Sahte Benlik ve Gerçek Benlik

Kısa Özet

Konuşmacı, insanın hayata bakışı ile kutsal metinlerin önerdiği bakış açısı arasındaki temel farkın “sahte benlik” (ego) olduğunu anlatıyor. Şikayet, mahrumiyet hissi, muhtaçlık, imtihan algısı, sevgi ve vefa gibi konuları sahte benlik/gerçek benlik ayrımı üzerinden ele alıyor; sevginin, iyiliğin ve vefanın aslında Allah’tan geldiğini, insanın bunların kaynağı değil yalnızca bir yansıtıcısı/kanalı olduğunu vurguluyor. Sohbet; Hazreti Yusuf kıssası, şeytanın fonksiyonu, peygambere iman etmenin anlamı ve bir bilge ile öğrencisinin hikâyesiyle bu fikirleri örneklendirerek, tövbe ve sahte benliğin sona ermesiyle ilgili bir kapanışla bitiyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hayattaki sorunların kaynağı olayların kendisi değil, olayları “sahte benlik” (ego) üzerinden yorumlamamızdır; asıl mesele “neyle karşılaştığımız” değil “kim karşılaştığı”dır. - “İmtihan” kavramı çoğu zaman yanlış anlaşılır; Kur’an’da geçen ifade Allah’ın bizi olaylarla “karşılaştırması”dır — tuzağı kuran ise kendi egomuzdur. - Gerçek sevgi, iyilik ve vefa Allah’tan gelir; insan bunların kaynağı değil ancak yansıtıcısı/kanalıdır. Bunları kendine mal etmek (gasp etmek) acıya ve azaba yol açar.

Giriş: Benliğin Bakışı ile Kutsal Metinlerin Bakışı

Evet arkadaşlar. Bir sorusu olan var mı? Arasına soruyorum, sorusu olan var mı? Yok, tamam. Evet.

Daha önceki derslerde de zaman zaman bahsettiğimiz gibi arkadaşlar, aslında psikolojik düzeyde hayata bakış açımızla kutsal metinlerin bize önerdiği yaklaşım arasında çoğu defa bir fark var. Örneğin biz dünyaya mutlu olmaya geldiğimizi düşünüyoruz. Kimse bunu belki açıkça söylemez; dünyaya niye geldin diye sorsan kimse “mutlu olmaya geldim” demez ama herkesin içinde bu dünyada mutlu olma arzusu vardır. Bu dünyada isteklerine kavuşma arzusu vardır. Bu dünyada kendini ispat etme arzusu vardır. Bu dünyada bir iz bırakma arzusu vardır. Bu dünyaya kendince anlamlı bir dokunuşta bulunma arzusu vardır.

Dolayısıyla aslında benliğin bakışıyla kutsal metinlerin bize hatırlattığı bakış arasında ciddi bir fark vardır. O yüzden hayatı algılayış biçimimiz, bu fark kapanmadıkça olması gereken noktaya gelmeyecektir.

Peki olması gereken noktaya gelmediğinde ne oluyor? Biz hayatla kavga etmeye başlıyoruz. Yani niye anlaşılmadığımızı problem ediyoruz, niye haksızlığa uğradığımızı problem ediyoruz. Veya “ben böyle davrandığım halde bana niye böyle davranılıyor, ben bunu hak ediyor muyum” diye sorular soruyoruz.

Mesela hiç düşündünüz mü? Niye kutsal metinlerde hiçbir peygamber “ben bunu hak ediyor muyum” diye sormamış? Değil mi? Hiçbiri sormuyor böyle bir şey. Hiçbirinde böyle bir sorgulama yok. Veya “niye ben” diye bir sorgulama yok, değil mi? Başına bir şey geliyor. Peygamber Taif’te taşlanıyor. Hazreti Yusuf kardeşleri tarafından kuyuya atılıyor. Yanlış anlaşılma oluyor; hayatında hiç yalan söylemeyen bir peygambere yalancı deniyor. Niye içeride bir direnç yok? Çünkü doğru bir yerden yaklaşıyor. Bizim içimizde ise ne oluyor? Direnç oluyor. Direnç olduğu için biz sorun yaşıyoruz.

İçerideki Direnç ve Sahte Benlik

Peki içeride direnci koyan kim? İçeride o direnci oluşturan kim? O direnci oluşturanı bulmadığınız müddetçe o direnç ortadan kalkmayacaktır. Çünkü bakın, biz “niye direnç koymayayım” diye sorarken bile direnen bir benlikle soruyoruz. Niye direnç koymayayım ki? Bunu kim soruyor? Direnç koymaya çalışan bir benlik soruyor.

Hatta biz çoğu defa ne yapıyoruz? “Bak işte senin başına bu geldi ama Allah ahirette sana sevabını verecek” diyoruz. Tamam, o zaman şimdi geçici olarak direnç koymayayım diyoruz. Yani “niye bu başına geldi, bu haksızlık niye başına geldi?” diye sorarken, “işte bak Allah sana ahirette ödül verecek, bu dünya imtihan meydanı” diyerek aslında ne yapıyoruz? O yanlış yerden bakan, direnç koyan benliği ikna etmeye, teselli etmeye çalışıyoruz. Biz buna “teselli dini” diyoruz. Teselli ediyor bizi. Kötü bir şey mi? Değil. Ama hakiki olarak ulaşılacak nokta bu mu? Hayır. Dinin maksadı sizi teselli etmek değildir.

Mesela siz çok doğru davrandınız, birileri size yanlış davrandı. Benlik ne diyor? “Ben bu kadar doğru davrandığım halde bana niye böyle davranılıyor, kötü mü davranaydım” diyor. Hatta bazen farklı mantıklara gidiyoruz: “Bak, kötü davrananlar kazanıyor” diyoruz mesela, değil mi? Hiç sorgulayamıyoruz bunları. Üst üste geliyor, benlik üst üste bize saldırıyor. “Kötüler kazanıyor” diyoruz. Kim kazanıyor? Kazanç ne? Gerçekten birileri kazanıyor mu? Kötülük yapanlar kazanıyor mu acaba?

Şimdi eğer siz zihninizde hakikaten “bu kötülük yapanlar kazanıyor” diye düşünürseniz, o benlikle İslam’ı anlayamazsınız, hayatı anlayamazsınız — İslam’ı bir kenara bırakın, o ayrı bir önemli nokta ama hayatı bile anlayamazsınız. Çünkü hayat kötülerin kazandığı bir hayatsa ve siz de hassas birisiyseniz hayata küseceksiniz, öfkeli biriyseniz “kötülük öyle mi olur böyle mi olur, dur sana göstereyim” dersiniz; iki taraftan da kaybedersiniz. Neden? Çünkü yanlış bir yerden bakıyorsunuz, bu dünyada birilerinin kazandığını düşünüyorsunuz.

Şimdi o benlikle nasıl bakabiliriz hayata? Etrafa baktığımız zaman ne göreceğiz? Tırnak içinde kötülerin kazandığı, suistimal edenlerin kazandığı, haksızların kazanç içinde olduğu bir âlem gibi göreceğiz. Hatta kendi kendimize acıyacağız: “Ya ben bu kadar dürüst, adil davranmaya çalışıyorum, bu kadar özen gösteriyorum, benim başıma gelenlere bak” diye bir de kendi kendimize acıma tuzağına düşeceğiz. Bütün bunlara nereden baktığımıza bakmak zorundayız. Bütün bunlara kim, nereden bakıyor? Çünkü bakın, eğer onu bulmazsanız, o sahtekâr benliği bulmazsanız, ömrünüz onu ikna etmekle geçecektir. Ya da teselliyle, ahiret tesellisiyle rahatlamaya çalışacaksınız.

Zalimde Gizli Olan Mazlum

Hocam, böyle bir şey değil değil mi, onu tanımlayacağız ama biz zalimlerle mücadele edeceğiz, yani hayatta eğer bir zalim varsa tabii ki zalimlerle mücadele edeceğiz; ama önce o zalimdeki mazlumu göreceğiz. Zalimde bir mazlum var aslında. Anlatabildim mi? Yani bir zalim kendine zulmetmeden size zulmedemez. Kendine zulmetmeden bir insan bir başkasına zulmedemez. Kendi fıtratını örtmeden, kendi fıtratına haksızlık yapmadan hiç kimse size haksızlık yapamaz.

İşte oradan bakabildiğinizde aslında zalimin bile şefkate muhtaç olduğunu görebilirsiniz — üst noktadan. Bu şunu asla düşündürmemeli: “zalim zulmetsin, biz de onun elini öperiz” anlamında değil. Ama o zalimi güç sahibi, kudret sahibi olarak görmemelisiniz. Öyle görüyorsanız yanılırsınız. Çünkü öyle görüyorsanız o zaman onun yoluna tevessül edersiniz, “demek ki güçlü olmak lazımmış” dersiniz, güç devşirmeye kalkışırsınız. O yüzden iyi bir okuma yapmadığımız müddetçe oradaki çözümü bulamayız.

İkincisi, her şeyin bize kasıtlı olduğu tuzağına düşeriz. Bize kasıtlı değil. Hatta şunu diyebilirim arkadaşlar: bize kasıtlı olarak kötülük yapan bir varlık var, o da şeytan. O bize kasıtlı olarak kötülük yapıyor.

