Allah ve Resulüne Hicret Etmek

Kısa Özet

Sohbette, “hicret”in yalnızca fiziksel bir göç değil, kişinin arayış içindeki sahte benlikten gerçek kendiliğine (Allah’a ve Hz. Muhammed’in temsil ettiği hakikate) yönelmesi olduğu anlatılıyor. İnsanın sürekli bir şeyler (anlaşılmak, sevilmek, başarı, güç, huzur) aradığı ve bu arayışın kaynağını sorgulamadığı; oysa “bunu kim arıyor, niçin arıyor” sorusunun sorulmasının, arayan benliğin sahte olduğunu ve gerçek kendiliğin zaten hiçbir şeye muhtaç olmadığını fark ettirdiği vurgulanıyor. Sohbet, Allah’ı hatırlamanın (zikrin) kalbi mutmain kıldığı, gerçek imanın çaresizlikten değil müşahededen doğduğu ve ölümün de bu bilinçle bir “Rabbe dönüş” davetine dönüştüğü fikirleriyle, “bütün arayışları bırakma” meditasyonu önerisiyle tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir şeyi çok hayati bir şekilde arıyorsanız, o arayan siz değilsinizdir; arayan sahte benliktir. - Kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla (zikirle) mutmain olur; arayışınız devam ettiği müddetçe bu, Allah’ı hatırlama düzeyinizin eksik olduğu anlamına gelir. - Anlaşılmak sevilmemekten, başarmak başarısızlıktan öz itibarıyla üstün değildir; bunlar arasında yalnızca göreceli bir derece farkı vardır, varlığımızın kıymetini belirlemezler.

Hicret Nedir? Allah ve Resulüne Hicret Etmenin İçsel Anlamı

Bugün hem bir ayete işaret etmek istiyorum hem de o bağlamda daha spesifik bir konuya değinmek istiyorum. Ayet şu: “Kimin hicreti Allah ve Resulüne ise o iyi yoldadır” mealinde bir ifade vardır. “Kimin hicreti Allah ve Resulüne ise o dosdoğru bir yoldadır, kimin hicreti başka bir şeye ise onun hicreti onadır.” Bu ne demek yani? Mesela Allah’a hicret etmek ne demektir? Resulullah’a hicret etmek, veya “Allah’a ve Resulüne ise” denildiğinde aslında ne anlamak gerekir? Şimdi en zahiri yorumu şudur: kim Allah ve Resulünün rızasını talep ediyorsa işte o doğru yoldadır gibi bir yorum yapılır. Bu doğrudur, yanlış bir şey değil. Biz biraz daha içsel yorumuna işaret etmek istiyoruz.

Bu konuda bir hadis de vardır: Mekke’nin fethinden sonraki süreçte ganimetler dağıtılırken bazı insanlar ganimet dağıtımına itiraz ederler ve en son peygamber şunu der: “İnsanlar altınlarını, gümüşlerini, develerini, koyunlarını alıp evlerine giderken siz Muhammed’i alıp evinize dönmek istemez misiniz?” Ne demek bu? “Ne yapacağız, Hz. Muhammed ile gidip ne yapacağız?” diyebilir bir insan değil mi? Bu aslında bize biraz şunu anlatıyor: insan benlik düzeyindeyken bir arayış içindedir, bir şeyler arar; bunların kendisini tatmin edeceğini, mutmain kılacağını, mutlu edeceğini, hoşnut edeceğini, kendisini iyi hissettireceğini düşünür. Ve biz bu arayışları, kendimizi bildik bileli veya hayatımızın belli bir döneminden itibaren çok güçlü bir şekilde hissederiz, sürekli olarak bunların arayışına gireriz. Bir nevi onlara hep hicret etmek isteriz, oraya ulaşmak isteriz.

Örneğin diyelim ki hastaysak şifa bulmak isteriz, yalnızsak yalnızlığımızı giderecek bir insan ararız, hayatta bir türlü başarılı olamadığımızı düşünüyorsak başarılı olmaya yöneliriz, veya çok dalgalı bir hayat içinde bugüne kadar gelmişsek “böyle sakin bir hayat arıyorum, artık bu dalgalanmayı, bu karışıklığı istemiyorum” gibi kendimizce birçok maddi veya psikolojik anlamda -manevi anlamda demiyorum, maddi veya psikolojik anlamda- arayışlar içinde oluruz. İlişkiler noktasında arayışlarımız olur, kendi hayatımızı inşa etme konusunda arayışlarımız olur; bir şeylerin arayışında oluruz. Ve arayanın kim olduğunu çok fazla sorgulamayız.

