İnsanın Bilinç Düzeyleri ve Fıtrata Dönüş
Kısa Özet
Sohbette, Kur'an'daki insanın yaratılışı anlatısının aslında insanın yaşayabileceği bilinç düzeylerini (halifelik bilinci, cennet bilinci, dünyaya düşüş) sembolize ettiği işleniyor. Konuşmacı gerçek ibadetin karşılık beklemeden fıtratın doğal bir neticesi olarak yaşanması gerektiğini, huzurun dış koşullarda değil kendi özümüzü/fıtratımızı bulmakta olduğunu, peygamberlerin günahtan "korunmuş robotlar" olmayıp uyarıldığını ve asıl zulmün başkalarının bize yaptığından çok kendi nefsimizin bize yaptığı zulüm olduğunu Hz. Musa, Hz. Yusuf, Hz. Asiye ve Firavun'un sihirbazları gibi örneklerle anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kur'an'daki insan tanımlarındaki olumsuzlukların çoğu, yaratılışın saf halini değil, düşmüş/gafil insanın halini anlatır.
- Gerçek ibadetin dünyevi bir karşılığı yoktur; ibadet fıtratın doğal bir neticesidir, tıpkı birbirini seven iki insanın karşılık beklemeden buluşup konuşması gibi.
- Peygamberler günahtan "korunmuş" değildir; günaha karşı uyarılırlar, fıtrat bakımından bizimle aralarında bir fark yoktur.
- Asıl zulüm başkasının bize yaptığı değil, kendi nefsimizin bize yaptığı zulümdür; önce bu iç zulümle yüzleşmek gerekir.
İnsanın Yaratılışı ve Bilinç Düzeyleri
Birkaç defa değindik. Aslında bütün kutsal metinlerde insanın yaratılışının anlatılması sürecinde, aslında insan bilincinin süreçleri de anlatılmaktadır. Yani insan ne tür bilinç düzeyleri yaşar? İnsanın yaşadığı, yaşayabileceği bilinç düzeyleri aslında kutsal kitaplarda insanın yaratılışıyla ilgili metinlerde bulunabilir.
Mesela Kur'an açısından düşünürsek: Allah "ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" diyor. Bu ilk safhadır. Sonra onu cennete koyuyor. Sonra cennetten düşüyor, değil mi? Sonra dünya yaşamını yaşayan ve bir kısım arzuların, korkuların, heveslerin, olumlu olumsuz birçok duygu ve düşünce tarzının içinde yaşayan bir varlık oluyor.
İnsanlar çok defa şu soruyu sorar, biraz bu meseleyle ilgilenmişse: Kur'an'da insanla ilgili ifadelerin yüzde 95'i neredeyse olumsuzdur, değil mi? Aslında böyle bir durum var. Burada ne var? Mesela örnek: insan acelecidir, insan bencildir, insan sürekli tartışıp öne çıkmaya çalışır, kendini göstermeye çalışır, zalimdir vs. Kur'an'a baktığımızda insan hakkında söylenebilecek ne kadar olumsuz şey varsa var yani.
Peki biz buradan genel bir insan tanımı mı çıkaracağız, yoksa düşmüş insanın halini mi anlatıyor aslında Kur'an? Yani yeryüzünde bir halife olarak Allah'ın yaratacağım dediği varlığı mı anlatıyor bu ayetler, yoksa düşmüş olan insanı mı anlatıyor?
Kur'an'daki Olumsuz İnsan Tasviri: Kimin Hali?
Bakın çok önemli bir şey var burada. Maalesef özellikle kadim bilgelik dışındaki bir kısım anlayışlar, modern bilim, modern anlayış sürekli insanı tanımlarken o düşük düzey üzerinden tanımlıyor. İnsanın duası kötüdür diyor, insan bencildir diyor, bir sürü şey söylüyor. Aslında burada anlatılan şey, kişi bunu anlatırken şunu diyebilir: Kur'an'da da böyle anlatılıyor; toplayın insanla ilgili ayetleri, birkaç tanesi hariç -"biz insanı en güzel kıvamda yarattık", "beni Adem'e mi keremli kıldık", "yeryüzünde bir halife yaratacağım", "ona bütün isimleri öğrettim"- bunlar dışında Kur'an'da anlatılan bütün insan tanımları, dediğim gibi, büyük oranda olumsuzdur. Cahilliğine, zalimliğine, tartışmacılığına; kendisine bir nimet verildiğinde şımarmasına; bir imkâna sahip olduğunda kibirlenmesine; kendi benliğini merkez almasına, bencil oluşuna, cimri oluşuna vurgu yapılır, değil mi?
Acaba buradan mesela insanın ağırlıklı olarak kötü olduğuna mı hükmedeceğiz? Yoksa bu meseleyi daha farklı bir şekilde mi yorumlamamız gerekiyor?
Burada aslında anlatılan şey, yeryüzünde bir halife olma bilinci; yani o düzeydeki bir varoluş ve bilinç. Sonra cennette var olma düzeyinin ifade ettiği bir bilinç. Sonra şeytanın vesvese vermesi ve buna aldanış nedeniyle oluşan düşüş. Ve sonra aslında bu düşüşü bile unutmanın meydana getirdiği bir başka düşüş. Bundan sonrası artık Adem üzerinden anlatılmıyor. Adem bize ne olarak anlatılıyor en sonunda? Yeryüzüne gönderilen, değil mi? "Sen yeryüzüne in" deniyor. Kovulma değil yani; "yeryüzüne in, orada bir hayat yaşayacaksın." Ve aslında Adem'in hikâyesi deyim yerindeyse burada tamamlanıyor.
Buradan çıkan netice şudur: en son fark edilen, makul olan bilinç düzeyi budur. Onun da altına düştüğümüzde artık çok daha problemli bir bilinç düzeyi olur. Yani kişi düşüşünü hatırlamıyor. Varoluş olarak, bilinç olarak indiğini hatırlamıyor. Ve ne yapıyor? O indiği düzeyi temel zemin, temel varoluşu olarak algılıyor. İşte bu, gafil insanın bilinç düzeyidir, Kur'an'ın tabiriyle. Veyahut da gerçekten kendini unutmuş insanın, egosal insanın bilinç düzeyidir.
Dolayısıyla burada dikkat edilmesi gereken şey, "insan nedir" sorusunu değil, "insan ne tür bilinç ve varoluş düzeylerine ve imkânlarına sahiptir" sorusunu sormamızdır. Yani gerçek anlamda bizler hangi düzeydeki varoluş ve bilinç düzeylerini tecrübe edebiliriz ve bizim hedefimiz, ufkumuz, yönelimimiz nereyedir?
Bugünkü modern zihniyetin ve bizim de ondan etkilenmemizden dolayı içinde bulunduğumuz durum, düşüşümüzü hatırlamamaktır. Hani gurbete gitmiş bir insanın asli vatanını unutması gibi; bir yere gurbete gitmişsin ama asli vatanının olduğunu unutmuşsun, aslında gurbettesin ama bir asli vatan kavramı da anlayışı da kaybolmuş ve unutulmuş gerçek anlamda. Dolayısıyla "kaynağıma dönmek, aslıma dönmek" diye bir kavramdan da bu sefer mahrum kalıyorum, değil mi?
Mesela Adem'deki bilinç neydi? "Ben yeryüzünde bir macera yaşayacağım", deyim yerindeyse "yeryüzünde bir süreç yaşayacağım, sonra tekrar mutlak olana döneceğim." Şimdi var mı öyle bir dönüş hikâyesi? Yok, kalkmış. Neden? Çünkü yolculuğun başını unutmuşuz. Sen bir halife olan varlıksın; Allah'ın halife olarak, deyim yerindeyse ilminde tanımladığı bir varlıksın; oradan doğru bir süreç yaşamışsın. Bu kötü bir şey de değil. Yani şu demek değil: insan yeryüzünde sürgün bir varlık değildir. Neden sürgün bir varlık değildir? Çünkü bir deneyim yaşayıp tekrar kaynağına dönmeye açık bir varlıktır. Dolayısıyla sürgün değiliz; sadece göreceli varoluş ve bilinç düzeylerini deneyimlemeye aday kılınmışız. Adem'e denildiği gibi, "yeryüzüne in, orada bir süreç yaşayacaksın." Bu bir sürgün değil aslında, bu bir deneyim olarak insanın karşısına çıkarılan bir şeydir. Ama hangi şartla? Kaynağını ve özünü hatırlaması şartıyla.
