Acı ve Sınırlı Benlikten Kurtuluş
Kısa Özet
Sohbette önce insanın niçin tasavvufi terbiyeye muhtaç olduğu, benlikten kurtulma imkânı ve Hz. Musa'nın Tur-i Sina kıssası üzerinden anlatılıyor. Ardından acının aslında sınırlı benliğin bir tecrübesi olduğu, kendi başına erdirici olmayıp ancak doğru bir bilinçle dönüştürücü olabileceği; acıların nöbetinin tutulmaması, muhatapların suçlanmaması, kendine acınmaması gerektiği çeşitli örnek ve metaforlarla (doktor-hasta, vazo, patinaj yapan araba, çatıdaki köpek, rüyadan uyanma, iki kuş meseli) işleniyor. Sohbetin ikinci yarısında kul hakkı meselesi, kısas ve af, kader ve sabır konuları ile evliyaların acıdan azade oluşu ve musibetlerin bir şefkat dokunuşuna dönüşebileceği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Acının kendisi insanı erdirmez; acı ancak doğru bir bilinçle ele alındığında erdirici bir işlev görür.
- Acıların nöbetini tutmamalıyız; bir dakikalık bir acıyı biz kendimiz yıllara yayarız, bunun sorumlusu muhataplarımız değil kendimizdir.
- Gerçek anlamda kul hakkı meselesi Allah ile insan arasındadır; hakikate ulaşmak isteyen kişi hak-hukuk davasından feragat etmeyi bilmelidir.
- Acılar, doğru değerlendirildiğinde bireysel benlikten ve dünyevi özdeşleşmelerden kurtulma imkânı sunan bir lütuftur.
Terbiyeye Neden İhtiyaç Var? Benlikten Kurtuluş İmkânı
Mesela alim olursun, olsun; mesela işte diyelim ki İslam ilimleri öğrenmiş olabilir, birçok şey edinmiş olabilir. Der ki "gel, sen terbiyeye muhtaçsın." Halbuki adam o kadar İslam ilimleri biliyor veya şunu bunu biliyor vesaire; niye muhtaç? Hatta mesela çok iyilik sever bir insan, çok iyi bir insan bile tasavvuftan geçmek zorundadır. Peki niye geçiyor bu? Diyelim ki o insan çok merhametli olabilir, çok yardımsever olabilir, hoşgörülü olabilir. Neden?
İşte burada şu noktaya geliyoruz. İnsan için bazı imkânlar vardır. Bu imkânlara ulaşıncaya kadar insan dönüşmek zorundadır. Bu imkân benlikten kurtulma imkânıdır; aslında temel şey budur. Bu imkân insan için vardır fakat insan böyle bir ihtiyaç olduğunun farkında değildir. Böyle bir ihtiyaç olduğunun farkında olmayınca tabii ki böyle bir imkânı da aramıyor. Ama insan için en büyük kurtuluş odur.
Yani aslında Hz. Musa'ya Tur-i Sina'da söylenen "Ya Rabbi, bana kendini göster" dediğinde orada ona verilen cevap "sen göremezsin"dir. Ve Allah dağa tecelli edince dağ, o haşyetten yerle bir oluyor. Bu ne demek? Yani yerle bir olmadan göremezsin. Sana tecelli etmem demek, senin benliğinin silinmesi demektir. Bunu sen hazır olmadan yaparsam zaten sen darmadağın olursun. Anlatabildim mi? Yani burada anlatılan şey şudur: "sen beni göremezsin" demek, senin sınırlı benliğinin sonsuz ve muhit olan, mutlak olan beni nasıl göreceği sorusudur. Musa orada Tanrı'yı görseydi, Tanrı, Tanrı olmaktan çıkması gerekirdi; biz o zaman şöyle derdik, demek ki o gördüğü şey Tanrı değilmiş. Çünkü sınırlı olan, sınırsız ve mutlak olanı göremez, onu ihata edemez. Onu ihata etmesi, onun gördüğü şeyin sınırlı olduğu anlamına gelir. O yüzden dedik ya, sen beni göremezsin.
Dolayısıyla biz aslında şu anda âlemi, hayatı olduğu gibi görmüyoruz, yaşamıyoruz; daha düşmüş, daha indirgenmiş bir bilinçle yaşıyoruz. İşte o bilincin dönüşümüdür insan için önemli olan imkân.
"Bugün daha önce de biraz üzerinde konuştuğumuz acı üzerine biraz daha konuşacağız." "Ben gideyim mi üstadım?" "Bir Yedi olarak kendine dayanacaksın."
Acı Nedir? Sınırlı Benliğin Aynası
Şimdi bizim acı dediğimiz şey aslında bizdeki sınırlı imkânların ve sınırlılığın bize gösterilmesidir. Yani aslında biz acının aynasında sınırlılığımızı, daha doğrusu sınırlı yönümüzü müşahede ederiz. Yani acı çeken şey bizim bireysel benliğimizdir, sınırlı benliğimizdir. Biz aslında acı çektiğimizde şunu demeliyiz: "Ben şu anda sınırlı, indirgenmiş bir bilinç seviyesinde olduğum için, onun penceresinden hayata baktığım için acı çekiyorum." Bunu anlamak durumundayız. Yoksa bizatihi acı, zorunlu bir tecrübe değildir; zorunlu bir şey değildir. Onun için geleneksel öğretilerin ifade ettiği şey şudur: insan acıyı tecrübe etmez, bir tecrübeden acı çeker. O tecrübeden acı çeken, bireysel ve sınırlı benliktir.
Fakat burada şunu anlamalıyız: bizatihi acı erdirmiyor insanı. Bunu anlamak durumundayız. Böyle bir şeyi yok acının; acı, bilinç ile erdirici bir işlev görür. Yani bir bilinç sayesinde acı bizi erdirebilir, yoksa bizatihi acı erdirmiyor. Erdirseydi, çok acı çeken insan var, hepsi ererdi. Ermediklerine göre bu bize pratik olarak da gösteriyor ki bizatihi acı erdirmez.
Dolayısıyla kendini hatırlama çabası ve gayreti olmaksızın acı çekmek aslında anlamsız bir şeydir; sonuçsuz bir şeydir. Acı çektiğinle kalırsın, başka hiçbir şey olmaz. Kişi eğer kendini hatırlama çabası taşımıyorsa, kendini hatırlama bilinci içerisinde yol almıyorsa, kişi için acı çekmek anlamsızdır. Yani şu anlamda anlamsızdır: acı hiçbir işe yaramaz, çektiği acı yük olarak yaşanmış olur, hiçbir yere götürmez. Zaten bunu şuradan anlıyoruz ki bazı insanlar böyle acı fabrikası gibi sürekli acılarını canlandırırlar; küllenmişse üfler, canlandırır gibi. Anlatabiliyor muyum?
