Fıtrat ve Nefis-Ruh Dengesi

Kısa Özet

Sohbet, nefsin insanı sürekli tahrik etmesinin aslında anlayışın derinleşmesi için bir imkân olduğunun hatırlatılmasıyla başlıyor, ardından bir önceki derste yapılan "fıtrat nedir" müzakeresi özetleniyor. Fıtrat, ruh-nefs-beden üçlü katmanının doğru hiyerarşik dengesi olarak tanımlanıyor ve Bediüzzaman'ın 23. Söz'ünde anlattığı iki saray temsili üzerinden, nefsin ve hevanın insandaki üst kabiliyetleri (akıl, kalp, duygu) kendi emrine aldığında ortaya çıkan çöküş anlatılıyor. Sohbetin devamında nefsaniyet-ruhaniyet dengesi, içimizde "vesayet kuran" benlikler, dinin nefis tarafından yanlış algılanma biçimleri ve Hz. Asiye örneğiyle Allah'a bağlılığın gerçek huzurun kaynağı olduğu işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Fıtrat, insanın ruh, nefs ve beden katmanlarının doğru hiyerarşik dengesidir; bu denge bozulduğunda kişi fıtratından uzaklaşır.
  • Bediüzzaman'ın saray temsilinde, üst kabiliyetlerin (akıl, kalp, hayal) nefis ve hevanın emrine verilmesi "terakki" değil "çöküş"tür.
  • Nefsin ve hevanın kapıdaki bir köpek ve kapıcı gibi kendi sınırları içinde tutulması, sarayın efendisinin (ruhun) padişahla (Allah ile) muhabere edebilmesine bağlıdır.
  • "Hükümdar padişah olursa saray ahıra döner" sözü, alt merkezlerin (duygu, içgüdü) otorite konumuna geçmesinin insanı nasıl alt üst ettiğini özetler.
  • Nefis düzeyinde doğal bir sınır (fıtrî tahdit) yoktur; bu sınırı ya insandaki ruhsal bilinç ya da dışarıdan Kur'an ve peygamberin emirleri koyar.
  • Hz. Asiye örneğinde olduğu gibi, dünyevi mahrumiyetler asli bir mahrumiyet değildir; asıl mesele "efendinin" (ruhun) Allah ile irtibatının kurulup kurulamamasıdır.

Nefsin Saldırıları ve Anlayışın Derinleşmesi

Evet. Ama abi, yani sonuçta bu tarz şeyleri düşürmezsek anlayış da derinleşmiyor ya. Yani böyle nefsin saldırıları falan olmasa anlayışı da derinleştiremiyoruz yani. Mesela ben sinirlenmesem ya da şey yapmasam, o kadar argüman bulmasam, daha derin bir anlayışa erişmem yani, geçer gideriz mesela.

Yok, öyle değil. Başlar başlamaz farkında olmak önemli. Ama hani sonuçta o anda onu şey yapabilmek için, onun içine girmemek için daha yüksek bir anlayış gerekiyor ya. Nefsin şeyi aslında güzel bir imkân sunabiliyor insana. Tabii, eğer nefsin alanı olmasaydı o tekâmül süreci tabii ki söz konusu olmazdı, ama sürekli dolap beygiri gibi o benliklerin etrafında dönmemek lazım.

Fıtrat Nedir?

Bugün sizler yokken bir ders yaptık. Onu kısaca özetleyelim, olur mu? Fıtrat nedir diye böyle bir müzakere yaptık. Fıtrat, benim anlayabildiğim, kendi idrakim açısından söyleyebileceğim şey şu: insanın bütün imkân ve potansiyelinin tümünün içinde bulunduğu denge halidir.

Dolayısıyla fıtrat, hani basitçe söyleyecek olursak, ruh, nefs ve beden olarak tanımladığımız insanın üçlü katmanının doğru anlamdaki hiyerarşik dengesini ifade eder. Yani beden en altta olmak üzere, bedenin üstünde psikolojik düzeyimiz var; bu psikolojik düzeyin içinde akıl merkezi, duygu merkezi ve eylem merkezimiz var. Onun üzerinde de ruhsal farkındalık, ruhsal varoluş ve ruhsal idrak var. İşte fıtrat bu bütünlüktür. Hiyerarşi bu şekilde olduğunda kişi fıtrat üzere hareket ediyor demektir. Eğer bu hiyerarşi bozulursa, bu denge kaybolursa, o zaman kişi fıtratından uzaklaşmış olur.

Bunu Bediüzzaman çok güzel anlatır, 23. Söz'de. Ve gerçekten insanın bu anlamdaki dengesi güçlü bir şekilde korunabildiğinde ancak gerçek anlamda insan olabileceğini, bunun dışında insanın hayatında birçok dengesizlik ve ölçüsüzlük yaşayacağını ifade ediyor.

