Acı, Ego ve Kendini Bilmek

Kısa Özet

Sohbet, Buda'nın hayat hikâyesinden yola çıkarak acının psikolojik benlikten kaynaklandığını ve gerçek kurtuluşun bu benliğin ötesindeki öz varlığı idrak etmekten geçtiğini anlatıyor. Konuşmacı; hak etme, beklenti, imtihan, riya-ihlas gibi kavramları çeşitli kıssalarla (Habil-Kabil, Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Bektaşi hikâyesi, Necla abla örneği) örnekleyerek insanın hayatının merkezine Allah'ı koyduğunda hem dünyevi zorluklara hem egonun tuzaklarına karşı huzur bulacağını işliyor. Sohbet, nefsin de bir hakkı olduğu ve bu hakkın ona hakikat/marifet öğretmek olduğu vurgusuyla sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Acı, güçlü ve kemikleşmiş bir psikolojik benlikten kaynaklanır; benliğin kendi başına bir gerçekliği yoktur.
  • Din, insanı bir şeye mecbur bırakan değil, benliğin tutsaklığından kurtulma imkânı sunan bir öğretidir.
  • İmtihanlar ve eksiklikler aslında birer "uyandırma servisi"dir; ceza değil, doğru bakılınca lütuftur.
  • İnsan hikâyesinin merkezine Allah'ı koymazsa hayat çemberini hiçbir zaman tamamlayamaz.
  • Nefsin/egonun da bir hakkı vardır: ona hakikat ve marifetle ışık tutmak, mahalle dedikodusu değil.

Kraliyet Çocuğunun Hikâyesi: Acının Gerçekliği

Oğlu aslında. Fakat kral oğlunu çok seviyor. Oğlunu çok sevdiği için de onun hiçbir acı yaşamasını istemiyor. O yüzden de krallığın içinde, yani merkezde, sarayda hiçbir acı olayın olmasına izin vermiyor. Mesela saraydaki çalışanlar belli bir yaşa gelince saraydan çıkarılıyor, daha genç olanları getiriliyor. Sarayda hiç yaşlılık, hastalık, ölüm görmüyor bu da ve bunlardan habersiz bir şekilde yaşıyor uzun bir süre.

Bir gün merakından dolayı kimseye haber vermeden sarayın dışına çıkıyor. Geziyor, işte böyle şehir, birçok şey var, ticaret yapan insanlar, çeşit çeşit işler yapılıyor falan. Bakıyor, birisi elinde baston, iki büklüm yürüyor. "Sen niye böyle yürüyorsun" diyor. "E bu ihtiyarlık" diyor, "ihtiyarlayınca böyle olabilirsin" diyor. Şaşırıyor. "Ben de mi olacağım" diyor. "Evet" diyor, "sen de eğer yaşarsan, belli yaşlara gelirsen ihtiyarlayacaksın" diyor. Şaşırıyor.

Sonra bakıyor, bir insan yatakta, üzerinde, yüzünde bir acı ifadesi. "Sen niye yatıyorsun" diyor. O da diyor ki "ben hastayım". "Hastalık nedir" diyor. "İşte vücudunda bazen ağrı hissedersin, yapmak istediğin bir şeyi yapamazsın, güçsüzlük olur" diyor. "Ben de hasta olacak mıyım" diyor. "Evet" diyor, "sen de olacaksın." Şaşırıyor.

Son olarak bir ölüm törenini izliyor. "Niye hareket etmiyor" diyor. "Öldü" diyor. "İşte ölmek ne demek?" "İşte" diyor, "hiçbir hareket yapamazsın, hiçbir gücün yoktur, hiçbir canlılık hali hissetmezsin, bu ölümdür" diyor. "Ben de ölecek miyim?" "Evet, sen de öleceksin."

O zaman diyor ki "bunlar acıdır ve ben bu acıları aşmalıyım." Sonra evlenmiş, çocuğu varmış, hatta ufak bir bebeği varmış. Hepsiyle vedalaşıyor; karısıyla, çocuğuyla, kundaktaki ufak bebeğiyle. Hepsiyle vedalaşıyor ve sarayı terk ediyor. Seneler geçiyor, bir sürü şey oluyor. En son bir ağacın altında eriyor. Erdiğinde acıdan kurtuluyor, bütün acılar ortadan kalkmış oluyor. Yani gerçek anlamdaki öz varlığını fark ediyor. O özün de hiçbir zaman ölmeyeceğini, hastalanmayacağını ve yaşlanmayacağını anlıyor. Acıdan o zaman kurtuluyor. Anlatabildim mi? Gerçek anlamdaki kurtuluşu orada yaşıyor.

Dolayısıyla Budizm'in temel öğretisi şudur: Psikolojik düzeyde acı gerçektir, yani acı vardır. Acı aşılabilir. Öyleyse acıyı aşmak için yola girer. Temel şey budur; bizde de budur. Anlatabildim mi? Herkeste de budur. Dolayısıyla insan mertçe acıyı çekenin ne olduğunu, kim olduğunu, neyden acı çekildiğini, niçin acı çekildiğini anlamalıdır. Bunu iyi anlarsa, yani olguyu ve o olgudan acı çeken özneyi iyi analiz ederse -- bunlar kimdir, olgu nedir, o olgudan etkilenen ve ondan acı duyan özne nedir, kişi nedir ve gerçekte sen o musun -- işte nihai olarak kavranması gereken şey budur. Sen acı çeken o varlık mısın, yoksa onun ötesinde bir varlığın var mıdır? İşte tasavvufta anlatılan "bir ben vardır, bende benden içeri" denen, "zatına dönmek" denilen, "kendini bulmak" denilen, "kendini bilmek" denilen şey budur.

Kendini bilmek, bedensel ve psikolojik benliği bilmek değildir, kendini bulmaktır. Sen o beden ve benlik değilsin, Allah'a aitsin. Kendini bilen Rabbini bilir -- yani gerçek anlamda kendini bilirsen Rabbini bilebilirsin, onun kaynağıyla bağını fark edersin. Ama gerçek anlamda kendini bilemezsen, o zaman onun kaynağını da gerçek anlamda kavrama şansın olmayacaktır. O yüzden biz acı çekenin kim olduğunu anlamak zorundayız. Ve acı çekenin psikolojik benlik olduğunu, o benlik ne kadar güçlü ise, ne kadar kemikleşmişse acının, problemin, çatışmanın, gerilimin de o derece artacağını kavramak durumundayız.

Eğer siz başarılı olmak, sevilmek, ilgi görmek, etkili olmak, değerli olmak gibi arzular ve isteklerle güçlenmiş, katılaşmış bir psikolojik benliğe sahipseniz, acı çekmemeniz için hiçbir şansınız yok; mecbur acı çekeceksiniz, başka bir ihtimal yok. Eğer gençliğinizle çok övünüyorsanız ve onu seviyorsanız, o gençliği kaybetmemeniz mümkün değil. Mutlaka o gençlik gidecek. Hani yine Bediüzzaman'ın ifadesidir: "Elbette bu gençlik gidecek, öyleyse bunu anla" diyor. Veya mutlaka öleceksin.

Bu şu demek değil ama -- bakın burada bir yanılgıya düşüyoruz. Hani bazı din açısından konuşan insanlar, insanları korkutmak için bunları hatırlatıyorlar. Mevzu burada korkmak değil. "İşte ölüm var, kork; işte ihtiyarlık var, kork; hastalık var, kork" -- hayır bu değil. Ölüm kime geliyor, kim ölüyor, hastalanan ne, ihtiyarlayan ne, bunu anla -- bunu kastediyor. Yoksa din "işte göreceksiniz bir gün geberip gideceksiniz" demiyor. Bu değil. Ölümü aşacak ufku bize göstermek için bunu söylüyor. Yani sen kendini ölecek bir varlık zannediyorsun; ölmeyecek olan varlığını idrak et, ölmeyecek olan varlığının farkına var. Sen o ölümden korkan, ölümden kaçınan, onunla yüzleşmekten çekinen varlık değilsin. Bu farkı fark et.

Sen bedenine bakıp gençliğinle övünüyorsun, veya malına bakıp malınla iftihar ediyorsun. Hatta Kur'an'ın deyimiyle, insan malının kendisini ebedi kılacağını zanneder. Böyle şeyler zannediyorsun; sen yanılıyorsun. Bak, bütün bunlar elden gidecek -- kimin elinden gidecek, onun da farkında mısın? İşte bunu fark et. Yapışıp tutunduğun şeyin mahiyetini bil, geçiciliğini bil. Onlara tutunan egonun da farkına var. İki şeyin farkına var: hem nesnenin hem o nesneye tutulan öznenin. Onun farkına vardığında sonra şunu sor: Gerçekte ben kimim? İşte gerçekte kim olduğunu ne zaman idrak edersen, o zaman kurtuldun demektir. Bütün özgürlük dediğimiz şey de budur.

