Orucun Hakikati ve Fıtrat Bilinci
Kısa Özet
Bu sohbette Ramazan ve oruç, "hangi saatte iftar edilecek" gibi gündelik meselelerin ötesinde, insanın mutlak (Allah) ile izafi (yaratılmış alem) olan arasındakibağı doğru kurmasını sağlayan bir bilinçlenme süreci olarak ele alınıyor. Güneş-gölge meseli (Furkan 45) üzerinden, insanların Allah'ın sevgisini ve değerini genellikle başka insanlardan gelen geri bildirimler üzerinden algıladığı, oysa bunun yaratılış düzlemindeki değişken bir "gölge" olduğu anlatılıyor. Sohbet, dinin özünün "unutulanı hatırlamak" olduğu ve orucun bedenden, ilişkilerden bağımsız gerçek benliği hatırlatan bir ibadet olduğu vurgusuyla, soru-cevap bölümüyle tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Oruç, insanı bedeninden ve ilişkilerinden bağımsız gerçek benliğini hatırlamaya çağıran bir ibadettir; sadece yeme-içmeyi bırakmak değildir.
- Yaratılış aleminde görülen eksiklik, adaletsizlik veya sevgisizlik (gölge), Allah'ın mutlak kemaline (güneş) bir zarar veya işaret oluşturmaz; gölge değişkendir, güneş değil.
- Din temelde "unutulanı hatırlamak"tır; insan kendini suçlamak yerine "neyi unuttum, neyi hatırlamalıyım" sorusunu sormalıdır.
Ramazan'ı Neden Bu Açıdan Ele Alıyoruz
Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Yine bir Ramazan'ın arefesine denk gelen bir hafta. Bu vesileyle Ramazan üzerine konuşabiliriz diye düşündüm. Yani zihinlerimiz çoğu
zaman işte oruç tutmak zor mu kolay mı, sahurda onu mu yesek bunu mu yesek gibihikayelerle çok meşgul oluyor. O bölüm beniilgilendirmiyor. Ben başka açıdan orucun veya Ramazan'ın manası nedir, yani niye Allah bize ve geçmiş kavimlere de böyle bir oruç ibadetini tavsiye etmiş, onu konuşacağım. Ki bir ayette bu apaçık anlatılıyor: insanların takvaya erişmeleriiçin, yani aslında bir anlamda kendi fıtratlarını korumak, kendi fıtratlarını koruma konusunda bilinçlenmeleriiçin, geçmiş kavimlere yazıldığı gibi bize de yazılmıştır diyor ayette, mealen.
Ramazan'ın Hakikati: Mutlak ile İzafi Arasındaki Bağ
Özetle ben şu açıdan değerlendireceğim Ramazan'ı: Aslında Ramazan, mutlak ile izafi olanı doğru tanımlayıp kendini mutlaka ait hissetme, izafi olanı da hem deneyimleme hem de izafi olana şahit olma bilincinin güçlendirilmesi sürecidir. Yanimutlak ve hakiki olan ile izafi ve geçici olan arasındaki bağı görmek; insan olarak her birimizin mutlaka dair, yani sonsuz, mutlak ve hakiki olan Yaradan'a dair bilincimizigüçlendirmek ve kalbimizi O'na bağlamak; aynı zamanda izafi olanın, göreceli olanın, sınırlı olanın da farkına varmak, onun da hakkını vermek, bilincini güçlendirmek için aslında biz orucu yaşıyoruz.
Yani bir anlamda şöyle de özetleyebiliriz: Aslında Ramazan ve oruç bize şunu anlatır: Ben nihai olarak ve asli olarak Allah olmadan var olamam. O olmadan yaşayamam. O olmadan bende her şey bozulabilir. Ama O'nun dışında ne olursa olsun, herhangi bir eksiklik, mahrumiyet, kayıp ne olursa olsun, benim asli ve hakiki varlığıma bir zarar gelmez ve bu bende herhangi temel bir problem oluşturmaz. Yani dünyada yaşayacağım veya yaşadığım hiçbir musibet, hiçbir zorluk, hiçbir mahrumiyet bende kalıcı veya uzun süreli, deyim yerindeyse omurgamı kıracak tarzda bir etkiye sahip olmaz. Bunu idrak etme meselesidir aslında oruç.
Furkan Suresi 45. Ayet: Güneş ve Gölge Meseli
Kur'an'da bir ayet var, Furkan Suresi 45. ayet. İlginç bir ayet. Şöyle diyor: "Görmez misin ki Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor? Dileseydi onu sabit ve sakin kılardı. Biz güneşigölgeye delil kıldık." Bakın, gölgeyi güneşe delil kılmıyor; güneşi gölgeye delil kılıyor.
Biz yaratılış düzlemiyle Yaradan arasındaki bağı ve ilişkiyi doğru bir yerden algılamadığımızda, o zaman bilincimiz ve algımız yaratılmış olana odaklanıyor. Yaratılmış olana odaklandığımız için de o düzeyde bazen bir şeyler değişiyor, bazen başka türlü oluyor; mesela şu anda kış mevsimindeyiz, bazen yağmur bazen kar olabiliyor. Bu nedir? Yaratılış düzleminde dünyanın tabiatıyla ilgili bir şeydir. Mesela güneşte kış oluyor mu? Güneşin kışı var mı? Yok. Ama dünyanın kışı olabilir. Dünyanın kışı da var, yazı da var, sonbaharı da var, ilkbaharı da var.
Şimdi bu ayeti tekrar ediyorum: Görmez misin ki Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor? Dileseydi onu sabit, sakin kılardı. Biz güneşi gölgeye delil kıldık.
İnsanlardan Gelen Sevgiile Allah'ın Sevgisini Karıştırmak
Şimdi bizdeki mesele nedir arkadaşlar? Mesela Allah'ın beni sevdiğini ben nasıl anlıyorum? İnsanlar beni sevince anlıyorum. Allah'ın bana değer verdiğini nasıl anlıyorum? Birileri bana değer verince, herhalde Allah da bana değer veriyor diyorum. Öbür durumlarda ne oluyor? Eğer insanlar beni -tırnak içinde söylüyorum- sevmiyorsa, ilgi göstermiyorsa, takdir etmiyorsa, değer vermiyorsa -hepsini ekleyebilirsiniz- o zaman diyorum ki Allah da bana değer vermiyor. Yaniizafi durumu, Yaradan'la olan ilişkime adapte ediyorum. İnsanlar beni sevmiyorsa Allah da benisevmiyordur; insanlar bana değer vermiyorsa Allah da vermiyordur diyorum. Neden? Çünkü zaten Allah'ın bize değer verdiğinin farkında değiliz ki. Allah'ın bizi sevdiğinin farkında değiliz ki. Neye odaklanmışız? Gölgeye odaklanmışız, yani yaratılış düzlemine odaklanmışız.
