Gerçek Kendiliği Örten Büyüden Uyanmak
Kısa Özet
Sohbette "iyi misin" sorusuna verilebilecek yalnızca iki doğru cevabın olduğu; bunun dışındaki "kötüyüm, mutsuzum" gibi cevapların kişinin gerçek hakikatini örten sahte bir benliğin işareti olduğu anlatılıyor. Kendini değersiz, sevilmemiş veya yetersiz hissetmenin bir tür "büyülenme" olduğu; oysa insanın gerçek değerinin ve ailesinin (İslam'ın evladı olmak, peygamberler ve salihlerle olan manevi bağ) hiçbir dışsal olaydan etkilenmeyeceği vurgulanıyor. Bediüzzaman'ın "dikkatle bas, batmaktan kork" sözü ve Kur'an'ın "vüs'" / "takat" ayırımı üzerinden, insanın nereye zihinsel olarak "bastığına" dikkat etmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "İyi misin" sorusuna verilebilecek gerçek anlamda yalnızca iki doğru cevap vardır: ya tam bir hakikat bilinciyle "çok şükür iyiyim" demek, ya da içindeki sahte bir duyguyu fark edip ona teslim olmadığını ifade etmek; bunun dışındaki olumsuz cevaplar kişinin kendi hakikatini örttüğünün işaretidir.
- İnsanın değeri hiçbir kişiden (anne, baba, eş, arkadaş) kaynaklanmaz; değer doğrudan Allah'tandır, bu yüzden hiç kimse gerçek anlamda "değer verip veremez".
- Bediüzzaman'ın "dikkatle bas, batmaktan kork" sözü, insanın hangi düşünce ve duyguyu onayladığına (nereye zihinsel olarak bastığına) dikkat etmesi gerektiğini anlatır; çünkü küçük bir olumsuz duygu bile büyük hakikatleri (Allah, peygamber, ahiret bilinci) bir anda unutturabilir.
Cinler Hakkında Kısa Bir Not
İnsanlar der ki, "cinler var mı?" Mesela bu konuda da iki görüş var. "Cin diye bir şey yok, cinler işte yabancı kimselerdir" diye yorum yapanlar da var, apaçık cinleri farklı şekillerde görenler de var. Dolayısıyla bu gibi konularda İslam düşünce geleneğinde veya İslam yorum geleneğinde farklı görüşler vardır. Siz de bu görüşlerden birinitercih edebilirsiniz. Bu noktada işi uzun uzadıya tartışmanın da alemi yok, çünkü tartışarak bir yere varılmaz, bu noktalarda tam olarak varılamaz. O yüzden bu konuda iki farklı yaklaşım olduğunu söylemiş olalım. Bunu daha sonra konuşuruz yani.
"İyi misin?" Sorusuna Verilecek İki Doğru Cevap
"İyi misin" sorusuna verilecek iki temel cevap vardır — mantıklı ve gerçekçi olarak. Diğer cevapları bir cevap olarak algılamıyoruz. İşte "iyi misin?" "Çok kötüyüm." Bu bir cevap değildir. Bu insani bir cevap değildir — tırnak içinde. Veya işte "nasıl iyi olalım ki" falan, "işte böyle dert, şu, bu" falan gibi yaklaşımlar vardır, en yumuşak tabiriyle. Daha da ağır yorumlar da vardır: "işte ölmek istiyorum, yaşamak istemiyorum, hayat çok berbat, öleyim de kurtulayım" gibi böyle daha da olumsuz yaklaşımlar oluyor.
Niye oluyor? Bir şey sizin gerçek kendiliğinizi örtüyor, bu nedenle. Çok basit yani, bunun açıklaması böyle çok çetrefilli değildir, çok basittir. Bir şey sizin gerçek hakikatinizi örtüyor.
Küfür ve Kâfir: Kendi Hakikatini Örtmek
Aslında buradan bir yoruma daha geleceğim ama yanlış anlamayın, kendinizi kâfir zannetmeyin. Küfür aslında budur. Yani hakiki olmayan bir şeyin veya geçici olan bir şeyin sizin hakikatinizi örtmesi durumudur. Küfür budur, kâfir de budur aslında. Yaniörttüğümüz en temel şey kendi hakikatimizdir. Kendi hakikatini örtünce Allah'ı da örtmüş oluyorsun. O yüzden mesela "Allah kâfirleri sevmez." Tabii yani Allah kâfirlerisevmez. Neden? Çünkü çok berbat bir duruma sokuyorlar kendilerini. Kendilerini çok üzücü bir duruma sokuyorlar. Bir bakıyorsun basit bir şeyden dolayı mutsuz olmuş, mahvolmuş. İşte diyelim ki sevdiği bir insan onu terk etmiş. Hatta işte çok sevdiği bir eşyayı kaybetmiş. İşte bir arkadaşı onu hiç beklemediği bir kötü ifadede bulunmuş falan — bir bakıyorsunuz kişi kötü oluyor. Yani Allah kâfirleri sevmez, çünkü bunu yapan o sahte benliktir aslında. Onları sevmez Allah. Zaten niye sevsin? Severse size kötülük yapmış olur Allah. Yani "ben kâfirleri severim" dese, o zaman "Allah'ın sevdiği şeyle biz niye uğraşalım" değil mi, deyip geçmemiz gerekiyor. Allah niye "kâfirleri sevmem" diyor? Çünkü sizin hakikatinizi örtüyor.
Ama işte kâfir demek o demek değil. Mesela bir insan kendine dese ki genel olarak "ben çok yetersiz biriyim, ben beceriksiz biriyim, ben hiç sevilmeyecek biriyim" dese, bu küfürdür mesela — bunu itikadi anlamda demiyorum, oralara girmiyorum, onu şey yapmayın, düşünmeyin. İlkesel olarak, ilahi anlamda, mesela bir insan dese kikendine "ya ben kendimi çok yetersiz görüyorum, ben kendimi çok berbat hissediyorum, ben kendimi böyle hayattan bezmiş, yaşamak istemeyen biri olarak hissediyorum" deseniz, bu aslında tırnak içinde küfürdür. Ama bunu itikadi olarak algılamayın yani. Anlatabildim mi? Çünkü inanç olarak inanıyorsanız
inanıyorsunuzdur, o ayrı bir şeydir, bilinç olarak inanıyorsanız inanıyorsunuzdur. Ama faaliyetiniz ve eyleminiz ve bilinciniz o an bir küfür bilincidir.