Bu az önce söylediğiniz ruh-nefis-beden dengesi değil mi? Evet, ruh, nefs ve bedenin dengeli ve hiyerarşik dengesinin söz konusu olması.

Bediüzzaman'ın Saray Temsili

Şimdi diyor ki Bediüzzaman: hakiki terakki, yani gerçek ilerleme, gelişmişlik; insana verilen kalp, sır, ruh, akıl, hayal gibi niteliklerin, kuvvelerin, kabiliyetlerin her birini kendisine layık özel vazifesiyle meşgul kılmaktır. Yani onu yerinde kullanmaktır, ne için verilmişse onu orada uygun şekilde kullanmaktır.

Yoksa hakikatten sapmış olanların terakki, gelişmişlik, ilerleme zannettikleri şey -bakın çok önemli- dünyevi hayatın bütün inceliklerine girmek, bütün zevklerinin her çeşidini hatta en süflisini tatmak için bütün manevi kabiliyetlerini, kalbini ve aklını, nefs-i emmarenin -nefsin en kör ve en aldatıcı düzeyinin- emrine verip ona yardımcı kılmaktır. Bu terakki değil, düşüştür. İlerleme değil, çöküştür.

Bu hakikati hayali bir vakada şöyle bir temsille anlatıyor: "Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum; gayet şenlikli, parlak bir tiyatro gibi bütün dikkati celbediyorlar." Cazip yani, çekici, dikkati çekecek derecede bir hareket, bir canlılık var; herkesi eğlendiren bir cazibedarlık var.

"Dikkat ettim ki..." -tabii bak burada bir de dikkat etmek gerekiyor, dikkat etmezsen ilk tablo dikkatsiz bir değerlendirme olurdu değil mi. Ne dedi? "Ben büyük bir şehre girdim, baktım ki o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına baktım, gayet şenlikli, parlak bir tiyatro gibi insanın dikkatini çekiyordu ve herkesi eğlendiren bir cazibedarlık vardı." Buraya kadar herkes görür. Sonra diyor ki "dikkat ettim." Demek ki bir şeye dikkat etmemiz gerekiyor; eğer dikkat etmezsek sadece onun dış yüzünü, zahirini görürüz.

Şimdi Bediüzzaman dikkat etmiş. Ne görmüş? "Baktım ki o sarayın efendisi kapıya gelmiş, köpekle oynuyor." Sarayın efendisi en dış kapıya, en aşağıya inmiş, köpekle oynuyor ve onun oynamasına yardım ediyor. Hanımlar yabancı gençlerle sohbet ediyorlar, yetişmiş kızlar çocukların oynamasını tanzim ediyorlar, kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrı almış, o da hava atıyor, rol kesiyor. "O vakit anladım ki..." Ne anladı, bakın: koca sarayın içi bomboş. Bütün o ince, nazik vazifeler yapılmıyor, hepsi boş.

"Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim." Kapısında sade ve vefalı bir kapıcı, kaba görünüşlü ama sakin, ciddi bir kapıcı var; dışarıdan sönük bir vaziyet var. Bir kapıda bir köpek oturmuş ve böyle sakin, sert duran ciddi bir kapıcı var. Öbür sarayı hatırlıyorsunuz. "Merak ettim, niye o öyle bu böyle dedim, içeri girdim. Baktım ki içerisi çok şenlik. Daire daire, üst üste ayrı ayrı nazik vazifelerle saray ehli meşguller." Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini ve tedbirini görüyorlar, sevk ve idaresini yönetiyorlar. Üstündeki dairede kızlar çocuklara ders okutuyorlar. Daha üstünde hanımlar gayet latif sanatlar ve güzel nakışlarla meşguller. En yukarıda ise efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatini temin için ve kendi kemalatı ve terakkisi için kendine has ulvi vazifelerle meşgul oluyor.

"Ben onlara görünmediğim için yasak demediler, gezebildim. Sonra çıktım, baktım o şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var, ya bu tür saraylar ya o tür saraylar." "Sonra bir köşede bir saraya rast geldim, üstünde Said ismini gördüm. Merak ettim, daha dikkat ettim, suretimi üstünde görür gibi oldum. Şaşkınlığımdan bağırdım, aklım başıma geldi, ayıldım."

Şimdi biz acaba hangi saraya giriyoruz? Biz kendimiz nasıl bir saray durumundayız? İşte diyor, o şehir insanlığın sosyal hayatı ve insanlık medeniyetinin bir şehridir; o şehre girdim diyor, o sarayların her biri de bir insandır, o sarayın ehli ise -köpek vardı, şu vardı, bu vardı- insandaki göz, kulak, kalp, ruh, akıl gibi; nefis, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye gibi şeylerdir. Her bir insanda her bir latifenin ayrı ayrı vazifeleri var, ayrı ayrı lezzetleri ve elemleri var. Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gazabiye bir kapıcı ve köpek hükmündedirler. İşte o yüksek latifeleri, kabiliyetleri, nitelikleri, vasıfları nefis ve hevanın emrine vermek ve asli vazifelerini unutturmak, elbette bir yıkım, bir çöküştür. İlerleme değildir, terakki değildir.

