Ali İmran 18 ve Ben Kimim Sorusu
Kısa Özet
Sohbet, Ali İmran 18. ayetin "Allah kendi kendine şahittir" ifadesinden yola çıkarak insanın kendi varlığına dair hakiki şahitliğini unuttuğunda başkalarının onayına, takdirine ve fark edilmesine muhtaç hale geldiğini anlatıyor. Bu çerçevede "Ben kimim?" sorusunun zaman, mekân, beden, ilişki ve geçmişe dayanmayan hakikibir cevabı olduğu; bu cevabın ancak insanın Allah'ın sonsuz ilmindeki varlığını hatırlamasıyla ortaya çıkacağı; Hz. Muhammed, Hz. Hatice, Hz. Asiye ve Hz. Yusuf örnekleriyle bu hatırlayışın hayattaki hiçbir olayı travmaya dönüştürmeyeceği işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan kendi kendine hakiki manada şahitse başkalarının şahitliği/onayı bir eksiklik değil sadece bir olgu haline gelir; unutulduğunda ise başkalarının takdirine muhtaçlık doğar.
- "Ben kimim?" sorusunun cevabı zamana, mekâna, bedene, ilişkilere ve geçmişe dayalı olamaz; bu cevap kelimelere dökülemez, ancak kişinin öz farkındalığında kendiliğinden açığa çıkar.
- Travma, kendini unutma neticesinde yanlış bir benlik algısına düşüp olayları o algıyla yaşamaktan doğar; kendini hatırlayan biriiçin travma diye bir şey yoktur.
Ali İmran 18. Ayet: Allah'ın Kendi Kendine Şahitliği
Evet, hoş geldiniz. Kur'an'da yine bir ayet üzerinden bir sohbet yapmayı niyet ediyorum. Ayet orijinal olarak Ali İmran 18 olarak geçiyor. Allah kendisinden başka bir ilah olmadığına şahittir. Melekleri ve ilimde derinleşmiş olanlar da buna şahittir. O aziz
ve hakimdir. Ne hâlde bir ayet. Bu aslında bize neyi anlatıyor? Zahiri olarak Allah kendisinin kendisinden başka bir ilah olmadığına şahittir. Arkasından da melekleri ve ilimde rüsuh sahibi olan, hakiki anlamda ilim sahibi olan kişiler de buna şahittir mealinde.
Peki biz kendimize baktığımızda bu ayetin bize anlatabileceği, anlatması gereken şeyler nedir sorusuna biraz değinmek istiyorum. Dikkat edersek o gerçek fıtri doğal varoluş ve farkındalığı unuttuğumuzda bizler kendimize başka şahitler arama durumuna düşüyoruz. Yani bunu en yaygın anlamda nasıl görüyoruz? Mesela işte ben bir şey biliyorsam benim bildiğimi kim biliyor diyorum. Tamam ben biliyorum da kim biliyor benim bildiğimi? Yaniişte tamam ben seviliyor biri olabilirim, sevilecek biriolabilirim ama kim seviyor, kim beni fark ediyor, kim beni takdir ediyor, kim anlıyor.
Aslında bütün bunlar nedir? Aslında bizim kendi kendimize şahitliğimizin ya hiç olmadığını ya çok zayıf olduğunu gösteriyor.
Çünkü insan kendi kendine hakiki manada şahitse diğerlerinin şahitliği bir olgudur.
Yoksa onun varlığını ve onun kendi kendine şahitliğini tescil eden veya tescil edilmediğinde eksiklik hissettiren bir durum olarak tezahür etmez. Yani diyelim kiişte Allah kendisinden başka ilah olmadığına şahidim diyor. Peki melekler şahit olmasa ne olur? İlimde derinleşmiş olanlar şahitlik etmese ne olur? Mesela Allah'ta bir eksiklik, bir zafiyet olur mu? Hayır olmaz. Ama niye olmaz? Çünkü en başta Allah kendikendine şahittir.
Kendi Kendine Şahitliği Unutmak: Ebeveyn Onayına Muhtaçlık
Dolayısıyla bu insan için çok çok önemlidir ve biz bunu çok küçük yaşlardan itibaren unutmaya başlarız. Yani kendi kendimizin şahitliğini unutmaya başlarız. Ve ne olur, bu çok önemli bir noktadır özellikle ebeveynlerimizle olan ilişkimizde. Ebeveynimizin şahitliğine ihtiyaç duyarız. Yani beni onaylıyorlar mı? Beni seviyorlar mı? Benigörüyorlar mı? Hatta bazen çocuklarda olur böyle. Mesela saklanır. Acaba benim yokluğumu hissedecekler mi? Benim eksikliğimi hissedecekler mi? Gider böyle işte saklanır, dolaba girer. Acaba beni arayacaklar mı? Ararlarsa demek ki benim eksikliğimi hissediyorlar, benim varlığımın farkındalar. Aramazlarsa bak benim varlığım yokluğum aynı yani gibi algılayabiliyor. Bazen bunu küçük yaşlarda bile görebiliyoruz.
Niye böyle bir durum oluyor? Çünkü aslında biz kendi kendimizin varlığına olan şehadetimizi unutuyoruz. Zaten aslında en başta yaradan insana şahittir, onu zaten hani kenara koyuyorum, bizim bize bakan yönüyle bunu anlamaya çalışıyoruz. Benim kendi kendime şahitliğim çok önemlidir. Eğer bir zafiyet varsa, bir eksiklik varsa, bu benim aslında hem bir unutmam olduğunu hem de bu unutmanın bana çok pahalıya patlayabilecek bir durum olduğunu da aslında bana göstermeli.
Yani ben başkasının, deyim yerindeyse bir anlamda şahitliğini, takdirini çok arıyorsam, hele hele olmadığında veya eksik olduğunda rahatsızlık duyuyorsam, kendime dair bir eksiklik, bir gölgelenme hissediyorsam, mesela varlığımı tam olarak
hissetmiyorum diyorsam, kendimi böyle değerli hissetmiyorum, kendimi var hissetmiyorum, ama birisi bana "sen varsın, sen değerlisin" dediğinde için biraz rahatlıyorsa, orada kendi kendimin şahitliği noktasında ya tam bir unutma ya da bir eksiklik vardır.
Ve Allah bu ayetiyle aslında bu anlamda bizim böyle bir durumumuzun üzerinde durmamıza da işaret ediyor. Yani niye Allah kendi kendine şahit olduğunu söylüyor değil mi? Yoksa biz bazen şey diyebilirdik değil mi? İşte Allah bile kendine şahit arıyor. Mesela eğer bu ayetin başı olmasa, işte Allah meleklerin de, işte ilimde derinleşmiş olanların da şahit olmasını istiyor, egomuz o zaman bak Allah bile istiyor diyecekti mesela. Bu hataya düşmeyelim diye. Deyim yerindeyse Allah diyor ki ben kendi kendime şahidim. Ve bu şahitlik hakiki ve esaslı olan bir noktadır. Onun dışındaki olgular bir durumdur.
