Kendine Kimin Gözüyle Bakıyorsun

Kısa Özet

Sohbette, insanın kendini genellikle anne-baba, eş, arkadaş gibi çevresindekiinsanların algısı üzerinden tanımladığı ve bunun bir yanılgı olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin, başkalarının bakışından, geçmiş yaşantılardan ve ilişkilerden bağımsız olarak Allah'ın insana ruhundan üflemesiyle var olan ilahi bir öz olduğu; kendine bakarken kutsal metnin ("ruhumdan üfledim, secde edin") referans alınması gerektiği vurgulanıyor. Hz. Âdem'in "ben nefsime zulmettim" ifadesi üzerinden, kimseyi suçlamadan, kendini hatayla değil Yaradan'la tanımlamanın önemi anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan kendini anne-baba, eş, arkadaş gibi çevresindekiinsanların algısı üzerinden değil, kendi kalbinden ve idrakinden, en iyiihtimalle Allah'ın gözünden tanımlamalıdır.
  • Hz. Âdem'in kimseyi (şeytanı dahi) suçlamayıp "ben nefsime zulmettim" demesi, kendini hatayla değil Yaradan'a aidiyetle tanımlamanın örneğidir.
  • Acı, mutsuzluk, yalnızlık gibi duygular gerçek kendiliği örten birer "perde"dir; bunlar bir kenara konulduğunda geride kalan, Allah'ın üflediği ruhun sükûneti ve mutluluğudur.

Kimin Rahmetiyle Kuşatılmışsın?

Evet. Geçenlerde bir kitabı okurken şu ifade karşıma çıkmıştı. Şöyle diyor bir yazar: "Kimin rahmetiyle böyle kuşatılmışsın? Kimin merhametiyle böyle yaşatılıyorsun?

Kimin ikramıyla böyle nazlı bir varlık gibi yaşatılıyorsun?" mealinde. Ve bunu yazan kişi arkadaşlar — haniişin bir tarafı da şu — bunu yazan kişi ömrünün neredeyse son

35-40 yılını sürgünlerde, hapishanelerde geçirmiş bir insan. Hatta bu kişinin kitaplarını inceleyen bir Amerikalı yazar diyor ki: "Ben bu kitapları okuduğum zaman, bunların çok rahat, keyfi yerinde, hiçbir sıkıntısı olmayan biri tarafından yazıldığını düşünüyordum." Halbuki bu insan, dediği gibi, 35-40 yılını baskı, gözetim, hapis vesaire şartlar altında yaşamış.

Aslında bunu niye gündeme getirmek istedim? Şu nedenle: biz kendimizle ilgili olarak ve çevremizle ilgili olarak aslında neye bakıyoruz? Yani biri kendimizle ilgili, biriçevremizle ilgili — bu iki noktada neye bakıyoruz? Mesela bu insan gibi eğer bakabilseydik: hani en olumsuz şartlar bile olsa, işte anne babam seni anlamamış, eşin sana gereken ilgiyi sevgiyi göstermemiş, veya işte olumsuz tutumlarla karşılaşmışsın, insanlar seni anlamamış veya terk edilmişsin vesaire — bütün bunlarla kendimizi tanımlayan bir yerde mi duracağız?

Yoksa kendimize baktığımızda, daha önceki bazı derslerde de ifade ettiğimiz gibi, aslında hani çok manidar değil mi: bir hücreden, hem biyolojik olarak trilyonlarca hücrenin toplamından oluşan bir bedene sahipsin. Ama bu beden sadece biyolojik canlılığı olan bir beden değil. Aynı zamanda düşünebilen, hissedebilen, anlayabilen, soyut kavramları düşünebilen, hayal kurabilen bir nitelikle donanmışsın. Birincisi: nereden bakıyorum kendime? Nasıl bir varlığım?

Kendine Nereden Bakıyorsun: Başkalarının Algısı mı, Kendi Kalbin mi?

Yoksa işte o ilk yanılsamamız — nedir o ilk yanılsama? Hani deyim yerindeyse çocuk, anne babasının gözüne bakar ve fark edilip edilmediğine odaklanır. Evet, bu da yaşadığımız bir tecrübedir. Ama bir insan bunu, hadi 12-13 yaşında bu yanılsamayı çözemiyorsa, 15 yaşında çözsün. 15 yaşında çözemiyorsa 18-20 yaşında çözsün. Ama mutlaka çözmesi gerekir. Neden? Çünkü kendine bakacağın nokta, muhatap olduğun insanlar değildir. Bu anne baban da olsa değildir. Kim olursa olsun değildir. Kendini göreceğin yer kendi kalbindir, kendiidrakindir. Varlığının farkına bakman gereken yer burasıdır.

Eğer kendimizi görmek için insanlara bakarsak — bu kim olursa olsun, en yakın bir anne baba bile olabilir — onun seni göremediği, onun senin farkında olamadığı mutlaka bir an olacaktır. 7/24 seninle hemhal olamayacak bir varlığa bakıyorsun ve kendini onun algısında okumaya çalışıyorsun. Bizim tabii kiinsanoğlu olarak yaşadığımız bir süreçtir o. Bu süreci de atlamamalıyız. Ama bu süreç aslında "eğer kendimi başkalarında anlamaya çalışsaydım ne olurdu" sorusuna cevap vermek içindir.