Mesela ego birçok şeyden korkuyor. Korkan kim? Egomuzdur. Peki korktuğun şeyin ötesinde olan bir varlığının olduğunu biliyor musun? Yani hiçbir şeyin zarar veremeyeceği, hiçbir şeyin yok edemeyeceği, hiçbir şeyin ortadan kaldıramayacağı bir varlığın var. Bunun farkında mısın? İşte ne zaman onun farkına varırsın, o zaman gerçeği buldun ve gerçek anlamda huzura kavuştun demektir. O zaman hayatta yaşadığın hiçbir şey, o ayetin ifadesiyle, ne seni üzer ne korkutur.

Habil ile Kabil Kıssası: Teselli Değil Hakikat

İşte Habil'in kıssasında olduğu gibi. Mesela Habil, kardeşi onu öldürecek olduğu halde bir problem yaşamıyor. Çünkü -- tabii ki biz sözler söylüyoruz, bunu bir de idrak etmemiz lazım. Hani Yunus Emre'nin dediği bir söz var ya, tamam da sen bunun ne demek olduğunu anlayabiliyor musun? Bak, bir söz elbette söyleniyor ama bunu bir meze gibi mi kullanacağız, yoksa gerçekten bunun ne demek olduğunu anlamaya mı çalışacağız?

Halbuki onu orada bir de vazgeçirmeye çalışmış değil mi hocam? Hani "o günaha girmezsiniz" diye. Tabii ki ona şey yapıyor. Diyor ki: "Bak, sen hem benim hem kendi günahını yükleneceksin, hem de benim varoluşuma karşı bir cinayet işleyeceksin, bir de bunun sorumluluğunu taşıyacaksın." Ona üzülüyor, yoksa korkmuyor veya üzülmüyor; "bu kadar mıymış hayatım" gibi bir şey demiyor mesela.

Dolayısıyla burada da bize anlatılan şey nedir? Temelde yine aynı mesajdır. Yani orada Habil'in ve Kabil'in mahiyetini bilmek...

(Mehmet, yok yok, sen şöyle gel. Yanıma gel. Tamamdır, sen geç. Evet.)

Yani bakın tasavvuf, onu konuşmalarımızda kullanmak için değildir. Teselli bulmak için de değildir. Hakikat, insanı son tahlilde teselli etmek için değildir. Teselli psikolojik benliğe hastır, ruhun teselliye ihtiyacı yoktur. Ruhun fark edilmesi kâfidir, ruhun bir ihtiyacı yok. O yüzden İbn-i Arabi, Meryem için nefsin ona hoşa giden sözler söylediğini anlatır; yetmiş tane gibi bir şey söylüyor.

Tabii, bazen aslında bazı kişiler de insanları o benlikleriyle karşı karşıya getirmek için bazı şeyler kullanabilirler. Yani mesela bazen Ömer Hayyam'ın bazı sözleri de öyledir; kişiyi uyandırmak içindir. Bazı Bektaşi hikâyeleri de biraz öyledir.

Görünüşe Değil Öze Bakmak: Bir Bektaşi Hikâyesi

Mesela Bektaşi'nin biri Osmanlı zamanında Topkapı Sarayı'na gitmiş, bakmış kapıda askerler var, hepsi böyle fiyakalı giyinmiş, renkli pahalı elbiseler. Demişler -- "siz kimsiniz" demiş. "Padişahın kapısının kullarıyız" demişler; kapı kulu askerleri denir ya. Bektaşi de kendine bakmış, üstü başı perişan. "Ya Rabbi" demiş, "yakışır mı, şu insanın kapısının kulları böyle giyinmiş, hesapta biz senin kulunuz da bizi böyle mi giydiriyorsun" demiş.

Aslında burada anlattığı şey şu: Bakın, eğer siz meseleyi görüntüye bağlı bir şekilde değerlendirirseniz sonuç bu olur, değil mi? Ama hakiki özdeki zenginliğe bakmayı öğrenirseniz, o zaman dünyada kim güzel giyinmiş, kimin malı mülkü var, kimin yok, önemli olmaz; ölçünüzü oradan vermezsiniz. Ama ölçünüz zahir olursa böyle olur, dersiniz ki "işte padişahın kapı kulları böyle, biz Allah'ın kulları da böyleyiz" diye serzenişte bulunabilirsiniz.

Bunun gibi bazı sufilerin, bazı kişilerin insanları uyarmak için kullandığı sözler vardır: "Bakın iyi düşünün, eğer meseleye nefsin nazarıyla bakarsanız başka türlü olur, ilahi hakikatin nazarıyla bakarsanız başka türlü olur."

Dünyevi İmkânlar Allah'a Yakınlığın Ölçüsü Değildir

Hatta ilginçtir, bir ayette diyor ki: "Onlar bizim zikrimizi unuttuklarında" -- yani bizim varlığımızı unuttuklarında -- "biz onlara dünyanın kapılarını açarız" diyor. Yani maddi imkânları açarız, veririz; Allah bunu söylüyor. Yani mesela biri bizi reddetse, dışlasa, biz onun boğazını sıkmaya çalışırız, imkânlarını kısmaya çalışırız değil mi? Allah tersini söylüyor: "Bizi inkâr edenlere kapılarımızı açarız, ama en nihayetinde onları düşünmedikleri bir şekilde yakalarız" diyor. Yani netice itibariyle dönüş orayadır.

Dolayısıyla o zaman insan şuna dikkat edecek: Ben dünyada sıkıntı da yaşasam, genişlik de yaşasam, bu benim Allah'la olan ilişkimi belirlemez. Mesela "ben Allah'a kul olmaya veya iyi bir insan olmaya çalışıyorum, niye istediklerim olmuyor" demeyeceksiniz; bunun Allah indinde bir yeri yok. Ama diyebilirsiniz ki: "Ben Allah'a iyi bir kul olmaya çalışıyorum ve çok şükür ki onu hissediyorum, onun yakınlığını az çok hissediyorum." Bakın doğru ölçüyü o zaman kurmuş olursunuz. Onun da işareti nedir? Dünyadaki eksiklik ve mahrumiyetler sizi çok fazla etkilemez, Allah'ın size açtığı imkânlar da sizi şımartmaz. İnsanın Allah'a yakınlığının ölçüsü de budur.

Yoksa işte "Allah adama yürü ya kulum demiş" -- bu çok meşhurdur maalesef insanlar arasında. Bakıyorsunuz, neye demiş? Sanırsınız ki dedikleri insan miraç yapmış -- Allah, miraçta peygambere "yürü ya kulum" diyor. Öbürü ise mal bulmuş, yalılarda, saraylarda oturuyor vesaire. Biz diyoruz ki "Allah adama yürü ya kulum demiş." Nereye yürü demiş? Allah kimseye öyle "yürü ya kulum" demez. Allah kime "yürü ya kulum" der? Peygamberlerine ve velilerine der.

"Zenginliği isteyene, ilmi isteyene verir" -- bu genel bir şey değil. Bence genellenecek bir ifade değil. Bazen kişi maddi olarak isteyene bazen verir ama herkese de vermez; o bir genelleme olarak söyleniyor ama tam doğru değil. Zengin olan insanın iyi bir kul olduğu, Allah'a yakın olduğu anlamına gelmez, bağımsızdır. Yani zenginlik, fakirlik dediğimiz -- maddi olarak imkânlı olmak veya imkânların kısıtlılığı -- kişinin ne insaniyetini, ne olgunluğunu, ne Allah'a yakınlığını gösterir; bununla ilgili bize bir bilgi vermez. Böyle bir ilişki yok burada.

Hatta dediğim gibi, kâmil insanlar maddeten belli imkânlara sahip olunca kendine bir sormuş. Bununla ilgili bir menkıbe vardır: Kâmil bir insan birisiyle ortak olmuş, ona bir sermaye vermiş. Öbürü de çalışıyor, ticaret yapıyor. Neyse, sene sonu birçok altını o kişinin önüne koymuş. "Bu nedir" demiş. "Bu senin payın, güzel bir ticaret oldu, bu senin payın" demiş. Adam bir durmuş, içinden demiş ki: "Ya Rabbi, bana dünyayı vererek beni dünyaya mı veriyorsun?" Anlatabildim mi?

Bu şu demek değil: Allah'ın maddi zenginlik verdiği bir insan kötü bir insandır veyahut Allah'tan uzaktır -- değil. Ama bakın o kâmil insan neye bakıyor? Kendine bakıyor: "Acaba Allah benim kalbimde dünyaya karşı bir meyil, bir arzu hissetti de mi bana bunları veriyor? Yoksa 'al kulum, sen bunları doğru ve güzel bir şekilde kullan' diye mi veriyor?" Ona bakmış.