Evet, melekler, yani belli bir bilinç farkındalık sahibi olan melekler de o fıtri bilinçleriyle benden başka bir ilah olmadığına şahittirler. İlim sahipleri de, yaratılışın, varoluşun, hakikatin ne olduğunu bilenler de benden başka bir ilah olmadığına şahittirler. Tabibiz bunu böyle sadece teolojik bir bağlamda ele aldığımızda, "Allah kendi kendine şahitmiş, böyle diyormuş, niye söylüyor ki acaba" diye düşünebiliriz değil mi eğer dikkat etmediğimizde. Halbuki bu, dediğim gibi, kişinin kendi varlığına, kendi değerine bizzat kendinin şahit olmasının asli bir şey olduğuna işaret ediyor.
Sen Kendi Varlığına Şahit Misin?
Sen kendi varlığına şahit misin? Bu çok temel bir şeydir. Hani gerçekten varlığına şahit misin, ama varlığın derken işte böyle yarım yamalak bir varlığın var, buna şahitlikten bahsetmiyoruz. Bu yanlış bir şahitlik olur. Allah'ın seni tam eksiksiz, var ve değerli olarak yarattığına şahit misin? Yoksa işte ben de yarım yamalak biriyim, işte birilerinin takdirine, onayına ihtiyacı olan veya birileri onaylamadığında kendini kötü hisseden biriyim. Şahitliğim böyleyse bu da hakiki anlamda varlığına şahitlik anlamına gelmez. Gerçekten varlığımın tam olarak ne olduğuna şahit miyim?
Eğer buna tam olarak şahit olabilirsek emin olun hayatta hiçbir psikolojik düzeyde problem yaşamayız. Yani bunu yaşama durumu ortadan kalkar. Yani bütün insanlar sana sırt çevirse sen böyle kendini mesela yapayalnız hissetmezsin. Sen kendinideğersiz hissetmezsin. Sen kendini sevilmeyen biri gibi hissetmezsin. Sen kendinianlaşılmadığından dolayı eksik, tamamlanmamış biri gibi hissetmezsin.
Bakın modern psikoloji bize hep nereden başlıyor? Diyor kiinsan onaylanmaya muhtaçtır, insan takdir edilmeye muhtaçtır, insan fark edilmeye muhtaçtır. Bu yanlış bir yerden başlamaktır veya eksik bir yerden başlamaktır. İnsan kaynağını bilmeye muhtaçtır en başta. Kaynağının farkında olmaya muhtaçtır. O yüzden daha öncekibirkaç dersimizde neyi konuştuk? İman bir merkezin farkında olma konusudur. Yanibenim kaynağım nedir? Ben kimim? Hani halk tabiriyle ben nereden geliyorum, bunu bilmek durumundayım.
O yüzden insan Allah'ı bilmek, onun farkındalığı, ona aidiyetinin farkındalığı ile vardır. Eğer bu nokta sabitse, netse, o zaman ondan sonra ne olursa olsun hiçbir problem teşkil etmez. Ben Allah'a aidiyetimle varım. Anne babamla değil. İşte eşim, arkadaşım, dostumla değil. İnsanların takdiri onayıyla değil. İnsanların beni fark edip etmemesiyle değil. Bunlarla var değilim. Bunlarla var olmak gibi bir yanılgı taşımıyorum. Neden? Çünkü aslında onlarla var değilim zaten.
Hani bakın biz burada bir kurgu üretmeye çalışmıyoruz. Psikolojik olarak problem yaşamayalım diye kendimizi nasıl şekillendirelim, nasıl bir tarzda tanımlayalım, bu değil aslında bizim kastettiğimiz şey. Gerçekte nasılız, bunu fark etmeliyim. Yanigerçekte ben neyim? Yoksa insanlardan dolayı mutsuz olmamak için "Allah bana yeter" mi diyorum? Gerçekten yetiyor olmasının farkındalığı var mı sende? Yoksa insanlardan biraz olumsuz bir geri bildirim aldığında mı böyle "Allah bana yeter" söylemlerine düşüyorsun? Veya böyle ümitsizce mi bakıyorsun? Bir bak içeriye. Çünkü bütün meselenin temeli buraya dayanıyor. Benim varlığım nedir? Varlığımın kaynağı nedir? Benim aidiyetim nedir?
Din ve Maneviyatın Temeli: Kaynağı Bilmek
Zaten aslında din, maneviyat dediğimiz şey de budur. Bir insanın dindar olması demek -tırnak içinde söylüyorum- yaniişte şu ibadeti yapıyor mu, şöyle yapıyor mu, böyle yapıyor mu diye, bütün bunları bir kenara koyuyoruz, bunlar daha sonrakişeylerdir. Bu insan varlığının, kaynağının yaradan olduğunu biliyor mu? Ama varlığım derken işte böyle yaralı, mağdur, travmatize olmuş, bir sürü şeye ihtiyaç duyan bir varlık olarak ben, bu değil yani. Gerçekten Allah'ın tam kıvamında yarattığı bir varlık olarak sen kendini tanımlıyor musun? Kendini böyle tanımladığında sen gerçekten kutsala inanan birisin demektir.
Yoksa ben desem ki Allah insanı öyle yaratmış ki sevilmeye muhtaçtır, onaylanmaya muhtaçtır, kendiniispat etmeye muhtaçtır, hayatta bir şey ortaya koyup "ben de bunu yaptım" demeye muhtaçtır, onaylanmadığında mutsuz olmaktan başka bir çaresiyoktur, takdir edilmediğinde kendini kötü hisseder, hele hele istedikleri olmadığında veya hayal ettiği hedeflere ulaşamadığında mutsuz olur diyorsam -tırnak içinde söylüyorum ve açık söylüyorum- kutsallıkla ilgili bir farkındalığım yok demektir. Ben yaradanı bu hakiki anlamda bilmiyorum demektir. Ben kendi hakikatimi, kendimdekikutsallığı, kendimdeki varlık hakikatiniidrak etmemişim demektir. Ondan sonra yapacağın hiçbir şeyin tam yerine oturmasına imkan yoktur. Mümkün değildir. Çünkü temelde, başlangıç noktanda bir problem vardır.
Hep söylenen bir şey: gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmişse diğerlerinde mutlaka bir arıza olacaktır. O ilk düğme hakikatin yerli yerine oturtulmasıdır. Sen kimsin? Haniniye Delfi Tapınağı'nda "kendini bil" denmiş, niye bütün Hint, Doğu, kadim medeniyetlerde "ben kimim" sorusunu sor denmiş, niye hep bu soru üzerinde durulmuş? Kendini araştır. Kendini bilmek için sürekli soracağın tek soru "ben kimim" sorusudur diye tavsiye edilir. Ve dikkat edin, bazen bu "ben kimim" sorusunu sorar ve bunu araştırırsınız.
"Ben Kimim?" Sorusu ve Sahte Cevaplar
Biz "ben kimim" deyince hepimizin bir cevabı var değil mi? Var ama hepsi sakat cevaplar. Anlatabildim mi? Ya kendimizi bir milliyete, bir aileye, bir topluma bağlı bir şekilde tanımlıyoruz. Ya da ilişkilerimize bağlı tanımlıyoruz. Ya da bedenimiz üzerinden tanımlıyoruz. Zaten eğer gerçekten soruların cevabı böyle olsaydı, diyelim ki bir doğu bilgeliğinde "kendini bilmek için ben kimim sorusunu sor, hep bunun üzerinde dur, senin tek ve asli sorun bu olmalı" denmezdi.
