Ahde Vefa ve Nefisle Mücadele (Kayıt 04)

Kısa Özet

Sohbette önce katılımcılardan birinin Enneagram tipi (yedi mi, iki mi olduğu) üzerine gözlemler yapılıyor; duygusallık, göz teması ve mantık/rasyonellik ilişkisi konuşuluyor. Ardından stres anında öfke ve aşırı etkilenme eğilimi ele alınıyor. Konuşmacı, ahde vefayı kendisi için "ilahi bir prensip" olarak benimsediğini ama bunu başkalarından beklemediğini; yıllar önce yaşadığı ağır bir ihanette kendisine değil, ihaneti yapan arkadaşına üzüldüğünü anlatıyor. Devamında nefsin içinden kurtuluşun mümkün olmadığı, kişinin ya değişeceği ya da sürecin şartlarını kabul edeceği; olayların kişisel olmadığı ("körüz, birbirimize çarpıyoruz") vurgulanıyor. Son bölümde kişilik testlerinin öznel ve yanıltıcı olabileceği, hikâyeleştirici testlerin ve uzun mülakatların daha sağlıklı sonuç verdiği tartışılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Ahde vefayı kendi ilkesi olarak yaşamak, ama bunu başkasından beklememek; "ben kimseden ahde vefa beklemem, fakat ahdime vefalı olmaya gayret ederim."
  • Yaşanan ağır bir ihanette kendine değil, ihaneti yapan kişiye üzülmek ve ona dua etmek.
  • Nefsin içinden kurtuluş yoktur; kişi ya değişecek ya da içinde bulunduğu sürecin şartlarını kabul edecektir.
  • Olaylar kişisel değildir: "Körüz, birbirimize çarpıyoruz; sana çarpmadı, birine çarptı."
  • Kişilik testleri objektif değildir, çünkü sorular kişide belirli bir olayı çağrıştırır ve o olay üzerinden cevaplanır; hikâyeleştirici testler ve mülakatlar daha sağlıklı sonuç verir.

Enneagram Tipi Üzerine Gözlemler: Yedi mi, İki mi?

...Arkadaş güldü, oldu, ama ne olduğunu anlamadı. Ben de çok itibar etmedim ama açıkçası tipe uyuyordu. Dışsal olarak uyabilir, fakat yediler duygusal değillermiş. Bak, burada bir yedi arkadaşımız var, duygusal değil.

Yani mesela diyor ya, "nasıl yani bir karşılık beklenmeyecek mi?" Yedi, alacağı bırakmıştır; mesela alacak hesabı tutmayı bir yana bırakın, kendi borçlarının hesabını bile tutamaz. Boş şeylerin peşinde koşamaz, uğraşamaz yani. O bakımdan sizin yedi olma ihtimaliniz var... Evet, zaten öyle bir hâliniz var. Ama mesela onu bekleyememe ihtimali de var. Yüz ifadenizle verdiğiniz intiba bende bir ikilik uyandırıyor.

- Evet, olabilir. Benim de iyi bir tarafım var ama bazen ellerim böyle oluyor. - Tabii, her zaman böyle kızarmıyor mu insan? - Tabii, ben kızarmışım herhalde.

Yok yani, gözler... İnanır mısınız, Ali hocam? Çok mu güzel ondan mı, herhâlde. Gözlerinizde bir duygusal ton var. Hatta mesela şu bile diyelim: rasyonellik ya da mantıklılık sizi fazla çekmiyor.

- Aslında bu ülkede en büyük eksikliğin mantık olduğunu düşünüyorum ama gelin görün ki uygulamada ben ona göre yaşayamıyorum. - Tabii, tabii. Yani duygularınız öne çıktığında mantıklılığı terk ederek davranıyorsunuz. - Tabii.

Stres Anında Öfke ve Duygusal Etkilenme

Mesela bir şey daha sorayım: Çok strese girdiğinizde, üzerinize çok gelindiğinde çok öfkeli ve saldırgan oluyor musunuz?