Kendine Zulmetmek ve Ağzından Çıkan Söze Dikkat Etmek
Buna Kur'an kendine zulmetmek diyor: "Ey kendilerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümit kesmeyiniz." Sen kendine zulmediyorsun. Bir insan ne zaman kendine zulmeder? Kendi özünün hakikatini unuttuğu zaman kendine zulmeder.
Mesela dese ki "ben çok değersiz hissediyorum kendimi" — bu neye bağlı olursa olsun, ne olursa olsun, kendini değersiz hissediyorsan kendini unutmuşsun demektir.
Peki ne yapacaksın? Burada kastettiğimiz bir suçlama mı? Hayır. Kendimize gelmeliyiz, kendimize dönmeliyiz. "Benim şu anda içimde böyle 'sen değersizsin' diyen bir şey var." Bunu ben fark etmeliyim. "Ya gerçekten değersizim, o zaman kontağı kapat, mevzuyu bitir, ben değersizim, böyle yaşayacağım" — değil mimesela. Böyle de yapamıyorsun. Peki neye dikkat etmen gerekiyor? Bir sahteliğin senin gerçeğini örttüğüne dikkat etmen gerekiyor.
O yüzden bu anlamda ağzınızdan çıkan söze dikkat etmelisiniz. Hani bunu böyle "ya bu çok günah, işte Allah günah yazar mı?" Bir gün böyle bir yerde anlattım, biri dediki "bu günah mı, Allah bunu yazar mı?" Ya, yazmasa ne olacak? Yazmasın. Farz et kiAllah buna günah yazmıyor — ya sen kendini mi mahvediyorsun? Sen kendinibitiriyorsun. Daha ne istiyorsun? Bir de Allah günah mı yazsın sana yani? Zaten ilahisistem içinde sen kendini örtmüşsün, kendini unutmuşsun. Fıtratının o zenginliğini, mükemmelliğini, doğasını, doğal huzurunu, mutluluğunu unutmuşsun. Hani bu ilahibir yasadır. O yüzden "onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" diyor ayette.
O zaman ne demem gerekir? Soru neydi — "nasılsın, iyi misin?" İki tane doğru cevap olabilir dedim, değil mi? O iki doğru cevaptan önce dedim ki bu tür öbür türlü cevaplar çok büyük bir yanılgıdır ve insanın kendini örtmesi anlamına gelir. Peki ne tür ikidoğru cevap verebiliriz? Birisi tam bir hakikat bilinciyle şu cevabı verebiliriz: "Çok şükür iyiyim, elhamdülillah. Allah'ın mükemmelliğinden gelen fıtratımın mükemmelliğini tam idrak ediyorum, çok şükür, çok iyiyim." İkincisi, bunu bilinç olarak bilirsin ama mevcut durumda bir kısım sahte benlikler seni kuşatmaya çalışıyordur; bunu da fark ediyorsun, fark etmeye dikkat ediyorsun, kendini onlara kaptırmıyorsun. O zaman vereceğin cevap nedir? Dersin ki: "Allah'a şükür çok iyiyim ama şu an böyle beni kontrolü altına almaya çalışan, bana aldatıcı yaklaşımlarda bulunan — örneğin bir değersizlik duygusu var, bir yetersizlik duygusu var, böyle 'sevilmiyorum' gibi bir duygum var, böyle 'kimse beni önemsemiyor' gibi bir duygum var — ama elhamdülillah bunun farkındayım ve asla buna kendimi teslim etmeyeceğim." İkicevap verebiliriz, başka bir cevap yok yani. "Kötüyüm" diyorsam, "kendimi çok kötü hissediyorum" diyorsam, bir benlik tarafından işgal edilmişsin demektir. O sana kendini unutturmuş demektir. Kendini unuttuğun için, sana bunu unutturanın atmosferine kendini teslim ediyorsun demektir.
Değerin Kaynağı: Kimse Sana Değer(sizlik) Yükleyemez
Ama şuna dikkat edin. Bu tırnak içinde — hani üzerimize bir şey geliyor gibi hissediyoruz, etkileyici gibi gelir. Ama dikkat edin, etkileyici olmasının tek bir nedenivardır: onun doğru olduğunu zannetmenizdir. Doğru olduğunu zannettiğiniz için o siziçok etkiliyor. Doğru olduğuna inanmadığınız anda onun etkisi sıfır olur. O yüzden Kur'an diyor ki şeytanın tuzağı zayıftır aslında. Şeytanın tuzağı zayıftır. Ama ben diyebilirim ki şeytanın tuzağı çok güçlüdür de. Neye göre değişiyor bu? Ona inanıp inanmamana göre değişiyor.
Mesela farz et ki böyle 30 yıllık evliliğin var, eşin seni böyle çok seviyor, değer veriyor falan. Bir gün dedi ki "sana ben 30 yıldır seni kandırıyordum, sana hiç değer vermiyorum" — şöyle içinde en ufak bir kımıldama oluyorsa, sen o an gaflettesin demektir. Neden? Çünkü senin değerin Allah'tan kaynaklanan bir şey. Bir kimse sana değersizlik yükleyemez ki. Bakın hani abartmadan söylüyorum. Farz et ki 30 yıllık bir evliliğin var, 30 yılının da bütün günleri güzel geçmiş mesela, kendini çok sevilmiş hissetmişsin, eşin sana çok böyle güzel davranmış, sana kıymet vermiş falan. Bir gün — hani var ya hormonlar, böyle iddialar var, şu hormon bu hormon işte, farz edelim bir hormon nedeniyle — dedi ki "ben sana değer vermiyorum, eskiden de değer veriyormuş gibi davranıyordum ama aslında onlar da gerçek değildi, şu an yeni fark ediyorum, hiçbiri gerçek değil." Senin içinde zerre kadar bir sarsıntı oluyorsa kendideğerin hakkında, sen o an gaflettesin demektir. Sen o an aldanıyorsun demektir.
Tabii bunu duyduğunuzda içinize bir bakın, ne geliyor? Nasıl bir cümle geliyor?
Muhtemelen şu mu geliyor: "ya bu çok zor." İşte kime zor? Değerinin bir insandan kaynaklandığını zanneden insana çok zor. Öyle zannediyorsun. Mesela annen baban sana değer verdi mi? Ben hayatımda hatırlamıyorum, inşallah olmamıştır yani; 12-13 yaşından sonra olmadığından eminim de, daha önce hatırlamıyorum yani. "Annem babam bana değer verdi mi" diye bir soru sormadım yani, çünkü anne babamın benigerçekten özüm itibariyle, hakikatim itibariyle idrak edemediklerini fark ettim.
