Adem Havva Sembolizmi - Dişil Eril Temsil 2

Kısa Özet

Sohbet, bir önceki oturumdan (Temsil 1) kalan yerden, bağlantı koptuktan sonra devam ediyor; önce kısa bir özetle Adem-Havva kıssasının üç varoluş düzeyi hatırlatılıyor. Ardından cennetteki yasak ağacın aslında “yaratılış ağacını” (şecere-i hilkat), yani bütün kâinatı sembolize ettiği; bu ağaçtan arzu ve korku odaklı bir bakışla “beslenmenin” insanı cennet bilincinden düşürüp psikolojik/egoya dayalı bir dünyaya sürüklediği anlatılıyor. Sohbetin ikinci yarısında ise Adem ve Havva’nın “kadın-erkek” değil, her insanın içindeki eril (aktif) ve dişil (kabul edici) güçleri temsil ettiği; bu dengenin bozulmasının “düşüş”e yol açtığı, sağlıklı ve sağlıksız erillik-dişillik örnekleriyle (tohum-toprak, yin-yang, peygamber-ümmet, Hz. Meryem-Cebrail, vahiy-Hz. Muhammed) detaylandırılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Yasak ağaç bir meyveyi değil, bütün yaratılışı (şecere-i hilkat) sembolize eder; ona arzu ve korku odaklı yaklaşmak insanı “cennetten” yani fıtratın doğal huzurundan düşürür. - Hakiki mutluluk zıddı olmayan mutluluktur; psikolojik/ego düzeyindeki mutluluk arayışı her zaman mutsuzlukla iç içedir, çünkü dualite düzleminde her kazanç bir kayıp ihtimali taşır. - Adem ve Havva, biyolojik kadın-erkekten önce her insanın içindeki eril (aktif, yönlendirici) ve dişil (kabul edici, uyum sağlayıcı) güçleri temsil eder; bu iki gücün sağlıklı bütünlüğü fıtrata dönüşü sağlar.

Adem Havva Sembolizmi - Dişil Eril Temsil 2

Kaldığımız Yerden: Yaratılış Ağacının Sembolizmi

Bu konuda bir arzu ve korku ile yasaklandığını, aslında bizzat elmanın değil de o yaklaşım tarzının yasaklandığını anlatıyordu. Şu an tekrardan bağlanmasını bekliyorum İsmail abinin, inşallah gelirse yayını devam ettireceğim. Geç katılanlar için de özetleyeyim: Adem ile Havva kıssası, her insanın aslında bir varoluş düzeyini anlatıyor; hoca bunu üç aşamaya ayırdı. Allah’taki varlığımız, cennetteki varlığımız ve cennetten düştüğümüz dünyadaki varlığımız, yani dualitedeki varlığımız. İşte dualitede hem dış dünyada bir ikikutupluluk görüyoruz — sıcak-soğuk gibi, iyilik-kötülük gibi, siyah-beyaz gibi. Hem de iç dünyada sevgi-sevgisizlik, merhamet-merhametsizlik, kin-nefret gibi, karşılığında merhamet etmek gibi ikilikler var. Bunları söyledikten sonra hoca cennetteki ağacın neyi sembolize ettiğini anlatıyordu, sonra bağlantısı koptu.

Şu an hoca geldi. Kaldığımız yerden inşallah devam edeceğiz. İsmail abi, istek gönderirseniz sizi alacağım inşallah.

— Abi, o ağaca bir arzu ve korkuyla yaklaşmanın aslında yasaklandığını söylediniz, sonra görüntünüz ve sesiniz kayboldu; internet bağlantımızda bazen sorun oluyor, kusura bakmayın.

Evet, yani oradaki ağaç ve elmayla sembolize edilen şey şu: O ağaç, yaratılışı sembolize ediyor. Yani etrafımızda gördüğümüz bütün kâinat aslında yaratılış ağacıdır. Buna İslam geleneğinde şecere-i hilkat denir, yani yaratılış ağacı. Bu yaratılış ağacından arzu ve korku odaklı bir şekilde istifade etmek, insanı düşüren meyveyi ya da elmayı yemek anlamına gelir. Yani biz bu yeryüzündeki varoluştan arzu ve korku odaklı bir bakış açısıyla beslenmemeliyiz.

Arzu ve Korkuyla Dünyaya Yaklaşmak

Bunu biraz daha açarak söylemek istiyorum. “Bu dünya beni mutlu edecek, evleneceğim ve mutlu olacağım, çocuğum olacak çok mutlu olacağım, şunu hedefledim, hedefime ulaşınca mutlu olacağım, şunu yapmak istiyorum, onu yaptığımda kendimi mutlu hissedeceğim” — bunlar nedir? Yeryüzüne, bu dünyaya, bu dünya hayatına arzu ile yaklaşmaktır. Bu dünya hayatını bir arzu penceresinden yaşamak, bu dünyadaki olguları bizi mutlu eden veya mutsuz eden şeyler olarak algılamaktır.