Ben de kendimi bazen düşünmüşümdür: kendimi annemin gözünde arasaydım ne olurdu? Babamın gözünde arasam ne olurdu? Tabii o halleri çocukken ben de yaşadım. Yani ben çok özel bir varlık değilim son tahlilde. Ben de yaşadım ama bazı şeyleri belki kendimce erken yaşlarımda fark ettim. Ama tabii kiinsanoğlunun böyle bir süreci var. Yani kendini özellikle en yakın olan anne babada, işte kardeşlerde veya daha sonra o yakın çevrede arama hali.

Hani aynaya bakınca bedenimizi görürüz ya. Ben hep bazen sorarım: mesela bir aynanın karşısına geçtiniz ve aynada hiçbir görüntü yok — bakıyorsunuz, aynanın önüne geçiyorsunuz falan böyle, bir bakıyorsunuz hiçbir şey yok aynada. Ne hissedersiniz ilk bakışta? "Ben yokum." Evet, değil mi? Sanki böyle yokmuşum. Hanibir kendinize dokunursunuz değil mi? Orada dikkat etmeniz gereken şey şudur: aynanın seni göstermiyor olması, senin aslında yok olduğunu gösteren bir şey değil.

Ama çoğumuz işte böyle bir süreç yaşarız. Yani anlaşıldın mı, fark edildin mi, sana saygı duyuldu mu, varlığın fark edildi mi, ihtiyaçların gözetildi mi, sana şefkatle yaklaşıldı mı, yoksa terslendin mi, görmezden mi gelindin, sıkılganlandın mı, eksik mibulundun — birçok şey yaşamışızdır. Tabii bunu ebeveynlerimiz bilerek göstermiyorlar veya bilerek de gösterebilir, o da ayrı bir konu. Ama aslında burada bir bilinçsizlik hali vardır. Onlar da kendi psikolojileriyle meşguldür. Ama dikkat etmemiz gereken şey şudur: çocukluğumuzda kendimizi çevremizdekiinsanların gözünde, kalbinde, aklında aradığımız bir dönem vardır. "Eğer başkalarının algısı üzerinden kendini tanımlarsan nasıl olursun?" sorusuna aslında bu deneyimsel bir cevaptır.

Anne-Baba Algısı Üzerinden Kendini Tanımlama Tuzağı

Mesela ben şimdiki gözümle bazen bahsediyorum: annem der ki, "benim çok kütüphanem var, kitaplarım var" — "adam olsan bir kitapla adam olursun" diyor mesela. Şimdi bu onun gözündeki bir İsmail değil mi? Ama ben ona doğal bir şefkatle, bir tebessümle bakıyorum. Yoksa "annem beni anlamıyor" falan, "işte bak millete de konuşuyoruz, benim ne kadar bilgim var o hiç benim kıymetimi bilmiyor" falan gibi bir hikaye üretirim değil mi? Eğer onun algısında kendimi görmek istiyor olsam veya onun algısındaki kendimle ilgili yaklaşımın rahatsız edici olduğunu düşünsem, mesela orada bir çatışma, bir gerilim, bir direnç olacak.

Ben bazı insanlar görmüşümdür böyle: kırk yaşına gelmiş, "kendimi babama ispat edeceğim" diyor. Hâlâ da devam ediyor. Yani uyanmazsa kırk değil, yüz yaşına kadar kendini babasına ispat edecek. Neden kendini babasına göstermek istiyor ki, babası ona desin ki "sen iyisin, sen benim oğlumsun"? Veya annesi öyle desin.

Ama o yanılgıyı, o algıyı bırakırsanız — ki bırakmak çok doğal bir şeydir aslında ve çok kolay bir şeydir — oraya sadece bakarsın: "ya işte anne böyle diyor" veya "baba böyle diyor" veya "işte arkadaşım böyle diyor, falan kişi böyle diyor" — diyebilirsin kibu onların gözündeki benimle ilgili algıdır. Onlar kendi dünyalarında böyle değerlendiriyorlar. İşte dediğim gibi annem böyle değerlendirir: "işte adam olsan bir kitapla adam olurdun, bunları boşuna okuyorsun, sen bilmediğin bir şey varsa bana gel öğreteyim" diye böyle bir algısı var. Hiçbir rahatsızlık duyuyor muyum? Zerre kadar bir rahatsızlık duymuyorum. Bu saygım olmadığından mı? Yok, seviyorum, saygı da duyuyorum. Ama onun benimle ilgili algısını kısmen yanılgılı buluyorum yani. Bu onunla ilgili bir şey. Benim onu düzeltmeme de gerek yok. Benim onu düzeltmek için çaba göstermeme de gerek yok. Tabii ki söyleyebilirim, "ben bazı kitaplardan şunu öğreniyorum" falan diyebilirim ama baktım ki algısı kapalı, sorun değildir. Neden? Çünkü o ben değilim. O, benimle ilgili onun dünyasındaki algıdır.

Mesela biz bu iki şeyi birbirinden ayırabildiğimizde bakacağız kiinsanların bizimle ilgili algısı, bizimle ilgili değerlendirmeleri daha esnek bir yerden anlaşılacak. Daha esnek bir yerden bakacaksın. "Sen benim hakkımda nasıl böyle düşünürsün?" diye o kadar dert etmeyeceksin. O kadar problem etmeyeceksin. O kadar kavga etmeyeceksin. Kavga etmeye gerek duymayacaksın. Ama bu dediğim gibi karşınızdakini umursamamakla karıştırılmamalı arkadaşlar. Buralara lütfen dikkat edin. Biz öyle bir şeyden bahsetmiyoruz. "O zaman umursamayalım mı hocam?