Bu yüzden insanın yeryüzündeki hayat macerası, gerçekten kim olduğunu ve nereden geldiğini bilmesiyle bağlantılıdır. Bunu unuttuğunda kişi kendine, hayata, varoluşa, yaşadığı her şeye çarpık bir şekilde bakacaktır.
Hak Etmek Değil, Fıtrata Uygun Davranmak
En basit örnek: "Ben bu dünyada bunu hak etmedim" diyor. Bu dünyaya bir şey hak etmek için gelmiyoruz ki. Bunu demek, dünyayı referans almak demektir: "Ben bu dünyada bir kısım şeyleri hak ettim veya hak edeceğim, hak ettiğimi de alacağım." Hiçbir kutsal kitapta böyle bir kavram var mıdır? Hiçbir peygamberin "ben bunu hak etmedim" diye bir mentalitesi yoktur. Sen bu dünyaya bir şey hak etmek için gelmedin. Kendine soracağın soru şudur: "Bu olay karşısında ben bunu yapmayı hak ediyor muyum? Yani benim varoluşum, fıtratım nazarı itibara alındığında, ben böyle bir davranışı sergilemeye layık mıyım değil miyim? Bu bana yakışır mı?" Halk ifadesiyle, "bu bana yakışır mı?" Kendimize soracağımız tek şey budur. Yoksa "ben bunu hak ediyordum ama olmadı, hayatta hiçbir zaman hak ettiğim yere ulaşamadım" -biz yeryüzünde bir yere ulaşmak için gelmedik ki. Ama hikâyeyi ters başlatınca o zaman her şey sarpa sarıyor.
Çalışmanın karşılığı vardır elbette; insanın çabasından başka bir şey yoktur diye de algılayabiliriz onu. Sorun değil. Fakat biz orada karşılık olarak neyi algılıyoruz? Ben fıtratıma göre davrandıkça fıtratımın daha hakiki veya daha bütüncül kavrayışına ulaşırım. Benim alacağım karşılık budur. Mesela ben bir insana şefkatle ve merhametle davrandığımda, derim ki bu benim zaten fıtratımın gereği. Öyle davrandığımda bu sefer fıtratım bana daha çok açılacaktır. Benim alacağım karşılık da budur. Ve dolayısıyla fıtratıma olan yakınlığım, fıtratıma dair farkındalığım arttıkça, Mutlak olana olan yakınlığım artacaktır. Benim için karşılık budur. Yoksa dünyada dünyevi olarak, geçici olarak herhangi bir karşılık insana mutlak veya kesin olarak öngörülmemiştir. Böyle bir vaat söz konusu değildir. Böyle bir vaat olsaydı, hakiki bir insanın "Ya Rabbi, ben böyle bir karşılık aramıyorum" demesi gerekirdi. Neden? Çünkü Allah'ın bana dünyada vereceği hiçbir şey, karşılık adına vereceği hiçbir şey kalıcı değil ki. Kalıcı değil. O zaman bu nasıl bir karşılık?
Böyle farkında olan bir insanla ilgili bir örnek hatırlıyorum. Bir bilge, bir ermiş, birisiyle ortaklık yapmış; kendisi tohum vermiş, gerekli diğer masrafları vermiş, öbürü de beden çabasıyla tarlayı ekecek; ikisi mahsulü ortak paylaşacaklar. Zaman geçmiş, mahsul toplanmış, çok verimli olmuş. O kişi mahsulü satmış, parayı ikiye bölmüş ve bilgenin önüne koymuş. Bilge bir durmuş, derinlemesine düşünmüş, başını eğip düşünmüş. O kişi demiş ki: "Ya, sevilmedin mi? Bak ne güzel, iyi mahsul aldık, çok para kazandık, bu da senin payın." Bilge demiş ki: "Yok, sevilmedim. Peki ne düşündün?" "Allah bana dünyayı vererek beni dünyaya mı bırakıyor, onu düşündüm. Böyle bir ihtimal var, bunu düşündüm. Bana dünyayı vererek beni dünyaya mı terk ediyor?"
O kişi demiş ki: "O zaman bu dünyada ne yaparak ebedi olanı nasıl kazanabiliriz ki? Aslında ibadetlerin de herhangi bir karşılığı yok mu? Şimdi her şey elimizden gidecek bu kafayla mı diyorsunuz?" Bilge demiş: "İbadetin de aslında bir karşılığı yok. İbadet, Yaratıcıya sunduğumuz bir armağandır. İbadet fıtratımızın doğal bir neticesidir." Yani diyelim ki iki insan birbirini seviyor, buluşuyorlar, konuşuyorlar, muhabbet ediyorlar. Şimdi muhabbetin neticesinde biri "bu buluşmamızın, görüşmemizin karşılığı ne olacak?" dese, tuhaf olmaz mı? Demek ki orada da bir ilim var: ibadet, fıtratın doğal bir neticesidir ve insanın aynı zamanda fıtratını koruyan bir şeydir.
Hz. Ali'nin Üç Kulluk Tanımı
Onun için Hz. Ali'nin bir ifadesi vardır, der ki: Kulluk üç çeşittir. Birisi korkanların kulu, birisi ödülün kulu, birisi de özgür kul.
Korkunun kulu nedir? Allah'tan bir ceza gelmesin, olumsuz bir durum gelmesin diye korkusundan dolayı ibadet eder; cehenneme girmemek için, Allah dünyada fazla musibet vermesin diye, korkularından dolayı ibadet eder.
Bir kısmı ödül arzusuyla, gerek dünyevi gerek uhrevi bir ödül arzusuyla: "Ben namaz kılacağım, Allah da bana şunları verecek" şeklinde bir kulluk yapar. Bu da ödül odaklı bir kulluktur.
Gerçek kulluk nedir? Gerçek kul, gerçekten Yaratanla olan o sonsuz bağının farkında olmaklığından dolayı kulluk yapar.
Buradan anlıyor musunuz, ibadet etmeyelim mi, camiler boşuna mı? Hayır. Dolayısıyla aslında buradan konumuzun başına dönebiliriz: hangi bilinç düzeyindeysek kulluğumuz, Yaratıcıya bakış açımız, Yaratıcıyı algılama biçimimiz de buna göre değişir. Mesela bir insan "biz niye ibadet edelim ki, ne gerek var" diyorsa, aslında fıtratından uzak olduğu için bu cümleyi kullanıyor. Gerçek anlamda fıtratımızın tam farkında olsak, ibadet doğal bir şey olacaktır. Bir insan sevdiği bir insana -eşi, arkadaşı, dostu- gider muhabbet eder, konuşur, dertleşir, değil mi? Bir insanla günde beş defa konuşmazsın ki, işte bunu söyleyen benlik fıtri bir şey mi değil mi, onu analiz etsin. Hatta o fıtratın farkında olan insanlar bunu daimi bir ibadete dönüştürürler; yani fıtratının farkında olan insan aslında an be an her durumda kesintisiz bir ibadet halindedir.