İşte fıtrat dediğimiz şey o ikinci türdeki saray gibi düzenlenmiş, kendini düzenlemiş olan insandır. O fıtrat olmuş oluyor. Öbürü fıtrat olmuyor. Dışarısı şenlikli görünüyor, içi ise boş.

Hangi evliyada böyle artistik pozlar görürsünüz? Kendini etrafa sunar, böyle stand-up yapar. Var mı öyle bir evliya? Yok değil mi? Niye? Mal olduğu için değil, aksine hakiki insan olduğu için. Öbürü, gayet şenlikli, mutlu gözüken, artistik pozlar veren, "bir atraksiyon yapayım, bir etki bırakayım, insanların dikkatini çekeyim" diyendir; bütün şeyiyle kapıya yığılmış, içerisi bomboş; türbünü oynuyor, başka hiçbir şey yok. Bütün o yüksek ruhsal imkânlar, kabiliyetler tamamen dünyevi ve geçici şeyleri elde etmeye uğraşıyorlar.

Bakın ilkinde padişah da yoktu değil mi, ikincisinde padişah vardı; sarayın efendisi padişahla görüşüyor. Padişah kim? Allah. Efendi kim? Bizdeki ruh. O efendi Allah'la münasebettar; ondan gelen ilhamları, ondan gelen manevi etkileri alıyor, onunla besleniyor ve sarayı sevk ve idare ediyor. İşte böyle bir saray fıtri bir saraydır. Öbür saray fıtratı bozulmuş bir saraydır.

Nefsin İçgüdüsel Hazzı: Çakmak Gazı Örneği

Mesela siz yokken konuşuyorduk, bir televizyonda gördüm dün. Bali çeken çocuklar var, bali biraz yasaklanınca çakmak gazı kullanıyorlar. Muhabir çocuğa "bunu niye kullanıyorsun" diyor, çocuk "canım istiyor" diyor. Muhabir "ama bu zararlı bir şey" diyor, çocuk yine "canım istiyor" diyor.

Şimdi ne oldu burada? Nefsin alt melekeleri, içgüdüsel hazzı diyelim; çocuk orada çakmak gazını kullanarak aslında psikolojik veya bedensel olarak kendince bir rahatlık yaşıyor, bir şey yaşıyor. Bir rahatlama yaşıyor; kafasındaki bir sürü kuşku ve kaygı dolu düşünceler biraz gidiyor, kafayı uyuşturunca değil mi. Kötü bir şey mi? İyi bir şey. Kime göre? O köpeğe göre.

Bediüzzaman'ın (Mevlana'ya atfen aktarılan) bir sözü var: "Köpek kemiğin peşindedir, ama ruh sevgilinin cemalini görmenin peşindedir." Yani Allah'ın cemalini görmek ister. Yoksa sen kalkıp "köpek kemik peşindedir" diye ruhun da mı onun peşinde olacak? Köpeğe de aç kalmayacak ve ölmeyecek kadar kemik verebiliriz, ama onu efendi haline getirip nereye isterse onu götürmek, bütün o manevi niteliklerimizi onun peşine koşturmak -işte insanın yıkımı budur.

Mesela bir insan şöhret olmak için ya da bir insan tarafından sevilmek için her şeyini veriyor diyelim. Ne oldu bu? Tamam, o duygu merkezinin bir hakkı var; ama sen o mu oluyorsun, hâkim mi oluyorsun? Yani bu sarayın efendisi mi oluyorsun? Biz diyoruz ki efendi sensin kardeşim; "efendisin" dediğinde sarayın bütün sistematiğini alt üst ediyorsun. Onun da tatmine ihtiyacı var, ama her şeye rağmen değil. Köpeğin de bir kemiğe ihtiyacı var, ama her şeye rağmen değil. Hele hele senin bütün o manevi niteliklerini peşine takıp seni kullanmaya hiçbir hakkı yok.

"Hüküz (huysuz) padişah olursa saray ahıra döner" diye bir söz var ya, aynen işte bu. İnsanoğlunun trajik hikâyesinin bir ifadesi bu yani.

Otoritenin Yerine Konulan İçgüdü

Basit bir örnek verelim: mesela ben yemeği çok seviyorum, damak zevkine düşkünüm. O damak zevkimin tabi olduğu içgüdüsel arzum "daha çok ye" diyor. Ama bu, kendi başına otorite olamayacak, başka bir otoritenin emrinde olması gereken bir niteliktir. Sen onu ne yapıyorsun? Otoritenin yerine koyuyorsun. "Ben yemek istiyorum" diyeni otorite kabul ettiğinde ona mahkûm oluyorsun. Otorite kabul etmediğinde ise diyorsun ki: senin bir hakkın var, sana hakkını veriyorum, bunun ötesinde hiçbir hakkın yok. Onu kontrol ediyorsun.

