Allah'a Uçmak ve İçteki-Dıştaki İnsan
Kısa Özet
Sohbet, "Allah'a uçun" mealindeki ayetin "uçmak" fiili üzerinden yorumlanmasıyla başlıyor ve insandaki iki boyutu -Allah'ın üflediği ruh (içteki insan) ile nefs-ego (dıştaki insan)- birbirinden ayırıyor. Şems-Mevlana, Hz. İsa, Ebu Cehil, Eyüp Sultan ziyareti gibi örneklerle dünyadaki her türlü sevginin, merhametin ve gücün asıl kaynağının Allah olduğu, insanların ise bunu unutup gölgelerde (insanlarda, dünyada) aradığı anlatılıyor. Sohbetin devamında acıyı abartmamak, onu Allah'a açmak, sufilerin musibetlere bakışı ve kaynağı unutmanın (putperestlik) tehlikesi ele alınıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Allah'a uçmak, kendindeki tanrısallığa uçmaktır; dünyada aradığımız her şeyin (güç, merhamet, sevgi) asıl kaynağı Allah'tır.
- Musibetler, insanı yerdeki dünyevi bağlılıklarından koparıp asıl kaynağa yönelten birer lütuftur; "yuvadan itilmek" uçmak içindir.
- Dıştaki insanın ıstırapları abartılıp edebiyat konusu yapılmamalı, doğrudan Allah'a açılmalıdır; gerçek sufiler acılarını tasdik ettirme peşinde koşmaz.
"Allah'a Uçun" Ayetinin Sırrı
Bu çok önemli bir şeyi bize anlatır. Anlattığı şey şu: ondan, o ayetten önceki bölümlerde zıtlığa işaret eden bazı ayetler vardır. Yani göğün, yerin yaratılışına dair, vesaireye dair bazı şeyler anlatılır. Sonra der ki: Allah'a uçunuz. Tam o fiilin aslında Arapça anlam bütünlüğünde bir anlamı vardır. Kişinin, daha doğrusu bir kuş diyelim ki bir yere konmuş, o konduğu yerden havalanmasına denir. Uçtu yani, havalandı anlamında.
Bu aslında bize bir şey anlatıyor. O da şudur: İnsanda iki varoluş düzeyi, iki bilinç düzeyi, iki şuur düzeyi vardır. Fakat insan tek bir şuur düzeyine hapsolmuş, tek bir şuur düzeyinin var olduğunu zannederek onun dışında bir başka varoluş, bir başka şuur düzeyi olduğunu unutmuştur. İşte aslında ayet bize onu hatırlatıyor. Aslında Allah'a uçmak, kendindeki tanrısallığa uçmaktır.
Diyelim ki sen dünyada güç bulamadın, yani seni destekleyecek bir güç, bir kuvvet yok. Ne yapman lazım? Allah'a uçman lazım. Dünyada merhamet bulamadın, nereye uçman lazım? Sonsuz merhametin kaynağı olana uçman lazım. Dikkat edin, ilginç bir şekilde dünyada aradığımız her şeyin aslında kaynağı Allah'tır. Fakat insan o kaynağın farkındalığını yitirdiğinde onu yeryüzünde arar, dünyada arar, insanlarda arar. Bu, büsbütün yanlış bir arayış değildir; öyle tanımlarsak yanlış olur. Büsbütün yanlış bir arayış değildir ama insanın buna odaklanması büsbütün yanlış bir durumdur. Temel mesele budur. Yani insanlarda, dünyada, maddede, zahir olanda hiçbir şey yok demek değildir; vardır, fakat asli ve kökensel değildir.
Bir ayeti bu açıdan yorumlarsak: her şeyin hazinesi Allah'ın katındadır. Dolayısıyla biz mesela bir şeyi arıyoruz ve o şey kesintiye uğruyor; ne yapıyoruz? Karalar bağlıyoruz. Veyahut bir şey kaybediyoruz, onu mutlak olarak kaybettiğimizi düşünüyoruz; onun asıl kaynağına dönük bir arayışımız söz konusu olmuyor. İşte ayetin insanoğluna hatırlattığı temel şey, Allah'a uçmaktır.
Yine Bediüzzaman'ın güzel bir ifadesi var: "Eğer hayatın kısa ise ebedi hayatın sahibine bak." Mesela hakikaten bakıyoruz, kısa bir hayatımız var; ne yapacağız? Uzatamıyoruz ki çok fazla. O zaman Allah'a uçacaksın, çünkü hayatın asıl kaynağı O'dur. Veyahut bir sevgiyle muhatap oluyorsun; insanlardan, anne, eş, arkadaş, dost, evlat vesaire... Bakıyorsun aslında mükemmel bir sevgi değil, en azından sınırlı bir sevgi. Ya da bir yerde başlıyor, bir yerde zayıflıyor veya bitiyor. Bu bize ne anlatır? Egosal düzeyde bize ızdırabı, travmayı, acıyı anlatır; olumsuz bir şey anlatır. Bu kayıplar, bu eksilmeler... Daha farklı bir anlayışta olsak aslında bize başka bir şey anlatacak: bak, bunun ana kaynağı dünya değil, insanlar değil, ana bir kaynağı var.
Hani bazı yorumcular Şems'in kayboluşunu Mevlana'nın mutlak kaynağa yönelişine bir işaret ve bir basamak olduğunu ifade ederler. Şems-i Tebrizi iki defa kaybolur. İlk kaybında Mevlana çok büyük bir acı yaşar, sonra tekrar döner. İkinci kayboluşunda ise bir daha bulunamaz; bir rivayete göre öldürülmüş, bir rivayete göre başka bir şey. Buradaki mesele şudur: Şems'in temsil ettiği ve Şems'te sana görünen ilahi aşk, ilahi yakınlık, ilahi hikmet, aslında ana kaynak olan Hak'tan gelmektedir. Dolayısıyla Şems'in kaybolması aynanın kaybolmasıdır, ışığın kaybolması değil. Biz aynanın kaybolmasıyla ışığın kaybolmasını birbirine karıştırırız. Ayna kırılabilir veya kaybolabilir, kaybedilebilir; fakat ışık ebedidir ve kalıcıdır.