Halbuki Allah diyor ki yaratılış düzleminde her şey var; artısıyla eksisiyle her şey var.
Sana gösterilecek sevginin türlü türlü düzeyleri vardır. Senin değerine dair farkındalığın türlü türlü düzeyleri vardır. Bazen hiç kimse senin değerinin farkına varmaz. Bazen bazıları bir ölçüde varır, bazıları biraz daha varır, bazıları tam olarak senin değerinin farkına varır. Ama bu değişken bir şeydir, sabit değildir. Çünkü dikkat edin, biz yaratılış alemine, yaniizafi düzleme odaklı olduğumuz için sürekli bir şeyihem elde etmeye hem de -tırnak içinde söylüyorum- biraz elde ettiğimizi düşünürsek onu korumaya çalışıyoruz. Mesela biri beni sevdi mi, o sevgiyi sürekli korumaya çalışıyorum, mümkünse artırmaya çalışıyorum. Neden? Çünkü -tırnak içinde söylüyorum- Allah'tan habersizim aslında.
Astronomi Meseli: Bilgisizlik Bizi Nasıl Yanıltır
Dediğim gibi, güneşin hiçbir zaman sönmediğini bilsem... Mecazi ve sembolik olarak söylüyoruz, bir metafor olarak söylüyoruz. Ben güneşe dair bir astronomi bilgim olmasa, mesela kış olunca "herhalde güneş de soğuyordur, yoksa soğumasa kış olur mu dünyada" diye düşünebilirim, değil mi? Mesela iyi bir astronomi bilgimiz olmasaydı birileri bizi böyle manipüle edebilirdi, değil mi? Hiç astronomiyle ilgilibilgimiz olmasa, dünya nasıl bir yapıdadır, güneş nasıl bir yapıdadır, aralarındakiilişkinedir bilmesek; kitaplarda "kış niye oluyor kardeşim, çünkü güneş soğuyor; yaz niye oluyor, çünkü güneş çok sıcak oluyor o yüzden yaz oluyor" yazsaydı, akla mantıklı gelirdi değil mi? Az önce astronomi bilgimiz olmasa böyle algılayacaktık.
Bizim şu an yaptığımız şey de buna benziyor. İnsanlardan gelen olumlu veya olumsuz şeylere o kadar odaklıyız ve Allah'a dair bilincimiz o kadar zayıf ki, Allah'ın rahmetini, keremini, sevgisini, değer vermesini de insanlardan gelen geri bildirimler üzerinden algılıyoruz. Bu mevzuyu iyice düşünmemiz gerekiyor arkadaşlar. Yanibenim Allah'a dair idrakim nedir?
Bir Hadis: Her Şey Allah İledir
Emin değilim ama bir hadis olması lazım, ya da bir veli sözüdür -hadis olma ihtimalidaha yüksek-: Bir atın yavrusu rahat süt emsin diye arka ayağını kaldırması Allah'ın rahmeti sayesindedir, der. Bu aslında şu demektir: Bu alemde sevgi adına, merhamet
adına, şefkat adına, iyilik adına, güzellik adına ne varsa -en minimumundan en maksimumuna kadar, en küçüğünden en büyüğüne kadar- hepsi Allah iledir. Eğer bunu idrak edersek o zaman her şey doğru anlaşılır, her şey yerli yerine oturur.
Ama eğer bunu anlamazsak, sürekli olarak bilincimiz ve zihnimiz, deyim yerindeyse yatay boyutta, yaratılış düzleminde kalır. "Allah sevseydi bu alem böyle olmazdı" diyoruz değil mi? Mesela "Allah'ın sevgisi rahmeti olsaydı" ya da "Allah'ın adaletiolsaydı dünyada bu kadar adaletsizlik olmazdı" diyoruz. Bakın, geçiciizafi alemiAllah'ı tanımaya mutlak bir araç haline getiriyoruz. Halbuki gölge güneşe tam olarak delil olamaz; ama güneş gölgeye delil ve işaretçi olabilir. Niye gölge var? Çünkü ışık var. Işık sayesinde gölge oluyor. Eğer ışık olmasa gölge olmazdı.
O yüzden aslında oruç bize bu hakikati en derin boyutuyla izah eden bir şeydir.
Oruç: İlişkilerden ve Bedenden Bağımsız Bir Hatırlama
Yani aslında Allah ne diyor bize? Diyor ki: Sen yiyip içmeyeceksin. İlişkiler konusunda da bunu her anlamda dikkate al -sadece cinsellik değil yani, o başlık altında aslında bütün ilişkilerini dikkate al. Sen ilişkilerin üzerinden mi var oluyorsun? İlişkilerin üzerinden mi değerlisin? İlişkilerin üzerinden mi kendi kıymetini biçiyorsun? Bir bak bakalım. Anne babanla ilişkinden tut, arkadaşın, eşin, dostun, kardeşin -bütün ilişkileridikkate alarak bunu düşün. Ben ilişkilerim üzerinden mi kendi varlığımı, değerimi, kimliğimiinşa ediyorum?
Allah diyor ki: Bak, ilişkilerden bağımsız, bedenden bağımsız, yeme içmeden bağımsız... Deyim yerindeyse bu dünyadan bir nebze kesilmektir aslında oruç, değil mi? Yeme içmeden ve ilişkilerden bir kesinti yapıyorum. Niye bunu yapıyorum aslında? Bunu yaptığımda acaba kendiliğim ne olacak? Benim gerçek kendiliğimin farkına varacak mıyım? Yoksa kendimi eksik mi hissedeceğim?
Şimdi bakalım hayata. Mesela diyelim ki bir arkadaşımız bizle bağını kesti, ya da bizigörmezden geliyor. Eskiden çok iyi bir arkadaşlıktı ama şimdi görmezden geliyor, arayıp sormuyor mesela. Bir bak bakalım: içinde bir boşluk oluyor mu? İçinde bir değersizlik hissi oluyor mu? Sanki bir şey boş kalmış gibi bir hal oluyor mu? Bir bak bakalım.
Ya da dünyada herhangi bir alandaki bir eksiklik. Mesela deyim yerindeyse amiyane tabirle "attan inip eşeğe bindin" diyelim. Herhangi bir konuda maddi anlamda bir eksiklik oldu. Atıyorum, 4+1 evde otururken şimdi 2+1 evde oturuyorsun. Bir bak bakalım, bir eksiklik hissin var mı burada? "Ya bizim eskiden 4+1'de otururduk, şimdi2+1'de veya 1+1'de oturuyoruz" diye kendini böyle mi hissediyorsun? Buna da sabredecek misin diyorsun? Yoksa "benim Allah'la olan bağım tam ve eksiksiz, dolayısıyla burada hiçbir sıkıntı yok, dünyada hangi süreç işlerse işlesin benim bu noktada herhangi bir problemim yok" mu diyorsun?