- Olabilir, evet, bir şey... Tabii. Aşırı olmam ama yine de bir şey yaparım, biraz kırıp dökerim öyle durumlarda. - Evet. - Öyle bir şey yapmam.

Böyle, bazı insanlardan daha müteessir olmanız sizi rahatsız eder mi zaman zaman? "Niye ben bu kadar etkileniyorum, millet etkilenmiyor" falan diye?

- Rahatsız ediyor aslında. Çoğu zaman bu yüzden vicdanıma çok eziyet ediyorum, "niye böyle oluyor" diye. İşte, biraz daha duygusuz olsam, zora karşı daha dayanıklı olabilsem falan diyordum. Çoğu zaman başarıyorum ama kritik noktaları geçtiğim zaman olamıyorum. Bu yüzden hayatımda, işimde gücümde bunları bir ölçüye kadar becerebiliyorum. Artık biraz da törpülendik, öğrendik; en azından kendimi stres durumuna getirmemeyi başarıyorum, öyle idare ediyorum. Ama stres noktasını geçtikten sonra, etkilenmemiş olmayı, unutabilmeyi, bazı değerlere -manevi de olsa- bu kadar önem vermemiş olmayı çok isterdim.

Ahde Vefa: Kendi İlkem, Başkasından Beklemediğim

Sonra bir gün insanın içinden "bunlardan kurtulmak, bağımsız olmak" diye bir şeyler çıkıyor. Ama neyden bağımsız oluyorsun? Maneviyatın, kutsallığın dediği şeyden mi bağımsız oluyorsun? Mesela sadakat... Kim böyle diyorsa onu dinlemeyin. Herkes bunu birbirinden gizler aslında. Neyi kastediyorum: Sadakat kişinin kendisiyle ilgili bir şeydir; muhatabın sadakati ise onunla ilgilidir. Benim kendi sadakatim benim işim. Ben de isterim ki muhatabım sadakatli olsun, ama bunu onun adına isterim, kendi adıma değil.

Ben kimseden ahde vefa beklemem. Hiç kimseden ahde vefa beklemiyorum, fakat ahdime vefalı olmaya gayret ediyorum. Bizim, benim baktığım açı bu. Tabii ki ahde vefa güzel bir şeydir. Ama ben bir insanın düşüncesine, aklına, kalbine hükmedemem; onun ahde vefası onun kendi meselesi. O ahde vefalı olursa önce onun adına sevinirim, ikinci derecede kendi adıma sevinirim. Ama ben ahde vefalı olurum, olmam gerektiğini bilirim; çünkü bunun ilahi bir prensip olduğunu düşünüyorum.

Yani ben ahde vefalı olduğum zaman muhatabım da ahde vefalı olacak diye değil; bu beni hiç ilgilendirmiyor. Diyelim ki ahde vefalı olduğum kişi beni tamamen hayal kırıklığına uğratabilir -ki uğratmıştır da, Allah razı olsun hepsinden. Herhâlde aydınlanma noktası da bu: Ahde vefayı kendin için değil, onun için istemek. Onun ahde vefalı olmasını, bu bana geri dönecek diye değil, sadece onun için istemek ve dua etmek.

Ben ahde vefayı seviyorum ama bunu dışarıdaki insanlardan beklemiyorum; onu yapabilmek için kişinin epey olgunlaşması gerektiğini düşünüyorum. Bencil olmayı doğal karşılıyorum, bunu onun süreci olarak kabul ediyorum; karşımdaki bencil davrandığında herhangi bir rahatsızlık hissetmiyorum. Ama kendim ahdime vefalı olmaya çok dikkat ediyorum, çünkü bunun ilahi bir ilke olduğunu biliyorum. İster insanlar bunu aptallık görsün, ister saflık görsün, ne görürse görsün, fark etmez; bu ilahi bir ilkedir ve olması gereken bir şeydir. Mantıken ben bunu zaten kökten biliyorum ve kabul etmişim ama gelin görün ki yaşarken bu şekilde davranmam her zaman mümkün olmuyor; bu soğukkanlılıkla durmam söz konusu olmuyor. O, adım adım gelişen bir şey.