Arayan Kim? Arayışın Kaynağını Sorgulamak

Mesela bunu niye arıyorsun? Ben her zaman şunu sorarım: biri bir şey aradığı zaman önce şunu soralım, bunu niye arıyorsun? Daha da temel soruya gelirim: bunu kim arıyor? Mesela “yalnızlığımı giderecek bir arkadaş arıyorum, bir dost, veya evlenip yalnızlığımı giderecek bir eş arıyorum” - diyorum ki bunu niye arıyorsun? “Yalnızlığımı gidermek için” veya “hayatta kendime bir destek olması için” vesaire bir şeyler anlatır. Sonra şunu sorarım: bunu kim arıyor? Yani arayanın kendisi nasıl bir şey, arayan nasıl biri? Mesela yapayalnız biri mi, kendini yapayalnız hisseden biri mi, kendini zayıf hisseden biri mi, kendini hayatın içinde tırnak içinde tek başına çaresiz hisseden biri mi, nasıl biri?

İşte diyelim ki “çocuk istiyorum,” niçin istiyorsun, “soyumu devam ettirmek için” - atıyorum örnek - peki soyunu kim devam ettirmek istiyor, bu nasıl biri? Veya “yaşlandığımda bana bakacak biri olsun istiyorum” o yüzden, veya başka bir şey - neyse cevabı, önce aradığın şeyi ne için arıyorsun, biraz oraya bak; sonra da arayan kim, ona bak. Bazen aradığımız şeyin için aradığımızı az çok tespit edebiliriz, hatta bazen orayı bile sorguladığımızda farkında olmadığımız birçok şey orada ortaya çıkar. İşte “anlaşılmak istiyorum” - niye anlaşılmak istiyorsun? Sanki hiç kimse beni anlamadığında, kimse seni anlamıyor - ne hissediyorsun kimse anlamadığında? Biraz orayı bir kurcala, bir sorgula ama acele etme; sakin bir şekilde ama kaçmadan, orayı irdele. Bütün katmanlarına girmeye çalış ve korkma, bir şeyden de korkma, ne çıkacağından korkma.

Bazen bu sorgulamalarımızdan kaçınırız çünkü karşılaşmak istemeyeceğimiz bir şeyle karşılaşacağımızdan bazen korkarız. Hâlbuki korkma yani; eğer korktuğun şey varsa zaten var yani, bari bir an önce karşılaş değil mi? Hani bazı insanlar olur ya, “doktora gitmiyorum, niye, bir şeyler var da işte doktor şu var derse korkuyorum” - ya şu an zaten varsa vardır değil mi? Beyninde tümör varsa vardır, veya kalp damarlarından birkaçı daralmışsa veya tıkanmışsa tıkanmıştır; sana doktorun söyleyeceği olmayan bir şey değil ki, olan bir şeyi söyleyecek. Olan bir şeyden kaçmak çok akıllıca bir şey değil. Korkma ve orayı irdele, çekinme.

Orada sonra bunu kim arıyor? Çünkü bakın bu sorgulamayı yaptığımız zaman aslında mevcut şu anki ego bilincimizin hoşlanmadığı şeyler ortaya çıkabilir ve biz bunlardan kaçıyor olabiliriz. Ve aslında o arayan zaten gerçek kendimiz değildir; onun için korkmayın, orada ne çıkarsa çıksın. Mesela ben bazen bazı insanlara sorarım - böyle güçlü bir tabiata sahiptir, hani enneagram bilenleriniz bilir, mesela tip 8 - aslında güçlü, kararlı, kendine güvenen bir yapı. Ama aslında neyden korkuyor? Aciz olmaktan korkuyor; aciz olmaktan o kadar korkuyor ki asla kendisini aciz hissettirecek bir noktaya temas etmek istemiyor. Aslında niye bu kadar güç arıyorsun, bir sorgula bakalım; bu güç arayışı nereden kaynaklanıyor? Çünkü içeride aciz olmaktan hoşlanmayan ve aciz olduğunda kendini bir hiç gibi görecek olan bir benlik var ve sürekli öyle bir his duymaktan, öyle bir pozisyona düşmekten sürekli kaçıyor.