İşte oruç bunu anlatan bir ibadettir. Orucun manası budur. Yoksa işte hangi saatte oruca başlayacağız, hangi saatte iftar oluyormuş, geç mi oluyor erken mi oluyor, iftar
vakti trafik fazla mı az mı... Zihnimiz bu hikayelerle mi meşgul? Yoksa "Ya Rabbim diyor ki ben geçmiş kavimlere bu oruç ibadetini yazdım, yani onlara farz kıldım, size de bunu yazdım, umulur ki takvaya erişirsiniz" -yani umulur ki kendi fıtratınızın farkına varır ve o fıtratınızı korumaya gayret edersiniz- bunları mı tefekkür edeceğiz? Yoksa "Ramazan'da ne yiyeceğiz, kaç türlü yemek yapacağız" buna mı odaklanıyoruz?
Bakın dikkat edin, bir ibadetin ruhunun kaybolması durumunda geriye ne kalır?
Dinin Sosyolojik Bir Olay Olmadığı
Bazıları diyor ki "İslam veya din sosyolojik bir şeydir. Ramazan nedir? Sahurlar yapılır, iftarlar yapılır, sofralar kurulur, bilmem ne şerbetleriiçilir. Bu din yani sosyolojik bir şeydir" -tırnak içinde- haklı mı? Bu kafada olursak adam haklı yani. Ama gerçekte haklı mı? Hayır, sonuna kadar haksız. Din böyle bir şey değildir.
Hani bizde olur ya "nerede o eski Ramazanlar" derler. Neyi anlatıyorsun peki? Bir düşün bakalım, eski Ramazan dediğin nedir? Ramazan'ın hikmeti nedir, hakikatinedir, bize anlatmak istediği şey nedir ki Allah Kur'an'da "umulur ki takvaya erersiniz" diyor. Biz takvaya mı eriyoruz, yoksa başka bir şeyler mi oluyor? İftar derdine midüşüyoruz bazen, değil mi mesela?
Mesela bir gün deneyin bakalım: çok mütevazı, ekmek peynir zeytin atıyorum mesela yesek ne olur? Bir bakın kendinize; yoksa egonuz mu tetikleniyor? "Zaten oruç tutuyoruz, bir de evde yemek yapılmamış, bunları mı yiyeceğiz şimdi" mi diyorsunuz? Yoksa "elhamdülillah, insan yemek olmadan da yaşayan bir varlıktır" mı diyorsunuz? Hakikatiitibariyle bakın dikkat edin, beden üzerinden kastetmiyorum -beden gıdaya ihtiyaç duyar, suya ihtiyaç duyar, bu bedenin tabiatıdır. Ama ben beden miyim?
Beden Değil, Hakikat: Gerçek Oruç Nedir
Kendini beden olarak algılıyorsan -tırnak içinde söylüyorum- sen oruç falan tutamazsın zaten; mentalite olarak tutamazsın orucu. İstersen 10 yaşından beri oruç tutmuş ol. Eğer kendini beden olarak algılıyorsan, beden olarak kendini tanımlamışsan, bedeninin üzerinden kendiniiyi kötü, genç yaşlı olarak algılıyorsan, sen çok düşük düzeyde bir oruç tutuyorsun demektir.
Oruç insana kendi hakikatini hatırlatan bir şeydir. Bak, sen beden olan, yiyip içen, ilişkileri üzerinden var olan bir varlık değilsin. Ya bunu Ramazan boyunca sürecinde hatırlarsın, ya da bunu unutmaya devam edersin ve oruç tuttuğunu düşünürsün.
Halbuki oruç gerçekten çok yüksek bir bilinçle yapılabilecek bir ibadettir. Yoksa ne olur? Biraz -tırnak içinde- beslenmene dikkat edersin, besleyici gıdalar yersin. Hatta bir sürü manken var, oruç tutuyor mesela değil mi? Ne oluyor, takvaya mı eriyor mesela? Yok. Çok fit bir bedeni oluyor değil mi? Başka bir şey var mı? Yok. Pekisenin farkın ne? Sen de mi böyle oruç tutuyorsun -kendini bir beden zannedip, "oruç tutacağız, oruç da fena olmuyor, havası da başka oluyor" mu diyeceksin?
Yoksa oruç bana gerçek kendiliğimi hatırlatan bir ibadettir. Bana beden olmadığımı, düşünce ve duygularımın da olmadığımı, ilişkilerim olmadığımı, ilişkilerimden
bağımsız bir varlık olduğumu hatırlatan bir ibadettir. Beni bu hakikate çağıran bir ibadettir.
Fıtır Bayramı ve Fıtratın İdraki
Zaten dikkat edin, Ramazan ayının sonundaki bayramın adı da Fıtır Bayramı'dır. Yanifıtratınızın farkına varma bayramıdır. Eğer fıtratının farkına varmamışsan, bayramda sana yok aslında. Sen de bayramı ya çocuksan para alma bayramı olarak görürsün, ya da işte çocuklara para verme bayramı olarak görürsün. Bir dönüp bakman gerekir. Ramazan bayramının birinci gününde bir kalktım bir bak bakalım: fıtratımın farkında mıyım? Fıtratımı ne ölçüde fark ettim? Fıtratını bir ölçüde fark ettiysen sen o Fıtır Bayramı'nı gerçekten yaşıyorsun demektir. O bayram gerçekten senin için bir bayramdır. Ama fıtratını idrak ettiğin ölçüde bir bayramdır.
Din: Anlaşıldığı Ölçüde Dindir
O yüzden arkadaşlar din, anlamı ve hakikatiidrak edildiği ölçüde dindir. Yoksa bir kişinin aklıma gelen bir ifadesini hatırlatacak olursam, bazı insanlar için din mekanik bir uygulamadır. Bazı insanlar içinse din, cennet arzusu ve cehennem korkusu bağlamında bir köleliktir yani -şunu yapacağım, şunu da yapmayacağım, işte cennetikazanacağım, cehenneme de girmeyeceğim diye. Bu düzeyde bir algıdır. Böyle bir din de kişiyi aslında arzu ve korku düzleminde tutar. Bu da dinin tam hakikati değildir.
Din, senin Allah'a aidiyetiniidrak etmen ve Allah'ın seni hangi fıtrat üzere yaratmışsa bunun farkına varmandır. Bunun farkına varman senin fıtratında olduğunu gösterir.
