyor, bazen fark ediyor. Baktım aslında burada çok bilinçli bir şey yok ve herkes kendi süzgecinden bunu yapıyor. O zaman benim kendime, onların gözünden bakmam esprisi olabilir mi yani? Hani biz bakın, dikkat edin, bazen bu tuzaklara düşer miyiz? İşte "atıyorum, babam beni hiç takdir etmedi, annem bana hiç sevdiğinisöylemedi, belki de eşimle olan ilişkimde kendimi hiç değerli hissedemedim" — olabilir. Ne kadar ilginç bir deneyim bu. Bu kadar, daha fazlası değil; sadece ilginç bir deneyimden öte değildir.

Peygamber'in Münafıklara Yaklaşımı: Kendine Şahit Olmanın Meyvesi

Bak Kur'an ne diyor? İnsanlar senin hakkında yanlış şeyler söylüyorlar sana; yanisenin Allah'ın Resûlü olduğuna inanmadıkları hâlde "sen Allah'ın Resûlü'sün" diyorlar.

Senin için problem olmamalı. Neden? Çünkü ben sana şahidim, sen de kendine şahitsin. Onların söylemleri kendilerine aittir. Seni olduğun gibi görüyorlarsa bu onlar adına güzel bir kazanımdır; fark ediyorlar, demek ki doğal bir farkındalıkları var, demek ki objektif bakabiliyorlar. Bazısı da bakamıyor, bazısı da kibrinden, hırsından dolayı seni görmek istemiyor. Peki bunlar senin için problem mi? Eğer problemdir diyorsan, dönüp içeriye bakman gerekir. Bunu bana problem olarak gördüren şey nedir? Benim kendi kendime şahitliğim yetmiyor mu acaba? Allah'ın şahitliği bana yetmiyor mu? Neden birilerinin beni algılaması, onaylaması, takdir etmesi — "sen iyisin, iyi yapıyorsun, sen mükemmelsin, sen sevilir birisin, seni çok seviyorum" — niye bunları bu kadar fazla duymak isteyen bir şey var? O nedir? İşte o, sendekiyalancı şahittir aslında. Mesela "sevilirsen sevilebilir bir varlık olduğunu kabul edeceksin" diyen yalancı bir odaktır o. "Eğer iyi olsaydın takdir edilirdin, eğer şöyle olsaydın sana şöyle muamele edilirdi, demek ki değilsin." Yanlış bir mentalite var orada, yanlış bir değerlendirme, yanlış bir muhakeme kalıbı var orada.

Eğer sen onunla bilinçli olarak hesaplaşmazsan — bu hesaplaşma bir kavga değildir, bu hesaplaşma sakince bakıp "yıllarca ömrümü yemiş bir hikâye var burada" demektir — ömrümü yemiş yani. Olsun, sıkıntı değil; Allah'ın verdiği hayat sonsuzdur.

Sonsuzun içinde otuz senem gitmiş, ne önemi var değil mi? Bakın oraya da dikkat edin, hiç önemli değil. "Ya otuz senem gitti" — hiç önemli değil. Şimdi görüyor musun, görüyorsun, tamam, şimdi fark et ve ondan özgürleş. Yüzleşmek budur. Bir şeyden özgürleşebilirsin, her an özgürleşebiliriz, hiçbir şey biziilelebet esir edemez. Ondan temizlenebilirsin, ondan arınabilirsin, ondan özgürleşebilirsin. Ama bu neye bağlı? Kendinin kendine şahit olmasına bağlı.