Gerçek bir ruhsallığa iştiyaklı olan insan, aslında bu tür kayıpları hakiki kaynağa varmak ve onun farkındalığına ermek için ilahi bir lütuf olarak görür. Yani zahiri olan bir şey silinir, elinden alınır, ta ki onun kaynağına gidesin. Diyelim ki yer üstüne çıkan bir su kaynağı var ve sen bu kaynaktan istifade ediyorsun. Bir gün bu kuruyor; ne yapabilirsin? Yerin altını incelersin, kazarsın, artezyenden su çıkarırsın. Yani yüzeyde kaybettiğin şey, derinde seni bir arayışa götürür. O yüzeydeki kayıp derindeki arayışa bizi çağırır, o derindeki arayış da bizi hakiki kaynağa götürür.
İşte mesela Şems'in kaybolması yüzeyde olan bir kayıptı. Mevlana orada derinde bir arayışa yöneldi ve Şems'in temsil ettiği o sonsuz aşkın, yakınlığın, dostluğun kaynağını buldu. O kaynağı bulduğunda, hiçbir zaman kesintiye uğramayan, kopmayan bir şeyi yakalamış oldu. Kur'an'daki bir ayette cennetin nimetlerinin kesintisiz olacağı söylenir. Bu âlemde, yani yaratılış düzeyinde, her şey tabiatı itibariyle kesintilidir. Dolayısıyla kesintili olması hem onun sınırlılığına işaret eder hem de asli bir kaynak olmadığına işaret eder.
İçteki İnsan, Dıştaki İnsan
Dolayısıyla insanda da iki boyut vardır. Bir tanesi Tanrı'nın üflediği ruh anlamındaki boyutumuz; bir de bunun gölgesi olan nefs-ego boyutumuz. Nefs-ego boyutuna geleneksel bilgeliklerdeki kavramlarla "dıştaki insan" denilmiştir. Tanrı'nın üflediği ruh boyutundaki hakikatimiz de "içteki insan" olarak tanımlanmıştır. Tabii biz hep dışarıda, dıştaki insanda yaşıyoruz. Dıştaki insanın algısı, şuuru zahire dönüktür.
Mesela dikkat edin, algımızın bir aralığı vardır; gözümüzün, kulağımızın, her şeyimizin sınırı vardır. Belli bir aralıkta bir şeyi görürüz, belli bir frekans aralığındaki şeyleri duyarız. Nefis dediğimiz de biraz bu düzeye işaret eder diyebiliriz; burada daha genel anlamda kullanıyorum nefsi, yani asli özümüzün gölgesi olduğu anlamında. Bu bizde var olan bir şeydir. Çocuk doğduğu andan itibaren bu dıştaki insan yavaş yavaş devreye girer. Dikkat edin, dıştaki insanın bütün algı melekeleri sınırlıdır; zahiri düzeyde belli şeyleri görür, belli şeyleri duyar, belli şeyleri algılar. Fakat kendimizi tamamıyla bundan ibaret zannettiğimizde ve bunun üzerinden yaşadığımızda hata ederiz.
Aslında bunu yine o ayetin referansından yola çıkarak söylersek: bir kuş konduğu zaman neyin üzerine konar? Yere, ayaklarıyla konar. Ama neyle uçar? Kanatlarıyla uçar; orada ayaklar devreden çıkar, ayakları yok gibidir. İlginç bir şekilde, kuşlar uçarken ayakları gövdesine yapışıktır, hiç gözükmez; ancak yere ineceği zaman ayaklarını kullanır. Yani biz de deyim yerindeyse bir kuş gibi yaratılmışız; fakat uçabileceğimiz halde hep yürüyoruz ve kimse bize uçabileceğimizi hatırlatmıyor, sürekli yürüyoruz. Uçmadığımızın sonucunu da problemler olarak yaşıyoruz.
Şöyle düşünün: bir güvercini bir kedi kovaladığında, güvercinin ne tür bir imkânı var? Uçma imkânı var; ama uçma imkânını kullanamıyor ve kediye yem olabiliyor, ya da korkudan titriyor. Bizim de yaşadığımız şey aşağı yukarı budur. Biz Tanrı'ya uçamadığımız için yürüyoruz, yürüdüğümüz için sıkıntı yaşıyoruz. Fakat bu sıkıntının suçlusu biziz. Bu şu demek değil: kuşlar evet uçan varlıklardır ama yere de inerler. Burada problem yere inmek değildir; problem ve hata, yerden yükselemiyor oluşumuzdur. Yoksa yere inmesi bir kuşun tabiatına verilmiş hem bir imkândır hem bir yetenektir. İnsan da öyle; yere ineceğiz, amiyane tabirle ölümlülerle muhatap olacağız. Ama sürekli ölümlülerle, sürekli sınırlılık ve zahirle muhatap olup kendimizi orada sıkıştırmamız bizim hayati problemimizdir. Ve burada biz büyük bir sıkıntı yaşarız, fakat sıkıntının müsebbibi kendimiziz.
İşte o yüzden ayet bize "Allah'a uçun" diyor. Fakat biz yerde kalmaya inat ediyoruz. Kedi kovalıyor, sen kedide suç buluyorsun; "bu kedi niye beni kovaladı" diyorsun. Oysa seni uçasın diye kovaladı. İşte o yüzden sufiler şöyle der: musibetler bizi Allah'a götüren lütuflardır, kişiyi Allah'a götürür. Hatta o yüzden derler ki sufiler, kendilerine kötülük yapan, kendilerini rahatsız eden insanlara karşı bir memnuniyet duyarlar; çünkü onlar, kendilerini Allah'a götüren birer vesiledir. Ama bu, dünyaya ve insanlara küsme, onları dışlama ve kötüleme şeklinde değildir. Kaynağına götürür, kaynağıyla irtibatlı bir şekilde artık yaşar. Yani kuş havalanır, o havalanmanın getirdiği ferahlığı ve imkânları bulur, yaşar; fakat gerektiği zaman yeryüzüne değinir. Bu onu yeryüzünden alıkoymaz.
