Gerçek Kendini Bulmak ve Nefis Muhasebesi

Kısa Özet

Sohbette, insanın "kendini ifade etmek" istemesinden önce gerçek benliği ile kendisi olmayan (nefsani, tetiklenmiş) benliklerini ayırt etmesi gerektiği anlatılıyor; bu ayrımın tasavvuftaki adı murakabe ve muhasebe, Kur'an'daki karşılığı ise takva ve fücurdur. Doktorun hastalıkla sağlığı, hattatın doğru yazıyla yanlışı, kuyumcunun gerçek altınla sahtesini ayırt etmesi gibi örneklerle bu farkındalığın önemi somutlaştırılıyor. Hz. Peygamber, Hz. Yusuf, Hudeybiye, Bedir ve Uhud örnekleri üzerinden, gerçek hayrın bir "sonuç" değil "fıtrata uygun davranışın kendisi" olduğu; ihlasın da içeride şeytanın tetikleyebileceği hiçbir boşluk veya eksiklik hissi bırakmamak olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kendini ifade etmeden önce, gerçek kendini kendin olmayandan ayırt etmek gerekir.
  • Hayır, bir şeyin sonucunda değil, fıtratına uygun davranışın kendisindedir.
  • İhlas, içeride şeytanın tetikleyebileceği hiçbir boşluk/eksiklik hissi bırakmamaktır.

Kendini İfade Etmek Meselesi

"Sen kimsin" diyor da işte son cevabını ne kadar analiz ediyor, "ben düşünüyorum, ben yapıyorum" falan diyorlar. Orada "sen kimsin" o ayrı, o ayrı bir şey. "Sen kimsin de bu kadar kendini önemli" — eyvallah, o da işin iyi ve pozitif olanını kendi egomuza mal etme tuzağı. O da ayrı bir mesele. Yani burada insan, psikişesinde olumlu ve olumsuz şeyler olabileceğini bilmeli. Nasıl ki biyolojik anlamda bazen görüntüleme cihazlarıyla göğsümüzü, beynimizi, kemiklerimizi analiz ederiz; diyelim ki kemiğin kırılmıştır, "bu benim kırığım kardeşim sana ne" demiyorsun, diyorsun ki burada bir kırık var, bu doğal bir şey değil, benim bunu tedavi etmem gerekir. Tıpkı bunun gibi, eğer bir insan psikişesinde doğal olanla olmayanı ayırt etme bilincine sahipse bu çok değerli bir anlayıştır. Eğer böyle bir bilince sahip değilse, o insan kendisini hayatın akıntısına terk ediyor demektir. Hayatın akıntısına bırakırsan, hayat ve hayattaki insanlar seni nasıl tetikliyorsa o an o ortaya çıkar; sen orada herhangi bir ayrım yapmıyorsun demektir.

Murakabe ve Muhasebe: Doğal Olanla Olmayanı Ayırt Etmek

Herhangi bir murakabe ve ayrım yapmıyorsan — aslında bunun tasavvufi gelenekteki nispi karşılığı, kişinin nefsine karşı murakabe ve muhasebe yapması dediğimiz alandır. Murakabe aslında "rekabet" kelimesiyle de aynı köktendir; rekabette iki şey karşı karşıyadır. Yani bu anlamda murakabe etmek, psikolojik boyutta ortaya çıkan şeyleri sanki karşında bir ekran varmış ve onu analiz ediyormuşçasına karşına koyup analiz etmektir. Buna murakabe diyoruz aslında. O murakabe, muhasebeyi gerektirir. Yani bir şey yaptın, analiz ettin, gözlemledin; sonra ne yapman gerekir? Ayrıştırman gerekir. "Bu doğal olan bir düşünce ve duygudur, bu doğal değildir" diyerek onun muhasebesini yapman gerekir. Sonra da doğru bir şekilde karar vermen gerekir.

Şimdi biz buraya nereden geldik? Bir soru vardı: kendini ifade etmek. Hayatta en dikkat ettiğim cümlelerden biri budur: kendini ifade etmek. "Kendini doğru ifade et" demiyorum; tabii kendini doğru bir şekilde ifade et veya kendini ifade et. Bak, senelerce kendini ifade edememişsin, içinde birikmiş — anlatabildim mi? Kendini ifade edememişsin, birikmiş; kendini ifade et ama doğru ifade et. İşte bütün bunların aslında ince bir farkındalıkla gözlemlenmesi ve tartılması gerekiyor.

İlk nereden başladık? Kendini ifade etmek derken, önce bir "kendin" var yani — gerçekten kendin. Diyelim ki, ben de bir kendini yetersiz görme kompleksi var. Bazı insanların bazı tavırları mesela; biraz "ben bunu yaptım, ben bunu çok rahat yapabiliyorum" dedi. Aslında size karşı hiçbir şey yok ama o sizin yetersizlik kompleksinizi tetikledi. Siz de diyorsunuz ki "şuna bak, kendini bir şey zannediyor." O zaman bak, böyle bir his duydun; öyleyse kendini ifade et, öyle mi? Bu garip bir şey olur. Sen orada tetiklenen mekanizmayı görmelisin. Veyahut da diyelim ki karşındaki bir insan bir şeyi yanlış yapıyor ve senin onu doğal bir şekilde düzeltmen lazım, ama sende aceleci bir damar var, tutamıyorsun kendini ve onu yanlış bir yerde, yanlış bir zamanda ifade ediyorsun. Şimdi bu kendini ifade etmek mi? Öyle gözüküyor ama gerçekte işte bunun analiz edilmesi gerekir.

Kendini doğru ifade et derken, mesela gerçekten sen kendini önce kendin olarak doğru algılıyor musun? İkincisi, kendini ifade etme konusunda ne kadar özgürsün? Mesela kendini ifade ederken hoşnutsuzluk duygusundan ne kadar özgürsün? Rahatsız hissetme duygusundan ne kadar özgürsün? Öfkeden ne kadar özgürsün? Kendini küçümsenmiş hissetme duygusundan ne kadar özgürsün? Bütün bu ve bunun gibi şeylerden özgür olmalısın ki gerçekten kendini doğru biçimde ifade edebilesin.

Mesela, geçen belki bahsettim: böyle bir bayan birisiyle görüşmeye gitmiş. Adam böyle bir şeyler olmuş, hikaye uzun. Kadın demiş ki "biz sizinle pek uyuşamayız, ben bunu hissettim." Adam da demiş ki "ben şimdi çıksam, iki dakikada birini bulurum." Kadın da demiş "sanki ben bulamam." Şimdi bu kendini ifade etmek mi? Bir düşünün, değil mi? Adam kadının bir kompleksini tetiklemiş — bir "altta kalma" kompleksini tetiklemiş, ya da kendini yetersiz hissetme kompleksini, ya da "kimse beni küçümseyemez" kompleksini tetiklemiş. Tetiklenen bu kompleks neyi ortaya çıkarmış? Böyle bir cevabı ortaya çıkarmış. Şimdi bu kendini ifade etmek midir? Değildir.

O yüzden mesela bir durum olur; gerçekten sen orada bir yanlışı düzeltmelisin ama o an, o yer değildir. Eğer gerçekten özgür biriysen, beklemeyi bilirsin. Belki bir saat beklersin, belki on saat, belki on gün, belki on yıl beklersin — ama beklenti içinde olmadan beklersin. Dersin ki "benim bunu bu insana söylemem şu anda uygun değil, çünkü şu an hiçbir şey alacak halde değil." Ama meşhur bir şey vardır: "bilsin." Bak, işte orada sen asla kendini ifade etmiyorsun; kendini ifade etmek özgür olsaydın, "beni bilsin" demezdin. "Ben aptal değilim" ya da "hatasını bilsin" — niye hatasını bilmesini istiyorsun? Onun için mi istiyorsun, yoksa "geçen sene eleştirdi, o da hatasız değil, ama bunu da bilsin" diye mi böyle bir motivasyonla söylüyorsun?

O yüzden iki temel nokta var: Birincisi, gerçekten kendin olanla, gerçekte kendin olmayanı birbirinden ayırt etmek. İnsanoğlu modern zamanda şöyle bir hale gelmiş: "bunların hepsi kendinsin."

Takva ve Fücur

Bir ayet var: "Takvasını ve fücurunu ilham edene and olsun" mealinde. Aslında insan şunu anlamalı: gerçekten takvayı, kendini bilen ve kendini koruyan bilinç hali olarak alın; fücur da o kendiliğin doğallığından çıkma hali ve onun meydana getirdiği unsurlardır. Şimdi eğer bir insanda bu ikisine dair bir farkındalık varsa, bu çok büyük bir anlayıştır. Yani sen gerçekten kendinin ne olduğunu biliyorsun, kendinin farkındalığı olduğunda ne ortaya çıktığını biliyorsun ve bunu korumaya çalışıyorsun. Takva kavramı saf olarak budur, başka hiçbir şeyle ilişkilendirilmemelidir. Kur'an'da bahsedilen takva kavramı tamamen insanın kendi insanlığını, fıtratını bilme ve koruma bilincidir. Bunu koruma, koruyamadığında onu fark etmeni sağlar. Anlatabildim mi?

Diyelim ki senin bir kasan var; eve geldin, baktın kasa açılmış veya kasayla oynanmış. Bunu bilmen için kasanı iyi bilmen gerekir. Hırsız gelmiş, kasanın bir kısmını boşaltmış, anlaşılmasın diye hiç çalıntı yok gibi bir imaj vermek için uygun bir şekilde bunu kotarmış. Şimdi sen eğer kasanda ne olduğunu bilirsen, kasandan bir şeyin alınıp alınmadığını bilebilirsin, değil mi? Çünkü sen kasanda neyin olduğunu da, neyin olmadığını da biliyorsun. Bildiğin zaman o kasayı koruyabilirsin. Adam diyelim ki 100 tane altının yerine sahtesini koyabilir; sen gerçekle sahteyi ayırt edemezsen, o 100 altının çalındığını hiç düşünmezsin, değil mi? Günümüzdeki insan böyle aslında; gerçek anlamda kendinin ne olduğunu bilmediği için bozulmuş halinin farkında değil. "Normal" diyor, "ne var ki bunda" diyor — çünkü doğal olanı bilmiyor.