Büyük Bir İhanet Tecrübesi ve Sağlıklı Bir Tepki

Hayatta ben dergâh ortamlarında şeytanı çok savunmuş bir adamım; çünkü onun da savunulacak bir tarafı olduğunu görüyorum. Aşk da öyledir, pek çok yönden savunulabilir.

Ben bundan dört beş sene önce hayatımın en büyük darbelerinden birini yedim. Hatta buna şahit olan bir arkadaşım vardı. Neyse, ayrıldık. Ben eve gidiyorum, o ikide bir telefon açıp "İsmail, nasılsın, bir şey yok değil mi" diyor. "Yok, bir şey yok" diyorum. Şimdi mesela ben kendimi orada test ettim. Ağır bir darbeydi; su içtiğimiz, ayrı gitmediğimiz bir arkadaşımdı ama tamamen yanlış bir şey oldu.

Ben hakikaten orada kendime değil, ona üzüldüm. Bunu tecrübe ettim: Hiç rahatsız olmadım, hiç yıkılmadım, hiçbir gerilimim olmadı. Hakikaten ona üzüldüm, Allah şahit. Ona üzüldüm ve dua ettim, hâlâ da ederim; bunun için Allah'a şükrederim. Baktım ki ben şikâyetçi değilim; oysa o duruma şahit olanlar benden daha çok şikâyetçi oluyordu, "bu bir insana nasıl yapılır" diye. Bana yapıldı ama ben dedim ki "siz niye bu kadar tepki gösteriyorsunuz, benim bir şeyim yok." Ben sadece şunu düşündüm: Acaba ona karşı yaptığım yanlış bir şey oldu mu? Benim sorumluluk alanım, düşünmem gereken yer orası. Eğer bir yanlışım varsa özür dilerim; o yanlış yaptıysa, mümkünse uyarırım, mümkün değilse -tamam, o kapıyı kapatmıştı- dua ederim. Burada bir sorun yok.

Bu hâlin sonradan kazanılmış, bir yoldan geçilerek erişilen bir şey olduğunu düşünüyordum ama öyle bir yol yok. Biz de düşündük ama öyle bir yol bulamadık; demek ki daha çok fırın ekmek yememiz gerekiyor. Şöyle diyeyim: Ben bu olayı yirmi sene önce yaşasaydım belki ağır bir darbe olurdu, can evimden vurulmuş gibi olurdum. Yirmi sene önce değil de bu yaşlarda yaşayınca...

Nefisle Mücadele: Süreci Kabullenmek

İşte, hayat bize ağır gelen şeyleri ne kadar doğru değerlendirebilirsek, ne kadar doğru okuyabilirsek; hatta o olaylar bize hayatı farklı bir şekilde okumamız gerektiğini hatırlatıyorsa ve biz de o hatırlatmaya uyarsak, işte o zaman gerçek sürecin içine girmiş oluyoruz. Yoksa hep aynı şekilde okuyup "insanlar vefasız, insanlar gaddar" deyip durursak, aynı okumayı yapmaya devam ederiz. Biz bunu da ister istemez tecrübe ettik; insan hep aynı şekilde okuyor. Benim yirmi beş yıllık bir arkadaşım var, aynı şikâyeti aynen sürdürüyor, kendini değiştirmiyor. "Bana dokunma" diyor, "etrafı değiştir" diyor. Ben de dedim ki etrafı değiştiremem, sen kendini değiştirmeye karar ver; elimden bir şey gelirse yardımcı olurum.