İnsan için de daha iyi olan budur. Yani Allah'ı bulmak, Allah'a yönelmek, dünyaya ve insanlara sırt çevirmek değildir. Fakat Allah'ı bulmadan dünyaya ve insanlara yönelmek tehlikeli, herkes için zararlı bir şeydir. Ancak gerçek anlamda Allah'la güçlü bir bağı olan insan, zaten dünyayla doğru bir bağ kurabilir.
Peygamberlerin Beklentisizliği ve Ehl-i Beyt
Dikkat edin, bunun en temel örnekleri peygamberlerdir. Mesela der ki: sizden hiçbir şey istemeyen peygamberlere tabi olun. Niye hiçbir şey istemiyorlar? Çünkü asli kaynakla bağını kurmuş; peygamberler bir şeyler yapıp muhatap oldukları insanlardan bir şey beklemiyorlar. Ama bu, çok erdemli oldukları için ya da daha iyi bir görev görmek için değil. Asli kaynakla bağlarını kurmuş oldukları için asli kaynaktan besleniyorlar; dolayısıyla insanlardan herhangi bir beklentileri yok. İnsanlardan geleni de ilahi bir hediye ve lütuf nazarıyla değerlendiriyorlar, ama hiçbir beklentileri yok.
Burada bir şey de parantez içinde söylemek lazım: "Peygamber hiçbir şey beklemez, sadece yakınlığa sevgi ister" diye böyle bir ayet vardır. Bu da doğru değerlendirilmelidir. Burada kastedilen şey, yakınlığın temsil ettiği ilahi tecelliye muhabbettir. Yani peygamber, hakkı olan yakınlığının neticesinde saf bir tecelliye muhataptır; dolayısıyla sevilmesini istediği şey, onda tecelli eden Hak'tır. Yoksa kendi şahsına karşı bir muhabbet istemiyor; hakkın tecellisine muhabbet istiyor. Bunun da temeli kurbiyettir; yani Allah'a yakınlık, sende ilahi tecelliye kabiliyet oluşturur. Dolayısıyla peygamberin bizden istediği muhabbet, onda tecelli eden hakikate olan muhabbettir. Yoksa Allah'tan ayrı bir varoluşu temsil etmediği gibi, böyle bir noktada da herhangi bir muhabbet istemiyor. Buradan şunu da anlamalıyız: bize olan sevgi, bizdeki tanrısal hakikate olan sevgidir.
Dinleyicilerden biri araya girip sorar: "Pardon, orada biraz şey dolmuyor mu abi? Sanki kan ilişkisi, 'yakınlarım' derken benim kanımdakiler mi?"
O, bir yoruma göredir. Yani Ehl-i Beyt, Peygamber'in temsil ettiği hakikati temsil ettiği için onlara da muhabbet ediyoruz. Fakat buradaki ayetteki asıl şey, bu yoruma göre, onun yakınlığı neticesinde onda tecelli eden hakikate muhabbet isteniyor. Mesela biz diyoruz ki peygamberimiz çok merhametli; ayetin ifadesiyle âlemlere rahmet olarak gönderilmiş. O rahmet ne? O rahmet Hak'tır. Dolayısıyla bizim peygambere muhabbetimiz, onda tecelli eden Hakk'a olan muhabbettir. Peygamber bunu istiyor, yoksa şahsi bir muhabbet istemiyor.
Peki Ehl-i Beyt? Ehl-i Beyt de aynı şeyi, Allah'a yakınlık neticesindeki ilahi tecelliyi temsil ediyor. Yoksa "benim soyumdan gelenler" anlamında, soyla ilişkili bir değerlendirme söz konusu değildir. Toplumumuzda yaygın olan seyyidlik meselesi de aslında o değeri hatırlattığı için ve o değer de Hakk'a ait olduğu için muhabbet görür; yoksa kişiye direkt intisap edilmiyor. Doğrudan kişiye bağlanmak yanlış bir bağlantı olur.
İşte burada şunu anlıyoruz: bizde iki yön var. Bir ruhsal yönümüz, yani Allah'ın üflediği ruh anlamında bir yönümüz; bu sürekli olarak Allah'la bağlantılıdır. Biz o halde olsak gerçekten zahiri hiçbir şeye ihtiyacımız olmayacaktı; hiçbir mahrumiyet duymayacaktık, hiçbir stresimiz, hiçbir sıkıntımız, hiçbir travmamız, hiçbir acımız olmayacaktı. Fakat onun farkındalığını yitirdik ve deyim yerindeyse ayaklarımıza mahkûm halde yaşıyoruz. Kanatlarımız var, fakat kanatlarımızın farkında değiliz.
Kuşun Uçuşu: Yuvadan İtilmek
Bunlar tabii bizim tefekkürümüz için metaforik şeylerdir. Mesela kuşların ilginç bir tabiatı vardır: doğarlar, uçamazlar; sürekli anneye bağımlıdırlar ve büyümeye ihtiyaçları vardır, kanatları küçücük doğarlar genellikle. Fakat çok kısa bir zaman sonra uçmayı öğrenirler ve uçarlar. Hatta bazı anne kuşlar yavrularını yuvadan atmaz, iter. Atmakla itmek farklı şeylerdir; aslında yuvadan iter.
Aslında bizim hayatta yaşadığımız birçok musibet, yuvadan itilmemizdir. Biz tabii yuvaya alışmışız ve o rahatlığı tercih ediyoruz. Halbuki sen yuvadan itildiğinde, yuvadan atılmıyorsun; uçman için itiliyorsun. Dolayısıyla insanların yaptığı yanlışlar, olumsuzluklar vesaire, aslında bizi zahirdeki yuvamızdan itme faaliyetidir. O iten, ne için ittiğini bilmiyor olabilir; fakat sen onu anlayacaksın, ne için itildiğini sen anlayacaksın. Belki onun kendisinin de bir idraki yoktur niçin ittiğinin.
Hani birisi vardı, belki daha önce de bahsetmişimdir: böyle bir Allah dostu, torununu Eyüp Sultan'a götürmüş. Kendisi anlatıyor: "Ben küçüktüm, böyle çocuktum" diyor. Dedem şöyle dua etti diyor, şu cümlesini hiç unutmuyor: "Benim kıyamadığım yerde Sen buda." Ne kadar ilginç, bu sözü hiç unutmadım. Hakikaten de iyice budanmıştı; denk geldiğinde kocası tarafından kötü bir muameleye maruz kalmış, evden atılma tehlikesiyle karşılaşmış; iyice budamışlar. Ve bu, onu gerçekten o dedesinin hedeflediği maneviyata, ruhaniyete taşımıştı.