Dolayısıyla onlar artılarıyla eksileriyle davrandılar, anne babalık yapmaya çalıştılar kendilerince. Ama onlardan bir değer algısı üretimine geçmedim. Yani bana değer veriyorlar mı, ya beni hiç sevemediler, veya işte çok sevdiler, bana çok değer verirlerdi veya vermiyorlardı — hiçbir anlamı olmayan bir şey.
Yani eğer hakikaten sakince düşün — hani çok böyle spiritüel bir varlık olmanız gerekmez — bir şeyin, bir insanın değerini anne babası oluşturabilir mi? "Benim annem babam bana değer verince ben değerliyim, vermeyince değersizim." Mesela bir düşünün bunu, sakince bir düşünün. Bu ya öyledir, ya ben sallıyorum, benim kafam bozulmuş yani, ben ruhlar aleminde yaşıyorum tırnak içinde. Orada yaşadığım vakidir, hepimiz aslında orada yaşıyoruz ama sizin bilinçli yaşadığınız tabii size ait bir şeydir. Yani bir sakin bir kafayla düşünün, çok spiritüelde düşünmeyin: benim varlığım ve değerim nereden kaynaklanıyor? Ben ne ile değerliyim? Veya ne ile değersiz olabiliyorum? Bir sakince bir bakın. Ve maalesef toplumda bunun ne kadar yaygın bir yanılgı olduğunu görürsünüz değil mi? "İşte annen baban sana değer veriyor mu?"
Vermiyor. Bana sorsanız vermiyor, açık söyleyeyim. Bana hiç kimse gerçekten değer vermiyor, tam olarak. Benim gerçekten sahip olduğum değeri kimse vermiyor.
Neden? Çünkü kimse benim sahip olduğumu, Allah'ın verdiğini tam olarak bilmiyor aslında. Bu sadece benim için değil, bu sizin için de böyle. Kim bir insanı gerçekten o ruhani, ilahi özüyle görüp tanıyabiliyor? Kim birbirine ruhunun gözüyle, deyim yerindeyse, bakıyor?
Dolayısıyla hani kendimizle ilgili ürettiğimiz hikayelere dikkat etmemiz gerekiyor.
Onlara dikkat etmezseniz ne olur? Onlar sizin hakikatinizi örterler. Benim annem, babam, eşim, dostum, arkadaşım — hepsi psikolojik düzeyde kendilerince iyiinsan olmaya çalışan insanlar yani. Burada bir kınamamız da söz konusu değil. Ama onlar benim hakikatimiidrak edemiyorlar, mevcut durumda edemiyorlar. Bazen diyorum insanlara eğitim veriyorum diyor, annem diyor ki "seni kim dinliyor ki" diyor. Anlatabilir miyim, bu onun dünyası yani, bu gayet tabii bir şey. Bundan dolayı "ya bak sen benim kıymetimi bilmiyorsun ama ben göstereceğim bir gün sana" falan mı diyeceğim yani.
Ne kadar anlamsız, gereksiz bir şey yani. Veya benim değerli olup olmayışım birilerine bir şey anlatmamla, anlatmamamla mı ilgili? Değil mi? Kimse benidinlemese değersiz mi olurum? Kimse beni anlamasa değersiz mi olurum? E şimdiego içeriden diyecek ki "ama hocam insan öyle hissediyor." İşte bak orayı zaten kurcalamaya çalışıyoruz, problemimiz orası zaten. Yani bir şey sana kendini öyle hissettiriyor.
Kendi Kendimizi Büyülemek
Sonra da diyoruz ki büyü var mı? Var tabii ki. Yani sen ne diyeyim, hani kendini bildin bileli büyülenmişsin ya. Büyü var mı? Hem de ne biçim var. Bak böyle büyü var işte — öbürünü kenara koyuyorum. Hepimiz büyülenmişiz, veya büyüleniyoruz. Biri diyor ki "senden nefret ediyorum," mahvoluyorsun. Bu ne biçim bir büyü değil mi? Bir cümle söylüyor bana, "artık seni sevmiyorum" diyor, bir bakıyorsun çok çökmüşsün.
Al sana büyü, değil mi? Sen daha nerede büyü arıyorsun? Önce bu büyüleri bir temizle, diğerleri basit kalır.
Kendi kendimizi büyülüyoruz. Kendi kendimize neler neler söylüyoruz. Mesela birisidiyor ki "hâlâ bu arabaya mı biniyorsun?" — büyülüyor seni, mutsuz oluyorsun. Akşam eve gidince mutsuz oluyorsun, "arabamı nasıl değiştireceğim" diyorsun. Bak seni nasıl büyülemiş, düşünce ne etkilemiş. Bedenin kendini kötü hissediyor, böyle bir çöküntü hissediyorsun. Daha ne istiyorsun? Büyülenmedin mi? "Araban çok eski" dediğinde büyülenmedin mi? "Kombinin iyi olmamış" dediğinde büyülenmiyor musun? Büyülenmiyorsan bravo sana. Ama bu noktada ne oluyor? Farkına varmadığımız bir algının etkisi altında yaşıyoruz.
Hani bazen söylüyorum, mesela annen baban sana dese ki "seni sokakta bulduk, hatta çöp tenekesindeyken işte aldık, Allah için baktık" — içinde bir şey kımıldıyorsa, bir rahatsız oluyorsa, sen büyülenmişsin o öyle bir sözle. Sen demen lazım ki "ya orası önemli bir konu değil o kadar. Benim ailem Allah'tır, peygamberdir, evliyalardır, ermiş insanlardır, salihlerdir, şahitlerdir, şehitlerdir. Benim hakiki ailem budur." Ne
olursa olsun, biyolojik anne baban tabii ki biyolojik bir anne babadır, ama onun senin hakikatin noktasındaki gerçekliğiyle bahsettiğimiz senin hakiki ailenin gerçekliğiarasında büyük bir fark var.
Hakiki Ailen: Selman-ı Farisi Örneği
Hani meşhurdur ya, sanıyorum Selman-ı Farisi hakkında: insanlar böyle toplanmışlar, herkes böyle soyunu sopunu, atasını dedesini anıyor. Selman-ı Farisi de İran'dan gelmiş, mevcut Medine'de kimsesi yok, yani övünecek, şey yapacak kimsesi yok.
