Adem Havva Sembolizmi - Dişil Eril Temsil 1

Kısa Özet

Sohbet, gazetedeki bir aslan-kanarya manşetinin nasıl kolayca sembolik okunduğu, ama aynı sembolik okumanın din söz konusu olunca (özellikle Adem-Havva kıssasında) yapılmadığı, bunun yerine olayın harfi harfine sorgulandığı tespitiyle açılıyor. Ardından Kur’an’a göre insanın yaratılışının üç düzeyi anlatılıyor: Allah’ın sonsuz ilmindeki ezeli varoluş, cennetteki saf ve dualitesiz varoluş, ve yeryüzündeki dualite (ikilik) alemi. Son bölümde yasak ağaç/elma sembolizminin aslında kişinin arzu ve korku dürtüsüyle hareket etmesini simgelediği açıklanırken, sohbet bağlantı kopması nedeniyle yarıda kesiliyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Sembolik anlatılar (aslan-kanarya örneğinde olduğu gibi) günlük hayatta kolayca anlaşılırken, dini kıssalar söz konusu olunca insanlar harfi harfine, tarihsel sorular sormaya yöneliyor. - İnsanın yaratılışı üç düzeyde ele alınıyor: Allah’ın sonsuz ilmindeki ezeli varoluş, cennetteki saf/dualitesiz varoluş, yeryüzündeki dualite (ikilik) alemi. - Yasak ağaçtan yemek gerçek bir meyveyi değil, kişinin arzu veya korku dürtüsüyle hareket etmesini sembolize ediyor.

Adem Havva Sembolizmi - Dişil Eril Temsil 1

Sembolik Anlatıların Gücü: Aslan ve Kanarya Örneği

Arkadaşlar, bugünkü sohbette benim kafamdaki soru şu: Bir gazete manşetinde bir aslan resmi, bir kanarya resmi gördüğümüzde, aslan kanaryayı böyle pençesiyle sıkıştırdığında, durdurduğunda herkes bir şey anlıyor: “İşte Galatasaray ve Fenerbahçe maç yapmış” diye. Bu aslan ile kanarya eğer bir stadyumun içindeyse, kimse şu soruyu sormuyor: “Bu stada bir aslan nasıl geldi? Gelirken insanlara saldırdı mı? Kanarya neden uçmadı?” gibi. Herkes bir manşette stadyum içinde aslan ve kanaryayı gördüğü zaman Fenerbahçe’nin ya da Galatasaray’ın kazandığını anlıyor.

Ama din söz konusu olunca durum değişiyor. Mesela kıssaları ele aldığımızda, örneğin Adem-Havva kıssasında herkes şu soruları soruyor: “Bu ne zaman gerçekleşti? Bize bunu kim anlatıyor? Şeytan cennete nasıl girdi? Adem cennetten düşmeseydi biz dünyaya gelmeyecek miydik?” Oradaki mesajı sembol olarak yorumlamak yerine, bu tarz sembolizme yabancı sorular soruyorlar. Bugün bu konuyu açmak istedim, bilmiyorum içime öyle doğdu. Adem-Havva kıssası bize, gördüğümüzün göründüğü gibi olmadığını anlatıyor.

— Adem-Havva kıssası diyorsun, öyle mi? — Evet.

Yaratılışın Üç Düzeyi

Aslında Kur’an’da insanın yaratılışı söz konusu olduğunda üç farklı düzeyden bahsedebiliriz.

Birincisi, Allah’ın sonsuz ilmindeki varlığımız. Her insanın Allah’ın sonsuz ilminde bir varoluşu var; bu, yaratılışın ilk adımı. Biz, Allah’ın ilminde ezeli bir varlık formu olarak var olduk, onunla var olduk. Onun sonsuz ilminde “insaniyet” denen bir niteliğe bürünmüş varlıklar olarak bulunuyoruz.

İkincisi, bizim cennetteki varoluşumuz. Yani Allah’ın sonsuz ilmindeki varlığımızın, cennet dediğimiz en saf ve en doğal varoluş düzlemindeki tezahürü olarak biz oradayız. Bu ikinci düzeyde fıtratımızın en saf hali, cennetin nimetlerinden istifade etmektedir; orada hiçbir eksiklik yok. Kur’an’da tarif edilen bir varoluş düzeyimiz bu — fıtratımızın hiç etkilenmeden kaldığı doğal varoluş düzeyi.

Üçüncüsü ise insanın cennetten yeryüzüne indirilmesi, yani dinin tanımladığı dualite (ikilik) alemine indirilmesi. Burada, bu üçüncü katmanda ne var? Fıtratımızın o en saf halinin yeryüzünde gerçekleşen hali; burada hem dışarıda hem içeride, maalesef dualite taşıyan bir düzen var. Olumluluk var, olumsuzluk var. Ölüm var, doğum var, değil mi? Cennette ise ölüm ve doğum yok. O cennetteki varoluşumuzda ölüm ve doğum, gençlik ve yaşlılık, hastalık ve sağlıklılık yok; bunların ötesinde doğal bir varoluşumuz var. İndiğimiz alem, ikilik alemi, yani dualite alemi.