Hak Etme Kavramını Aşmak

Bakın, hak etme kavramını da aşmak gerekiyor hepimizin. Anlatabildim mi? Bizim hak ettiğimiz tek bir şey var ve hak etmekten mutlu olacağımız: Allah'ın kulu oluşumuz. Başka bir şey bizim hak olarak arayacağımız bir şey değil. Anlatabildim mi? Bizim hak olarak arayacağımız tek şey, Allah'ın insana verdiği ama bizim farkında olmadığımız şey: Allah'a kul olmak. Yani Allah'a olan yakınlığının farkına varmak ve ondan geldiğini bilmek, bunu idrak etmek. Gerisi konusunda Allah hiçbir zaman meseleyi "hak ettin, etmedin" şeklinde tanımlamamıştır.

"Allah'ın rızasını kazanmak değil mi hocam?" Aynen. Yani sen gerçekten insan olduğunun farkında mısın ve Allah'tan olduğunun, Allah'a ait olduğunun farkında mısın? Gerisi hiçbir zaman asli bir şey değildir. Bir iş yaptın, görünürde o işin gerektirdiği sonuca ulaşamadın -- insan şunu düşünmemeli: "Ben şunu hak etmiştim ama ulaşamadım." Hayır, manasız bir düşünce bu. Hatta bir ayet vardır: "İnsana çalıştığından başkası yoktur" diyor. Aslında bu birçok şekilde anlaşılan bir ayet, ben de şöyle yorumlayayım: Sen çalıştığında ne yaptıysan onu yaptın; Allah ona bakacak, ne yaptığına bakacak. Yoksa "çalıştım, şu sonuca ulaşacağım; çalıştım, şunu elde edeceğim" -- böyle bir şey yok. Sana çalıştığın var diyor, senin çaban.

Sonuç Beklemeden Çalışmak

Öğrencinin çalışması gibi: öğrenci çalışsın ama bazen az, bazen çok alır -- aynen. Yani sana çalıştığın kadarı var. Diyelim ki sen çalıştın, öğretmen de daha önce uyarmadığı, söylemediği halde gidip başka yerden soru sordu -- önemli değil. Sen ne yaptın? Sen çalıştın, tamam, mesele bu.

Diyelim ki iyilik, güzellik, hayır adına elinden geleni yaptın -- tamam, budur. Ama sonucunu elde edemedin, veya bunun sonucunda tahmin ettiğin bir sonuç elde etmedin -- önemli değil, senin işin orası değil. Veya "şunu hak ettim aslında ben" -- yok, öyle bir şey yok. Sen, yaratıcının sana iyi, güzel, doğru adına yaşattığı, hissettirdiği şeyi idrak ettin ve onu yansıttın mı hayatında -- tamam, mesele bu. Öbürü egonun tuzağı: "Ben bunu hak ettim, bu kadar çalışıyorum ama karşılığını görmüyorum" veya "bu kadar iyi davranıyorum, hiç kimse kıymetimi bilmiyor" -- bütün bunlar ego hikâyeleridir, tuzaklardır.

Bir şey söyleyeyim: Bu kafeteryalara girmeden önce şey demiştim ya, ben hayalimi peşini bırakmıştım. Şimdi bu benim çok ani olan bir şey oldu. Ben hemen otomatik olarak "ya Resulallah, bu bana nasip etti" dedim, çok şükür hayalimi. Demek ki Rasul bunu daha hızlı verecek. Şimdi bana insanlar diyor ki "nasıl böyle bir cesaretle iş yaparsın?" Ben diyorum ki: "Ben çalışacağım, kazanacağım ya da kazanmayacağım -- ben elimden geleni yapacağım, ben olayı bitiririm." Aynen. Yani biz sonuç bekleyen değiliz. Sonuç bekleme tuzağından kurtulmamız gerekir. Bu egonun bir tuzağıdır ve çok manasızdır, insanın hayatını hep berbat eder. Çünkü bakın, hayatta tırnak içinde egosunun hak ettiği şeyi tamamıyla bulmuş bir insan yoktur. Gerek yok buna, bu manasız bir ilişki kurma tarzıdır. Biz öyle değiliz.

Mesela sen eşine, arkadaşına, dostuna, evladına iyi, güzel, doğru adına davrandın mı? Davrandın, tamam, bak ne güzel. Sana ne var, ayetin ifadesiyle, insana sa'yinden yani yaptığından başka bir şey yoktur. Sen ne yaptın? İyi, güzel ve doğruyu yaptın, tamam bitti. Ama bunu kimse anlamıyor -- senin sorunun değil. Bunun kıymetini bilmiyor -- senin sorunun değil. Bunu kimse takdir etmiyor -- senin sorunun değil. Bu kimin sorunu? Egonun sorunu. O sorunu egoya bırak, egoyu da bir kenara bırak. O zaman herhangi bir problemin olmayacaktır. Çünkü efendisi ego olan bir kişinin kendi işi de zordur, muhatap olduğu insanların problemi de çok olur. Onun için biz egomuzu efendimiz yapma tuzağından kurtulmalıyız. Ve bakın, o zaman özgür oluruz.

Egoyu Efendi Yapmanın Tuzağı

Çünkü dikkat edin, insanın egosu kişiyi aslında başkalarına mahkûm eder; başkalarına esir eder, başkalarının algısına, beklentilerine, düşüncelerine, duygularına esir eder. Mesela modern insan bunu göremiyor, görmekte zorlanıyor; üstelik de özgürlük kavramının en çok kullanıldığı bir dünyada yaşıyoruz, değil mi? "Özgürüm" diyoruz, "kimse bana karışamaz." Emin misin? Diyorum, "kimse sana karışmıyor mu? Kendini beğendirmek istemiyor musun?" "İstiyorum." Evet, yüzlerce insan karışıyor sana; yüzlerce insana kendini beğendirmeye çalışıyorsun.

Bana bir tane çocuk geldi. Çocuk diyor ki, "sabah uyanıyorum, hemen duş alıyorum, iki saat sürüyor." Erkek çocuk, saçını ön çekiyor falan. "Dersler berbat ama" diyor. Tabii, çünkü onun ders olarak gördüğü şey, insanların beğenmesi. Ve diyor ki "ben özgürüm, ben istediğimi yaparım." Senin o saç şeklini hiç kimse beğenmese, ertesi gün aynı saç şeklini yapacak mısın? Yapamayacaksın. Veya yaptığın bu şekli bu sefer insanlara nispet ediyorsun, "umurumda değil" diye. Bak, "umurumda değil" demen de bir tür -- yani tersinden bir şey: insanlara onları umursamadığını göstereceksin. Niye göstereceksin? Çünkü onların algısını son tahlilde umursuyorsun. Peki böyle bir tuzağa gerek var mı? İnsan niye kendini böyle bir zorluğa soksun?

Onun için egonun insana yaptığını başka hayatta kimse yapamaz. Özgürlük egodan özgürlüktür, egonun tuzağından özgürlüktür. Ve gerçek anlamda kişi egosunun tutsaklığından, egosunun tahakkümünden çıktığı zaman özgürleşir.

Riyadan İhlasa: Özgürlük Olarak Din

Onun için mesela biz riya diyoruz veya ihlas diyoruz. Şimdi tabii ki insanlara "riyadan kaçının, ihlaslı olun" deyince dini bir vaaz zannediliyor. Halbuki bunu böyle vermemek lazım. "Özgür olmak istiyor musun? Özgürleş." Dinden de soğutuyorlar insanları böyle söyleyerek. Çünkü aslında o kavramların zemini o kadar bozulmuş veya o kadar flu hale gelmiş ki, "riyadan kaçının, ihlaslı olun" desek gene dini bir şey gibi algılanıyor. Böyle demiyoruz; diyoruz ki "sen özgür olmak istiyor musun?" "İstiyorum." "O zaman insanların algısına odaklanma." İşte bu aslında riyadan kurtulmak demek. Riya dediğimiz, görülmek, insanların bizi görmesini istemek. Ama meseleyi riyayı sadece neye sıkıştırıyoruz? İbadetler konusuna sıkıştırıyoruz. Hayır, sen kendini insanlara beğendirmek istediğin her anda riya içindesin. Bu senin kendi kendine bir tuzağın, kendini esir etme tuzağın.

O zaman insanların algısını insanlara bırak. Sen iyi, doğru ve güzel bir insan ol. Neyi niçin yapıyorsun? Bir şeyi olması gerektiği için yapıyorsun. İşte buna da ihlas denir; egonun hiçbir arzusunun, idealinin, korkusunun, beklentisinin olmadığı bir şekilde eylemde bulunmak. Buna da ihlas diyoruz. Ama bakın, dini tabir kullanmıyoruz, modernize ediyoruz.

İşte burada da şunu kavramak lazım: Bizde hangi doğal olmayan etkiler var? Çünkü bunlar bizim üzerimizde kaldığı müddetçe biz kendimizi gerekli şekilde dönüştüremeyiz. Toplumda bize yüklenen bir kısım manasız, gereksiz veya yanlış düşünceler ve algılar var. Biz bunları fark etmeli ve teker teker nötralize etmeliyiz. Mesela "başarılı olmazsan seni kimse takdir etmez" -- bunu bir çocuk sorgulayamaz. Takdir etmezlerse ne olur diye soramaz, hemen bekler. Halbuki ben kimsenin takdirini beklemiyorum; ben sadece imkân ve kabiliyetlerimi en doğru ve güzel şekilde ortaya koymaya çalışıyorum, bu kadar. İnsanlar bunu takdir de edebilir, etmeyebilir de. Bu benimle ilgili bir şey değil. O zaman ne oldu? Kişi dengelenmiş oldu.