"Ben de," diyor, "İslam'ın oğluyum" diyor. Ya diyorlar, "sen de böyle retorik yapıyorsun" falan filan. Sonra peygambere gidiyorlar: "gelin bunu peygambere soralım." Anlatıyorlar. Ne dedi Selman-ı Farisi? "İslam'ın oğluyum" dedi. "Çok doğru söyledi," diyor peygamber, "benim Âl-i beytimdendir" diyor.
Bakın nasıl bir bilinç değil mi? Peki kaçınızda var böyle bir bilinç? Halbuki bizim hakikatimiz bu ya: ben İslam'ın evladıyım, ben İslam'ın oğluyum, İslam'ın kızıyım, ben hakikatte Âl-i beyttenim yani. Senin peygamberin, senin varoluşuna en yakın olan, belki anne babandan daha çok seni düşünen, senin bir hata, günah işlemen onu senin anne babandan daha fazla etkileyen, müteessir eden kişidir. Sen peygamberin Âl-i beytisin. Bakın bunu hani böyle ekstra bir şey olarak söylemiyoruz, bu peygamberin sözünden geçiyor.
Sen kendini İslam'ın oğlu olarak idrak ediyorsan — yani ben İslam'ın beni tanımladığı varlığım, yani ben Allah'ın ruhundan üflediği varlığım, asıl varoluşum buna dayanıyor diyorsan — sen eğer bunu idrak ediyorsan, sen Âl-i beyt'ten sayılabilirsin. Bunu bak peygamber Selman-ı Farisi'ye söylüyor. Bu ne kadar hakikatli bir şey yani. Buradan bakman gerekiyor. Yoksa "annen baban kim, sen kimin evladısın" — o zahiri bir şeydir. Ama hakikatte sen İslam'ın oğlusun, İslam'ın evladısın, İslam'ın kızısın. Ve peygamberin ailesindensin. O senin bir nevi manevi babandır. Hazreti Hatice senin manevi annendir. Hazreti Meryem senin manevi annendir. Hazreti İbrahim senin manevi babandır, dedendir. Senin ailen, gerçek ailen onlardır. Bu ne kadar hakikatlive ne kadar muhteşem bir şeydir. Sen bunu unutuyorsun — işte "annem beni sevmedi, beni anlamadı, beni hep eleştiriyordu, şöyle oluyordu, böyle oluyordu" ile ömrünü tüketiyorsun. Bak bakalım büyü var mı yok mu? Sen hangi sözlerle büyülenmişsin değil mi? Ondan neyle uyanman gerekir? Hepimizin ihtiyacı olan şey budur.
Kendine Yapılan En Büyük Kötülük: Kendini Örtmek
O yüzden insanın kendine ettiğinden daha büyüğünü asla hiç kimse edemez. Bu mümkün değildir. Senin kendine yaptığından daha büyük kötülüğü kimse yapamaz. Nedir bu? Bu kötülük nedir? Kendini örtmendir. Kendi hakikatinin üstünü örtmendir. Neyle örtüyorsun? Mesela diyorsun ki "kendimi çok kötü hissediyorum." Bak bunu dediğin anda büyük bir kötülük yaptın kendine.
Ha, şunu diyebilirsin: "ya ben gerçek kendiliğimin Yaradan'a ait, ona bağlı, onunla var olduğuna ve onun varlığıma değerler koyduğuna kat'i bir inancım var. Ama şu anda
böyle üzerimde negatif bir duygu var, bunu gözlemliyorum, görüyorum ve ona kendimi teslim etmemeye çalışıyorum" — bak bu nedir? Bu güzel bir şeydir. En azından tamamen büyülenmemizden daha güzel bir şeydir. Çünkü fark ediyorsun, bir şey senin gerçek kendiliğini örtmeye çalışıyor. Bir şey sana şunu dedirtmek istiyor: "ben çok mutsuzum, ben kendimi çok berbat hissediyorum, ben kendimi çok mutsuz hissediyorum, ben işte bu dünyada hak ettiğim değeri bulamadığımı düşünüyorum" diyen bir benlik tarafından kuşatılmaya çalışıldığını görüyorsun, ve diyorsun ki "bu sahteliğe karşı dikkatli olmam gerekir" — bu da güzel bir şeydir yani. Şeytanı görüyorsun, edevatındaysa, ama onun adımlarını izlemiyorsun. Ama sen şeytanı melek suretinde görüyorsun. Diyorsun ki "içimden böyle geliyor, içimden böyle kendimi değersiz hissi geliyor. Abi o ne kadar içine işlemiş." Bir dikkat et o zaman oraya, niye bu kadar içine işlemiş bir şey? Onu fark et. En azından, Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "onu dinleme" diyor. Onu dinlemek zorunda değilsin.
"Ya böyle içimde sürekli böyle bir hissiyat var" — olabilir. Gitmiyor, gitmesin. Ama ben onu dinlemiyorum. Ben onu onaylamıyorum. Ben onun sahteliğine itimat etmiyorum.
Onun adımlarını izlemiyorum. O zaman sen kendindeki o iyiliği, kendindeki o doğal huzuru, mutluluğu, dinginliği mutlaka tam olarak keşfedeceksin. Çünkü onu örten şeylere karşı uyanık davranıyorsun. Uyanmazsan veya uyanık olmazsan — ki çoğu defa o kadar güçlü ki bizi uyutuyor ve biz unutuyoruz, neyi hatırlayacağımızı unutuyoruz yani. Hani bazen derler işte, "bak şunu hatırla" — "ya neyi hatırlayacağımı unuttum" diyor hocam diyor. O kadar unutuyoruz yani, o kadar unutma tuzağına düşmüşüz, neyi hatırlayacağımızı bile unutabiliyoruz. Bunlar doğal süreçlerdir, bunlardan yılmamak gerekir, bunlar olabilir. Ama ben ısrarla ve gayretle ve tam bir ümit ve inançla kendimi hatırlamaya çalışacağım. Benim hayattaki yegâne şeyim budur. Allah "sen kimsin" dediği an, "ben sana ait olanım" diyeceksin. O şuurun olacak. Yoksa şimdi Allah size sorsa "nasılsın?" "Ya işte ne bileyim falan" mı diyeceksin? "Ya işte hayatta da çok mutlu olmadım, istediğim şeyler de olmuyor, kimse de beni anlamadı" böyle mi diyeceksin?