(Bir bardak su alabilirim.)

Bu söylediğiniz, insanın bilmesi gerekli o şey, sizde de bende de arkadaşımda da aynı mı? Aynıdır. Evet, aynıdır. Dolayısıyla ayette ifade edilen nedir? Takvasını da fücurunu da ilham etmiş Allah — yani şu demek: gerçekte insan, neyin kendi doğası olduğunu anlayıp bunu koruma bilincine de sahiptir; neyin o doğanın dışında bir şey olduğunu görme farkındalığına da sahiptir. Diyelim ki şöyle bir söz söyledim; bu sözün şu kısmı doğaldı, bu kısmında biraz haddi aştın — söylediğim söz doğruydu ama o anda içinde bulunduğun duygu durumu hoş bir şey değildi, mesela. Aslında burada ne var? Gerçekten senin doğan olan şeyle, senin doğan olmayan şey arasında ayrım yapabiliyorsun. Bir insan bunu yapamıyorsa, asla yol almasına imkân yoktur. Bir insanın gerçek anlamda kendi doğasına dair bir farkındalığı olmalı ve o doğasını da koruma konusunda bir bilinç taşımalı — "ben bunu korumalıyım." Bu doğasını bilme ve koruma bilinci takvadır. Eğer bu kendi yapısının farkındalığı varsa, bunu korumaya çalışır. Bunu korumaya çalışmak, aynı zamanda bu doğal durumun dışına çıkan durumları da fark etmek anlamına gelir.

Hattatlar bu işle uğraşmışsanız veya duymuşsanız — ne yapar? Her bir harfin kendine göre bir doğal ölçüsü vardır; diyelim ki sülüs hattıysa, talik hattı yazılıyorsa, o harfin kendine göre bir ölçüsü vardır: kalınlığı, uzunluğu, kıvrımlarının açısı falan, değil mi? Gerçek bir usta ne yapar? Eğer o doğal halde bir yazı yazılmışsa der ki "bu tam doğru olmuş." Değilse der ki "uzunluğunda, kalınlığında, açısında şöyle bir fazlalık veya eksiklik olmuş." Bunu demesi için neyi bilmesi gerekiyor? Doğal ve sahih olanı bilmesi gerekiyor.

Modern insana kaybettirilmiş olan önemli bir şey budur: doğal insan diye bir kavram yok. Herkes kendi mevcut durumunu insan olmaklık olarak algılıyor. İşte bu noktada eğer doğal hal ile doğal olmayan hali birbirinden ayırabilecek farkındalığımız yoksa, biz asla yol alamayız. Çünkü ölçüt orada ortadan kalkmış; ya da böyle bir ölçüt olması gerektiğini düşünmüyorsun. Ölçüt ne? "İçimde hissediyor muyum, hissetmiyor muyum?" Öyle bir ölçüt olabilir mi? Sen doğal değilsin ki henüz, değil mi? Doğal olduktan sonra bunu sorabilirsin. Bir ermiş, gerçekten saf ve arındırılmış ve tırnak içinde "kutsanmış"sa orada şunu diyebilir: "İçinde hissediyor musun?" "Hissetmiyorum." "O zaman bu zaten hissedilmemesi gereken bir şey" — veyahut da "hissediyorsan bu kesinlikle fıtri ve doğal olan bir şeydir." Neden? Çünkü öyle hissediyorsun, öyle algılıyorsun, öyle düşünüyorsun. Ama benim bu noktaya gelmem için doğama dönmem gerekiyor; doğama döndüğümde hissim, düşüncem, algım doğal olmuş olacaktır.

O yüzden bu ayrımın farkındalığı — ayette bize ifade edilen şey — şudur: siz eğer bu konuda çaba gösterirseniz, Allah size neyin takva neyin fücur olduğunu ilham eder, idrak ettirir, hissettirir. Dersiniz ki "hakikaten bu bana yakışmadı." Tamam, o anda bir hissim oldu, hissettim ama "yok, bu kendime yakışmıyor" dedim — anlatabildim mi? Yani hemen "Allah bana ceza verir mi, günah yazılır mı bu?" diye düşünmek, dini anlamamak demektir. Bu şudur: çocuk okuldan kaçıyor, sadece şunu merak ediyor — "beni yoksa yazdılar mı, yazmadılar mı?" Bu çok düşük bilinç seviyesindeki bir öğrenci mantığıdır, değil mi? Çocuk kendine şunu sormalı: "ben bu saatte sınıfta, okulda mı olmalıydım, dışarıda mı olmalıydım?" Onun için "Allah bana günah yazar mı" diye sormaya gerek yok; sen bir bak kendine — o davranış senin doğanda yazılı mı? Bu davranış, bu tutum senin doğal kodlarında var mı yok mu, onu kendine sorman gerekir.

O yüzden Bediüzzaman'ın o sözü gerçekten çok önemlidir: "Eğer kendini seversen, kin ve düşmanlığın kalbine girmesine izin verme; girmişse onu dinleme" diyor. Anlatabiliyor muyum? Çok mükemmel bir tavsiye. "Eğer kendini seviyorsan" diyor — kin, düşmanlık gibi şeyleri genişletebilirsiniz: doğal olmayan, kibir gibi, kendini üstün görmek gibi, bir başkasından rahatsız olup ona hak etmediği şekilde davranmak gibi. Bütün o yanlış şeyler şu şekilde algılanmalı: "ben kendimi çok seviyorum, o yüzden bu tür şeylerin kalbime girmesine müsaade etmiyorum." Neden? Çünkü kendimi seviyorum.

Kendini Sevmek, Onaylamak ve Suçluluk

Kendini sevmek de bu noktaya dayandığı zaman gerçektir. Hepimiz kendimizi sevelim — bir kendimi bulayım da ondan sonra seveyim yani, yoksa "kendini sev" — eee kanser var, kalp damarların tıkanmış, "kendimi seviyorum, tıkalı damarlarımı seviyorum" mu diyorsun, yoksa onları açmaya mı çalışıyorsun? O yüzden bu gibi kavramlar çok dejenere edilmiştir. Tabii ki kendini seveceksin ama gerçek kendini bulunca seveceksin. "Onaylıyorum kendimi" — evet, ama neyimi onaylıyorum? Doğal hallerimi onaylıyorum. Doğal olmayan halleri ise — bakın bu da çok önemli — herhangi bir suçluluk hissetmeden, herhangi bir suçluluk, utanç, kendimi küçümseme, aşağılama duygusu taşımadan görüyorum ve onaylamıyorum, uzaklaşıyorum.

Burada kendi nefsimizde gördüğümüz olumsuz şeylerden dolayı suçlamak, kötülemek, küçümsemek, değersiz hissetmek — bakın kendimizi değersiz hissedemeyiz, çünkü kendin değerlisin. O yüzden hiçbir suçlama, hiçbir değersizlik, yetersizlik, kendini kötüleme, aşağılama — bunların hepsi yanlış şeylerdir. Tasavvufi gelenekte de bu yanlış anlaşılıyor; yani tasavvufi gelenek yanlış değil, onu yanlış anlıyoruz. Nefsi kötülemeyi veya nefsi aşağılamayı, hor görmeyi sanki tümüyle varlığımıza yönelik sanıyoruz. Halbuki biz insanoğlunu keremli kıldık, onu en güzel kıvamda yarattık — ben o kıvamı mı aşağılayacağım? Bu yanlış olur, değil mi? Allah'ın üflediği ruhu mu aşağılayacağım? Değil. Orada eleştirilmesi gereken şey doğal olmayan düşünce, duygu ve davranış tarzlarıdır; orada da kendimizi kötülemek değil, kendimizden olmayan şeyleri kendimizden olmayan şeyler olarak tanımlayıp onaylamamak ve onlardan uzaklaşmak olarak algılamalıyız.

Zaten aslında suçluluk ve utanç ne? Neden oluşur, biliyor musunuz? Onları kendiniz olarak gördüğünüz için. Kendiniz olarak görmeseniz, suçluluk ve utanç hissetmeyeceksiniz. Anlatabiliyor muyum? O doğal olmayan, sizin doğanızdan olmayan ve durumsal olarak ortaya çıkmış, sizin üzerinizde görünen bir şey olarak algılayın. O yüzden bir insan kendi nefsinde bir kısım yanlışlar, hatalar gördüğünde bundan dolayı öncelikle Allah'a şükretmelidir.

Kusuru Görmek Bir Nimettir

Bak, sana böyle bir anlayış vermiş; onun yanlış bir şey olduğunu sana fark ettirmiş. Bu, insan için büyük bir nimettir. Onun için bir hadiste vardır: "Allah sevdiği kuluna kusurunu gösterir" diyor. Bunu öbür taraftan alırsanız, kusurunu görüyorsan Allah seni seviyor ve Allah sana bundan dolayı böyle bir anlayışı da lütfetmiş diye okuyabilirsiniz. Dolayısıyla bir kusur gördüğünüzde, onu gerçek kendinizin değil ama şu anda sizde gözüken bir şey olarak görmelisiniz. Tıpkı bedeninizin doğası var ama bedeninizin doğasına uymayan bir kısım işlevler bazen bedeninizde şekillenebilir, değil mi? Mesela fıtık olabilirsiniz, enfeksiyon olabilir, bağırsağınız düğümlenmiş olabilir, bir kısım damarlarınız daralmış olabilir — özellikle kalp damarınız daralmışsa problematik olabilir.

Şimdi bir doktor veya tıbbi bir bakış ne der? Hep kafasında önce şu vardır: insanın bu organının doğası nedir? Bir doktorun bakış açısı bu: bu organın veya bu fonksiyonun doğal hali nedir? Hep deriz ya "normali nedir?" Aslında normali burada ne? İstatistiksel ortalama değil, doğal hali. Peki şu anki mevcut durum doğal halde mi? Değil. O zaman onu doğal haline döndürürüz, değil mi? İşte tıpkı bunun gibi, kişi doğal olanla olmayanın ayrımını yapar.