Bakın Ashab-ı Kehf kıssasında ne var? Köpek kapıda yatmış. O da bir saray örneğidir. Onlar hiç ölmüyorlar, sürekli bir canlılık var, bir manevi beslenme var; ama köpek, köpek olarak o kapıda duruyor.

Sen nefsin arzusunu, onun arzu ettiği ölçüsüzlük içinde doyurmaya çalışırsan, çünkü nefsin melekelerinde bir doyumsuzluk vardır -tahdit edilmemişlerdir, sınır konmamıştır. Sınırı kim koyacak? İşte efendi koyacak; ruhun farkındalığı koyacak. Bu sende yoksa o zaman şeriat bunu koyacak. Şeriat sana o sınırı koyacak. Bu olduğunda sistematik kurulmuş olur; olmadığında karmaşa olur. Aldatıcı bir şey olur: görünürde çok çekici, cazibedar; ama içeride tam bir fiyasko.

İşte bizim fıtrat dediğimiz şey, insandaki bütün niteliklerin hiyerarşik dengesinin sürmesi ve var olmasıdır. Zaten yaratılışta bu hiyerarşik denge var, sonra bozulmaya başlıyor.

Bir Denge Mekanizması Olarak Fıtrat

Şimdi insan vücudunda ısı ve tansiyon konusunda bir denge var; bu bir geri besleme (feedback) mekanizmasıdır. Vücudun ısısı yükseldiğinde bir sistem devreye girer ve onu düşürmek için gerekeni yapar, ısısı düşerse yine bir şey devreye girer. Tıpkı buzdolapları gibi: buzdolabı belli bir soğukluğa gelir, motor durur; ısınmaya başlar, tekrar çalışır. Sen onu bir nevi kodlamış oluyorsun, "bu buzdolabının şu sınırlar aralığında bir ısısı olsun" diyorsun, bir sınır koyuyorsun.

İşte insanda da nefis düzeyinde böyle bir sınır yok. O sınırı koymak üzere insana Allah ruh vermiş, yüksek bilinç vermiş. Bu sende henüz işlemiyorsa, o zaman sana dışarıdan o bilincin yerine Kur'an'ı, peygamberi ve onun emirlerini veriyorum; o seni doğru sınırlarda tutsun.

Nefis ne diyor? "Bana sınır koyma, benim canım ne istiyorsa..." Canı yok aslında nefsin, onu da kendine kalkan yapıyor; nefis nefistir, bir hakkı ve hududu vardır, orada duracaktır. Mesela biz "canım istiyor" deriz. O çocuk da aynı şeyi söylüyor: "canım çakmak gazı istiyor, hoşuma gidiyor" diyor. Bizim söylediğimiz cümleler bundan farklı mı? Değil. Küsüyorsun, öfkeleniyorsun, bencillik yapıyorsun, kibir gösteriyorsun -niye yapıyorsun? "Canım istiyor, böyle rahatlıyorum." Burada şunu soracaksın: rahatlıyorum diyen ne burada, ruhani mi yoksa nefsani mi? Bunu ayırt etmediğinde tuzağa düşmüş oluyorsun.

Nefsaniyet arttıkça ruhaniyet geri çekilir; bu bir ilahi ilkedir. Nefsaniyet geri çekildikçe ruhaniyet öne çıkar. Nefs düzeyi tahdit edilmediği için her iki uçta da aşırılıklara meyillidir. Ve aşırılıklara gittiği oranda, bir bulutun güneşi örtmesi gibi, o ruhaniyetin nurunu, güneşini ve parlaklığını örter.

Mesela bir duygusal merkezim var, onu serbest bırakıyorum, coştukça coşuyor. Ne yapmış oluyorum? Sarayın orta katındaki bir varlığı kalkıp patronun yerine koyuyorum. Tıpkı bir çocuk gibi: "oğlum bu tatlı çok hoşuna gittiğini biliyorum ama sürekli şeker yeme" dersin, o "yiyeceğim anne" der. O şeker tadını ve onun meydana getirdiği hoşnutluğu, içgüdüsel hazzı her şeyin yerine koyuyor; sonra şeker hastası oluyor. Tıpkı bizim gibi. Biz bazen duygusal şekerler, bazen zihinsel şekerler, bazen içgüdüsel şekerler tercih ediyoruz ve sistemimiz bütünüyle alt üst oluyor.

Halbuki bunların dengeli bir şekilde kullanımı gerekir; sen bunların ötesinde bir ruhsal öze sahipsin, o da açığa çıkacak, Allah'la münasebettar olacak. O zaman bu bir saraydır; o zaman gerçek anlamda bir huzur tahakkuk etmiş olur.