Bunu mu demek istiyorsunuz?" Hayır, ben bunu demek istemiyorum. Ben sadece şunu demek istiyorum: bir yerde bir yanılgı görüyorsan, o bir yanılgıdır. Senin kendiiçinde bir yanılgıysa onu çözersin. Başkasının dünyasındaki bir yanılgıysa, bu ona aittir. O yanılgıyı düzeltmek noktasında bir imkân varsa düzeltebilirsin. Ama düzeltip düzeltememek senin varoluşsal bir sorunun değildir. "Ya düzeltemezsem çok kötü, düzeltebilirsem o zaman rahatlarım" gibi bir hikaye değildir.

Allah'ın Gözüyle Kendine Bakmak

O yüzden birincisi, dediğim gibi, insan kendine başkalarının kendisi hakkındakialgılarından ve yanılgılarından bağımsız bakabilmelidir. Çok daha iyi yerden bakmak istiyorsanız, kendinize Allah'ın gözüyle bakabilmeniz gerekir. Bunu da kutsal metinde görebiliriz. Bakın ne diyor? "İnsanı biçimlendirdik, onu belli bir kıvama getirdikten sonra ruhumuzdan üfledik ve ona secde edin dedik." Bak, bu seninle ilgili bir ayet.

Yani Allah seni nasıl görüyor? Allah insana nasıl bakıyor? Yani bana nasıl bakıyor, sana nasıl bakıyor? Onu belli bir kıvama — maddi anlamda, psikolojik anlamda bellibir kıvama — getirdikten sonra ona ruhumuzdan üfledik diyor, ve dedik ki ona secde edin. Bu secde bir saygı ve hizmet secdesidir. Yani meleklerin insana secde etmesi, onların bize hizmet etmesi ve bizim varoluşumuza ilahi bir izinle destek olmalarıdır.

Bak, sen böyle bir varlıksın. Sen farkında mısın? Yani annenin veya babanın çocuğu değilsin. Sen eşinin, arkadaşının, vesairenin ürettiği bir varlık değilsin. Hiçbir arkadaşın — tırnak içinde söylüyorum — seni oyuna almamış olabilir, seni dikkate almamış olabilir, seninle konuşmamış olabilir; atıyorum, abartıyorum yani. Sen kendine oradan mı bakıyorsun? Yani diyelim ki seni oyuna almayan arkadaşlarının gözüyle mi bakıyorsun? Veya senin ihtiyaç ve beklentilerini veya dertlerini dinlemeyen annenin, babanın gözüyle mi bakıyorsun? Kendine hangi gözle bakıyorsun? Nereden bakıyorsun? Kendini tanımlarken bu tanım nereden şekilleniyor?

Niye benim için kutsal kitap önemlidir? Çünkü ben, beni yaratmış olan Tanrı'nın bana nasıl baktığını anlamak istiyorum. Bak, böyle anlatıyor seni sana. Kendine psikolojik yerden mi bakacaksın? İlişkilerinin aynasından mı bakacaksın? Anne babanın sana nasıl baktığı üzerinden mi bakacaksın? Arkadaşların seni nasıl algıladığını dikkate alarak mı kendine bakacaksın? Bunu uzatabilirsiniz — işte terk edildiğinde seni terk edenin gözüyle mi kendine bakacaksın? Atıyorum, diyelim ki en kıymet verdiğin bir arkadaşın, dostun; 10 sene, 20 sene, 30 yıllık arkadaşın. Aranız bozuldu diyelim, artık seni arayıp sormuyor. Mesela kendine hangi gözle bakacaksın? "Ya bak görüyor

musun, 20 yıllık dostluğumuz, arkadaşlığımız aramıyor, sormuyor; ha ben varım ha yokum yani" — mesela kendime böyle mi bakayım? Ama böyle bakabiliyoruz değil mi? Böyle bir yerden bakma tuzağına düşebiliyoruz.

Veyahut da maddi anlamdaki bir kısım şeyler üzerinden: işte birinin markalı ayakkabısı var, birinin lüks giyimi var, arabası var vesairesi var, ama benim yok. Veya işte ben kendime bazen bakıyorum — bazen bana birileri bir dertlerini anlatırlar, o anda böyle kendime bakarım mesela. Hani atıyorum, işte "ailem doğum günümü unutmuş" — ben kendime bakıyorum: "İsmail," diyorum, "senin doğum günün bir gün bile hatırlanmadı yani." Peki bu bir boşluk oluşturuyor mu? Aslında oluşturmuyor yani. "Beni okula götürmüyorlar" — bazı anne babalar çocuklarını okula götürüyorlar. Ben kendi hafızamı yokluyorum: hayatımda bir gün bile, ilkokul dahil olmak üzere, annem babam beni okula götürmemiş yani, elimden tutmamış. Sonra bakıyorum, bir eksiklik var mı? Allah'a şükür yok. Niye yok? Bilmiyorum yani yok yani, belki o kadar yaygın bir şey değildi.