Mesela Nisargadatta Maharaj şöyle der: üstadıma gittim der -Hindistan'da mütevazı bir köylüdür, küçük bir bakkal dükkanı vardır- gider bir üstadla tanışır ve ona der kibana ne tavsiye ediyorsun? Der ki o üstad: "Ben kimim sorusunu her zaman aklında tut. Ben kimim? Ve bunu araştır, bunu bulmaya çalış." Ancak dikkat edin, bu sorunun cevabı zamana, mekana, yaşanan olaylara, değişimlere bağlı olmayan bir cevap olmalıdır. Yani böyle bir cevap bulmaya dikkat et. Bulman gereken cevap böyle bir cevaptır.
Yoksa "ben kimim, ne bileyim işte ben falan yerde doğmuşum, memleketim şurası, annem babam böyle, şunu yaşadık" -hani psikolojide meşhurdur ya "çocukluğunu anlat" falan- bu değildir "ben kimim" sorusunun cevabı. Dikkat edin, "ben kimim" sorusunun cevabını bize modern psikoloji böyle lanse ediyor: çocukluğunu anlat. Tabibu, çocukluğun boş bir şeydir anlamında değil, ama sen bana çocukluğunu anlattığında aslında bu dünyaya geldiğindeki serüvenini anlatıyorsun. Bu da önemlidir, göz ardı edilecek bir şey değildir, önemsiz bir şey değildir. Ama bu senin kim olduğunla ilgili bir cevap değildir. Bu senin dünyadaki serüveninle ilgili bir cevaptır. Ve bunu tabi ki anlatabilirsin, paylaşabilirsin. Ama "ben kimim" sorusunun cevabı bu değil.
Tabii zihnimiz o kadar kısıtlanmış ki, "e nedir o zaman" diyoruz. Yani zaten çok kolayca cevabı verilecek soru türünden bir soru anlamına gelirdi. Halbuki bu soru böyle bir soru değil. Bir de bu soru kelimelere dökülerek verilebilecek bir cevap da barındırmıyor, işin ilginç tarafı bu. Yani "ben kimim" sorusunun cevabı sizin varlığınızda, sizin öz farkındalığınızda ortaya çıkacak bir cevaptır. Yoksa "işte ben kimim, hadi git bul bakalım, hatta sana 4-5 şık vereyim, neyim, nesin sen, sen kimsin" -işte bak şıklar da bunlar- böyle olmuyor. Tabii ki burada işte "sen Tanrı'nın mucizesisin" gibi, literal olarak kelimelere dökeceğimiz bir cevaptan bahsetmiyoruz.
Senin varlığının içinden çıkacak bir cevaptır o cevap. Yani aslında o cevap senin gerçek kendini fark ettiğinde açığa çıkan bir cevaptır. O kelimelere dökülen bir cevap değildir. O, varlığını fark ettiğinde kendi kendine ortaya çıkan bir şeydir. Bir bakarsın ki "ben bu imişim." Bunun kelimelere dökülebilir bir tarafı yoktur.
O yüzden "ben kimim" sorusu hayattaki en önemli sorudur. Ve dikkat edin, şu an mevcut zihinselliğimizle cevap vermemeliyiz. Çünkü vereceğimiz bütün bu cevaplar, şu anki zihnimizle vereceğimiz bütün cevaplar sizin kim olduğunuzu değil, bu dünyada nasıl bir serüven geçirdiğinizi gösteriyordur. Yani Eckhart Tolle'ün de ifadesiyle sizin bu dünyadaki öykünüzü anlatıyordur. İşte anne babanızın koyduğu
isim, dünyaya geldiğiniz yer, nasıl bir çocukluk yaşadığınız, hangi olaylarla karşılaştığınız, insanların size nasıl muamele ettiği, aldığınız eğitim, insanlarla olan sürecinizde ortaya çıkan durumlar, sevdiğiniz şeyler, sevmediğiniz şeyler.
CV'lerimiz: Zahiri Deneyimin Anlatımı
Bakın dikkat edin, biz o kadar yüzeyselleştirilmiş hale gelmişiz ki -ki bu artık maalesef evrenselleşmiş- hani o hakiki bilgelerden başka "ben kimim" sorusunu ne soran var, ne bu sorunun hakiki cevabını bilen var, ne de verilen cevapların yanlış olduğunun farkında olan var. Mesela diyelim ki ben kendimi bilmiyor olabilirim ama şöyle dememeliyim: "işte ben falan tarihte doğdum, annem babam böyleydi, etnik kökenim bu, şu okulları okudum, şu eğitimlerden geçtim, medeni halim budur, insanlarla şöyle şöyle süreçlerim oluştu, şu beni sevdi bu benden nefret etti, annem babam böyleydi, bana böyle davrandılar, ben de böyle hissettim." Mesela böyle bir cevabı bakın düşünün gayet normal kabul ediyoruz. "Kendini anlat" diyoruz değil mi?
Kendimi anlat dediklerinde benim böyle bir cevap vermem gerekir mi? Eğer az buçuk bir bilince sahipsen böyle bir cevap vermemeliyim. Yani en azından "ben kimim" sorusunun cevabının böyle bir şey olmadığını bilmeliyim. Bakın bunu bile bilmiyoruz.
Doğru cevabı bilmeyebilirsin değil mi, bazen olur, bir sorunun cevabını bilmezsin. Ama o sorunun cevabının da şunlar şunlar olmadığını da bilirsin.
Hani hep söylerim ya, en stratejik hırsız çaldığı şeyin yerine onun imitasyonunu, sahtesini koyup sizin bir şeyinizin çalındığını hissettirmeyen hırsızdır. Bu stratejik hırsızdır. Anlatabildim mi? Çünkü ne olmuş olur? Siz sizden bir şeyin çalındığını bilemezsiniz. O yüzden de çalınan şeyi bulmaya da çalışmazsınız. Hatta çok iyi bir imitasyon yerine konulmuşsa siz aslında hiçbir şey kaybetmediğinizi düşünürsünüz, değil mi? Mesela düşünün bazen olur böyle vakalar da duymuşumdur. İşte yaramaz bir çocuk annesinin altınlarını alır, onların imitasyonunu yapar, aynı şekilde koyar.
Annesi de baktığında normal, başka bileziği, küpesi duruyor yani. Halbuki onların hepsi sahte. Ne zaman anlar bunu? Kuyumcuya gidip satmaya çalıştığında ihtiyacı olup satmaya çalışırsa. Kuyumcu der ki gülümser ve der ki "bunlar altın değil." O zamana kadar o altınların altın olduğunu ve çalınmadığını düşünür.
Şimdi biz de -hani en son Niyazi Mısri'nin bir ifadesidir- "eyvah demeden Allah diyelim" dediği bir ilahisi vardır. Yani biz eğer dikkat etmezsek bir şeyin bize unutturulduğunu, gerçekte "ben kimim" sorusunu unuttuğumu, hatta unuttuğumu da unuttuğumu ve hatta bunun cevabını bildiğimi zannedebilirim. Değil mi? Hepimiz normal şartlarda "kendini anlat" denildiğinde kendimizi anlatıyoruz yani.