Ya da korku damarından yaklaşırsınız: “Yaşlanmak istemiyorum, ölmek istemiyorum, sevdiklerimin beni terk etmesini istemiyorum, bana bağlı olan insanların bana bir gün yüz çevirmesini istemiyorum, beni destekleyen insanların bir gün arkamdan çekip gitmelerini istemiyorum, başardığım şeyleri kaybetmek istemiyorum, elimde olan şeylerin elimden gitmesini istemiyorum” gibi korkular. Bu arzu ve korku penceresinden bu dünyaya bakıyorsanız, siz fıtratınızın cennetini kaybedersiniz; fıtratınızın cennetinden düşersiniz. Nereye düşersiniz? Psikolojinin dünyasına düşersiniz. Hani diyoruz ya “cennetten yeryüzüne inmek” — fıtratımız, spritüel varlığımızdır, o bizim cennetimizdir. Ruhun cennetsi varlığı neyle kaybedilir? Arzu ve korkuyla.

Şu an bizi dinleyenlere şu soruyu kendilerine sormalarını istiyorum: İçimde hiçbir arzu ve korku olmasa kendimi nasıl hissederim? Bütün arzuları ve korkuları kenara bıraktığımda, sadece varlık hissi mi kalır? Yani varlık hissimiz, varlığımız kalır — arzusuz ve korkusuz. İşte Kur’an’da bahsedilen velayet budur. Varlığıyla mutmain olmak. Yani Yaratıcının kendisine verdiği o ruhsal varlıkla mutmain olan ve o varlığın cennetsi hâlinde yaşayan bir hâlde oluruz. Arzu ve korku devreye girdiği anda, pat diye o varlık cennetinden psikolojik dünyaya düşeriz.

Dünyadaki İkilik ve Mutluluk-Mutsuzluk Dualitesi

Tabii düştüğümüz dünyanın bazen hoş, güzel manzaralı yerleri vardır, bazen hoş olmayan manzaralı yerleri vardır. Mesela diyelim ki Orta Asya’nın çölleri vardır, Afrika’nın çölleri vardır, değil mi? Bir de böyle güzel adaların olduğu, yemyeşil ormanların olduğu yerler de vardır. Ve dikkat edin, ilginç bir şeydir: dünyanın bir tarafı gecedir, bir tarafı gündüzdür. Yani her zaman bir ikilik vardır dünyada. Dünyada bir şey seni mutlu ediyorsa, onun zıddı seni mutsuz eder. Çocuğunun doğumu seni mutlu eder, ölümü mutsuz eder. Evlenip mutlu olursun, ayrılırken mutsuz olursun. İstediğin olduğunda mutlu olursun, istediğin olmadığında mutsuz olursun. Sevildiğinde mutlu olursun, sevilmediğinde mutsuz olursun.

Hâlbuki ben diyorum ki, o cennetsi varoluşun diliyle konuştuğumda aslında şunu diyebilirim: Ben sevilirken sevilmeyi deneyimlerim, sevilmediğimde sevilmeme hâlini deneyimlerim. Bunlar beni mutlu veya mutsuz etmezler; bunlar sadece durumlardır. Dolayısıyla mutluluk ve mutsuzluk dualitesi, egonun bir yaklaşım tarzıdır. Ego düzeyinde, yani psikolojik benlik düzeyinde her zaman bir dualite vardır. İlişkili olduğum insanlar beni takdir eder, sever, ilgi gösterir, destek olursa mutlu olurum; hayal kırıklığına uğratır, beni eleştirir, kınar, sevmez, yok sayar, terk ederse mutsuz olurum. O yüzden psikolojik düzeyde mutluluk arayışı sahte bir arayıştır.