Ve Ramazan ve oruç sana bunu anlatmak içindir. Bu şu demektir aslında aynı zamanda arkadaşlar. Bu bahsettiğimiz ayet bağlamında yani aslında Allah şunu diyor: Sen her Ramazan'da şunu hatırlamalısın. İyiliğin, hakikatin, güzelliğin, hayrın kaynağı benim. Ve ben mutlak iyiyim. Ben mutlak adil olanım, mutlak merhametliolanım, şefkatli olanım. Sevginin kaynağı benim. Bunu idrak et, ondan sonra da yaratılış alemine şahit ol; yaratılış aleminde de benim bu isim ve sıfatlarımın yansımalarını göreceksin. Ama yansımaları bazen çok gölgelidir, bazen çok parlak bir yansımadır, bazen çok zayıf bir yansımadır. Sen hepsine şahit ol.
Yaratılış Aleminde Çeşitlilik: Su, Işık ve Gölge Meselleri
Hani derler ya mesela neredeyse her şeyin içinde su vardır, değil mi? Böyle bazen eser miktarda bile. Mesela diyelim ki okuduğunuz kitapta bile, kitabın sayfaları içinde bile eser miktarda su olabilir mesela. Bir de böyle akarsu tarzında bir su vardır değil mi? Bir de böyle diyelim ki aldığınız ekmekte, yediğiniz simitte de su var değil mi? O suyu tamamen çekince ne oluyor? Kupkuru hale geliyor. Demek ki onda bir su var. Peki sen ekmekteki suyu görebiliyor musun? Yani bir denizdeki suyu görebiliyorsun, bir ırmaktaki suyu görebiliyorsun, yağmur yağarken suyu görebiliyorsun. Pekiekmekteki, simitteki veya herhangi bir şeydeki suyu görebiliyor musun? Onu da görebilmelisin. Ve aralarında çok büyük bir ayrım yapmamalısın. O yaratılış düzlemindeki bir durumdur. Hepsine şahit olmalısın ve hepsiyle fıtratına uygun bir şekilde bir bağ ve iletişim içinde olmalısın.
Mesela biz bazen bakarız bir toplumda adalet o kadar zayıflamıştır ki hiç adalet yoktur deriz. Aslında adalet yine vardır ama çok zayıflamıştır. Mesela biz bazen diyoruz ya böyle ya insanlar çok bozulmuş. Ya insanlar tamamen bozulsaydı zaten kıyamet kopardı. Tamamen bozulmamış aslında insanlar. Hatta bozuk insanın içinde bile bazen böyle bir vicdan uyandığı durumlar oluyor. Çünkü yaratılış düzlemiizafidir, görecelidir. Bazen o kaynaktan yoğun bir feyiz alır, bazen zayıf bir durumdadır; o feyiz gene gelir ama ondan tam olarak istifade edemez. Mesela deriz ki "ya bu insan çok merhametli değil." O "çok merhametli değil" dediğin insanda bile bir merhamet vardır. Bir de çok merhametliinsanlar vardır değil mi? Bu nedir? Bu yaratılış alemindeki çeşitliliktir. Yani ayetin ifadesiyle gölge bazen uzar bazen kısalır.
Mesela bazen deriz ya böyle işte "annem babam beni hiç sevmedi." Ya bir dur diyorum ben öyle diyen insanlara. Gerçekten hiç mi sevmedi? Mesela diyelim kiannen baban seni boğdu mu mesela? Yok diyor. Biraz baktı mı diyorum, en azından maddiihtiyaçlarını giderdi mi? "E giderdi" diyor. E tamam, bak orada bir sevgi kırıntısı vardır yani hangi düzeyde olursa olsun. Ha onu görmek kendimizi kandırmak mı? Değil. Hayır. Oradaki düzeyi dahi görebilmektir. Beklediğimiz veya olması gerektiğine inandığımız düzeyde olmasa bile orada var olanı görebilmek çok önemli bir noktadır.
İşte yaratılış düzleminde de biz bütün düzeyleri görmüş oluyoruz. En karanlık gibigörülen yerde bile aslında ışığın bir izi olduğunu görebilirsiniz. Mesela bir ortama girersiniz, çok loştur yani -hani böyle neredeyse zifiri karanlık. Ama mesela zifirikaranlık olsa hiçbir şey göremezsiniz değil mi? Ama az bir şey dahi görüyorsanız orada ışığın bir izi var demektir. Siz oradan ışığın kaynağına dair bir farkındalığa geçmelisiniz. Bunu idrak ettiğinizde o zaman hayatınız doğal bir şekilde akar.
Fıtrat Bozulması Nedir
Bazen insanlar sever bazen sevmez, bazen az sever bazen çok sever. Hayatta birçok durum değişiklik arz eder. Peki siz değişenin üzerinden mi hayata bakıyorsunuz yoksa değişmeyen üzerinden mi hayata bakıyorsunuz? Mesela düşünün, gölgelerin uzayıp kısalması güneşle ilgili bir problem midir? Cisimlerin pozisyonuyla mı ilgili bir konudur, değil mi? Cisimlerin durumuyla ilgilidir bu, yoksa güneşle ilgili bir şey değildir. Tıpkı bunun gibi: bakıyorum mesela toplumda merhamet çok azalmış. Bu benim Allah'ın merhametine dair idrakimde bir gölgelenme mimeydana getiriyor? Yoksa şunu mu diyorum: gerçekten insanlar Allah'ın merhametinitam olarak fark edemiyorlar, tam olarak idrak edemiyorlar, bunu tam olarak yaşayamıyorlar. Böyle mi diyorum? Yoksa "insanlar arasında hiç merhamet kalmamış, e Allah ya o başka" mı diyorum? Nasıl başka? O başka bir yerde miduruyor?
İşte Ramazan bize şunu anlatıyor: Yaratılış aleminde ne kadar büyük bir eksiklik algısı, mahrumiyet hissi, zafiyet görürsen gör, bu Allah'taki bir eksilmeye işaret etmez.
Allah mükemmeldir -mükemmel kavramı da uygun değildir Allah için, Allah kamildir.
Yani Allah sonsuzdur, mutlaktır, her türlü iyiliğin ve güzelliğin kaynağıdır. Bu alemde ben adaletin zerresini bile görmesem, idrak ederim ve bilirim ki Allah sonsuz ve
mutlak bir adalet sahibidir. Ama şu alemdeki tecellide ne var ki? İnsanlar o adaletiidrak edemiyorlar, ona kendilerini teslim etmiyorlar, o yüzden de adaleti yaşamıyorlar, adaletsizlik içinde yaşıyorlar. Bu Yaradan'ın adaletiyle ilgili bir konu değildir. O yüzden fıtrat bize bu hakikatin idrak edildiği bir duruma dair bir işarettir.