E peki bu doğu geleneklerindeki bilgeler niye 40, 50, 60, 70 yaşında insana diyor ki"ben kimim sorusunu düşün ve ben kimim sorusunun cevabını bulmaya çalış"? Niye diyor bunu? Onlar bilmiyor mu, "ben falan yerde doğdum, yaşım bu" diye? Ama biz sanki bunun cevabını biliyormuşuz gibi değil mi? CV'lerimizi dolduruyoruz mesela. CV demek -tırnak içinde- öz geçmiş değil, "zahiri deneyim" demek lazım buna. Başka bir kelime bulmak lazım yani buna. Bu senin kendi öz varlığının hikayesi değil,
kendinin anlatımı değildir o. O, bu dünyada yaşadığı serüven nedir, bunu anlatırsın. "Ben kimim" sorusunun cevabı kendi varlığını hakikaten fark ettiğinde ortaya çıkacak bir şeydir. Ve bu kelimelere dökülecek bir şey değildir.
Kolay Yola Kaçış: Kısa Yollar ve Nasreddin Hoca
Ama yine bir başka açıdan nasıl bir tuzağa düşürülüyoruz? Ya hemen buna cevap bulmaya çalışıyoruz. Ya "bu çok uzun bir mevzu, ben yine bildiğim şekilde gideyim yani, bildiğim işleri yapayım, bildiğim hedefler peşinde koşayım, sahip olduğumu zannettiğim bir şeylerin üzerinden kendimi tanımlayayım" diyoruz. Kendimi korkular üzerinden, travmalarım üzerinden, mutsuzluklarım üzerinden, değersizlik duygum üzerinden, önemsenme, sevilme, takdir edilme, hayatta bir şey başarma, kendimiispat etme arzuları üzerinden yaşayayım. "Öbürü çok uzun bir mevzu."
Hani Nasreddin Hoca'nın anlattığı gibi -hiç olmazsa orada güzel bir şey var- bir şeyikaybetmiş, kaybettiğini de biliyor ama gidip başka yerde arıyor. Biri de ona yardım etmeye çalışırken bakıyor ki bir şey bulamıyorlar. "Ya hoca, sen bunu burada mı kaybettin?" diyor. "Yok, burada kaybetmedim" diyor. "E niye burada arıyoruz?" "Çünkü burası aydınlık" diyor yani.
Hani burada, atıyorum, "kendimi nasıl sevdirebilirim, kendimi nasıl sevdirebilirim" diye interneti açarsam bununla ilgili bir sürü video bulursun değil mi? "Kendinizi sevdirmenin, beş dakikada birileriniinandırmanın, ikna etmenin yolları" var değil mi?
"Başarının kısa yolları" var. "Mutluluğun yolları" var. Yani hepsini anlatmışlar sağ olsunlar. "Eşinizi yönetmenin yolları." "Kadınlara erkekleri anlama yolları." "Erkeklere kadınları anlama yolları." Ne yapacağım yani? Erkekleri anlasam ne olur? Kadınları anlasam ne olur? Ama o kadar merkeze oturuyor ki -"çok önemli abi, kadınları anlaman lazım bir erkek olarak, bir kadın olarak da erkekleri anlaman lazım, çok önemli"- çünkü elinde başka bir mevzu yok yani. Yani ben kendimi bilmeliyim, kendimi bulmalıyım, kendimi anlamalıyım, kendi kendimin farkına varmalıyım. Yani"Allah selamet versin kocama ya da karıma", tabi ona karşı sorumluluğum da var vesaire de var ama mevzuyu da o kadar fazla germenin gereği yok. Benim ana mevzum bu değil yani.
Hz. Muhammed'in Mekke'de Şahsi Bir Derdi Yoktu
Dikkat edin, hep hatırlatıyorum ya: Peygamberin Mekke'de ne sorunu vardı da Hira'ya çıktı? Derdi neydi? Hani karısıyla problem mi yaşıyordu? "Karım bana değer vermiyor, istediğim yemekleri yapmıyor veya sözümü dinlemiyor" gibi bir problemi mivardı? Veya işte "zengin olmak istiyorum" falan gibi bir problemi mi vardı? Ya "toplumda kendimiispat etmek istiyorum" gibi bir problemi mi vardı? Bakın dikkat edin bunları uzatabilirim. Niye uzatmak isterim aslında? Şunun için: dikkat edin, peygamberin Mekke'de şahsi olarak hiçbir sorunu yoktu. Kişisel anlamda veya dünyaya dönük anlamda hiçbir derdi yoktu. Bir baş olma sevdası yok, kendiniispat etme derdi yok. Karısıyla bir derdi yok. Çoluk çocuğuyla bir derdi yok. Arkadaşıyla,
eşi dostuyla da bir derdi yok. Biz böyle bir şey görmüyoruz mesela peygamberin hayatında. Mekke'de bir problemi yok. Niye Hira'ya gitmiş? Niye Hira'ya çıkmış?
Ve dikkat edin, çok dikkat edin: peygamberin hanımı yani Hazreti Hatice de "ya bey, ya neyle uğraşıyorsun, bir Hira'ya gidiyorsun, orada on beş gün kalıyorsun, kimseyide yanında istemiyorsun, ben senin arkadaşın değil miyim" gibi bir hikaye üretmiyor.
Neden acaba? Düşünmemiz gerekiyor bunu. Çünkü bunları iyi düşünürsek, gerçekten iyi anlarsak, kendi meselemizi de doğru anlama imkanına sahip olacağız.
Hz. Hatice'nin Duyarlılığı ve Hira Mağarası
Hatta anlatırlar, Hz. Hatice peygamberi rahatsız etmemek için -daha o zaman peygamber değil, eşini rahatsız etmemek için- "bak ben geldim, seni bekliyorum" gibibir hikaye de üretmiyor. O, Hira mağarası ile tepenin altında bekliyor. Eğer inerse, işte yiyecek, su veya bir ihtiyacı vardır diye orada bekliyor. Hatta beklediği yer şu an biliniyor. Gidip ikide bir "ha bak ben buradayım" diye kendini de göstermiyor. Öyle bir şeyi de yok yani.
Niye böyle? Çünkü en temel meselenin, insanın kendini bilmek üzerinden Rabbinibilmek olduğunu biliyor. Bunun ayırdında ve Hz. Hatice eşinin bu konudaki duyarlılığının farkında; aslında kendisi de öyle bir duyarlılığa sahip. O yüzden peygamberi -kendisine vahiy gelmeden önce- o mağarada, tırnak içinde söylüyorum, rahat bırakıyor. Burada kadın erkek konusu değil yani, yanlış anlaşılmasın. Bunun kadın versiyonu da var: Hz. Asiye.
Hz. Asiye'nin Duası: Firavun'un Sarayında Allah'a Aidiyet
Demiyor ki "ya neyse, Firavun da çok hem zengin hem böyle kalburüstü biri, herkes Mısır'da onun dediğiniiki etmiyor, ne güzel de bir saraydayım, her şey hoş." Öyle bir şey demiyor mesela. Yani Firavun Hazreti Asiye'ye böyle baskıcı, yıkıcı, umursamayan bir şekilde yaklaşmıyor. Ama Hazreti Asiye'nin gözü o sarayda, o Firavun'un sahip olduğu konumda değil. Onun sahip olduğu zenginlikte değil. Hiçbir şeyinde değil.