Yeryüzü: Dualite Alemi ve Nefis Terbiyesi

Aynı zamanda dıştaki bu dualite, içerideki bir dualiteyi de doğal olarak tetikliyor. Yani içimizde de sevgi-nefret, merhamet-intikam, affetme-affetmeme, bağışlama-cezalandırma gibi ikilikler bu etkiyle şekilleniyor. Dolayısıyla biz hem içeride hem dışarıda bir dualiteyiz.

Ve burada biz, negatife rağmen fıtratımızın kodlarını koruma bilincini geliştirmemiz gerekiyor. Cennetteyken bir dualite yoktu, dolayısıyla bir “rağmen”lik de yoktu; orada doğal bir hal vardı. Yeryüzüne indiğimizde ise bu dualite hem dışımızda hem içimizde bir ikilik olarak belirdi: bir insana sevgi duyulur ya da bir rekabet hissi oluşur, bunlar dualitenin etkisiyle ilgilidir. İşte burada insanın varoluşsal erdemi ve hikmeti ortaya çıkıyor.

O da şu: Biz bu yeryüzünde, en dıştaki dualitenin ve nefsimizde tetiklenen dualitenin negatif kısmına —sıfat olarak söylüyorum— rağmen yaşamayı öğreniyoruz. Yani kötüye rağmen iyi olabilmek. Haksızlığa rağmen affedebilmek. Rekabetin, kıskançlığın üstesinden gelip iyilik yapabilmek. Sadece kendini düşünmeye, sadece kendini önemsemeye karşı, başkalarını da en az kendisi kadar düşünme bilincini yaşamaya çalışıyoruz. Yani biz bu dünyada yalnızca bir rahmet eğitimi içindeyiz; hayatın asıl anlamı bu eğitim mevcudiyetinde.

Yasak Ağaç Neyi Sembolize Ediyor? Arzu ve Korku

Burada bir şey sorayım abi. Şöyle bir soru geliyor — bu soru dışarıdan, mevzuya uzak olan, inanmayanlardan da geliyor: Dediğiniz gibi eğer Adem ağaçtan yediyse ya da Havva ağaçtan yediyse, ben niye bunun bedelini çekiyorum, gibisinden bir şey. Yani ben o ağaçtan yedim mi? O ağaç neyi sembolize ediyor, neyi temsil ediyor? Ben yediğimi hatırlamıyorum ama yediysem, ya da yediğim iddia ediliyorsa, bunun yorumu nedir? Ne dersiniz?

Evet, aslında burada şunu diyelim: Kur’an’daki bazı anlatımlar sembolik. Kur’an’ın kendi diliyle ifade edecek olursak, müteşabih, yani benzetmedir. Dolayısıyla bu perspektiften bakarsak, cennette Adem’in yediği söylenen elma aslında bir elma değildir, bir meyve değildir. Orada anlatılan şey, kişinin yanlış bir arzu veya korku dürtüsüyle bir şey yapması durumudur. Yani kişi bir arzu veya korku üzerinden hareket ediyorsa, işte bu, “elma yeme” sembolizmiyle ifade ediliyor. Dikkat ederseniz diğer kutsal metinlerde de bu var: Adem’le ilgili anlatımlarda şeytanın onu ayaklandırmaya çalıştığı iki şey var — biri korktuğumuz, arzuladığımız bir şey: ebedî bir saltanata sahip olma arzusuyla onu tetikliyor. Bir de melekler gibi olamayacağı korkusuyla tetikliyor.

Yani bir kişi cennet halinden ne zaman çıkar? Anlatılan şey budur. Adem ile Havva ne zaman cennetten indiler? Elmayı yedikleri zaman. Mesela örneğin görüyoruz ki: “Şöyle olsa ne kadar mutlu olurdum” dediğimizde bir arzu devreye giriyor. “Korona olursa ne yaparım” dediğimizde bir korku devreye giriyor. Bir kısım komplo teorisyenlerinin iddia ettiği gibi “bizi böyle sınırlandırırlarsa ne olur” dediğimizde yine korku içimize giriyor. “Hayatta şunu elde edemezsem kendimi mutsuz hissedeceğim”, “yeterince ilgi ve sevgi göremezsem…” — bakın, içimize ne oluşuyor? Arzu ve korku oluşuyor. Arzu ve korku oluştuğu an, biz zaten cennetten düşmüş oluyoruz. Yani yediğimiz meyve, arzu ve korku meyvesi.

_(Sohbet bu noktada, anlatıcının çocuğunun araya girmesi ve bağlantının kopması nedeniyle yarıda kesiliyor; bağlantı toparlanınca yayının tekrar açılacağı belirtiliyor.)_

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok (Metinde anlatıcı sure adı veya ayet numarası belirtmeden, doğrudan alıntı yapmadan kendi üslubuyla kavramsal bir açıklama yapıyor.)

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.