*Soru:* Hocam, bir şey sorabilir miyim? Şimdi doğal halimizde, bir çarkın dişlileri gibi dişliler yerine oturuyor; ve bu şekilde biz çaba göstermeden de, doğal halimizde olduğumuz için yaşamımız daha konforlu oluyor, bize yardımcı oluyor — bunda mutlaka bir hikmet vardır, değil mi? Doğal halimizde o çarkın dişlileri tam yerine mi oturuyor?

Tabii ama bakın, "doğal hal" demek böyle rahat, böyle bir şey değil yani. Mesela aslanın çok hızlı koşması da doğaldır, avının peşinde. Ama bak o doğal koşuda ne vardır? Yaradılışın azameti — evet — bir hırs yoktur, bir agresiflik yoktur. Doğal olarak, yakalayamayacağını hissettiğinde de durur. Neden? Çünkü doğal bir koşu var. Bizim çabamızın bir kısmı doğal değil; mesela çaba gösteriyoruz, ulaşamayınca "hedefime ulaşamadım" diyoruz. Ben diyorum ki ne var bunda? Ama "ulaşamadım" diyor, "bundan sonra böyle çaba göstermeyeceğim" diyor — bakın üst üste yanlış şeyler. Bir aslan niye böyle demiyor? Koşuyor, avını yakalayamıyor — "koşmayacağım" diyen bir aslan yok; olsa zaten ölürdü, üç güne beş güne ölürdü. Veyahut da "keşke koşmasaydım" demiyor, "ya kendimi niye yordum" demiyor. İşte doğal demek, senin fıtratına, doğana uygun şekilde düşünce, duygu, algı, yorumlama ve değerlendirme bilincini taşımaktır.

Hudeybiye Örneği: Hayır Sonuçta Değil, Fıtrata Uygun Davranıştadır

Ama bakın bunu düşünerek bulamayacaksınız. Aslında niye kâmil insanlar var, başta peygamberler olmak üzere? Onlar bize doğal insanı gösteriyorlar. Mesela peygamber Hudeybiye'de bize bir şey gösterdi — orada Mekkeliler onları durdurdu ama Allah peygambere müjde verdi, o da anlaşma yaptı; o anlaşma da İslam'ın hayrına oldu — bu tamamen yanlış bir okuma biçimidir. Peygamber orada ne gösterdi? Şunu gösterdi: sen çaba gösterirsin, iyi niyetle çaba gösterirsin, bütün imkân ve kabiliyetini ortaya koyarsın; bazen haksız ve zalimane bir şekilde önüne engel çıkar ve sonuca gidemezsin. Bu durumda ne yaparsın? Gayet sakin bir şekilde durumu analiz edersin, yapabileceğin müspet, olumlu ne varsa yaparsın. Bunu öğretiyor Hudeybiye. Yoksa "Allah böyle kötü bir durumun arkasında çok iyi bir durum sakladı" diye düşünmek değil. Biz hep hayrı bir şeyin sonucunda arıyoruz; halbuki hayır o andadır, o davranışın kendisindedir.

Mesela istedi, olmadı — "Allah sana daha hayırlısını verecek, daha hayırlısını elde ettiler" deriz ama... hocam, bak, mevzu bu değildi işte. Yani elde edebilirdi, edemeyebilirdi de; olmayabilirdi. Müslümanlar o umreyi o sene yapamayabilirdi de; o süreç İslam'ın hayrına olmayabilirdi de. Hayır ne, nerededir? Hayır, senin fıtratına uygun davranışındadır. Bakın ayette ne diyor: "Kime hikmet verilmişse, ona büyük bir hayır verilmiştir" — büyük bir nimet verilmiştir. Hikmet ne? Parayla alamazsın, satamazsın, kimse para vermez buna değil mi? Onunla gökdelen dikemezsin — hikmet. Hikmet ehli vardır işte böyle bir zat; peki boğazda yalısı var mı? Yok. Jipi var mı? Yok. Hiçbir şey yok — adamın hikmeti var elinde, hikmeti var. Demek ki hikmet çok önemli bir şey ama bu, bizim bildiğimiz anlamda, nefsimizin hoşuna gidecek hayırlara tebdil edilebilecek, dönüştürülebilecek bir şey değildir. Zaten öyle olsa o hikmet de olmaz zaten. Hikmetin kendisi bir değerdir; senin fıtratında olmaklığını bilmen bir değerdir.

Ben bir şeyi hedefledim, hedefim de meşru, gayret ettim ettim, ulaşamadım. "Ya Rabbi, ben elimden gelen gayreti gösterdim, senin bana verdiğin imkân ve kabiliyeti kullandım ama benim aşamayacağım engeller çıktı, takdir ve irade senindir" dedim — hayır işte bu. Yani sen bu idraktaysan, bu hayırdır, bu hikmettir, bu bilgeliktir, bu anlayıştır. Ve hayır da budur. Yoksa bizde böyle "merak etme, Allah sana daha hayırlısını verir" veya "belki senin için hayırlı değildi" — bunlar hepsi meseleyi yanlış bir yerden tutmaktır. Halbuki hayır, senin fıtratına uygun davranışındadır. Bunu yapabildiğin zaman sen hayırdasın demektir. Yoksa hayır, şu olmasında bu olmasında değildir; bir şeyin olup olmaması asla hayır değildir.

Mesela Allah sana çok büyük nimetler verdi, diyelim ki meşhur etti — sen bundan dolayı egonda herhangi bir varlık bilinci hissettin mi? "İşte herkes beni tanıyor, ben değerliyim" veya "daha kendimi iyi hissediyorum" dediysen, o şöhretin kendisi değil, o süreçte yaşadığın şey hayırsız bir şeydir. Ama bu senin kendi kendine ettiğindir. Veya sen herhangi bir durumda büyük bir zorluk, sıkıntı yaşamışsındır, haksızlığa maruz kalmışsındır ama sen hiçbir şey kaybettiğini düşünmezsin. Neden? Çünkü fıtratına göre davranmışsın. İşte örnek Hz. Yusuf: fıtratına göre davranmış ama haksız bir şekilde hapse atılmış — olabilir. Hz. Yusuf bir şey kaybettiğini mi düşünüyor? Yok, kaybettiği hiçbir şey yok. Onun için bakın: hayır, insanın fıtratının farkındalığıyla yaşamasıdır. Bu dünyada başka bir hayır yoktur. Bunu sufi diline çevirirsek en büyük hayır ve nimet marifettir — hakikattir, marifettir. Bu nedir? Senin kendi fıtratının hakikatinde olmandır. Bundan daha büyük bir hayır yok, daha büyük bir nimet yok.

Ama düşünün, mesela bir İslam toplumundayız, bir sokağa çıkın — "hayır" nedir? "Hayırlı bir şey" — ya evliliktir, ya çocuktur değil mi, ya ev almaktır ya bir şeydir. Hayırlı bir şey hikmettir, başka bir şey de yoktur; gerisi hikayedir. En büyük hayır, en büyük nimet, en büyük değer hikmete, yani eşyanın, varoluşun hakikatini idrak etmektir. Değişeni ve değişmeyeni bilmektir; değişmez olanı da idrak etmek, değişebilir olanın da o değişim yasalarını kavramaktır. Bu hikmettir. Neyin sen olduğunu, neyin sen olmadığını bilmektir. Neyin hakiki, neyin gölge olduğunu bilmektir.

*Soru:* Hocam, hikmeti genel evrensel erdemler gibi bir şey olarak alabilir miyiz?

Tam evrensel erdemler kuşatıcı olmaz, o onun bir bölümü; evrensel erdemler veya fıtri erdemler diyelim — biz ırk, hayvan, hiçbir şey ayırmadan, her şeye aynı nazarla bakabilmek. Yani sadece onunla sınırlandıramayız, onu demek istiyorum; bahsettiğiniz şeyler de onun içindedir, aynen içindedir ama hikmet onlarla sınırlı değildir.

Kendini İfade Etmek mi, Egoyu Boşaltmak mı?

Dolayısıyla burada biz "kendini ifade etme" diye çok meşhur, günümüzde değil mi — "öyle kendini ifade et, kendini bastırma." Aslında gerçek kendini bulsan, zaten bastıracak bir mekanizman da olmaz; bastırılacak bir şey olmadığını da anlarsın, değil mi? Biz kendimizde olmadığımız için, bir tarafımız kendimizi bastıran, bir tarafımız da kendisinin bastırıldığını zanneden. Çünkü kendimizde değiliz daha; bir tarafımız bastırıldığını düşünüyor — "kendimi bir türlü ifade edemedim."

Hazreti Yusuf, kim bilir kaç sene tırnak içinde kendini ifade edemedi, patladı mı orada? Kaç sene, bilmiyoruz — belki 10, belki 20 sene hapiste kaldı; 3 gün, 5 gün değil, senelerce hapiste kaldı. Üstelik haksız yere, üstelik haklı olduğu bilindiği halde, üstelik suçlu olmadığı, suçluların da dışarıda olduğu halde. Bakın ne kadar aslında olumsuz unsur var, değil mi zahiren? Ama bunlara rağmen "bir türlü kendimi ifade edemedim, ben kendimi ifade ettim ama akis bulmadı" — yani düzgün bir karşılık bulmadı — böyle bir şey yok. Bundan dolayı birikmiş bir şey de yok, değil mi? "Hocam, Allah mucize gösterdi, yine de insanlar bana inanmıyor" diyebilirdi değil mi; birçok kendini mutsuz edecek malzeme bulabilirdi. Bakın hiçbiri ortaya çıkmıyor. Peki neden çıkmıyor? Hemen cevap "o peygamberdi" — öyle bir şey yok yani, bu saçma sapan bir cevap; bize hiçbir şey anlatmıyor, bir şey vermiyor, bir şey açmıyor. Halbuki desen ki "çünkü o doğal insanlığını, doğal kendiliğini idrak etmişti ve kendindeydi" — o zaman şu gelir: kendin olmak ne demek, gerçek kendinde olmak ne demek sorusu akla gelir. Çünkü öbürü hem sana bir şey anlatmayan hem sana bir ufuk da açmayan bir cevaptır. "Peygamberdi" diyorsun, zaten mevzu bitiyor. Halbuki bu çok yanlış bir şey. O zaman sana niye anlatılsın, niçin Kur'an'da vahyin nasıl geldiği anlatılmıyor? Çünkü onun seninle alakası yok; ama gelen vahiy ve canlı olan vahiy manasındaki peygamberlerin hayatı bize anlatılıyor.