Şeytanın Fonksiyonu: Nefsin Mihenk Taşı

Şeytan aslında diyor ki: “Ey insan, ya insan ol ya da ne halin varsa gör.” Şeytan bir mihenk taşıdır. Allah’ın da şeytanı konumlandırdığı nokta budur. Çünkü şeytan sadece benlik üzerinden konuşuyor; doğal olarak hakiki benlik üzerinden veya öz varlık üzerinden konuşamaz. Bizde nerede sahtelik varsa şeytanın etkisi orada olabilir.

Allah Âdem’i, yani insanı yaratıyor ve ruhundan üfledikten sonra “secde edin” diyor — hürmet secdesi. Şeytan ne diyor? “O secde edilecek bir varlık değil, izin ver onun ne kadar kötü, ne kadar yanlış, ne kadar zalim olduğunu, fesat çıkaracağını ispat edeyim” diyor. Allah da diyor ki: “Sen izin verilenlerdensin” ve ona izin veriyor. Aslında burada şeytan ne diyor? Diyor ki: “Ya hürmet secdesine layık bir insan ol ya da ne halin varsa göreceksin.” Yani şeytan ayrıştırıcı bir varlıktır aslında — tabii onun niyeti ayrı bir konu, bizim açımızdan fonksiyonu bu.

O yüzden dikkat edin, Kur’an’da şeytanla uğraşılmaz bir şey olarak. Yani Allah müminlere “şeytana haddini bildirin, şeytanı mahvedin” demez, değil mi? Hacda bile ne yapıyoruz? Sembolik olarak şeytanı taşlıyoruz. Biri demiyor mu “ya kardeşim niye sürekli şeytanı taşlıyoruz, öldürelim şunu, bundan sonraki ümmeti de kurtaralım bu şeytan taşlamaktan” diye? Veya “Allah Resulü niye şeytanı öldürmedi ki, biz de ömür boyu şeytan taşlamaktan kurtulurduk” değil mi?

Peki içimizdeki şeytanı öldürmüyoruz zaten. Ne duyurdu — hani kötü düşünceleri siz tanımlar, kurar; bir nevi insanın içine gelen çok negatif düşünceler, ben onları şeytan olarak tanımlıyorum, [diyen bir katılımcıya cevaben:] “Yok, tam şeytan olarak tanımlayamayız.” Çünkü bakın dikkat edin, Yusuf Suresi’nde Hz. Yusuf kardeşleriyle en son karşılaştığında şöyle der: “Ey kardeşlerim, bugün size kınama yok, şeytan nefsinizin yaptığını size hoş gösterdi.” Anlatabiliyor muyum? Yani nefsin burada bir eğilimi var, ya da bir zayıf noktası var.

Şimdi şöyle düşünün: Ben diyelim ki beş yaşında bir çocuğa “bak büyük para kazanacağız, göreceksin, şöyle yapalım” desem, kandırabilir miyim? O der ki “amca, oralet var mı, tatlı var mı” der. Onu bir milyar dolar kazanalım diye kandırabilir misin? Yok, onda o eğilim yok o anda. Kime o yönelimde bulunursun? Paraya zaafı olan veya olma ihtimali olan kişiye onu yapabilirsin. Yani şeytan, insanda kancayı takacağı bir şey bulursa öyle yapar. O yüzden “Allah’ın ihlasa erdirdiği kullar üzerinde şeytanın bir hükmü yoktur” denir Kur’an-ı Kerim’de. Ne demek ihlasa ermiş kullar üzerinde şeytanın hükmü yok? Yani onlarda hiçbir negatif benlik, hiçbir sahte benlik yok. Onlar ihlasa erdirilmiş, yani hali saf hale gelmiş, hiçbir negativite içermiyor, buna dair hiçbir meyil de yok, saflaşmış. Onların üzerinde şeytanın bir hükmü yoktur.

[Katılımcı:] O zaman sahte benliğin zaafları var ve şeytan onun ayak izini takip ediyor diyebilir miyiz? [Hoca:] Tabii. Sahte benlik tabiatı itibarıyla zaten zaaf taşır, zaaflardan veya korkulardan kaynaklanır zaten. Bizler korku ve zaaflarımızı fark edip onları anlamsız bulup bırakırsak, o zaman şeytanın etki edeceği bir alan kalmaz — yani şeytanın kanca atacağı bir yer kalmaz.

[Katılımcı:] Yani her nefsani düşünceye şeytandır diyemeyiz o zaman? [Hoca:] Tabii diyemeyiz. Nefsin kendi içinde bir kaynağı var. Mesela bir örnek verelim: gelecek korkusu. “Bana ne olacak, ileride ne olacağım” dersen, o zaman şeytanın etkilemesine açık bir zeminin olmuş olur. Veya “ben çok güçlü olmalıyım, kimse beni alt edememeli” dersen, o zaman şeytan sana der ki “alt edilmek istemiyorsun değil mi?” O yüzden şeytan aslında nefsin mihenk taşıdır bir anlamda. Nefsi harekete geçirmiyor, nefsin kalitesini ortaya koyuyor. Yani sendeki nefis düzeyinin ayarı ne? 12 ayar mı, 14 mü, 24 mü?

Saf altın olunca bir tepkime olmaz. Hani hep örnek veririm: saf altını nereye koyarsan koy — ister denizin dibinde olsun, ister yerin altında, neyin içine koyarsan koy, nereye koyarsan koy — paslanmaz, hiçbir şeyle tepkimeye girmez. Neden? Çünkü o tamdır; altının saflığı, madenlerin tamlık halini sembolize eder. Hiçbir şeyle tepkimeye girmez. Bin yıl toprak altında kalmış olan bir altını çıkarıp üflesen hiçbir şey olmaz; ne paslanır, ne çürür, ne bozulur. Ama demir öyle değildir.

O yüzden arkadaşlar, bir noktada bende olumsuz anlamda bir şey tetikleniyorsa, neye bakmam gerekir? İçeride neyin tetiklendiğine bakmam gerekir. Ben orada çözümü ve dönüşümü arayabilirim.

Şikayet mi, Durum Analizi mi?

Mesela biz bugün, dikkat edin, bütün şikayetlerimiz neden? Ya insanlardan ya da başımıza gelen şeylerden. Hep bunlardan şikayet ediyoruz. Niçin şikayet ediyoruz? Çünkü içeride kendine göre bir dünya ve kendine göre insanların olmasını isteyen bir benlik var. “İnsanlar şöyle olsun, böyle olmasın” diyen bir benlik var.

Bakın, bir kötülüğü analiz etmek ayrıdır, bir kötülükten şikayet etmek ayrıdır. Asla şikayetçi olmamaya dikkat edin. Şikayet cehalettir. Şikayet egonun feryadıdır. Bir şeyi anlatmak ayrıdır, bir şeyden şikayet etmek ayrıdır. Bir insanın ikiyüzlülüğünden bahsedebilirim, kibrinden bahsedebilirim; ama şikayet mi ediyorum? Durum analizimi yapıyorum. Durum analizi yapmak ayrı bir şeydir; durumun, ürettiğimiz enerjiyle açığa çıkardığı şey ayrı bir şeydir. Aradaki fark ürettiğimiz enerjiyle ilgilidir. Aradaki fark, içeride bir şeyin “bu böyle olmamalı, böyle olamaz, niye böyle oluyor ki, ben bundan memnun değilim, ben bundan dolayı mağdurum, zarar görüyorum, eksiltiliyorum, mahrum ediliyorum” demesidir.

Mahrumiyet Hissi ve Beklentisiz Olmak

Bakın, kötülük bizi hiçbir noktada mahrum edemez. Ama benlik ne hissediyor? Mahrum edildiğini hissediyor. Hazreti Yusuf hapse atılırken mahrumiyet mi hissetti? “Benim hayatımı mahvettiler” mi dedi? Yok. “Kardeşlerim benim hayatımı mahvetti” mi dedi? Hayır. Bir mahrumiyet hissetti mi? Hayır. Neden? Çünkü seni gerçek öz varlığın itibarıyla hiçbir şey mağdur edemez, mahrum edemez. Ama biz ne yapıyoruz? “Herkes bizim hayatımızı mahvediyor, hep mahvediyorlar” diyoruz. Kimin hayatını mahvediyorlar? Kim böyle algılıyor?

Mesela böyle dururuz, böyle bir dalarız — o daldığınız anlara dikkat edin arkadaşlar, kim nereye sizi daldırıyor? Şöyle bir dalarsınız, ananıza gidersiniz, babanıza gidersiniz, dedenize, ona buna, eşinize, çocuğunuza, arkadaşınıza, dostunuza — böyle yüzünüze ya bir hüzün, ya bir gerginlik, ya bir kaygı oturur, değil mi? Neden? Çünkü içeride bir şey diyor ki “böyle olmamalıydı, böyle değil şöyle olmalıydı.”

Sonra da benlik der ki: “Kötü bir şey mi istiyor? Güzel bir şey istiyorsun” ama o isteği hangi benlik istiyor? Kendisini eksik, mahrum hissedip “şu olursa tam olacağım” diyen benlik mi? “Şöyle bir muameleye maruz kaldığım için mağdur oldum” diyen benlik mi? Dikkat edin, kim istiyor onu? O isteyenin mahiyeti nedir? Ben de diyebilirim: “İnsanlar merhametli olsa ne güzel olur, insanlar dürüst, adil olsa ne güzel olur, ben insanların dürüst adil olmasını isterim” diyebilirim. Ama isteyen ne bir korkuya, ne bir arzuya, ne bir beklentiye, ne de bir mahrumiyet duygusuna sahip olmalıdır.