Veya diyelim ki o kadar ilişkilerimize odaklanıyoruz ki aslında yalnız olmaktan kaçıyoruz; o yüzden mesela arkadaşlıkların kötü de olsa devam ettiriyoruz. Niye? “Ne yapayım, Oxford vardı da biz mi okumadık” der gibi, “ne yapayım, elimdeki bunlar” deyip yanlış arkadaşlıklarımızı devam ettiriyoruz. Neden yapayalnız olmaktan korkuyoruz? O yüzden orayı fazla sorgulamayız, oradan kaçarız. O yüzden “ne arıyorum ve bunu arayan kim?” sorusu önemlidir. Şunu unutmayın: bir şeyi çok hayati bir şekilde arıyorsanız o siz değilsiniz, o siz değilsiniz.

Peki Allah ve Resulüne hicret etmek ne demektir? Allah mutlak olanı temsil eder; yani gerçek varlık kaynağımızı idrak etmek. Bu fiziksel-coğrafi bir hicret değildir - hani zahiri fiziksel bir hicrettir ama bizim burada bahsettiğimiz şey o değildir, ayette de bahsedilen o değildir zaten. Mutlaka doğru bir farkındalık yolculuğuna ihtiyacımız var; bizim bir kaynağımız var, varsam varlığımın bir kaynağı var, kökeni var, onu bulmalıyım. Bu, Allah’a hicret etmek demektir. Muhammed’e hicret etmek ve “onun için” hicret etmek ne anlama gelir? O da Allah’ın bir fert olarak bizdeki iz düşümüne hicret etmektir; yani gerçek kendimize hicret etmek. Gerçek kendine hicret edeceksin.

Mesela bakın Hazreti Muhammed, bütün insanlar etrafından dağılsa “de ki Allah bana yeter” değil mi? Bakın bu bir bilinçtir. Veyahut Tâif’te insanlar taşlamıştır ama hangi bilinçte? “Onlar ne yaptığını bilmiyorlar.” Bu kişisel algılanacak bir şey değil, bu benimle ilgili değil, bu onların bilinç durumundaki bir gölgelenmedir, bir yanlışlıktır. Kişisel algılamaz çünkü kişisel değil; kişisel algılamıyor ve kendi içinde onlarla ilgili herhangi bir tortu, herhangi bir kızgınlık, öfke, nefret, dışlayıcılık hissetmiyor. “Ya Rabbi, onlar ne yaptığını bilmiyorlar, onları affet” diyor. Şimdi aslında bu ne demek? Bu aslında hepimizin her birimizin içinde bu kendilik bilinci var demektir; aslında biz buyuz, biz hakikatte buyuz.

Ve düşünün mesela Hz. Muhammed ne arıyordu dünyada? Mesela Hira’ya çıktı, ne arıyordu, ne için Hira’ya çıktı? Eşi mi yoktu, çocuğu mu yoktu, sosyal itibarı mı yoktu, işi gücü mü yoktu, ne yoktu değil mi - hani dünyaya ait bir arayışla ilgili bir şey değildir Hira’ya çıkmak. Ama biz camiye girerken, camideyken bile, namazda bile bir şeyler arıyoruz. Farkında mısınız, namazda Allah’ı aramıyorsun; “Ya Rabbi senin huzuruna geldim, senin yakınlığından başka hiçbir ihtiyacım yok, senin yakınlığından başka bir arayışım yok, şöyle kalbimi aç, başka bir şey yok, olan şeyler egomun kırıntıları, onları boşver, ben de umursamıyorum, çok önemli değiller” diyebiliyor muyum? Diyemiyorum. Hira’ya çıkarken bile tırnak içinde arayışta olan bir benlikle çıkıyoruz değil mi? Ama peygamber öyle çıkmadı; kimse şunu iddia edemez, “peygamberin hayatında şöyle şöyle bir eksiklik vardı” diye.