Hakiki mutluluk için bir İslam âliminin çok önemli bir ifadesi vardır: Hakiki saadet, hakiki mutluluk, sonsuz ve mutlak Yaratıcı’yı idrak etmek, bilmek ve onu sevmekle mümkündür. Hakiki mutluluk ne demek? Zıddı olmayan mutluluk. Biz bir mutluluk sopası arıyoruz ama sopanın bir ucu mutluluk, öbür ucu mutsuzluktur. O zaman dualite düzleminde elimi uzattığım herhangi bir kişi, bir olgu, bir durum ya da bir nesne beni mutlu ediyorsa, orada bir boşlukta mutsuzluk da hazır bekliyordur; ben oraya mutluluk zannıyla yapıştığım anda, mutsuzluk da altında gebe bir şekilde bekliyordur. Eninde sonunda ya ben ayrılacağım ya o ayrılacak, bende var mutluluk yani. Psikolojik düzeydeki her mutluluk hikâyesinin zorunlu öteki yüzü mutsuzluktur. Çok basit: çocuğumun doğumunda mutlu oluyorsam, ölümüyle mutsuz olacağım. Bana bağlılığından mutlu oluyorsam, bana bağlılığı azaldığında mutsuz olacağım.

Sahiplenmemek ve Varlığın Kendisiyle Mutmain Olmak

Tabii şimdi muhtemelen izleyicilerimizden bazıları ya da nefsimizin bir tarafı şunu soruyordur: “Yani mutlu olmayalım mı?” Ben diyorum ki, sen hiçbir zaman mutluluğu kaybetmezsin; asıl oradaki mutluluk ve huzurla, fıtratının bilinciyle karşılarsın olayları. Bu dünyada bir çocuk sana emanet edildiğinde, onu fıtratının değerleriyle karşıla. İyi bir anne baba ol ama ona sahiplenme. Onun üzerinden varlığını tanımlama, onların varlığı üzerinden kendini var hissetme. Çünkü bunun zıt kutbu nedir? Onlar senden uzaklaştığında, öldüğünde ya da sana olan bağlılıkları azaldığında yok olmuş olacaksın. Sen asıl mutluluğun öz varlığında olduğunu hatırla; onu bul, o zaman doğum da senin için anlamlı bir durum olur, ölüm de anlamlı bir durum olur. Sevilmek de anlamlı bir durum olur, sevilmemek de anlamlı bir durum olur.

Sevilmemek nedir? Karşındaki insanın senin hakikatini görememesi durumudur. Bunda bir problem var mı? Yok. Ama psikolojik düzeyden algılarsan, sevilmeyi var olmak, sevilmemeyi yok olmak olarak algılarsın. Ben çok insanın şu durumuna hayret ediyorum: “Annem babam bana varlığımı hissettirmedi”, “kocam bana kadınlığımı hissettirmedi”, “karım bana erkekliğimi hissettirmedi” diyorlar. Bu nasıl bir şeydir? Bu çok tuzaklı bir şeydir. Senin varlığını bir insanın sana hissettirmesine ihtiyacın mı var? Böyle bir varlığın mı var? Yani sen gerçek varlığının farkında değil misin ki bir insan sana varlığını hissettirsin? Sen kadınlığının değerinin farkında değil misin ki kocan sana kadınlığının değerini hissettirsin? Bakın, yanlış bir yerden bir meseleyi tuttuğumuzda aslında kendi kendimizin hapishanesini örüyoruz. Ben benim varlığımı bir başkasının ayna tutmasıyla mı hissedeceğim? Ha, ayna tutarsa eyvallah, hiçbir problem yok, hatta güzel de bir şeydir. Ama birisi bana varlığımı yansıtmadığında ben yok muyum? Bu nasıl bir bilinçtir? İşte bu bilinç, yeryüzüne inme bilincidir.

Yani bir insan kendi varlığını kendi öz bilinciyle, idrakiyle kavrıyorsa ve o öz varlığının da Yaradan’la bağlantısını idrak ediyorsa, o cennettedir; artık onun için korku ve hüzün yoktur. Ama kim ki bu dünyada bu dünyadaki şeylerle mutluluk veya mutsuzluk hikâyesi üretiyorsa, bu dünyaya arzu ve korku ikilemi üzerinden bakıyorsa, o her gün elmayı da ayvayı da yemektedir. Anladın mı? Yani elma budur.

Adem ve Havva: Her An Yaşanan Evrensel Bir Kıssa

Dolayısıyla, Adem elma yemeseydi biz burada mı olacaktık? Hayır. Kutsal metinler şunu söylüyor: Hepimiz bir Adem ve Havva’yız. Ruhsal bilincimizde olduğumuzda cennetteyiz. Egomuzun arzu ve korkularına kapıldığımızda cennetten düşüyoruz. Bu evrensel bir durumun iki insan üzerinden anlatılmış hikâyesidir. Yani bu, tarihin geçmişteki bir diliminde gerçekleşmiş bir olay değildir; her an gerçekleşmekte olandır. Her an, her insanın hayatında, her insanın var olmasında bu Adem-Havva olayı yaşanır: cennette olma olayı yaşanır, elmayı yeme olayı yaşanır, cennetten düşme olayı yaşanır. Arzu ve korku içindeysen düşmüşsün demektir. Arzu ve korkuyu bıraktığında cennete dönmüşsün demektir.