İnsan karşılaştığı bela ve musibetleri bir ıstırap ve acı olarak hissettiği ölçüde bunların sebebi kendisidir; bu bela ve musibetler onu gaflet uykusunda tuttuğu ölçüde bu böyledir. Yani yaşadığı bela ve musibetler onu arındırdığı ve dönüştürdüğü oranda ise bunun müsebbibi Tanrı'dır. Yani ben acı çekiyorum, bu beni dönüştürüyorsa bunun sebebi Tanrı'dır ve oradaki fail, özne O'dur; O bana acı çektiriyor. Ama ben acı çekiyor ve hiçbir şekilde dönüşmüyorsam bunun sebebi benim. Bu durum, acının kendi başına hiçbir imtihan niteliği olmadığını gösterir. Dinsiz bir insan da ıstırap çekebilir ama onun durumunda dönüşen ve ulaşılan hiçbir manevi nokta yoktur.
Nietzsche: "Seni Öldürmeyen Güçlendirir" Sözü Üzerine
"Peki, beni öldürmeyen güçlendirir, Nietzsche mi?" "Evet, Nietzsche'ye atlıyorduk." Burada güçlenme ya ego merkezli olur veyahut da Tanrı merkezli olur. Ama ağırlıklı olarak Nietzsche'de bu, bir benlik merkezli bir güçlendirmedir. Yani aslında şunu söylemiş oluyor, veya o sözü şöyle yorumlayabiliriz: bazı egolar -hepsi değil- bir şeylerin üstesinden gelmek gerektiğine daha yatkındırlar, buna inanmaya ve bunun için mücadele etmeye daha yatkındırlar. Fakat bunun sonucu onların daha sertleşmeleri ve kemikleşmeleridir. Anlatabildim mi? Yani bu buna benzer: diyelim ki benim derim hassas, fakat ben bu kadar hassas bir deriye sahip olmak istemiyorum, o yüzden onu bir meşin haline getiriyorum; artık duyarsızlaşıyor. Bu bazı egoların yaptığı bir şeydir.
Mesela şunu da atıyorum: diyelim ki bir sevgi ilişkisi olmuştur, incinmiştir; o hadiseden sonra artık daha sevgisiz bakar. Dolayısıyla bu sayede güçlendiğini düşünebilir, mesela bir ego değil mi? Yani o olay sanki onu güçlendirmiş hale gelmiş gibi olur. Ama aslında o güçlenmemiştir, sadece daha duyarsız veya daha kapalı hale gelmiştir. Dolayısıyla bu bizim kastettiğimiz şey değildir. Bizi daha güçlü hale getirebilir acılar, fakat tanrısal bir farkındalık noktasında olursa bu anlaşılabilir bir şeydir. Dedim ya, bu sözü bir Arif de söyleyebilir, bir cahil de söyleyebilir; söylenen söz aynı olabilir. Fakat "seni öldürmeyen şey seni güçlendirir" derken oradaki güçlenen şey nedir? Eğer bu benlikse oradaki güç sahte bir güçtür, hakiki bir güç değildir, hakiki bir dönüşüme işaret etmez. Ama "seni güçlendirir"deki o "sen" ilahi benlik ise o zaman bırakabilirsin, rahat et; seni güçlendiren o zaman Tanrı'dır ve sen gerçek kendine ulaşmış, gerçek kendine doğru bir yolculuk yapmış olursun.
Dolayısıyla burada söylenen söz kadar, o sözü kim söylemiş, hangi halde söylemiş, o önemlidir. Çünkü o kişi o kelimeyi hangi manada kullanıyor, o önemlidir, asıl olan odur. Evet, bir Arif de bunu söyleyebilir: "seni öldürmeyen şey seni güçlendirir." Ama güçlenen ego ise bu sahte bir güçtür; güçlenen ilahi öz kendilik ise -ki aslında o zaten güçlüdür, sadece biz onun gücünü fark ederiz- o zaman bu daha takdir edilebilecek anlamlı bir güçlenmedir. Çünkü bizim için önemli olan acı çekmemek değil, acıları bir bilinçle dönüştürmektir.
Acı Çeken Kimliği Görmek: Doktor-Hasta Meseli
Biz gelen acılara karşı yanlış bir tutum takınırız ve faydasız bir şekilde acılara kafa yorarız. Bu durumlar bizim bireysel benliğimiz için zor durumlar olduğu için, o anlarda hemen negatif oluruz; yani bir acıyla karşılaştığımızda, bununla karşılaşan benlik zayıf olduğu, farklı beklentilere ve farklı ihtiyaçlara sahip olduğu için ne yapar? Hemen negatifleşir. Mesela diyelim sen bir şey istiyorsun, biri sana diyor ki "hayır, plan değişti, şimdi bu olacak"; hemen reaksiyon gösterirsin, çünkü senin beklentin, arayışın, ihtiyacın farklı. Reaksiyon gösterir, negatif olursun.
Dolayısıyla acıyı tecrübe ettiğimizde -bu her türlü acı olabilir- ilk soracağımız şey şudur: şu anda acı çeken kim? Onu bul. O acı çeken benliği bul; o niye acı çekiyor şu anda, ne beklentisi var, ne ihtiyacı var, ne arayışı var, neyden mahrum olduğunu hissediyor, neye karşı bir mahrumiyet algısı var da acı duyuyor, onu gör. Biz hemen acı verene odaklanıyoruz; halbuki o anda acı çeken kim, acı çeken ne orada, acı çektiğini söyleyen nasıl bir benlik? Onu gör. O senin gerçek benliğin mi, sen gerçekten o musun?
Kişi hatırlamalıdır ki aslında bu anlar, acıyı dönüştürmenin tam sırasının geldiği anlardır. Çünkü aslında acı çektiğimizde o en merkezi ve en temel benlik halimiz reaksiyon verir; işte benliğin başını çıkardığı durum odur. Onu orada görebilirsin, orada analiz edebilirsin, orada fark edebilirsin, orada üzerinde çalışabilirsin. Öbür türlü onu görme fırsatın azdır; başını çıkarmış, fark edilir hale gelmiştir. Orada onu görüp çatışmadan, kavga etmeden, "bu nedir, bunun üzerinde bir çalışayım" demek lazım. Bunu çatışmadan başarmalıyız; çatışmak değil, görmek ve analiz etmek gerekir. Görmek, analiz etmek ve dönüştürmek.
Mesela bir doktor bir hastayla çatışır mı? Çatışmadan. Ama ortada bir hasta ve hastalık var değil mi mesela? Bir doktorun işi nedir hastalığa karşı? Onu gözlemlemek, teşhis etmek için çaba göstermek ve teşhis ettikten sonra çözmektir. Bunun gibi, çatışmak değil. Onunla çatışmadan yapacağız bunu: önce göreceğiz, teşhis edeceğiz, gözlemleyeceğiz, teşhis edeceğiz ve onu dönüştüreceğiz. Kendimize o anlamda kızmayacağız; daha önce de konuştuğumuz gibi, kendimize kızmak, kendimizden nefret etmek, kendimizi kötü hissetmek, bunlar boş ve gereksiz şeylerdir.