Ve Firavun'un fıtratından uzak kalması durumunda ne yapıyor? Allah'a duasında -bu Kur'an'da geçer- "Ya Rabbi" diyor, "beni Firavun'un amelinden muhafaza eyle." Yani"ben de onunla aynı hataya düşmeyeyim." "Ve bana katında bir ev yap." Bu "üç artı bir ev" anlamında değil yani. Bu, "ben senin varlığınla varım, benim kaynağım sensin, bana kendi katında bir varoluş şuuru ver, senin varlığında var olduğumun farkındalığını bana lütfeyle, senin varlığında var olduğumun ayırdında olabilme şuuruyla beni var kıl, benim varlığım senin varlığındadır, senin varlığınla ben varım" anlamındadır. Yoksa "ben kimim, ben Firavun'un karısıyım, ben Mısır'ın sultanının karısıyım" öyle bir algısı yok, öyle bir tanımı yok.
Sen Tanrı'dansın: Dünyaya Geliş ve Şartlanma
Dolayısıyla şimdi kendime dönüp baktığımda ben kimim? Evet bu soru çok önemli. Ama dikkat edin, ne zaman sorabildik ki bu soruyu değil mi? Daha dünyaya gelir
gelmez işte "güzel kızım, güzel evladım, yakışıklı evladım" bilmem ne veya okumaya dair sürekli bir yüklenme. "Sen kimsin?"
Hatta bazı uzak doğu metinlerinde böyle söylendiği söyleniyor -tabi bu mecazi bir şey, bir metafor olarak bunu anlamak lazım- işte bir çocuk doğduğunda kulağına denir ki "sen tanrıdansın, sen ona aitsin." Bu fısıldanırmış yani. Bu tabi ki aslında bir çocuk dünyaya geldiği andan itibaren hangi bilince dair uyanmalı, neyi fark etmelidir sorusuna işaret ediyor. Yoksa "sen bizim çocuğumuzsun, sen benim çocuğumsun" böyle bir şey değil.
Veya "okumalısın, şöyle yapmalısın, böyle, bu dünya şartları içinde okursun, bir meslek sahibi olursun, namusunla şerefinle helal bir şekilde rızkını temin edersin, bunun içinde bir meslek sahibi olursun" -bu başka bir şeydir. "Oğlum bak okul oku, kendini kurtar" -kendini kurtar değil mi mesela böyle anlatıyordun sana. Şimdi böyle bir şeyi dinleyen bir çocuk ne yapacak? "Kendini kurtar" deyince kendini nasıl algılayacak? Bir de kendinin kurtarılmasına gerek var. Bazen kendini hatırlarsan zaten kendini kurtarmış oluyorsun. Kendini unutursan kendini kurtaramamış oluyorsun.
Kendini Kurtarmanın Sahte Yolları
Yoksa okul okuyarak, eğitim alarak veya diyelim ki şu pozisyona gelerek, şu sosyal itibarı kazanarak veya şu kadar aylık gelir elde ederek kendimi kurtarabilir miyim? "Ben cahil bir adam mıyım, o kadar beni dinliyorsunuz, ben kendimi öyle kurtaramaz mıyım?" Kafamda çalışıyor değil mi? Parayla kendimi kurtaracağımı bilsem parayla kurtarırdım yani. Çok şey okuyup öğrenerek -hayır, bunlar hiçbiri beni kurtaramaz. Hiçbirimizi kurtaramaz.
Evlenmekle kendimi kurtarabilir miyim? Hayır. Çocuğum olunca kendimi kurtarabilir miyim? Hayır. "3-5 çocuk, 10 tane aslan gibi çocuklarım var" diyerek kendimi kurtarabilir miyim? Hayır. Bedenimi fiziksel olarak fit tutarak kurtarabilir miyim? Hayır. Bunların hiçbiriyle asla kurtaramazsın. İnsanların arasında itibar sahibi olarak kendinikurtarabilir misin? Asla. Bütün insanlar seni sevse kendini kurtarabilir misin? Mümkün değil. Bütün insanlar senden nefret etse kaybedecek bir şeyin var mı? Yok, öyle bir şey de yok.
Peki kendini nasıl kurtarabilirsin? Aslında kendini hatırlayarak kurtarabilirsin. Zaten kurtarman gereken bir şey yok, onu hatırlamaya ihtiyacın var. O yüzden Batı'da, Yunan'da, Delfi Tapınağı'nda da aynı şey söyleniyor: "kendini bil" deniyor. Çünkü kendini bilmek, kendini bu anlamda da kurtarmaktır aynı zamanda. Aynı zamanda kendini bu dünyaya boğdurmamaktır. Kendini bedenine ezdirmemektir. Kendinibilmek, kendini psikolojisine de yedirmemektir.
Mutsuzluğun Gerçek Nedeni: Kendini Unutmak
Bugün biz bedenimiz ve psikolojimiz üzerinden kendi kendimizi yiyoruz. "Ben niye mutsuz oluyorum? Dur acele etmeyeyim, bunu araştırayım. Ben niye mutsuzum hakikaten?" Hani böyle bilimsel bir araştırma yapıyormuş gibi düşün, acele etme.
Niye mutsuzum? Ben soruyorum böyle insanlara. "Ya hocam" diyor, "hiçbir istediğim olmuyor ki" diyor mesela. Belki de biri diyor ki "eşim beni anlamıyor" diyor. Belki de "kimse bana değer vermiyor" diyor. Bir başkası "kimse beni sevmiyor" diyor. Bir başkası "kendimi bir türlü ispat edemiyorum" diyor. Bir başkası "bu yaşa geldim, şu kadar para kazanacağımı hayal ediyordum, hâlâ kazanamadım" diyor. Yani mutsuzluğun envaiçeşit nedeni var değil mi zahiren?
Niye mutsuzluğumun cevabını ben de biliyorum. Ama o cevapların sahte olduğunu da biliyorum. Ama "sahte" demekle bunlar hemen sahte oldukları anlaşılan şeyler değil. Çok gerçekmiş gibi gelen bir şey. "Sen dürüst davranıyorsun, öbürü üçkağıtçılık yapıyor, tırnak içinde o parayı buluyor, sen bulamıyorsun." E mutsuz oluyorsun, tırnak içinde söylüyorum. Bir şey sana mutsuzluk hissettiriyor. Arkasından bir başka benlik geliyor, diyor ki "sen onun sahip olduğu imkanları hak etmiyor musun? O senden daha mı zeki? Daha mı çok çalışıyor? Yok, senden daha az çalışıyor, üçkağıtçılık da yapıyor ama daha çok paraya sahip." Bir ego geliyor, sana diyor ki "e şimdi hadibakalım, mutlu ol, hadi nasıl mutlu olacaksın?" Sana öyle bir şey çiziyor ki senin mutsuz olmaktan başka bir şansın yok. Hani halk tabiriyle sana öyle bir şekil yapıyor ki sen o şeklin içinde mutsuz olmaktan başka bir şeye sahip değilsin. "Eşin senianlamıyor mu? O zaman mutsuz olacaksın. Kimse seni takdir etmiyor mu?" -ve işte anne babalar eskiden çocuklarla ilgili yanlış tutumları nedeniyle birçok hataya düşmüşler. Sen de onları yaşamışsın. Farkına varmadan bazen sen de çocuklarına benzer şeyi yaşatıyorsun. Sen de kendi psikolojinin içinde mutsuz olduğun için çocuğuna yanlış şeyler yansıtabiliyorsun. Bunu birbirimizi suçlamak için söylemiyoruz, bir şeyi görmek için araştırmalıyız.