Tabii bazıları yuvadan itilince kendini boşluğa bırakıyor. Boşluğa bırakmamıza gerek yok; uçacağız, uçmaya çalışacağız. Çünkü yuvadan itilmemiz yere düşmemiz için değil, uçmamız içindir. Ama uçamayınca insanlık kendini boşluğa bırakıyor. İşte eğer yuvadan itilmemizin uçmamız için bir imkân ve fırsat olduğunu idrak edersek, uçmaya gayret edeceğiz. Belki ilk uçma teşebbüslerimiz o kadar başarılı olmayacaktır; fakat biz, yuvadan atılıp terk edildiğimizi ve boşluğa bırakıldığımızı düşünmeyeceğiz. Yaşadıklarımızı, bir hakikatin inkişaf etmesi ve şuurumuzun derinleşmesi için kullanacağız. Doğru bir perspektifte olduğumuz zaman yol alabiliriz.
Yoksa dikkat edin, yol almak hedefini bilmekle ilişkili bir şeydir. Hedefini bilmezsen dolanırsın; yol almakla dolanmak farklı şeydir. İkisinde de belki aynı kilometreyi yapabilir bir insan; diyelim ki bin kilometre yol alabilir, fakat İstanbul'un dışına çıkmış olmayabilir, dönüp dolaşmış olabilir. Fakat yol almak, bir hedef istikametinde yol almaktır, yol kat edersin.
Gerçek Akıl ve Hikmet
Ebu Cehil'in asıl adı Ebu'l-Hikmet değil miydi? Yani o, hikmette yol alamadığı için Ebu Cehil oldu; cehalette yol aldığı için Ebu Cehil oldu. Oradaki hikmet, önce zahiri düzeyde bir hikmetti. Hazreti Peygamber vesilesiyle daha bâtıni ve ruhani bir hikmete doğru yol alabilecekken orada kesintiye uğradı ve zahiri hikmette kaldı. Bu da önemli bir şeydir: dünyanın ne olduğunu, nereye gittiğini bilmek gerçek hikmet değildir; dünyaya ne için getirildiğini bilmek gerçek hikmettir.
Üstadın (Bediüzzaman'ın) buna dair ilginç bir tavrı vardı; İkinci Dünya Savaşı'yla ilgili radyodan haberleri hiç dinlemezmiş. "Niye dinlemiyorsunuz?" diye sorulduğunda öyle bir cevap veriyor. Ben buna çok şaşırmıştım; iki dünya savaşı olurken, şimdi bir savaş olsa gündemden uzak kalmak imkânsız gibi görünür, değil mi? Çok ilginç. Yani dünyanın ne olduğunu, nereye gittiğini bilmek tabii ki bir bilgidir; fakat gerçek anlamda senin ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilmeden bu yolculuğu yapman kötü bir şeydir.
Bu şuna benzer: sen bir otobüstesin, bir yere gidiyorsun; fakat senin işin gücün otobüste hangi koltuğa oturayım, buna ne laf yetiştireyim, bu araba nasıl gider, motoru nasıl çalışır, nitelikleri nedir... Tamam, bunlar da bir bilgidir; ön koltukta oturmak da fena bir şey değildir. Ama sırf bunlarla uğraşıyorsan ve otobüsün gittiğinin, hele nereye gittiğinin farkında değilsen, o zaman senin bir bilgi sahibi olduğundan bahsedemeyiz. O bildiğin şeyler gerçek anlamda bir bilgiye tekabül etmez.
O yüzden Peygamberimiz diyor ki: akıllı insan, gideceği yer için azık hazırlayandır. Fakat öyle akıllı insan, işte on bilinmeyenli denklemi çözer gibi çok zeki biri... Evet o da bir akıldır ama gerçek akıl o değildir. Peygamberimizin kastettiği asli ve müteal akıl, kendi varoluş hakikatini bilen ve onun idrakinde olandır. Yani aklın dereceleri vardır. Burada bu insan hakikaten akıllı bir insandır; yoksa dünyada ne tür uyanıklıklar var, ne tür kurnazlıklar var, neyin ne olduğunu bilmek -bu değildir gerçek akıllılık. O, aklın en yüzeysel düzeydeki kullanımı ve bunun sonuçlarıdır. Kişi bununla kendini aldatmamalı veya yanıltmamalıdır. Yanlış bir bilgi değildir onlar, fakat asıl maksat ve gaye değillerdir.
Hz. İsa'nın Çarmıhtaki Sözü
Bir dıştaki insan vardır, bir de içteki. İlki dünyada yaşar ve onun çekimine uğrar; ikincisi Allah'a bakar ve yakarış üzere yaşar. Mesela kuş, bir kedi kovalıyorsa veya bir düşman varsa, ya da yerden bir tehlike geliyorsa hemen uçar; dala konmuşken bir çocuk taş atsa hemen uçar. Akıllı davranır, bizim gibi değil. Biz yerde kalmaya ısrar ediyoruz, kanatlarımızı kullanmamaya ısrar ediyoruz; ayetin deyimiyle Allah'a uçmamakta ısrar ediyoruz.
Şimdi ilki, yani dıştaki insan, ikincisinin zararına tasvip edilmemelidir. Yani onu referans alıp öne çıkaramazsın; onun ızdıraplarını, acılarını, travmalarını abartmamalısın. Olması gereken tersidir: kişi içtekini zenginleştirip dıştakinin ıstıraplarını Allah'a açmalıdır. "Evet, yerdeyim, kedi kovaladı veya bir çocuk taş attı, şu oldu bu oldu" -bunu Allah'a açmalısın: "Niye böyle bir şey var, böyle bir şey olmasını istemiyorum, ben çok mağdur oluyorum, çok acı çekiyorum" de, bırak bu şeyleri; ıstıraplarını Allah'a açacaksın ve O'na uçacaksın.