İnsan hacca umreye gidince ne aramalı? Allah'ı, kendini aramalı. Yoksa oraya gidip gereksiz şekilde "şunu istiyorum, bunu istiyorum" hikayesine düşmemeli. Benim arayıp da bulacağım yegâne bir hazine vardır, o da kendimdir. Kendim de Allah'tadır. Çünkü Allah senin varlığının kaynağıdır. Ona aidiyetini Allah kendiifade ediyor. Bak günah işlesem bile bunu söylüyor: "ey kendilerine zulmeden kullarım" diyor, "benim rahmetimden ümit kesmeyiniz." Çünkü sizde benim üflediğim ruh var. O hiçbir şey tarafından yok edilemez. Hiç kimse tarafından yok edilemez. Hiçbir şey tarafından gölgelenemez. Ne yaşamış olursan ol.
O yüzden her zaman şunu hatırlatıyorum: hayatta hiçbir zaman yaşadığınız hiçbir şeyi büyütmeyin. Çünkü hiçbiri büyük değil. "Büyütmeyin ama büyük" demiyorum, büyük değil, o yüzden büyütmeyin. Ama içeride bir şey diyor ki "ama sen benim yaşadığım acıları biliyor musun ya." Bak ben bilsem de bilmesem de dünyada büyük bir acı yok yani. Hakikatte hiçbir büyük acı yoktur. Neden yoktur? Çünkü hiçbir şey insanın o, Allah'ın ruhundan üflediği varlığı örtemez aslında, onu kuşatamaz, onu
boğamaz, onu etkisiz hale getiremez. Sen bir şeyi kafanda büyüttükçe aslında kendini farkına varmadan küçültmüş oluyorsun.
Vüs' ve Takat: Taşıyabileceğinden Fazlası Yüklenmez
O yüzden Kur'an'da "Allah size vüsatinizin taşıyamayacağı şeyi yüklemez" diyor. Yanikapasitenizin yetmediği bir şeyi yüklemez diyor. Bu Allah'ın sözü. Bir de Kur'an'da geçen bir dua formu var: "bazı müminler der ki, takatimizin yetmediği bir şeyi bize yükleme." Bak, birinde "vüs'" geçiyor, birinde "takat" geçiyor. "Vüs'" senin objektif kapasitendir; Allah senin objektif kapasitenin taşıyamayacağı bir şeyi yüklemez. Ama sen dersen ki "ya benim şuna gücüm yetmiyor, ben bunu kaldıramam, bu çok zor" — Allah ona mutlaka o durumu nazarı itibara alacağını söylemiyor. Yani biz buna ne diyoruz? Gerçek kapasitemiz ve sübjektif kapasitemiz — yani kendi kafamıza göre ürettiğimiz kapasite. "Ben bunu kaldıramam." Emin misin? "Bana öyle geliyor." Sana öyle gelmesi bunun gerçek olduğunu göstermez. Allah da "senin algını dikkate alacağım" demiyor. Allah kendi yaratışı üzere bir durumu dikkate alacağını söylüyor.
Allah, vüsatinizin kaldıramayacağı bir şeyi size yüklemez. Ama ben "taşıyamam" dediğim bir şeyi yükleyebilir mi? Yükleyebilir. O zaman neyi anlaman gerekir? Bir şeyisana yüklemişse, içeride bir tanesi, bir benlik sana "ben bunu taşıyamam" diyorsa, ona inanmaman gerekir.
Ama "bu çok ağır." Evet, o öyle diyor. Ona öyle geliyor. Ona çok ağır geliyor. Ama gerçekte öyle mi? Gerçekte öyle değil. Bir şey başıma geliyorsa, ben onun üstesinden gelebilirim demektir. Üstesinden gelmek illa bir şeyi yenmek de değildir. Anlatabilir miyim? Bir şeyin üstesinden gelmek ne demektir? Bir şeyin senin gerçek kendiliğini örtemeyeceği anlamına gelir. Yenilgi buradadır. Yani bir şeyi taşıyabilmek veya üstesinden gelebilmek, o şeyin — yani yaşadığın bir olayın, ister buna musibet diyelim, ister başka bir şey diyelim — yaşadığın o musibetin senin gerçek varlığını örtememesi, bilinç olarak onu örtememesi demektir. Ama bir musibet başına geldi, dedin ki "ben baktım, ben mahvoldum, ben nasıl yaşayacağım" diyorsun. Bak ne oldu? Bir hadise senin gerçek kendiliğini örttü.
Peki ne yapman gerekir? Dikkat etmen gereken nokta budur. Başına ne geldiğiönemli değil. Başına gelenle uğraşma. Başına gelenin sende nasıl bir algı, düşünce, duygu, davranış oluşturduğuna bak, ve bunun senin gerçek kendiliğini örtüp örtmediğine bak. Burası senin için asli ve kıymetli olan bir şeydir. Başıma bir şey geldi, böyle kendimi çökmüş hissettim — ha bak, orada otur ve dur sakince. Önce şunu hatırla: hakikatte aslında hiçbir şey beni çökertemez. Ama şu an öyle bir his var.
Tamam, o zaman o hisse bak. O hisse dikkat et. O hisse kendini teslim etme. Evet böyle bir his var.
Hani deyim yerindeyse, hani bazen bir uzayın böyle uçsuz bucaksız görüntüsü çekilir değil mi, bir fotoğraf makinesine girer değil mi? Peki gerçekte o resmi çekilen uzay o fotoğraf makinesine girebilir mi? Giremez. Ama işte fotoğraf makinesi o sonsuz gibiolan uzayı sana işte 30'a 40 santimetreye sığıştırıverir. Ama hakikatte bu böyle midir?
Değildir. Tıpkı bunun gibi, veya güneşe ayna tutarsın, bir bakarsın ki güneş aynada
görünüyor. Yani küçücük ayna güneşi kuşatmış gibi, onu içine alıyor. Koskoca güneşiküçük bir ayna içine alıyor gibi gözüküyor. Ama hakikatte böyle olabilir mi? Hakikatte böyle olamaz. Ama böyle bir durumda olabiliyor. Peki gerçek ne? Gerçekte o ayna o güneşi kuşatamaz. Tıpkı bunun gibi: bir duygu, bir düşünce senin bütün varlığını kuşatıveriyor. O anda ne din kalıyor, ne Allah kalıyor, ne peygamber kalıyor. Bak ne kadar garip bir durum değil miinsanoğlu için?