Sorumuza dönersek: dur kardeşim, bir dur, bir sakin ol ve niye mutsuz olduğunu araştır. Niye mutsuz olduğunu bulursan -ama bulacağın şey, bakın dikkat edin- "niye mutsuzum, insanlar çok vefasız, niye mutsuzum, şu beni anlamıyor, niye mutsuzum, istediğim şeyler gerçekleşmedi" -bakın olaylar bağlamında sorunun cevabını ararsanız bulacağınız hiçbir cevap bizim aradığımız cevap değildir. O, işin doğru cevabı değildir. Söylediğiniz bütün her şey doğru olabilir. "Annem babam beni hep küçümsedi", olabilir. Hatta "annem seni doğurmak istemiyordum, düşürmeye çalıştım ama para bulamadığım için düşüremedim" diyebilir. Hepsi olabilir, hepsi bu ve daha fazlası bile olabilir. Aradığımız cevap bu değil. Yani mutsuz olmanızın nedeni bunlar değil.
E peki nedir mutsuz olmanızın nedeni? Mutsuz olmanızın nedeni, o olayları yaşarken kendinizde olmamanızdır. Mutsuz olmamızın tek nedeni budur. O olayları yaşarken -atıyorum, benim annem öyle bir şey demedi de günahını almayayım- diyelim kiannem bana "kızım, oğlum, seni düşürmek istiyordum, doğurmak istemiyordum ama işte doktor fazla para istedi, ben de neyse boşver, o kadar param yok dedim" falan
dese. Eşin seni hiç takdir etmese, arkadaşların, ailen, kardeşlerin seni umursamasa, hep bencil davransa -bakın bu olayların hepsi yanlış tutumlardır, bu ayrı bir konu.
Fakat sen bunları yaşarken, tırnak içinde söylüyorum, kendinde miydin? "Tabihocam" diyor, "farkındaydım hepsinin, hiçbirini unutmuyorum" diyor bir de böyle.
Kastettiğimiz o değil. Sen kendinin farkında mıydın? O kendilik, büyük harflerle yazılması lazım olan kendilik. Gerçek kendiliğin. Gerçekten kendinin farkında mıydın ve gerçekten kendinin farkında olarak mı o olayları yaşadın?
Eğer gerçekten kendimizde olsaydık, kendimizin farkında olarak o olayları yaşasaydık, biz onları sadece bir olay olarak anlatırdık. Hiçbirinin bizim üzerimizde bir izi olmazdı. O yüzden bu anlamda kendimizi hatırlamaya ihtiyacımız var. Öyle bir kendiyi hatırlamaya ihtiyacımız var.
"Ben Kimim" Sorusunun Cevabı: Zaman ve Mekân Dışı Bir Hakikat
O zaman benim kendim dediğim şey, yani "ben kimim" sorusunun cevabı -tekrar ediyorum- maddi bir şey olamaz, zamana bağlı bir şey olamaz, mekanla ilgili bir şey olamaz, değişen bir şey olamaz. Öyle bir cevap bulmanız gerekiyor. "Ben kimim" sorusunu düşüneceksiniz, hepimiz bunu düşüneceğiz, hepimiz bu soruyu soracağız, hatta elinizdeyse buzdolabının kapısına koyacağız, evimizin arkasına koyacağız, yazacağız bunu. Unutmayalım: "Ben kimim? Ben kimim?" Ve bu sorunun cevabı bedenle ilgili bir şey olamaz. Dünyayla ilgili bir şey olamaz. Maddeyle ilgili bir şey olamaz. Zamanla ilgili bir şey olamaz. Mesleğimle ilgili bir şey olamaz. İlişkilerimle ilgili bir şey olamaz.
Bir olamaz, bunu hemen kenara koyacağız. Mesela "ben falan tarihte doğdum" -bu senin gerçek kendinle ilgili bir tanım olamaz. "İşte ben şu milliyettenim" -bu dünyaya gelip geçen bir şeye ait, değişken bir şey bu. İlişkilerim üzerinden "annem bu, babam bu" -bu da olamaz, bu değişken bir şey. Zamanla, mekanla, bedenle ilgili olamaz.
Mesela "ben bir kadınım, ben bir erkeğim, ben falan anne babanın çocuğuyum, falanın dayısıyım, amcasıyım, yeğeniyim, şu kadar kuzenim var" -bak bunların hiçbiri"ben kimim" sorusunun cevabı olamaz.
"E hocam ne kaldı" diyor değil mi? Doğru bak, bir şey kaldı ama işte bu gözle, bu kafayla, bu bilinçle, bu zihinle bakmaman gerektiğini de anlaman gerekiyor. "Ne kaldı" diyor, çünkü başka bir şey kalmadığına inanıyoruz. Bütün bunları kenara koyacak olursam ne kaldı o zaman? Bir şey kaldı ama "şu kaldı" diyeceğim bir şey değil. O öze dair bir şey. Veya daha anlaşılır bir şeyle ifade edersek, o spiritüel bir şey. Ruhanibir şey. İlahi bir şey. Hiçbir şeyin değiştiremediği bir hakikat.
O yüzden mesela bazı Budist metinlerde vardır -bu tür sorulara onlar "koan" diyorlar, böyle cevabı çelişkili gibi veya sorunun kendiiçinde çelişki var gibi- "doğmadan yüz bin sene evvel ne yapıyordum" der mesela, "neredeydin" der. Sen düşünüyorsun, "ne bileyim" diyorsun, "doğmadan yüz bin sene evvel", aklın evrime falan gidiyor. Tabionlar bunu kastetmiyor. "Doğmadan yüz bin sene evvel neredeydin? Ve doğmadan bir trilyon sene evvel neredeydin?" Sen diyorsun ki "işte bu kafayla on üç milyar
bilmem kaç yıl önce Big Bang vardı." O sana o zaman şöyle sorar, o Budist: "sen bu kafayla devam edersen, Big Bang'ten önce neredeydin?" der. Maksadı nedir? Maksadı, sorduğun sorunun doğru cevabını bulmandır. Yani vereceğin cevap senin dünyaya, maddeye, zamana, mekana dair bir cevabın olmamalı. Vereceğin cevap bunlarla bağlantılı bir şey olmamalı.
Yaratılış Öncesi: Allah'ın Sonsuz İlmindeki Varoluş
Yani "bir milyar yıl evvel, kim bilir hangi gezegenin, hangi yıldızın, hangi atomuydu" -bu değil aranan cevap. Aranan cevap, hatta şunu diyebiliriz, yaratılış olmadan evvel sen neredeydin? Kimsin sen? Allah'ın, yaradanın sonsuz ilminde var olan bir varlıksın aslında. Onun sonsuz ilmindesin. Mesela bu ne kadar muazzam, ne kadar müthiş, ne kadar fevkalade hayret verici bir varlık hâlidir, biliyor musun? "Ben annemin çocuğuyum" değil. Sen yaradanın varlığında, onun sonsuz ilminde bir varlıksın. Sen nasıl bir varoluşa sahip olduğunu biliyor musun yani?