Peygamberin Tanımı: Hiçbir Şeyden Beklentisi Olmayan

Bakın hep hatırlatırım: o yüzden Allah peygamberi tarif ederken ne der? “Sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun.” Yani peygamber ne demektir? Peygamber, Allah ile tam olduğunu idrak eden ve âleme muhtaç olmadığını bilen varlıktır. Peygamberliğin bir tanımı budur. Allah ile olan tamlığının farkında olan ve dünyadan, insanlardan gelebilecek hiçbir şeyden dolayı kendini mahrum hissetmeyen, dünyadan ve insanlardan hiçbir beklentisi olmayan insan, o peygamberliğin ne demek olduğunu anlıyordur.

Biz peygamberi böyle algılayacağız ve biz de onun yolunda olan bir insan olarak bunu kazanmaya çalışacağız, bunu idrak etmeye çalışacağız. O zaman gerçekten bu hayatı doğal bir şekilde yaşarız — arzusuz, korkusuz, beklentisiz, hiç kimseden alınmayan, gücenmeyen. Değil mi? Çünkü düşünün, insan niye alınıp gücenir? Beklentisi vardır, o yüzden alınıp gücenirsiniz. Sakın şöyle düşünmeyin: “Niye alınıyorum? Çünkü çok seviyorum.” Hayır, öyle bir şey yok. Sevdiğimiz için alınmayız; beklentilerimiz olduğu için alınırız, güceniriz. Dikkat edin, en çok kime alınıp gücenirsiniz? Çünkü en yakınınızdakilerinden beklentileriniz daha fazladır. Çünkü onlar sizin hayatınızda önemli bir yere sahiptir ve onlardan yana olan beklentileriniz gerçekleşmediğinde alınırsınız. O yüzden bir sûfî der ki: “İncinme, incitenden.”

Sevginin Gerçek Kaynağı: “Allah’ın Ruhuyla Severler”

Hocam siz bir şey demiştiniz, çok güzel bir şey; Aleykis Selam’da demiştiniz ki çok sevdiğiniz birinden — aile, dost, arkadaş — bir zarar gördünüz, siz söylemiştiniz onu: o gördüğünüz zararı tanımlayıp onu yine sevebiliyorsanız, siz onu gerçek manada sevmişsinizdir. Sevgi, sevgi karşındaki insanın nefsine rağmenidir. O yüzden batılı bir kadının güzel, hoşuma giden bir sözü vardır: “Kişilikler sevmez, ihtiyaç duyarlar” der. Biz kişilik düzeyinde gerçek anlamda sevemeyiz; ruh düzeyinde gerçek anlamda sevebiliriz. Ruh düzeyinde hakiki sevgi olur.

Hatta benim çok hoşuma giden bir hadis vardır. Der ki — uzatmayayım, ayrı bir bahis — Allah’ın öyle kulları vardır ki onların arasında hiçbir ticaret, alışveriş, hiçbir fayda, menfaat ilişkisi yoktur ve onlar Allah’ın ruhuyla birbirlerini severler. Bunu meallendirirken bazen bu hadisi “Allah rızası için birbirlerini severler” diye çeviriyorlar; asıl orijinal ifade ise “Allah’ın ruhuyla birbirlerini severler”dir. Bak, ilginç bir ifadedir. Mesela bu benim için çok muazzam bir hadistir. Bu bir insan zihninin algısı ve sözü değil; bu peygamberâne bir algının ifadesidir. Orijinal ifade şudur: “yetehabbûne bi rûhillâh” — Allah’ın ruhuyla birbirlerini severler.

Bizim ortalama bilince sahip âlimlerimiz, “Allah’ın ruhuyla nasıl birbirini seviyorsun” diye anlamlandıramadıkları için “Allah rızası için birbirlerini severler” diye bir çeviriye gidiyorlar. Çok orijinaldir: “Allah’ın ruhuyla birbirlerini severler.” Yani Hz. İsa’dan bunun yorumunu alırsak, “seven ben değilim, bende seni seven Tanrı’dır” der. Seven ben değilim, bende seni seven Allah’tır. Çok hakikat noktasında mükemmel ve isabeti yüzde yüz olan bir ifade. Gerçek anlamda sevgide “seni seven ben değilim, bende seni seven Allah’tır.”

Şimdi sen bana ihanet etsen, aldatsan, ben rahatsız olur muyum? Veya bundan dolayı bir mağduriyet yaşar mıyım, kendimi kötü hisseder miyim, “seni sevdiğim güne lanet olsun” der miyim, “senin için yıllarımı verdim, boşuna vermişim” der miyim? Hayır — Allah’ın ruhuyla seviyorsun, ben sevmiyorum ki, bende onu seven Allah’tır.

Yani seni seviyorum diyen insanlara biraz belli bir mesafeyi koyun; bu düşmanlık anlamında değil. Şu noktaya gelsin: size bunu diyen kişi, seni seviyorum diyen kişi, bir gün gelsin size ve şunu desin: “Ya ben bugüne kadar kendimin seni sevdiğini düşünüyordum ama şimdi idrak ettim ki bende seni seven Allah’tır.” O zaman o insanın sevgisini Allah’tan size gelen bir sevgi olarak kabul edin — onun sevgisi olarak değil. Seven böyle idrak edecek, ya sevilen nasıl idrak edecek? “Beni seven annem babam şu bu mu” diyecek? Hayır, “bende beni seven Allah’tır” diyecek. Bakın, en bencil sevginin içinde bile ilahi sevgi vardır.

Ama biz ne yapıyoruz tabii ki? Bir İslam âliminin çok güzel bir sözü vardır. Der ki: nefsin mahiyeti şudur — mutlak hayırdan gelen hayrı güzel bir şekilde kabul etmek; güzel bir şekilde kabul edemediğinde de kötülüğün merci olmak, kötülüğün kaynağı olmak. O yüzden iyilik Allah’tandır, kötülük nefsimizdendir.

Sevgiyi Kendine Mal Etmek (Gasp)

Mesela Allah’tan bize bir sevgi geliyor, diyelim ki annesiniz veya babasınız. Allah’tan size bir sevgi geliyor. Bir süre sonra “bak ben seni seviyorum, ben sevmesem ne yapacaksın” diyorsunuz. Ne yapmış oldunuz? O sevgiyi alıp kendinize mal ettiniz. Bunun adı nedir? Ceza hukukunda gasp suçudur arkadaşlar. Gasp suçu da çok tehlikeli, cezası fazla olan bir suçtur.

Ama biz ne yapıyoruz? Hayrı mutlak kaynaktan gelen sevgiyi, farkına varmadan nefsimize mal ediyoruz. Sonra diyoruz ki mesela çocuğumuza, eşimize, arkadaşımıza: “Ben seni sevmesem sen kim bilir ne halde olacaktın.” Ne yapmış oluyoruz? Bir: kaynağı unutuyoruz. İki: onu kendi nefsimizden biliyoruz. Üç: bundan dolayı dayak yiyoruz.

Nasıl dayak yiyoruz? Sonra diyoruz ki “ben çok sevdim çocuğumu, eşimi, arkadaşımı ama onlar benim sevdiğim gibi sevmediler, onlar nankörlük ettiler, onlar şunu yaptılar, onlar bunu yaptılar, işte bir daha sevmeyeceğim, kahrolsun içimdeki iyilik damarı” falan demeye başlıyoruz. Kendi kendimize dayak yiyoruz. Peki bu dayağı kim atıyor?

Sonra da diyoruz ki “ya bak bu imtihan.” Ne imtihanı ya? Öyle bir imtihan yok arkadaşlar, böyle bir imtihan yok. Sen kendi kendine hikaye kuruyorsun, kendi hikayenin tuzağına düşüyorsun. Sonra diyorsun ki “Allah imtihan ediyor, Allah beni imtihan ediyor.” Yok. Sen kendi kendine tuzak kurdun, içine düştün, sonra diyorsun ki “işte Allah imtihan ediyor.” Ne imtihanı ki?

İmtihan mı, Karşılaşma mı?

Allah olaylarla karşılaştırıyor. Sen bu olaylara objektif bilinçle bakarsan olaylarla karşılaşmış oluyorsun ve fıtratının gereğini yerine getiriyorsun. Allah seni olaylarla karşılaştırırken sen sahte benliklerinle bunları karşılarsan ne oluyor? Hayat çok zor oluyor, insanlar çok zor oluyor, her şey çok zor oluyor. Sonra dindarsan diyorsun ki “bunlar hep imtihan.” Ne imtihanı ki? Sonra da “işte bu imtihana sabret, Allah sana cenneti verecek” diyorsun. Verir de, sen nerede dolanıyorsun? Yanlış bir yerdeyiz arkadaşlar, yanlış bir yerdeyiz.

Onun için Kur’an’da söylüyor: Allah diyor, sizi hayırla şerle de karşılaştırır — hani hayatta her şeyle karşılaşırsınız. Biz neye odaklanıyoruz? “Bak Allah şununla da karşılaştırıyor, bununla da karşılaştırıyor” — tırnak içinde “Allah seni evladımla da imtihan eder, Allah seni eşimle de imtihan eder, Allah seni bilmem kimle de imtihan eder” diyoruz. Öyle değil. Sen kendi kendine egolarınla imtihan oluyorsun. O şeyi kuran sensin, başka bir şey değil. Sen kuruyorsun o tezgahı, o tuzağı sen kuruyorsun.