Ama dediğim gibi farz ederim ki bunlarla özdeşleştik. Neye dikkat etmemiz gerekir? Ya, ben bunlar üzerinden mi kendimi tanımlıyorum? Yani benim varlığım bu mu yani?

Nasıl algılandığım üzerinden mi kendimi tanımlamalıyım? Kendimi bununla mı tanımlamalıyım? Ama dikkat edin, ilişkilerimiz, her türlü ilişkimiz bizim varoluşumuzu ne kadar çok tanımlıyor. Tabiiilişkiler bizi tanımlamıyor, biz ilişkiler üzerinden kendimizi tanımlıyoruz.

Kimseyi Suçlamamak: Hz. Âdem'in Örneği

O yüzden hani hayatta hiç kimseyi suçlamayın. Hiç kimseyi. Suçlamak isterseniz suçlayacağınız çok şey çıkar, hani onun sonu gelmez. Ama akıllıysanız, hani Âdem gibi, "ben kendi nefsime haksızlık yapıyorum" — yani kendi kendime haksızlık yapıyorum, ben kendime haksızlık yaptığım için şu an bu noktadayım; eğer kendime haksızlık yapmıyor olsaydım hiçbir problem olmayacaktı, dersiniz. O yüzden Âdem'in bu cümlesi de bizler için çok kıymetlidir, çok değerli bir yaklaşımdır. Dikkat edin, Âdem şeytanı suçlamadı. Biz Âdem'in yerinde bu kafayla olsaydık, muhtemelen ilk suçlayacağımız kişi şeytan olurdu. Ama var mı Âdem'in söyleminde şeytanı suçlamak? Yok. Peki sen? Sen herkesi suçluyorsun.

Ömür boyunca birilerini suçlamakla ömrünü geçirmişsin, ve geçirmektesin belki. Pekibir düşün: bugüne kadar bunun sana bir faydası oldu mu? Bunun sana bir getirisioldu mu? Yoksa kendi kendini yıpratmaktan başka bir sonuç olmadı mı? Bir bak yani, bir sakince bak: "ya ben niye bu kadar suçluyorum?" Veya bakın şuna da dikkat edin: "e peki suçlamayalım da kendimizi mi suçlayalım?" Hayır. Bakın, egomuzun öyle bir tuzağı vardır: ya başkasını suçlayacağım ya kendimi suçlayacağım. Dikkat edin, Âdem kendini suçlamıyor. "Ben kendime zulmettim" diyor. Yani bir benlik, gerçek kendiliğime zulmediyor.

Mesela diyorum ki, "ya benim ne değerim olabilir ki, kimse bana bugüne kadar değer vermedi." Ben ne yapmış oldum bu cümleyle? Değerli olan, meleklerin secde ettiği o

değerli varlığımı neyle örttüm? Kendimi değersiz hissetme duygusuyla örttüm.

"Kimse bana değer vermiyor" — koskocaman bir hakikati örttüm. Bu şey gibidir: gözünü kapatırsın, her yer gece olur. Şimdi koskocaman diyelim ki bir gündüzü, şu göz kapaklarını örtebiliyor değil mi? Gündüz gözünü kapatırsın, gece olur sana göre.

Sana nispetle karanlık olur. Peki gerçekte karanlık mıdır? Değildir. Ama gözünü kapattığın için karanlıktır. Peki buna devam mı edeceksin, yoksa bu yanılgıyı bırakacak mısın?

Kendini Örten Perdeler ve Onları Bir Kenara Koymak

O yüzden kendi varlığımızı nelerle örttüğümüze dikkat etmemiz gerekiyor. Yani biz neye benziyoruz? Hani diyelim ki yatağınızda uyuyorsunuz, canlısınız, uyuyorsunuz.

Biri üzerinize bir örtü örtüyor. Örtü de hani şeylerdeki cenazelerdeki tabutun üzerindeki örtü. Şimdi birisi yukarıdan baksa ne görür? Tabut örtüsü görür değil mi?

Muhtemelen de der ki "burada herhalde bir cenaze var."

Şimdi bizim de kendimizi algılama biçimimiz buna benziyor. İçeride çok mükemmel, eksiksiz, tam, mutlu, huzurlu, dingin bir varlığınız var — o gerçek kendimiz. Ama onun üzerini örtmüş olan bir acı perdesi var. "Çok acı çekiyorum." Ne oldu? Varlığınız acı çekme duygusu üzerinden baskılandı, örtüldü. Mutsuzluk duygusu tarafından kendinizi örttünüz. Örtüleri kaldırın. Bu "acı çekiyorum" duygusunu bir kenara koyuyorum — yani hemen de atmıyorum size, bir kenara koyun, kenarda dursun, istediğiniz zaman onu alabilirsiniz. Ama onu bir kenara koyun. "Acı çekiyorum" duygusunu bir kenara koyun. "Mutsuzum" duygusunu bir kenara koyun. "Yalnızım" duygusunu bir kenara koyun. "Haksızlığa uğradım" duygusunu bir kenara koyun.

Koyun. Sizi rahatsız, mutsuz, olumsuz hissettiren bütün duygu ve düşünceleri bir kenara koyun. İsterseniz sonra tekrar alırsınız, merak etmeyin — çok kıymetliyse tekrar onları kuşanabilirsiniz. Ama önce bir kenara koyun.