Hayal etmek için bir örnek vereceğim: Bazen mecazi aşk yaşayan insanlar olur, değil mi? Kişi ne der? "Hiç aklımdan çıkmıyor, her an kalbimde, her an onu hatırlıyorum, onu unuttuğum tek bir an bile yok." Diğer sevgi durumlarında ise aklına gelir, unutur, hatırlamak zorunda kalır ya da ararlar; "bak beni bugün gene unuttun, hiç aramadın" denir, kontrol edilir. Ama mecazi âşıkta kişi devamlı onun olma halindedir. İşte Kur'an'daki bunun karşılığı da "daimi namaz"dır. "Onlar namazlarında daimdirler" ifadesini sufiler bu şekilde yorumlamışlardır. Gerçekten de kesintisiz bir bilinçle, kesintisiz bir sevgi, saygı, iştiyak ve hayretle o kişi Allah'la ilişkilidir. Aslında bizim beş vakit olarak ifade ettiğimiz namazlar orta namazdır; yani gerçek ve tam ibadet, kişinin bütün hayatını içine alan bir şeydir. Sadece bildiğimiz anlamdaki namazla sınırlı değil; kişinin fıtratının gereğince yaptığı her şey o ibadetin içinde yer alır. İşte peygamberimizin bir insana gülümsemesi, "demenizde sevaptır, ibadettir." İşte yerde insanlara eziyet edebilecek bir taşı kaldırmanız, bir dikeni kaldırmanız da ibadettir. Neden? Fıtratın tabi bir neticesi olarak yaşanıyor. Ama bir farkla: kişi bu ibadetinde hiçbir benlik taşımaz. Herhangi bir iyi, güzel ve hayırlı şeyden dolayı kendine bir pay çıkarmaz. Çünkü çıkarabileceği bir pay yoktur.
Fıtrata Uygun Davranmak: Affetmek, Şefkat ve Takva
Ben bazen söylerim: "Bak, karşındaki insana şefkat et, o bir hata yapmış ama şefkat et." Kişi diyor ki: "Niye şefkat edeyim?" Şimdi ben bunu soran bir insana baktığımda şunu anlıyorum: fıtratından epey uzak, fıtratının farkındalığı noktasında epey zayıf. Çünkü bize yanlış yapan, o yanlışlar da çok büyük şeyler değil; "bana bir söz söyledi, kalbim kırıldı" diyor. Ben "affet, o sözü söylemiş, geldi geçti" diyorum. "Nasıl affedeyim" diyor, "niye affedeyim" diyor. Bu aslında neyin işareti? Biraz fıtratımızdan uzak olduğumuzun işareti. Fıtratımızda olsak zaten böyle bir durum ortaya çıkmayacak. Ya da fıtratımızı hatırlamaya çok yakın olsak, bize "affet" denildiğinde böyle bir hatırlatma yapıldığında "evet, tabii ki fıtratım affetmeyi içeriyor" deyip hemen onu içselleştirecek; arkasından "niye affedeyim ki" sorusunu sormayacak. Mesela bir bilgisayar toplamayı çözebiliyor mu diye düşünmez ki, toplamayı çözer; fıtrat da düşünmemesi gerek. Fıtrat demez ki "ben bu fıtratı doğal olarak yapıyorum"; fıtri olarak yapar. Orada düşünme melekesine bile gerek duymaz. Doğal olarak; hani bir anne diyelim ki çocuğu dünyaya geldi, "dur ben bunu emzireyim mi emzirmeyeyim mi" demez, onu doğal olarak yaşar, fıtri bir şekilde. Çocuk ağladığında doğal olarak ona gider. "Niye gideyim ki, mecbur muyum" diyen bir annenin fıtratından biraz şüphe edilir.
İşte aslında insanın fıtratı her şeyin manasını ve kodlarını içinde taşır. O yüzden biz fıtrata doğru bir yolculuk yapmak durumundayız. Bütün insanın temel yolculuğunun anlamı zaten budur. Fıtratına dönen insan, Kur'an'ın ifade ettiği fıtratını korumaya başlar. Gerçek takva da o zaman gerçekleşir. Biz neyi koruyacağımızı bilmiyoruz ki takva içinde olalım. Yani takva "şöyle giyinmek, şöyle yapmak, şu kadar namaz kılmak" değildir. Takva, neyi koruyacağını bilmek ve onu koruma istikametinde davranmaktır; ona zarar verebilecek, ona zıt olan, ona uygun olmayan şeylerin farkında olup onlardan sakınma bilincidir. Ama bunu yapmamız için ne olduğumuzu ve neyi koruduğumuzu bilmek zorundayız.
Bir bilgenin ifadesiyle söyleyeyim: "Eğer kendini seviyorsan, düşmanlığın ve nefretin kalbine girmesine müsaade etme." Gerçekten kendini biliyorsan ve Allah'ın senin varoluşun anlamındaki fıtratının farkındaysan, o zaman bilirsin ki öfke ve nefret benim o fıtratımı bozan bir şey. Bunu kendini seviyorsan yapma diyor. O yüzden Kur'an, cennete girileceği zaman "biz onların kalplerinden bazı şeyleri söküp alırız" diyor. Neden? Cennete uygun değil çünkü, fıtrata uygun değil. Ama dünyada o fıtratına uygun olmayan bazı negatif düşünce ve duyguları tamamen temizleyememiş, ama temizlemek niyetiyle gayret etmiş; temizleyememiş ve Allah cennete koyarken onları alıyor, çünkü onlar cennete layık değil. Dolayısıyla korunması gereken bir şey var ama önce onu bulmamız lazım.
Nasıl bazı kadınlar çok güzel, lüks, pahalı bir elbise alınca yürüyüşlerine bile dikkat ediyorlar? "Aman kirlenmesin, nereye oturuyorum" diye. Ne kadar dikkat ediyor? Çünkü koruması gerektiğine inandığı bir değer var orada. Bugün modern insanın problemi böyle bir şeyi unutmuş olması. Kendini koruması gerektiğini unutmuş. Çünkü koruması gereken bir değerin sahibi olduğunu bilmiyor artık. Kendini biyolojik bir varlık olarak görüyor: "Anne babamın evliliğinden dünyaya geldim, tesadüfen dünyaya geldim, evlenmeselerdi ben olmayacaktım." Peki böyle bir anlayış nerede? "Seni bir halife olarak yaratıyorum" bilinci nerede? Onun için insan ne olduğunu doğru tanımladığı zaman her şeyi doğru bir şekilde değerlendirir ve anlamlandırır.
Bilinç Düzeyleri: Halifelik, Cennet, Yeryüzü ve Miraç
Baştaki konumuza dönüyoruz. Kur'an insanın yaratılışını safha safha anlatırken aslında aynı zamanda bilinç düzeylerine işaret ediyor. Birincisi halifelik bilincidir; Allah'ın ilmindeki en saf halimizdir. Sonra cennete koyuluruz; orada da nispi bir mükemmellik vardır, saf mükemmellik değil. Saf mükemmellik olmadığını nereden anlıyoruz? Çünkü olumsuzluğa açık bir tarafı var; şeytan ona vesvese verebiliyor, o da bu vesveseye aldanabiliyor. Demek ki orada saf ihlas halinde değil. Çünkü Kur'an diyor ki "benim ihlaslı kullarıma senin etkin yoktur." Demek ki cennette anlatılan Adem-Havva bilinci saf ihlaslı değil; buradaki ihlas mutlak ve saf halimiz. Eğer cennetteki bilincimiz mutlak ve saf bilinç olsaydı şeytandan etkilenmeyecekti. Bu neyi gösteriyor? Oradaki bilinç izafi bir bilinçtir. Ama temelde pozitif, olumlu, huzur içinde olan bir bilinç düzeyidir. Sonra o bilinç düzeyinden de bir düşüş: yeryüzüne inmek. Dediğim gibi Kur'an Adem üzerinden bir basamak daha inmiyor, ama insanlar o basamaktan da aşağı iniyorlar; biz de iniyoruz. O nedir? Geldiğimiz yeri unutmak. İnişimizi unutmak. İnişimizi unuttuğumuz için çıkışımızı da düşünmüyoruz. "Nereye çıkacaksın ki, niye çıkacaksın, niye ibadet edeyim, niye inanayım, kendimi bulmak da neymiş, nereden geliyorum, ben kimim, bunları niye sorayım" der bir insan. Eğer hikâyesinin başını unutursa, hikâyeyi tamamlama imkânını da bulamaz. Çünkü hikâye neyle tamamlanıyor? Miraçla tamamlanıyor. "İnin" dedi, "çıkın" demedi mi? Peygamber çıkarmış değil mi, peygambere deyim yerindeyse "çık" demiş, ona miracı yaşatmış. Peki bu aynı zamanda sana da olan bir hitap mı? Bizde de peygamberin arkasından bir yolculuk mu var? Yoksa "inin" demesi olmasa o zaman sistem tamamlanmazdı. Madem "inin" demiş, bunun arkasında mutlaka "çıkın" demesi lazım. Onun için bütün kadim bilgeliklerde, kutsal metinlerde bir çıkış yolculuğu vardır. Bu mesela Yahudilikte "Yakub'un merdiveni" olarak geçer; Yakub'un göğe çıkmasına dair bir şey anlatılır. Aslında Yakub'un merdiveni nedir? Miraçtır. Yani adım adım inişi tecrübe ettik, şimdi çıkışı tecrübe edeceğiz.