Bugün bütün psikolojik meselelerin, küçüğün büyüğün hepsi nereye dayanıyor? Bu benlik problemine dayanıyor. Bunu ortadan kaldırdığınız an her şey düzelir. Aslında bu hem çok kolay hem zor görünen bir şeydir. Çok kolaydır çünkü gerçekliği yok; benliğin bir gerçekliği yok. Siz "o benlik boş bir şeydir, o bana hizmet edecek, ben ona hizmet etmeyeceğim" dediğinizde ortadan kalkar. Buna cesaret edemediğinizde o çok güçlüdür. Anladın mı? Cesaret ettiğinizde, doğru cevabı verdiğinizde, o zaten bir şey taşımıyor, bir değer taşımıyor.

Beklentilerden Kurtulmak: Hz. İbrahim Örneği

Bir şey söyleyeyim: Hepimizin evladı var, diyelim. Şimdi genelde hep şöyle deriz: "Bu bana bakar mı, hayrolacak bunlar" diye. Halbuki biz anne-baba olarak -- mesela biz onlara bakarken, Allah nasip ediyor -- ama bir beklentiye girince, mesela "hep parklara falan gidiyor, gelinim bana bakıyor mu, oğlum bakıyor mu" diye. Halbuki biz anne babayız değil mi, iyi tarafa mesela: ona iyi bir evlat yetiştireceğiz, onu düşünmeliyiz, "o bize bakacak mı" diye değil.

Ben mesela bunu çok yaşamıştım. Hep böyle bakıyorum insana: "Senin gelinin sana bakıyor mu, senin oğlun bakıyor mu" diye hep bir şikâyet alıyorum. Aynı şekilde buna, bu beklentiye girmemek lazım. Kesinlikle. Bütün bunlar tuzaktır. "Allah bana bakıyor" değil mi? İnsan meseleyi doğru bir yerden tutmadığında bütün meseleler tersyüz olur ve gerçekte algılamamız gereken şeyi algılamadığımız gibi, odaklanmamız gereken şeye de odaklanmamış oluruz. Bir ebeveyn çocuğuna, gelinine, ona buna odaklanır; bırak ona odaklanmayı, yaratıcına odaklan.

Yani Hz. İbrahim ateşe atılırken neye odaklanıyordu? Hatta menkıbelerde anlatılır: Cebrail der ki "Allah'tan bir şey istiyor musun, ileteyim." Der ki "Allah benim halimi görüyor, o ne dilerse o olur, ben de ona razıyım." Anlatabildim mi? Yani sen neye odaklısın? Allah isterse seni yedi kat yabancıya baktırır. Eğer sen gözünü çocuğuna bağlarsan, bir bakarsın en iyi bildiğin, en çok bel bağladığın kişi senden yüz çevirebilir. Ki öyle oluyor zaten.

Aslında o da insana bir lütuftur. Bak neye dayanacağını bil. Onu da insanlar yanlış anlıyor, o bir ceza değildir. Bazen en bağlı olduğu çocuğu ona en büyük darbeyi vurur, en çok bel bağladığı kişiden en büyük darbeyi yer. Bu kötü bir şey değil, bu doğru yerden bakarsan ilahi bir lütuftur.

İmtihan Aslında Bir Uyandırma Servisidir

Orada aslında imtihan derken biz şöyle anlamalıyız: Allah nerede yanılıyorsan ve ne ölçüde samimiysen, Allah o ölçüde seni o konuda uyandırmaya çalışıyor. Anlatabildim mi? Yani sen Allah'ın katında samimiysen, Allah'a karşı bir samimiyetin varsa, Allah nerede yanılıyorsan orada seni uyandırmaya çalışıyor. Onun için hayatta bütün zorluklar, modern insanın veya günümüz insanının "imtihan" dediği noktalar aslında insan için birer uyandırma alanıdır. Seni uyandırıyor.

Mesela malına güvenmişsin, malına bir zarar geliyor, uyandırıyor seni. Şöhretini önemsiyorsun, onunla var olduğunu düşünüyorsun, Allah şöhretine bir şey getiriyor, uyandırıyor. Güzelliğine, parana, malına, mülküne, makamına, mesleğine güveniyorsun; Allah ona bir zarar getiriyor, bir eksiklik oluşturuyor -- aslında bu seni uyandırıyor. Yoksa "sen mutlu mutlu gidiyorsun, Allah da işi gücü yokmuş gibi seni sürekli imtihan ediyor" -- yok, böyle bir şey değil. Seni uyandırıyor. Sen orada uyuyorsun. Mesela bir malla gidiyorsun, uyumuşsun; Allah da diyor ki "ben kulumun uyumasını istemem, uyansın isterim," seni uyandırıyor orada. Bu, egonun açısından bakarsan imtihan gibi gelir; egonun ötesinden bakarsan bir lütuf ve ikram gibi gelir. Sen dersin ki: "Ya ben uyuyormuşum malla, evlatla, şununla bununla, beni çok mutlu ettiğini düşündüğüm bir ilişkiyle; ne güzel gidiyordum, uyuyordum aslında."

Uyurken o kişiden tahmin edilmedik bir hareket, bir tutum geldi, birden uyandın. Psikolojik tabiriyle travmaya uğradın. Aslında ne o? Uyandırma servisi. Seni uyandırıyor, sana diyor ki "bak, senin uyumanı istemiyorum, sen nihayette zaten son tahlilde uyanacaksın ama ben seni ondan önce uyandırmak istiyorum, ondan haberdar olmanı istiyorum." O zaman seni, o konuda uyuduğun, aslında kendini uyuşturduğun şey konusunda uyandırıyor. Aynen, kendini uyuşturarak uyuttuğun şey konusunda uyandırıyor. Bu nedir? İşte o ayette "biz sizi bazı şeylerden eksilterek uyandırmaya çalışıyoruz" diyor -- galiba Ankebut suresinde, emin değilim. Yani mesele uyanıştır, bütün mesele budur. Yoksa mesele "ego nasıl daha mutlu olabilir" değildir. Bakın dünyadaki bütün mutluluk teorileri bunun üzerine oturur: egomuz nasıl daha mutlu olur, ne olursa daha mutlu oluruz -- bu egonun perspektifi, egonun çerçevesi içinde nasıl daha mutlu oluruz. Halbuki bu da bir doyumsuzluğa işaret ediyor.

Burada şunu anlamak lazım: Egonun bütün bu hikâyelerinin aslında başlığı şudur: "Nasıl daha iyi uyuyabiliriz?" Aslında bunu anlatıyorlar. Allah ise "nasıl daha uyanabiliriz" der. Onun için, deyim yerindeyse, Allah'ın hesabıyla egonun hesabı birbirinden çok farklıdır. İnsanın dünyayla ve Allah'la arasında hep bir gerilim var, değil mi? Fark ettiğimiz ve etmediğimiz bir gerilim içindeyiz Allah'la. Bu nedenle egonun hesabı ve hayali başka, Allah'ın bizim için istediği şey daha başka.

Allah peygamberlerini niçin zorluklarla muhatap etmiş? Niçin peygamber taşlanmış? Uyandırmak için. Niçin yetim? Uyandırmak için. Hatta bir sufinin ifadesiyle, Allah peygamberini bütün o zahiri ve görünür desteklerden -- anne, baba vesaire -- uzak tutmuş. Neden? "Senin gerçek ve hakiki dayanağın benim," bunu ona hatırlatmış. Bu da güzel bir hatırlatma.

O yüzden hayatta herhangi bir konuda bir mahrumiyet, bir eksiklik yaşıyorsanız, bu sizin için iyi bir şeydir, kötü bir şey değildir. O eksikliğini duyduğunuz şey yarın öbür gün olabilir, bu ayrı bir konu; ama şu anda bir şeyin eksikliğini mi duyuyorsunuz? Bu size şu imkânı sağlar: bu eksikliği duyan benliğin hâkimiyetinden kurtulma imkânı verir size. Ne konuda eksiklik hissediyorsun, ne konuda mahrumiyet hissediyorsun, ne konuda kendini mutsuz görüyorsun -- bunu kendine dert eden, bunu mahrumiyet olarak algılayan benliğin tutsaklığından kurtulmak için bu sana bir şanstır, bir imkândır, bir lütuftur, bir kapıdır. Hatta Hazreti Mevlana'nın ifadesiyle, Allah sana bütün kapıları kapattığında sana kendi kapısını göstermek istiyor demektir.