*Soru:* Geçen bir şey söylemiştiniz, "değişeni de kabul etmek" gibi bir cümle kurmuştunuz — değişeni de bilmek demek miydi?

Hikmeti anlatmak için söyledim: değişeni ve değişmeyeni bilmek. Değişken olanı, değişken olmayanı bilmek; asıl olanı, göreceli olanı bilmek. Bütün bunlar hikmetin içindedir. İnsan değişmeyeni bilir, onun farkındadır; değişim alanını da değişmeyenin ışığında yönetir. Mesela ben şimdi bedenimi korumaya çalışıyorum ama kendimi korumaya çalışmak şuuruyla değil. Mesela "kendime çok iyi bakıyorum" diye bir cümle kurup bedenime bakıyorsam, cehaletin zirvesinde yaşıyorum demektir. Ben bedenimi korurken kendimi korumuyorum. Kendimi korumak demek, Allah'ın bana üflediği ruhu fark etmek ve onu korumak demektir; çünkü gerçek kendin odur.

Peki beden? Beden sana verilmiş bir eklentidir; onu da korumaya çalışıyorum ama bu, kendimi korumak anlamına gelmez. Bedenimi korurken, bedenime bakarken, ona dikkat ederken "kendime bakıyorum, kendimi koruyorum, bakımlı insanım" — böyle bir şey değil. Bakımlı dediğin şeye bir gün çok halel gelecek, evet, birilerine bakacaklar yani. O zaman değişeni ve değişmez olanı bilmek, değişeni de değişmez olanın bilinciyle yönetmek — bütün mesele budur. Bu da hikmettir ve irfandır.

Kendini Bilmek, Sonra İfade Etmek

Dolayısıyla bizim ilk önce dikkat etmemiz gereken şey, bütün kutsal vahiylerin önce şunu demesidir: önce bir kendini arındır ki kendini bilesin. Kendini bilirsen, kendini istediğin kadar ifade edin — o zaman hiç sıkıntı yok.

Mesela düşünün, peygambere gelmiştir bir adam, kaba bir davranış sergilemiştir. Peygamber hemen ona "sen ne diyorsun, sen kimsin ki, sen kime böyle davranırsın" dememiş. Neden? Çünkü adam o anda onu anlayacak biri değil. Ona demiş ki "sen ne istiyorsun benden, neye ihtiyacın var?" Gayet pozitif bir şekilde, surat asmadan falan değil. "Ne istiyorsun?" "Beytülmal'dan ihtiyacım var." İhtiyacı olan şeyi istemiş, götürmüş onu, "al" demiş, vermiş, ihtiyacı kadar vermiş. "Memnun oldun mu?" "Oldum." Sonra demiş ki "bak, dışarı çıkarken memnun olduğunu arkadaşlarıma söyle ki senin hakkında kalplerinde doğan olumsuz hisler gitsin." Neden bu? Çünkü aslında o olumsuz hisler o sahabelere de yakışmıyor; adama da o yanlış tavır yakışmıyor ama onu suçlayarak, inciterek, "biraz da edep öğren kardeşim, nereye geldiğini bil" demiyor. Neden? Çünkü öyle bir şey dese egosu tetiklenecek. Peygamberin maksadı, karşısındakinin egosunu tetiklemek veya "ben de bir haddini bildireyim, içime oturdu, bir dışarı çıkıp rahatlatayım kendimi" değil — böyle bir şey yok peygamberde. Önce kendini bil, kendini o anlamda fark et, sonra da kendini ifade et.

Ya da de ki "şu anda sana söyleyeceğim aslında gerçek kendim değil, ama içimde böyle ayarı bozuk, üslupsuz, kendini tutamayan bir eşek var, o da kendini ifade etmek istiyor ama o ben değilim — o zaman et ifade." Anlatabildim mi? İşte Nasreddin Hoca'nın eşekle yaptığı ayrım o yakın. Evet, bazen öyle bir benlikleriniz var ki kontrol edemezsiniz ama hiç olmazsa başında şöyle bir açıklama yapmanız gerekir, değil mi? "Şimdi eşek bir benliğin var, kendini ifade etmek istiyor, kusura bakma, seni kırabilir" — kusuruna bakma o benliğin, ben ondan da rahatsızım ama tam kontrol edemiyorum. Hani çok haylaz bir çocuğunuz olur ya, misafir gelir, misafire böyle üslupsuz bir laf söyler, "kusura bakma, çocuk biraz dışarıdan kötü kelimeler öğrenmiş veya böyle üslupsuz konuşuyor, hakkını helal et, yanlış anlama" dersiniz değil mi?

Şimdi içimizde de böyle benlikler var; onlara "ben" dememeliyiz. Çünkü onlara ben dersek, "benim onlar" — ve kendimi de ifade ediyorum, "oh be, rahatladım" — saydım, döktüm, rahatladım. Şimdi böyle sayıp döken ve rahatlayan bir kişinin gerçek anlamda kendini bildiğini, bulduğunu, erdiğini görüyor muyuz? Yok öyle bir şey; sadece egoyu boşaltıyor. Fakat o ego sürekli doluyor zaten aynı zamanda. Sen "ifade ettim, rahatladım" diyorsun ama o ego seni rahat bırakmayacak ki, gene seni dolduracak, gene "beni boşalt" diyecek. Sürekli olarak böyle bir doldur-boşalt hayatı yaşayacaksın. O zaman çözüm, gerçek anlamda kendini kendin olmayandan ayırmaktır.

Doğal Olanla Olmayanı Ayırmak: Doktor Örneği

İşte dinin veya peygamberlerin geliş maksadı budur: seni kendin ile kendin olmayandan ayırmaya çalışır. Gerçek kendin ne, kendin olmayan ne — bu ayrımı yapabilme becerisi kazanmak, manevi yolculuğun alfabesinin A'sıdır. Bunu yapamayan insan asla herhangi bir yol alamaz. Doktor nedir? Hastalık ile hastalık olmayanı birbirinden ayırabilendir, değil mi? Bunu ayıramayana doktor denir mi? Öyle bir şey mümkün mü — adam hastalık ile hastalık olmayan durumu birbirinden ayırt edemiyor, sadece birisi gelip "ben hastayım" deyince "tamam, sen hastasın" diyor, hasta diye gelmeyenlere de hiçbir şey demiyor. Böyle bir şey olabilir mi? Olmaz. Doktor, hastalık ile hastalık olmayanı — yani doğal olanla olmayanı — birbirinden ayırandır. Sonra aynı zamanda onu tedavi edebilendir. O zaman sağlığa doğru bir yol alabiliriz.

Yoksa "hakikaten çok merhametli olmak lazım, böyle sevgi dolu, merhametli, şefkatli olmak lazım" — sonra ertesi gün bir bakıyorsun "hocam, ama işte şöyle yapıyorlar, ben de kızdım, saydırdım, artık içime atmayacağım." Ben diyorum, biz dün ne konuştuk, bugün ne oluyor? Böyle bir şeyle bir yol alınabilir mi? Alınamaz. Neden? Çünkü ayrım yapmıyor. Diyeceksiniz ki bazı şeyleri okuduk, öğrendik, sohbete geldik, işittik — öyle hemen değişir mi? Hayır, bu değil. Sadece bakın, ayrım yapmak — ilk şey budur, ayrım yapın. Üslupsuz konuştunuz, hakaret ettiniz, küçümsediniz, yersiz aşırı tepki verdiniz — hepsi olabilir, hiçbiri problem değil bu süreçte. Ama de ki "kardeşim, bu aşırı bir tepkiydi, bu üslupsuz bir ifadeydi, bu gösterilmemesi gereken manasız bir tepkiydi" — bunu diyorsan sen yoldasın demektir. Ama dersin ki "ama şu an tam kontrol edemiyorum" — olur, bu gayet tabidir, bu yol alma sürecinde tabii bir şeydir.

Ama yanlış bir şeyi, üslupsuz bir tavrı, gereksiz bir tepkiyi "ne yapayım, o da öyle demesin, o da öyle emredici konuşmasın, o da tepeden bakmasın, o da beni yok saymasın" — o zaman sen etki-tepki dünyasının etkisiz elemanısın, hiçbir şey değiştiremezsin. Çevren hoş olursa sen de hoş olursun, değil mi? Güzel, nazik, kibar, sevgi çiçeği olursun. Biri seni tetiklediğinde de içindeki, gerçek anlamda sen olmayan şeyler ortaya çıkar ve onları yansıtırsın. Bu bizi aslında hayata karşı özgür olamayan, etkisiz bir özne durumuna düşürür. Halbuki gerçek insan bu değildir. Özgür olabiliriz ve aynı zamanda etkili ve aktif de olabiliriz; o zaman gerçekten yol almaya başlarız.