Iştıraplarını Allah'a açmak derken kastedilen şudur: yaşadığın mağduriyet, mahrumiyet ve sıkıntıların hem Allah'a ifade edilmesi hem de eksikliğini duyduğun şeyin kaynağının Allah olduğunu idrak ederek onu tahammülle karşılamaktır. Neyin ihtiyacındasın? Bilinmek, önemsenmek, sevilmek, affedilmek ihtiyacındasın; bunların kaynağı ve kökeni nedir? Allah'tır. Ona döndüğünde ıstıraplarını Allah'a açmış olursun, O da senin yaralarını tedavi eder.
İşte Hz. İsa'nın "gökteki babanıza gidin" veya "ben gökteki babama gidiyorum" dediği şey buna tekabül eder. Dıştaki İsa neydi? Taşlanan, üzerine gidilen, kötülenen, incitilen İsa'ydı; en büyük çileyi görünürde zahiren çekmiş, fakat hiçbir zaman şikâyetçi olmamıştır. Hatta ona atfedilen bir söz vardır: "Beni niçin terk ettin?" O ayrı bir konu. "Yeryüzünde insanoğlunun başını koyacağı bir taş bile yok" demiştir. Bakın bu bir trajedi veya bir melankoliye sebep olmamalı; öyle yorumlamak yanlış olur. Bizdeki normal olan budur: dıştaki insan der ki "ben acı çekiyorum, niye böyle bir dünya var, çok mutsuzum." Allah'a uç! Ne ihtiyacın varsa hepsi orada; aradığın şeylerin kaynağı orada, gölgesi burada. Sen gölge senden kaçtığı, senden uzaklaştığı için acı duyuyorsun. Gölgenin aslına bak; gölgenin aslına döndüğün zaman dıştaki insanın ızdırabı ortadan kalkacaktır.
Bir dinleyici araya girer: "Ama hocam, o daha yaşamsal ve daha gerçek gibi geliyor."
Aynen öyle, zaten oraya gelecektik. Kendimize biraz eleştirel bakarsak, Allah'ı hayallerle anlatırız. İşte dünya hayatıyla yetinenlerden kastedilen budur. Allah "dünyada yaşamayın, dünyadaki şeylerle muhatap olmayın, uzak durun" demiyor; "dünya hayatıyla yetinmeyin" diyor. Dünya hayatı geçicidir diyor, bir gölgedir diyor, kalıcı olmadığını işaret ediyor. Dolayısıyla konacaksın, ama sonra uçacaksın. Biz konuyoruz, bir daha kalkmıyoruz; çok bağlanıyoruz. Diyelim ki yere kondun, yerde deprem oldu; "uç kardeşim, niye duruyorsun?" Yok, illa tepene bina çökecek, uçuversen ne olur? Biz bekliyoruz, deprem olsun, iyice çatı tepemize çöksün, sonra da acı edebiyatı yapacağız: "ben ne acılar çektim" diyeceğiz. Ne acıları çektik ki? Kimsenin acı çektirdiği yok aslında; kendi kendine çektiriyor insan, kimse acı çektirmiyor, biz onu yapıyoruz.
O acı, evet, sınırlı olarak dıştaki insan acı çeker; fakat acı çektiği anda bunu Tanrı'ya açmalıdır. Yoksa dıştaki insan kısmı olarak acı çeker, çünkü tabiatı sınırlıdır; eksik, sınırlı bir şuurdasın. İçteki insan tabiatı sınırsızdır, çünkü Tanrı ile bağlantıdadır. Biz o içtekiyle bağlantıyı kestik; o içtekiyle bağlantıyı kopardığımız için hep dıştakinde yaşıyoruz. İşte ayetin bize ifade ettiği, "Allah'a uçun" dediği şey bize buna işaret ediyor.
Parantez içinde ifade etmek gerekirse, Hz. İsa'nın çarmıhta söylediği ifade edilen "Tanrım beni niçin bıraktın" sözü şöyledir: Hazreti İsa, zahiren canına kastedenler o kastettikleri anda Allah'ın kendisini maddesiyle her şeyiyle çekip göğe alacağını temenni ediyordu. Fakat bir süre orada kaldı. Hazreti İsa'nın "niye kaldı" demesi, sınırlı bir süre için de olsa, şu anda bizim algımız almasa da maddesiyle, bedeniyle letafet kazanıp nuraniyet kazanarak göğe çekilen insanlar olabileceğine işarettir. Bu, Allah'ın bir takdiridir. Hatta böyle bir sahabinin de cesedinin bulunamadığı, Allah'ın onu bedeniyle de cismaniyetiyle de göğe aldığı söylenir. Fakat Hz. İsa'yı orada bir süre bırakması, bir insanın da buna katlanabileceğinin bir işaretidir. O sadece merak etmiştir, niçin bıraktığını; yoksa bir ümitsizlik veya karamsarlık değil. Batılılar bundan bir trajedi üretiyorlar; sanki Allah onu terk etmiş, bırakmış, bir ümitsizlik, bir karamsarlık varmış gibi. Herkes nereden bakıyorsa oradan yorum yapıyor doğal olarak.
Dıştaki İnsan ve Putperestlik
Dıştaki insan demek, zihnin dünya ya da dünyevilikle meşgul olması demektir; dünya ile, zahir olanla, madde ile meşgul olması. Aslında her insanda, bu dünyadaki ömrü geçirmeye ya da bu dünyadaki hayatı için endişelenmeye bağlı, oldukça fazla bir meyil vardır. Fakat bu meyil başımıza belalar açar ve bize birçok dezavantaj sağlar. Ayrıca dünyadaki bir şeyle veya bir insanla mutlu olma, ya da en küçük haksızlıklardan bile acı çekmeme, her şeyi anlama ve asla aldatılmama arzuları vardır. Tüm bunlar, güç algılanır, dünyeviliğe ve zahirciliğe ait şeylerdir.
Şimdi dıştaki insan için gerçeklik nedir? Zahirdir. Zaten hayattaki en büyük tuzağımız da budur. Bizim bu anlamda aslında putperestlerden çok da bir farkımız kalmıyor. Onlarda soyutlama yeteneği olmadığı için ille görünen bir şeye bağlanırlar; bizim de herhalde böyle bir eğilimimiz var, görünen şeyi görmek isteriz.