Bakın bakalım ne oluyor. Ne olacaktır biliyor musunuz? İlk önce bir boşluk hissedeceksiniz. Hani şey, boşalmış yani. Ev olur ya, bazen böyle tıkış tıkış doludur, böyle evi boşaltırsınız, dersiniz ki "ya dünya varmış, ev epey genişmiş." İlk önce bir boşluk algısı olur insanda.

Boşluk Hissinin Ardındaki Dolu Alan

Ama aslında dikkat edin, verdiğim örnek üzerinden de böyledir. Aslında oda boş değildir. Oda doludur. Yani o oda boş olsaydı, oda olmazdı. Yani biz odaya "boş" diyoruz ama, yoksa oda boş değil ki, odada bir varlık var. Hani bugün deniyor ya teorik fizikte, karanlık madde var, kâinatın yüzde doksan beşi karanlık madde. Yaniaslında o boş dediğiniz oda veya salon aslında var, değil mi? O var olan bir şey — ister buna hacim olarak var deyin, ister başka bir ifadeyle var deyin, ama o var yani. Orada bir alan var değil mi? Orada mükemmel bir alan var aslında.

İşte tıpkı onun gibi, bu bahsettiğimiz duyguları ve düşünceleri bırakırsanız, biraz bırakın, kenara koyun; önce bir boşluk hissi olacak. Biraz daha sakin olun, o boşluğu da bir kenara koyun. Çünkü boşluk duygusu, sanki böyle bir negatif çağrışım

oluşturuyor modern insanda — o da ayrı bir konu ama onu da kenara koyun, o boşluk duygusunu da bir kenara koyun. Bakın bakalım ne olacak? Ne kalacak geriye? Kalacak olan sizin gerçek kendinizdir. Gerçek kendiliğinizin sükûnetidir, dinginliğidir, ferahlığıdır, mutluluğudur.

Bir gün böyle bir arkadaşla bir çalışma yapmıştık. Böyle bıraktı her şeyi, sağ olsun, yani bırakabildi. Bırakınca böyle bir neşe, böyle bir ferahlık hissetti. Ve kendi kendine güldü: "her şey," dedi, "bu kadar kolay mı?" dedi yani. Dedim, "evet, kolay." Sonra bir dakika geçti geçmedi, baktım yüzü gene asıldı. "Ne oldu?" dedim. "Ne geldi?" dedim.

Dedi ki, "ya bunu kaybedersen" duygusu... "ya bunu kaybedersen." Dedim, "bak dikkat et," dedim, "bir şey o doğal mutluluğunu, huzurunu örtmeye çalışıyor. Sana diyor ki 'ya bunu kaybedersen'." Ne yaptı? Seni korkuyla kafanda sıkıştırıverdi. Onu da bırak, tekrar doğal mutluluğuna döndü.

Bu aslında bize ne gösteriyor? Bu aslında, kendine bakarsan ve kendinin üzerindekio örtüleri kaldırırsan — yani "acı çekiyorum, mutsuzum, yalnızım, gelecekte ne olacak bilmiyorum, kimse beni anlamıyor, işte hayal ettiğim şeyleri gerçekleştirebilecek miyim" — bunları bir bırakırsan ve kendine bakabilirsen, orada kendini göreceksin. Orada her türlü ilişkiden bağımsız, her türlü kavramdan bağımsız.

Ve orada ne hissedeceksin aslında? Var olduğunu hissedeceksin. Varlığını hissedeceksin. İşte o, Allah'ın sana üflediği ruhtur. Senin varlığın Allah'ın sana üflediğiruhtur. Ve o secde edilesi bir değerdir. Ve sen kendi değerini fark edersin.

O değerini fark ettiğinde, artık hayat doğal bir farkındalıkla, doğal bir huzurla, doğal bir sevinçle yaşanan bir deneyime dönüşür. Artık sen "işte var olma mücadelesiyapıyorum" demezsin. Çünkü hayat bir var olma mücadelesi değildir. "İşte kendimigerçekleştirme mücadelesi yapıyorum." Hayat kendini gerçekleştirme mücadelesideğildir. Allah seni gerçek olarak yaratmış. Sen neyi gerçekleştiriyorsun? Ama kafanda bir hikaye var — onu gerçekleştirdiğinde kendini gerçekleştireceğinizannediyorsun. "İdeallerim var, hedeflerim var." E, hedeflerin olursa ne olacak?

"Kendimi gerçekleştirdim." Olmazsa ne olacak? "Kendimi gerçekleştiremedim." Bakın, bu da evrensel bir yanılgımızdır.

Hayat mı, Ömür mü? Tanrı'nın Hay İsmi

Mesela biz hayat deyince yaşadığımız ve yaşayacağımız zaman dilimini kastediyoruz. Hayat nasıl geçer? Bir bilgenin bir sözü var, der ki hayat Tanrı'nın hayatıdır. O yüzden bizim doğumla ölüm arasındaki sürecimize kutsal metin "ömür" der, "hayat" demez. O yüzden hayat kavramını kullanırken de dikkat etmeniz gerekir.

Mesela çok insandan duyuyorsunuz böyle, "hayatım battı" diyor. "İşte benim hayatımda hayat mı" diyor. Mesela hayal ettiği bir şey gerçekleşmeyince "hayatım bitti" diyor. İşte diyelim ki terk edilirse, veya işte boşanırsa, veya işte böyle hayatında önemli bir kişinin ölümünü yaşarsa, "ya böyle hayat çok tatsız" diyor.