O yüzden kutsal metinlerde iki cennet olduğu söylenir. Birisi bu âlemdeki cennet, yani dualiteye rağmen yaşanan cennet. Biz cennete gitmeyi beklemek zorunda değiliz; burada da o cenneti yaşayabiliriz. Bu cennet nasıl yaşanır? Arzu ve korku ikileminin dışına çıkarak. O zaman ben bu hayatı doğal bir bilinçle yaşarım, fıtratın bilinciyle yaşarım. İşte yine bir âlimin ifadesiyle, hakiki imanı ve o imandaki cennetsi hâli yaşayan insan, ne dünyada kazandığına çok sevinir ne de kaybettiğine çok üzülür. Neden? Çünkü geçicidir, sınırlıdır, ebedi değildir.

Ben burada hiçbir şeye sahip olarak gitmeyeceğim. Benim sahip olmam gereken tek bir şey var, o da Allah’ın bana hediye ettiği varlığımdır. Benim sahip olacağım tek şey budur; onu da Allah’ın bir hediyesi olarak sahipleniyorum. Benim varlığım, onun bana varlık hediyesi vermesiyle oluşmuştur. Bunun dışında ben hiçbir şeyi sahiplenmeyeceğim: ne çocuğumu, ne eşimi, ne arkadaşımı, ne ilişkilerimi, ne herhangi bir malı, ne bir sosyal itibarı, ne bir şöhreti. Hiçbir şeyi sahiplenmemeliyim. Sahiplenmek ego tuzağıdır; zaten gerçek anlamda sahip olamayız.

O yüzden bir bilgenin şu sözünü hatırlatıyorum: İnsanların trajedik süreci ve durumu şudur: gerçekte sahip olamadıkları şeyleri bir süre sahipmiş zannederek ellerinde tutarlar. Sonra da ömürlerinin diğer yarısını, sahip olduklarını zannettikleri şeyleri kaybetmemek için harcarlar. Peki son nedir? Sonunda hiçbir şeye sahip olamayacaklarını anlarlar. Bu trajik süreç egonun hikâyesidir, psikolojik benliğin hikâyesidir, düşmüş bilincin hikâyesidir. O yüzden kim özgürdür? Hiçbir şeye sahip olmayan insan özgürdür. O tek şeye sahiptir: Allah’ın ona hediye ettiği varlığa.

Yasak Ağaç Neden Yasaklandı?

Şimdi verdiğiniz örnek üzerinden gitmeye devam edeceğim. Adem’e ya da Havva’ya, şeytan “siz ebedi olamayacaksınız, bir şeye sahip olamayacaksınız, mülk sahibi ya da melekler gibi olamayacaksınız” diye bir vesvese verdi, böyle bir açıklık vardı. Allah da onların bu bilinç düşüş ihtimalini gördüğü için “o ağaca henüz yaklaşmayın” dedi. Ben anlattığınızdan bunu anlıyorum: bu, mutlak anlamda oraya asla yaklaşmayacakları anlamına gelmiyor, sadece hazır olmadıkları için.

Aslında şudur: Allah’ın orada “yaklaşmayın” dediği, “arzu ve korkuyla yaklaşmayın”dır. Yoksa mutlak bir yaklaşmama emri değildir. Çünkü yaratılış ağacı haram olan bir şey değildir. Yani orada yaratılış ağacıyla kastedilen şey, bütün yaratılmış olan her şeydir. Yaratılmış olan şeyde kötülük, yani haramlık yoktur. Ama ona yanlış bir bilinçle yaklaşmak kötüdür. O yüzden içimizdeki arzu ve korku hikâyelerine bakalım, onları usulca terk edelim, bırakalım. Arzusuz eylemde bulunmanın özgürlüğünü yaşayalım. Arzu etmeden bir şeyi yapabilmek mümkündür; herhangi bir fayda veya zarar algısıyla değil, o bilinçle gayreti gösterebiliriz — arzusuz ve korkusuz olarak. İşte bu özgür eylemdir.

Özgür eylemde bulunabilmek ancak fıtratın bilincine ermiş insanlar için mümkündür. Kim özgürce sevebilir? Kâmil insan sevebilir. Kim özgürce yardım edebilir? Kâmil insan yardım edebilir. Çünkü onun yardım etmesinin arkasında herhangi bir arzu ve korku yoktur. Onun sevmesinde, merhametinde, ilişkilerinde herhangi bir arzu ve korku yoktur. O, fıtratının değerlerini hayatına yansıtır.