"Şimdi bir benlik çıkar ama çok zor hocam" — ya bu doğal değil işte kardeşim, hangi hayvan "bu zor" demiş, değil mi? Hayvan bile demiyor bunu; çaba gösteriyor, koşturuyor, başka bir şey yapmıyor. Bir egonuz çıkıyor — "ama çok zor hocam." Eee, ne yapalım şimdi, "çok zor, sonraya bırakalım bunu" — o zaman sen "yol almayacağım" demiş oluyorsun, farkına varmadan. Bakın vücudunuza dikkat edin; vücudunuz birçok nahoş durumu her şeye rağmen regüle etmeye çalışır, zor kolay diye bakmaz, regüle etmeye çalışır, bütün imkânlarını kullanır. O zaman bazı kavramlara, bazı cümlelere karşı uyanık olacaksınız, dikkatli olacaksınız. "Ama insan yapamıyor ya" demeyin — "fark ettik, kendim üzerinde çalışacağım" deyin. Bakın, kendin olanla olmayanı ayırmak — mesela peygamberin dediği: "keşke deme" diyor, "keşke şeytana kapı açar" — neden? Çünkü boş bir şey, saçma sapan bir şey, hiçbir anlamı olmayan bir şey. "Olmaması lazımdı ama oldu" diye bir şey yok; gerçek kendilikte olmayan şeyler bunlar, gerçek kendimizde böyle cümleler ve kavramlar yoktur.

Fıtri Halin Belirtileri: Kıyaslamamak, Suçlamamak, Utanmamak

Hani her zaman örnek veririm ya, bir çocuk düştüğünde düşmelerini saymaz, çünkü doğal kendilikte bu yoktur; geçmiş üzerinden geleceği kurgulamaz, geçmişi geleceğin gölgesi yapmaz, kendini başkasıyla kıyaslamaz. "Baksana ben 12 aylığım yürüyemedim, adam 11 aylık yürüdü" diye bir dünya bakışı yok. Ya da "doğuştan şanslı, üç katlı evde büyüdü, ben gecekonduda büyüdüm" — böyle bir şey var mı? Benlik gelişmeye başladığında kıyas başlıyor: "benim annem onun annesi kadar güzel değil, zaten ben başta şanssızım, böyle bir anneden yakışıklı çocuk nasıl çıkacak" — böyle şeyler var mı? Her çocuk ne kadar doğal yaşar: annesini kıyaslamaz, evini kıyaslamaz, yediği mamayı kıyaslamaz. Çünkü gerçek kendilikte böyle bir şey yoktur.

Gerçek kendilikte "keşke" yoktur, "bu çok zor" yoktur, suçlama yoktur — kendini de başkalarını da suçlama yoktur. Gerçek kendilikte kendinden utanma da yoktur. Yanlış bir davranıştan utanabilirsin ama kendinden değil; çünkü "kendinden utanma" diye bir şey kendinde yoktur. Bunu açmak lazım: doğal utanma duygusu, kendin olmayan bir şeyin kendinin üzerinde göründüğü, sahte bir şey olarak görünmesi karşısında duyulan histir — bir utanç hissi değildir. Doğal olmayan, suni olan bir şeyin, doğallığını gölgelediğinde hissettiğin duygudur. Mesela haya, hem doğal davranan hem de doğal olmayan bir şekilde davrandığında bunu doğal olmayan bir hal olarak görüp ondan kaçınma hissidir aslında. Haya budur — doğal olmayan bir şeyin doğal olmadığını fark etme ve ondan kaçınma hissi.

*Soru/cevap:* Ben kendimi geliştirme tarzımdan mı, biz onu utanç mı biliyoruz, hayayı öyle özdeşleştiriyoruz. Evet, aslında utanç değil; çünkü orada doğal davranmadığı, doğru bir davranış değil. Ve o doğru olmayan, doğal olmayan davranıştan doğal bir şekilde kaçınmak — "bu bana yakışmıyor" diye bir şey hissediyorsun, mesela bir utanç, "bunu yapmamalıydı, bu doğru değil" — tam suçun gibi de değil, ama onu utanç diye sanki adlandırıyoruz. Utanç değil de, o doğru olmayan, fıtri olmayan bir şeyi yapmanın meydana getirdiği hoş olmayan durumu fark etme — "bu hoş değil, bu sana yakışmıyor" demek.

Diyelim ki yanlış anlaşılmasın, bazen kadınlar şöyle yapar: selülitleri yoksa rahatça kolunu veya kırışıklığı yoksa yüzünü gösterir ama selülit olunca, şu böyle sarkınca, çok fazla göstermek istemez. Bu ne demek? Bir şeyi doğal kabul ediyor ve o doğallığın dışına çıkmış olan bir şeyi kendinde gördüğünde bunu göstermek istemiyor, değil mi aslında? Bu, doğal olmayan bir durumun senin doğana uymadığını fark etme ve bunun hoş bir şey olmadığını idrak ederek bir an evvel dönüştürme hissidir. En doğal hali budur — kendinden değil.

İnsan kendinden utanmamalı; böyle bir kavram yanlıştır. Kendinden değil, çünkü gerçek kendin utanılacak bir şey değildir. Ama gerçek kendinin üzerinde, gerçek kendine yakışmayan bir şey gördüğünde — mesela evin çok temizdir ama dikkat etmediğin, görmediğin bir kirlilik vardı, misafir gelince utanırsın, değil mi? "Çok utandım." Ya da "yemek yapmışsın, yemekte bir kıl var, çok utandım" — ne demek bu aslında? O yemeğin doğasına uymayan, yanlış, hoş olmayan bir şeyi fark etme ve ondan kaçınma arzusu, bir an önce onu bertaraf etme arzusudur.

Hayasız insan dediğimizde kastımız nedir? Bunu ya hiç artık görmüyor, o ayrımı yapamıyor, ya da kısmen gördüğü halde umursamıyor — "varsa var" diyor, "böyleyim" diyor. Biz onu "aymaz bir kişi" veya "utanmaz bir kişi" diye zannediyoruz. Yani oradaki doğal olanla olmayanın ayrımını ya yapamıyor ya da yaptığı halde bunu umursamıyor. O zaman işte "hayasızlık" dediğimiz şey o zaman gerçekleşmiş oluyor.

Hendek Savaşı Meseli: İçteki Münafık Benlikler

*Soru:* Hocam, "ayrım" deyince, siz önceki bir sohbette Hendek Savaşı'ndan bahsetmiştiniz, onu bir daha hatırlatabilir misiniz?

Ben doğaçlama konuştuğum için şu an tam hatırlamıyorum ama şu an hatırıma geleni söyleyeceğim. Şimdi bakın, Hendek Savaşı'nda ne oluyor? Düşmanın girebileceği bir bölge var; o bölge hendek kazılarak bir çukur haline getirilip düşmanın oradan girmesi engellenmeye çalışılıyor, tek tük girenlerle de mücadele ediliyor. Şimdi bugünkü konuya bağlarsak: gerçek kendinizi orada Medine olarak alırsanız, tabii gerçek kendiliğin içinde kendiliğe uymayan münafık benlikler de var, değil mi? Yandaş görünüp el altından korunmaya çalışılan Medine'yi içten bozmaya çalışanlar, moral bozmaya çalışanlar var. Bir de hendeğin dışında düşmanlar var. Şimdi Medine iki şeye karşı korunmuştur aslında o hendekte: birisi içteki münafıklara — yani gerçek anlamda o inanan insanlar topluluğuna uyumsuz olan, görünürde uyumlu gibi görünen ama gerçekte uyumsuz olan; ikincisi de dıştaki düşmanlar.

Şimdi burada bizim bundan devşireceğimiz nedir? Bir, gerçek kendin olmayan benlikleri fark et. Nasıl ki münafıklar İslam topluluğu içindeydi — hatta Müslümanlar onları bilmiyordu — şimdi biz de "münafık" değiliz ama zannediyoruz ki hepsinin üzerinde "M" yazıyor; hiçbirinin bilmiyoruz, öyle bir şey yok, o topluluğun içindeler. Ama işte ne zaman "savaşa çıkılacak" denilse hemen bahaneler: "bu çok zor, hava sıcak." Şimdi ben onun için size diyorum ki, "bu çok zor" diyen benlik sahtekâr bir benliktir — sizi yandaş gözüküp manipüle etmeye çalışan, kendiniz üzerinde çalışmanızı engellemeye çalışan bir benliktir. Bakın münafıkların en çok uyguladığı şey oydu: bir savaşa çıkılacak, zorlu, sıkıntılı bir şey var, hemen bahaneler uydururlardı — "ya hava sıcak, ya benim işim var, kusura bakma" diyerek. Aynen bunun gibi. O zaman bahane uyduran benlikleri ne olarak tanımlayalım? Sahtekâr benlikler bunlar; sizden gözüküp aslında size karşı olanlar.

İkincisi, daha belirgin olarak düşman olan. Onlarla aranıza bir set koymak durumundasınız — o hendek neydi? Bir setti ve bir farkındalık setiydi diye değerlendirebilirsiniz. Yani bu, senin dışarı attığın veya dışarıda tuttuğun, senin fıtratına düşman olan unsurlar. O zaman fıtratına düşman olan unsurlara karşı bilinç kazan ve onlara karşı bir hendek oluştur — yani bir farkındalık oluştur. "Hayırdır, bu benim fıtratıma uymuyor, benim fıtratımdan olan bir şey değil" de. Diyelim ki o hendeği zaman zaman aşan bazı düşmanlar olur, fark edeceksin ve onu dışarıya atacaksın.

Aslında Medine'ye gelindikten sonra yapılan bütün mücadelelerin hepsinin, bu anlamda insanın kendini dönüştürmesine hitap eden anlamları var; mesela Bedir — bunun her birinin bir anlamı var.