Mesela parayla kendini güçlü hissediyorsun, paran gidince “imtihan” diyorsun. Ayet-i kerime — hangi sureydeydi, tam hatırlayamıyorum — ama “sizi mallarınızı azaltmakla, canlarınızla, çocuklarınızla karşılaştıracağız” diyor. “İmtihan edeceğiz” diye çevirmek yerine, doğru çevrilirse bana göre “karşılaştıracağız” olmalı. Yani sizi açlıkla, yani zahiren ihtiyaç duyduğunuz bir şeylerin eksikliğiyle, evladınızın ölmesiyle karşılaştıracağız — imtihan değil o, karşılaştırma. Problem şu ki kim karşılaşıyor? Asıl olan o. Ama biz neye odaklanıyoruz?

Mesela bakın dikkat edin, “azalmasından korktuğumuz ticaretimiz” diyor değil mi mesela? Kim azalmasından korkuyor ticaretinin? [Katılımcı: Kişi.] Aynen. Yani o ticaret üzerinden kazandığı paraya, imkâna vesaireye değer atfeden, yani varoluşsal bir değer atfeden kişi.

Şimdi tırnak içinde: Allah’ın bana emanet ettiği çocuk vefat etmiş. Ne var bunda? İmtihan olan tarafı ne? “İşte ama çok alışmıştım, ama onsuz yapamayacağımı düşünüyordum, işte ben onunla ilgili çok hayaller kuruyordum, evlendirecektim, torunum olacaktı” diyorsun. Sana kim dedi böyle hayal kur, böyle bir hikaye üret diye? Sana kim söyledi? Kuruyorsun hikayeyi, ondan sonra diyorsun ki “evladım öldü, büyük imtihan.” Değil mi?

Biri sana diyor ki “ben sensiz yaşayamam, seni çok seviyorum, sen benim için hayatta en değerli insansın, senin varlığın benim için hayatta en büyük şey.” Sen de kendini tırnak içinde o sahte kendini bir şey zannediyorsun, egon başına gidiyor, değil mi? Biri sana diyecek ki “ben sensiz yaşayamam” veya “sen benim için çok önemlisin.” Sonra öyle olmadığı ortaya çıkacak. O zaman ne yaşayacaksın? Çöküş. Peki niye çöktün? Kendi kurduğun hikayeden dolayı. Seni seviyordu; ama gerçekten seven, sevenin Allah olduğunu biliyor muydu? İnşallah seni seven insan sevgisini kendi nefsine mal etmiyordur, değil mi?

Bakın bir ayet var, değil mi? Az çok hepimiz biliriz ama onu ne olarak yorumlarız, gıdayla ilgili: “Üzerine Allah’ın adı anılmadığı hayvanların eti size haramdır” diyor, değil mi? Peki arkadaşlar, sevgimizin üzerine Allah’ın adını anıyor muyuz? Sevgimizin üzerinde Allah’ın adı var mı? Yok, benim adım var: “ben seni seviyorum” diyorum. Sevgimin üzerinde Allah’ın adı olsa ne olur? “Ben mutlak sevgi kaynağı olan Allah’tan gelen sevgiyi idrakim oranında yansıtıyorum sana” — bak, Allah’ın adını aldım değil mi şimdi? Yani o sevgi kimden gelen bir sevgi? Allah’tan gelen bir sevgi. Böyle olursa o sevgiyi kabul etmelisiniz.

Üzerine Allah’ın adının alınması — bu lafız olarak değil, idrak olarak. Mesela annesin, çocuğunu severken o sevginin üzerinde Allah’ın adı mı var, egonun adı mı var? Eşini severken, arkadaşını, kardeşini severken o sevginin üzerinde Allah’ın adı mı var, nefsinin adı mı var? O, nefisten geliyor gibi gördüğümüz sevgi de aslında aslı itibarıyla Allah’tan geliyor; ama ne olmuş oluyor? Nefis onu bulandırmış oluyor. Sen onu bir arıtma cihazından geçir, öyle algıla. Birisi seni nefsi namına seviyor; nefsi namına sevende bile kaynak nedir? Allah’tır. Çünkü Allah sevginin kaynağı olmasa hiçbir varlık en ufak bir sevgi duyamaz. Ama Allah’tan gelen o sevgi, diyelim ki annenden akarken annenin egosuna bulaşmış, kirlenmiş — sen onun üzerinde bile Allah’ın adını görürsen o zaman hayat çok doğaldır.

Mesela biri geldi sana “seni çok seviyorum, sen benim için çok değerlisin” dedi, üç gün sonra “Allah belanı versin” dedi. Problem yok. Öyle mi? Teşekkür ederim, hiçbir problem yok. O zaman Allah’ın öfkesi onun üzerinden mi gelmeyecek? Allah’ın öfkesi bazen insan üzerinden gelir. Ama bazen de nefis bir şeyi çarpıtır; nefis ona ayrı bir renk verir. Belki o şefkat olarak gelmiştir ama o şefkat iki üç takla atmış, nefrete dönüşmüştür. Anlatabildim mi? Mesela bazen olmaz mı — adam nişanlısını, sevgilisini, eşini vuruyor, sonra başında ağlıyor. Neden? Çünkü ona duyduğu sevgi üç takla atmış, nefrete dönüşmüş. Bu da ayrı bir bahis.

Dolayısıyla dikkat edin arkadaşlar, biz neyle karşılaştığımıza çok odaklanmak yerine “karşılayan kim” ona bakmak durumundayız. Kim o olayı karşılıyor, kim o durumu karşılıyor? Ona bakarsak çözüm üretebiliriz; ona bakmazsak hayatta hiçbir zaman huzur bulmanıza imkan yoktur.

Muhtaçlıktan Şahitliğe Geçmek

Bakın iyilik konusunda da dikkat edin, insanların bir kısmı hatta önemli bir kısmı iyiliği kendinden bilir, kendine mal eder; “ben iyi biriyim” der. Her birimizin nefsinde “ben iyiyim” cümlesini onaylayan bir damar vardır. Hatta “iyi biri değilim” diyen de “ben iyi olmalıyım” diyordur — olamadığı için “ben iyi değilim” diyor. Şimdi her benlikte “ben iyiyim” diyen bir damar var.

Peki Hz. İsa’ya birisi “sen iyisin” diyor. Hz. İsa diyor ki: “Bana iyi deme, iyi Allah’tır.” Şimdi düşünün, mükemmeliyetçilik nereden geliyor? Bir insan niye mükemmeliyetçilik tuzağına düşer? Bir insan niye yaptığı hatayı affedemez? Çünkü ego iyi olmak istiyor, mükemmel olmak istiyor, hata yapmamak istiyor. Çünkü farkına varmadan iyi olmanın kendine ait bir şey olduğunu zannediyor, öyle olması gerektiğini düşünüyor. İyi olamadığı için kendini kınayan da aynı tuzaktadır çünkü iyi olabileceğini zannediyor. Kim iyi olabilir ki arkadaşlar? Hiçbirimiz iyi olamayız. Ama iyilik üzerimizde görünebilir. Sen Allah’ın iyiliğine ayna olabilirsin, kaynak olamazsın. Kaynak değilsin ama ayna olabilirsin. Hiçbirimiz iyi olamayız.

Bakın dikkat edin, sürekli bir benlik içinizde böyle sürekli iyi olmaya çalışıyor, âlim olmaya çalışıyor, güzel olmaya çalışıyor, güçlü olmaya çalışıyor — kendine mal etmeye çalışıyor. Gerçek benlik, iyiliğin, güzelliğin, hayrın üzerinde yansıdığı bir mahiyettedir; yani ilahi kaynaklı bir niteliğe sahiptir — Allah’ın üflediği ruh. O yüzden aslında biz bilinçaltında o mutlak iyiyi arıyoruz ama onu neye yüklemeye çalışıyoruz? Psikolojik benliğe yüklemeye çalışıyoruz. Psikolojik benliğe yüklemeye çalışınca psikolojik benlik onu taşıyamaz; kaynak da değil. Bakın, ego kaynak olmak istiyor, yani bir şeye “benim” demek istiyor; iyi güzel bir şeye “benim” demek istiyor. Oysa ayna olması daha kolay değil mi? Evet. Zaten problem orada, trajedi orada. Kolaydan kaçıyoruz, zorlaştırıyoruz.

Bakın o yüzden ayette diyor ki: “Her zorlukla birlikte kolaylık vardır.” Nefsten bakarsan zordur, özden bakarsan kolaydır. Nefsten baktığında zor gözüken şey özden baktığında kolay bir şeydir. Mesela çocuğun ölmüş — nefsten bakarsan zordur, özden bakarsan kolaydır. Sana vefasızlık yapan bir arkadaşın, dostun var — nefsten bakarsan zordur. İnsan ne diyor? “Bu vefasızlığı da taşıyamıyorum” diyor. Ne diyoruz? Zorlanıyoruz. Özden bak. Özden baktığında ne olur? Dersin ki: “Benim o dostum Allah’tan gelen o akışı unuttu, kalbi kapandı; o gelen akış, o daha önce Allah’tan gelen vefa, sevgi, şefkat gelmeye devam ediyor ama o gözünü kapattı, kalbini kapattı, o yüzden o vefa akmaya devam etmiyor. İnşallah arkadaşımın, dostumun kalbi açılır da o akış devam eder.” Bir problem var mı? Yok.