"Nasıl ve neye dönüştü?" Şimdi bazı şeyler sönümlenir; yani o gördüğün benlik hali söner. Mesela kendini mağdur hisseden bir hal: diyeceksin "kardeşim, neyin mağdurusun, nereden ürettin bu mağduru, haklı bir şey mi bu?" "Mağdurum." Ne mağdurusun, veya mağdurluk doğru bir perspektif mi? Analiz edeceksin, bakacaksın ki yok, sen aslında mağdur değilsin, sadece bir deneyim yaşıyorsun. O zaman o, bir sabun köpüğü gibi sönecek. Tek bir benlik yok, birçok ben hali var, alternatif haller alabiliyor. O yeterliliğe sahip olmak lazım ki müdahale edelim; doktor örneğinde de bir yeterlilik gerekir. Kişinin o yeterliliğe sahip olması için de işte bir yoldan geçmesi gerekir.
Daha yüksek bir bilgi ve bilinçle -uzak doğu geleneğinde olsun, İslam'da olsun- çok temel bir söz vardır: hakikat ortaya çıktığında bütün hayaller ve bütün cehalet silinir; nasıl ki ışık yandığında karanlık ortadan kaybolur. Biz o doğru anlayışın, doğru idrakin ışığını yansıtabildiğimiz oranda, oradaki o benlik karanlığı ortadan kalkacak.
Karanlıkla Değil, Işıkla Savaşmak
"Yalnız başına olması çok hızlı bir şey değil mi?" "Hayır, şöyle: burada başka bir ego desteklenmez mi? Eğer 'yalnız ben bunu başarıyorum' diyorsan, o ortaya çıkarsa bu sefer onunla ilgileneceksin, birkaç başlı canavar gibi." "Yedi başlı ejderha denir ya." Ama öyle korkmaya gerek yok. Korkmadan, burada şunu anlamak lazım: karanlık bir güç değildir, ışık olmadığı için vardır. Dolayısıyla mesela karanlıkla savaş nasıl olur? Işığı yakarak olur; bizatihi karanlıkla savaşmıyorsun aslında. Anlatabildim mi? Yani aslında bizatihi karanlıkla nasıl savaşmıyorsak, bizatihi benlikle de savaşmıyorsun aslında; benliğe ışık tutuyorsun orada, daha yüksek bir anlayış ve bilinçle o benliğe ışık tutuyorsun. O zaman sönüyor, ortadan kalkıyor, sabun köpüğü gibi sönüyor. Bir başka benlik ortaya çıktığında da onun üzerinde çalışacaksın, ama çatışmadan, kavga etmeden.
Kelimeler Acıyı Dindirmez, Hakikat Dindirir
Bizim mekanizmamız sadece kelimelerle acıyı dağıtmak ister. Mesela "ya boşver ya," veya "üç günlük dünya," "öyle şey yapma" -bunlar kelimelerdir. Veya işte "kimse için üzülmeye değmez," veya da "zaten bu dünya zalim bir dünya" falan -bu tür şeyler değil. "Evet, ya bu tür şeyler." Ve işte "abi, biz çok hassasız, bu dünyaya ait değiliz" falan gibi şeyler -bunlar boş şeydir. Yani kelimeler acıları gidermez, böyle bir şey yok, bizi dönüştürmez bunlar. Biz mi kurtaracağız bu dünyayı? Yani birçok kelimeler değil, hakikat bize yardım edebilir; o hakikatin ışığı bize yardım edebilir.
("Merhaba, hoş geldin, hoş geldin." "Bir yerlere sığarız inşallah." "Arapların bir sözü vardır: muhabbet olunca bir odaya kırk kişi sığar, muhabbet olmadığı zaman bir oda iki kişiye dar gelir." "Bunu size verebilirim. Olmazsa bir mizahtan bir kişi varsa çıkartalım, her mizaçtan bir kişi var, sırtınıza alabilirsiniz.")
Yani kelimeler bizim acılarımızı dağıtmazlar. Hiçbir gönül alıcı veyahut da basit bir merhem gibi süreceğimiz hiçbir şey, bizim gerçek acılarımızı dönüştürmez; bunlar avutma cümleleridir ve bizi dönüştürmezler, bizim acılarımıza gerçek anlamda merhem olmazlar. Ve bakın, zaten temel şey şunu anlayacağız: acıyı çekmenin nedeni senin benliğindir. Dolayısıyla gerçek çözüm, nihai çözüm, bizim o benliğimizin nötrlenmesidir.
Niyazi Mısri ve Acının Kaynağı: Cehalet
En başta dedik ki acıya neden olan şey sınırlı egomuzdur, sınırlı benliğimizdir; bütün acıya neden olan şey odur. Hani Niyazi Mısrî'nin meşhur bir sözü vardır: "Ben sanırdım âlem içre bana hiç ağyar kalmamış; ben benlikten silindim, baktım, ağyar kalmamış." Yani işte temel şey budur; ta o noktaya gelinceye kadar biz acı çekeceğiz, fakat acı çekmemizin nedeni de kendimiz olduğumuzu bileceğiz.
"Acı çekmek cehalet mi o zaman?" "Aynen öyle." Bu geleneksel bir tabirdir: acı çekmenin nedeni cehalettir. Ama bu cehalet, işte okumamış olmak anlamında değil. "Farkında." Evet, dünyanın en ileri bilgisine sahip olan diyelim ki bir fizik-matematik profesörü veya bir İslam alimi de bu anlamda cahil olabilir. "Ya, ama o kadar da sıkmıyor yani." Şimdi bir Dört olarak... İnsanlar farkına varmadan bazen acılardan da bir şey keşfedebilir; farkında değildir belki ama o bir süreçtir, bir şey de keşfedebilir. O yüzden acı çekmenin nedenini tamamen cehalete bağlamak; yani acı çekmemize neden olan şey hakikatle farklı oranlardaki uzaklığımızdır.
Cehalet deyince, mesela bunu göğsümüzü gere gere "ben cahilim" diyebilmemiz lazım; cehaletin en azından kalkması için bir kapı aralamış oluruz. Yani neyin cahiliyiz? Öz kendimizin farkındalığına karşı cahiliz, bunu kastediyoruz.