Yoksa öbür türlü ne olur? "Allah hepsinin belasını versin, nefret ediyorum insanlardan" hikâyesine düşersin. Neden? Çünkü sana şahitlik etmiyorlar, senigörmezden geliyorlar, dikkate almıyorlar gibi geliyor sana; o zaman ne oluyor? Bu sefer kızgınlık ve öfke oluyor. Hâlbuki bakın dikkat edin, çok ilginç bir şeydir onu da hatırlatmış olayım: Peygamber münafıklara hiçbir zaman "siz münafıksınız" dememiştir. Hatta çok önemli, böyle başı çeken bir münafık vefat ediyor, Peygamberimiz onun kabrine gidiyor ve onun için Rabbinden mağfiret diliyor. Ve bir rivayette kendi örtüsünü onun üzerine örtüyor. Bu derece. Bakın münafık olduğunu biliyor. Neden? Çünkü peygamberin orada içinde hiçbir hikâye yok. Hiçbir kin kurmuyor ona karşı. Neden kurmuyor? Onun ikiyüzlülüğü falan, bak hiç önemli değil, biliyor peygamber: "ben kendime şahidim, Rabbim de bana şahit." Dolayısıyla onun ikiyüzlülüğü veya gel gitleri onun hikâyesi. Gönül isterdi ki böyle olmasın, kâmil bir imana sahip olsun. Ve peygamber onun ölüm sonrası süreciiçin Rabbine dua ediyor. Ve ayet diyor ki, ona yetmiş defa mağfiret dilesen de bir işe yaramaz. Peygamber de diyor ki "yetmişten fazla istiğfar edeceğim, onun affına dua edeceğim." Bu çok manidar, çok kıymetli bir şeydir.

Bu şudur arkadaşlar: sizinle olan ilişkisinde yanlış yapan bir insan, aslında kendine yanlış yapar. Dolayısıyla bundan dolayı sizin içinizde oluşabilecek hiçbir hikâye aslında yoktur. Eğer hikâye üretiyorsanız, o sizin üzerinde çalışmanız gereken bir şeydir. Mesela birisi bir gün gelse size dese ki "sen böyle arkadaşımdır, birbirimiziseveriz diyorsun ya, senin hakkında şöyle şöyle şöyle dedi" — sizin için de "vay be, ne adammış, Allah kahretsin, boşuna şey yaptım" falan diyorsanız, bir probleminiz var demektir. "Öyle demiş olsun, öyle mi dedi, Allah selamet versin" diyebilmelisiniz. Neden? Çünkü senin bir hikâyen yok orada, onun şahitliğine dair böyle bir beklentin yok. En fazla "onun adına gerçekten üzüldüm, keşke böyle demese, o fıtratının farkına varsa" dersin.

Mesela geldi sana biri dedi ki "belki onu bir kaşık suda bulsam boğacağım ama fırsatını kolluyorum" öyle mi diyor? "Allah selamet versin, niye böyle benden nefret ediyor ki, benden nefret edecek ne var, keşke gönlü fıtratına açık olsa da bu öfkeden, kızgınlıktan, nefretten kendini kurtarsa" diyebilirsin. Bu insan diyebilir mi? Evet diyebilir. İnsan böyle bir potansiyele sahip midir? Evet sahiptir, fıtratımız böyle bir şeydir. Bak peygamber hayatında bunu sana gösteriyor. Çünkü yanlış yapan temelde kendine yanlış yapıyor. Seni görmeyen, görme konusunda bir problemi olduğu için

seni görmüyor; seni anlamayan, anlama konusunda bir sıkıntısı olduğu için senianlamıyor. Bundan başka söylenebilecek bir şey yoktur, çünkü bu böyle bir şeydir.

Bunu insan idrak ettiğinde özgürleşmiş olur. İlişkisini özgür bir biçimde yaşar, beklentisiz yaşar, hesap yapmadan yaşar, zihnindeki tüm hikâyelerden özgürleşir.

Bütün hikâyeler boşa düşer, o hikâyeler artık sizde tutunacak bir şey bulamaz.

Neden? Çünkü siz kendi kendinize şahitsiniz. Kendine şahit olduğunda sizin varoluşunuza dair farkındalığınız tamamlanmıştır; artık o birinin şahitliğiyle tamamlanan bir şey değildir. Başkalarının şahitliği güzel bir deneyimdir, güzel bir farkındalıktır onların adına, siz de o farkındalıktan hoşnut olursunuz, "ne kadar güzel" diyebilirsiniz. Ama başkalarının şahitliği sizi tamamlayan bir şey değildir. Siz tamsınız; varlık ve tamlık noktasında hiçbir eksiğimiz yok.