Bakın nereden nereye bakıyor değil mi? Onun için biz bazen ikili ilişkilerde şunu deriz: "Kafanı yukarı kaldır." Yukarı derken maddi dünyanın yukarısı değil; sen ve yaratıcının arasındaki ilişkine bak. "Bu kadar diyelim ki eşinle ilişkine odaklanma," değil mi? Biraz kafanı yukarı kaldır. Ben neyim, ben kimim, Allah'la aramdaki o hakiki ilişki nedir? Sonra onun ışığında insani düzeydeki ilişkilerini de gör.

Onun için her zaman hatırlatıyoruz ya, Hazreti Asiye Allah'la olan ilişkisini gördüğü için Firavun'la olan ilişkisinden dolayı o kadar dert içinde olmadı. Duasında dedi ki: "Bana katından bir yer yap, bana katında bir ev ver, senin katındaki yeri bana göster ve beni bu dünya hayatındaki olumsuz etkilerden muhafaza et."

Ben Kimim Sorusunun Cevabı: Allah'a Aitlik

Bakın bakış nasıl, değil mi? Bakış nasıl bir bakış? İşte o yüzden insan ne zaman dünyevi düzlemde bir olumsuzluk, negatiflik gördüğünde şunu sormalı kendine: Ben kimim? Ve "ben kimim"in cevabını Allah'la bağlantılı olarak vermeli. "Ben kimim? Ben bu dünyaya aziz bir misafir olarak gönderilmiş bir varlığım; bir şey olmadı diye kendimi mi üzeyim?" Allah şunu demez mi: "Bu sana yakışır mı?" Değil mi? Aslında Allah her an insana bunu der: "Bu sana yakışır mı?" Değil mi? "Şu olaydan dolayı üzülüyorsun, şu şeyden dolayı kendini şanssız hissediyorsun, bu meseleden dolayı kederleniyorsun -- bu sana yakışır mı?" Bu insana yakışan bir şey değildir. Ve Allah, insana yakışmayan bir şeyin insanda olmasını istemez, insan için istemez. Zaten gönderilen bütün mesaj, bütün vahiy budur.

Veya dünya ile yetinen bir insana Allah der ki "bu sana yakışır mı?" Mesela insan bir şey için "ben bunu hak ediyorum" der; Allah da yukarıdan şunu der: "Sadece bunu mu hak ediyorsun? Veya bunu mu hak ettiğini düşünüyorsun? Bu kadar bir varlık mısın?" değil mi? İnsan kendini aslında bu anlamda düşürdüğünün farkında değil. Allah diyor ki "sen beni hak ediyorsun." Biz diyoruz ki "yok, estağfurullah, ben işte birisi beni sevse de ilgi gösterse bunu hak ediyorum" diyoruz. Allah kendisini insanın önüne koyuyor: "Sen beni hak ediyorsun" diyor -- sonsuz güzelliği, mutlak varlığı, ilahi yakınlığı hak ediyorsun. Diğer şeyler hayatın süreci içinde olur olmaz olur, onlar da benim nimetlerimdir, onları da ikram ediyorum ama senin asıl hak ettiğin Allah'tır.

Allah'ı hak ediyorsan neyi hak ettiğini de biliyor olman gerekir. Onun için gerçek anlamda Allah'ın din ile insana sunduğu şey nedir? Tek bir şeydir aslında: Benliğini benim gösterdiğim şekilde kullan ve kesinlikle benliğine mahkûm olma. Allah insanı prangalarından kurtarmak istiyor. Dinin nihai maksadı budur. Din bize benliğin tutsaklığından kurtulma imkânı veren öğretidir. Din anlamı budur.

Toparlarsak: Din, bize benliğimizden kurtulma imkânını hatırlatan ve bu imkânın gerçekleşmesini sağlayan öğretidir. Temelde budur. Din insanı tutsak hale getirmez, onu bir şeye zorlamaz. Din, nerede zorlandığını sana gösterir; insanı zorlamak için gelmemiş, nerede zorlandığını sana gösteriyor. Diyor ki "sen nerede zorlanıyorsun, bu noktada. Niye zorlandığının farkında mısın? Hayatın seni niye zorladığının farkında mısın?" Anlatabildim mi? "İşte ben sana onu gösteriyorum" diyor Allah. Ve bize geçici bir reçete sunmuyor.

Dikkat edin, ilginçtir o Kur'an'daki ayet: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah onlara kendilerini unutturur" diyor. Bunu ters çevirerek söyleyelim: "Onlar Allah'ı hatırladı, Allah da onlara kendilerini hatırlattı." Hani tersinden okursanız manası budur. Bütün ayetlere Celal ve Cemal boyutuyla bakar mısınız? Onlar Allah'ı hatırladı, Allah da onlara kendilerini hatırlattı. Demek ki sen, merkezinde Allah olan bir varlıksın. Allah'ı hatırlayınca kendini hatırlarsın.

Öyleyse biz niye Allah'ı hatırlayalım? Cennet için mi, veya iyi bir kul olmak için mi? Hayır, hiçbiri değil. Allah'ı niçin hatırlamalısın? Kendini hatırlamak için. Allah niye sana kendini hatırlatıyor? Mesele merkezinde Allah olanı bulmaktır. Onu bulduğun an kendin olursun. Onun için maneviyat olmadan, hakikat olmadan kendini bulmak mümkün değildir. İnsanlar diyor, "dine niye ihtiyacınız var?" Cevap: kendini bulmak için ihtiyacı var. Temel şey kendini bulmaktır, başka bir şey değil.

Peki olmadığında ne olur? Olmadığında sen kendini psikolojik bir varlık zannedersin. Din olmazsa ne olur? İşte mevcut durum bu oluyor: sen zannediyorsun ki kendini bir anne babanın evliliği nedeniyle dünyaya gelmiş ve dünyada bir kısım mutlu edici ve mutsuz edici şeyleri yaşayıp ikisi arasında pinpon topu gibi gidip gelen bir varlıksın. Din olmayınca bu olur. Şimdi düşünün, Allah'ın yeryüzüne aziz bir misafir olarak gönderdiği bir insansın diyor -- ilahi mesaj bu. Sen diyorsun ki "işte tesadüfen birileri evlenmiş, beraber olmuşlar, ben de dünyaya gelmişim." Hangi hikâye sana yakışır, hangi hikâye gerçektir?

Normalde biz insanlar dünyaya gelmişiz, dünya bizim için yaratılmış; halbuki biz insanlar sanki dünya için yaratılmış gibi, dünyalık şeylerin peşinde koşmaktan öyle bir duruma geliyoruz değil mi? Hadiste vardır, kutsi bir hadis: "Dünyayı insan için yarattım, insanı da kendim için yarattım." Doğru şey bu -- "kendim için" dedi, yani kendisinin bütün isimlerini, sıfatlarını en mükemmel şekilde yansıttığı, gösterdiği bir varlık; insan bunun için yaratılmış. Allah'ı en mükemmel şekilde gösterecek bir aynasın sen. Yoksa sen dünya için yaratılmamışsın; bir evlilik için, bir çoluk çocuk için, dünyada bir şey yapmak için yaratılmamışsın. Sen, kendine hizmet için yaratılmış, hem de en kötü şekilde hizmet eden bir varlıksın. Dünyadan bir şey dileniyorsun, değil mi? Dünyaya diyorsun ki "beni tanı, beni kabul et, benim varlığımın farkına var," insanlara diyorsun.

Onun için bakın, ilahi mesaj nedir? Allah'a aitsin ve onun aynasısın. Psikolojik mesaj nedir? Sen insanlara aitsin, dünyaya aitsin ve onlardan onay almaya ihtiyacın var. Onlardan onay almadığın zaman sen insan gibi hissetmezsin. Sen kendini toplumun onayına, takdirine mahkûm kılıyorsun.

Şimdi düşünelim, özgürlük hangisidir? Veya din gerekli midir, gereksiz midir? Buradan bakmak durumundayız. Niçin tarih boyunca her zaman din olmuştur? Bu yüzden olmuştur. Modern zamanda niye din yavaş yavaş zayıflıyor? Çünkü insanlar psikolojik hikâyelerine gerçek diye bakıyorlar. Burada kaybeden insandır. Yani insan güya Allah'a karşı özgürleşmeye çalışırken aslında kendine karşı bir yabancılaşma yaşıyor. Allah'a karşı güya özgürleşmek, yani ondan ayrı bir varlığa sahip olduğunu düşünmek, kendine yabancılaşmaktır. Kendine yabancılaştığı zaman insan, işte o zaman kendine en büyük darbeyi vurmuş olur.

Onun için modernizmin tanımı burada yatar: kişiyi bedensel ve psikolojik bir varlık olarak algılamasında, onu o sınırlara hapsetmesinde yatar. Yoksa bir beden ve bir psikolojin yok değil, var; ama sen asıl o değilsin. Sen aslında Allah'ı unutmakla kendine yabancılaşıyorsun.