Putperestlikteki hata, putun kendisi değildir; putperestlikteki hata, puta kendinde bir değer atfetmektir. Putun hatırlattığı bir şey olsa, o zaman o put olmaz. Mesela diyelim ki Kâbe; Kâbe niye put değil? Çünkü hatırlattığı bir şey var. Biz oraya ev diye sığınmıyoruz; Allah'ın evini temsil ediyor, dolayısıyla Allah'ın zatını temsil ediyor. Yani Kâbe'ye gitmek, mecazen ve sembolik olarak Allah'a gitmek demektir. Eğer öyle olmasaydı, bizim de putperestlerden bir farkımız olmayacaktı; zannetseydik ki burası Allah'ın evidir, oraya giren rahat eder -zahiren orada üç tane sütundan başka bir şey yok. Fakat onun temsil ettiği ve orada tecelli eden ruhaniyet, o letafet, orayı mukaddes ve anlamlı kılıyor.
Dolayısıyla bizler, bir şeyin bir şeyi temsil ettiğini ve kaynağının kendi üstünde bir şey olduğunu idrak edemezsek, unutursak, o zaman bizde de bir putperestlik zihniyetinin işareti olmuş olur. Mesela annemiz bize bir merhamet, bir şefkat, bir sevgi gösterir; fakat onun gösterdiği şefkatin, merhametin, yakınlığın kaynağının Hak olduğunu idrak etmezsen, annen senin için bir put olur ve onu kaybetmek, bütün o şeyleri kaybetmek anlamına gelir. "Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar" derler; bunların hepsi ucuz duygusallıktır. Her ne kadar övülse de, üzerine böyle edebiyat döktürülse de, bunlar ucuz şeylerdir. Sen niye sana ağlanmasına ihtiyaç duyuyorsun, buna ne gerek var? Eğer buna gerek olsaydı, senin için ağlayacak olan Allah olurdu. Seni en çok seven, en çok merhamet eden O'dur; bir hadisin ifadesiyle Allah'ın yüz rahmetinden biri dünyaya inmiş, o da annelere ve merhamet sahiplerine dağıtılmıştır. Yani anam ağlayacaksa herhalde o yüzden ağlayacak; gerisi yalan ağlıyor. Allah'a yok, peygambere yok, ama annen gidince ardından ağlanacak, ona edebiyat yapılacak. Bu dünya edebiyat yeri olmuş; işte o edebiyatı dıştaki insan yapıyor. Dıştaki insanın edebiyatını içteki insanın şuuruna gösterip ne kadar uygun olduğunu tayin etmek lazım. Yoksa dıştakinin edebiyatı sahtedir, yalandır, abartılıdır, sübjektiftir. Dıştakinin hali, düşüncesi, idraki bütünüyle kötü demek değildir; fakat sınırlı ve sübjektif olduğunu bilmek gerekir.
Ben dıştaki insan itibariyle diyebilirim ki: "Benim için kimse üzülmüyor, ağlarsa annem ağlar, annem üzülür." Doğru, zahiri düzeyde bunu yapabilirim. Sonra diyeceğim ki: "annemi ağlatan o rahmet, o merhamet, o şefkatin kaynağı nedir, kimden gelmektedir?" Onu bulduğum ve gördüğüm zaman, dıştakinin ağlaması duracak, sakinleşecek; ne ağlayacak ne kendisini ağlayan birini arayacak. Ağlaması o kadar uzun sürmeyecek. Biz sürekli ağlıyoruz; o kadar edebi ağlıyoruz ki bundan filmler, romanlar, hikâyeler türüyor.
Onun için dikkat edin, hiçbir sufi, hiçbir ehl-i hak böyle dramatik hikâyeler, melankolik şeyler yazmamıştır. Bunları hiç yaşamadılar mı? Hiç acı, hiç sıkıntı, hiç hayal kırıklığı, hiç vefasızlık yaşamadılar mı? Şimdiki insandan kat kat fazla yaşadılar. Şimdiki insanın yaşadığı acıları genelleyemeyiz de, o kadar büyük şeyler değildir. Ama eski insan sadece dışta yaşamadığı için bunları abartmıyordu; bir de çok önemli bir şey, bunları yazacak değerde ve nitelikte görmüyordu. Çünkü bunlar nakledilebilecek, başkalarına örnek olabilecek, işaret olabilecek şeyler değil. "Ben ne kadar ağlıyorum, ben ne kadar acı çekiyorum, biliyor musun, dur bir yazayım da sen de oku" -ben niye okuyayım ki senin acını? Bu eski insanlar ağlamıyordu, üzülmüyordu, acı çekmiyordu manasına gelmez; fakat bunun göreceli, sübjektif ve geçici bir şey olduğunu bildikleri için acılarını abartmamış, edebiyat haline getirmemişlerdir.
Tabii biraz da kap meselesi. Bizim kabımız çok dar, eyvallah, kabımız dar; fakat bu dar kabı başka kaplara boşaltıyoruz. Git bunu Allah'a sun; o kabı götür, Allah'a sun, niye başka bir insana taşıyorsun? Başka insana gösterebilirsin, ne için? Onun içteki insanı daha uyanıksa, sen onun şahsında içteki insana arz etmiş olursun. Yoksa el âleme göstermek manasız bir şeydir. Diyorsun ki "ben böyle acı çekiyorum, ne dersin?" Tabii şu maksatla anlatacaksın: "ne kadar acı çektiğimi takdir et" -hayır, bunu yapmamalısın. Ben bunun için ne acı dinlemeliyim ne de dinletmeliyim. Şunu demeliyim: "Bak, ben böyle acı çekiyorum, benim dıştaki insanım böyle acı çekiyor; bana ne tavsiye edersin, nereden bakmalıyım?" Bunun için ancak anlatabilirim, acımı bunun için ifade edebilirim.