Muhtaçlık Tuzağı ve Geri Bildirime Açık Olmak

Başta dediğim gibi Allah insanı bu anlamda başkasına mahkûm etmemiştir. Varlığını fark etmek konusunda başkasına muhtaç değiliz, değerini fark etmek konusunda başkasına muhtaç değiliz, değerli ve sevilebilir olduğunu idrak etmek için başkasına muhtaç değiliz. İyi ki muhtaç değiliz; Allah iyi ki bizi muhtaçlık içinde yaratmamış. O yüzden "sevilmeye muhtaç olduğumuzu" düşünmek, aşılması gereken bir tuzaktır. Bakın sevilmeye açık olmak başka bir şeydir. Ama sevilmeye muhtaç olmak — "biribeni sevmeli", "biri beni anlamalı" — bunları genişletebilirsiniz. Başkaları üzerinden ürettiğimiz, muhtaçlık manasında ürettiğimiz bütün hikâyeler aldatıcıdır. "Biri benisevmeli, biri beni anlamalı, biri beni takdir etmeli, biri beni görmeli" — buna muhtaç değilsin. Ama birinin seni anlamasına açık ol, birinin seni sevmesine açık ol, birinin seni takdir etmesine açık ol, insanlardan gelen geri bildirimlere açık ol; gerçekçi bir şey varsa onu fark et.

Mesela diyelim kiizafi düzeyimizde hatalarımız olabilir değil mi? Burada bahsettiğimiz şey, hatan olursa izafi düzeyde biri sana söyler, senin bundan istifade etmen gerekir, ama bu süzgeçten geçirmem gereken bir şeydir. Yani karşındaki, senin kendinde göremediğin bir eksiğe, bir hataya işaret edebilir; bu teorik olarak mümkündür değil mi? Bunu yaparken de otomatik pilota bağlamamalıyız. "Biri bana hatalısın dedi, çok üzüldüm" değil; bir dur bakalım, gerçekten öyle bir hata var mı sende? Diyelim ki var, ne güzel; bak sendeki o hatayı görmüş, sana göstermiş, sen de bunu fark ettin, ne kadar güzel bir şey. Orada da kalkıp "seniilgilendirmez" demen gerekmiyor; "Allah'a şükür ki gördüm, gösterdi, elhamdülillah" diyeceksin. Ya da o söylediği şey sende yoksa, bundan da rahatsız olmana gerek yok; "o öyle görüyor ama yanlış algılıyor" dersin.

Mesela ben kendi hayatımda çok önemsediğim bir şey: "beni yargılıyorsun" diyor, hâlbuki ben bakıyorum gerçekten yargılamıyorum; ama bir şey sormuş, hatası konusunda veya neye dikkat etmesi konusunda bir şey sormuş, ben de söylemişim, bu bir yargılama değil. İçimde de bir yargılayıcılık var mı? Bakıyorum yok. Ama onu yargılayıcılık olarak algılayabilir, bu da onun süreci. Ama gerçekten baktım, evet bende çok yargılayıcı bir taraf var — "teşekkür ederim, evet, söylediğim doğru bile

olsa yargılayıcı bir üslupta söyledim, beni bu konuda uyardığın için teşekkür ederim" diyebilmeliyim. Bakın bunları da birbiriyle karıştırmayın. Ama şunu unutmayın: gerçek varlığımız ve değerimiz bizim kendi öz şahitliğimizle idrak edilir, başkasının şahitliğiüzerinden değil.