Dolayısıyla bilinç düzeylerimizin farkında olup istikametimizi doğru tanımlamamız gerekir. Yoksa dikey yolculuğu unutur, sürekli yatay düzlemde tur atarız. Nasıl ki bir uzay aracı dünyanın etrafında dönerek değil, dikey bir yolculukla yeryüzünün sınırlarını aşabilir. Yoksa yatay bir şekilde ve yer çekimine rağmen, eğer yer çekiminden daha güçlü bir kuvvetle çıkmazsa, uzaya çıkma şansı yoktur. Çıkış gücünün kuvvetinin yer çekiminden daha güçlü olması lazım ki yeryüzünün sınırlarından çıkabilsin. Bu, Kur'an'da bir ayette çok güzel anlatılır: "Yeryüzünün sınırlarından çıkamazsınız, ancak bir kuvvetle." Bu tabii ki zahiri olarak da yorumlanabilir. Biz manevi olarak yorumlarsak, psikolojik ve bedensel düzeyin sınırlarından çıkabiliriz. Ama çıkmak için buna dair güçlü bir isteğimizin, talebimizin, ihtiyacımızın olduğunu anlamamız lazım. Ve buna dair farkındalığın kılavuzluğunda hareket edip, Yaratıcının lütfuyla o çıkışı gerçekleştirmemiz lazımdır.
Fakat kişi bedenin ve psikolojinin sınırlarından çıkmayı düşünmüyorsa, o insan istediği kadar "ben dindarım" desin, hacca gitsin, ibadet etsin, şunu bunu yapsın, hiç fark etmez. Bedeninin ve psikolojinin sınırlarından haberdar mısın, o sınırlardan çıkmaya niyet ediyor musun? Niyetin yoksa, teknik olarak söylüyorum, o kişi dindar bir insan değildir. Mesela bir insan "dünyada şunlar olursa mutlu olurum" diyorsa, bu insan dindar değildir. Ben bazen çok keskin konuşuyorum, sözlerim yanlış anlaşılmasın, bilerek ifade ediyorum. Bu şu demektir: "Ben bedenin ve psikolojimin sınırlarından çıkmayacağım." Peki din sana ne öneriyor? "Bu sınırlardan çıkabilirsin" diyor. Bunun için gelmiş zaten din. Eğer o sınırlardan çıkmaya niyet etmiyorsan, ya da hiç olmazsa "ben psikolojimin sınırlarındayım, bir türlü bu sınırlardan çıkamıyorum, ama inşallah çıkarım, çıkmak için bir yol bulmalıyım" demiyorsan, bu kişi beden ve psikolojik bilincin düzeyini referans kabul ediyor ve bunun dışında bir şey kabul etmiyor demektir. O zaman o insan gerçek anlamda fıtratının farkına varamayacaktır.
Başarısız olduğunda yıkılıyorsa, ilgi ve sevgi görmediğinde kendini çok mutsuz hissediyorsa, burada bir problem var demektir. "Mutsuz olan kim" sorusunu sormalı; orada bir psikolojik benlik var. Peki, ben bunun ötesine geçmek istiyor muyum? "Yok, geçmek istemiyorum ama bana ilgi ve sevgi gösterilsin" -o zaman sen dindar biri değilsin. Senin bir manevi algın yok demektir; dindar olmayan veya dine uzak olan bir insanla aynı ekole, aynı perspektife sahipsin. Senin ne farkın var burada?
Peygamber ve onun yetiştirdiği insanlarda böyle bir şey yok. Mekke'de hiç kimse böyle mutsuzluk ve travma hikâyeleri üretmiyor. Çünkü peygamber onları psikolojik benliğin ötesine taşımış. Daha doğrusu taşımamış da onlara onu göstermiş, onlar da o yolu almışlar. Çünkü kimse kimseyi bir yere taşıyamaz maalesef; kimse kimseyi psikolojik düzeyden ruhsal dünyaya taşıyamaz, yol gösterebilir. Burada çok önemli olan şu: kimse kimseye bu anlamda onun adına yol alarak yardım edemez, ama alacağı yolu ona gösterebilir, hatırlatabilir, destek olabilir. Ve bu noktada tek gerçeklik vardır: ya psikolojik düzeyin içinde yaşayıp o hayatın bütün kutupsallığına mahkûm olacağız -korku, güven, sevinç, üzüntü arasında yaşayacağız- veyahut da o dualitenin ötesine geçeceğiz. Kutsal metinler bize bunu, ibadetle, hayatı daha yüksek bir bilinçle yaşamakla hatırlatıyorlar. Bu mesela peygambere çok net, çok keskin bir şekilde hatırlatılmıştır ama biz hiçbir zaman kendimizi o ayetlerin muhatabı olarak görmüyoruz. Mesela çok keskin ayetlerden bir tanesi: çevrende, yanında olan insanlar -ki bunlar peygamberin arkadaşları, sahabiler- eğer bir gün yüz çevirirlerse "de ki Allah bana yeter." Yani herhangi bir savrulmaya mahal yok. Savruluyorsan orada çözümlemen gereken bir problem var. "İnsan sarsılmaz mı" - hangi insan? "Bir insan bundan acı çekmez mi" - hangi düzeyde? Acı çeken kim? Onu gör, onun ötesine geç. Peygamberi Allah bütün noktalarıyla psikolojik düzeyin ötesine çağırmıştır ve kişi kendisi olur. Kişi kendisini psikolojik düzeyde yaşamak ve bununla tatmin olmak tuzağından çıkarmalıdır. Eğer bunu kabul ediyorsa, o zaman ona göre kendini tanımlamalıdır.
O zaman ben öyle insanlara her zaman şunu öneririm: din, maneviyat, hangisi olursa olsun, ne Budizm, ne Hinduizm, ne İslam, ne Hristiyanlık, hiçbirine bulaşmasınlar; psikolojik düzeyde daha rahat nasıl yaşarım onun peşine düşsünler. Çünkü ikisini karıştırıp çorba haline getirmeye gerek yok.
Peygamberin İnsani Yönü ve Günahtan Korunma Meselesi
Biz peygamberi böyle sürekli korunup kollanan, Allah'ın böyle özel himayesinde olan biri zannediyoruz. Kesinlikle böyle bir şey yok; Kur'an'daki birçok ayet bunu bize hatırlatır. Yani sen eğer dünyaya, insanlara, insanların elindekilere göz dikersen, Allah seni şah damarından yakalar -bu bize anlatılan bir şeydir. Yoksa peygamberin böyle bir şey yapacağı yoktur zaten; fakat bunların bize anlattığı şey şudur: siz peygamberi özel koruma altında himaye edilmiş, Allah tarafından dizayn edilmiş, kurulmuş bir robot zannetmeyin. Onda negativitenin bütün imkânları tıpkı sizin gibi imkân olarak var. Tek farkı, yanlış yaptığında uyarılmasıdır. Başka bir şey yok. Yoksa peygamber, içinde hiçbir negativite potansiyeli, ihtimali olmayan biri değildir. O yüzden bunun gibi çok ayet vardır. Bazıları bunları anlatırken peygamberi daha düşük bir konuma düşürür. Halbuki o ayetlerin bize anlattığı şey, siz peygamberi hiçbir yanlışı, günahı, kötülüğü, nefsaniyeti yaşama ihtimali olmayan bir varlık olarak görmeyin, demektir. Onda da bu potansiyel var ama o mücadelesiyle, gayretiyle, dikkatiyle, irfanıyla buna meydan vermiyor.