Ama nefisten bakarsan: “Ben böyle bir vefasızlığı kaldıramıyorum, başkası yapsa bir şey olmaz da ama o yaptı” — o zaman kaldıramıyorsun. Çünkü sahte benlikten bakıyorsun. “Bak çok vefalı, iyi ki bir vefalı dostum var” diyorsun; dikkat et, sen vefayı Allah’tan idrak etmedin, ondan mı algıladın? O vefayı o insandan geliyor zannediyorsun; egon da buna muhtaç.

Mesela ben hakikaten merak ederim, niye vefa arar ki insan? İnsan niye vefa arar? [Katılımcı:] Değerli hissetmek için. [Hoca:] Çünkü muhtaçtır. Evet, muhtaç çünkü arkadaşlar. Muhtaç. Peki hakikatte muhtaç mıyız? Değiliz. Değiliz. O yüzden muhtaçlıktan şahitliğe geçmek durumundayız. Biz şahitlik edebiliriz — vefaya şahitlik ederiz, merhamete şahitlik ederiz — ama muhtaç olarak değil. Mesela eşimizin, çocuğumuzun, arkadaşımızın, dostumuzun Allah’tan gelen ve onun kalbinde yansıyan vefasına, merhametine, şefkatine şahit olabiliriz ama muhtaç olmamalıyız. Bunun için de özdeşleşmemek lazım.

[Katılımcı:] Bunun için de muhtaç olduğunu zanneden benliği görmeliyiz. [Hoca:] Evet. Bakın benlik noktasından bakarsanız özdeşleşmeme şansınız yoktur. Ben sevgiye muhtaçsam, birilerinin sevgisine odaklanır ve o özdeşleşmeyi yaşarım. Ben vefaya muhtaçsam, “işte benim bir vefalı dostum olsun” derim. Sadakate muhtaçsam o zaman ne ararım? Vefalı ve sadık bir dost ararım.

Ben hep şunu soruyorum — hani vardı öyle bir şarkı da: “Vefa arıyorum, dost arıyorum.” Niye arıyorsun kardeşim, niye arıyorsun, kim arıyor daha doğrusu? Kim arıyor? Bu soruyu sormalıyız: kim arıyor? Ego sizi şaşırtmasın. Ego’ya “kim arıyor” dersiniz, demez ki “ben arıyorum.” Ben arıyorum dese bile, peki niye arıyorsun? “Kötü bir şey mi arıyorum?” Ben sana kötü bir şey arıyorsun demedim, “niye arıyorsun” dedim. Çarpıtmamak lazım konuyu, değil mi? Niye arıyorsun? Çünkü kendini muhtaç zannediyorsun. Peki Allah seni böyle mi yarattı? Allah seni muhtaç olarak mı yarattı? Allah seni başkalarının sadakatine muhtaç olarak mı yarattı, başkalarının vefasına muhtaç olarak mı yarattı? Hayır, değil mi? Kur’an’da geçiyor mu “sizi muhtaç olarak yarattık” diye? Yok. O zaman gerçek kendimizin yerine başkası geçmiş. Bunu fark etmek zorundayız. Gerçek kendimin yerine başkası geçmiş.

Hayvan Sevgisi Üzerinden Bağımlılık Örnekleri

[Katılımcı sorusu:] Bazı insanlar hayvanları severler ve derler ki “bu hayvanlar ne kadar iyi, keşke insanlar olmasa da hayatımda hayvanları sevsem” falan diye. Sizin anlattığınız şey o zaman öyle bir şey mi oluyor? [Hoca:] Hayvanlara muhtaç mı, kendi öz benini de seviyor mu, ciddi bir gerçek sevgi mi oluşturuyor — buna bakmak lazım. Kediye köpeğe karşı böyle. Bir kediyi kendine bağımlı yapıyor; kedi de rahat ama kedi bağımlı değil aslında, kedi doğasını yaşıyor. Ama o kediyi kendine bağlıyor ve sonra diyor ki “bak, kedi ne güzel. Hayvanları seveceksin, insanları sevmeyeceksin” diyor. Çünkü o hayvandaki aslında doğal bir şeyi görüyor ama hangi benlikle görüyor? Muhtaç benliğiyle görüyor. “Köpek kadar sadık yok” diyor, “insanlar sadakatsiz” diyor. “Bir köpeğe üç gün yem veriyorsun, yiyecek veriyorsun, sana sadık oluyor” diyor. Ben de ona şunu sormak isterim: bu sadakati arayan kim, niye arıyor? Çünkü muhtaç. Çünkü gerçek kendini tanımıyor o insan.

Hani şey gibi — bazıları hayvan beslerler, hayvan severler de şey yapmasın ama mesela der ki “işte böyle kedim beni bekliyor, ben gelmezsem huzursuz oluyor.” Bir canlının sen olmadan huzursuz olmasından tatmin oluyorsun. Desen ki “ben olmadan da rahat, hiç huzursuz olmuyor” — hayır, kedim ben gelmeden uyuyamıyor diyecek. Çünkü zaten uyumamasını istiyorsun. Neden? Çünkü sen kendini o sayede tırnak içinde bir şey zannedeceksin. “Bir kedi ben olmadan uyuyamıyor” — o zaman ben ne hissediyorum kendimi? Bir şey hissediyorum. Bu çok ilginç bir benlik tuzağıdır.

O yüzden hiç kimseyi kendinize muhtaç etmeyin, öyle bir ilişki kurmayın. İnsan niye birini kendine bağımlı kılar? İki nedenle: farkına varmadan psikolojik olarak tatmin bulur; ikincisi ve daha fenası, terk etmemesi için bağımlı kılar. Değil mi? Kim terk etmez sizi? Bağımlı olan. O garantidir, o terk edemez zaten.

[Katılımcı:] Ben öyle hissettim ama benim bir kedim var, sokakta bir yavru kedi almıştık, şimdi apartmanın birinde besliyorum, hemen giriş kapısında bekliyor, ben mutlu oluyorum ama bana bağımlı olması için sevmiyorum, ona şöyle bakıyorum — Allah’ın bir ayeti olarak bakıyorum, ondan bir hayatı beraber paylaşıyoruz, kendi çocuğum gibi. [Hoca:] Mesela kedi dile gelse “ya artık seninle 13-14 yıl yaşadık da ben başka birini buldum, senden çok iyi” — olabilir mi diyor, dil bu? Hiç “olabilir” diyor mu mesela? Kedi dile geldi de dedi mi “ya hatta keşke sen beni kurtarmasaydın da o beni kurtarsaydı, 13 sene ben seni [en iyisi] zannetmişim, aslında daha iyi insanlar varmış” diye? İşte oralara bakmak lazım. Ben de onu söylüyorum. Mesela on yıldır beslenmiş olduğun bir kedide, kedinin kendi iç gönlünde böyle bir şey yok. Öyle olmayınca o kadın veya erkek, o kediye duymuş olduğu sevgiyle daha ilahi bir sevgiyle bakabiliyor. Ama eşi olmuş olsa, on yıl boyunca bir menfaat ilişkisi var — sadakat bekliyor, ilgi bekliyor, alaka bekliyor, bir sürü şey bekliyor. Bir yerde bir sıkıntı olduğu zaman sevgi bir hikaye olmaya başlıyor. Hayvan sevgisiyle insan sevgisi arasındaki farkı ancak böyle açmak lazım.

Mesela niye insanlar “kediler nankördür” diyor, değil mi? “Kediler nankör, köpekler sadık” diyoruz. Halbuki sen niye kediye nankör diyorsun? Kedi bağımlı olmadığı için — evet, bağımlı olmayabiliyor, yani başkasına gidebiliyor, değil mi?

Ben çok ilginç bir şey görmüştüm hayatımda. Bir çocuk, çok merhametli yaşlı bir teyzeye “teyzeciğim, nineciğim” diyerek sevgi duyuyordu; çünkü o yaşlı kişi de gerçekten güzel bir sevgiyle o çocuğu seviyordu. Çocuğun annesi bundan hiç rahatsız olmadı. Sonra bir gün o çocuk o teyzeye “anne” demeye başladı. O zaman biyolojik annesi çok rahatsız oldu bundan. Neden? Çünkü bak, orada anne sevgisi bile ego düzeyinde bir şekilde yaşanıyor. Yani Allah’tan geliyor ama anne onu kendine mal ediyor.

Mesela düşünün, çocuğunuz sizi çok seviyor, siz de onu çok seviyorsunuz; bir gün geldi dedi ki “anne, ben başka bir anne buldum, çok senden daha merhametli, çok daha şefkatli” — şunu diyebilir misin: “öyle mi, ne güzel, mutlu oldum senin adına, kendi adıma da mutlu oldum, çünkü senin daha iyi, daha fıtri, daha mükemmel bir sevgiyle seni seven bir anne, seni benden daha iyi anlayan bir anne, senin kabiliyetlerini benden daha çok fark eden bir anne bulmuşsun, ne güzel bir şey ya. Bugüne kadar benden gördüğün bütün iyilikleri, güzellikleri Allah’tan bil; çünkü öyle bir hatam, kusurum olmuşsa da bağışla” diyebilir misin? Sonra da oturup iki rekat şükür namazı kılabilir misin? Bak, bu saf bir bilinçtir.