Hazreti Asiye ve Hazreti Yusuf Örneği: Mağduriyetsiz Bir Bilinç

Saat kaç? 45'e geliyor. Bakın, birinci ayette kendi şahitliğimizin tam ve eksiksiz olması durumunda biz nasıl bir hâlde oluyoruz? Doğal, mutmain, kendi varlığının farkında, bunun için ekstra bir şey aramayan, bir eksiklik barındırmayan bir noktadasın. Çünkü Allah'ın üflediği ruhu taşıyorsun; o yönünle hiçbir eksiklik, hiçbir arıza, hiçbir problem taşımıyorsun. Dikkat edin, böyle bir şuurla ilişkilerimizi yaşasak insanlara laf dokundurur muyuz? Dokundurmayız. İnsanlara alttan alta laf sokar mıyız? Sokmayız. Gereksiz yere kırılıp alınma, gücenme, öfke, "hayatımı yediler", "ömrümü tükettiler" hikâyemiz olur mu? Olmaz. Neden? Çünkü öyle biri değilsin; ömrü tüketilecek biri değilsin. "Hayatımı mahvettiler" — öyle bir hayatın yok ki senin, mahvedilebilecek bir hayata sahip değilsin ki. O kurgusal bir şey. Dedik ya, içimizde çok yalancı şahitler var; mesela bir tanesi de bu gibi hikâyelerdir: "ömrümü bitirdiler, hayatımı bitirdiler." Senin hayatın Allah'ın Hay ismiyle ezelî ve ebedî, ondan gelip ona dönüyorsun. Kim bu hayatı bozabilir, mahvedebilir? Böyle bir şey olabilir mi? Ama bak, içinde yalancı bir şahit var, sana diyor ki "hayatı böyle yaşarsan o zaman hayatı yaşamış olursun, ama şöyle şöyle olursa hayatın mahvolmuş olur." Ya da "işte yaşım bu noktaya geldi, kimse beni anlamadı" — buradan ne çıkarıyorsun? "Ben boşa yaşadım, çok kötü yaşadım, çok mutsuz yaşadım." Niye böyle düşünüyorsun, niye böyle bir yalancı şahit var içinde? Çünkü gerçek şahitliği unutmuşsun. "Ben Allah'ın Hay ismiyle varım, benim varlığım Allah'ın varlığından kaynaklanıyor. Kim benim hayatımı, kim benim varlığımı mahvedebilir? Kim beni tüketebilir?" Ben sahte bir benliğin üzerinden kendimi tükenmiş hissediyorum. Yoksa doğru yerden bakabilsem kendime, varlığıma, değerime doğru bir şahitlik yapsam, böyle bir şey var mı?

Kur'an-ı Kerim'de öyle bir ayet var mı? Bakın hangi peygamberler gelmiş, işte başta Hazreti Yusuf değil mi? Hep söz konusu geçiyor mu ayette "hayatımı mahvettiler, bitirdiler" var mı öyle bir şey? Zerresi yok. Hazreti Asiye, kocası Firavun — var mı böyle bir hikâye? Yok. "Ne kadar kötü bir adama denk geldi, benim de kaderim bu" var mı öyle bir laf bile? Yok. Diyor ki "ya Rabbi, beni onun amelinden muhafaza et" — yani ona temayül etmeyeyim, onun yanlışlarını yapmayayım manasında — "ve bana kendi katında bir ev yap" deyim yerindeyse. Yani o manevi bir şeydir, yoksa cennet köşkü falan değildir; "senin kalbindeki yerimi ben istiyorum, benim için en güzel şey bu" demektir. Yoksa "eşimin kalbinde prensesler gibi bir tahtta oturayım" derdi yok yani; senin kalbinde olan yerini arıyorum. Bu kadın için de öyledir, erkek için de öyledir: "sendeki kendimi arıyorum." Bu ne kadar hakikatli, ne kadar gerçek bir şey değil mi arkadaşlar?

Bakın Kur'an bize nasıl bir perspektif öneriyor, nasıl bir bakış açısı? Ve bunlar birilerinin tarihteki hikâyesi değil. Hazreti Asiye senin hikâyendir, Hz. Nuh senin

hikâyendir. Ben bazı insanlar görüyorum, bazı erkekler kendince karısından beklediğişeyi bulamamış, mutsuz olmuş, ayrılmış, gene "eski 30 yıl boşa gitti, öyle birine denk geldik" diye — hayatımın önemli bir kısmı boşa gitti gibi algılıyor. Nerede kaldı senin Hazreti Asiye gibi, Hazreti Nuh gibi bilincin? Allah seni o bilinçle yaratmış, o şuur üzere yaratmış. Ama içindeki yalancı şahitler seni ne yapıyor? Seni başka hikâyelerin tuzağına düşürüyor. Bak bakalım Hazreti Asiye'de kötü kader diye bir hikâyesi var mı? Bizim de "bu ne yapalım" diye bir yazgı hikâyemiz var mı? Bak bakalım. Niye yok? Çünkü o hakiki manada kendine şahit.