O yüzden mesela kim fıtratındadır? Şöyle bir insan fıtratındadır: bütün alem karmakarışık hale gelse, doğal olarak sevmesi gereken -işte annen, baban, eşin, arkadaşın kim olursa olsun- bu insanlardan zerre kadar bir sevgi görmesen; insanlarda adalet namına, merhamet namına, sevgi namına hiçbir şey görmesen bile, içinde bir ümitsizlik, bir karamsarlık, Allah'a dair bir şüphe duyup, "sevgi yok, merhamet yok" deyip böyle kendini merhametsiz, adaletsiz, şefkatsiz bir dünyada hissediyorsan, net olarak söylüyorum senin fıtratın bozulmuş demektir. Anlatabildim? Senin fıtratın bozulmuş demektir.
Fıtratında olsan, bütün kainat kapkaranlık olsa, adaletin zerresini görmesen, sevginin sesini görmesen, sen dersin ki "benim Rabbim sonsuz sevginin kaynağıdır. Benim varlığım, fıtratım buna işaret ediyor zaten. Allah'ın adaleti benim varlığımda tecelliediyor. Benim fıtratım bizatihi adaletin bir göstergesi. Benim varlığım Allah'ın sevgisinin bir göstergesi. Her ne kadar insanlarda sevgi, şefkat kalmamışsa da problem değil benim için" diyebiliyorsan fıtratındasın demektir.
Abi şimdi kendimize bakalım. Bir arkadaşımızın, eşimizin, dostumuzun bir yanlışı, bir hatası bile bizde ne meydana getiriyor? Bir kırılma meydana getiriyor. Kendimizikaranlıkta hissediyoruz, yıkılmış hissediyoruz, acı çekiyor hissediyoruz, mutsuz hissediyoruz, öfkeli hissediyoruz. Her neyse yani, fark etmez gösterdiğiniz tepki. Bu ne demektir? Fıtratının tam olarak farkında değilsin demektir. Peki fıtratının farkında değilsen bundan dolayı kendini suçlamalı mısın? Hayır. Kendini suçlarsan da fıtratının farkında değilsin demektir. Kendini suçlamak da bir hikayedir.
*Din: Unutmak ve Hatırlamak*
Sen diyeceksin ki "ben bir şeyi unuttum." Bakın dikkat edin, din unutmak ve hatırlamak üzerine kuruludur. Yani dinin bir tarifi de budur aslında: neyi unuttuğunu hatırlamaktır din. Neyi unuttuğunu hatırlamak demektir. Dinin bir başka tanımı da budur. Dikkat edin, ayet zaman zaman hatırlatıyor değil mi: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Yani onlar Allah'ı kaybetti değil, onlar Allah'ı unuttu; Allah da onlara kendilerini unutturdu.
Yani ben niye kendimi suçlamıyorum? Çünkü kendimi suçlamak, kendimi o unutma alanında tutmak demektir. Mesela diyelim ki evin yolunu unuttun. Evin yolunu unuttun diye saçını başını mı yolarsın, yoksa evin yolunu hatırlamaya mı çalışırsın? Ve evin yolunu sana hatırlatacak birini mi bulmaya çalışırsın? Yoksa evin yolunu niye unuttum diye kendi kendini döver misin?
O yüzden bakın din temel olarak budur: unutmak ve hatırlamak. Neyi unuttum, neyihatırlamalıyım? Yoksa benim ne sorunum var? Benim hiç kimseyle bir sorunum yok. Kendimle ilgili de bir sorunum aslında yok. Ama kendimi unutma ile ilgili bir sorunum
var. Kendimi hatırlamaya ihtiyacım var. İnsanların beni terk ettiğini mi düşünüyorum? Yapayalnız kaldığımı mı düşünüyorum? Kendimi değersiz mi hissediyorum? Hayat bana çok zor, ızdırap verici mi geliyor? Kendimi kötü diyebileceğiniz hangi duygu varsa öyle mi hissediyorsunuz? Öyle hissediyorsanız kendinize soracağınız tek ve basit bir soru vardır: ben neyi unuttum ki şimdi böyleyim, neyi unuttum, neyi hatırlamalıyım? İhtiyacım olan yegane şey budur. Yoksa "annem babam, eşim dostum" diye -mesela bazı çocuklar görürsünüz ana babasına takmıştır, bazı yetişkinler görürsünüz eşine takmıştır, bazılarını görürsünüz arkadaşına takmıştır, bazılarını görürsünüz siyasi otoritelere takmıştır. Ama kendini hatırlamamıştır. Sorun temelde budur: kendini hatırlamaktır. Neyi unuttuğunu hatırlamaktır.
İşte Ramazan da aslında bunu hatırlatan bir şeydir. Allah bir nevi bize diyor ki, bak diyor senin sorunun yeme, içme, şu bu değil. İlişkiler de değil. Senin unuttuğun bir şey var. "Beni unuttun" diyor. Özetle bu aslında. Hakiki manada "beni unuttun" diyor.
Bunu hatırlamaya ihtiyacın var. Ve benim yarattığım varoluş içinde de bu alemden tabii kiistifade edebilirsin; yani zaten senin alemde sevgi adına, merhamet adına, adalet adına gördüğün her şey zaten benim sayemde -yani gölge niye var, ışık sayesinde zaten- ha alemden de benim sana idrak ettirmeye çalıştığım veya sana gösterdiğim şuurla istifade et alemden. Hiçbir şeye "bu beni var eder, olmazsa ben yıkılırım" nazarıyla bakma.
Ben gençliğimde böyle bir meczupla karşılaşmıştım. Böyle şey derdi mesela: "Mesela eve gittin, o zaman yaşımız böyle 20'lerin başı yani, eve gittin, kapıyı çaldın, anne baban açtı veya kardeşlerin açtı, sana deseler ki 'biz seni tanımıyoruz, biz bu yaşa kadar seni büyüttük ama biz seni sokakta bulmuştuk, daha da artık bakmak istemiyoruz, artık kendi yoluna gidebilirsin' deseler" -eğer derdi- "böyle içinde en ufak bir sızıntı, bir üzüntü, bir keder veya böyle bir boşluk hissi varsa sen henüz insan olmaklığının ne olduğunu anlamamışsın demektir" derdi. Garip mi geliyor bu size mesela örnek yani?