Ne zaman ki o saraydaki kapıdaki köpek yerinde bulunacak, kapıcı adam gibi olacak, kendisine rüşvet vereni içeri sokmayacak -kapıcıya rüşvet verirsin, içeri girersin, öyle şeyler var- o kapıcı yerinde duracak, neyi alacak neyi almayacak bilecek; bütün o duygu merkezi, zihin merkezi, fiziksel merkez, içgüdüsel merkezimiz kendi doğru ölçülerinde yaşayacaklar. Bunlar doğru ölçülerinde yaşadıklarında, o ruhsal özümüz de yavaş yavaş açığa çıkmaya başlar.

Biz niye kendimizi bu noktada dengelemek zorunda olduğumuzu sürekli hatırlatıyoruz? Çünkü bunlar aşırı uçlara gittiği anda güneşi örten bulutlar gibi o ruhsal farkındalığı örterler. Mesela Peygamber niye çok gülmemiş? Aşırı bir gülme yok, çünkü o bir denge hali değil.

Vesayet Kuran Benlikler

Biz geçen derslerde niye benliklerimiz üzerinde çalışmaktan bahsediyoruz? İşte bu yüzden. Çünkü bu benlikler bizim içimizde efendilik yapmaya çalışıyorlar. "Sarayın efendisi benim" diyor; nasıl bir çocuk dondurma görünce, şeker görünce dayanamıyorsa, annesini dinlemiyorsa, tıpkı öyle.

Kırmızı Başlıklı Kız hesabı: ormanda cadılar var, kurtlar var. Tabii ki bunlar kendilerince mutluluğun oralarda olduğunu düşünüyorlar; burada bir yanılgı var ama kasıtlı ve bilinçli bir şey yok, mutluluk orada diyorlar. Çocuk da "bu şekeri yiyeceğim, çok hoşuma gidiyor, beni de besliyor" diyor, ama yanılıyor.

İşte o yüzden bir ayetin ifadesiyle: "Ya Rabbi, bizi içimizdeki beyinsizler yüzünden helak mı edeceksin?" İşte içimizdeki beyinsizler bunlar. Bunların hepsi beyinsiz; fakat bir beyinleri var, sen onu kullanmadığın zaman beyinsiz olmuş oluyor. Onu kullanacak bir bilinç bizde var edilmiş, yaratılmış; ama biz hayat sürecimizin bir noktasında o bağlantıyı yitirmişiz. Tekrar o bağlantıyı kurmaya, tekrar içimizdeki efendiyi bulmaya çalışıyoruz. Bunu nasıl yapacaksın? Dinin prensiplerine uyarak, o ilahi standardı bize gösteren peygamberleri, kâmil insanları örnek alarak. O zaman onu dengelemiş oluyorsun, ondan sonra da o manevi bilinç tezahür ediyor.

Mesela şimdi düşünün: dünyayı köpeğin gördüğü gözle mi görmek istiyorsun, kapıcının gözüyle mi, bir aslanın gözüyle mi görmek istiyorsun? Hangi gözle görmek istiyorsun? Bizdeki benlikler ne diyor mesela? Köpek diyor ki "ne biçim dünya ya, ortada kemik yok, böyle memleket olur mu?" Kendi gözüyle seyrediyor âlemi.

Düşünün, kâmil bir insan şunu der mi: "insanlarda samimiyet kalmamış, ne yapacağız, mahvolduk, hiç sadakat, iyilik, cömertlik kalmamış" diyen bir evliya gördünüz mü? Yok. Ama bizde bunu diyen evliya bozuntuları var. "Biz kötü bir şey mi istiyoruz, vefa istiyoruz, sadakat istiyoruz, sevgi istiyoruz, merhamet istiyoruz" diyenler -bunlar evliya bozuntuları, gerçek kâmil şeyler değiller. Bir evliya da görür âlemde neler olduğunu, fakat kendisi Allah'ına sadıktır, Allah da ona sadıktır zaten; Allah onu seviyor, o da Allah'ı seviyor.

Bak ne yaptı Bediüzzaman'ın anlattığı efendi? Sarayın rahatı ve saray ahalisinin rahatı ve huzuru için padişahla görüşüyor. Demek ki padişahla görüşemiyorsa saray ahalisi rahat edemiyor. Bu ne demek? Manevi bir esinti olmazsa, manevi bir idrak, anlayış, şuur, ilişki olmazsa insanda saray ahalisi huzursuz oluyor, mutsuz oluyor; olur olmaz yerlere saldırıyor ve kaybediyor. Çünkü nereye saldırırsa saldırsın orada bulacağı bir şey yok.