Onun için hep tekrar ederim: Bir Sufi hep şu soruyu sorardı -- diyelim ki bir talebesini herhangi bir durumda görse sorardı: "Allah mutlu musun?" Aslında bununla neyi hatırlatıyor? "Bak, şu an psikolojinle mutsuzsun ama Allah'la mutlu ol, hatırla." Şu an o psikolojik benliğin seni mutsuz ediyor; Allah'la mutlu ol, mutluluğun onunla olsun. O zaman sen gerçekten insan olmanın gerçek anlamda değerini fark etmiş ve yaşamış olursun.

Onun için kendine yabancılaşma evrensel bir hikâyedir ve bunun farkına varıp bu yabancılaşmayı ortadan kaldırmalıyız. Kişi kendinin farkındalığını unuttuğunda kendine yabancılaşır. Ve bugün bizim "ben" dediğimiz şey aslında gerçek ben değil, kendimize yabancılaştığımız kimliktir. "Ben" diye bir cümle kurduğumuzda aslında ne kurduğumuzu iyi düşünelim. Hatta bunu anlamak için şöyle yapalım: "Ben" dedikten sonra öyle bir cümle kur ki o cümlede yaratılmış bir şey olmasın. Mesela "ben iyi bir öğrenim gördüm" -- bu yaratılmış bir şey. "Ben falanın çocuğuyum, eşiyim, arkadaşıyım" -- hepsi yaratılmış, değil mi? Öyle bir cümle kurun ki "ben" dedikten sonra o cümlede yaratılmış bir şey olmasın. "Ben... Allah'a aidim" -- bakın yaratılmış hiçbir şey yok, senin gerçek varlığın bu. Yaratılmış bir yanın var mı? Tabii ki var, ama gerçek anlamda "ben" dediğinde o cümlenin içinde yaratılmış bir şey olmamalı.

Merkezine Allah'ı Koyarak Çemberi Tamamlamak

Onun için Hz. Muhammed kimdir? Abdullah'ın oğlu mudur? Bize deriz ya bazen, "öksüzdü, yetimdi, babası doğmadan öldü, annesi altı yaşında öldü, şu oldu bu oldu" -- hep Hz. Muhammed'i ne olarak tanıtır bazı insanlar? Böyle öksüz, yetim, şu bu diye. Bu değil Hz. Muhammed. Hz. Muhammed Allah'ın elçisidir. Onu da bir kenara bırak, çünkü elçilik de yaratılmış, geçici bir fonksiyondur. Hz. Muhammed Allah'ın kuludur, Allah'a aittir. Hz. Muhammed budur. Hz. Muhammed Allah'ın aynasıdır, Hz. Muhammed Allah'ı en güzel şekilde gösterendir. Hz. Muhammed son tahlilde Allah'a aittir ve bu aidiyetin idrakinde olandır. Bu kadar.

"Onun için devrim de değil diyorlar, bu nasıl bir yaklaşımdır hocam?" Devrim de yaratılmış bir şey, onu da kenara koymak lazım. En büyük devrim egodan uzaklaşan devrimdir. Evet, dediğimiz gibi, yaratılmış her şeyi bir kenara -- bu, onların hiçbir değeri yok anlamında değil.

Önce bir daire çizmek için önce merkez tespit edilir değil mi, o merkeze pergelin bir ucu konur, ondan sonra çevresi çizilir. Şimdi biz merkezimizi bilmeden, merkeze noktayı koymadan çember çizmeye çalışıyoruz. Hiçbir zaman, hiçbir insan merkeze noktayı koymadan çember çizemez. Modernizm, nokta koymadan çember çizmeye çalışmaktır. Hiçbir zaman o yaratılıştaki hayat çemberinizi tamamlayamazsınız. Hep bir şey olur, bir problem olur. Neden? Merkezden yoksunsunuz. Merkezinde Allah var, o zaman çemberi çizebilirsin.

Dünyada bütün insanlar sana kötülük yapsa, en iyi dostun, arkadaşın seni hayal kırıklığına uğratsa, en büyük problemleri yaşasan, şunu dersin: "Ben Allah'ın kuluyum, ona aidim ve bu dünyada şu veya bu olaylar içerisinde her zaman insan olmaya çalıştım." Bak, çemberi tamamladın, değil mi? Merkezin var, merkezin olduğu için çemberi de çizdin. Ama diyelim ki mutlu bir yuva kurdum dedin, sonra aldatıldın -- bak, merkez yok. Veya hayat güzel gidiyordu, deprem oldu, her şeyi kaybettim, değil mi? Veya çocuğum vardı, yetiştirdim, büyüttüm, tıp okuyordu ama bir kazada kurban gitti -- çember çizilmedi, hep açık, bir türlü çemberi tamamlayamazsın. "Hayatta beni bir seven, anlayan olmadı" -- çember zaten sonuna kadar açık, hiçbir zaman kapatma şansın yok.

Ama merkezi koy, de ki "ben Allah'a aidim" ve bu hiçbir zaman değişmez, sonra çemberi çizebilirsin: "Hayatta zaman zaman beni anlayan insanlar oldu, anlayan bazı insanlar daha sonra anlamaz oldu, anlamadığını düşündüğüm insanlar da anladı. Bu tabii ki onların süreçleri, hepsine saygı duyuyorum. Ben her durumda çok mutlu ve huzurluydum." Bak, çemberi de çizdin, merkezini de buldun. Ama öbürü, hayatta hiçbir zaman o çemberi tamamlayamaz.

Onun için merkezsiz bir çember çizilebilirse, o zaman Allahsız veya maneviyatsız bir hayat yaşayabilir bir insan veya insanlık; ama bu mümkün değilse, o zaman insanlık hiçbir zaman bunu yaşayamaz. Peki yaşamıyorlar, problem yok, insan kendisi dikkat edecek. Sen bunu gerçekleştir, insan kendi sorumluluğunu burada almalı ve kendi çerçevesinde bu kemali, bu dengeyi bulmalıdır.

Yoksa öbür noktada benlik der ki: "Ama insanlar böyle değil, insanlar her şeyi kaybetmiş, işte samimiyet kalmamış" -- bak, merkez yok. Merkez yoksa cümle kurmayacaksınız, kurduğunuz her cümle sizi karalamaya götürür. Merkez olmayınca ne yapıyoruz? Bir sürü karalarsın, boş şekiller çizersin, sürekli karalama olur. Sürekli dersin ki "ama insanlarda samimiyet kalmamış, kimse kıymet bilmiyor" -- bir sürü hikâye, merkez ortada yok. Onun için sen kendi merkezini bulduğun an, o zaman güzel bir hikâye yazabilirsin. Merkezin yoksa hikâyenin hiçbir zaman gerçek bir başı da yoktur, sonu da yoktur, düzeni de yoktur.

Ama düşünün, peygamberler, Hazreti Yusuf, olur olmaz her şeyi yaşamışlar; bir karamsarlık hikâyesi var mı? Bir şikâyet hikâyesi var mı? Peki bize bu kadar şey niye anlatılıyor? Dikkat edin, bütün hikâyelerin özünde ne var orada? Allah var, değil mi? Mesela Hz. Yusuf'un hikâyesinden Allah'ı çıkarın, hikâye berbat bir hale gelir. Hz. Muhammed'in hayatından Allah'ı çıkarın, ne kadar berbat bir hikâye olur. İnsan hikâyesinin temeline Allah'ı, kendisinin temeli olan Allah'ı koymalıdır.

İşte o zaman dikkat edin, o ayet bence çok muhteşem, fevkalade mühim bir ayettir: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Çok fevkalade, belki Kur'an'ın merkezi diyebileceğimiz ayetlerden biridir; çok temel, çok büyük bir hakikate işaret ediyor. "Onlar Allah'ı unuttu, Allah onlara kendilerini unutturdu" -- kâmil veya mümin bir insan açısından söyleyelim ayeti: "Onlar Allah'ı hatırladılar, Allah da onlara kendilerini hatırlattı." Kendilerini hatırladıklarında, parantez içinde devam edelim, benliklerine mahkûm olmaktan kurtuldular ve benliklerinin hikâyesine artık inanmadılar. İnsan kendini hatırladığında benliğin hikâyesi kaybolur. O hikâye kendine göre bir değere sahip, fakat artık o benim hikâyem değildir. Anlatabildim mi? Benim asıl hikâyem değildir.

Mesela bana "hayat hikâyeni anlat" desem, adam der ki "ya anlatsam roman olur, film olur, ne alakası var, anlat hikâyeni." "Allah beni severek var etti ve ben ona aidim" -- bak, süper bir hikâye değil mi?

Gerçek Hikâyen: Egonun Anlattığı Değil

Ne yok, "annem böyleydi, babam böyleydi, şu şeyi yaşadım, bu bana kötülük yaptı, bu beni anlamadı, bu beni aldattı" -- sonra onları ekleyebilirsin, "şöyle şöyle şeyler de başımdan geçti" diye, parantez içinde. Ama bak, hikâyen ne? Hikâyen Allah'la başlayan, onunla devam eden ve onunla ebediyete kadar sürüp gidecek bir hikâyedir. Başka türlü bir hikâyen varsa, o hikâye senin hikâyen değildir. Birisi ona "senin hikâyen" diyorsa, bunu en çok diyen egodur. O egoya karşı vereceğin bir cevabın olmalı. O cevabı veremezsen, o sana sorun üretir.