Büyük Görünen Küçük Şeyler: "Dikkatle Bas, Batmaktan Kork"
O yüzden Bediüzzaman diyor ki: "ey insan," diyor, "çok küçük şeyler var, çok büyük şeyleri bir cihette yutarlar" diyor. Çok küçük şeyler var, çok büyük şeyleri bir cihette yutarlar. Mesela bir mutsuzluk duygun gelir, sana her şeyi unutturur. Allah'ı unutturur, peygamberi unutturur, ahireti unutturur. Sen o mutsuzluğun içinde kayboluverirsin. "Yaşamak istemiyorum" dersin. Bak, çok küçük bir şey, bir duygu, bir düşünce senin bütün varlığını bir cihette yutabilir. Bakın bir cihet daha var: zahiri ve aldatıcı bir yönüyle. O yüzden diyor, çok önemli bir ifade, "dikkatle bas, batmaktan kork." Kısa bir ifade ama çok hayati bir ifade. Dikkatle bas, batmaktan kork. Yani ne demek dikkatle bas? Bak nereye basıyorsun? Yani hangi düşünce ve duyguyu onaylıyorsun? Çünkü o bastığın yer olmuş oluyor.
Ve bastığın yere dikkat edin. Mesela "ben mutsuzum" dedin. Biri sana sordu "nasılsın?" "Ya ne bileyim işte, işte öyle gidiyor hayat." Bak bastın bir yere, bir bataklığa bastın. Devam edersen batacaksın. "Ya işte hayatta hiç hoş değil, insan hiç mutlu olamıyor." Bak bastın, bir bataklığa bastın yani. Kötü bir zemine basıyorsun. Yanlış bir zemine ayak basıyorsun. Yani bilincinin ayakları, kendilik bilincinin ayakları yanlış bir yere basıyor. O yüzden diyor ki dikkatle bas, nereye bastığına dikkat et. Hani bazen düşünün böyle, şimdilerde gene var mı bilmiyorum, bazı yerlerde mesela işte İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma böyle mayınlı tarlalar vardır — eski Türkiye-Suriye sınırında vardı, belki hâlen var. Mesela bilinçli birinin olması gerekir seni o sınırdan geçirmesiiçin. Yoksa birine bastın, bitti. Bunlar böyledir, basarsın bitti orada, o an seni yutar o. "Hayatta kimse beni sevmedi" — battın. Neden? Çünkü çok mayınlı bir yere bastın. Çok berbat bir yere bastın.
Yanlış Sorular ve Sahte Ölçütler
"Hayatta hiç kimse beni sevmedi. O kadar mutluyum ki." Neyle mutlusun? "Allah'la mutluyum." "Ama hayatta hiç kimse beni sevmedi. Canları sağ olsun. Cennete kadar yolları var." Diyebilir misin? Tabii ki diyebilirsin, eğer kendindeysen diyebilirsin.
"Hayatta hiç kimse beni anlamadı ama çok mutluyum." Neden? "Çünkü Allah benianladı, her zaman da doğru anladı." Ne kadar güzel bir şey. Peki bunu diyemez misin? Tabii ki diyebilirsin. Ama bunu demeni engelleyen neler var? Sahte benliklerin var. "Nasıl mutlu olayım" diyorsun, "hem kimse anlamayacak hem mutlu olacağım" — yani sanki böyle paradoks yani, çelişki. İşte o paradoksu iman bilinciyle çözebilirsin: "hiç kimse beni sevmedi, hiç kimse beni anlamadı, hayatta istediğim hiçbir şey olmadı ama çok mutluyum, çok şükür." Neyle mutlusun? Allah'la. Neye
şükrediyorsun? Allah'ın yakınlığıyla. Bakın hani öyle retorik laf üretmiyoruz burada, kastettiğim şey hakikate dayanan bir şey.
Ama sen diyorsun ki "mutsuzum." Neden? "Çünkü kimse beni anlamıyor." Bu yanlış bir yer yani. Bu problematik, sahte bir yer. Sen yanlış bir yere basıyorsun. Ama diyeceksin ki "herkes öyle değil mi?" İşte bak, o da yanlış bir yere basmak. Yaniherkes öyleyse ne yapayım? Ne yapabiliriz? Farz et ki herkes öyle, herkes yanlış düşünüyor. Bakın bu da dikkat etmeniz gereken bir bataklık alandır.
Yine Bediüzzaman'ın ifadesini hatırladım: işte ona soruyorlar, diyorlar ki "herkes dünyaya meyletmiş, herkes para, mal, mülk, şöhret, itibara yönelmiş, sen nelerden bahsediyorsun?" O da diyor ki... İnsanın, diyor, aczi ve fakrı değişti mi? Bak bir pıhtıya dayanıyor hayatın, bir aort damarının yırtılmasına dayanıyor — bu değişti mi? Ölüm değişti mi? Hani ne değişti? Değişen bir şey yok gerçekte. Dolayısıyla, herkes o böyle takip ettiğin veya onların takdirini beklediğin halk, kabir kapısına kadar sana yolculuk eder, değil mi? Bak adam vefat etti, en yakını bile onu kabir kapısına kadar yolcu ediyor. Başka bir şey yok. Herkes Allah'a tek olarak gidiyor değil mi? Anan babanla gitmiyorsun.
Ya da "ya Rabbi, ben böyleydim ama anam böyleydi, babam böyleydi, arkadaşlarım böyleydi, kardeşlerim böyleydi" — böyle bir şey geçerli değil. Yani Hazreti Yusuf ne diyecekti? "Kardeşlerim kuyuya attı, bu böyle yaptı, bunlar da bana iftira attı, hiç suçum yoktu, bilindiği halde hapse atıldım, e ne yapayım işte, böyle kör kütük sarhoş geldim" mesela, haşa — böyle mi diyecek? Böyle bir algı mı geçiyor Kur'an-ı Kerim'de? Hiçbir şey yok. Ne diyor? "Teveffeni müsliminen ve elhıkni bi's-salihîn" — beni bir Müslüman olarak vefat ettir. Yani bu dünya safhasını senin iradene teslim olmuş biri olarak tamamla. Ve beni salihlerin arasına kat. Bakın ne kadar temiz bir bilinç yani, ne kadar saf bir bilinç, halis bir bilinç.