Çok ilginç bir şey, ben bunu okuduğumda o kadar ihtimal vermiyordum, sonra bunu çokça gördüm. Mesela biri anlatıyor: "ben çokça haksızlığa uğradım." Diyorsun ki "senin uğradığın haksızlık da ne ki" falan -rahatsız oluyor ve "annem böyle, babam böyle" diyor. Diyorum ki "bu kadar abartma." "Ne demek istiyorsun?" diyor. "Abartma diyorum" diyorum; çünkü bu acını tasdik ettiğimde, "sen ne kadar büyük acılar çekiyorsun" dediğimde egosal bir tatmin yaşayacaksın. Ne olacak yani, kimse benim kadar büyük acı çekmemişti mi diyeceksin? Bu, aptallığımızdan dolayı acı çekiyoruz demek değil; dıştaki insanın aptallığından dolayı acı çekiyoruz, o yüzden abartmamalıyız. Ama diyelim ki üstesinden gelemiyorum, yol bulamıyorum; bana yol göstermesi için aklı başında bir insana danışabilirim, derdimi açabilirim, içimi anlatabilirim. Bu yanlış bir şey değildir. Ama "benim acılarımı kutsa, ben çok büyük acılar çekiyorum, beni tasdik et" -bunun için değil, bu yanlış bir şeydir. Bunun için tasdik arayan da zaten cehalet sergiliyor.
Bir söz gelmişti aklıma, geçen derslerde de söylemiştim: "Yastan bakılınca dünya zavallı ve boş görülür; belâ görülünce ise egonun kendisi." Doğru mudur sizce? Büyük oranda evet, dıştaki insan için öyle. Tüm bunlar, güç algılanabilir olan dünyeviliğe, dünyanın tabiatına aittir. Biraz önce dedik ya: bir insanla mutlu olma arzusu, en küçük haksızlıktan bile acı çekme, her şeyi anlama, anlayamadığından rahatsız olma, asla aldatılmak istememe, asla hayal kırıklığına uğramak istememe -bütün bunlar dünyevilikle, sınırlılıkla, geçicilikle, zahirle ilişkili şeylerdir. Kişi buna sakin bir tarafsızlıkla karşılık vermelidir.
Bir insan dünyada çok acı çekiyorsa, kendini ve dünyayı çok sevdiği içindir. Buna korkunç değil, sakince bakmak lazım. Ben söyledim diye de kabul etmeyin; üzerinde düşünün diye konuşuyorum, kendime söylüyorum, size de söylemiş oluyorum. Dünyada çok acı çeken bir insan kendini ve dünyayı çok seviyordur; belki mizacının gereği de çekiyordur. Bütün mizaçlar dıştaki insana işaret eder. Mesela "şöyle şöyle yaptım, yaptığımın karşılığını alamadım" -alsan ne olur, ne alacaksın ki, dünyayı mı alacaksın? Niye bu kadar abartıyorsun? Onun için söylüyorum, dünyayı sevdiğimiz içindir; o kadar mühim bir şey değil, alacağın karşılık ne ki?
Bir dinleyici sorar: "Alacağın karşılık sevgi olsa da öyle değil mi hocam?"
Alacağın karşılık sevgi olsa da evet, fakat o sevgi insan üzerinden, yaratılmışlar üzerinden, sınırlı bir sevgidir. Kendisi kötü bir şey değildir; dedik ya, dünyadaki bir şey de kötü değildir, çünkü dünyadaki her şey Allah'ın rahmetinin bir eseridir. Dünya bizatihi kötü değil, O'nun gölgesidir; bu anlamda çok anlamlıdır, O'nunla bağlantısı itibariyle çok kıymetlidir, çok derin bir şeye işaret eder. Evet, biz sevgiyi talep ediyoruz, bunda bir mahzur yok; fakat sevginin kaynağının insan olduğunu zannedip buna odaklanmamız hatalı bir şeydir.
Mum örneğiyle konuşursak: mumun ışığına âşık olmak ne derece akıllıca bir romantizm olabilir? Mum yakabilirsin ama kimse mumla evlenmez ya. O romantiklik bir ölçüde, kısmen, sınırlı bir süreçte uygun olabilir; ama asli olarak ışık güneşe aittir ve güneşten gelir. Dolayısıyla neyi arıyorsak şunu anlayacağız: kaynağı Hak'tır. O zaman gölgeye küfretmeden, gölgeyi küçümsemeden, ona da hürmet ederek, fakat onu kaynak ve köken görmeden bakmalıyız. Gördüğün anda, farkına varmadan putperestlik yapıyorsun demektir; ama itikadi olarak bundan korkmayalım, prensip olarak böyledir. Bir şeyin kaynağının insan olduğunu, yaratılmış bir şey olduğunu zannetmek, kaynağı gaflettir. Her şeyin kaynağı Hak'tır; Kur'an'ın deyimiyle her şeyin hazinesi O'nun katındadır.
Yetimlik Hali ve Hakiki Anne-Baba
Onun katına ulaşmamız için bazen katlar boşaltılır; alt katlar boşaltılır, biz özellikle bir bodrum kata iniyoruz, bodrum katında da bir şey bulamıyoruz; giriş katına, sonra bir de üst katlara çıkıyoruz, üst katlarda da bulamıyoruz; en uca, göğe çıkıyoruz, o semavi olan öze yöneliyoruz. Bakın o yüzden Şeyh-i Ekber diyor ki: marifete erdiğimde, yani hakikatle kalbim aydınlandığında, insanları yetimler suretinde gördüm. Biz yetime üzülüyoruz aslında; hep biz o içteki insanı ve onun bağlantılı olduğu Hakk'ı tam idrak etmediğimiz müddetçe yetimiz.
İşte Kur'an'da yetime kızılmaması, sert davranılmaması buyrulur. Bazen dersin ki "kardeşim bu kadar takılma bu acılara, zorluklara, bırak bunları" deyince yetimler üzülür: "derdimi dinlemedi, bana yardımcı olmuyor" der. Ayet der ki: onların anlayabileceği şekilde konuş, onları üzme. Yoksa hâşâ peygamber yetimi mi üzecek? Orada kastedilen de bu anlamda yetimlerdir; onlara karşı sakin, şefkatli ve merhametli davranmak gerekir. Çünkü henüz onlar o ruhsal bağlantının farkında değiller.