Egonun Cevapsızlığı ve Nefsin Hakkı

Bakın, ego hiçbir zaman adam gibi bir cevap vermez insana. Egonun vereceği nihai bir cevap da yoktur. Acıdan nasıl kurtuluruz? Egonun vereceği bir cevap var mı? Yok. Sana şöyle cevap verir: "Hiç kimse beni üzmezse, hiç kimse bana kötü davranmazsa, herkes benim ihtiyacıma göre davranırsa acı çekmem." Peki öyle bir âlem var mı? Yok. O zaman böyle bir cevap yok. Ego bize cevap vermiyor, ego bize uyutacağı şeyler söylüyor; olmayan bir şeylerden bahsediyor. Onun için egonun verdiği cevap, cevap değildir. "Bütün dünya huzurlu olsa, hiç savaş olmasa" -- aynen, bir cevap veriyor ama ayakları, parmak ucu bile yere basmıyor. O zaman o bir cevap değildir.

Ego zaten cevap vermesi için yaratılmamış; ego, gerçek cevaba göre davransın diye verilmiş. Senin gerçek cevabın ne? Sonsuz ve mutlak olanla ilgili verdiğin cevap. Peki ego ne? O cevaba göre yaşaması gereken. O zaman ben egonun cevaplarıyla yaşamayacağım, ego'ya da öyle soru sormamayı öğreneceğim. Biz hep egomuza soruyoruz: "Nasıl mutlu olursun?" Kime soruyorsun? Hep Mevlana anlatır ya: köpeğe "ne istersin" dersen sana "kemik" diyecek. Ama sen özüne sor, o ne ister? Biz egomuza soruyoruz: "ne istersin?" "Çok şey mi istiyorum?" Çok şey istemiyorsun da boş şey istiyorsun; manasız bir şeye odaklısın.

Sen gerçek anlamda kendinin farkına vardığında, egonun da huzurunun nerede olduğunu anlayacaksın. Egoya, dünya çerçevesinde, Allah'ın verdiği imkânlar ölçüsünde bazı mutluluk alanları gösterebilirsin. Ama orada mutsuz mu oldu, hemen onu ruhunun kucağına alacaksın; egonu da dünyanın kucağına bırakmayacaksın, ona da kötülük olur bu. Egoyu dünyanın kucağına teslim ederseniz, dünya o egoyu mutsuz eder; bakarsınız dünyadan mutsuz bir ego. "Gel" diyeceksin, "senin gerçek sahibin, senin gerçek huzurun bendedir." Onu dünyaya teslim etmeyeceksin, o tuzakları hiçbir zaman düşürmeyeceksin ki o da rahat etsin.

Yoksa hayatta hep bir ikilem olur, hep şöyle deriz ya: "Allah var ama..." Tabii ki Allah'ın rızası her şeyden büyüktür ama hep böyle egonuz size o aralıkları üretir. Allah var, nokta. Ben de onunla varım, tamam. Onun da yarattığı şeyler var, tabii ki var, onları da tadarız, deneyimleriz; Allah'ın verdiği imkânlar. O zaman siz kendinizi bilmiş, kendinizi bulmuş, kendinizi hatırlamış olursunuz. Beden ihtiyarlasın, hasta olabilir, ölebilirsiniz maddi ve psikolojik düzeyde -- olursa olsun. İşte o zaman Yunus Emre'nin dediği sözü hakkıyla söyleyebilmiş oluruz ve onun hangi bilinçte söylenmiş olduğunu da anlamış oluruz, bize nasıl bir ufuk çizdiğini de anlamış oluruz ve gerçek anlamdaki cevabı da bulmuş oluruz.

Yoksa ego gibi, "tabii ki öleceğiz ama, öleceğiz deyip de dünyayı mı bırakalım" -- egonun boş bir cevabı, manasız hiçbir şeyi yok. "Hani biz de biliyoruz öleceğimizi, işte madem öleceğiz, her şeyi mi terk edelim?" Bu nedir? Egonun boşboğazlığı, hiçbir manası yok. İnsan, birisi size "öleceksin" dediğinde diyeceksiniz ki: "Evet, bedenim ölecek ama ben Allah ile diriyim ve onunla ebediyim; dolayısıyla ebedi olduğumu bilerek, ölmeyeceğimi bilerek, ama bu dünya hayatı itibariyle biyolojik düzeyde de bedenimin öleceğinin farkında olarak, bu dünyada bana verilen hayatı en doğru en güzel şekilde yaşarım." Bakın ne kadar dengeli, doğru bir cevap. Onun için egonun her türlü cevabında ya bir yanılgı, ya bir sahtelik ya da bir boşluk vardır. Onu biz kendimizden koruduğumuz gibi, olgunlaşıp onu da koruyacak hale gelmeliyiz.

Çünkü aslında "nefsinin senin üzerinde hakkı vardır" diye meşhur bir söz var değil mi? Nefsinin senin üzerindeki hakkı nedir? Onu ruhsal varlığının sığınağında tutmak, onun hakkı o aslında. Nefsinin senin üzerindeki hakkı ne? Ona ilahi bilgelikle ışık tutmaktır, çünkü onun da ihtiyacı olan odur. Yani Ashab-ı Kehf'in o gençleri ne yaptılar? Köpeği arkalarına taktılar, onu da mağaranın kapısına koydular. Neden? Çünkü o köpeğin de böyle bir hakkı vardı, o da yerini buldu, değil mi? Hatta Kur'an'a bile girmiş oldu. Yani nefsimizin üzerimizdeki hakkı, bir sufinin ifadesiyle, marifettir; hakiki irfanı ona aktarmaktır. Çünkü nefsin de marifete ihtiyacı var, irfana ihtiyacı var, hakikati idrake ihtiyacı var, o da buna ihtiyaç duyuyor.

Yoksa şimdi kalkıp nefse mahalle dedikodusunu anlatsak ne olur? Ona da yazık. Mesela ben desem ki "çok sevdiğim biri beni kandırdı, hiç tahmin etmediğim bir şekilde beni hayal kırıklığına uğrattı" -- etrafımdaki marifet sahibi biri olmalı ki bana desin: "Bunlar olabilir, bunlar hayatın gelip geçici durumları; sen Allah'la değil misin, en hakiki ebedi sadık dost Allah değil midir?" "Evet öyledir." "Tamam, o zaman." Yoksa bunu söylediğimde etraftakiler "ya işte böyle, ne yapacaksın, dünya böyle işte" dese, bakın biz ona kötülük yapmış oluruz, değil mi? Zaten o bir darbe yemiş, başka darbelerle onu daha da incitmiş oluruz. Halbuki karşındakiler de netice itibariyle psikolojik benlikleriyle yaşayan insanlar, hata yaparlar, şu olur bu olur. Sen bundan dolayı incinme, senin Rabbin var, Allah var, hakikat var, sen rahat ol, dert etme bunları. Hatta eğer aklın başındaysa onlara dua et, değil mi? O zaman ne oldu? Nefsin de hakkını vermiş olduk. "Nefsin hakkı marifettir" diyen bir ermiş, ne güzel söylemiş.

Necla Abla Örneği: Nefse Hakikatle Işık Tutmak

Şimdi ben mükellefim, benim mükellefim var; işte Necla abla diye söyleyeyim. Daha önce, bir iki ay önce, ortak olduğum bir kafe açmış. Şimdi esnafın hepsi beni de tanıyor, onu da tanıyor ama. Şimdi esnaf hep diyor ki: "Ya hocam, sen nasıl bu kadınla" -- ismini de söylemiyorum -- "nasıl ortak oluyorsun? Ya, bu çok suratsız, kimse onu sevmiyor" bilmem falan. "Sen bilerek mi söylüyorsun?" dedim. "Bak" dedim, "siz de bunu söylüyorsunuz ama siz onu tanıyor musunuz?" "Hayır." Örnek veriyorum şimdi. "Hayır, o zaman suratsız olacak da ne yapmasını bekliyorsunuz? Bu kadın 54 yaşında, tek başına ayaklarının üstünde durmaya çalışıyor; takdir edeceğiniz yerde siz kalkıp kadına surat asıyorsunuz. Ne yapsın bu kadın size?" Onları öyle geçiştiriyorum ama işin içine girince -- Necla, bu daha önce benim çevremde de vardı, gerçekten çok zor bir karakter.