Dolayısıyla biz şimdi bakacağız: dünyayı hangi gözle ben seyrediyorum, hangi gözle tanımlıyorum, değerlendiriyorum? Mesela bir insanın depresyona girmesi nedir? Bir benlik tatminsizliği, âleme karşı bir isteksizlik, bir hoşnutsuzluk duymasıdır. Ne yapıyor? Kapanıyor. Peki o benlik ne yapıyor? Senin bütün sarayına kilit vuruyor. Hatta bazen "intihar edeceğim" diyor, bütün sarayı ateşe verecek. "Sana ne kardeşim, köpek kemik bulamadı diye biz sarayı ateşe mi verelim?"

Boğaziçi'nde bir öğretim görevlisi intihar etmişti, köprüden atlamış; not olarak "bu dünyada yaşanmaz, bu kadar zalimlik, kötülük, aşık insanlar var" diye bir şey bırakmış. Bir benlik "ben memnun olmuyorum, bu sarayı yıkacağım" diyor, ya da "sarayın kapısını kilitliyorum" diyor -depresyon budur. "Hiçbir şey istemiyorum, hiçbir şey yapmayacağım" diyen benliğe: "kardeşim sen hiçbir şey yapmayacaksın, ben yapacağım" diyebildiğin zaman -onu diyen benlik bütün saray adına konuşmaya hak sahibi mi? Ama işte o kadar güçlü ki içimizde, zamanında oligarşik ve hegemonik yapısını kurmuş.

"Bu devletin, bu ülkenin sahibi biziz" diyen sınıflar vardır ya memleketimizde de; işte içimizde de böyle bir "ergenekon" yok mu, içgüdüsel bir vesayet yok mu? Bunların vesayeti ne zaman bitecek? Sürekli memnun olmadığında darbe yapıyor, herkesi rahatsız ediyor. Bediüzzaman'ın bahsettiği bu metafor, hem dışa bakan hem içe bakan bir metafordur; hem toplumsal hayatı hem kişisel hayatı tanımlar.

Mesela düşünün, içimizde hangi benliklerin bizim üzerimizde vesayeti var? Bizim içimizde en hakim olan, içimizde vesayet kurmuş olan ne tür benlikler var, hangi ben grupları var? Nasıl "Türkiye'yi yöneten derin devlet var, oligarşik gruplar var" diyoruz ya -içimizde asıl onlar işte, o vesayet kurmuş olanlar. "Sürekli buradan gideceksin, buradan gitmediğim müddetçe sana imkân yok" diyen birçok benliğimiz var değil mi. "Ben böyle bir şeye sahip olurum ya da bu yoldan gitmem" diyor, sana vesayet kuruyor, tahakküm ediyor. O tahakkümü göreceksin ve sakince kenara koyacaksın: "sana tabi değilim" diyeceksin, güçlü bir seviyeyi göstereceksin. "Terbiyesizlik etme, yerinde dur, çok fazla konuşma, senin görevin şu, sen bütün sistem adına konuşma" diyeceksin.

Şimdi içimizde bunlar yok mu? Biri çıkıyor içimizden: "eğer insanlar bana değer vermiyorsa rahatsızım, insanlar bana değer vermeli" diyor. "Niçin şu insanlar bana hürmet etmiyor, niye bu konuda engelleniyorum" deyip manşet atan içimizde bir sürü benlik var. Bunların üzerinde çalışmazsan ne olur? Onlar sürekli o vesayeti senin içine kurarlar ve ömür boyu aynı şeyin içinde dönersin -nasıl Türkiye yıllardır aynı kısır döngü içinde dönüyorsa, bir türlü ilerleyemiyorsa.

Kendi içimizde de farklı bir şey mi? Sen de aynı kısır döngü içinde ömür billah yaşamıyor musun -korkan benliklerin, öfkeli benliklerin, sıkıntıya gelemeyen benliklerin, kendini toplumda göstermeye çalışıp gösteremediği için sürekli özgüven eksikliği yaşayan benliklerin... Kırk çeşit benlik var, hepsi senin içinde vesayet kurmaya çalışıyor ve sürekli enerjini tüketen bir işlev görüyorlar. Neden? Çünkü sarayda hiyerarşi bozulmuş; fıtratımızı bozmuşuz biz.

Dinin Nefis Tarafından Yanlış Algılanması

O fıtrat neydi? Bediüzzaman'ın anlattığı ikinci tür saraydı, fıtri bir insandı; öbürü fıtratı bozulmuş bir insan örneğiydi. Şimdi insan ya o fıtrata dönecek ya da bozulmuş fıtratının bütün komplikasyonlarını, bütün problemlerini, bütün travmalarını ömür billah yaşayacak, başka bir şey yok. Ya fıtratını tekrar bulacaksın ve o fıtrat üzere yaşayacaksın.