Tabi burada mevzu Cem Yılmaz'ın "ruhlar aleminde yaşamıyoruz" goygoyuna düşmemek gerekiyor değil mi? Yani biz hakiki asli varlığımızın merkezine dönmek durumundayız. Oradan her şey başlayacak. Ne diyor Hz. İsa İncil'de? "Yaşam ondaydı" diyor veya "o yaşamdı" diyor. Yani bunun üzerinden şunu kendinize hatırlatabilirsiniz: "Ben Allah'taydım. Allah da bendeydi. Sonra Allah beni bu yeryüzü alemine müşahede etmem için aziz bir misafir olarak gönderdi." Nasıl bir bilinç bu değil mi ama? Tabii ki bunu bile bu kafayla, bu zaman mekan kendimizi... Ne demek "Allah bendeydi"? Hemen kafamız işte vahdet-i vücut mevzusuna gidiyor geliyor. Ya bak bunları bırak yani. Sen Allah'ın sonsuz ilminde en zahiri algıyla düşün. Sen Allah'ın sonsuz ilminde olmasan neyin üzerine yaratılabilirsin? Yani Allah seni sonsuz ilminde barındırıyor değil mi? Ve o sonsuz ilminde var olan varlık zuhur alemine geliyor. Bunda anlaşılmayacağın bir şey yok. Daha derinini anlatamayız, anlatılamaz da. Ama bak dikkat et, senin varlığın böyle bir şey. Buraya dikkatini ver. Her zaman buradan başla.
Kendini Hatırlayınca Hiçbir Şey Seni Mutsuz Edemez
O zaman bir bakacaksın ki ne travmasından bahsediyoruz yani. "Annem böyle demiş, babam böyle yapmış, eşim şöyle olmuş, kimse beni anlamamış, falan benigörmezden geliyor" -hepsinin canı, ruhu sağ olsun dersin. Allah hepsine selamet versin dersin. O kadar büyük bir ferahlık, o kadar büyük bir huzur, o kadar büyük bir dinginlik, o kadar büyük bir varlık ile dolu olursun ki hiçbir şey seni mutsuz edemez.
Edemez derken, bu bir tartışma konusu değil. Öyle bir imkanı olamaz. Yaşadığın hiçbir olayın seni mutsuz edebilme değeri olmaz.
Şimdi ben bazen bakıyorum, bir şey oluyor, insanlar bir şey yaşıyor, "mutsuzum" diyor. Bazen şunu soruyorum, bunun üzerinde düşünmesiniistiyorum: "Sen nasıl bir varlıksın ki böyle bir olay seni mutsuz edebiliyor. Bir düşün, sen nasıl bir varlıksın. O 'ben şöyle bir varlığım' dediğin varlık mısın aslında? Zayıf bir varlığım. İnsan da takdir
istiyor, onay istiyor, anlaşılmak istiyor, ailemde de şunu görmemişim, bunu görmemişim, kimse takdir etmemiş" -şimdi böyle bir varlık mısın, bir düşün.
Halbuki şuradan başlasan: "ben Allah'taydım, Allah da bendeydi." Allah demiyor mu "ben size şah damarından daha yakınım"? Ben burada hayali bir şeyden bahsetmiyorum arkadaşlar, size hepsinin Kur'ani referanslarını vermemiz mümkün. Allah "sana şah damarından üfledim" diyor. Bu ayeti hatırla, düşün. Mevzuya şöyle başlasam: ben Allah'taydım, Allah da bendeydi, ve hâlen de öyle aslında. Ama ben bunu unutmuşum. Bazen unutabiliyorum. Unutarak yaşadığım zamanda da böyle yanlış algılara düşüyorum. Sevilmediğimi, onaylanmadığımı, değersiz olduğumu düşünüyorum. Unutuyorum bazen o hakikati ama tekrar hatırlıyorum: ben Allah'taydım, Allah da bende, ve bu hiçbir zaman değişmedi. Ondan sonra hayatın başına ne gelirse gelsin, problem değil. Ama bu şuurda olursam hayatın başına ne gelirse gelsin problem değil.
Yoksa ben kendimi anne babamın evliliğinden doğan bir varlık olarak görürsem -Allah da bizi yaratmış ama nasıl yaratmış, çerçöp gibi yaratmış, dünyaya fırlatmış, hiçbiriöyle değil, öylesine yani, bir kıymeti de yok- bu yanlış bir algıdır. Bazen şey oluyor ya, böyle "bak dünyayı düşün, güneş sistemini düşün, galaksiyi düşün, binlerce galaksivar, sen kimsin ki, sen bir zerre bile değilsin" diyorlar. Oradan devam et mevzuya: o zaman sen böyleysen, biri de sana bir tekme atmış ne olur yani değil mi? Allah böyle mi anlatıyor? "Sen böyle uçsuz bucaksız bir alemin içinde zerre bile olmayacak bir varlıksın" böyle mi sana anlatıyor seni? "Ben sana şah damarından daha yakınım" diyor. "Ey kulum, eğer beni soracak olursan ben sana şah damarından daha yakınım" diyor. "Seni en güzel kıvamda yarattım" diyor. Maddeten en güzel kıvama getirdikten sonra "sana ruhumdan üfledim" diyor. Nerede kaldı o "biz bir zerre bile değiliz" mevzusu?
Sen nasıl bir varlık olduğunu, neye aidiyetinle nasıl bir varlık olduğunu fark et. Bu kibirlenmek değil, dikkat edin, burada anlattığım kibirlenmek değil. Varlığının kaynağını idrak etmek. Varlığının hakikatini fark etmek. O zaman hangi olay senisarsabilir? Hangi olay seni mutsuz edebilir?
Hz. Yusuf: Hiçbir Olayın İz Bırakmadığı Bir Hayat
Bak Hazreti Yusuf'a hiçbir olay onda en ufak bir negatif etki meydana getirmemiş.
Niye? Çünkü hep bunu hatırlamış. Hep bunun farkındalığıyla yaşamış. O yüzden hayatta bir travma niye olur? Kendini unuttuğunda yaşadığın olumsuz durumlar nedeniyle olur. Tırnak içinde travmanın bir tanımı budur yani. Nedir travma? Kendiniunutma neticesinde yanlış bir benlik algısı içine düştüğünde ve buna bağlı olarak, bu süreçte de olumsuz, taşıyamayacağını zannettiğin olaylar yaşadığında bu travma olur. Travma budur. Yoksa hiçbir olay kendi başında travma değildir. Hele hele kendini hatırlayan biriysen, yani o bahsettiğimiz anlamda kendini bilen biriysen, travma diye bir şey yoktur.
O yüzden biz şeyi anlayamıyoruz. "Hazreti Yusuf fena değil, iyi yani hakikaten ama kusura bakma, biz onun gibi olamayız" diyoruz. Neden? "Doğru, olamazsın yani, ben de olamam bu kafayla." Eğer kendimi yaradanla bağlantılı bir varlık bilincinde değil de dünyanın şartları içinde, anne babamın evliliğiyle dünyaya gelmiş, şunu yaşamış, bunu yaşamış, şöyle olaylarla karşılaşmış biri olarak algılarsam -bir de on kardeşim de beni kuyuya atarsa, bir de üzerimden para kazanmak için beni az bir paraya satarlarsa- herhalde bende travmanın alası olur. Peki onda niye olmuyor?