O zaman mesela sevgilerinize bir bakın, tortu var mı, benlik tortusu var mı? Sevginizin, şefkatinizin, merhametinizin, hatta yardımınızın. Mesela birine yardım edersiniz, egonuz ondan kendine bir pay çıkarır. Mesela başkası yardım etse rahatsız olma ihtimaliniz bile vardır — “bırak onu, ben yardım ediyorum, ben ona yardım ediyorum” diyebilirsiniz. Böyle bir tuzağa düşebilirsiniz. O yüzden bakın özneye dikkat edin. İçerideki özne ne, kim algılıyor, kim yorumluyor, kim bakıyor, kim değerlendiriyor? Neyle karşılaştığınıza bakmayın. Bir insanın sadakatsizliğiyle karşılaştınız, bir insanın vefasızlığıyla karşılaştınız — “kim karşılaştı” sorusunu sorun. Kim karşılaştı, şu anda kim onu algılıyor? Gerçek ben mi, sahte ben mi?

Mesela Hazreti Yusuf birçok şeyle karşılaştı. Kim karşıladı o yaşanan olayları? Öz bilinci karşıladı onları. Dikkat edin, o yüzden Yusuf Suresi’nde hiçbir serzeniş yoktur, hiçbir kınama yoktur, hiçbir alınma yoktur, hiçbir gücenme yoktur, hiçbir mağduriyet hikayesi yoktur.

Peygambere İman Etmek Ne Demektir?

Kıyaslama yapmayın arkadaşlar; onu yapan da bir benliktir. Siz şuna bakın: demek ki insanda böyle bir imkân var, o imkânı değerlendiriyor. Hiç karıştırmayın — hangi peygamber hangi mertebeden başladı, hiç bakmayın bunlara. Tek bir noktadan bakın, o da şu: “Ey insan, sende böyle bir imkân var.” O zaman bu imkânı ortaya çıkar. Anlatabildim mi? Böyle bir imkân var, bu imkânı ortaya çıkar.

Onun için bakın, belki biraz aşırı bir yorum gibi gelebilir: bir peygambere inanmak, kendi fıtratının hakikatinin ne olduğuna inanmak demektir. Yani ben Hz. Muhammed’e inanıyorsam, Hz. Muhammed’e peygamber diyorsam, bu şu demektir: benim fıtratım onda görünen gibidir, benim asıl fıtratım onda görünen gibidir. Bir peygambere inanmak budur. Yoksa bir peygambere inanmak “bir insan peygamber mi değil mi” bu değildir. Biz bir oyun oynamıyoruz, işte bir iddialaşma içinde de değiliz. Hz. Muhammed peygamber midir değil mi — biri peygamber dese ne olur, öbürü demese ne olur?

Mesela bir şey anlatıyorsun, diyorsun ki bak peygamber taşlanmış, dua etmiş; peygamber haksızlığa uğramış, ona rağmen [merhametle] davranmış. Bedevinin biri gelmiş: “bana Allah’ın malından ver” demiş, “kendi malından vermeyeceksin” demiş. Peygamber gülümsemiş: “ona ihtiyacı olanı verin” demiş.

Şimdi ben birinize gelsem, desem ki cebinizde zekât paranız var, ayırmışsınız zekât parasını, diyorum ki “bana bak ben fakirim, ihtiyacım var, Allah’ın sana benim için verdiğini bana ver” — bir zaman deriz ki “dur bakalım, önce üslubunu düzelt, sen kim oluyorsun, vermek zorunda değilim” — bir sürü hikaye öğretiriz. Adam geliyor peygambere, “bana ver” diyor, “kendi malından vermeyeceksin, Allah’ın malından vereceksin” diyor. Peygamber de tebessüm ediyor ona, “Allah’ın malından verin” diyor. Bazıları itiraz etmeye kalkıyor, kızmaya; peygamber diyor ki “beni de onu da rahatsız etmeyin, siz niye ona kızıyorsunuz, doğru söylüyor — Allah’ın malından vereceğim, benim malım yok ki zaten.”

Benim ona kızdığınız için memnun olacağımı mı zannediyorsunuz? “Bak ne güzel haddini bildirdiler” öyle mi? Hayır, bak ben de rahatsız oluyorum çünkü sizin verdiğiniz tepki de doğal değil ve doğru değil. Böyle bir yerden bakıyor.

[Katılımcı:] Ona Kur’an’ın bakışı diyebilir miyim hocam? [Hoca:] Fıtratın bakışı işte bu, tabii doğal olarak. Bilir ki “Allah’ın size verdiklerinden veririm” diyor; hiçbir zaman “kazandıklarımdan” demiyor.

O yüzden bir peygambere inanmak — bunu özellikle vurguluyorum — senin fıtratının ondan tezahür eden şeyle aynı olduğuna inanmaktır. Biz niye peygambere inanıyoruz? Çünkü aslında şunu demek istiyoruz: benim fıtratım Hz. Muhammed’de görünen anlayış, ahlak, idrak, şuur ile aynıdır. Peygamberlik vazifesi geçici bir vazifedir, o önemli değil, asıl olan o değildir. Peygamber sana senin fıtratını hatırlatıyor. Hatta bazı sûfîler işârî olarak “size içinizden bir peygamber gelmiştir” ayetini yorumlarken, “sizin içinizle aynı, sizin özünüzden gelen bir peygamber o” derler. Yani aynı özden gelen, aynı kaynaktan gelen bir peygamber o.

Dolayısıyla ben peygamberi gördüğümde “ulaşılamayacak, hayranlık duyacağım, benim peygamberim en büyüğüdür” deyip başkalarının peygamberiyle tırnak içinde mukayese edip egomu tatmin etmem için gelmemiş ki. Hz. Muhammed’e “peygamber” diyorsam bu şu demektir: onun hayatının kaynaklandığı çekirdekle sen aynı çekirdeği taşıyorsun. Onun için bir peygambere inanmak, fıtratımızın ne olduğuna inanmak demektir.

Bugün insanlar niye peygamberlerden kopabiliyorlar, ya da bu kopukluk neye sebep oluyor? “Fıtrat” diye bir kavram ortadan kalkıyor. Peygamber kavramı nedir? Fıtrattır. Yani biz bir peygamberde fıtratı tanıyoruz, o fıtratın açılımını görüyoruz bir peygamberde. O yüzden peygambere inanmak orijinini, kaynağını, fıtratını, kabiliyetini, mahiyetini idrak etmek demektir. Bununla aynıdır.

Ben “Hz. Muhammed Allah’ın peygamberidir” dediğimde ne demiş oluyorum? Demiş oluyorum ki “Allah beni onun görünen fıtratında yarattı; ondaki görünüyor, bendeki henüz gizli.” Sizde öyle bir idrake gelebilir ki taşlandığınızda, sizi taşlayanlara dua edebilirsiniz. Aynen. Çünkü nefis kendi mahiyetinde bir hayır, iyilik taşımaz; kendi haline kalırsa kötülüğe temayül eder. Ama Rabbin rahmetiyle o iyi, güzel ve doğru davranabilir. Aynalık eder. O yüzden kâmil insan hiçbir iyiliği, hayrı kendine mal etmediği için siz onun egosunu tahrik edemezsiniz. Çünkü öyle bir şey yok, öyle bir benliği yok.

Kanal Olmak, Kaynak Olmamak

[Katılımcı:] O zaman Fatiha hocam — mesela kediye süt döküyoruz ya, açıkta, şefkat etsin diye. Kediye süt döküyoruz, aslında o zaman şöyle mi: zaten ilahi olarak o kediye şefkat edecek ve o sütü ona ikram edecek biri olarak bana bir vesile mi oldu? [Hoca cevap veriyor, bu kısım kayıtta oldukça bozuk:] [anlaşılamadı] …genel şefkatli kanal olurken benim bilincim, benden itibari olan kısmı bildiği için ben kaynak değil, kanal olduğumu fark edersem, oradan beklenen edebi de olmam gerekecek, değil mi?

O yüzden bir ayette diyor ki: Allah’ın verdikleri üzerinden övülmeyi bekleyen ve teşekkür bekleyenleri — meallerini söylüyorum, hatırlamıyorum tam hangi ayet — “azaptan kurtulacak zannetme” diyor. İlginç bir ayet. Yani biz aslında niye azap çekiyoruz? Çünkü Allah’ın sana verdikleri üzerinden teşekkür bekliyorsun, Allah’ın sende görünen güzelliklerinden dolayı övülmek istiyorsun. Hatta biz ne kadar bu hale gelmişiz — “biraz da beni bir öv de rahatlayayım” diyoruz ya. Diyoruz ki “kocam beni hiç takdir etmiyor.” Bir baksana, sen kocandan ne takdir bekliyorsun? Veya “karım beni takdir etmiyor.” Ben çok garipsiyorum böyle şeyleri. Sonra bakıyorum azap çekiyorum, sonra o ayeti hatırlıyorum: Allah’ın sana verdiklerinden dolayı sen teşekkür bekliyorsun, Allah’ın sende görünen iyiliklerinden, güzelliklerinden dolayı övülmeyi bekliyorsun. “İşte kocam bana desin ki sen de iyisin, iyisin hatun desin” — demese ne olur ki, “sen mi iyisin” diye onu bir de sorgulamak lazım — sen mi iyisin, sende Allah’ın iyiliği mi görünüyor?