Bedir Savaşı: Önceliklerin Doğru Sıralanması

Mesela Bedir nedir? O zaman Mekkeliler mallarını gasp etmiş ve onları malsız olarak, hiçbir şeyleri olmadan hicret etmeye zorlamışlar, değil mi? Medine'ye hicret eden Müslümanların en temel dertlerinin başında, hepsi için değil ama çoğunun, Medine'de el konulan mallarını almak vardı. O yüzden Şam tarafından zannediyorum bir kervan geldiğinde hemen şunu düşünüyorlar: "kardeşim bu Mekkeliler bizim mallarımızı gasp etti, bunları alıp gitmemize engel oldular; o zaman biz de onların kervanlarına, malımız oranında, el koyalım." Siz bunu istiyordunuz ama Allah mevzuyu başka şeye çevirdi — mevzuyu bir ideal ve prensip uğrunda mücadeleye çevirdi. Siz o kervanın malı için — mal gasp etmek anlamında değil, Mekke'de el konulan mallarına mukabil olarak Müslümanlar el koymak istedi, yoksa kervan basmak için değil — ama Allah buna rağmen dedi ki "hayır, siz bunun için mücadele edenlerden olmayın, siz ilkesel olarak prensip uğruna mücadele edenlerden olun."

Hani biz de deriz ya bazen: "tamam tabii ki hakikat, kendini bilmek, bulmak ama işte birçok iş var; şunu şuna sahip olayım, şunu elde edeyim, daha sonra evleneyim, çocukları büyüteyim, böyle biraz kendimi toparlayayım, ondan sonra kendimi bulmak için çaba gösteririm, mücadele ederim, söz." Evet, söz, bunu yapacağım — ama önce bazı mevzular var, onları bir toparlamam lazım. Bakın Bedir Harbi işte bu anlayışı eleştiriyor: "şunu toparlayayım, bunu toparlayayım." Bak, hepsinden önemli olan şey, gerçek olanla olmayan, kendin olanla olmayan, fıtri olanla olmayan arasındaki ayrımı yapabilme çabası göstermendir. Bundan daha büyük bir mücadele yoktur.

Dolayısıyla Bedir Harbi neye dönüştü? Hakkı temsil eden, insani fıtratı, doğayı temsil edenlerle bunun zıddını temsil edenlerin mücadelesine dönüştü. Halbuki ilk yola çıkıldığında mücadele ne olacaktı? Medineli Müslümanların, Mekkeli düşmanlarından gasp edilen mallara karşılık, mallarını alma mücadelesi olacaktı. Allah dedi ki evet, bir ihkak-ı hak, yani hakkın teslim edilmesi — Mekke'de el konulan mallarına karşılık ve çıkmalarına izin verilmeyen. Çünkü denildi ki çıkmak isteyen çıksın ama Mekke'den hiçbir şey götüremez. Halbuki bu neydi? Bir zulümdü, bir haksızlıktı. Medine'ye gelen Müslümanlar bu haksızlığı gidermek için o kervana, kervanın yolunu kesmek için yola çıktılar. Ama Allah onu değiştirdi. Yani burada bize anlatılan şey ne? Senin kendini bilme, kendini bulma, fıtratını fark etme yolculuğuna ve mücadelene hiçbir şey bahane olmamalı ve hiçbir şeyi bunun önüne koymamalısın; hiçbir şey bunun önünde yer alamaz.

Önce işte "böyle bir eşimle birbirimizi anlayalım, ondan sonra bir rahatlayayım" — yok öyle bir şey. Hiçbir şey, insanın bu kendini bilme ve bulma yolculuğunun önüne geçmeye değer bir şey değildir; böyle bir değeri yok. Olsaydı Bedir Savaşı olmazdı. Bunların hiçbiri tesadüfi değildir; bütün o mücadeleler, savaşlar bir şey içindir.

Uhud Savaşı: İçsel Hesaplaşma Tamamlanmadan Dışa Açılmamak

Mesela birçok anlam katmanı var bu açıdan. Mesela Uhud Savaşı: kendini bulmadan çok fazla kendine güvenip, dışsal anlamda mücadeleye girişme; önce kendi içindeki o merkezi bul, o merkezi tam olarak idrak et, ondan sonra dışla gerekiyorsa mücadeleye girebilirsin, dışa açılabilirsin. Şimdi orada ne oldu? Medine'deki güç tam olarak dengelenmeden, oradaki bir kısım Müslüman gençlerin arzusuyla "Medine'nin dışında savaşalım" denildi. Sen Medine'nin dışında savaşmaya kalkarsan zayiat olur. Niye zayiat oldu? Çünkü bir kısım Müslümanlar dünyayı tercih ediyorlardı.

Ne demek bu? "İnanıyoruz, doğruyu bulduk, herkese anlatalım" derken, "televizyona çıkayım, meşhur olayım, şunu edeyim bunu edeyim" dersen, bir anda seni manipüle ederler; ekran maymununa dönersin, değil mi? Neden? Çünkü daha şöhretle, parayla, şununla bununla olan içsel hesaplaşmanı tam olarak tamamlamamışsın. O zaman ne olur? Güya düşmanla mücadele ederken arkadan dolanıp seni mahvedebilirler. Neden? Çünkü kendindeki bütün doğal değerleri fark etmen, doğal olmayan özellikleri de nötralize etmen gerekir.

"Anlatmak" da bir değer olmalı mıdır? Asıl dert kendini bulma değil midir? Kendini bulduğunda, anlatmak fıtri bir şeye dönüşür. Tabii ki çoğumuz kaçırırız — birine bir şey anlatmak veya dış dünyayı değiştirmek hiçbir zaman temel hedef değildir; böyle bir temel hedef insanın olamaz, doğal olarak o gerçekleşir. Dolayısıyla aslında ne söylenmiş oluyor bize? Gerçek anlamda kendini bilme ve bulma yolculuğunu gerçekleştir, ondan sonra dış hayata daha fazla açılabilirsin. Gerçek anlamda donanmadığın konularda dış dünyaya açılamazsın; açıldığın zaman o hesaplaşmadığın negatif benliklerin tetiklenebilir.

Hani bizde çok klasik bir şeydir: "Müslümanlar zengin olmalı" — zengin oldular ama Müslümanlıkları problematik hale geldi. Neden? Çünkü para nedir, ne anlama gelir, değeri nedir — bununla ilgili net, güçlü bir idrakin yoksa, sen zengin olduğunda başka bir şey olursun, zengin Müslüman olmazsın, kapitalist Müslüman görünümlü olursun. Neden? Çünkü sen o hesaplaşmayı yapmamışsın. Evleneceksin — önce bazı benliklerini analiz et: sevgi görme arzun, ilgi görme arzun, kendini kabul ettirme arzun, etkili olma arzun — bunlarla hesaplaştın mı? Yoksa gidip bodoslama evleniyorsun; dikkat et, o süreçte tetiklenecek birçok benliğin olabilir, değil mi? Sen en azından bunlara karşı uyanık mısın? Bunu çok geniş bir biçimde ele alabilirsiniz.

İşte Uhud, kendi içindeki negatif benliklerle tam hesaplaşmadan hayat sahnesine, hayatın farklı sahnelerine çıkma eğiliminin problematik oluşuna dikkat çekmiştir. Onun için bütün o savaşların veya yaşanmış olan şeylerin hepsinin farklı anlam düzeylerinde açılımı vardır.

Peygamberin Örnekliği: Beklentisiz ve Egosuz Olmak

*Soru:* Kıymetli bir hocadan duymuştum: "Şeytanlarla dans etmek şeyhin işidir; yani nefsini ıslah etmiş birisi ancak başkalarına yol gösterebilir." Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tabii tabii, bakın örnek: sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun diyor. Hazreti Peygamber nasıl peygamberlik yapabilmiştir? Yani gerçek anlamda niye o peygamberliği gerçekleştirmiştir? Çünkü ne halkın teveccühüne, ne kendini göstermeye, ne şöhrete, ne insanları inandırma arzusuna, ne etkili olma hırsına — hiçbiri yok. Hiçbir beklentisi, hiçbir ihtiyacı yok; tam o manevi donanımıyla o elçiliği yapmış. Öğretmenin uygulanmasını bile beklememiş aslında; işi o değil, örnek olmuş, kendi fıtratının kodlarıyla yaşamış ve alemden, insanlardan, dışarıdan beklenti içinde olan bütün benlikleri nötrlemiş, sıfırlanmış hepsi.

O yüzden mesela Hazreti Ali'ye — emin değilim o zaman kaç yaşında, belki 12, 13, 14 yaşındadır — ona diyor ki "ya Ali, Allah bana böyle bir şey vahyetti, bunu da ben sana tebliğ ediyorum, inanıyor musun?" Yoksa şöyle demiyor: "hadi gel koçum, zaten sen benim evimdesin, iç güveysisin, kaç senedir evimde barındırıyorum onu, ailesi fakir olduğu için; sen de inanmayacaksan kimin anlayacak bizi zaten." Böyle bir şey yok, hiçbiri yok orada, hiçbir benlik yok. Onu bir insan olarak, özgür bir insan olarak bakıyor ve egosunda hiçbir şey yok. "Yarın öbür gün derlerse ki yanımdaki çocuğun, evindeki çocuğun sana inanmıyor, ne diyeceksin?" — hiçbiri çıkıyor, böyle benliklerin hiçbiri yok. Hiçbiri olmadığı için nasıl bir tebliğ, nasıl bir şey — en doğal, en fıtri şekilde o mesajı veriyor. Hiç kimse şunu demiyor — gerçek doğal bir insan, maksadı ne, zaten onu anlamayanların o teklifi bile fıtri bir cevap buluyor değil mi: "bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz ben değiştirmem bu mesajı" diyerek. Orada o tebliği en fıtri şekilde yapıyor — hiç kimse "amacı ne Hz. Muhammed'in, neye ulaşmak istiyor" demiyor. Bunu sadece iyice kaba, iyice dualarından kopmuş insanlar söylüyor, çünkü onların kafası öyle çalışıyor: "bir maksadı vardı, amacı nedir?" Peygamberin, sizin anladığınız anlamda, sizin kafanızdaki noktalarda hiçbir amacı yok, böyle bir amaca sahip değil.