Şimdi kendi kendime nasıl söyleyeyim -- "duymuyorum, görmüyorum" diye kendi kendime hep söylüyorum. Bir yerde diyorum ki, aynı şekilde söylüyorum: "yine bir sınavdayım." Siz demin de anlatıyorsunuz ya nefsinizle ilgili -- bir yerde tabii ki tıkanıp kalıyorum, orada çok bir çıkmaz görüyorum. Sonra diyorum ki kendi kendime şey dedim: "Kolay, nasıl söyleyeyim, hazıra konmuş gibi de oldum bir yerde -- hazır bir işe konmuş, kolay olsa herkes bu işi yapacak; sana bu imtihan biraz zor olacak ama madem sana bu imkân sunuldu" -- kendi kendime nefsimi öyle ikna etmeye çalışıyorum, "bu sınavı da geçeceksin" diye. Doğru mu yapıyorum?

Sorumluluk Alanını Bilmek: Hz. Nuh Örneği

Burada tabii ki şuna dikkat etmek lazım. Bazen dediğimiz gibi, egomuzun hikâyeleri, düşünceleri, algısı ya abartılıdır, ya çarpıktır, ya yanlıştır, ya eksiktir; onu her zaman dengelemeye ihtiyaç var. Mesela bazen egomuz der ki "şunu yapmam lazım" -- halbuki diyelim ki Allah ona o anda, o süreçte o imkânı vermemiştir. Ama ego ne diyor? "Yapmam lazım." Şunu düşünmemiz lazım: senin buna gücün yeter mi?

Mesela, ben isterim ki dünyada hiçbir zulüm olmasın, kim zalimse onu engellemek isterim; ego olarak da isterim, ruhen de isterim. Ama şimdi egonun buna imkânı yok, yani maddi imkân olarak vesaire imkân olarak yok. Eğer ben şunu demezsem -- "ey benlik, ancak Allah'ın sana verdiği imkân ve kabiliyet ölçüsünde bir şey yapabilirsin; o imkân ve kabiliyeti kullan, daha sonra sana o imkânı verene şükret ve her şeyin Allah'ın mülkü olduğunu idrak et, her şeyi ona teslim et" -- bakın ne yaptık o zaman? Egoyu da o yükten kurtardık.

Çünkü bazen insan vardır, mesela diyelim ki çocuğun vardır, yanlış yoldadır, doğru yolda olmasını istersin. Ama sen onun hâkimi misin? Değilsin. En fazla ne yapabilirsin? Örnek olabilirsin, iyi ve doğru şeyi söyleyebilirsin. Zorlayabilir misin? Hayır. Ama ego der ki "ben onun bu yanlışı yapmasını istemiyorum." "Tamam, istemiyorsun, sonra yapmasın diye kendini nasıl zorluyorsun?" Bak ne yapıyorsun, zorluyorsun; o senin sorumluluk alanın değil, senin ona gücün yetmez. O zaman bir benliği doğru anlayışla dizginlemeliyiz. Demeliyiz ki: "Evet, sen güzel bir şey istiyorsun ama sen ancak bu konuda senin sorumluluk alanınla ilişkili iyi ve doğruyu yapabilirsin, onun ötesine senin müdahale edebilme imkânın yok, öyle bir gücün de yok. O zaman sınırı aşma." O zaman ne yaptınız bakın, egoyu da o yükten kurtardınız. Çünkü orada kişi ego düzeyinde kendini yıpratıyor. Şimdi görünürde yıprattığı konu ne? Güzel bir şey, değil mi? Ama imkân ve kabiliyeti olmayan bir alanda bir şey yapmaya çalışıyor ve kendini yıpratıyor.

Eğer siz belli bir anlayış ve irfana sahipseniz, egoyu o tuzaktan kurtarırsınız. İşte mesela örnek: Hz. Peygamber tabii ki insanların iman etmesini istiyordu, iman edip gerçek anlamda özlerini fark edip kurtulmalarını istiyordu. Ama Allah ne dedi? "Sen insanları ne kadar istiyor ve seviyor olsan da hidayete erdiremezsin, sen ancak iyi bir örnek, iyi bir tebliğci olabilirsin." Değil mi? Bak ne yaptı, hatırlattı.

Yani nefs düzeyinde biz bazen çok iyi bir şey de isteyebiliriz, fakat ona dönük olarak bize imkân ve güç verilmemişse, orada egoyu bu bilgi ve anlayışla dengelemek durumundayız. Öyle yapmazsak ego bizi zorlar; imkânı olmayan bir şeyin gerçekleşmesini ister, kendini yıpratır. Mesela hayatta çok rastladığımız bir şeydir bu, değil mi? Kendimizi bazen eşimiz, dostumuz, arkadaşımız, dünyadaki herhangi bir olumsuzluk adına yıpratırız. Halbuki bu yanlış bir şeydir. Ama görünürde isteğimiz olumlu ve güzel bir şey olduğu için, bu yıpranmanın iyi bir şey olduğunu zannederiz. Hayır, yanlış bir şeydir. Bu konuda kendini yıpratma hakkın yok, ona hatırlatmak durumundasın.

Mesela örnek: Hazreti Nuh hanımını ikna edemedi. Ve daha önce ona denmişti ki "seni ve ehlini kurtaracağız." Hanımı kabul etmedi. Hazreti Nuh dedi ki "ya Rabbi, o benim ehlimden." "Hayır" dedi, "o senin ehlinden değil, çünkü o kabul etmiyor; o zaman senin ehlinden olamaz. Bırak onu" dedi. Ne yaptı? Onu o konuda uyararak dengeledi. Yani eşin de olsa, sen eşini o istemediği müddetçe değiştiremezsin. Ama sen iyi örnek olabilirsin, doğruyu söyleyebilirsin, doğru konusunda en güzel şekilde uyarabilirsin. Ama bak, eşini dahi değiştiremezsin; bir peygamber de olsan değiştiremezsin. Ne yaptı orada? Olumlu bir niyeti ve hedefi vardı ama Allah onu uyardı, dedi ki "sen bu konuda elinden geleni yap, onun ötesinde kendini yıpratman haddi aşmak olur."

O yüzden son cümle: nefsinizin hakkını verin. Nefsinizin sizin üzerinizde hakkı vardır, onun hakkını verin. Onun hakkı bilgeliktir, irfandır; o da bununla tatmin olur, o da bununla huzur bulur. Eyvallah.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Onlar Allah'ı unuttu, Allah onlara kendilerini unutturdu" (Haşr Suresi: 19) - "İnsana çalıştığından başkası yoktur" (Necm Suresi: 39) - Hz. Asiye'nin duası: "Rabbim, katında bana bir ev yap..." (Tahrim Suresi: 11) - "Onlar bizim zikrimizi unuttuklarında biz onlara dünyanın kapılarını açarız" (En'am Suresi: 44) - "Biz sizi bazı şeylerden eksilterek uyandırmaya çalışıyoruz" ayeti — konuşmacı kendisi "Ankebut suresinde sanıyorum, emin değilim" diyerek tereddüdünü belirtiyor, kesin sure/ayet numarası verilmiyor. - Hz. Nuh ile hanımı/oğlu arasındaki "o senin ehlinden değil" diyaloğu (Hud Suresi: 45-46 civarı) --- ---

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Sahte Benlik ve Gerçek Benlik

Konuşmacı, insanın hayata bakışı ile kutsal metinlerin önerdiği bakış açısı arasındaki temel farkın “sahte benlik” (ego) olduğunu anlatıyor. Şikayet, mahrumiyet hissi, muhtaçlık, imtihan algısı, sevgi ve vefa gibi konuları sahte benlik/gerçek benlik ayrımı üzerinden ele alıyor; sevginin, iyiliğin ve vefanın aslında Allah’tan geldiğini, insanın bunların kaynağı değil yalnızca bir yansıtıcısı/kanalı olduğunu vurguluyor. Sohbet; Hazreti Yusuf kıssası, şeytanın fonksiyonu, peygambere iman etmenin anlamı ve bir bilge ile öğrencisinin hikâyesiyle bu fikirleri örneklendirerek, tövbe ve sahte benliğin sona ermesiyle ilgili bir kapanışla bitiyor.

Gerçek Kendini Bulmak ve Nefis Muhasebesi

Sohbette, insanın "kendini ifade etmek" istemesinden önce gerçek benliği ile kendisi olmayan (nefsani, tetiklenmiş) benliklerini ayırt etmesi gerektiği anlatılıyor; bu ayrımın tasavvuftaki adı murakabe ve muhasebe, Kur'an'daki karşılığı ise takva ve fücurdur. Doktorun hastalıkla sağlığı, hattatın doğru yazıyla yanlışı, kuyumcunun gerçek altınla sahtesini ayırt etmesi gibi örneklerle bu farkındalığın önemi somutlaştırılıyor. Hz. Peygamber, Hz. Yusuf, Hudeybiye, Bedir ve Uhud örnekleri üzerinden, gerçek hayrın bir "sonuç" değil "fıtrata uygun davranışın kendisi" olduğu; ihlasın da içeride şeytanın tetikleyebileceği hiçbir boşluk veya eksiklik hissi bırakmamak olduğu vurgulanıyor.