Acıyı Biz Uzatırız: Vazo ve Bıçak Yarası
Kelimeler acımızı dağıtmaz; kelimeler bize yardım edemez, ancak durumu kabul etmek ve o acıyı çeken benlik hallerimiz üzerinde çalışmak ciddi olarak acılarımızı azaltır. Küçük şeyler için büyük acılar çektiğimizden dolayı temel ve hayati olayları idrak etmekte ve fark etmekte yetersiz oluruz. Kişi aylarca ve yıllarca acılarına şahitlik eder ve kendi büyük acılarını devamlı gündemde tutar. Veya mesela "bahsetmeyelim acılardan" der, "niye bahsetmiyoruz" falan. Ya acı vardır ya yoktur; ya bahset ya da yoksa o zaman bahsetmeyelim, ama varsa bahsedeceksin. Yani onları kapatarak veyahut da görmezden gelerek çözüm olmuyor. Bazı mizaçlar acıların üzerinde durmamak isteyebilir, bu da bir çözüm değildir; bazıları da sürekli gündemde tutar.
Acılarımız alacaklarımızdır, bu yüzden unutmuyoruz. Eğer kişi gereksiz acılarını serbest bırakırsa, acılarından feragat edebilirse, işte o zaman onların kendisini nasıl meşgul ettiğini görür. Ancak kendini hatırlamayla bu acıların boş ve anlamsız olduğunu hissederiz. Gereksiz acılar, mutsuzluklarımızın sorumlusudur. Birkaç dakikalık acı, gücenme, içerleme, korku ve endişeyle saatlere ve yıllara yayılır. O bir dakikalık bir acıdır, ama sen onu alırsın; gücendiğin için, küstüğün için, içerlediğin için, kendine acıdığın için, korktuğun için, endişeli olduğun için bütün ömrüne yayarsın. Dikkat edin, ne kadar acı çekiyoruz ki? Kısa bir süre değil mi? Ama biz ne diyoruz? "İşte bıçak yarası kapanır ama bilmem neyin yarası kapanmaz," "bir vazo kırıldı mı, onu bir araya getirsen de o iz hep kalır." Bunlar çok tehlikeli laflardır, kişi bunlardan sakınmak zorundadır. Mesela bunlar neyi devam ettiriyor bizde? Acılarımızı devam ettiriyor değil mi? "Sen bir gün kalbimi kırdın, vazoyu kırdın, ondan sonra gel tamir et" diyerek aslında ne yapıyoruz? Biz bir dakikalık acıyı uzatıyoruz. Ve dikkat edin, bunun üzerinden hem bir kimlik bazen inşa ediyoruz, bazen de bundan dolayı alacaklı hale geliyoruz; hayata karşı alacaklı hale geliyoruz. Halbuki ortada kardeşim bir dakikalık, bir günlük bir şey var; olay yaşanmış, bitmiş. Sen onun anlamını doğru algılasaydın, onu doğru bir gözle görebilseydin, o sadece o dakika, o saatti. Bunu uzatmaya sebep olan, yani bunu sende uzatan şey sensin; bunun başka bir açıklaması yok.
Acıyı devam ettiren bir başka şey nedir? Muhatapları suçlamaktır: "senin yüzünden." Bu da bizi başka bir sarmala götürür hayatta. Hayır, hiç kimsenin yüzünden değil, acı çekmenin nedeni sensin.
Acıyı kendi içinde döndürmek kişi için bir alarm durumu olmalı; bir şeyi kendi içinde böyle döndürüyorsan orada dikkat edeceksin, çok yanlış. Nasıl araba patinaj yaptığında ne oluyor? Şoföre diyorsun ki dur, çünkü araba gitmiyor, teker boşa dönüyor. Acıyı da kendi içimizde döndürdüğümüzde ona benzer, patinaj yapıyoruz, başka bir şey yok; orada duracaksın, buradan böyle çıkılmaz. Yani o acıyı kendi içinde döndürerek kendini mahrum, mazlum, mağdur görerek buradan çıkamazsın, patinaj yaparsın. Ama sen tam onu hallettim dersin; insan, aradan bir zaman geçtikten sonra tekrar onunla ilgili başka bir şey oluyor, onu hatırla -o acıyı tetikleyecek başka bir şey, sonra başka bir şey, sonra başka bir şey. Tam böyle hallettiğini düşünüyorsun, meğer halletmemişsin; tam hallolmamış, kendini ortaya çıkarmak için bir yol bulmuştur, belki eskisi kadar güçlü değildir. Sen orada gene ona aynı anlayış ve idrakla cevap vermek durumundasın; vermezsen orada...
Egonun Dayanıklılığı: Çatıdaki Köpek Hikâyesi
Çünkü bakın, o ilginç bir şeydir, ben bunu gördüğümde epey şaşırmıştım. Bir köpek vardı, bizim bir arkadaşımın; çatıya çıkmıştı, çatının üstünde tahtalar mahtalar vardı -kiremit çatı değil, düz dam üzerinde eşyalar vardı. Biz de köpeği aradık, bulamadık; yalan olmasın, böyle iki hafta mı üç hafta mı kaldı. Biz öldü veya gitti diye biliyorduk, daha doğrusu gitti diye biliyorduk. Sonra bir gün oraya çıktık başka bir nedenle, bir baktık köpek orada duruyor, ölmemiş. Geçen hafta televizyonda gösterdiğim bir köpek de kuyuya düşmüş, bir haftadır aç susuz ve yaşıyor. Bazı benlikler buna benzer, tamam mı? Orada durur, orada durur; bir şey bulduğunda da ortaya çıkar. Biz gene orada bakacağız, analiz edeceğiz onu, diyoruz ki "tamam anladım, sen hâlâ ölmemişsin ama gel sana bir doz ilaç daha." Anlatabiliyor muyum? Hem sen kurtul hem ben kurtulayım; aslında egonun da kurtulmaya ihtiyacı var, onu aslında bir başka ifadeyle terbiye etmiş oluyoruz.
Fakat çok ilginç bir şeydir: köpek, nefsi temsil eden, tabiatta önemli bir semboldür. Ve ilginç bir şekilde epey uzun süre aç ve susuz kalabiliyorlar; insan olsa kalamaz ama onlar kalıyor, böyle ilginç bir mekanizmaları var muhtemelen.
Gerçek Acı Nötrdür
Gerçek acı negatif duygu oluşturmaz; bakın, bu çok önemli bir şey. Acıyı yaşadığınızda, acının kendisi negatif bir duygu değildir, negatif bir hal de değildir; aslında nötr bir haldir, kendine göre bir haldir. Fakat zihin ve duygu merkezimiz onu alıp negatif bir şekilde işliyor. Mesela "insanlardan nefret ediyorum," "insanlara lanet olsun" diyorsun, bir sürü şey sıralıyorsun; veyahut kırılıyorsun, inciniyorsun, kendi içine dönmeye çalışıyorsun. Bütün bunlar negatif duygu ve düşüncedir, fakat acının kendisi değildir bunlar; acıyı işleyen benliklerin üretimidir. Acının kendisinde yok bunlar; acı, bizatihi acıdır.