Ya, hayat tatsız olabilir mi? Hayat, Allah'ın Hay isminin tecellisidir. Nasıl tatsız olabilir? Allah bu kadar tatsız mı yani? Yoksa orada bir duygun mu var aslında? Dikkat etmen

gerekiyor. O yüzden "hayatım" kavramı da sahte bir yerden algılanıyor. Benim hayatım, sonsuz olan Hay isminin benim ölçeğimdeki bir yansımasıdır. O kadar. Ve bu mükemmel bir şeydir. Dünyadaki deneyimim de kendine göre farklı şekillerde işliyor.

Ömür geçer arkadaşlar, dikkat edin, hayat geçmez. Ömür zamana bağlı bir deneyimler alanıdır — bir yerden başlar, bu dünyada bir yerde biter. Ama senin hayatın Yaradan'ın Hay ismidir. Onun hayatıdır. Onun hayatıyla sen dirisin. O zaman sen de onunla ebedi olarak diri kalırsın. Ama sen hayatını doğumunla ölüm tarihin arasına koyarsan, senin hayatın iki rakam arasında bir tireden ibaret kalır. Mezarlara bakın, iki tarih arasında bir tire vardır — bu senin hayatın değil. Kimsenin de hayatı değil. Ama biz hayat deyince buna bakıyoruz değil mi? Oradan da bir darbe yiyoruz: "hayat da kısa, bir geldi bir gidiyor yani, hayat dediğin üç günlük" — böyle algılıyorsun. Halbuki hayat, Allah'ın sonsuz, ezeli ve ebedi Hay isminin buradakiyansımasıdır.

Asıl Korkulması Gereken Şey

O yüzden kendimize nereden hapishane ördüğümüze dikkat etmemiz gerekir. O yüzden "ben kendime haksızlık ediyorum" noktasını iyi yorumlamamız gerekir. Yaniben nerede kendime haksızlık yapıyorum? Nerede ben kendi kendimi baltalıyorum?

Düşünün, bir bilgisayarınız varsa en çok dikkat ettiğimiz şey nedir? Aman hacklenmesin, virüs varsa temizleyeyim ve virüse karşı onu koruyayım değil mi? Pekişu varlık farkındalığınızı örten birçok virüs yok mu?

Ben bazen bakıyorum, insanlar böyle korkutuluyorlar: işte ya karbon monoksit havada varmış da, işte bilmem ne virüsle yayılıyormuş da bilmem ne. Emin olun, bakın, hayatta hiçbir zaman dünyada dışsal olan hiçbir şeyden korkmadım. Korkmak gerektiğini düşünmedim. Yani faraza birileri biyolojik bir savaş yapıyorlar, bir haftada bütün insanları öldüreceklermiş — ne olur ki? Ne olacağını, zerre kadar korkmama gerek yoktur. Ama neyden kaçınmalıyım? Korkacaksam neyden korkmalıyım? Kendimi hatırlayamamaktan korkmalıyım. Kendimi unutmaktan korkmalıyım. Kendimiunutturan sahte düşünce ve duygulardan korkmalıyım.

Bunlar asıl korkulacak şeyler. Bir ömür boyu acı çekebilirim o sahte benlikler yüzünden. Bir ömür boyu kendimi mutsuz hissedebilirim, kendimi güçsüz hissedebilirim. Bir ömür boyu gereksiz yere annemle, babamla, arkadaşımla, eşimle, dostumla kavga edebilirim. Neden? "E beniincitmişler." E sen ne yapıyorsun? Sen de onları inciteceksin mesela. Değil mi? Ömrün neyle geçecek? Biriyle didişmekle geçecek. Ve didiştikçe, biraz onu yaraladıkça, biraz onun damarına dokunduğunu hissettiğinde böyle içten içe bir tebessüm edeceksin: "bak ben de ona acı çektirdim."

Benim böyle bir arkadaşımın çocuğu vardı — yani üzücü bir şey — şunu derdi: "intihar edeceğim ve babama acı çektireceğim." Bu derece insan egosunun ne kadar sahte bir şeyi değil mi? Yani birine acı çektirmeyi veya birini üzmeyi veya birinden intikam almayı hayatının amacı haline getiriyorsun, ve bunun için kendi hayatını bile

feda edebilir bir tuzağa kendini düşürüyorsun. Ne kadar acı verici bir şey değil mi? Ama işte bakın, insan psikolojisi o kadar ilginçtir ki bunu bile yapabilir, düşünebilir, böyle bir hisse kapılabilir.

Halbuki farz edelim öyle olmuş, ne olacak yani? Diyelim ki çok bilinçli olmayan bir ebeveynin var, çok bilinçli olmayan bir öğretmenin var, çok bilinçli olmayan bir arkadaşın var — tırnak içinde, sana zarar verdiğini düşündüğün bir şeyler yapmış.

Neyi o kadar abartıyorsun ki? Senin varoluşunun o mükemmelliğine, o tamlığına ne tür bir zarar vermiş olabilir? "Beni yok saydın. Beni aptal yerine koydun. Beni hep küçümsedi." Değil mi? Bazen ebeveynimiz bile bazen bunu yapar, farkında değildir; egosu nedeniyle, bakarsın, bazen işte söz dinleyen çocuğu daha çok sever, yeterince söz dinlemediğine inandığı çocuğunu küçümser. Olur yani. Bunların hepsi olabilecek şeylerdir. Bunlar çevremizdekiinsanların psikolojik düzeydeki yanılgılarının sonucudur. Bu kadar basit, bu kadar yani.