Peygamber Örnekliği: Hiçbir Şey İstemeyen ve Sizin Gibi Bir Beşer

O yüzden Kur’an’da peygamber için denir: “Sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun.” Peygamber neden hiçbir şey istemiyor? Çünkü arzu ve korku düzleminden kurtulmuş. Bu sadece peygambere has bir şey değil; bu her bir insana verilmiş bir imkândır. Her birimizde bu imkân vardır: özgürce sevebilmek, özgürce yardım edebilmek, hiçbir hesabı, hiçbir beklentisi olmaksızın.

Hemen insanlar şu tuzağa düşüyorlar: “Ben peygamber miyim?” Bakın, bir ayette peygamberi şöyle ifade ediyor Allah, ya da onun dilinden Allah bunu bize hatırlatıyor: “De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim, ne var ki bana vahyediliyor.” Peygamberin farkı budur: “Ben de sizin gibi bir beşerim” — yanlış anlamayın, ben de sizin gibiyim, sadece bana vahyediliyor. Peki bizim durumumuz ne? Biz de kendisine vahyedilenin mesajıyla vahye muhatap oluyoruz. Bakın, insan olarak bir farkımız yok; Peygamber bizim gibi bir insan, ona vahyediliyor, biz de o konumdayız, onun gibi bir insanız, ona gelmiş vahiyden biz de dolaylı olarak istifade ediyoruz.

O zaman ne farkımız var? İnsanlık olarak ne farkımız var? Özde bir farkımız yok; zaten farkımız olsaydı bu anlamda bize bir elçi olarak gelmezdi. Allah insana insan olan bir elçi gönderiyor, örnek alınabilecek bir insan gönderiyor. Örnek alınamaz biri olarak gönderilseydi, gönderilmesinin bir hikmeti olmazdı. Bizim işimiz peygamberi mi yüceltmek, Allah’ı mı yüceltmek? Haşa, işimiz bu değil; tabii ki Allah da peygamber de yücedir, bu ayrı bir şey. Fakat bizim işimiz Allah’ı ve peygamberi yüceltmek değildir; bizim işimiz, Allah’ın bize lütfettiği yüceliği, peygamberin şahsında yaşadığı, temsil ettiği ve örnek olduğu yüceliği idrak etmektir. Yoksa ne peygamberin ne Allah’ın yüceltilmeye ihtiyacı vardır.

Bize Allah’ın yüklediği o “Adem’e isimleri öğrettim” hakikati, yani ilahi isimlerin yansımaları bendedir: bende merhamet nereden geliyor? Allah’ın Rahîm isminden geliyor. Bende şefkat nereden geliyor? Onun şefkatinden geliyor. Bende bir şeyi düzenlemek, bir şeyi geliştirmek nereden geliyor? Allah’ın Müdebbir isminden, Musavvir isminden geliyor. Bakın, Kur’an’da peygamberimizle ilgili iki isim verilir, Tövbe suresinin sonunda: Rauf ve Rahim. Peki aslında bunlar hakikatte kimin isimleri? Allah’ın. Peygamberde nasıl görünüyor? Tecelli olarak görülüyor; yani peygamber o isimlere tam kemaliyle ayna olmuş. Peki insan olarak bizde öyle değil mi? Aslında öyleyiz.

İşte bu noktada peygamberi doğru anlamamız gerekiyor. Bu, ne bazılarının yaptığı gibi peygamberi “o da senin benim gibi bir bilinç düzeyindeydi” diye indirgemektir — bu çok yanlış bir şey olur; ne de “o ulaşılamazdır, o her şeyi çok güzel yapmıştır ama biz öyle olamayız” demektir. Böyle bir şey mümkündür; hele hele bunu tevazu adı altında yapmak, insanın kendi kendine yaptığı bir haksızlıktır. Bizler, peygamberin canlı örnekliğiyle gösterilen hakiki insanlığa adayız. Bizim içimizde de o var. Hatta Sufiler tefsir noktasında “sizin içinizden size bir peygamber gelmiştir” ayetini yorumlarken, sizin içinizde de olan mahiyetten bir peygamber gelmiştir derler. Yani peygamberin kaynaklandığı, peygamberin örnekliğini bize gösterdiği insanlık ufku hepimizin içindedir; onun hayatında gösterdiği, yaşadığı insanlık ufkunun çekirdeği her birimizin içindedir. Her birimiz Hazreti Muhammed’i içimizde taşıyoruz. Dolayısıyla insanın kendisine bu nazarla bakması ve bunun kıymetini idrak etmesi, ilahi mesajın verdiği en büyük müjdedir.