Ya da bir sabah uyandınız, sizi tanıyan hiç kimse tanımıyor sizi yani. Mesela ne hissedersiniz, hiç düşündünüz mü mesela? Kimse tanımıyor ama anneye gidiyorsunuz, tanımıyor: "ben bu insanı tanımıyorum." Baba tanımıyor, kardeş tanımıyor -hani gerçekten tanımıyorlar, bilmiyorlar kim olduğunuzu. Mesela şöyle diyebilir misiniz: "ya ne kadar ilginç bir deneyim, ne kadar ilginç bir tecelli. Rabbim beni var etmiş, o her an hatırlıyor, onda bir unutma olamaz, yoktur; ben Rabbimihatırlıyorum, biliyorum, elhamdülillah hiçbir eksiklik yok, ne kadar ilginç bir deneyim" diyebilir misin? Diyebiliyorsan ömründe belki bir defa oruç tutmuşsun demektir.
Diyemiyorsan henüz gerçek bir oruç tutmamışsın demektir, deyim yerindeyse.
Hani "bu oruçlarımız boşa mı gitti" gibi kafaya girmeyin, konumuz bu değil. Konumuz, "elhamdülillah ben şu kadar senedir oruç tutuyorum, Allah kabul etsin" böyle şeylerden biraz özgürleşmemiz gerekiyor arkadaşlar. Yani orucun bir hakikati var; ben bunun hakikatine ne kadar yakınlaşmışım, onu ne kadar idrak ediyorum? Yoksa "elhamdülillah bu senede orucumuzu tutacağız, Allah kabul etsin" -neyi kabul edecek
yani, bir düşün bakalım, neyi kabul edecek Allah? İftar sofralarını mı kabul edecek, ya da "oruç tuttum ya Rabbi beni böyle cennete koy" bunu mu kabul edecek? Bunu mu düşünüyorsun? Senin algın bu mu yani?
Yoksa "Ya Rabbi bana bu Ramazan'da kendini hatırlat" ya da bir velinin duasında dediği gibi "Ya Rabbi bu Ramazan beni benden kendine al" duasını mı edeceksin? Bunu idrak etmeye çalışacaksın. "Beni benden kendine al. Sendeki varlığımı bana idrak ettir. Dünyada yaşadığım bu serüvenin ürettiği bir varlık olmadığımı bana hatırlat. Sana aidiyetim üzerinden varlığımı idrak etme nimetiyle beni lütuflandır." Bunu diyebildiğim ölçüde ben oruç tutabilirim.
Yoksa aksi takdirde işte orucu Ramazan eğlencelerine, iftar davetlerine indirgemiş oluruz. Birileri de bizimle alay eder eğer o kafayla hareket edersek, ve haklı duruma düşerler. Yani Ramazan nedir, oruç nedir? Sosyolojik bir olaydır işte, bir araya geliyorsun değil mi, hep böyle diyoruz -mesela Ramazan ne yapıyor, bizi bir araya getiriyor. Yahu sen yoksun ki, kimse yok ki ortada, bir araya gelelim. Yani ben yokum, o yok, şu yok; kimse yok ki ortada bir araya gelelim. Ortada fıtratında olan insan olmalı ki onlar bir araya gelsinler. Oraya bakmak durumundayım, oraya doğru yol almak durumundayım. Oraya yol alabildiğim zaman ben gerçekten Ramazan'ı anlamış olurum, yaşamış olurum.
Hazreti Hüseyin, Hazreti Yusuf ve Peygamberlerin Örnekliği
Ve o zaman alemde ne olursa olsun -isterse bu dünya bazen cennet olsun, isterse bazen cehennem gibi görünsün- senin kalbinde her zaman Allah'ın zatının cennetivardır. Senin kalbinin göz bebeğinde güneş varsa sana hiçbir zaman karanlık olmayacaktır. Sen en karanlık ortama girsen, senin kalbinin göz bebeğinde güneş olduğu için senin için bir karanlık olmayacaktır. İşte Ramazan bunu idrak etme şuurudur.
Yoksa bazen görüyorum mesela bir şey oluyor, moralim bozuluyor. İşte şöyle şöyle olaylar var, dünyada ne kadar kötü olaylar var, moralim çok bozuk. Abi senin Allah'ın yok mu yani? Mesela Allah'ın huzuruna gidip "Ya Rabbi moralim çok bozuk" diyebilir misin mesela? Ben diyemem. Düşünün siz diyebilir misiniz yani? Allah diyecek ki"ben varım yani, ben nasıl bir varlığım ki senin gözünde senin moralin benimle ayağa kalkmıyor, benimle düzelmiyor", değil mi?
Mesela düşünün, Hazreti Hüseyin susuz bırakılmış, aç bırakılmış vesaire; "ya din buysa ben bu dinden değilim" mi demiş? Yoksa "bu insanlar bir cehalet içinde ama benim Rabbim" -ben onunla mutmainim- bilincinde mi yaşamış? Hazreti Yusuf'u ele alın, diğer peygamberleri, velileri dikkate alın. Bakın dikkat edin, hepsinin tek bir temel prensibi vardır: Allah'la olduğunu her zaman hatırda tutmak, her zaman o bilinç içinde olmak. Eğer o bilinci korursak, o zaman dünya kapkaranlık da olabilir, dünyada herkes üçkağıtçı da olabilir, dünyada vefa kalmamış da olabilir -Allah sana vefalı.
Dünyada sevgi kalmamış olabilir -Allah seni seviyor, sen de Allah'ı seviyorsun. O zaman problem ne? Problem, bazı insanların fıtratlarını unutmuş olmasıdır. Olabilir,
bu onların bir süreci. Ben elimden geleni yapabilirim, bunda bir mahsur yok, ya da bu fıtri bir şeydir. Ama ben deyim yerindeyse morali bozuk bir insan olmam; sanki her şeyim yıkılmış gibi bir algı içinde olmam.
Ama niye o algıya düşüyoruz? Bakın dikkat edin, en önemli nokta orası: niye o algıya düşüyoruz? Çünkü alemden beslendiğimiz tuzağındayız. Bizi besleyen alem yani.
"Bir insanın eşi dostu olacak, sevdikleri olacak; eşi dostu sevmeyenin yoksa ne diyorlar mesela halk arasında çok duyuyorum bunu- o zaman kötü bir hayat; eşin yok, dostun yok, arayanın yok, soranın yok, Allah belamı versin" diye kendinigömeceksin mezara neredeyse. Peki Allah nerede? Eşim yok, dostum yok, arkadaşım yok, hiç kimsem yok -bütün bu yoklukların içinde var olanı fark etmiyor musun? Onun varlığının farkında değil misin? Onun varlığını fark etmen gerekiyor, bunun farkında değil misin?
Ben alemin matemini tutmak durumunda değilim, elimden gelen gayreti gösteririm, bu ayrı bir mesele. Fakat ben Allah ile mutmain olarak yaratılmış bir varlığım. Benim fıtratım budur. Bakın, o yüzden biz bu anlamda orucu gerçekten anlayabilirsek ve o anlamda fıtratımıza dönebilirsek, işte o zaman hayatta yaşadığımız hiçbir hadisenin bizi ürkütmesi, bizi demoralize etmesi, bizi mutsuz etmesi mümkün olmayacaktır.