Ama biz kendi varlığımızı birine bağladığımızda o zaman ne oluyor? Aldığım yara hayati bir yara haline geliyor. "Küçümsenmişsem, bu çok büyük bir yara." Yani ben küçümsendim ve ömrüm boyunca kendimi hep böyle ezilmiş, onaylanmamış, takdir edilmemiş, sevilmemiş hissettim. Neden? Çünkü yanlış bir yerden bakıyorsun. Yanlış bir yerden baktığın için aldığın yara çok hayati bir yaraya dönüşüyor — varoluşsal bir yara, değiştirilmesiimkânsız bir yara. O zaman ne yapacaksın? Ya çökeceksin, ya da sen de onu yaralayacaksın, ya da ömrün boyunca içinde bitmeyen bir hesabın olacak, hiç bitmeyecek o hesap.

Kendine Zulmetmek: Hata ile Kendini Tanımlamamak

Peki bu hesabı kim üretiyor? Karşıdaki mi? Yoksa senin içindeki hikaye mi üretiyor?

Senin içinde ürettiğin bu hikaye, aslında senin kendiniiçine hapsettiğin bir hapishanedir. O yüzden Âdem diyor ki: "ben nefsime zulmettim." Hatta orada millet "Âdem mi günah işledi, Havva mı işledi, Havva mı Âdem'e işletti" diye tartışır. Kur'an — tırnak içinde söylüyorum — o hikayelere girmiyor ve diyor ki, çoğul ifade kullanıyor: "biz nefsimize zulmettik." Ve bakın, çok önemli bir şekilde devam ediyor ifade: "Rabbimin şefkati, affediciliği, merhameti olmazsa biz kaybederiz." Bakın burada da ne var? Aslında benim gerçek kaynağıma dair bir hatırlama var. Yani ben yanlış yapmış olabilirim, bir benlik bana yanlış yaptırmış bir benliğim olabilir. Ama ben — tırnak içinde, dikkat edin — ben yanlış yapmak üzerinden kendimi tanımlamıyorum. Ben kendimi Yaradan'ımla tanımlıyorum. Diyorum ki onun merhameti sonsuzdur, onun şefkati sonsuzdur, ben ona aidim, ve o sonsuz rahmet ve şefkatiyle beni affeder. Eğer ben bunu unutursam zarara uğramış olurum. Yoksa hata yaptığımdan dolayı zarara uğramıyorum. Nihai bir zarara uğramıyorum. İnsanoğludur, insan hata yapabilir.

Ben ne zaman büyük bir hüsran, büyük bir kayıp içinde oluyorum? Kendimi bir hatayla tanımladığımda ve Yaradan'ımı unuttuğumda. Tabii ki Yaradan'ı böyle mutlak unutmayı da kastetmiyoruz. Mesela insan der ki "ya Allah beni affetmez ki" — bu da Yaradan'ı unutmadır. Sen Yaradan'ın o sonsuz rahmetinin farkında değilsin. Sen

kendi küçücük günahını Allah'ın rahmetinden büyük görüyorsun. O yüzden biliyorsun ki Allah beni affeder — bu kafayla Allah'ı tanımlarsan başka bir şey olur. Allah'ı Allah diyebilirsen o başka olur.

Ve dikkat edin, Âdem bunu ifade ediyor ve insanoğlu bunu ifade ediyor. Bu hepimizin hikayesidir. O yüzden kendinizi yanlışlıkla, eksiklikle, hatayla tanımlamayın. Bundan dolayı kendinizi suçlamayın. Sadece o hatanın ve o algının kendi kendinize yaptığı hapishaneyi fark edin. "Ben kötü biriyim, yanlış biriyim, güçsüz biriyim, bencil biriyim, kıskanç biriyim" — demeyin. Hayır. Sen bir kıskançlık duygusu tarafından bir anlık bir hataya kapıldın. Hırsın yüzünden bir hataya düştün. Kibrin yüzünden bir hataya düştün. Bu kadar. Bunu fark et ve yola devam et. Hangi yol? Yaradan'a giden yol. Çünkü bak, sen zaten ondan gelmişsin.

İnsanın en çok unuttuğu şeylerden biri, kendisinde ilahi bir öz olduğu hakikatidir.

Bizim en çok unuttuğumuz ve en çok tuzağına düştüğümüz nokta budur. "Allah mükemmel ama sen kötüsün. Allah iyi ama sen kötüsün." Hayır. Allah sana ruhundan üflemiş, bunu fark et. Ama bu kibirlenmen için söyleyeceğim bir şey değil, bu böbürlenmek için söyleyeceğim bir şey değil. Bu hepimizde var olan bir şey.

Dolayısıyla böbürlenmek gibi bir şey söz konusu değil.