"Ruhani midir?" Hayır, ruhani değildir; en fıtri halinde sınırlı benliğin bir deneyimidir, bu kadar, başka bir şey değildir. Doğası gereği zorunludur; insanın o sınırlı benliğinin tabiatı gereği zorunludur, ama bir süreçtir. Nasıl çocuğun emeklemesi zorunlu bir süreçse, bizim de acılarla emeklememiz zorunlu bir süreçtir. Fakat bunu hayatımız boyunca devam ettirmemek gerekir; çok sıkı bir hal haricinde böyle sadece kala kalırsın.
Bak, orada negatif duygu üretemiyorsun, sadece Tanrı'ya karşı yapabilirsin, eğer cesaretin varsa -o kadar afeti gördükten sonra. Hani filmlerde geliyor ya, afetten sonra insanlar sadece dururlar; sanki bir şey varmış gibi, bir huşu varmış gibi. "Tabii, onu tecrübe eden kimdir? Ona göre bu sorunun cevabını verir." Onu tecrübe eden kim, o hali? Bir veliyse, bir arifse huşu duyar; bir zihin durur. Zihin durursa olabilir, zihin durursa orada daha yüksek bir idrake kapı açılabilir. Fakat dikkat edin, acı çektiğimizde ve acı verici bir şey olduğunda şuna dikkat edeceğiz: "ya kalbim, kimseyi suçlama," orada dur. Suçladığını hissettiğin anda orada de ki "yok, bu doğru değil, başka bir yerden bakmalıyım hadiseye." Bu, o acıya tırnak içinde vesile olan başkaları olmadığı anlamına gelmez; yani birileri olabilir. "Hacı da demiş, bizi rahatsız eden şey değil mi?" "Evet, bizi rahatsız eden şey, psikolojik temelli çoğunlukla." Oradan suçlamayacağız, suçlamayacağız; burada bunu anlamak lazım. Suçladığın an yanlış bir yerde yol alıyorsun demektir, oradan bir şey çıkmaz, o seni bir yere götürmez.
Suçlamamak, Affetmek, Kendine Acımamak
Zaten insan idraki arttığında ona bütün acı çektiren insanlara dua eder, der ki "Allah yollarını açık etsin, hepsine teşekkür ediyorum; zaten onlar bilmeyerek bunu yaptılar, ben de bilmediğimden dolayı acı çektim." Dolayısıyla burada ne suç var ne ceza var, bir şey yok burada; temizlersin orada, o zaman gerçekten affedersin. Çünkü şunu idrak edersin: sana acı çektirdiğini düşündüğün insanlar da gerçek anlamda şuursuzdurlar, yani gerçek şuura nispet edildiğinde şuursuzdurlar. O acıyı çektiğinde de sen de şuursuzsun; en son ulaştığımız nokta odur, orada kendimizi de affederiz. Ama bakın, işte orada mesela kendimize acımayız. Anlatabiliyor muyum? İdrakin temeli odur. Mesela kendinize acıdığınız bir durum varsa orada acıyı çözümlememişsinizdir demektir. O idrakiniz arttığında yaşadığınız nedir biliyor musunuz? Kendinize tebessüm edersiniz. "Ya bu kadar da olur muydu?" Hani bazen çocukça, bazen böyle bir şey kaybederiz, üzülmüşüzdür ya birkaç gün; büyüyünce güleriz mesela o hale. Mesela bakın, o hale acımayız değil mi kendimize, gülümseriz; deriz ki "hani senden misketi çalan çocuk da cahildi, misketin çalındığı için oturup iki gün ağlayan çocuk da cahildi," gülümsersin yani. Demek istediğim, kişi bir idrak aydınlığına kavuştuğunda kendine de acımaz, o olgulardaki muhataplarına da kızmaz; o zaman acı dönüşmüştür. Kendimize acıdığımız her durumda biz henüz orada bir hadiseyi çözümlememişiz demektir; bunun ölçüsü odur, Yasir, anladın mı?
"İyi ama, acının temelinde mesela kendini kaygılı, kusurlu görmesi varsa? Bazı mizaçlar temelinde bu var." İşte zaten orada şey yapıyorsun, diyorsun ki zaten orada kusurlu olmaktan başka yapacağın bir şey yok, öyleydin yani, yapacağın bir şey yok. Anlatabiliyorum: orada kendinin de çaresizliğini ve yetersizliğini görüyorsun ve onu kabul ediyorsun, diyorsun ki "ben de o algı düzeyinde başka türlü davranamazdım." Ama geçti yani, tatlı bir şeydi, geçti. Anlatabiliyor musun?
Şöyle düşünün bakın: diyelim ki bir rüya görüyorsunuz ve o rüyada size çok acı veren bir hadise var, siz acı yaşıyorsunuz diyelim ki o rüyada. "Rüyada daha acı oluyor üstadım." Tabii, bazen olur, çok güçlüyse olur. Mesela uyandınız, kendinize acır mısınız orada, o rüyanızda acı çeken kendinize acır mısınız uyandığınızda? Acımazsınız. Aynı onun gibi, biz bu ego rüyasından uyandığımızda...
Bunu gördüğümüzde kendimize acımayacağız. Onun için bir ermiş demiş ki: "siz kendinize acımayın, gerekiyorsa ben size acırım." "Evet, seni acı çektiriyor ya, tabii, orada belki geliriz oraya." Acılar bizden bir şey götürmez, bizi kendimize getirir. Dolayısıyla Allah'ın sevmesinden dolayı bizim yaşadığımızı veya yaşayacağımızı düşündüğümüz musibetler, zorluklar, gerçekte bizden bir şey götürmez; gerçekte bizi kendimize getirir. Tabii orada Bektaşiler hani avama bir şey olsun diye, "bak, biliyoruz siz böyle diyorsunuz ama biz aslında böyle demiyoruz" derler. Altın ateşe atılmakla bir şey olmaz, sadece fazlalık ve kirlerinden arınır. Aslında acıyı yaşayan tarafımız bizim sınırlı tarafımızdır, bizim yaratılmış tarafımızdır; yaratılmamış ve sınırsız olan tarafımız acı çekmez.
İki Kuş Meseli: Sınırlı Benlik ve Müşahede Eden Benlik
Hint geleneğinde bir metafor vardır: der ki bir ağaçta iki kuş vardı. Kuşlardan birisi yuva yaptı, yumurtladı, yavrusu oldu; acının ve mutluluğun, ölümün ve doğumun tecrübesini yaşadı. Fakat öbür kuş bunları sadece müşahede etti. Burada bizim içimizde de böyle iki perspektif var, ruh varlığımızla: bir sınırlı varlığımız, sınırlı benliğimiz var, o ne yapıyor? "Acı çektim" diyor, "öldüm" diyor, "doğdum" diyor, "çocuğum" diyor, "malım" diyor, bir sürü şeyler söylüyor, yaşıyor da bunları. Onun da kendine göre bir hukuku var. Fakat biz ondan ibaret değiliz; bir de bizde sınırsız ve sonsuz bir yön var, o müşahede ediyor, o durumu müşahede ediyor. İşte o müşahede eden yönümüze ağırlık vereceğiz. Mesela diyeceğiz ki "benlik halimde ben şöyle düşündüm ve hissettim, ama bu benim asli halim değil." Hani biz de halk arasında "nefsim çok rahatsız oldu" falan deriz mesela; güzel bir tabirdir. "Nefsim rahatsız oldu," ama ben değil; "nefsime ağır geldi" deriz mesela, orada ayırır yani. O kadim gelenek ayırır onu: "nefsime ağır geldi" der. İşte o nefsiyle bakmamayı öğrenmek -evet, nefsimle baktığın zaman öyle görünüyor, bir de bakayım nefsimle değil de o ilahi gözle bakayım, oradan nasıl gözüküyor; bir de o gözle görmek.