Bir de şu var: Kendimizi değiştireceğiz derken, kötü, yanlış ya da eksik taraflarımızı değiştireceğiz ama çok basit alışkanlıklarımızı bile yıllarca uğraşarak değiştirebiliyoruz. O kadar çok huyumuz, o kadar çok yanlışımız ya da bize yakışmadığını düşündüğümüz tarafımız var ki, bunlarla uğraşa uğraşa ömür yetmiyor. Bir de şöyle diyelim: Yoldaysan sonuca ulaşmışsın demektir. Ben orada şunu düşündüm: Bu yola koyulurum, belki dönüşmeden, kendimi değiştiremeden ölürüm; problem değil, ama hiç olmazsa "o yoldaydım" diye bilirim. Bugün karar versem, yarın ölsem, daha iyi bir hâlde olduğumu düşünürüm; derim ki "Ya Rabbi şükürler olsun, bana değişmem gerektiğini gösterdin, ama ömrüm vefa etmedi, değişemedim; huzurundayım, ne yaparsan sen bilirsin" derim ve bundan dolayı şükrederim. Ama bir türlü aynı hâlde kalmayı tercih etmem, istediğim bu değil.

Hayatımda o kadar çok neticesiz iş yaptım ki, artık sonucu olmayan bir şeyin içine girmek bile istemiyorum, düşünmek bile istemiyorum. Böyle bir durum ancak isyana götürür. Ama derim ki bu isyan durumunu da sana havale ediyorum; oradan yara alacağımı düşünüyorum ama bunu bu olgunlukla, bu yumuşaklıkla kaldıramıyorum. Nasıl bazı çocuklar hem annesinin eteğini çeker hem de ona yapışırsa, öyle oluyor. Bu, hepimizin aşağı yukarı yaşadığı ortak bir şey, bir süreç. Onu görüp doğru bir noktaya, doğru bir istikamete kanalize olmak lazım.

Nefsin içinden kurtuluş yoktur; kişi ya değişecektir ya da değişmezse, içinde bulunduğu durumun şartlarını ve sürecini kabul edecektir - "kabul ediyorum" diyecektir. Yani ben bunları yaşayacağım: Diyelim terk edildiğimi hissedeceğim, bana vefasızlık yapıldığını hissedeceğim; önce kırılacağım, yıkılacağım, sonra kızıp bağıracağım; böyle yaşayacağım ve ben bu durumu kabulleniyorum diyebilirim - bir sekiz için, bir altı için, bir yedi için de böyle. Yediye "bak, gittiğin yol yol değil" desen, "olsun, ben gideyim, ne zaman duvara çarparsam belki o zaman bakarız" der ve gider. Başka ne diyebiliriz? Nefsin içinden kurtuluş yolu yoktur, bunun imkânı yok.

Olayları Kişiselleştirmemek: "Körüz, Birbirimize Çarpıyoruz"

Benim annem de duygusal merkezlidir, yetmiş üç yaşına gelmiş sağ olsun, hâlâ şikâyet eder: "İsmail, şuraya gittim, bana gerektiği gibi saygı göstermediler, şöyle etmediler, böyle etmediler" der. Bir teyzem var, üçüncü tip; o da diyor ki "çocuğunu evlendiriyor, bana haber vermiyor, niye haber vermiyor?" "Anneciğim" diyorum, "haber verirse git, vermezse arkasından dua et, bu kadarına niye takılıyorsun?" "Olmaz öyle şey" diyor, "bana haber vermiyor demek, bana değer vermiyor demek." Ben de "anneciğim, senin değerin kendinden, Allah'la ilişkine bak" diyorum. "Olabilir" diyor ama... Ben zaten biliyorum, o üç numara niye haber vermiyor. Ama işte hem ikilerin hem de onun gibilerin en büyük problemi olayları kişiselleştirmeleridir; hâlbuki olaylar kişisel değildir.

Dedik ya, körüz, birbirimize çarpıyoruz. "Niye bana çarptı" diyorsun ama aslında sana çarpmadı, birine çarptı, sana çarpmadı; keşke sana çarpmayacağı bilinci olsaydı ama o bilinç yok ki. Kimse bile bile sana çarpmıyor, herkes bilmeden birbirine çarpıyor.