Apartman Meseli: Bilinç ve Psikolojik Düzen
Hani arkadaş dedi ya "burası apartman toplantısı mı" diye, sohbetin başında. Evet arkadaşlar, bizim apartmanın dengesi bozulmuş; ne yöneticisi var ortada, ne apartmana bakan var, daireler birbirine girmiş, herkes birbiriyle kavgalı gibi bir durum var. Duygun bir tarafa, düşüncelerin bir tarafa gidiyor; bir taraftan çok üzülüyorsun, bir taraftan hemen seviniyorsun, mutlu gibi oluyorsun. Böyle karmakarışık bir apartmanda yaşıyor gibiyiz -kendi kişisel apartmanımızdan bahsediyorum, bilinç apartmanımızdan, psikolojik apartmanımızdan bahsediyorum. Orada da doğru düzgün bir yönetici yok. Böyle mi kalacağız, yoksa burayı bir düzene mi sokmamız gerekiyor?
Dediğim gibi din hatırlamaktır, unuttuğumuz şeyi hatırlamaktır. O yüzden benim kendime ilk soracağım şey, her zaman ve her durumda "bir sorun mu yaşıyorum, bir problem mi yaşıyorum" değil; ilk soracağım şudur: neyi unuttum, neyi hatırlamalıyım? Eğer bu soruları doğru sorabilirsek ve doğru cevap verebilirsek, o zaman bakacağız ki hayat zannettiğimiz kadar problemli bir şey değildir. Evet, problemliinsanlar olabilir, yanlış yapan insanlar olabilir, her şey olabilir. Bakın, gölge bazen uzar bazen kısalır.
Bazen bir bakarsınız ki sabah çok iyi bir insanla karşılaşırsınız, "ne kadar güzel insanlar varmış bu dünyada" dersiniz değil mi? Bazı günlerde bir bakarsınız "ne kadar problemliinsanlar var, ne kadar bencil insanlar var" ya da "ne kadar kendifıtratının farkındalığından uzak insanlar var" dersiniz. Bazen de "ne kadar mütevazı bir insan, ne kadar güzel bir insan" dersiniz. Bazen de bazı insanlar görürsünüz, "bu kibir nasıl bir şeydir, bir insan bu kadar nasıl kibirli olabiliyor" dersiniz.
Alem çeşitlidir. Gölge bazen uzundur bazen kısadır, sürekli bir değişim içindedir. Sen gölgeye mi bağlısın, asla mı bağlısın? Ramazan ve oruç sana asla bağlanmanın yolunu gösteren bir ibadettir. "Gölgeye bağlanmışsın, aslına bağlan" mesajını verir.
Bu mesajı ne kadar iyi alabilirsek ve ne kadar içimizde bunu sağlam bir biçimde yaşayabilirsek, o ölçüde oruç tutmuş oluruz.
Oruç Herkes İçin Mümkündür
O yüzden oruç tutmanın bir mazereti yoktur. Yani biyolojik olarak, beden olarak oruç tutmakta bazı insanların sağlığı uygun olmayabilir -bu bazen insanlar "ben oruç tutamıyorum" der. Hayır, herkes istisnasız oruç tutabilir -tırnak içinde söylüyorum- çünkü oruç sadece bedenle tutulan bir şey değil ki. Zaten Peygamber bizi uyarıyor: "Öyle oruç tutanlar vardır ki onlara sadece açlıkları kalır." Oruç sadece bedenle tutulan bir şey değil ki. Bedenin müsait olmayabilir ama vicdanın var, şuurun var, fıtratın var. Fıtratın üzere oruç tutmalısın.
Oruç, hakikatte, bütün her zaman, bütün zamanlarda tutulacak bir şey haline gelir fıtratımıza döndüğümüzde. Çünkü fıtratımıza döndüğümüzde biz yaratılmış alemden beslenmeyiz, Yaradan'la besleniriz. O yüzden Allah Peygamber'e, insanlar etrafından dağılacak olurlarsa "de ki Allah bana yeter" buyurur. Bu laf olsun diye söylenmiş bir söz değildir; gerçekten yeterli olduğunu idrak edersen kimseye sitem etmezsin, kimseye karşı öfke, kızgınlık, nefret duyma gereği duymazsın. Neden? Sen Allah'la besleniyorsun. Bir mum söndü diye kızar mısın, eğer güneşi görüyorsan? Dersin kibir mum sönmüş olabilir. Ya da mesela gündüz, lambalar kapalı; bir zararı mı olur, bir eksiklik mi olur? Hayır. Senin kalbinde Allah'ın nuru, O'nun aydınlığı varsa, bu alem izafi düzeyde karanlık içinde olsa da senin için herhangi bir sorun yoktur. Çünkü sen Allah'ıylasın sen.
Bakın biz Allah'ı kendimizde unuttuğumuz için, kendi varlığımızdaki o ilahi yakınlığı unuttuğumuz için mutsuzuz. Bu sefer ne yapıyoruz? Kim bana yakın, kim beniseviyor, kim beni takdir ediyor, kim beni anlıyor diye arıyoruz. Anlayana da selam, anlamayana da selam olsun yani. Senin Allah gibi bir dostun var, sevgilin var. Senin Allah gibi her şeyden sana daha yakın bir Yaradan'ın var. Bundan daha tatmin edicine olabilir? İşte bunu idrak etmek içindir Ramazan. Bunu idrak edebildiğin ölçüde Ramazan Ramazandır, oruç Oruçtur.
Kayanın Üzerine Ev Kurmak
Evet, saat kaç? Evet, bu konuda sorusu olan var mı arkadaşlar? Evet, buyurun.
İyi, yani bunu tabii kiinsan böyle en zahirinden en batınına, içe doğru kendisine hatırlatmalıdır. Mesela problemli bir süreç oldu, o anda böyle dağılır gibi hissettim kendimi ve kendimi yapayalnız hissettim; orada kendime şunu hatırlatmalıyım, en zahiri düzeyde: bak, sen Rabbinle var olan bir varlıksın, O'nunla varsın ve tamsın.