E bizim bilincimiz kırk tane hikayeyle dolu, kırk bin tane hikayeyle dolu. Peki Allah biziböyle mi yaratmış ya? Değil mi? Allah beni böyle yaratmamış aslında. Benim zihnimi, bilincimi, şuurumu çok temiz yaratmış. Dünya kadar musibet gelse, bak Hazreti Yusuf gibi olma bilinciyle yaratmış. Ne kadar muazzam bir şey, senin aslın bu aslında yani, senin içinde bir Yusuf saklı. Sen kendiiçindeki o Yusuf'un bilincini keşfetmelisin. Dünya kadar musibet gelse hiçbirinin senin gerçek kendini örtme şansı yoktur. Senin içinde bir Asiye saklı. Sana Allah bunları niye anlatıyor? Bunların hepsi senin içinde var, hepsi her birimizde var. Bizim ruhsal bilincimizde Hazreti Asiye bilinci var. Bizim ruhsal bilincimizde Hz. Yusuf bilinci var, Hz. Muhammed bilinci var.
Hz. Muhammed'e inanmak — ya, "ben peygamber olarak Hz. Muhammed'e inanıyorum," ya inansan ne olur, inanmasan ne olur? Sen Muhammed'i bilinçte olabiliyor musun? O Muhammed bilincini kendine kılavuz ediniyor musun? Yoksa içinden sahte bir benlik geliyor. Ya onlar peygamber deyip onu oraya atıyor, öbürünü öbür tarafa atıyor. Sen kiminle beraber kalıyorsun? Bir bak kalbine. Senin kılavuzun kim? Senin kulağına kim fısıldıyor?
Ha diyeceksiniz ki, "etrafımız da bizim gibi." Tamam, ne yapalım? O onların problemi.
Biz kendi problemimizle, kendi şahsi problemimizle uğraşalım. Ben, bana Hz.
Muhammed fısıldasın istiyorum kulağıma. Hazreti Yusuf fısıldasın, Hazreti Asiye fısıldasın, Hazreti Eyyub benim kulağıma, kalbimin kulağına fısıldasın. Ben onlarla ihya olabilirim. Yoksa "merak etme, sen daha iyilerine layıksın" deyip bana saçma saçma teselliler verenlerle uğraşmak istemiyorum. "İnsan psikolojik bir hayvandır" diyenlerle de uğraşmak istemiyorum. Ya işte insan böyle bir varlık yani, işte kör kütük gidiyor — hayır. Bak ben bu fısıltıları dinlemek istemiyorum. Çünkü bunlar bana gerçek insaniyeti anlatmıyorlar. Benim gerçek insaniyeti öğreneceğim yer Allah ve onun elçilerinin getirdikleri mesajdır, ve onların yaşadığı hayattır. Bana insan olmaklığını öğretecek şey budur. Bunu idrak ettiğim zaman ben insan olmak neymiş kavrayabilirim.
"Eşin seni seviyor mu?" Abi ne bileyim, sevip sevmediğini, Allah selamet versin yani. Yani sen bana bunu öyle bir bağlamda soruyorsun ki, eşim beni seviyorsa mutluyum, sevmiyorsa mutsuzum. Bana böyle soru sormayacaksın. "İşte karın sana saygı duyuyor mu duymuyor mu?" Bak yanlış bir yerden soru soruyorsun. Nesnel olarak sorsan cevaplarım ama sen bunu bana mutlu olup olmamamın üzerinden sormaya çalışıyorsun. Bu sahte bir sorudur. Ve ben böyle bir soruya cevap vermemeyi tercih ederim. Atıyorum, "eşim beni sevmiyor" — Allah razı olsun, sevse daha güzel olur, fıtratına layık hareket etmiş olur, ama bu benim mutluluğumun, varlığımın, değerimin ölçüsü olamaz. Ama bakın, bütün bu soruların altında ne yatıyor? Bu sahte hikaye yatıyor değil mi? Çünkü hepimize böyle bir yerden baktırıyorlar: "annen baban nasıldı, ya şu şeyleri vardı" vesaire. Ama ben anne babamın ürettiği, var ettiği bir varlık değilim ki.
Geçen bir arkadaş, bir baba işte çocuğuyla biraz konuşurken çocuk demiş ki "beni siz yaptınız, çekeceksiniz" demiş. Ben de dedim ki ona şunu desem bari: "seni biz yaptıysak senin bizi dinlemen lazım. Demek ki biz seni yapmamışız." Şimdi ben bir şeyi yapsam değil mi, bana tabi olur, öyle değil mi? Yanlış mı konuşuyorum? Yaniben bir şey yapmış olsam, çayı ben yaptım mesela, atıyorum, ya acı da yapabilirim güzel de demleyebilirim, limon da atabilirim vesaire. Dedim ki, "yani seni nasıl yapmış olabilirim ki, sen bana bu kadar isyankarsın ve kendiinsaniyetinden bu kadar habersin? Ben seni nasıl yapmış olabilirim?"
Zamanın İmamını Tanımak
Saat kaç? Yani ya hayatta bizi aldatan, bizi hipnotize eden fazla var. O yüzden bu zamanda dikkat etmemiz gerekiyor. Bu ahir zamanda dikkat etmemiz gerekiyor. Yanibu zamanda neyin kıymete bindiğini görmemiz gerekiyor. Kıymete binen şey dinin kıymetli gördüğü bir şey değil. Başka şeyler kıymetli görülüyor. Ve tam da hakikate aykırı şeyler kıymetli bulunuyor. O yüzden dikkat etmemiz gerekir.
Hani şiilerin biraz bir hadis olarak aktardıkları bir şeydir ama ben mana itibariyle onaylıyorum şu anlamda: söz şu, "zamanını ve zamanının imamını tanımayan gaflettedir" mealinde. Şu anlamda bunu severim: yaşadığın aslında zaman değil o.
Yani yaşadığın dönemin sosyolojik ve psikolojik dinamikleriniiyi tanıyacaksın. Neye kıymet veriyor insanlar? Neye değer atfediyor? Neyi önemli buluyor?
Mesela ben annemi hiç hatırlamıyorum, "oğlum işte babam beni çok severdi" ya da "sevmezdi, çok mutsuz oluyordum" — duymadım ben mesela. Yaşıyorlardı, yanibirbirleriyle şöyle böyle yaşıyorlardı, değil mi? Bak neden? Kadın da erkek de asıl olarak Allah'a olan bağıyla ilgileniyordu yani. Bu evlilikte hayatın bir duasıdır. Tabii kionun da gereği vardır ama, yani kadın erkeğe erkek kadına odaklanmıyordu bu kadar. Yani kendi varlık ve değerinin kaynağı ve temeli olarak eşine odaklanmıyordu. Örnek veriyorum yani bunları. Yani değerli olan nedir? Bakın Allah'ın değerli bulduğu şey nedir? Mesela "Allah sizin suretlerinize bakmaz." Bakın Instagram'a, Facebook'a herkes nereye bakıyor? Herkes suretlere bakıyor. Kendiniz de o konuda kendinizi bir tahlil edin. Neye bakıyorsunuz kendi suretiniz noktasında? Onu nasıl tanımlıyorsunuz? Onu nereye koyuyorsunuz?