"Peygamberleri günahtan koruyoruz" diyorlar; hayır, Allah peygamberleri günahtan korumuyor. Bu yanlış bir algı. Peygamberler günaha karşı uyarılıyorlar ve eğer küçük bir kusur, hatta en küçük bir kusuru dahi yaparsa mutlak olarak uyarılıyorlar. Ki onların yaptıkları kusurlar bize göre bazen kusur bile değildir; daha iyisi varken iyi yapmaları bile uyarı konusu oluyor. Ama her peygamber kendi manevi dönüşüm sürecini yaşıyor. Hz. Yunus balığın karnında miracını gerçekleştirmiş. Hz. Peygamber kendi miracını gerçekleştirmiş. Hz. Musa kendi miracını gerçekleştirmiş. O yüzden bizimle özünde fıtrat olarak aramızda bir fark söz konusu değil.
Sözüme dönüyorum. Bir insan her zaman şuna karar vermeli, eğer yol almak istiyorsa: Ben psikolojinin içinde kalarak mı bir çözüm arayacağım, yoksa psikolojinin ötesine geçmek için çaba mı göstereceğim? Temel soru budur. Kişi psikolojinin dışında bir çözüm aramıyorsa, o zaman din, maneviyat, sevap gibi şeyleri bir kenara koysun, hiç olmazsa gereksiz yere karmaşa haline getirmesin. "İyi bir eşim olsun, çocuklarım bana itaat etsin" -o zaman ne biçim bir kul oluyorsun, ne kadar süper oluyorsun? Önce kulluk yapma, git oraları hallet, çöz, ondan sonra ne yapacağını düşünebilirsin. Allah'la olan süreci dünyadaki bir şeye bağlayarak tanımlamaya çalışmak çok sahte bir durumdur. Ben her durumda Allah'tan memnun olmalıyım; doğru fıtri şey odur. Yoksa "Allah bana şunu vermedi, bunu vermedi, şu sıkıntı oldu, niye şükredeyim" diyebilir bir ego; ya da alttan alta Allah'tan bir alacak üretir -"bizi bu dünyada epey yıprattın ama sen de adilsin herhalde bizi gözetirsin" der. Bu din değil, psikolojidir. Onun için bunu iyi anlamak lazım: ben her durumda kendime doğru yolculuk yaparım, ve o yolculuğu yapabildiğim ve tamamladığım ölçüde huzurlu, mutmain olurum. Mutmain olmak için eşe, dosta, çocuğa, başarıya gerek yoktur. Bunu kavradığımda benim için doğru bir yol açılır. Yoksa öbür türlü din, egomun manipülasyon alanına bir malzeme haline gelir.
Bunlar fıtri olmadığı için bırakmalı mıyız? Kesinlikle değil. "O zaman başarılı olmaya çalışmayalım" -hayır, çalışmak ayrı bir şeydir; çalışmanın, gayretin üzerinden bir varoluş üretmek ayrı bir şeydir. Kişi egonun bu sahteliğini de aşmalı. Çünkü egoya diyorsunuz ki: bak, hayat, huzur, mutluluk, başarıyla değildir, şununla bununla değildir. Sen emrindeki bir kula bir şey verildiği zaman, bundan kendine bir pay çıkarma.
Bu yüzden çoğu insanın yaşamını arzu ve korku yönetir. Ama arzu ve korku nereye aittir? Psikolojik düzeye aittir. Arzu, daha tam olarak kendimiz olabilmek için kendimize bir şey katma ihtiyacıdır. Bakın, şeytanın Adem'e söylediği şey tam da bu cümledir: arzu, daha tam olarak kendimiz olabilmek için kendimize bir şey katma ihtiyacıdır. Bir şeyi niye arzu ediyor ego? Onu kendine katarak tam olmaya çalışıyor güya. "Seni anlasınlar" -niye? Çünkü anlamayınca eksiklik hisseden bir ego var. "Seni sevsinler" -niye? Çünkü sevildiğinde tamamlanacağını düşünen bir ego var. Bakın hepsi nereden kaynaklanıyor. Ve o arzu bu sefer neye dönüşüyor? Arzu edilen şeye dair bir tutkuya, onu elde etmeye dair bir hırsa ve bunun doğal sonuçlarına yol açıyor.
Tüm korku da bir şeyleri kaybetme ve böylece küçülme, daha az olma korkusudur. Korkuyorsun, küçüleceksin, daha az hale geleceksin. Bir şeyin en azından tam olduğunu veya belli bir yetkinliğe ulaştığını düşünüyorsun; bu sefer psikolojik benlikte ne oluşuyor? Kaybetme korkusu; o da daha az olma, daha çok küçülme korkusu. Psikolojik benlik bunun arasında gidip geliyor. Ve kişi dini, arzu ve korkularının hizmetkârı olarak kullanıyor: arzuların var, Allah'a yöneliyorsun; korkuların var, Allah'a yöneliyorsun. Bir çocuk düzeyinde bu anlaşılabilir. Peki bir yetişkin olarak arzu etmen gereken ne, korkman gereken ne? Arzu etmen gereken şey, illa arzu edeceksen, kendini bulmak olmalıdır. Korkman gereken şey, fıtratına uzak olmak korkusu olmalıdır. Yoksa dünyada şunları arzu ediyorum, sürekli Allah'tan istiyorum -bazı insanlar 20-30 sene Allah'tan bir şey istemiş. Diyorum ki keşke Allah'tan kendini bulmayı isteseydin, ne kadar güzel bir şey olurdu, Allah da kesin verirdi. Bazen çocuğun olmadığı için çocuk istiyorsun, iyi bir eş bulmak için dua ediyorsun, bol rızık için dua ediyorsun -bunların bir mahsuru yok elbette. Ama bunları böyle kısık sesle etmek lazım; sanki ciğerimizden geliyormuş gibi etmemek lazım. Çünkü bunlar özümüzün arzuları değil. İnsan en azından şunu diyebilir: "Ya Rabbi, beni benden kendine al, beni benliklerin tutsaklığından kurtar." Bakın bunlar ne güzel arzular, ne güzel dualar. Ya da "beni kendimi kaybetmekten koru, beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma." Asıl bunları etmek lazım. Yoksa Allah bana bu dünyada bütün istediklerimi verse ne olacak, bitmeyecek mi bunlar, geçici bir şey değil mi? O zaman ben niye bunları yüreğimden büyük bir arzuyla, tutkuyla isteyeyim? "Ya Rab, verirsen iyi olur ama vermezsen de çok problem değil" -istemenin de bir edebi vardır. Ama hangi sesle, hangi solukla, hangi halde istiyorsun, bunu insan anlamalıdır. "İlahi yakınlığı hangi aşkla istiyorum? Marifeti hangi aşkla istiyorum?" İstediğim şey ile o istediğim şeye dair arzuyu tartmam gerekir: gerçekten istediğim şey böyle bir arzu ve tutkuyu gerektiriyor mu? Dünyadaki hiçbir şey benim yüreğimin ta derinlerinden isteyebileceğim bir şey olamaz. Gelip geçici olan bir şeyi ben nasıl varlığımın ta derinlerinden istiyor olabilirim? Demek ki ben şu an kendimin farkında değilim.
O yüzden arzu ve korkunun yönetiminden çıkmamız gerekiyor. Dünyayı yöneten şey, insanları yöneten şey arzu ve korkulardır, ve bütün sistemler bunun üzerinde çalışır. Arzu ve korku üzerinden yönetilen bir topluluğa dönmüş insanlık. Halbuki kutsal kitap ne diyor? Arzu ve korkuların ötesine geçebilirsin. Başına bir musibet geldiğinde "ben Allah'a aitim, ona döneceğim" -neyin arzusunu veya korkusunu duyayım ki? "Eşin dostun seni anlamıyor." Allah beni anlamıyor mu ki? Anlıyor. Dolayısıyla ben neyin derdini duyayım? Diyebiliyorsan o zaman doğru bir istikamete bakıyorsun demektir.