O yüzden mümin insan “ben iyi, temiz bir kanal olabiliyor muyum” diye bakar. Çünkü hayrı, mutlaktan gelen hayrı güzel bir surette kabul etmezsen şerre sebep olursun. İnsanın fonksiyonu bundan ibaret arkadaşlar.

Şimdi bunu idrak eden insan birilerinden teşekkür bekler mi? Ama bakın şöyle: “ben kimseden teşekkür beklemiyorum” demek de öyle değil yani. Teşekkür beklemenin zemini yok. Anlatabildim mi? Teşekkür beklemenin zemini yok. Ben kimden teşekkür bekleyeceğim, kim olarak bekleyeceğim ki? Değil mi? Ben iyiliğin kaynağı değilim ki teşekkür bekleyeyim. Ben ancak Allah’a müteşekkir olabilirim — onun iyiliğine, güzelliğine, hayrına ayna olduğum için. Başkasından da onu akıtabilirdi, benim kanalımdan akıtmayı lütfetmiş. Onun için “iyilik yap, iyilik bul” değil; iyilik yapamazsın, iyiliği bul ve yansıt. Onun için kimse iyilik yapamaz arkadaşlar.

Şimdi tabii ego diyecek ki “o zaman yapmayacağım.” O zaman da ne yapmış olacak? Hayrı, mutlaktan gelen hayrı güzel bir surette kabul etmemiş olacak. Çünkü ego diyor ki “böyle kanal manal değilim, benim de payım olmalı.” Ego sürekli bir pay istiyor arkadaşlar. Fakat Allah’ın o ayette dediği gibi, cehaletinden dolayı kendine bir pay aldığında da o aldığı paydan dolayı azap çekiyor. Diyor ki “iyilik yaptım, hiç teşekkür etmiyor” — aslında “teşekkür de beklemiyorum” diyor ama beklemiyorsan niye bu kadar konuşuyorsun, değil mi? Ama azap çekiyor içeride biri. İçeride biri azap çekiyor: “iyilik yaptım” diyor, “yapmayabilirdim” diyor, “o zaman yapmayacağım” diyor, “bundan sonra yapmayacağım, bak gör” diyor. Allah’la ilişkimiz bile böyle arkadaşlar.

O yüzden azaptan kurtulmak istiyorsak, özgürleşmek istiyorsak doğru yerden bakacağız. İyiliği, hayrı sahiplenen benliğin penceresinden bakmayacağız. Oradan bakarsanız kendinize yazık etmiş olursunuz, kendi kendinize azap etmiş olursunuz.

Yeniden İmtihan: Kurulan Tuzaklar

Bakın bunları hiç “Allah’ın imtihanı” diye yorumlamayın. Öyle bir imtihan yok. Biz yıllardır bu imtihan kavramıyla kendimizi kandırıyoruz bu anlamda; sanki pozisyonumuz doğalmış gibi, o benlik pozisyonundan dolayı “her imtihan, ne yapacaksın, ne imtihan ya, ne imtihan” diyoruz.

[Katılımcı sorusu — kayıt burada çok bozuk:] Hocam, [anlaşılamadı — bir cenaze/kayıp deneyimine dair bir örnek anlatılıyor]. Ben de askerdeyken zor bir görev yapmıştım; ilk günü gerçekten zordu. [anlaşılamadı] …yani gerçekten insanlar böyle bir anda paramparça oluyor.

[Hoca:] Sizin dediğiniz anlamda aslında ortada bir imtihan yok. Sonuçta bu bir olay. Bir olay var. Bir de zararların tamamı insanın kendi elinde — mesela sağlam olmayan bir yere bina yapıp, denizin kenarına ev yapıp sonra bunu “imtihan” olarak tanımlıyoruz, maalesef. O yüzden doğru yerden bakmaya çalışalım, özgür bir yerden bakmaya çalışalım. Korkunun, arzunun, sahiplenme güdüsünün penceresinden baktığımızda o bize büyük bir azap veriyor, o bizi azabın içine sokuyor.

Hani hep örnek veririm: bir kedi dört beş yavru doğurur, hepsine bakar, büyütür, Allah’ın verdiği sütü verir, değil mi? Sonra hepsi başka yerlere gider. Hiçbir kedi şunu demez, değil mi: “o kadar evlat yetiştirdim, etrafımda biri bile yok.” Demez, değil mi? Neden demez? Çünkü öyle bir ego oluşacak zemin yok. İnsanda bu imkân var. O yüzden içimizdeki ego kotlarını temizlemek zorundayız — “bu benim” diyen, “ben sevdim, ben merhamet ettim, ben korudum, ben sahiplendim” diyen. Böyle bir şey yok.

Hatta bunu Peygamberimiz Ensar ile olan ilişkisinde anlatıyor. Benlik penceresinden bakarsanız, biri size “ben senin için bunu yaptım” der, siz de “ben de senin için bunu yaptım” dersiniz. Ama ruh düzeyinden bakarsanız ruhlar el ele verir ve Allah’a koşarlar. Hiçbir kıyaslama yoktur, hiçbir hesap yoktur.

Mesela kadın veya erkek olun, öyle bir bilinciniz olsun ki “ben eşim için şunu yaptım, onu yaptım, o şunu yaptı, o bunu yapmadı” — öyle bir şey aklınızdan geçmesin. Sadece şu geçsin: “bir insan olarak eş konumunu yaşadığımda ben Allah’ın rahmetine, merhametine, koruyuculuğuna, sahipleniciliğine iyi bir kanal oldum mu, olmadım mı?” Bitti bu kadar. “Ben onun için ne yaptım, o benim için ne yaptı” — hikaye. Azap içinde azap çekersiniz. Sonra dersiniz ki “imtihan” — ne yapacaksınız, dünya imtihan işte.

Yani o aşağı düzeydeki benlik, aslında dünya benlik penceresinden bakıldığında aşağıdır; ruh penceresinden baktığınızda bir tecellidir. Biz dünyaya da nefis penceresinden bakıyoruz. Hatta Bediüzzaman der ki: “Eğer nefis nazarıyla bakarsan bu dünya sana bir üzüm yedirir, yüz sopa vurur.” Ben bazen insanlara derim, işte böyle bir ilişkileri olur, iki üç ay çok güzeldir; derim ki bak senin ömrün boyunca bu ilişkide yaşayacağın mutluluk bu kadar — bir üzüm yedin, gerisi tokat. Nefis penceresinden bakarsın. Ama hakikatin penceresinden bakarsan bir tecellidir. Biri sana sadakatle davranmış, ilahi tecelliyle ne güzel; biri sana ihanetle davranmış, o da güzel. Ne anlamda güzel? O ihanet seni yıkacak bir niteliğe sahip değil, çünkü sen hiçbir vefasızlıkla, hiçbir ihanetle, hiçbir olumsuzlukla yıkılmayacak bir mahiyette yaratılmış bir varlıksın. Onu deneyimliyorsun, ondan dolayı şükret. Şükret ki Rabbim beni dünyaya ve insanlara dilenci kılmadı, değil mi?

[Katılımcı — bu kısım kayıtta bozuk:] O zaman aslında şöyle de olur mu? [anlaşılamadı] …verdiği acı varsa ondan kurtulmaya bir vesile olur mu? [Hoca:] Kesinlikle. Yıkılana bak — yıkılan sen değilsin. Onu fark etmeye çalış. Yıkılan sen değilsin, onu ayırt etmeye çalış. Kim yıkıldı orada? Sahte bir benlik. Onu gör, onu tasfiye et. O zaman gerçekten doğru bir yerden bakmayı öğrenebilirsin.

Övgü ve Yergi Karşısında Denge

Biri seni övdü. Eğer objektif bir noktayı övüyorsa dersin ki: “bu Allah’ın nimetidir.” Övgü değil — övülen şey Allah’ın nimetidir, onun merci ben değilim. Övüldüğünüzden dolayı memnun oluyorsanız gaflettesiniz demektir; yerildiğinizden dolayı acı çekiyorsanız aynı gafletin öbür yüzündesiniz demektir. Bakın övgüden memnunsanız, nefsiniz namına yergiden de rahatsız olmak zorundasınız. Ama övüldüğünüz orada idrak edeceksiniz ki karşımdaki beni övüyor gibi görünse de aslında bende gördüğü ilahi nimeti övüyor; ben de Allah’ın nimetinin üzerimde görünmesinden dolayı Rabbime şükrediyorum — orada hiçbir benlik ortaya çıkmıyor, değil mi?

Yerdiğinde de, eğer yerdiği şey sizde varsa, nefsinizi temizlemeye vesiledir. Sizde olmayan bir şey nedeniyle, yani hayali bir şey nedeniyle geriyorsa, benimle de ilgisi yok, değil mi?

İçeride bir şey rahatsız oluyorsa arkadaşlar, o rahatsız olanı bulun. Rahatsız edenle uğraşmayın; önce rahatsız edeni bulun, onu çözün. Sonra dışarıdaki bir rahatsızlığı, bu sefer Allah namına çözebilirsiniz belki — mümkünse, imkân verilmişse. Ama önce eğer bir şeyden rahatsız oluyorsanız içerideki rahatsız olana bakın. O sahte bir şeydir. Onu ayırt etmek zorundayız. O bizim asıl düşmanımız. Dıştaki o asli olan şey değildir.