O zaman benim dikkat edeceğim şey budur: ben kendime şahitlikte derinleşmeliyim. Kendime şahitlikte derinleşirsem, o zaman hayat benim için en güzel şekilde akıyor demektir. Hiçbir zaman hiçbir ilişkimde abartılı bir algım, yorumlamam, acım, kederim söz konusu olmaz — hiçbirinde olmaz. Ama bunun tek ve asli şartı vardır: kendine şahit olacaksın. Kendine şahit olmanın da üzerinde ne var? Allah'ın şahitliği var. İkişahit yetmiyor mu, değil mi? Dinde iki şahit yeter; Allah sana şahit, sen de kendine şahitsin, o zaman senin açından hiçbir problem yoktur.

Bakın peygamber mesela eşleriyle bir boşanma durumu olmuş; ne onlara kızmış ne onlara karşı herhangi bir negatif söz söylemiş, sadece hatırlatmış bazı şeyleri, çok hayati bir noktada onun peygamberlik misyonuna uymayan talepleri olmuş. O zaman demiş ki "sizi güzellikle salıvereyim" — yani "inşallah benden iyisini bulmazsınız, zaten bulamazsınız" gibi bir şey dememiş; "güzellikle salıvereyim" demiş, "özgürsünüz." Madem benim misyonuma uymayan şeyler talep ediyor ki, peygamber öbür konularda çok esnek. Mesela bir eşi demiş ki "senin şu meyveden yapılan şerbetiiçmeniistemiyorum, kokusu hoşuma gitmiyor." "Olur" demiş, "hanım, içmem"; hatta "yemin ediyorum bir daha içmeyeceğim, kendime haram ediyorum" demiş.

Neden? Benim için problem değil. Hatta Allah "niye Allah'ın helal kıldığı bir şeyikendine haram ediyorsun" diye uyarıyor. Ama bakın oradakiincelik ne? "Ya hanımımın memnuniyetiiçin şunu içmesem ne olur ki?" Atıyorum, sen naneli bir çayı çok seviyorsun, hanımın da naneden hoşlanmıyor; e tamam, içmeyivereyim, ölür müyüm yani? Bakın ne kadar esnek o konuda. Ama peygamberlik misyonuyla ilgiliolan şey konusunda esnemek zaten ona bırakılmış bir şey değil; o da o misyon nedeniyle buna dikkat ediyor. Orada da diyor ki "madem bu konuda uzlaşamıyoruz, güzellikle salıvereyim, inşallah siz aradığınız şeyi de bulursunuz" diyor; demiyor ki"beni bırak, başına bela bulacaksın." Böyle bir şey yok, dikkat edin.

Bizde ben bakıyorum, boşanmaların yüzde doksan dokuzunda çok nadir görmüşümdür böyle iki tarafın birbirine mutluluk, huzur dileyerek ayrılabildiğini. Yüzde doksan dokuzu "inşallah benden daha iyisini bulamaz, zaten bulamayacak, inşallah başına bela bulur da benim kıymetimi anlar" diye bir hikâyenin içine düşüyor. Niye?

Çünkü kendi kıymetine dair şahitliği zayıf. Anlatabiliyor muyum? Kendi varlık ve kıymetine dair şahitliği zayıf. O yüzden bu ayet gerçekten bizim için çok önemli bir noktaya işaret ediyor: kendine şahit misin? Hakikaten şahit misin? Kendi hakikatine şahit misin? Kendi varlığına şahit misin? Allah'ın senin varlığına, fıtratına koyduğu değerlere şahit misin?

Kapanış: Şahitlik Yeter de Artar

Ve şunu da ekleyelim: bu şahitlik sana yetiyor mu? Zaten gerçekten şahit olsan sana yeter; "şahidim ama yetmiyor" diyorsan, o şahitlikte bir eksiklik var demektir. Bunu unutmayalım arkadaşlar; gerçekten insan hakikaten bunun kendisine yettiğini, hatta yetip de arttığını idrak eder. "Yeter de artar" derler ya, hakikaten yetiyor ve taşıyor bu.