Dünyevi Başarı, Huzur ve Gerçek Anlam
Dünyanın gözünde başarılı ya da başarısız olmanız önemlidir. Ama kimin gözünde? Dünyanın gözünde ve hayata dünyanın gözlüğüyle bakanların gözünde. Sağlıklı veya sağlıksız olmanız, eğitim görmeniz ya da görmemeniz, zengin ya da yoksul olmanız önemlidir; evet tabii ki zahiren hayatta bir farklılık yaratır. Tüm bunlar nispeten önemlidir ama mutlak bir şekilde önemli değildir.
Mesela bir çocuğa küçük bir şey alınmaz, ne yapar? Kıyameti koparır, değil mi? Bu ne demek? Onun için çok çok önemli. Önemli olmasaydı ne derdi? "Tamam anneciğim, önemli değil" derdi. Ama bir çocuk kendisine bir şey alınmadığı için kendini yere atıyorsa, bu onun için çok çok önemli demektir. Şimdi bir insan için başarılı olmak, sağlıklı olmak önemli mi? Nispeten önemlidir. Ne demek nispeten önemli? Bunlar benim hakiki mutluluğumun veya mutsuzluğumun sebebi olamazlar. Herhangi bir şeyden dolayı mutsuz oluyorsam, orada çözümlemem gereken bir şey var demektir. Bunların hepsinden daha önemli olan bir şey vardır: bu kısa ömürlü varlığın, kısa ömürlü kişiselleştirilmiş benlik duygusunun ötesindeki kimliğimizin özünü bulmak, yani gerçek kendimizi bulmak. Biz yaşamımızın koşullarını yeniden düzenleyerek değil, en derinde kim olduğumuzu idrak ederek huzura kavuşuruz.
Hazreti Asiye'ye sorsaydınız, "sen neyle huzur buldun veya bulabilirsin" diye, size bir cevap verecekti ama içinde kesinlikle kocası olmayacaktı, ona dair hiçbir mahrumiyet hissi de olmayacaktı. Ya da Hazreti Yusuf'a sorsaydık, "neyle huzur bulabilirsin veya buldun" diye: "kardeşlerim bana çok iyi davransaydı, o çocukluk travmasını yaşamasaydım, beni köle diye satmasalardı, bana iftira atmasalardı, hapse haksız bir şekilde girmeseydim; tamam bütün bunları yaşadım ama bana sebep olan insanlar gelip özür dilerlerse, Allah da bana ahirette bunu tazmin edecek bir şey verirse huzur bulurum" cümlesini kullanır mıydı? Asla kullanmayacaktı; çünkü böyle bir hikâye üreten psikolojik benliktir. O neyle huzur bulmuş? Kendini bulmakla huzur bulmuş; koşulları değiştirerek değil. Böyle bir yolla huzur bulunmaz. Bize öyle bir hikâyenin kim tarafından ezberletildiğini sormamız lazım kendimize. Bunu ezberleten dışarıda bir şey değil, içeride biri bize sürekli bu ezberi okutuyor. İçimizdeki ezberi bozmamız lazım.
Dikkat edin, bunu hep tekrar ediyorum: peygamber Mekke'de böyle bir teklifte bulunmuş mudur? "Arkadaşlar, bir gün öyle bir huzur bulacaksınız ki, etrafınızda düşman olmayacak, herkes size hürmet edecek, ne istiyorsanız Allah verecek" -dünyada böyle bir ifade var mı hatırlıyor musunuz, böyle bir şeye dair? Yok, sıfır. Hatta ben düşündüm, "peygamber acaba böylelerine tatlı bir rüşvet vermiş midir, merak etme bütün isteklerine kavuşacaksın, huzur bulacaksın demiş mi?" Yok böyle bir şey. Neden? Çünkü peygamber şunu anlatmış: "Kalpler ancak Allah'la mutmain olur." Siz huzur mu arıyorsunuz, gerçeği mi arıyorsunuz? Gerçeğin penceresinden mi hayata bakmak istiyorsunuz, hayatın anlamını mı bulmak istiyorsunuz? Hayatın anlamı kendinizi bulduktan sonradır. Psikolojik benlik üzerinden de anlam bulunamaz; psikolojik benlik üzerinden bulacağınız anlam da sınırlıdır. Bazen insanlar düşünür, "ne kadar anlamlı" der -evet, izafi bir anlam buldun, ama o hakiki bir anlam değil. Düşünün ki insanlığa hizmet etmek için dünyaya geldiğinizi düşündünüz, kendinizi yetiştirdiniz, tam insanlığa hizmet edeceksiniz, bir anlam bulacaksınız derken uçak kazasında öldünüz, ya da bir adaya düştünüz, kimse yok, gitme şansınız yok; şimdi bütün anlam bitti, sıfırlandı. Neden? Çünkü psikolojik düzeyde bir anlamdı, özden kaynaklanan bir anlam değil.
Aidiyet Yanılgısı ve Hz. Musa ile Samiri Kıssası
Bugün insanlar öyle şeyler kullanıyor ki: bir yere ait olmak, aidiyet hissetmek. Ne kadar sahte şeyler aslında ama sanki çok güzel şeyler değil mi? Bugün biri söyledi, "bu iş ve faaliyet alanını oluşturmaya çalışıyorum ve kendimi buraya ait hissetmeye çalışıyorum ki huzur bulayım" dedi. Nereye ait hissediyorsun ya? Yarın öbür gün trafik kazasında yaralandın ve ölmek üzeresin; şimdi o aidiyet hissetmek istediğin şey ne kadar anlamlı olabilir?
Onun için Hazreti Musa'nın bir kıssası vardır: "Rabbime gideceğim" der, ondan bazı şeyler alacaktır -o meşhur on emir falan. Gider, gelir; gelince bakar ki Samiri adlı birisi Yahudileri kandırmış, onlara bir altın buzağı yapmış -bunların hepsi bir işarettir- ve güzel ses çıkarıyor, onları buna tapmaya yönlendirmiş. Tabii Hz. Musa gelince biraz celalli kızıyor, hatta kardeşi Harun'un saçından tutuyor: "Niye bunlara mukayyed olmadın?" O da diyor: "Annemin oğlu." Şimdi "kardeşin" dese bırak diyebilir ama "annemin oğlu" itiraz edilecek bir şey değil; "dur, bir dinle" diyor, "ben gayret ettim ama onlar dinlemediler."
Orada Samiri'nin aslında yaptığı şey, bizim psikolojik benliğimizin yapmak istediği şeydir. Çünkü Hz. Musa Samiri'ye "sen ne yaptın" diyor. O diyor ki: "Elçinin izinden bir şey aldım" -oradaki elçi Melek Cebrail, yani onun getirdiği vahiyden bir şey aldım ve onu altın buzağının içine attım, çok güzel ses çıkarıyor. Aslında bu nedir? Maneviyatı psikolojinin emrine vermektir, maneviyatı psikolojinin düzeyine indirmektir. Mesela "Allah'ı hatırlayınca yaşadığım acıları unutuyorum" -bir yere kadar kabul edilebilir. Ama o yaşadıklarını sana acı diye yutturan kim? Onu düşünmüyorsun. Sana onları acı diye yutturan kim, bu acıları yaşamamalıydım diyen kim, bunlar çok acı bunlara dayanılamaz diyen kim? Orada şunu yapmalısın: "Ben Allah'ı hatırlayarak, yaşadığı olaylara acı gözüyle bakan benliklerimden kurtulmaya çalışıyorum" -böyle bir cümle kurarsan anlaşılabilir. Ama "ben çok acı çektim, Allah'ı hatırlayarak namaz kılarak acılarımı unutmaya çalışıyorum" -öyle unutma kardeşim, çünkü unutacaksın, yarın gene hatırlayacaksın. Mesele, sana yaşadıklarını acı diye tanımlayan ve bundan dolayı da kendini acı çekmiş bir insan olarak algılatan, bunun üzerinden bir mağduriyet hissi uyandıran o benliği görmektir.