Zaten bakın, Kur'an diyor ki bizim yarattığımız fıtrat üzere olanları uyar. Şimdi mesela bize Kur'an geliyor, bizi uyarıyor mu? Uyarmıyor. Mevlana'nın deyimiyle, eşeğin kulağına Yasin okusan ne olur, okumasan ne olur? Biz bazı şeyler dinliyoruz, okuyoruz, ama bunu kim dinliyor? Bir kendinize sorun. Bunu köpek mi dinliyor, eşek mi dinliyor, öküz mü dinliyor, yoksa içinizdeki gerçek insan mı dinliyor? Çünkü eşeğe Yasin okumak farklı, insana Yasin okumak farklı. Sen eşeğe Yasin okuyorsun, en fazla tatlı bir mırıltı olarak gelebilir, onu uyutabilir, içgüdüsel olarak rahatlatabilir. Ama Yasin'i kim gerçek anlamda dinleyebilir? İnsan dinleyebilir.

O zaman ben bakacağım: ben o kitabı neyle dinliyorum? Duygu merkezimle mi dinlersem, bütün o okunan şey, bütün o dinlediğim şey boşa gidecektir; çünkü onların derdi başka. Küçük bir çocuğa -yeğenime bir gün "bak bir Fatiha oku, sana şunu vereceğim" dedim, yarım yamalak okudu, "hadi ver amca" dedi- onun derdi alacağı şey; Fatiha'nın manası, kırk tefsiri onun umurunda değil.

Şimdi mesela kendinize bakın: Allah sevgisi kimin umurunda? İçimizde öyle benlikler var ki "ne yapacağım Allah sevgisini, insanlar sevse, takdir etse ne kadar hoş olur" diyor. Bazıları da diyor ki bu bir kaçış yolu -insanlar bulamadığı şeyden dolayı Allah'a kaçıyor, sürekli ondan bir şey alıyormuş gibi bir şey yapıyor; bu bir çeşit "escapism", kaçış. Şimdi işte bu, gerçek anlamda dengesini bulamamış bir insanın dine bakış açısıdır. Ve fiiliyatta böyledir de. Fakat gerçek anlamda insanın, hakiki insanın Allah'la ilişkisi, din ile ilişkisi böyle değildir.

Din onun için bir kaçış, bir rahatlama değildir. Allah, hakiki insan için kendisini bulduğu bir şeydir; Allah da kendini bulur. Zaten Allah yanı başındadır, onu bulur; kendinde bulur, kendini de onda bulur. O bulduğunu zannettiği şeylerde olmadığını tecrübe edip onu bulmaktır -bir kaçış değildir kesinlikle. Yani gerçek anlamda kaynağına dönüştür. Din ve Allah inancı bir insan için kaynağına dönmektir; yoksa dünyanın getirdiği sıkıntıyı hafifletmek için bir kaçış, bir kendini uyuşturma, bir kendini rahatlatma değildir. Ama bu tabii ki hakiki insan olabildiğimizde tahakkuk eden, gerçekleşen bir şeydir.

Bu şekilde anlatılır bir menkıbe: bir mürşide çok fazla mürit gelmiş, toplanmış; "bekar var mı" demiş, hepsini evlendirmiş; kim dünya olarak ne istiyorsa vermiş. Bir bakmış müritler azalmış. Çünkü rahatlamışlar; tekkede ne yapacak artık, hafta sonu boşluk bulursa bir iki saat dinleyip oradan da böyle bir hayal kurar, rahatlar. Yoksa din, Allah inancı bizim için böyle bir şey değil ki. Şimdi biraz herhalde tasavvuf dinin yerine geçti gibi, "insanlar gelsin, dünyaya girmesinler" gibi -o ayrı bir şey.

Bizim dini literatürde çok şey yapılır: "fakirlikle sınandık, başardık ama zenginlikle sınandığımızda başaramadık" derler. Neden? Çünkü kardeşim, dünyada bulamadın. Bizim -Allah rahmet eylesin- bir abimiz vardı, "dünyada evlenemedim, cennette Allah bana huri verecek" derdi; hayalini çok fazla kırmıyordum ama "abi orada olmayabilir, ona göre" derdim, çok güvenme derdim. Rahmetli oldu, Allah rahmet eylesin. Dünyada zahiri olarak bulamadığın şeyi ahirette Allah sana verecek -böyle bir din algısı problemli bir şeydir. Bu nefsin dine bakışıdır, nefsin dinden beklentisidir.

Hz. Asiye Örneği: Allah'a Bağlılık

Biz öyle bir din aramıyoruz, din de öyle bir şey değildir. Nefsin alt merkezlerinin ihtiyaç ve beklentileri vardır; bunlar meşru bir dairede karşılanabiliyorsa karşılanır. Olmuyorsa, işte tıpkı Hazreti Asiye gibi. Ne dedi? Kocasından bir şansı yok, kocası Firavun. Hazreti Asiye "ben saraydayım, kraliçeyim" demiyor. Hiçbir yerden zahiren şansı yok; onu anlayan, etrafında inanan insanlar da yok, paylaşımda bulunabileceği kimse yok. Çocuğu da yoktu herhalde.