Şimdiinsanlar diyor "o peygamberdir." Bak doğru söylüyorsun da söylediğin şeyin farkında değilsin. "O peygamberdir" ne demek? Peygamber ne demek? Peygamber, kendini hatırlayan, kendini hatırladığı için de Allah'ın insanlara gönderdiğiinsandır. Peygamber budur. Kendini hatırlamış ve Allah ona demiş ki "sen kendini hatırladın, şimdiinsanlara kendilerini hatırlat." Peygamber budur. Senin de kendini hatırlamaya ihtiyacın var. Bunu idrak ettiğinde o zaman her şey yerli yerine oturur.
Seni kardeşlerin de satabilir. Türlü türlü vefasızlıklara muhatap olabilirsin. Her türlü hadise olabilir. Mısır'a sultan da olabilirsin. Ama ne Mısır'a sultan olmak sana senin varlığına bir şey katar, ne de köle diye satılmak veya kardeşleri tarafından kuyuya atılmak senin varlığından bir şey eksiltir. Bunlar sadece dünya hayatının deneyimleridir.
Makam-ı Sıtk: Dünya Serüvenini Nasıl Anlatırız?
O yüzden Kur'an diyor ki, onlar makam-ı sıtk üzere oturur ve birbirlerine dünya hayatındaki serüvenlerini anlatırlar. Biz nerede oturuyoruz? Makam-ı sıtkta mı oturuyoruz? Biz makam-ı gaflette oturuyoruz. Biz cehalet makamlarında oturuyoruz. "Sen benim neler yaşadığımı biliyor musun? Sen benim ne acılar yaşadığımı biliyor musun?" Böyle anlatmayacağız biz ahirette cennete gidersek. Sıtk makamında, yani Allah'ta olduğumuzun şuurunda olarak. "Biliyor musun, çok ilginç bir dünya hayatı yaşadım. O kardeşlerim hepsi beni sattılar, kuyuya attılar, falan şöyle yaptı, filan böyle yaptı. Eşim beni hiç anlamadı, karım beni terk etti, o bunu yaptı, şu şunu yaptı, en samimi arkadaşım ihanet etti." Ama ne şekilde anlatacaksın? Mutsuz olarak değil, şikayet ederek değil, makam-ı sıtkta oturarak, Allah'ta olduğunun şuurunda olarak dünya hayatındaki serüvenini anlatacaksın.
Bu kafayla anlatmayacaksın. Yoksa bu kafayla anlatsa cennet arabeske döner. Değil mi? Öyle değil mi? Yanlış mı söylüyorum yani? Şimdi bu kafayla cennete gittik, cennette yaşadığımız olayları birbirimize anlatıyoruz, biri anlatıyor, öyle bir destanlaştırıyor ki hepimiz ağlıyoruz, üzülüyoruz, mutsuz oluyoruz falan olacak değil mi? Öyle mi anlatacağız? Peki burada niye böyle anlatalım ki değil mi? Öyle bir şuurla anlat ki yaşadığın bir olayı: bir nilüfer çiçeği gibi elli yıl o havuzda suyun içinde kalsan da üzerinde bir damla su yoktur. Ne kadar ilginç bir şey değil mi? O suda ama sudan hiç etkilenmiyor.
Bu etkilenmemek -yanlış anlamayın arkadaşlar- soğuk, donuk, umursamaz, kopmuş bir hâl değil. Yani Hz. Yusuf olaya duyarsız mıydı, donmuş muydu? "Beni
uğraştırmayın bir şeyle, ben dünya sayfasını kapattım, artık kimseyi görmek istemiyorum, insan mı Allah korusun, kardeş mi, akraba akreptir" diye mi anlattı mevzuyu? Yok, böyle bir şey yok. Hepsine şahit oldu. Hiçbirini görmezden gelmedi. Hiçbir olay karşısında kendini kapatmadı. Ama hiçbir hadisenin, Allah'ın ona verdiğivarlık hâlini, varlık bilincini etkilemediğini de fark etti. Kendisinin hiçbir zarar görmediğini de idrak etti.
Seni az bir paraya satabilirler. Sen şey mi diyeceksin: "benim değerim bu muydu, baribeni pahalıya satsaydınız"? Öyle mi diyeceksin? "Biraz pahalıya satsaydınız barigam yemezdim" falan mı diyeceksin? Senin fiyatını kim verebilir ki? Bin altın olsa, az olsa, senin kıymetini karşılayamaz. Senin kıymetini Allah takdir eder. O yüzden "sen bana aitsin" diyor Allah.
Dolayısıyla bu şuur içinde kendimizi hatırladığımızda bakıyorsun ki ne yaşamış olursan ol, yaşadığın hiçbir hadisenin senin üzerinde kalıcı bir iz bırakmasına imkan yoktur. Ama tabi ego gelecek: "hocam sen beni anlamıyorsun, işte ben ne acılar yaşadım." İnsanın duyguları da var, ben sana "yok" mu diyorum? Ama ben önce şunu diyorum: önce kendini hatırla, sonra duygularını hatırlayabilirsin. Ne hatırlarsan hatırla o zaman, ama önce kendini hatırlamalısın. Kendini hatırla, istediğin kadar duygularını hatırlayabilirsin, hiçbir problem değil. Bütün düşünceleri zihninde tutabilirsin, hiçbir problem değil. Ama önce kendini hatırlamalısın. Ve göreceksin kikendini hatırladığında hiçbir duygu, hiçbir olay, hiçbir en problemli süreç bile senin varlığında hiçbir kalıcı mutsuzluk, acı, keder oluşturmayacaktır.
Sonuç: İşimiz Sadece Kendimizi Hatırlamak
İşte o yüzden Allah diyor: Allah'ın velileriiçin korku ve hüzün yoktur. Niye yok? Çünkü onlar Allah'la, Allah da onlarla. Sen de Allah'lasın, sadece bunu unutmuşsun. Aradakifark bu.
O yüzden işimiz zor değil arkadaşlar. İşimiz sadece tekrar kendimizi hatırlamaktır. O kadar. Tekrar kendini hatırla. Başka bir konu yok yani. Süreç aslında çok basit. Süreç çok kolay. Sadece zihnimizin, aklımızı böyle allak bullak etmesine karşı uyanık olman gerekir. O zaman bakacaksın ki yol çok kolay. Hiçbir sıkıntı barındırmıyor. Hiçbir zorluk barındırmıyor.
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Ali İmran Suresi: 18. Ayet ("Allah kendisinden başka bir ilah olmadığına şahittir. Melekler ve ilimde derinleşmiş olanlar da buna şahittir. O aziz ve hakimdir." meali, sohbetin başında doğrudan adıyla anılıyor.) _Not: Konuşmacı metin boyunca Hz. Asiye'nin duasına ("Rabbim, bana katında bir ev yap...") ve "şah damarından daha yakınım" ifadesine atıfta bulunuyor, ancak bu ayetlerin sure/ayet numarasını açıkça belirtmiyor; bu nedenle yukarıdaki listeye dahil edilmemiştir._
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.