İşte altın buzağı da, görünen böyle kendini sürekli deklare eden bir şey; anlamlı bir metafor. Şimdi biz bunları hissetmiyor muyuz? Ben bazen konuştuğumda insanlar şunu hep bana söyler: "Bunları hissediyoruz, bunlar gerçek gibi gözüküyor." Tamam, ben de zaten onu diyorum; bunlar gerçek gibi gözüküyor, zaten sahte oluşları çok belirgin olsaydı kolayca kurtulacaktınız. Ama işte o Samiri'nin altın buzağısı gibi gayet parlak, cazip ve etkileyici görünüyorlar, çok gerçek görünüyorlar. "Ben hayatta çok mağdur oldum, hak ettiğim şeyi bulamadım" -ne kadar gerçek hissediliyor değil mi? Ama sahte. Onları dengelemek için maneviyatı Samiri'nin yaptığı gibi o düzeye indirmek çok kötü, çok yanlış bir tutum. Ben ne yapacağım? O sahte benliklere hakikatin ışığıyla bakacağım, onlar kaybolacaklar. Ben diyeceğim ki: ne kadar acı ve sıkıntılı şeyler yaşamış olursam olayım -zahiren o benliklerimin iddiasını söylüyorum- o benliklerim bana ne kadar öyle derse desin, ben diyeceğim ki yok, dünyada ben değişik bir deneyim yaşadım. Annem beni anladı ya da anlamadı, babam anladı ya da anlamadı, eşim çocuğum şu oldu bu oldu, şu sıkıntı bu rahatlık, bu zenginlik bu fakirlik -e ne bunlar? Bunlar Allah'ın bana yaşattığı deneyimlerdi, ben de bu deneyimler içinde insanlığımı korumaya çalıştım, insan gibi davranmaya çalıştım. O benliğe fırsat vermemek lazım. Onun için "böyle yıllarca çok acı çektim ama Allah büyüktür" -Allah tabii ki büyük ama bir düşün: Allah mı büyük, acıların mı büyük, mahrumiyetlerin mi büyük Allah mı büyük? Bunu fark etmek, neyin üzerinde çalışacağımızı da anlamak demektir.
Onun için çok güzel bir duadır, bilgelerin çokça ettikleri: "Ya Rabbi, beni benden kendine al, beni benliğimle baş başa bırakma, ve benliğin fitnesinden beni muhafaza et." Gerçek dua, anlayış, yaklaşım budur. Yoksa Allah bana bu dünyada egomun arzu ettiği bütün şeyleri verse ne olur? 30-40 sene sonra ne olacak? Ben onları bırakıp gideceğim, onlar da beni bırakacak; hiçbir şeyi ne götürebileceğim ne de onlar kalıcı bir şey. O zaman ben neyi istemeliyim? O yüzden peygamberin bir sözü vardır: "Allah'tan en yüce şeyi isteyiniz" diyor. Bazen insanlar bunu "bak Allah en büyük şeyi iste diyor, üç tekerlekli araba isteyeceğine Mercedes iste" gibi anlıyor. Öyle değil bu. En yüce şey nedir? Mutlaktır, Allah'tır. Yoksa insanlar Allah'tan dünyevi şeyleri istemiş, Allah vermekten mi acizmiş -hayır, Allah onları istememizi istemiyor, fani olanı istememizi istemiyor. Ben fani, geçici, sınırlı bir şey isteyip ne yapacağım, nihayetinde ne olacak? İşte bu akıllı, uyanık insanın bilincidir. O yüzden insan hakikaten ne isteyeceğini bilmeli ve en üst şeyi istemeli. Allah'tan Allah'ı isteyen akıllı insandır. Yoksa Allah'tan dünyayı isteyen kendine yazık ediyor.
Kur'an'da geçer bu Zuhruf Suresinde: insanlar iyice yoldan çıkıp tamamıyla ve tümüyle gaflete ve küfre düşmeyecek olsaydı, inançsızların evlerini altından gümüşten yapardık, diyor Allah. Bu mealen çok manidar bir ayettir; şu demektir: dünyevi nazarla, ego penceresinden hayata bakan ve sürekli bu çerçevede bir şeyler isteyenlere, altından gümüşten, en kıymetli şeyleri her şeyi verebilirdim ama sizin için korktum ki hepiniz gaflete düşecektiniz.
Kötüler mi Kazanıyor, Yoksa Egomuzun Zulmüne mi Uğruyoruz?
Bugün bakın biz öyle demiyor muyuz: "kafirler ne güzel yaşıyor." Bir insan bunu nasıl diyebilir, ben merak ediyorum. Ben dindar olduğumu düşünen bir insan olarak böyle bir şey düşünebilir miyim, "kafirler çok güzel yaşıyor" diye? Böyle bir şey diyorsam oturup en başa dönmem lazım. Güzel yaşamak nedir, yaşamak nedir, yaşayan kim, o nasıl bir yaşam? Bunu oturup düşünmem lazım. O yüzden her şey hangi bilinçle baktığınıza bağlıdır. Peygamber mi güzel yaşamış, yoksa doğumundan ölümüne kadar paranın altının içinde yaşayan bir insan mı daha güzel yaşamış? Bir insan düşünün, dünyada istediği her şey oldu; bir de peygamberi düşünün, yetim olmuş, öksüz olmuş, mağdur olmuş, aç kalmış, açlığından karnına taş bağlamış vesaire vesaire -hangisi daha güzel yaşamış sorusunu sorup iyi düşünmemiz lazım. Güzel yaşamak nedir, hakiki hayat nedir, bunu anladığımız zaman gerçekten bir şeyleri ayırt edebiliriz.
Peki, zenginler bu güç ve kudreti kafirleri, mazlumların üzerinde kullanıyorlarsa ve tahakküm sağlıyorlarsa, bizler bu zilletten kurtulmak için nasıl yapacağız? Elimizde imkân ve şart varsa, dünyadaki o düzlemde fıtratımızın gereği olan şekilde davranırız, imkân ve şartlar verilmişse. Ama bütün gönlümüzle bunu istemeyiz. Ben hayatta "Allah bu zalimleri kahretsin" diye dua etmem. Ben derim ki: Allah bütün inananlara ve aynı zamanda da inanmayanlara kendini bilmeyi ve bulmayı nasip etsin. Benim en asli duam odur. Yoksa bir insan bir insanın zulmüne uğramış, olabilir, bunu da önlemeye çalışabilirim, bunu kastetmiyorum. Fakat biz orada şunu görmeliyiz: gerçek zulüm nedir? Gerçek zulüm zahiren dünyada bir insanın bir insana zulmetmesi midir, yoksa bir insanın kendini bilmemesi midir? Önce en temel zulmü tanımlamalıyım. Asli zulüm nedir, hangisi önce, en büyük zulüm hangisi?
Peygamber düşünün, niye çok şeyle uğraşmadı? Mekke'de zulme maruz kalan insanlar var, 13 sene boyunca; öldürüldüler, işkence gördüler. Ama dikkat edin, peygamberin temel referansı bu olmadı. "Bu zulmü nasıl kaldırabiliriz" diye o kadar uğraşmadı, böyle güçlü bir motivasyonu görünmüyor, en azından ben görmedim. Peygamber elbette "bu çok büyük bir zulüm, bunu ortadan kaldırmalıyız" diye düşünmüştür ama böyle bir öfke veya hırs değil. Çünkü peygamber neye odaklı temelde? İnsanın kendi nefsinin kendisine yaptığı zulme odaklı. Bunu ortadan kaldırsak zaten diğer zulümler de kalkacak. Zahiri düzeyde ve sınırlı düzeyde dünyada var olan zulmü de ortadan kaldırmaya gayret ederiz; bunu yadsımak anlamında değil, ama asli ve temel zulmün ne olduğunu anlamalıyız, önce orayı çözmek.