Hiçbir şey senin varlığını eksiltmez. Senin varlığında herhangi bir mahrumiyet, mağduriyet oluşturmaz. Eğer böyle bir his duyuyorsan bu aldatıcı bir duygudur. Oraya bak: neyi unuttuğun için o mahrumiyet duygusu oluşuyor, neyin farkında olmadığım
için böyle bir hissiyatın içine giriyorum? Yoksa "kim bana ne yaptı da böyle kendimikötü hissettim, kim bana ne yaptı da kendimi değersiz hissettim, kim bana nasıl davrandı da kendimi yapayalnız hissediyorum" diye sormamalıyım. Eğer o soruları sorarsam oradan çıkamam. Dolayısıyla biraz bunları kendimize hatırlatmamız ve hayat içinde biraz bunları tefekkür etmemiz gerekiyor. Biz bunları tefekkür etmiyoruz.
Mesela insanların sevgisiyle Allah'ın sevgisi arasında nasıl bir ilişki ve bağ var? Hakiki ve asli olan nedir, izafi olan nedir? Bunu tefekkür etmek durumundayım. Eğer burayı tefekkür edebilirsem, o zaman o izafi olana, geçici olana yapışmış olan, ona odaklanmış olan kalbim yavaş yavaş çözülür. Bu insanları dışlamak değil; kalbim insanlara odaklanmaktan sıyrılıp Hakk'a, hakiki kaynağa bağlanır. İşte o zaman, o bahsettiğimiz ayetlerin hakikati gerçekleşir: onlar Allah'ı hatırlar, Allah da onlara kendilerini hatırlatır.
Bütün dünya sırtını dönse, hakikatte eğer fıtratımdaysam tetiklenecek zerre miktar bir şeyim olmaz. Bakın bunu laf olsun diye söylemiyorum, bu gerçekten böyledir. Ama bu, "ben insanları umursamıyorum, ha insan ha toz zerresi" demek değil. Bunu kastetmiyoruz. İnsanlara duyarlıyız ama gerçek varlığımızın ve kaynağımızın farkındayız. O zaman ben ne ile tetiklenebilirim ki? Ne beni tetikleyebilir? Dikkat edin, şu anki durumda beni ne tetikliyor, bir bakayım oralara. Niye tetikleniyorum?
Tetiklendiğimde ne oluyor, tetiklenen kişi kendini nasıl algılıyor?
Mesela bazen insanlar bana der ki "annem, eşim ya da arkadaşım bana değer vermiyor." Tamam diyorum, sorun yok diyorum. Asıl soru şu: sana değer verilmediğinigördüğünde buna muhatap olan nasıl biri? Yani sen nasıl birisin, özetle? Sen nasıl birisin? Özneye bakın, çünkü özne de bir yanıltma durumu vardır. Mesela "kendimiyapayalnız hissediyorum" -yapayalnız hissettiğinde sen nasıl birisin? Çok zayıf biriyim, güçsüz biriyim, yetersiz biriyim -işte deyim yerindeyse bir ormanın içinde vahşi hayvanlar arasında kalmış bir ceylan yavrusu gibiyim mi diyorsun? İşte diyorum ki, bak, oraya bir bak: gerçekten sen bu musun? Çünkü bakın, o unuttuğumuzdan dolayı bizde bir kimlik oluşuyor. "Şöyle olursa değerliyim, böyle olursa değersizim; insanlar bana şöyle yaklaşırsa kendimiiyi hissederim, böyle yaklaşırsa kötü hissederim" gibi bir hikaye kurgusu üzerine oturan bir kimlik edinmişiz.
Nedir Ramazan'da, değil mi -günde iki üç öğün yiyoruz, susadığımız zaman içiyoruz; bir alışkanlıklar şeyi var değil mi aslında. Oruç onu ne yapıyor? Onu kırıyor. Diyor ki: bak, dikkat et, sen bunlara alışmışsın, bunlar zorunluluk değil aslında, bunların üzerinde durman lazım; bu alışmış olduğun kalıbı fark et ve o kalıbın sınırlandırıcı çerçevesinden biraz özgürleş. İşte bunu adım adım yaptığımızda, tefekkür ederek, bu anlamda bahsettiğim farkındalığı artırarak, o zaman bir bakacağız ki dünya bomba olup patlasa ya da şu an kıyamet olsa, "çok ilginç, gelin arkadaşlar bakalım kıyamet nasıl kopuyormuş, tefekkür edelim, bir hayretle seyredelim" diyebiliriz. Yoksa "eyvah kıyamet mi kopuyor" kaygısı duymayız. Çünkü -tırnak içinde söylüyorum- senin kıyametin kopmuyor ki; yaratılmış alemin kıyameti kopuyor. Sen Allah'ın üflediği bir ruhsun, senin için kıyamet problemi yok ki. İşte onu idrak edebildiğimiz ölçüde biz o
yanıltıcı benlik ve varoluş algısından yavaş yavaş özgürleşip gerçek varlığımızı fark etmeye başlarız.
Yani Hz. İsa'nın deyimiyle, evimizi sürekli değişen kumların üzerine kurmaktan vazgeçip evimizi kayanın üzerine kurarız. Benim varlığım ne? Benim varlığım -annem, babam, soyum sopum, ilişkilerim vesaire- dersen sen kumların üzerine bir varlık inşa etmişsin demektir. Kum güzel ya da kötü bir şey değil ama kumların üzerine eviniinşa edersen, bırak depremi, bir rüzgarda, bir tayfunda bile dağılıp gider.
Evini kayanın üzerine kuracaksın. Evini kayanın üzerine kurarsan hiçbir sıkıntı yok; etrafın kumluk olsun, hiçbir problem yok. O zaman bütün alemle de doğru bir ilişkikurarız.
Biri senden nefret mi ediyor? Canın sağ olsun, olabilir; o senin sürecin. Benden nefret eden bir insandan ben niye nefret edeyim, değil mi? Buna gerek yok. Ama işte birileribenden nefret edince kendimi kötü hissediyorum -böyle bir benlik algım varsa, tabii kibirinin en ufak bir nefretini hissetsem dağılacağım yani; tetikleneceğim, öfkeleneceğim, üzüleceğim, kırılacağım, kendimi kötü hissedeceğim vesaire. İşte oruç bize gerçek kaynağımıza dair bir farkındalık verir. Yanlış merkezi fark ettirir, doğru merkeze odaklanmamızı tavsiye eder. Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Furkan Suresi 45. Ayet — Metinde açıkça adı geçen ve konuşmacı tarafından iki kez tekrarlanan ayet: "Görmez misin ki Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor? Dileseydi onu sabit ve sakin kılardı. Biz güneşi gölgeye delil kıldık." (meal) - **Editöryal not:** Konuşmacı, orucun sizden öncekilere de yazıldığına dair ayete ("...sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı, umulur ki takvaya erişirsiniz" mealinde) ve "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" mealindeki ayete atıfta bulunmuştur; ancak bu ayetlerin sure/ayet numarası metin içinde belirtilmediğinden, burada isnat edilmeden sadece not olarak bırakılmıştır.
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.