— Abi, diyelim ki ben bu Adem’le Havva üzerinden yine örneklemeye devam edeceğim: Ben evlenip mutlu olmayı düşünüyordum, tam aradığım gibi bir insanı buldum dedim, onunla evlendim ve aslında evlilikten beklentilerimi karşılayamadım, arzu ettiğim şeylere kavuşamadım, korktuğum şeyler başıma geldi bir şekilde. Adem dünyaya düştü, sonra isimleri fark etti ya da isimler ona öğretildi; ben de bu süreç içerisinde bu isimleri fark edip tekrar gerisin geri o cennet bilincine geri çıkıyorum. Yani aslında dünya hayatının gerçekliği bir eğitim, bir kamp olarak böyle mi tarif ediliyor? Bir daha sorayım: Ben mesela dostluğun ya da merhametin ne olduğunu burada bir şey yaşayarak öğrendim; içime bir merhametsizlik düştü ve merhametsizlikle ya da kinle devam edemeyeceğimi en sonunda öğrendim, yani tekrar aslında merhamet ismini fark etmiş oldum. Ve bu sefer onu kaybetmemek için o bilinçte kalmaya çalıştım. Yani bu, cennetteyken farkına varmadığım ama doğal hâlim olan şeyleri kaybedip tekrar ulaşma hâli. Dünya hayatını ben biraz size anlatırken böyle algıladım; o bilinçten düşüp tekrar oradaki güzelliği bilinçli bir şekilde fark edip çıkma hâli gibi gördüm. Yani cennetten düştüğüm gibi geri yukarı çıkıyormuşum diye anladım, ama doğru mu anladım bilmiyorum tabii.

Evet, aslında biz o dualite düzleminde bir anlamda sıfır noktasına gelip, tekrar o doğal hâli bilinçli bir şekilde edinme ve “rağmenliğe” nispetle, yani rağmen edinebilme bilincine ulaşıyoruz. Cennetteyken o bize hediye olarak verildi; dünyaya indik, sıfır noktasından başladık. Tekrar o cennette bize verilen doğal hâli, bu sefer irademizle, tercihimizle, bilincimizle ve neye rağmen? Kötüye, negatif olana rağmen kazanmakla aydınlanacağız. Kazanmakla kendi fıtratımıza tekrar dönmüş olacağız. İşte buna rağmenlik eğitimi diyoruz. Yani deyim yerindeyse, kötülüğe rağmen, içimizdeki cimriliğe, bencilliğe, rekabete, hasede rağmen diğergamlığı, şefkati, affetmeyi, hoşgörüyü tercih edeceğiz. İşte insanın bu dünyada aldığı eğitimin nedeni budur: bilerek, farkında olarak, tercih ederek tekrar fıtratını kazanması. Cennetteyken o fıtrat bize hediye olarak verilmişti; bu yeryüzünde biz o fıtratı bilincimizle ve negatifliğe rağmen tercih ederek tekrar kazanıyoruz.

Yeni Konu: Dişilik ve Erillik

Burada ikinci bir konu açmak istiyorum, eğer müsaadeniz varsa; kısa bir vaktimiz var ama benim için kıymetli bir konu, o yüzden açmak istiyorum. Bir ara bahsetmiştiniz ama hızlı geçmiştik: dişilik ve erillik. Çünkü Adem-Havva kıssasından genelde geleneksel olarak hep şu kafada yorumlar çıkartılmış: “Havva işte kadınlar böyledir, kürek kemiğinden yaratılmıştır, şeytan önce ona fısıldamıştır, kadın erkeği yoldan çıkartmıştır” gibi. Ama demin anlattığınız sembolizmde ben, Adem’in de Havva’nın da aslında bir kişinin içindeki dişilik ve erilliği temsil ettiğini algılıyorum. Bu konuda dişilik, erillik nedir, bu kıssadan bize ne çıkartabiliriz yorum olarak?

Tabii ki insan biyolojik olarak ya erkek ya kadın olarak var oluyor; bu ayrı bir bahis, onu karıştırmayalım. Biz şu anda bahsedeceğimiz erillik ve dişillik, biyolojimizle ilgili bir şey değil. Psikolojik bünyemizde erillik ve dişillik vardır: aktif güç, pasif güç; etkin güç, edilgen güç. Ve bunlar birbiriyle birlikte işlediklerinde anlamlı bir sonuç oluştururlar. Bunu şuna benzetebiliriz: toprağa ekilen tohum eril bir güçtür, toprak dişildir. Tohum orada bir etki meydana getirir, toprak da onu tam bir mükemmellikle kabul eder. Bu, eril ve dişil bütünlüğüdür. Uzakdoğu’daki o yin-yang sembolü de aslında biraz bunu anlatan bir şeydir.