Yani diyelim ki ben bir eşinden, arkadaşından, dostundan dolayı kendini çok mağdur hisseden bir insana o kadar acımam. Neden? Çünkü benim için onun yaşadığı temel zulüm, eşinin dostunun kendisini anlamasından, ilgi ve sevgi göstermesinden yana bir anlayışla bakması noktasında tıkanmış; gerçek anlamda kendisine zulmeden benliğini görmüyor. "Ben çok mağdurum, 15 yıllık evliliğimde kocam beni bir kere bile anlamadı." "Ne var bunda" deyince, "ya bu bir zulüm değil mi" der. "Ne olacak" diyorum. Eşin seni anlasa daha mı iyi olurdu psikolojik düzeyde? Tabii ki iyi olurdu; anlaması için bir imkân ve yöntem varsa bunu kullanmalıyız. Ama sen bundan dolayı kendini büyük zulme uğramış görüyorsan, sana bu anlayış yüzünden zulmeden benliğini gör -asıl zalim odur. Onu bul, onu çözümle, onun zulmünden kurtul. İşte Hz. Asiye böyle bir örnektir; "zulme mi maruz kaldım" demiyor. Neden? Çünkü o benliklerinden sıyrılmış. Bunu Kur'an "ey kendi nefislerine zulmeden kullarım" diyerek işaret ediyor.
O yüzden zahiri düzeydeki zulüm, elde imkân ve şartlar varsa önlenmeye çalışılır -bu fıtri bir vazifedir, fıtri bir sorumluluktur, bu ayrı bir konu. Ama en temel zulüm, bizim o zulümden dolayı mağdur olmamızdır. Bunun en güzel örneği Musa ile Firavun'un karşılaşmasında, Firavun'un tarafındaki sihirbazların inandıktan sonra söylediği sözdür. Hz. Musa'nın getirdiği mesaja inanıyorlar: "biz Musa'nın ve Harun'un Rabbine iman ettik" diyorlar. Firavun diyor ki: "Siz bana sormadan nasıl iman ediyorsunuz, sizin elinizi ayağınızı keseceğim, idam edeceğim." Onlar da diyor ki: "Bunun bir önemi yok, eğer Allah müsaade ederse sen bu dünya düzleminde bir etkiye sahip olabilirsin, onun dışında herhangi bir fonksiyonun yok. Biz senin tarafından öldürülsek de kendimizi büyük bir zulme maruz kalmış gibi görmeyeceğiz. Çünkü senin etki alanın, Allah izin verirse, zahiri düzeyedir. Sen bizim özümüze etki edemezsin." Onlar o anda kendi özlerinin farkına vardı ve o özlerinin ebedi olduğunu kavradılar. Firavun o zahiri hayat düzlemini, Allah izin verdiği oranda, kesintiye uğratsa ne olacak ki? Hiçbir şey. Çok nettir ayette ve çok önemlidir.
Biz İslam toplumuna bakarken, bugün zulme uğrayan birçok coğrafya var, insanlar var, değil mi, doğru. Ama temel zulüm, bizim kendimize yaptığımız zulümdür; asıl onun üzerinde çalışmak gerekir. Kendimize dönelim. Ben birisinin zulmüne maruz kalıyorum, mağdur oluyorum diye bir düşünce içimden geçiyorsa, ben bana o olayı abartan, o olaydan dolayı kendimi çok mağdur ve mahrum hisseden egoyu görmeliyim. Benim asıl zalimim odur. Eğer onu nötralize edersem, zahiren uğradığım zulüm bana o kadar ağır gelmez.
Örnek: Hazreti Yusuf. Ağır mı geldi uğradığı zulüm, zahiren? Büyük bir zulme uğradı; dürüst, namuslu, iffetli olduğu halde iftiraya uğradı ve hapse atıldı. Ama bunu dert etmedi, "çok büyük bir zulme uğradım" demedi. Neden? Çünkü öyle bir algıya sahip bir benliği yoktu. Olsaydı, onu hapishanede çok sıkıntıya sokardı, tırnak içinde hapishanede çürüyüp giderdi. Çünkü bir sürü benlik çıkacak: "ben bunu hak etmedim, namuslu oluyorum, böyle olur mu, namussuz mu olsak acaba, bu dünyada namussuzlar kazanıyor" diye.
Birisi geldi dedi ki: "Bu dünyada kötüler kazanıyor." Dedim, "ne kazanıyor?" Ama bakın biz bu zokayı hepimiz yutuyoruz değil mi, kendimize bunu söylüyoruz: "bu dünyada kötüler kazanıyor, hayat kötülere iyi." Saçma sapan bir benlik cümlesi. Ne kazanıyor dedim, para kazanıyor diyelim, makam mevki kazanıyor, şöhret kazanıyor. E bunlar kazanç mı? Bunları ben kazanç olarak mı göreyim? Hangi kutsal kitapta bundan kazanç diye söz edilmiş? Aksine bunlar birer fitnedir; "bunlar aranızda bir övünme ve gururlanma aracıdır" diyor Kur'an. Hangisine "bir kazançtır" diyor Allah? Ama bakın biz nasıl bir ego ile hayata bakıyoruz ki "kötüler kazanıyor" diyoruz. İşte bizi buna inandıran ve bunun üzerinden kendimizi mahrum ve mağdur hissettiren benliğin zulmünde miyiz, yoksa kötülerin mi zulmüne maruz kalıyoruz? Hangisi daha büyük bir zulüm ve mağduriyet?
Teşekkür ederim. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Zuhruf Suresi (mealen, ayet numarası belirtilmemiş - "İnsanlar iyice yoldan çıkıp tamamıyla gaflete ve küfre düşmeyecek olsaydı, inançsızların evlerini altından gümüşten yapardık" mealindeki ayete atıfla) --- ---
İlgili Sohbetler
Sahte Benlik ve Gerçek Benlik
Konuşmacı, insanın hayata bakışı ile kutsal metinlerin önerdiği bakış açısı arasındaki temel farkın “sahte benlik” (ego) olduğunu anlatıyor. Şikayet, mahrumiyet hissi, muhtaçlık, imtihan algısı, sevgi ve vefa gibi konuları sahte benlik/gerçek benlik ayrımı üzerinden ele alıyor; sevginin, iyiliğin ve vefanın aslında Allah’tan geldiğini, insanın bunların kaynağı değil yalnızca bir yansıtıcısı/kanalı olduğunu vurguluyor. Sohbet; Hazreti Yusuf kıssası, şeytanın fonksiyonu, peygambere iman etmenin anlamı ve bir bilge ile öğrencisinin hikâyesiyle bu fikirleri örneklendirerek, tövbe ve sahte benliğin sona ermesiyle ilgili bir kapanışla bitiyor.
Gerçek Kendini Bulmak ve Nefis Muhasebesi
Sohbette, insanın "kendini ifade etmek" istemesinden önce gerçek benliği ile kendisi olmayan (nefsani, tetiklenmiş) benliklerini ayırt etmesi gerektiği anlatılıyor; bu ayrımın tasavvuftaki adı murakabe ve muhasebe, Kur'an'daki karşılığı ise takva ve fücurdur. Doktorun hastalıkla sağlığı, hattatın doğru yazıyla yanlışı, kuyumcunun gerçek altınla sahtesini ayırt etmesi gibi örneklerle bu farkındalığın önemi somutlaştırılıyor. Hz. Peygamber, Hz. Yusuf, Hudeybiye, Bedir ve Uhud örnekleri üzerinden, gerçek hayrın bir "sonuç" değil "fıtrata uygun davranışın kendisi" olduğu; ihlasın da içeride şeytanın tetikleyebileceği hiçbir boşluk veya eksiklik hissi bırakmamak olduğu vurgulanıyor.
Fıtrat ve Nefis-Ruh Dengesi
Sohbet, nefsin insanı sürekli tahrik etmesinin aslında anlayışın derinleşmesi için bir imkân olduğunun hatırlatılmasıyla başlıyor, ardından bir önceki derste yapılan "fıtrat nedir" müzakeresi özetleniyor. Fıtrat, ruh-nefs-beden üçlü katmanının doğru hiyerarşik dengesi olarak tanımlanıyor ve Bediüzzaman'ın 23. Söz'ünde anlattığı iki saray temsili üzerinden, nefsin ve hevanın insandaki üst kabiliyetleri (akıl, kalp, duygu) kendi emrine aldığında ortaya çıkan çöküş anlatılıyor. Sohbetin devamında nefsaniyet-ruhaniyet dengesi, içimizde "vesayet kuran" benlikler, dinin nefis tarafından yanlış algılanma biçimleri ve Hz. Asiye örneğiyle Allah'a bağlılığın gerçek huzurun kaynağı olduğu işleniyor.