Onun için hiçbir sertlik, öfke — mesela bakın örnek vereyim size, çok manidardır: dişi kırılmış, ölüm tehlikesi yaşamış vesaire vesaire — neden? Temel olarak, hani bazı gençlerin emrini yanlış anlayıp o tepedeki mevziden ayrılmaları nedeniyle. Peygamberin, eğer zafere ulaşma arzusu olsaydı, onlara çok sert bir şekilde girişirdi, öfkelenirdi, alınırdı, gücenirdi, küserdi — "ne biçim insansın, sizinle yola çıktım da..." demez miydi? Hiçbir şey dememiş, sadece gelen ayeti analiz etmiş. Ayet diyor ki "bir kısmınız dünyayı, bir kısmınız ahireti istiyordu, onun için böyle oldu." Bakın onlara herhangi bir öfke, kızgınlık, nefret, alınganlık, küsme — hiçbiri yok. Neden yok? Çünkü bir kazanma arzusu yok, kazanma hırsı yok, "illa bu savaşı kazanmalıyız" gibi bir şey yok. Veyahut da "ben nasıl birilerinin yanlışı yüzünden zarara uğrayabilirim, sizin yüzünüzden dişim kırıldı, ölüm tehlikesi atlattım" — bakın hiçbirini demiyor. Neden? Çünkü zahiri ve dışsal düzeyde herhangi bir zarara uğramaktan da rahatsız değil, bunu da problem etmiyor. Onun için onlara en doğal bir rehberlikte bulunuyor.

Zaten ayet diyor: "eğer onlara karşı sert ve öfkeli olsaydın, etrafından dağılırlardı." Bakın bu emirle olmamış, peygamber fıtratıyla onu göstermiş; ayette onun fıtratına vurgu yapılıyor, o anki doğal davranışına işaret ediliyor. Sen doğal biri olduğun için onlara sert ve kaba davranmadın; doğal bir tavırla davrandığın için de onlar etrafından uzaklaşmadılar. Şimdi bu nedir? İşte bu, kendi fıtratımızın farkında olmak ve ona yabancı olan damarları fark edip onları ayıklamakla ilgili bir durumdur.

Analiz Etmek ile Rahatsız Olarak Tepki Vermek Arasındaki Fark

O yüzden bir şeyden rahatsız oluyorsanız, orada temelde irdelemeniz gereken bir şey vardır: yanlış bir şeyin yanlışlığını görmek, analiz etmek ayrıdır; ondan rahatsız olarak tepki vermek ayrıdır. Hani hep verdiğim örnektir: hiçbir doktor bir hastasına karşı şikayetçi olmaz. "Ya kardeşim niye böyle beslenirsin, Allah kahretsin" demez; sadece "sizin gibiler yüzünden iş yükümüz artıyor" diyorsa, orada doğal bir doktor değildir o. Doğal doktor, kendisinin rahatsızlığı üzerinden bir yansıtmada bulunmaz; analizi yapabilir — "sen iyi beslenmemişsin, bedenine iyi bakmamışsın" vesaire, bunun analizini yapabilir. Ama "doktor beni payladı, söylediği söz doğruydu ama niye böyle paylıyor ki" derdi mi bir hasta böyle bir durumda?

Onun için kendimize şunu soracağız: bir şeyi analiz ederken, yanlış bir durumu analiz ederken, rahatsız benliklerinle mi bunu ifade ediyorsun, dillendiriyorsun, yoksa doğal bilincinle mi ifade ediyorsun? Bakın doğal bilinçle ifade ettiğinizde, karşınızdaki de daha çok istifade etme imkânına, en azından potansiyel olarak, sahip olur. Nasıl ifade etmeliyiz dedik ya — rahatsız olmadan; "gerçekten ben sana bu analizi yapıyorum ama seni önemsediğim için yapıyorum, yoksa ben bundan çok rahatsız olduğum için etmiyorum, bu senin doğana, senin fıtratına uygun olmadığı için" — bunu edinmek için rahatsız olan benliklerimizi fark etmeye ihtiyacımız var.

Kibirli bir insandan rahatsız olmak manasız bir şeydir ama o kibri görüp analiz etmek ayrı bir şeydir. Hatta eğer bunu gerçekten yapabiliyor olsak, ne olur biliyor musunuz? Aslında o kibirli insanın altında ne kadar kendini zayıf, güçsüz, yetersiz hissetmekten korkan bir insan olduğunu göreceksiniz — ama siz bunu göremiyorsunuz, çünkü rahatsız olan benliğinizle bakıyorsunuz. Halbuki bir bakın, kibirli bir insana; aslında o kibirli insanın altında ne var? Ama bunu sorgulayabilmen için kendi fıtratına yabancı olan gereksiz benliklerinden bakabiliyor olman gerekir.

Biz bazen bunu nasıl algılarız biliyor musunuz? Mesela bir anne düşünün, bazen diyelim ki 2-3 yaşında bir çocuk ona kızar, vurmaya çalışır falan annesine; anne orada hiç herhangi bir negatif duygu taşımadan der ki "çocuk çok huysuzlandı herhalde, ya gazı vardır ya şudur ya budur" — neden? Çünkü o anda onda bir negatif benlik tetiklenmiyor; tetiklendiği zaman zaten çocuğuna kızmaya başlar. Ama orada çocuğu anlıyor yani; çocuk orada yanlış davranıyor ama anne o doğal bilinci içindeyse, o an çocuğun o davranışın altında — mesela çocuk biraz önce süt istedi ama vermedim, zaten biraz önce de yemişti, fazla olacak, ondan dolayı huysuzlandığı için böyle yapıyor diye — doğal bir şekilde o durumu analiz eder. Ama öyle bir anne düşün ki, "sürekli bu çocuk beni rahatsız ediyor, bıktım bundan" diye baksa, çocuktaki o durumu rahat analiz edebilir mi? Edemez.

O yüzden bir şeyi hangi bilinçle algıladığınıza dikkat edin: şu an hangi bilinçle durumu analiz ediyorsunuz? Mesela şu anda yanlış bir durumu ifade ederken bundan rahatsız olarak mı bunu ifade ediyorsunuz, yoksa bir durum tespiti, objektif bir analiz olarak mı söylüyorsunuz? Şimdi bu karşımızdakini değiştirmese bile, bizim için çok önemli bir şeydir; biz o durumda dengemizi koruruz, kişi o an doğal dengesini korumuş olur. Öbür durumda doğal dengenizi kaybetmiş olursunuz. Analiz edemezseniz, uygun ve doğru yaklaşımı da bulamazsınız. "Bulamadım kardeşim, ne yapayım, o kadar da vaktim yok, hadi bakalım" demeyeceksin; mutlaka onu bulmanız gerektiğine inanacaksınız ama acele etmeyeceksiniz. Sakin — bugün bulamadıysanız emin olun, ertesi gün bulabilirsiniz, bir sene sonra bulabilirsiniz.

*Soru:* Aklıma Hazreti Ömer'in şeyi geliyor hocam; birisi bir şey söylüyor, kılıcına sarılıyor falan, en son peygamber öldüğü günde kılıcına sarılıyor, "öldü demeyin" diye. Belki o kadar uzun sürdü, benim daha uzun sürdü.

Bilmiyorum, o bir rivayet olabilir, önemli değil. Dedik ya, kendimizi hiç kimseyle kıyaslamayacağız; kıyaslamanın hiçbir mantığı ve gerçekliği yoktur. Hiçbir zaman bir kıyaslama yapmamak ve içimizde doğal olmayan benlikleri sonuna kadar ayıklamak.

Bakın aslında Mekke dönemi niçin 13 sene sürmüş? O kadar baskı var değil mi, o kadar eziyet var — peygamber hiç tırnak içinde "oralı olmamış, benim bunları kurtarmam lazım, çok büyük zulüm var" — hiç, sanki umurunda değil peygamberin, öyle gözüküyor değil mi? Hatta bazıları geliyorlar, "ya Resulallah dua et, acele etmeyin" diyor, "sizden önce nice topluluk bunların daha çoğunu yaşamış." Neye çalışıyor orada biliyor musunuz, bir yönüyle: dışsal hiçbir negatif olgu, sizin içinizde hiçbir negatif damarı tetiklemesin; içinizde tetikleyeceği bir negatif damar bulmasın, o noktaya kadar çalışın. Çünkü sizin probleminiz dışarıdaki değildir, dıştakinin kötülüğü, dıştakinin negatifliği değildir; sizin içinizde tetiklenebilecek bir benlik damarı olmamasıdır.

Şeytanın İşlevi ve İçimizdeki Boşluklar

Aslında şeytanın da fonksiyonu budur: şeytanın maksadı, sizde tetiklenecek hiçbir damar olmayıncaya kadar o damarları tetiklemektir. Tetiklenecek hiçbir damar olmayınca şeytan der ki "benim işim bitti" — yani sen ihlasa erdin, hali saf oldun, kendinde kendin olmayan hiçbir şey kalmadı; gerçek kendiliğine aykırı hiçbir şey kalmadı. Ona biz "ihlasa ermiş" diyoruz. Onun için Kur'an diyor ki, Allah'ın ihlasa erdirdiği kullar üzerinde şeytanın etkisi yoktur. Bu ne demek? Yani şeytan artık o insanda tetikleyeceği bir damar bulamıyor. Şimdi ben şeytanla mı uğraşmalıyım, onun tetikleyebildiği damarlarla mı? Eğer onun tetikleyebileceği damarlar yoksa, benim şeytanla ne problemim olabilir? Dans da edebilirim, kuzu kuzu beraber de yatabilirim yani, bir problem değil o, değil mi? Onu şeytan düşünsün.