Kişilik Testlerinin Sınırlılıkları

Hocam, testle ilgili olan şeyi yaparken biz oradaki şıkları düşünüp yapıyoruz; yani "böyle bir durumda olsam ne yapardım" diye düşünüyoruz. Ama ben ne kadar samimi olsam da, o durumun içine gerçekten düşmeden ne yapacağımı bilemem aslında; çünkü değişebiliyor. O an duygu durumum neyse, nasıl bir hissiyat içindeysem ona göre davranıyorum. Baştan saatlerce düşünüp "ne olursa olsun böyle davranacağım" desem bile, o durumu yaşarken başka türlü davranabiliyorum. Mümkün oldukça -zaten yüzde yüz objektiflik olmayacağı biliniyor- kişi samimi olarak, sorudan anladığı şey üzerinden cevap vermeli.

Zaten sorular öyle kurulmuş ki, okuduğunuzda kolaylıkla hayatınızdan bazı şeyler canlanabiliyor. O soruları bizim adımıza, bizi yakından tanıyan biri de yanıtlarsa daha iyi olur. İyi bir test hem senin kendinin cevaplamasıyla hem de seni çok iyi tanıyan birinin cevaplamasıyla yapılmalı; ikisi karşılaştırılınca daha sağlıklı olur. Çünkü bazen kişi kendine bakıp "çok cesurum" diyor ama arkadaşlarına sorduğunuzda o kadar cesur olmadığını söylüyorlar. Bu, biraz da kendimizi yanıltmamızdan kaynaklanıyor; hayatında birkaç kere cesaret göstermiş, onlara dayanarak "ben cesurum" diyor.

Bir de kişi aynı durumlarda hep aynı şekilde davranmıyor. Mesela biri gelip küfretse, bazen siz de ona karşılık verirsiniz -öfkelenmezsiniz ama karşılık verirsiniz-, bazen de çok rahat olur, "haklısın, bunu hak etmişler" dersiniz. Bu, o anki hâlinize bağlı. Böyle tekil durumlarda mümkün oldukça genel, hâkim olan tavra göre cevap vermek lazım, tekil olaylara göre değil. Galiba insanlar maneviyatlı ve sağlıklı olduğu durumlarda daha objektif bakabiliyor; ama daha stresli olduğu durumlarda daha sert bir tepki verebiliyor. O yüzden test sorularında kişinin o anki hâli ya da enerjisi de soruluyor. Ama insan kendini genele -hizmetine, işine- verdiği zaman çok daha objektif davranabiliyor.

Duygusal insanlar bu tür soruları okuduğunda akıllarında hemen bir olay canlanıyor ve o olaya referans alarak cevap veriyor. Elbette o olay onun hayatının tek bir örneği. Mesela ikilere sorduğumuz bir soru şu: "Zararını görsem de ilişkilerimi bitirmekte zorlanırım." Kişi der ki "ben bir ilişkimi bitirdim." Tamam, bitirdin ama geneline bak, ilişkilerini bitirmekte zorlanıyor musun? Bunu cevaplamak hakikaten zor.

Ben testleri hiç objektif bulmuyorum; kişilik testlerini de, kişilik dışı testleri de. Çünkü mutlaka bir çağrışım yapıyor ve biz onları olaylar üzerinden anlatıyoruz; olayları hatırlarken de geçmişi bugün üzerinden yeniden kuruyoruz, olduğu gibi hatırlamıyoruz. O yüzden çok boyutlu bir mesele bu. Bu yüzden hikâyeleştirici testler daha sağlıklı; "bu durumda ne yapardınız" diye sorup hikâyeleştiriyor. Ya da daha uzun mülakatlar ve mülakat sonunda çıkarılan yorumlar daha sağlıklı. Test yapmak zor bir iş.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok --- ---

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.