Şu yok, bu yok -böyle bir mahrumiyet hissi var mı? Yok. "Bunlar dünya hayatının süreci içinde olabilir, olmayabilir; olduğu zaman şükrederim, olmadığı zaman dert etmem" diyor, mahrumiyet çığlıklarına kapılmıyor. Ve ne diyor? "Ya Rabbi, beni Firavun'un amelinden muhafaza et ve bana katında bir ikamet yeri inşa et." Yani "benim yerim senin yanındır, ben sana aidim, kaynağım sensin, sana dönüyorum; benim seninle irtibatım var olduğu müddetçe benim için hiçbir sıkıntı yok" diyor.

Bakın Allah'la irtibatlı değil mi Hz. Asiye? Bediüzzaman'ın örneğindeki gibi, efendi padişahla muhabere ediyor ve rahat. Peygamberimiz ne diyor? "Cennet kadınlarının efendilerinden biridir" diyor. Hiç o alt merkezlerin tuzağına düşüyor mu? "Ne kadar mutsuzsun, niye mutsuzsun, kocana bak" demiyor. Ama bizdeki o alt merkezler direksiyona geçmiş, avaz avaz bağırıyor; biz de onlara "haklısın" diyoruz. Niye haklı olsunlar? Nefsin melekelerinin bizi yanlış yönlendirmesine, mahrumiyetlerini abartmalarına kapılmamalıyız. Dünyada hiçbir mahrumiyeti asli bir mahrumiyet olarak görmemeliyiz.

Eğer efendi padişahla muhabere ediyorsa sıkıntı yok demektir; etmiyorsa bütün sıkıntıların nedeni odur. Bizdeki temel sıkıntının nedeni çevremizdeki insanlar, şu bu değildir; efendinin padişahla muhabere edememesidir. O muhabere kapısı açıldığında, o iletişim yolu açık olduğunda, saray ahalisi aç da olsa o kadar dert değildir; çünkü o efendi onları da doğru bir şekilde terbiye eder.

Mesela biraz önce bir şey vardı, neyse -bitti, dersi burada kapatalım. Bir adam ayakkabı boyacılığı yaptı; ayakkabının bağcıklarını da değiştirebilir.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Fıtrat ayetine atıf: "Bizim yarattığımız fıtrat üzere olanları uyar" ifadesiyle Kur'an'a gönderme yapılıyor (sure adı metinde belirtilmemiş). - Bir ayetin ifadesiyle aktarılan dua: "Ya Rabbi, bizi içimizdeki beyinsizler yüzünden helak mı edeceksin?" (sure adı metinde belirtilmemiş). - Hz. Asiye'nin duası olarak aktarılıyor: "Ya Rabbi, beni Firavun'un amelinden muhafaza et ve bana katında bir ikamet yeri inşa et" (sure adı metinde belirtilmemiş). --- ---

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Sahte Benlik ve Gerçek Benlik

Konuşmacı, insanın hayata bakışı ile kutsal metinlerin önerdiği bakış açısı arasındaki temel farkın “sahte benlik” (ego) olduğunu anlatıyor. Şikayet, mahrumiyet hissi, muhtaçlık, imtihan algısı, sevgi ve vefa gibi konuları sahte benlik/gerçek benlik ayrımı üzerinden ele alıyor; sevginin, iyiliğin ve vefanın aslında Allah’tan geldiğini, insanın bunların kaynağı değil yalnızca bir yansıtıcısı/kanalı olduğunu vurguluyor. Sohbet; Hazreti Yusuf kıssası, şeytanın fonksiyonu, peygambere iman etmenin anlamı ve bir bilge ile öğrencisinin hikâyesiyle bu fikirleri örneklendirerek, tövbe ve sahte benliğin sona ermesiyle ilgili bir kapanışla bitiyor.

Gerçek Kendini Bulmak ve Nefis Muhasebesi

Sohbette, insanın "kendini ifade etmek" istemesinden önce gerçek benliği ile kendisi olmayan (nefsani, tetiklenmiş) benliklerini ayırt etmesi gerektiği anlatılıyor; bu ayrımın tasavvuftaki adı murakabe ve muhasebe, Kur'an'daki karşılığı ise takva ve fücurdur. Doktorun hastalıkla sağlığı, hattatın doğru yazıyla yanlışı, kuyumcunun gerçek altınla sahtesini ayırt etmesi gibi örneklerle bu farkındalığın önemi somutlaştırılıyor. Hz. Peygamber, Hz. Yusuf, Hudeybiye, Bedir ve Uhud örnekleri üzerinden, gerçek hayrın bir "sonuç" değil "fıtrata uygun davranışın kendisi" olduğu; ihlasın da içeride şeytanın tetikleyebileceği hiçbir boşluk veya eksiklik hissi bırakmamak olduğu vurgulanıyor.