Mesela içimde merhametli olmam gerektiğine dair bir bilinç oluştu; bu nedir? Eril güçtür, “merhametli ol” der. Öbür tarafta ne yapacağını düşünen taraf dişildir; o da bu eril tarafı kabul ettiğinde, yani bir taraf “merhametli ol” derken öbür taraf “doğru, merhametli olmak güzeldir” der. O zaman ne oluyor? Burada bir birlik ve bütünlük teşekkül ediyor. Yani doğru erillik içimizde doğru dişillikle bütünleştiğinde orada eylem ortaya çıkar ve bir bütünlük meydana gelir. Bu aynı zamanda evrensel bir ilkedir.

Peygamber-Ümmet, Meryem-Cebrail, Vahiy-Muhammed

Mesela peygamber ümmetine nispetle erildir. Peygamber bize ne yapmamız gerektiğini, doğru olanı, iyi olanı, güzel olanı, fıtri olanı hatırlatır. Bizler de onun ümmeti olarak tam bir uyumla, yani mükemmel dişillikle mukabele ederiz. Deriz ki: “Ey Resul, senin bize getirdiğin hakikati, mesajı tam bir teslimiyetle, tam bir kabullenmeyle, mükemmel bir rıza ile karşılıyor ve uymaya çalışıyoruz.” O zaman biz peygambere nispetle mükemmel dişil oluyoruz, o bize nispetle mükemmel eril oluyor. Peygamber de Allah’a nispetle dişildir, ümmetine nispetle erildir. Yani erillik ve dişillik her şeyde vardır.

Peygamber ne yapıyor? Allah’tan gelen vahyi mükemmel dişillikle karşılıyor; hiçbir itiraz, nefsani hiçbir dürtü, nefsani hiçbir tepki yok. Gelen vahyi saf bir kabullenme ile kabul ediyor; yani mükemmel erilliğe, mükemmel dişillikle karşılık veriyor. Mükemmel erillik ve mükemmel dişillik birleştiğinde bir ürün ortaya çıkar. Mesela Hazreti Meryem mükemmel dişilliği temsil eder; orada Cebrail ya da Kutsal Ruh mükemmel erilliği temsil eder. Mükemmel erillik ve mükemmel dişillik bir araya geldiğinde ne doğmuştur? Hazreti İsa doğmuştur.

Aynı zamanda ilahi vahiy erildir, peygamber de mükemmel dişildir. Bunların bir araya gelmesinden ne doğmuştur? Yaşayan Kur’an doğmuştur aslında. Yani vahiy ile Hazreti Muhammed’in bir araya gelmesinden ne çıkmıştır? Mükemmel insaniyetin timsali olan ve peygamberin hayatında kendini gösteren yaşayan Kur’an ortaya çıkmıştır. O yüzden bizler bazen içimizdeki mükemmel erilliği yaşamalıyız, bazen de mükemmel dişilliği yaşamalıyız.

Diyelim ki muhatap olduğumuz bir insan, arkadaşımız, herhangi bir insan olabilir; bize doğru bir şey söylediğinde orada hiç itiraz etmememiz gerekir. Nefsime “doğru söylüyor ama canım istemiyor” gelmesi, bu mükemmel dişillikle karşılamamak anlamına gelir. Yani sana mükemmel erillikten bir etki geldiğinde, sen onu mükemmel dişillikle karşılamalısın; bu, doğal dengemize dönmemizi sağlayacaktır. Aynen yani orada evrendeki iki doğal etki, iki doğal güç bir araya gelmiş olacak.

Kur’an’daki Evlilik Zemini ve Sağlıklı-Sağlıksız Erillik-Dişillik

İşte Kur’an’da aslında evliliklerin olması, yaşanması gereken zemin budur. Yani mümin kadınlarla mümin erkekler birbirlerinin dostlarıdır. Bir taraftan mükemmel erillik geldiğinde öbür taraf mükemmel dişillik gösterir. Burada kadın-erkek demiyorum, dikkat edin. Mesela zaman olmuştur, Peygamber Hazreti Ayşe’ye göre mükemmel dişillik sergilemiştir; Hazreti Hatice bir şey söylemiştir, Peygamber ona bütün kalbiyle uymuştur.