Yani mesele şeytan değil. Bakın Kur'an'da da şeytanın — bu bahsettiğim ifade tam geçmez ama genel şey aynıdır, bu Tevrat'ta geçer — Tevrat'ta der ki şeytan Ademoğlunda veya Âdem'de bir boşluk gördü, o boşluğu görünce o vesveseyi verdi. Bu çok önemli ve anlamlı bir şeydir. Mesela şöyle düşünün: boşluk ne? Arzularınız — ama ne tür arzularınız? Olmazsa kendinizi eksik hissettiğiniz arzularınız. Böyle bir arzu taşırsanız, o şeytanın etki edebileceği bir şeydir bu. Şeytan deyince de sizi illa kumara, zinaya, şuna buna götüreni düşünmeyin; sizi mutsuz eder — "çocuğunuz olmadı" diye sizi mutsuz eder. Neden? Çünkü öyle bir boşluğunuz var. "Evlenemediniz" diye mutsuz eder. "İşte hayatta bir hedefiniz vardı, ulaşamadınız ve bir de bundan sonra da ulaşamayacaksınız — atıyorum 50 yaşına geldiniz, büyük akademisyen olmayı hayal ediyordunuz, olamayacaksınız" — ama bu sizde boşluk mu demek? Bu sizin tarafınızdan belirlenir. Bir boşluk varsa, o sizde tetiklenebilecek bir alandır.

"Ömrüm boyunca şunu şunu başaracağım, başarmadan ölmeyeceğim" — bak, böyle bir boşluğu niye üretiyorsun? Bu boşluğu üretirsen, o zaman mutsuzluğunun, memnuniyetsizliğinin de temelini sen döşemiş oluyorsun. Bir arazi olmazsa gecekondu kurulabilir mi? Öyle bir şey mümkün değil. Biz mutsuzluk gecekonduları için uygun arazi tahsis ediyoruz; uygun araziler bulunuyor, sahipsiz araziler bunlar, farkında değiliz — oraya geliyor, biri konuyor ve gecekondusunu yapıyor. O yüzden eğer siz bütün parselleri doğru bir şekilde tanımlamışsanız, hiçbir sahipsiz, tanımsız bir parseliniz yoksa, şeytan nereye gecekondu yapsın? Nerede sizi mutsuz edebilir ki, neyle mutsuz edebilir?

"Ama sen tamam da, senin hiçbir arzun yok ama sen de bu kadar haksızlığı hak etmiyordun" veya "senin şu anki durumunla mukayese edildiğinde aslında sen çok daha iyi şeyleri hak ediyordun" — bak oradan giriyor. "Senden daha az çalışmış insanlar bak nerelere vardı, işte adamların tanıdığı var, şuyu var buyu var, tabii senin tanıdığın yok, sen dürüst davranıyorsun, bak ne oldu bak" — giriyor bir yerlerden, çünkü oralarda boşluk var yani. "Sen dürüst oldun, iyi oldun da eşin böyle çıktı, sen şimdi bunu hak ediyor muydun?" Bunlar ne? Boşluklar. Sizde boşluk buluyor, oralara işliyor, çalışıyor orada. Ama bunun sorumlusu sizsiniz; hiçbir boşluğunuz olmamalı.

İşte ihlas nedir? Ben gerçek kendimi buldum ve gerçek kendilikte hiç boşluk yok, hiç mahrumiyet hissi, hiç eksiklik hissi yok. O boşluk aynı zamanda kişinin eksiklik hissine de işaret eder. Yani siz bir şeye "şu eksik, bu tamamlanırsa mutlu olurum, tamamlanamazsa hep böyle yaşayacağım, hep böyle bir eksiklikle, bir boşlukla yaşayacağım" diyorsanız, o zaman siz kendi kendinizi mutsuzluğun, negatifliğin içine atıyorsunuz demektir.

Hz. Yusuf'un Sabrı ve Gerçek Hayır

Bakın Hazreti Asiye, Hazreti Yusuf — hiçbir boşluk yok, hiçbir problem yok. Hazreti Yusuf'u mesela biz yine yanlış okuyoruz: "bak işte o kadar sene sabretti, Allah onu Mısır'a aziz yaptı, bir bakalım onun öyle bir derdi var mı, Allah büyüktür, bunun da bir sonucu olacak, boşa değil, Allah'ın hikmeti büyüktür falan" diyerek Allah'a gaz veriyor bunu — insanlar işte bu kadar bir şey, bir sıkıntıya soktu ama şeyde değil, hâşâ kör değil yani, bir şey herhalde bunun bir bedeli olacak — hepsi sahte, boş. Bu yanlış bir şeyle kendi kendimizi manipüle etmek: "bak sana Allah şu değeri vermiş, haksız bir şekilde hapse giriyorsun ve sen buna rağmen mutlu ve mesut olabilirsin." Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir; zindanlarda dahi olsa bahtiyardır, mesuttur. Bunu idrak edemeyen insansa, saraylarda da olsa hakikatte bedbahttır.

Şimdi bak, gerçek hayır budur. Hz. Yusuf'un orada idrak ettiği gerçek hayır, haksız bir şekilde hapishanede olduğu halde Allah'la olduğunun farkındalığını yaşamasıydı. Bütün hepsine rağmen olmanın tatmin ve mutluluğunu yaşadı; onun için budur, yoksa gerisi hikayedir. Mısır'da aziz olsan ne olur, olmasan ne olur — o, Allah'ın tatlı bir oyunuydu, o kadar da olabilirdi, oldu; olmayabilirdi de. Yani Hz. Yusuf Mısır'da hapishanede vefat edebilirdi, hiçbir mahzuru da yoktu. Bunu doğasını da yine getiriyor: "seni Müslüman olarak canımı al." Tabii tabii; yoksa "beni böyle yaptın da ettin de nihayet şeye ulaştım" değil.

Şimdi aslında her karanlığın bir sabahı var ama o sabah dışarıda değil, o sabah içeridedir. Onun için "kalbinin göz bebeğinde güneşi taşıyan insan için karanlık yoktur." Bunun farkında olmamız gerekir. Hayır da budur, bereket de budur, mutluluk da budur, huzur da budur. Dünyanın hangi hadisesi vardır ki seni mutsuz edebilecek güce sahip olsun? Sen ona o zaman büyük bir güç atfediyorsundur. Onun için bir sufinin ifadesidir: "dünya Allah'la aramda engel oluyor" diyorsan, dünyaya Allah'tan daha büyük bir güç atfediyorsun demektir. Dünyayı bu kadar güçlü bir perde kılan şey, dünyanın gücü değil, senin farkındalığının zayıflığıdır. O yüzden nerede çalışacağız? İçeride çalışacağız, kendi içimizde çalışacağız.

Tabii ki o anlamda halkın anladığı anlamda sabretmek zaten sahte bir şey, tahammül etmek. Gerçek sabır o değil.

Teşekkür ediyorum.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Şems Suresi: 7-8) — "Takvasını ve fücurunu ilham edene and olsun" mealinde aktarılan ayet. - (Bakara Suresi: 269) — "Kime hikmet verilmişse, ona büyük bir hayır (nimet) verilmiştir" mealinde aktarılan ayet. - (Âl-i İmrân Suresi: 159) — "Eğer onlara karşı sert ve katı kalpli olsaydın, etrafından dağılırlardı" mealinde aktarılan, Uhud sonrası bağlamında anılan ayet. - (İsrâ Suresi: 70) ve (Tîn Suresi: 4) — "Biz insanoğlunu keremli/şerefli kıldık" ve "onu en güzel kıvamda yarattık" meallerinde aktarılan ayetler. - Allah'ın ihlasa erdirdiği kullar üzerinde şeytanın etkisi olmadığına dair ayet — anlatıcı tam sure adı/ayet numarasını belirtmeden mealen aktarmıştır. --- ---

İlgili Sohbetler

Sahte Benlik ve Gerçek Benlik

Konuşmacı, insanın hayata bakışı ile kutsal metinlerin önerdiği bakış açısı arasındaki temel farkın “sahte benlik” (ego) olduğunu anlatıyor. Şikayet, mahrumiyet hissi, muhtaçlık, imtihan algısı, sevgi ve vefa gibi konuları sahte benlik/gerçek benlik ayrımı üzerinden ele alıyor; sevginin, iyiliğin ve vefanın aslında Allah’tan geldiğini, insanın bunların kaynağı değil yalnızca bir yansıtıcısı/kanalı olduğunu vurguluyor. Sohbet; Hazreti Yusuf kıssası, şeytanın fonksiyonu, peygambere iman etmenin anlamı ve bir bilge ile öğrencisinin hikâyesiyle bu fikirleri örneklendirerek, tövbe ve sahte benliğin sona ermesiyle ilgili bir kapanışla bitiyor.

İnsanın Bilinç Düzeyleri ve Fıtrata Dönüş

Sohbette, Kur'an'daki insanın yaratılışı anlatısının aslında insanın yaşayabileceği bilinç düzeylerini (halifelik bilinci, cennet bilinci, dünyaya düşüş) sembolize ettiği işleniyor. Konuşmacı gerçek ibadetin karşılık beklemeden fıtratın doğal bir neticesi olarak yaşanması gerektiğini, huzurun dış koşullarda değil kendi özümüzü/fıtratımızı bulmakta olduğunu, peygamberlerin günahtan "korunmuş robotlar" olmayıp uyarıldığını ve asıl zulmün başkalarının bize yaptığından çok kendi nefsimizin bize yaptığı zulüm olduğunu Hz. Musa, Hz. Yusuf, Hz. Asiye ve Firavun'un sihirbazları gibi örneklerle anlatıyor.

Fıtrat ve Nefis-Ruh Dengesi

Sohbet, nefsin insanı sürekli tahrik etmesinin aslında anlayışın derinleşmesi için bir imkân olduğunun hatırlatılmasıyla başlıyor, ardından bir önceki derste yapılan "fıtrat nedir" müzakeresi özetleniyor. Fıtrat, ruh-nefs-beden üçlü katmanının doğru hiyerarşik dengesi olarak tanımlanıyor ve Bediüzzaman'ın 23. Söz'ünde anlattığı iki saray temsili üzerinden, nefsin ve hevanın insandaki üst kabiliyetleri (akıl, kalp, duygu) kendi emrine aldığında ortaya çıkan çöküş anlatılıyor. Sohbetin devamında nefsaniyet-ruhaniyet dengesi, içimizde "vesayet kuran" benlikler, dinin nefis tarafından yanlış algılanma biçimleri ve Hz. Asiye örneğiyle Allah'a bağlılığın gerçek huzurun kaynağı olduğu işleniyor.