Acılarını kullanabilen kişi bunun tam ortasında durur ve değerlendirir. Acı çeken benliğinden nasıl ayrılabileceği ancak bir öğretiyle mümkündür. Fakat en temelde anlayacağımız şey şudur: acıların kârlı olmadığını anlayacağız, bu yüzden de acılarımızın nöbetini tutmamalıyız. Çünkü o nöbeti tutmaktan sana bir kâr yok yani. Allah'a da gitsen, "ya işte ben ya Rabbi çok acı çektim, herhalde bu dünyada da rahata erdirirsin" -böyle bir şey yok, hani avam düzeyinde böyle şeyler anlatılabilir.
Acıların Nöbetini Tutmamak
Ve avam düzeyinde onun bir gerçekliği vardır. Mesela diyelim, bir çocuk "ben acı çekiyorum" diyor; siz de merhamet edip yardım edebilirsiniz. Anlatabildim mi? Ama bilirsiniz, bu çocuk acı çekiyor ama bu bilinçsizliğinden dolayı acı çekmiş; evet, ona merhamet ve lütuf nazarıyla herhangi bir lütufta da bulunabilirsiniz. Ama hakiki insan olmak imkânına sahip olan bizler, hakiki insan olmak istiyorsak şunu bileceğiz: ben Allah'ın huzuruna gidip, "ya Rabbi, atıyorum işte kocamdan, çocuğumdan, annemden, babamdan, ondan, bundan, bir sürü kişiden dolayı büyük acı çektim, büyük ıstıraplar yaşadım, evlat acısı çektim, onu çektim, bunu çektim, vefasızlık çektim" -hani "bana bir lütufta bulun" dersem, böyle bir kapı yok yani, böyle bir şey yok. Hatta Allah diyebilir ki "kardeşim, sen niye boşuna çektin bu acıları, sen neyle bana geliyorsun?" Şunu diyebilirsin: "ya Rabbi çok ihtiyacım var, hani bana şu lütufta bulun" de; ama acılarını öne sürerek böyle bir şeyde bulunma. Eğer Allah'ın adaletine denk gelirsen de zaten büyük bir şeyle hesapla karşılaşırsın. Anlatabiliyor muyum? Çünkü böyle bir gerçeklik yok.
"Peki, bir bela ile karşılaşıldığı zaman daha büyüğünü def etmiştir, böyle bir inanış vardır ya?" O, belli bir düzeydeki insanlar için söz konusudur. Allah'ın insanlarla muamelesi de insanların şuurlarına bağlıdır; Allah bazen öyle lütufta, inayette bulunabilir. Fakat şunu anlamak lazım: "ben acı çektiğim için Allah'ın huzurunda bir şeylere hak kazanacağım" -hani derler ya, "iki evladını toprağa veren Allah şöyle şöyle cenneti verecek." Tamam, ben "cenneti vermeyecek" demiyorum, cennete girecek, orada kalacaksın, orada bir mükâfat olacak demiyorum; o bir ödül değil yani. "Allah'a, ya Rabbi ben hiç acı çekmedim, çok şükür, bana çok ilginç şeyler yaşattın, çok ilginç deneyimlerim oldu, hepsi için sana müteşekkirim" dediğinde, Allah da "gel kulum" diyecek. Ama öbürü "ben çok acı çektim" falan derse Allah diyecek ki "gel, git şu cennete doğru, rahat et." Anlatabildim mi? "Peki, acı çektiği falan sallayacak mı?" O da bir süreç, ama işte buradaki sabır kavramı devreye giriyor. Sabır bizde bir dönüşüme sebep olmuyorsa işte o cennete gidenlerdendir; ama dönüşüme sebep olacaksa, zaten farklı bir şeydir, onu başka bir yere koyuyoruz.
Fakat burada şunu anlıyoruz -ben bunun için belki çok net ve kesin bir şekilde söylüyorum- acı çekmek sınırlı benliğimizin bir tecrübesidir; bunu anlayacağız, bunu fark edeceğiz, prensip budur. Sınırlı benliğimizden dolayı acı çekiyoruz, başka bir nedeni yok; onu göreceğiz, üzerinde çalışacağız ve ondan farklı bir derinliğimiz olduğunu göreceğiz. Yani öyle bir nokta var ki oradan baktığımda bütün bu olaylara artık farklı bir şekilde bakacağım.
Rüyadan Uyanış: Sınırlı Benliğin Tecrübesi
Tıpkı bir rüyadan uyanır gibi. Nasıl ki rüyadan uyandığımızda -mesela nedir- acı çekmiş de olabilirsin rüyanda, rahat mutlu olmuş da olabilirsin; ikisi arasında artık büyük bir fark yoktur, sadece bir deneyim olmuş olur senin için. Uyandın; bakın, onun değeri ne oldu, değişti değil mi? Değeri bambaşka hale geldi. Şimdi biz de bu benlik rüyasından uyandığımızda bütün yaşadıklarımıza bambaşka bir gözle bakacağız, tebessüm edeceğiz. Yani deneyim olarak göreceğiz; ne beğenmek ne beğenmemek, bir tecrübe olarak göreceğiz. Ama şunu demeyeceğiz: "keşke bunu yaşamasaydım" veya "şöyle yaşasaydım" demeyeceğiz; "ilginç böyle şeyler yaşadık" diye tabir edeceğiz. Evet, yani onları anlamış olacağız; daha doğru, daha objektif bir nazarla değerlendireceğiz. Tabii, o gerçek anlamda onu tecrübe edeceksin yani.