Asıl Cihat: İçerideki Düşman

O yüzden işte peygamberin “küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” demesinin altında yatan şey buydu. Asıl savaş içeride. Ve aslında içeride düşman aslında zayıf; içerideki düşman aslında zayıftır. Ama onu fark ederseniz, ne olduğunu anlarsanız zayıftır. Onu kendiniz zannederseniz çok güçlü görünür size. O zaman düşman olan o değil, onu bizim kendimiz [büyütüyoruz].

[Katılımcı:] Bir taraf üzülse bile, o üzülen veya sevinen tarafı izleyen taraf varsa, nasıl izleyen taraftaysan bu doğal bir taraftır. [Hoca:] Bir süreçtir, bir süreçtir. Üzülen tarafı görürsün, tam sıfırlayamasan da ayrıştırırsın biraz, belli bir ölçüde. O bir yolculuktur. En son bu üzülen taraf tamamen sönümlenir.

O yüzden biz hep dışarıyla kavga ediyoruz. Dışarıyla kavga etmeyin arkadaşlar. Kimse sizi anlamayabilir. Kimse size hakiki anlamda bir dostluk, arkadaşlık halinde olmayabilir. Dışarıdan bir şeyin arayışı içinde olmayın. Allah bizi dünyada bir şey arayalım diye yaratmadı. Bize ruhundan üfledi; bizim kaybettiğimiz şey odur. Onu kaybettiğimiz için sürekli arayıştayız. Bizi üflediği ruhu unuttuğumuz için arayışlarız. Onu bulursan arayışın biter. İşte o zaman âleme şahit olursun. Öbür türlü âleme dilenci olursun.

Bilge ile Öğrencinin Hikâyesi: Geçmişi Bırakmak

Evet, teşekkür ederim. Hocam bir şey söyleyebilir miyim? Sizin anlattıklarınızda… [Katılımcı sorusu yarım kalıyor, sonra hoca bir kıssa anlatmaya başlıyor.]

Bilge bir kişi, öğrencisiyle birlikte ormanlık bir alanda yürüyorlar. Akan bir dere var; derenin kenarına geliyorlar. Orada bir bayan var, karşıya geçmeye çalışıyor ama geçemiyor. Bayanın elbiselerinde biraz eteklik var, o bilge kişi onu alıp karşıya geçiriyor, bırakıyor, gülüyor, devam ediyorlar. Bir süre sonra öğrencisi diyor ki: “sen o bayanı nasıl aldın, oraya bıraktın?” Bilge diyor ki: “ben o bayanı aldım, oraya bıraktım; sen hâlâ o bayanı taşıyorsun.” Yani onu terk et.

Ben anlayayım, çok harika bir şeydi yani. Biz aslında sahte benliklerle hayata baktığımızda olmuş bitmiş birçok şeyi taşıyoruz. “Ben işte geçmişte şunu niye yapmadım, niye şöyle oldu, niye böyle…” Bakın şunu unutmayın: otuz yaşında olsanız, kendinizi bildiğiniz bileli günahkâr olsanız ve şu anda tövbe etseniz, siz hiç günah işlememiş gibisinizdir.

Kapanış: Tövbe ve Sahte Benliğin Sona Ermesi

Neden? O günahı işleyen sahte benlikti; şimdi neyi idrak ettiniz? Onların sahte olduğunu idrak ettiniz. O zaman o günahı işleyen siz misiniz? [Katılımcı:] O benlikler. [Hoca:] O benlikler. Siz onlardan uzaklaştınız, Allah sizi bağışladı. O zaman o günahı işleyen siz değilsiniz, o benliklerdi; hadiste de “tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir” denmesi bundandır.

Ama bakın, egomuz ne kadar sahte benliklerimiz var ki geçmişte yaptığımız bir hatadan, günahtan dolayı sürekli kendimizi eleştiririz. Neden? Çünkü ego tertemiz olmak istiyor — tırnak içinde — ama bunu ne olarak istiyor? Kendi egosunu tahkim etmek için istiyor. Hiç günah işlememiş olmak istiyor, hiç hata yapmamış olmak istiyor. Ama bunu ne adına istiyor? Kendi adına istiyor.

Mesela düşünün, hiç günah işlememiş olsaydık egomuz ne kadar şişerdi, değil mi? “Çok şükür ben sizin gibi günahkâr değilim” diye ortalıkta dolanırdı, değil mi? Var ya gökyüzü… Ama dikkat edin, bir peygamber bile böyle demez: “Rabbim beni korumazsa nefsim beni günaha götürür” der. Bakın dikkat edin.

Evet, teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (En’am Suresi: 121) — “Üzerine Allah’ın adı anılmadığı hayvanların eti size haramdır” şeklinde aktarılıyor. - (Yusuf Suresi: 53) — “Rabbim beni korumazsa nefsim beni günaha götürür” ifadesiyle aktarılan, nefsin kötülüğü emrettiğine dair ayet. - (Yasin Suresi: 21) — “Sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun” şeklinde aktarılıyor. - (İnşirah Suresi: 5-6) — “Her zorlukla birlikte kolaylık vardır” şeklinde aktarılıyor. - Yusuf Suresi (ayet numarası belirtilmemiş) — Hz. Yusuf’un kardeşlerine söylediği “Ey kardeşlerim, bugün size kınama yok; şeytan nefsinizin yaptığını size hoş gösterdi” şeklinde aktarılan sözler. - Konuşmacının kendisinin de sure adını hatırlayamadığını söylediği iki ayet daha geçiyor: biri “sizi mallarınızın azalmasıyla, canlarınızla, çocuklarınızla karşılaştıracağız” içerikli ayet (muhtemelen Bakara Suresi 155 civarı, ancak konuşmacı ismini hatırlayamadığı için metinde sure adı belirtilmemiş bırakılmıştır), diğeri “yaptıklarıyla övünmeyi ve övülmeyi bekleyenler azaptan kurtulmuş sayılmasın” içerikli ayettir (muhtemelen Âl-i İmran Suresi 188, aynı sebeple sure adı belirtilmemiştir). Bu iki ayet için sure adı atfı yapılmamıştır çünkü konuşmacının kendisi de emin olmadığını belirtmiştir. - Ayrıca metinde geçen “Allah’ın öyle kulları vardır ki aralarında hiçbir ticaret, menfaat ilişkisi yoktur, Allah’ın ruhuyla birbirlerini severler” ifadesi bir ayet değil, hadis-i şeriftir; bu yüzden ayet listesine dahil edilmemiştir.

İlgili Sohbetler

Gerçek Kendini Bulmak ve Nefis Muhasebesi

Sohbette, insanın "kendini ifade etmek" istemesinden önce gerçek benliği ile kendisi olmayan (nefsani, tetiklenmiş) benliklerini ayırt etmesi gerektiği anlatılıyor; bu ayrımın tasavvuftaki adı murakabe ve muhasebe, Kur'an'daki karşılığı ise takva ve fücurdur. Doktorun hastalıkla sağlığı, hattatın doğru yazıyla yanlışı, kuyumcunun gerçek altınla sahtesini ayırt etmesi gibi örneklerle bu farkındalığın önemi somutlaştırılıyor. Hz. Peygamber, Hz. Yusuf, Hudeybiye, Bedir ve Uhud örnekleri üzerinden, gerçek hayrın bir "sonuç" değil "fıtrata uygun davranışın kendisi" olduğu; ihlasın da içeride şeytanın tetikleyebileceği hiçbir boşluk veya eksiklik hissi bırakmamak olduğu vurgulanıyor.

İnsanın Bilinç Düzeyleri ve Fıtrata Dönüş

Sohbette, Kur'an'daki insanın yaratılışı anlatısının aslında insanın yaşayabileceği bilinç düzeylerini (halifelik bilinci, cennet bilinci, dünyaya düşüş) sembolize ettiği işleniyor. Konuşmacı gerçek ibadetin karşılık beklemeden fıtratın doğal bir neticesi olarak yaşanması gerektiğini, huzurun dış koşullarda değil kendi özümüzü/fıtratımızı bulmakta olduğunu, peygamberlerin günahtan "korunmuş robotlar" olmayıp uyarıldığını ve asıl zulmün başkalarının bize yaptığından çok kendi nefsimizin bize yaptığı zulüm olduğunu Hz. Musa, Hz. Yusuf, Hz. Asiye ve Firavun'un sihirbazları gibi örneklerle anlatıyor.

Fıtrat ve Nefis-Ruh Dengesi

Sohbet, nefsin insanı sürekli tahrik etmesinin aslında anlayışın derinleşmesi için bir imkân olduğunun hatırlatılmasıyla başlıyor, ardından bir önceki derste yapılan "fıtrat nedir" müzakeresi özetleniyor. Fıtrat, ruh-nefs-beden üçlü katmanının doğru hiyerarşik dengesi olarak tanımlanıyor ve Bediüzzaman'ın 23. Söz'ünde anlattığı iki saray temsili üzerinden, nefsin ve hevanın insandaki üst kabiliyetleri (akıl, kalp, duygu) kendi emrine aldığında ortaya çıkan çöküş anlatılıyor. Sohbetin devamında nefsaniyet-ruhaniyet dengesi, içimizde "vesayet kuran" benlikler, dinin nefis tarafından yanlış algılanma biçimleri ve Hz. Asiye örneğiyle Allah'a bağlılığın gerçek huzurun kaynağı olduğu işleniyor.