Kendindekiilahiizi unutuyorsun. Bunu unuttuğun için kendine saygı da duymuyorsun. Ya boş veriyorsun, ya "benden bir şey olmaz" diyorsun, ya derin bir ümitsizlik acı çukuruna düşüyorsun, ya da kendini suçlama tuzağına düşüyorsun. Bakın, bütün bunlar sahtedir. O yüzden "ben kendime zulmettim" ifadesi bir kendinisuçlama değildir; bir ayrımdır. Yani yanlış bir duygunun, bir algının, benim gerçek kendiliğimi fark etmemi unutturduğunu hatırlıyorum. Kendi kendime yaptığım hatayı fark ediyorum.

Peki ne yapıyorum o hatayı fark ettiğimde? Onu bilinç olarak bırakıyorum. Diyorum kibu bana yakışmıyor. Diyorum ki hırslı olmak bana yakışmıyor. Birine intikam duymak bana yakışmıyor. Kendimi değerli hissetmek için insanlarla samimi olmayan ilişkiler kurmak bana yakışmıyor. Biri benim biraz canımı acıttı diye onun canını acıtmam gerekmiyor. Çünkü benim varlığım Yaradan tarafından tanımlanmış. Başka biritarafından tanımlanmamış. O tanımın farkındalığı benim hakkım. Ben bunu fark etmeliyim. Bunu fark ettiğimde bütün mesele çözülmüş oluyor. Bunu fark ettiğinde, o insanların ne yaptığı ne yapmadığı daha berrak bir şekilde algılanıyor. Ve bunun benimle ilgili olmadığı da açığa çıkıyor.

Hani ben bazen anlatıyorum, ben 12-13 yaşındayken babamın bana olan öfkesinin benimle ilgili olmadığını anladım. Ben birden rahatladım yani, dedim ki adam bana bağırıyor ama benim yaptığım bir şey yok yani, adam bağırıyor, yapacak bir şey yok, bu onun problemi. Yoksa kendimi suçlamama gerek yok, veya "işte niye bana bağırıyor, ben hak etmiyorum" — yani tamam hak etmiyorum ama onun algısı bunu görmüyor. Kendince öyle bakıyor, bu onunla ilgili bir şey. Kendimi bundan dolayı kötü hissetmeme gerek yok, hiç gerek yok.

Kendini Yaradan'ın Gözünden Tanımlamak

O zaman ne oluyor? Üzerindeki bütün geçmişin hikayeleri silinip gidiyor. O yüzden kendimizi hatırlamaya ihtiyacımız var. Kendimizi hatırlamamızı sağlayacak olan şey, veya kendimizi tanımlayacak olan şey, geçmişimiz değildir. "Ben ne yaşadım? Daha çocukluğumdan itibaren ne yaşadım?" Bütün bunları bırak. Senin kim olduğun, ne yaşadığın tarafından tanımlanamaz. Senin kim olduğun Yaradan tarafından tanımlanabilir. Ve sen gerçek kendini görebildiğinde bunu tanımlayabilirsin. Yoksa ilişkilerin üzerinden, geçmişin üzerinden kendini tanımlama.

Ve dikkat edin, biz maalesef bugün "kendini anlat" dediğimizde neyi anlatıyoruz?

Tarihimizi anlatıyoruz — tırnak içinde. Hafızamızdaki hatıraları anlatıyoruz. Ben hafızamdaki hatıralarım değilim ki. Biri bana "hangi tür deneyimler yaşadın" derse, bunları anlatabilirim, hafızamdan anlatabilirim: "bak şöyle şöyle şeyler deneyimledim" — ama bunlar bana kendimi tanımlamaz ki. Ben ne annemin gözündeki benim, ne babamın, ne kardeşimin, ne onun ne bunun — ben Tanrı'nın gözündeki benim.

Tanrı'nın gözündeki seni de Allah kendi anlatıyor. O zaman kendini her zaman hatırlatman gereken şeyi bilir.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure ve ayet numarası verilerek doğrudan alıntılanan bir ayet yoktur. Anlatıcı iki yerde ayet içeriğine gönderme yapıyor: "İnsanı biçimlendirdik, onu belli bir kıvama getirdikten sonra ruhumuzdan üfledik ve ona secde edin dedik" (Hicr Suresi 15:29 / Sâd Suresi 38:72 ile örtüşen bir ifade) ve Hz. Âdem ile ilgili "biz nefsimize zulmettik" ifadesi (A'râf Suresi 7:23 ile örtüşen bir ifade). Anlatıcı bu ayetleriisim ve numara vererek zikretmediğiiçin burada tahmini bir sure/ayet atfı eklenmemiştir.

Tüm Ayet İndeksi →

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.

Gerçek Kendiliği Örten Büyüden Uyanmak

Sohbette "iyi misin" sorusuna verilebilecek yalnızca iki doğru cevabın olduğu; bunun dışındaki "kötüyüm, mutsuzum" gibi cevapların kişinin gerçek hakikatini örten sahte bir benliğin işareti olduğu anlatılıyor. Kendini değersiz, sevilmemiş veya yetersiz hissetmenin bir tür "büyülenme" olduğu; oysa insanın gerçek değerinin ve ailesinin (İslam'ın evladı olmak, peygamberler ve salihlerle olan manevi bağ) hiçbir dışsal olaydan etkilenmeyeceği vurgulanıyor. Bediüzzaman'ın "dikkatle bas, batmaktan kork" sözü ve Kur'an'ın "vüs'" / "takat" ayırımı üzerinden, insanın nereye zihinsel olarak "bastığına" dikkat etmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.