Biz mesela bazen böyle yetim bir çocuk görürüz; babası ölmüş, annesi ölmüş. Şimdi o Allah'ı nasıl idrak edecek ki, edemiyor; kendisine yine annesi babası gibi şefkat gösterecek bir sine arıyor. Sen de diyorsun ki "tamam, ben senin baban olayım, annen olayım." Ama asıl ilaç nedir? Hak'la bağlantı kurmasıdır.
Bir dinleyici sorar: "Hocam, bir de mesela yetim olduklarını da bilmiyorlar, öyle değil mi?"
Tabii ki. Yetim olduğunu bilmiyor ama yetimliğin her halini yaşıyor; fakat nedenini bilmiyor. Yani yetim olduğumuz için, bir şeyden kesilmiş olduğumuz için, bir şeyle bağlantımız kopmuş olduğu için biz yetimlik halini yaşıyoruz. O yetimlik halinin, yaşamımızın sebebini doğru idrak etsek, o zaman zaten daha doğru bir yolu kat edeceğiz.
Biz sürekli bize anne babalık edecek birilerini arıyoruz; oysa senin bir de hakiki anne baban var, işte ona yönel. Hatta ilginç bir şeydir, sufilerin bazı yorumlarında vardır: denir ki Allah, Peygamberimizin anne babasını çok küçükken almış -zaten babası doğmadan önce ölmüş, annesi de beş altı yaşındayken vefat etmiş- bir ihtiyacı olduğunda "anneciğim, babacığım" demesin diye. Çünkü o zahiri bir şeydir; anne baba zahiri olarak, geçici olarak, sınırlı olarak sana yardım edebilecek odaklardır. Allah anne babana yardım etmese, sana yardım edemezler. Dolayısıyla, onun için Mevlana der ki: neyi yardıma çağırıyorsan aslında...
Kaynağı Unutmak: Havuz ve Musluk Meselesi
...Allah'ın yardımını çağırıyorsun. Çünkü aslında çağırdığın Allah'tır; fakat onun gölgelerini önce tanıdığın ve gördüğün için o gölgelerden beklenti içindesin.
Bir dinleyici sorar: "Bu, Allah'ın izzetine dokunur mu, yani böyle olması?"
Allah'ın izzetine dokunmaz; bizim için güç olur. Yani sınırlı ve gölge olan şeyi kaynak kabul ettiğinde, zaman içinde hayal kırıklığına uğramak durumunda kalırsın. Bunu şuna benzetebiliriz: diyelim ki bir havuz var, havuzun dibinden sürekli ona su akıyor. Biz zannederiz ki havuz su kaynağıdır; halbuki havuzun kendisi su kaynağı değildir, o havuzun altında büyük bir yer altı kaynağı vardır. Şimdi sen sürekli havuzu kaynak addedersen, bir gün o yer altı kaynağı oraya değil de başka yere akmaya başlayabilir. O zaman sen havuza atlarsan başını vurursun, ya da su içmek istersen bulamazsın; çünkü havuz kaynak değildi.
Çocuklar böyle bir şey yapar, su içtikten sonra "teşekkürler musluk" derler. Tabii musluğa, bu suyun akmasına hizmet etmesi anlamında teşekkür edilebilir. Fakat musluğa suyun kaynağı nazarıyla teşekkür edersen, bu bir gaflet olur. Anlatabildim mi? Yoksa eski insanların kullandığı ifadelerde bile o bağlantının farkındalığı vardır; mesela çocuklarımız bir şey olduğunda "seni yaradana kurban olayım" derler, yani musluğa değil, seni yaratana der.
Şimdi dikkat edin, mesela çocuklara aşırı bir yöneliş, aşırı bir sevgi olabiliyor; kaynağını unutarak duyulan bir sevgi bir gaflettir ve insan o gafletin doğal sonuçlarını yaşar. Birazcık bu farkındalığı artırmak istediğinizde, böyle yapan kişilere ne anlatacaksınız ki? Öğrencilerimden bahsediyorum, bazen söyleyemiyorum bile. Geçenlerde bir bayan vardı, çocuğuyla ilgili problemini anlatıyordu; onu ikna edebilmek için bin yerden su getirmek zorunda kaldım. Kadın o kadar hassas ki bu konuda, tamamen kendisiyle oğlunu bütünleştirmiş; inanmadı yani, söylemekten az kaldı ama demedim, baktım kadın inanmıyor. Orada derin bir zahiri özdeşleşme söz konusu, çok fazla. Ve kaybettiklerinde de -Allah korusun, Allah herkese sabır bağışlasın- orada büyük bir travma yaşanır.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Allah'a uçunuz / kaçının" ayeti (anlatıcının "uçmak" fiiliyle yorumladığı ayet; sure adı metinde belirtilmemiş) - Cennet nimetlerinin kesintisiz olacağına dair ayet (sure adı metinde belirtilmemiş) - "Sizden hiçbir şey istemeyen peygamberlere tabi olun" ayeti (sure adı metinde belirtilmemiş) - Peygamberin yakınlığa duyulan sevgiden başka karşılık istemediğine dair ayet (sure adı metinde belirtilmemiş) - Peygamberin "âlemlere rahmet" olarak gönderildiğine dair ayet (sure adı metinde belirtilmemiş) - Yetime kızılmaması / sert davranılmamasına dair ayet (sure adı metinde belirtilmemiş) --- ---
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Kendine Kimin Gözüyle Bakıyorsun
Sohbette, insanın kendini genellikle anne-baba, eş, arkadaş gibi çevresindekiinsanların algısı üzerinden tanımladığı ve bunun bir yanılgı olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin, başkalarının bakışından, geçmiş yaşantılardan ve ilişkilerden bağımsız olarak Allah'ın insana ruhundan üflemesiyle var olan ilahi bir öz olduğu; kendine bakarken kutsal metnin ("ruhumdan üfledim, secde edin") referans alınması gerektiği vurgulanıyor. Hz. Âdem'in "ben nefsime zulmettim" ifadesi üzerinden, kimseyi suçlamadan, kendini hatayla değil Yaradan'la tanımlamanın önemi anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Hayatta Ne Yaptın Tuzağı
Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.