Kul Hakkının Hakikati: Asıl Borç Allah'a
"İsmail abi, peki adam şey derse: 'ya ben öyle acı falan çekmek istemiyorum, hakikat makikat de şey yapmıyorum; ben kuralları uyarım, Kur'an'da yazıyorsa Allah'a yönelik çalışırım, bilincin üst kademelerinden de gerek yok, şöyle bir şey de olsa tamamdır benim için' desin mesela." O yine acı çekecek ama cennete gidecek; acı çekecek, cennete gidecek ama mesela o gerçek anlamda ermeyecek, tam gerçek anlamda ermemiş olacak. Ama hakikaten hayatını o şekilde kurmuş, acı çekmemek üzerine dini kuralları uyguluyor. Acı çekmemek üzere hayatı kuramazsın, çünkü hayat acı üzerine kurulur. Bir şekilde tamponlarla kendine bir düzen kurmuş; kendi kitabını uydurmuş, Allah'a karşı da böyle bir hesap kitap uydurmuş, sanki "ben sana göre ibadet ediyorum" der gibi. Hakikatle çok alakası yok ama hakikaten dini bir şey bir yere kadar yaşar; eğer Allah onun için kolay bir hayatı takdir etmişse bir yere kadar götürür, fakat kolay bir hayatı takdir etmemişse zor. Çünkü Allah'ın orada takdiri de değişik değişiktir; Allah bazı insanlara tırnak içinde ego düzeyinde daha kolay bir hayat takdir etmiştir, bazılarına da daha zor bir hayat takdir etmiştir. "Anladın mı, birisi bana öyle demişti de, orada böyle bir şey olmuyor, biz niye acı çekiyoruz o zaman ya falan?" Evet, acılarımızın nöbetini tutmamalıyız; çünkü nöbetini tuttuğun şeyin bir değeri yok, boş bir şeyin nöbetini tutuyorsun. Yani şey gibi: hani bazen olur ya, böyle tatlı bir rüyadır, bilirsin rüya olduğunu ama bitmesin diye uyanmak istemezsin; ama rüyadır yani. Şimdi bu da ters tarafı: acının nöbetini tutuyorsun, sanki birisi sana diyecek ki "bak kardeşim, sen çok acı çektin, sana böyle böyle mükâfat vereyim." Biz onu bekleyeceğimize hakikat mükâfatını almaya çalışmalıyız; hakikat seni hem o acı nöbetinden kurtaracak, hem de seni gerçekten hakiki o lezzet-i ruhaniye dediğimiz manevi huzura erdirecek. Bu daha iyi bir şey değil mi? Ben niye ömrüm boyunca çektiğimi düşündüğüm acıların nöbetini tutayım?
Arif hiç acı çekmemiş gibidir; onunla oturup konuştuğunda onun yüzünde bir acı izi göremezsin, yoktur yani, acı izi yoktur. Hatta sana anlatabilir yaşadığı olguları, olgu olarak anlatır; bazen seni teşvik etmek için anlatır, der ki "bak ben böyle böyle şeyler yaşadım ama bunların üstesinden geldim, bunların içinden geçtim," bizi teşvik etmek için anlatırlar. Yoksa onlarda böyle bir acı çekmişlik hâli yoktur. Bunun ödülü uyanıştır. Acılarımızı feda etmeliyiz; hiç kimseden alacaklı değiliz, kimsenin de bize bir borcu yoktur. Acıların parçası olmaktan daha çok, anlayışın bir parçası olmaya çalışmalıyız. Gerçek, sadece acılar ile öğrenilebilir; bunun nedeni şudur: biz belli şeylerle kayıtlanmışız, benlik algısıyla, zihinsellikle, duygu merkezleriyle, bedenle, birçok şeyle kayıtlanmışız, kendimizi özdeşleştirmişiz. Bunlardan nasıl ayrışacaksın? Bunlardan, bizim acı dediğimiz -Allah'ın ise lütuf olarak değerlendirdiği- şeyler ile ayrışacağız. Yani acı, ilahi düzey açısından baktığımızda bir lütuf mahiyeti taşır; çünkü bizi kısa bir sürede dönüştürme imkânını bize sunar. Bunun başlangıcı acıları kabul etmektir, onları savuşturmak veya geçiştirmek değildir. Acıları kabul etmek, onların üstüne çıkmaya bir adımdır; acılardan kaçmaya çalışmakla kişi acılarını ikiye katlar.
Hiçbir insan için yazılmış olan kader değiştirilemez; her birimiz bunu anlayıp kabul etmeliyiz. Böyle kabul eden hiçbir şey kaybetmez. Yani bu şuna benzer: biz zannediyoruz ki bir mahkeme var, mahkemeye gideceğiz, orada acılarımızı ortaya koyarak birilerinden alacaklı olacağız; böyle bir mahkeme yok. Hayalinde böyle bir şey kurabilirsin, ama gerçekte böyle bir şey yok. Dolayısıyla bu, "hakkım var ama hakkımı alacağım bir merci yok" anlamında değil; böyle bir şeyin gerçekliği yok, en derin anlamda yok, Arif için yok. Ama ortalama bizler için -biz aşarsak, bize de yok- ortalama bizim algımız için var. "Ama buradan öyle bir söylem çıktı; o zaman herkes istediği, dilediği gibi yapabilir, alacak verecek de yok." Şimdi bak, diyelim ki biri bana kötülük yaptı; benim alacağım yok ama onun borcu var, kime? Tanrı'ya borcu var. Anlatabildim mi? Yani benim bir hakkım yok, ben kimseyle alacak-vereceği olan biri değilim; benim işim Allah'la. Anlatabiliyor muyum? Eğer birisi bir kötülük yapmışsa, o benim alanım değil.
Ama bizim gibi böyle ego düzeyinde olduğumuzda ne yapar, ne der metinler? Der ki "kul hakkı da vardır kardeşim." Bunu biz aslında niçin deriz bize? Bizi rahatlatmak için der aslında; Allah onu muhatabımıza da sorabilir. Bakın, o ayrı bir düzeydir; o da doğru bir inanç düzeyidir, fakat asli ve hakiki düzey değildir. Nasıl mesela bir çocuk olur, işte mahallede top oynamıştır falan, bir şeyler olmuştur; top oynarken maçta birisi ona vurmuştur, tekme gelir, babasına gider, babası da der ki "ben ondan hesap soracağım" der ve çocuk da rahatlar, değil mi? Bakın, boştur anlamında demiyorum, gider ona hesap da sorabilir. Fakat -efendim?- ama o çocuğun sana vereceği bir şey yok, onun alacağı bir şey yok. Evet, yani orada şunu anlamak lazım: çocuk orada ondan hak almakla uğraşmamalıdır; biz o çocuk gibi olmamalıyız. Anlatabiliyor muyum? "Benim işte şundan hakkım var, bu benim hakkım" diyorsun; ama senin alacağın hak ne ki yani, üç kuruşluk dünyanın üç kuruşluk malı falan yani, ne hakkı? Allah sana kendini veriyor, sen üç kuruşluk hakla uğraşıyorsun. Uğraşmak istiyorsan Allah der ki: "o hakla uğraşmak istiyorsan ben de senin o hakkını alırım ondan," ve alır da; onu kastetmiyorum. Anlatabildim mi? Ama sen akıllı bir insansan diyeceksin ki "ya Rab, ben uğraşmayayım, böyle şeylerle uğraşmayayım; sana vasıl olmak varken şunda hakkım var, bundan hakkımı alacağım demeyeyim, bunlarla uğraşma." Akıllı insan uğraşmaz. Ama uğraşmak isteyen insanın da Allah hakkını alır, o ayrı bir şey; ama yol almak isteyen insan bütün o haklarından feragat etmeyi bilmelidir.