Hani varlığının taştığını hissedersin. Allah'ın senin varlığına koyduğu değerin ne kadar yüksek bir şey olduğunu görüp "ya Rabbim, ne kadar insana büyük bir değer vermiş" diye böyle utanırsın; "bu ne kadar büyük bir değer" dersin. O yüzden varlığımızın ve değerimizin şahitliği gerçekten yeter. Yetmediğini hissediyorsam, orada içimde sahte bir hikâye var demektir; yanlış bir yargı, yanlış bir hüküm, yanlış bir algı var demektir. "Ben değerliyim ama yetmiyor" — böyle bir şey olmaz. Biraz biliyorsun; bilsen bu konuda hiçbir derdin olmadığını da idrak edeceksin.

İşte bak, örnek Asiye. Hz. Asiye, bak, varlık ve değerini fark etmiş; bak şikâyet var mı Firavun'dan? Peki Firavun'un yanlışı yok mu? Var, bu ayrı bir konu. Ama kendisibundan muzdarip mi? Yok, bir ızdırap yok, bir eksiklik hissi yok, bir mağduriyet hikâyesi yok. "Ömrümü yedi, beni anlamadı" — yok öyle bir hikâye. Hiç yok. Bakın dikkat edin, hiç yok. Şimdi elimizde şöyle bir malzeme de bulamıyoruz bu durumda ama "o peygamberdi" diyeceksiniz — hayır, peygamber değildi, bir insandı. Buna ne bulacak acaba egomuz, bilmiyorum, değil mi? Aslında bütün peygamberler insan; insaniyetin en doğal ve mükemmel örnekleri aslında. Bizden bir farkları var: yanlış yaptıklarında uyarılıyorlar, otomatik pilotta değiller; sadece yanlış yaptıklarında uyarılıyorlar, çünkü diğer insanlara örnek olacaklar. O yüzden hepsiinsan. Bak Hazreti Asiye fıtrî bir insan. Ve Allah bize bu örnekleri gösteriyor, bu örnekleri hatırlatıyor. Hazreti Asiye'yi anlasak, mükemmel bir ilişki örneği çıkarabiliriz bundan.

Eğer bunda derinleşsek — o nereden bakıyor, kendini nasıl algılıyor, muhatabını nasıl algılıyor — bütün bunlara dair derinlikli bir analiz yapsak, ilişkilere dair mükemmel bir örneklik bulacağız. Zaten Allah'ın bunları örnek olarak vermesinden maksat da budur; yoksa tarihî şahsiyetler olarak bunlara bakmıyoruz.

Evet, son sözümüz: kendimize şahit olalım. Ta ki, evet, bu bana yeter de artar bile, hakikaten yetiyor ve artıyor. Başkasının şahitliğine de tabii ki açığım, başkasının şahitliği de çok kıymetli. Ama bu benim varlığımı eksilten veya arttıran bir şey değil; onun şahitliği de çok güzel, çok muhteşem, ne kadar güzel bir şahitlik. Bakın, Allah kendine şahit ama bizim de şahitliğimiz deyim yerindeyse onun hoşuna gidiyor değil mi? Neden? Çünkü bizim şahitliğimiz de kıymetli, anlamlı, değerli bir şey. Ama bu Allah'ı arttıran veya eksilten bir şey olarak değil; bizde bir değer olarak ortaya çıkan bir şahitlik.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Âl-i İmrân Suresi: 18 (açıkça isim ve ayet numarası verilerek okunmuş ve konuşmanın ana ekseni yapılmıştır) - Münâfikûn Suresi: 1 (açıkça isim ve ayet numarası verilerek okunmuş ve yorumlanmıştır) - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: münafığa yetmiş kez istiğfar edilse de fayda etmeyeceğine dair ayet — içerik olarak Tevbe Suresi 80. ayetle örtüşüyor olabilir, ancak konuşmacı sure adı veya numara belirtmemiştir (editör notu). - İsim verilmeden bahsedilen bir ayet: Hz. Asiye'nin "Rabbim, katında bana bir ev yap" duası — içerik olarak Tahrîm Suresi 11. ayetle örtüşüyor olabilir, ancak konuşmacı sure adı veya numara belirtmemiştir (editör notu).

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.