Bak Allah diyor ki "ben sizin suretlerinize bakmam, ben sizin kalplerinize bakarım" diyor. "Ben sizden ahirette kalb-i selim isterim" diyor. Selim bir Mercedes isterim demiyor. Selim bir apartman dairesiisterim demiyor değil mi? Selimiye'de bir yer isterim demiyor. Selim bir kalp istiyor. Ama sen neredesin? Ben neredeyim? Oraya benim dikkat etmem gerekir. Yani yaşadığın çağ neyi dillendiriyor? Neyi öne çıkarıyor? Neyi yüceltiyor? Allah ve Resulü sana neyin değerli ve yüce olduğunu söylüyor. Eğer zamanının imamını tanımazsan — ki bütün zamanların imamı Hz.
Muhammed'dir, onun ardından gelen bütün alimler onun bir varisi gibidirler — zamanını, zamanının imamını bileceksin. Yani sen bugün Hazreti Muhammed olsan bu dünyaya, bu hayata nasıl bakardın? Bunu düşün. "Ben Hazreti Muhammed olsam bu dünyada, bu hayatta nasıl tavır alırdım, nasıl bir konum alırdım, nasıl bir vaziyet alırdım, nasıl yaklaşırdım" — demeyin ki "ya zor olurdu." Yok, Mekke'de 13 sene [zorluklarla geçti] ama nasıl yaşamış, bir bakın. Hiç — "ya işte bunlar bizi böyle eziyorlar" falan filan. Hayır. Yani hiçbir zaman kendini mahrum, mağdur, kısıtlanmış, özgürlüğü elinden alınmış öyle hissetmemiş.
Gerçek Özgürlük ve Kapanış
Kimse senin özgürlüğünü elinden alamaz. Özgürlük dışsal bir şey değildir. Özgürlük senin kendilik bilincine sahip olup olmamanla ilgilidir. Kendilik bilincine sahipsen özgürsün. Hazreti Yusuf hapisteyken de özgürdü. Öbürü zahiri bir özgürlüktür, tabii kionun da kıymeti var. Ama gerçek özgürlük dışarıda olup olmamak, istediğini yapıp yapmamak değildir. Gerçek özgürlük senin gerçek kendiliğiidrak etme bilincindir. Onu idrak etmişsen sen özgürsün.
Dünya senin başına yıkılsa, yine Bediüzzaman'ın ifadesiyle hayretle seyredersin, dersin ki "ya nasıl yıkılıyor bu alem, bu kıyamet nasıl kopacak acaba, Allah bu kıyameti nasıl koparacak" — çünkü kıyamet senin kıyametin değil. Allah'ın üflediğiruhlar için kıyamet yoktur ki. O kıyamet bedenler içindir, o kıyamet geçici olan şeyler içindir, ilahi olan şey için kıyamet yoktur ki. Sen de o kıyameti seyredersin. Bakın nasıl bir bilinç. Biz bırak böyle bir bilinci, küçücük bir hadise oluyor, altında
yıkılıveriyoruz. Peki bizi yıkan ne? Bizi yıkan o sahte kendilik algılarıdır. Onları fark edeceğiz ve bırakacağız. Bırakabilir miyiz? Çok rahatlıkla. Ne ile? İnanmayarak.
Çünkü bunlar doğru değildir. Bakın, kavga ederek değil. Gerçek olmayan bir şeye ben nasıl inanayım, değil mi? Biri sana dese ki "senden nefret ediyorum" — dersin "teşekkür ederim." Problem yok ki, o onun problemi. Nefret ediyormuş, Allah selamet versin. Onunla çatışmaya gerek var mı? Alay etmeye de gerek yok. Sen kendivarlığının dinginliğinde yaşamaya devam edersin.
Dolayısıyla arkadaşlar, bizi hipnotize eden kendilik algılarına karşı uyanık olmak zorundayız. Uyanıklık budur. O uyanıklığın zıttı olan şey de bunları kavrayamamak, anlayamamak ve onlara sürekli mağlup olmaktır. Akıllı insan kimdir? Akıllı insan gerçek kendini hatırlayan insandır, ve o gerçek kendiliğini ona unutturacak şeylerin farkına varan insandır. Bu insana akıllı denir. Yoksa IQ'su 200 olmuş, hiç fark etmez, hiçbir kıymeti yoktur. Kendini hatırlıyor mu, hatırlamıyor mu? Hatırlamıyorsa, valla IQ'su 250-300'de olsa hiçbir şey fark etmez. Ama sen kendini hatırlıyorsan, o zaman ne diyelim, spiritüel zekâda binlerce derece ilerlemişsindir.
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure ve ayet numarası verilerek doğrudan alıntılanan bir ayet yoktur. Anlatıcı üç yerde ayet içeriğine gönderme yapıyor: "Ey kendilerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümit kesmeyiniz" (Zümer Suresi 39:53 ile örtüşen bir ifade), "Allah kimseye gücünün yetmeyeceği bir şeyi yüklemez" (Bakara Suresi 2:286 ile örtüşen bir ifade, "vüs'" ve "takat" kelimeleri üzerinden) ve Arapça olarak aktarılan "Teveffeni müsliminen ve elhıkni bi's-salihîn" ("Beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat", Yusuf Suresi 12:101 ile örtüşen bir ifade). Anlatıcı bu ayetleriisim ve numara vererek zikretmediğiiçin burada tahmini bir sure/ayet atfı eklenmemiştir.
Tüm Ayet İndeksi →İlgili Sohbetler
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.
Kendine Kimin Gözüyle Bakıyorsun
Sohbette, insanın kendini genellikle anne-baba, eş, arkadaş gibi çevresindekiinsanların algısı üzerinden tanımladığı ve bunun bir yanılgı olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin, başkalarının bakışından, geçmiş yaşantılardan ve ilişkilerden bağımsız olarak Allah'ın insana ruhundan üflemesiyle var olan ilahi bir öz olduğu; kendine bakarken kutsal metnin ("ruhumdan üfledim, secde edin") referans alınması gerektiği vurgulanıyor. Hz. Âdem'in "ben nefsime zulmettim" ifadesi üzerinden, kimseyi suçlamadan, kendini hatayla değil Yaradan'la tanımlamanın önemi anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.