O yüzden zahiri düzeyde, bakın Kur'an'da denir ki "kısas haktır, ama affederseniz daha hayırlıdır." Şimdi bir insan dese ki "kul hakkı var mı?" Var. Bir insan dese ki "ya ben Allah'a vasıl olmak istiyorum, kul hakkı var mı?" O zaman deriz ki "yok kardeşim, sen işine bak, yoluna devam et; sen öyle 'benim bunda hakkım var, şunda hakkım var' diye bunlarla uğraşma, yoksa orada kalırsın." Tabii, onu anlamak, o şeyleri aşmak lazım ama bir insan illa tutturuyorsa "benim kul hakkım var," tamam, Allah da der ki "madem onu istiyorsun, al." Anlatabiliyorum, yoksa biz burada akide konusunda bir tartışma yapmıyoruz, dönüşüm konusunda bir şey yapıyoruz.
Gerçek Acılar Seni Hakikatle Yüzleştirir
Gerçek acılar kişiyi gerçekle karşılaştıran acılardır; veyahut da gerçekle karşılaşmana bir zemin olan acı, işte orada, o gerçekten doğru bir şekilde tecrübe edilmiş bir acı durumudur, seni gerçekle muhatap kılar. Ve bakın, gerçekle muhatap olduğunuzda, dediğim gibi insanlarla, olaylarla bir hesabınız olmaz, hesap yapmazsınız onlarla.
"Ben gereksiz ve faydasız ağlamalarım yüzünden Tanrı'nın ve Cennet'in sesini duymaktan mahrum kalırım." Bu da bir Ermiş'in sözü. Yani şimdi, ağlamalarını, insanları, muhataplarını, dünyanın sesini mi duymak istiyorsun, yoksa Tanrı'nın sesini mi duymak istiyorsun? Bunu düşünecek insan. Eğer acılar, ağlamalar, haklar, hukuklar bunların sesini duymak istiyorsa bir insan öyle yapabilir, orada durabilir, hakkı da vardır, hakkını da alır. Ama ben ne kendimi mağdur olmuş hisseden bir benliğin, ne de "beni mağdur etti" dediğim başka bir benliğin sesini değil de Tanrı'nın sesini duymak istiyorum diyorsan, o zaman başka bir istikamete girersin. Acıyı kabul edip, kendisiyle de övünmemeli ve pay çıkarmamalıdır. Acıları çektiğimiz için değil, acılardan kurtulduğumuz için biz ancak bir değer ifade ederiz; yoksa ne kadar acı çekmiş olursan ol, sana bir değer katmaz, hatta bazı kişilerde egoyu güçlendirir. Halbuki mesele o acılardan kurtulmaktır; öyle bir idrak noktasına geleceksin ki Allah'ın lütfuyla acılardan kurtulmuş olacaksın. İşte "onlar için korku ve hüzün yoktur" -evliyalardan bahseden ayet buna işaret eder.
Acılarda boğulmak, güneşin ışığından kaçıp karanlık mağaralara sığınmaktır. Daha büyük acılar daha büyük soruları içinde taşır; daha büyük sorular, daha büyük cevapları hatırlamanın ilk adımıdır. Hakiki insan olmak için acıya muhtacız; fakat dediğim gibi, muhtaç olduğumuz bizatihi acının kendisi değildir. Biz bazen bu tür metinleri okuyunca sanki bizatihi acıya muhtaçmışız gibi anlarız. Acıyı doğru bir bilinçle algılayıp özdeşleşmelerimizden kurtulmaya muhtacız; bunu en iyi yapan da acı verici hadiselerdir. Acılar bizim olgunlaşma imkânlarımızdır; acılar, yaşamın dünyevi ve geçici unsurlarıyla özdeşleşmemizi ortadan kaldırır. Biz böyle bir imkânı kullanarak bireysel benlikten ve dünyevi algılayıştan kurtulma şansına sahip oluruz. Eğer kişi acıları yaşama konusunda, acı çekme konusunda ve acı çektiğinden dolayı haklı olma konusunda kendine müsamahalı davranırsa uyanamaz. Dolayısıyla acılar, kişinin onu kullanmasına bağlı olarak bir şans da olabilir, bir talihsizlik ve felaket de olabilir. Evet, bela herkese gelmez, erbab-ı istidat arar. Tamam mı?
Musibetler: Bir Şefkat Dokunuşu
Musibetler bizi acılarıyla tüketmezse, bizi uykudan uyandırmak için bir şefkat dokunuşuna dönüşürler. Nasıl bir insan uyumayı amaç ve hedef edinmişse, onu uyandıran her türlü olgu nedir? Rahatsızlık vericidir değil mi? Birisi sizi uyandırmaya kalktığında veya bir alarm çaldığında hoşlanmaz. Ama uyanmanın onun için daha nitelikli ve avantajlı olduğuna inanırsa, onu uyandıran insanlar veya o alarm sesleri, o kurulmuş saatler onun için bir şefkat dokunuşuna dönüşürler. Bazı Dokuzlar için geçerli olmayabilir; evet, işte uykuyu temel alırsa zorlanır.
Peki, bu kadar, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Doğrudan sure adı/ayet numarası anılmamakla birlikte anlatıcı şu ayetlere/kıssalara atıfta bulunuyor: Hz. Musa'nın Tur-i Sina'da Allah'ı görmek istemesi ve "sen beni göremezsin" cevabını alması kıssası; "evliyalara korku ve hüzün yoktur" mealindeki ayet; kısasın hak olduğu ve affetmenin daha hayırlı olduğuna dair ayet. --- ---
İlgili Sohbetler
İmtihan ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, Bakara Suresi 155-156. ayetler üzerinden "imtihan" olarak adlandırdığımız korku, açlık ve eksilme hallerinin aslında birer "olgu" olduğunu, bunların üzerine kurduğumuz acı/mahrumiyet/değersizlik hikayelerinin ise bizim ürettiğimiz sahte bir bilinç katmanı olduğunu anlatıyor. Enbiya Suresi 35. ayet üzerinden insanın "gerçek kendiliğinin" ölümsüz ve değişmeyen bir şey olduğu, bedenin ve zamanla değişen her şeyin sadece bir "enstrüman" olduğu işleniyor. Enfal Suresi 28. ayetle mal ve evladın birer "fitne" (ayrıştırma vesilesi) olduğu, gerçek kimliğin ancak Allah'a nispetle tanımlandığında sarsılmaz olacağı vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.
Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine
Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.