Mesela Hudeybiye sürecinde Peygamber, müminlerin hayal kırıklığı karşısında “kurban kes” emrine pasif bir şekilde yaklaşmışlar ve elleri kurbana gitmemiş. Orada Ümmü Seleme validemiz Peygamberimize demiştir ki: “Ey Allah’ın Resulü, sen kes, inşallah onlar da keserler.” Ve Peygamber orada eşinin bu tavsiyesine mükemmel bir uyum göstermiştir; “bana sen mi öğreteceksin” dememiştir, “senin aklın ermez” dememiştir. Orada Ümmü Seleme’nin temsil ettiği mükemmel erilliği Peygamber mükemmel dişillikle karşılayarak onun tavsiyesine uymuş; onun o tavrı da ümmetine bir örneklik teşkil ederek onlar da onun bu örnekliğine uygun şekilde hareket etmişlerdir.

O yüzden mükemmel erillik ve mükemmel dişillik kavramları bütün evrensel bilgeliklerde vardır. Bizler erilliği de dişilliği de sağlıksız kullanıyoruz. Sağlıksız erillik nedir? Yanlış, saçma, abartılı, etkili olma arzusudur: “İşte ben istiyorsam onu yapacaksın” demek gibi. Bu sağlıksız erilliktir. Sağlıksız dişillik nedir? Bir etkiyi doğru mu yanlış mı diye analiz etmeden ona uymaktır: “Sen ne istersen ben yaparım” demek gibi. Ya karşımdaki mükemmel eril mi ki, sen onun ne istediğini sorgusuzca yapacaksın? İşte burada sağlıklı ve mükemmel erillik ve dişillik değerini kazanmaya çalışmalıyız. Sağlıksız erillik ve dişillikten de şeytandan Allah’a sığınır gibi sığınmalıyız. Tabii ki uzun bir bahis.

— Buyurun, bir Ârif’in sözü vardı ya: “Ben hiç gerçek erkek görmedim” diye.

Evet, yani gerçek erillik ve gerçek dişillik aslında hepimizin hayatında var, ama biz o dengeyi tekrar kazanmak durumundayız; o dengeyi biraz kaybettik. Bizim bu dünyadaki bütün çabamız tekrar fıtratımıza dönüş. Fıtratımıza tekrar döndüğümüzde o dengeyi bulmuş olacağız. Cennet hâlindeyken sağlıksız bir erillikle sağlıksız bir dişillik birleşti, bir şeyle özdeşleşti, bilinç dünyaya düştü. Dünyada bu sefer tekrar sağlıklı hâlde bir araya gelip, tekrar geri cennet bilincine çıkmışlar gibi oluyor. Cennetteyken, aslında o ilk orijinal hâlinde Adem ve Havva ile temsil edilen şey mükemmel erillik ve dişillikti; onlar tam bir denge içinde bulunuyorlardı. Ama ne zaman ki şeytanın vesvesesiyle o mükemmel erillik ve dişillik dengesi bozuldu, o zaman sağlıksız erillik ve sağlıksız dişillik ortaya çıktı. Eyvallah, o da düşüşe neden oldu. Tabii bahis uzun, inşallah belki bunu ileride açma imkânı buluruz. Çok teşekkür ederim, herkese selam ve hürmetler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde açıkça sure adı belirtilerek anılan tek ayet: Tövbe Suresi’nin sonunda Peygamber için kullanıldığı söylenen “Rauf ve Rahim” isimleri (Tevbe Suresi: 128). Bunun dışında iki ayet doğrudan alıntılanıyor ancak anlatıcı sure adı belirtmiyor, bu nedenle sure/ayet numarası eklenmedi: (1) “De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim, ne var ki bana vahyediliyor” ifadesi; (2) “Sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun” ifadesi. Ayrıca “sizin içinizden size bir peygamber gelmiştir” şeklindeki Sufi yorumla anılan ayet de muhtemelen yine Tevbe Suresi 128’e işaret ediyor olabilir, ancak anlatıcı bunu ayrı bir sure adıyla belirtmediğinden bağımsız bir kayıt olarak eklenmedi.

İlgili Sohbetler

Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine

Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Asâ Yı Musa ve Yanlış Dayanaklar

Önceki haftalarda başlanan Musa'nın asası konusuna devam eden bu sohbet, Hz. Musa'nın "ben ona dayanırım" ifadesinden yola çıkarak insanın kendine dayanak edindiği yanılgıları ele alıyor. Beden imgesiyle özdeşleşmenin ölüm ve hastalık korkusunu doğurduğu, olumlu ya da olumsuz benlik hikâyelerinin ("beceriksizim", "kimse kıymetimi bilmiyor") birer yılan gibi kişiyi zehirlediği anlatılıyor. Sonuçta insanın kendini yaşadığı olaylar, statüler veya ilişkiler üzerinden değil, Allah'a nispetle — Abdullah olarak — tanımlaması ve ihlasla yaşaması gerektiğivurgulanıyor.