O yüzden bizde bazen olur ya, “boşandım, manevi arayışa girdim,” “bilmem ne oldum, manevi arayışa girdim,” “çocuğum öldü, manevi arayış,” “iflas ettim, manevi arayış.” Şimdi hakikaten manevi arayışa giren böyle insanlar var bu durumda ama çoğunlukla aslında o tür arayışlar nedir? Tırnak içinde “dünyadan tekme yedim, başka de yok, Allah’a gidiyorum ama yolda giderken bir şey bulursam da fazla yola devam etmeyeceğim zaten” diyen bir ego ile bazen o yolculuğu yapıyoruz. O yüzden arayan kim, arayan ne arıyor? Zaten aydınlanmanın - ermek deyin, aydınlanmak deyin, kendini bulmak deyin, kendini bilmek deyin - aydınlananın arayışı olmaz; o aradığının içinde yol alır artık. Herhangi bir tatminsizlik, herhangi bir eksiklik, herhangi bir mahrumiyet hissi, herhangi bir mağduriyet hissi yoktur.

O yüzden Allah ve Resulüne hicret etmek, arayış içinde olan benliğin farkına varmaktır. Mesela bakın objektif olarak söylüyorum: hani tırnak içinde şu anki kalbimizin derinliklerine baksak, bir emarımızı çeksek, mesela her şeyi buldun, ölümsüzlüğü de buldun - mesela Allah’a dair algın, bilincin, ibadetin ne olur mesela? Hani bazı insanlar diyor ya, çaresiz olduğunuz için Allah’ı arıyorsunuz - bu kısmen doğru ama hakiki iman bu mudur? Hayır. Hakiki iman, çaresiz olduğumuz için bir teselli aradığımız durumda gerçekleşmez. Hakiki iman müşahededir, fark etmektir, idrak etmektir. Allah benim varlığımın kaynağıdır, temelidir; Allah’a inanmak kaynağıma inanmaktır, Allah’a inanmak kaynağımın farkına varmaktır, kaynağımın idrakine varmaktır. Muhammed’e inanmak, o varlığımın bu dünyada en mükemmel nasıl tezahür edeceğini, en mükemmel şekilde nasıl yaşayacağını görmektir; buna dair idrakimi tanımlamaktır.

Ben Hz. Muhammed’e inanıyorum; ne demek istiyorum? Diyorum ki Allah’ın bana verdiği gerçek kendilik, Hz. Muhammed’in bu dünyada yaşadığı hakikati idrak edebilecek nitelikte olan bir kendiliktir. Hani meşhurdur ya, bir gün Hazreti Aişe bir gece kalkar, bakar peygamber namaz kılıyor. Der ki: “Ey Allah’ın Resulü, sen Allah’ın hoşnut olduğu, razı olduğu birisin, niye bu kadar ibadet ediyorsun?” O der ki: “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” Yani ben bunu Allah tırnak içinde emrettiği için, borcum olduğu için, cehennemden kurtulmak için, sevaplarımı arttırmak için değil; Allah’a öyle bir sevgim, öyle bir iştiyakım, öyle bir muhabbetim var ki onun için ibadet ediyorum. Cennet arzusu veya cehennem korkusu değil; işte bizim gerçek kendimiz budur.

Hani bir kızılderiliye bir batılı sormuş, demiş “siz dua ederken Allah’tan ne istiyorsunuz?” “Biz” demiş “bir şey istemiyoruz, her şeyi vermiş, şükrediyoruz.” Yani o kadar çok şey vermiş ki, içinden bir teşekkür etmek, memnuniyetimi ifade etmek - gören gözüme, tutan elime, yürüyebilmeye ve onun varlığının yakınlığını hissetmeye dair o kadar büyük bir memnuniyet ve şükran hissim var ki ona teşekkür etmek bana lezzet veriyor, ben bu yüzden teşekkür ediyorum, biz dua ederken bir şey istemeyiz diyor. İstemek kötü bir şey olduğu için değil bakın; bir şeyin zirvesini anlamak çok önemli. Ve bu anlamda Allah ve Resulüne hicret etmek kendi öz köküne doğru bir yolculuktur.

Ruhumuzdan Üflenen Gerçek Kimliğimiz

Biz yeryüzünün ürünü değiliz. İşte “annem babam evlenmiş, ben de olmuşum” - öyle mi zannediyorsun? Allah seni ruhundan üfleyerek yaratmış, deyim yerindeyse. Senin gerçek varlığın orası; senin bedenin değil ki, bedenin topraktan, anne babanın hücreleri vesaire vesaire. Bu musun sen? Bu değilsin. Allah ruhundan üflemiş, ondan sonra zaten meleklere secdeyi emretmiş; yoksa Allah insan bedenine dair bir secdeyi emretmemiş, Allah üflediği ruha dair secdeyi emretmiş. O yüzden bakın meleklerin secde ettiği insana, gerçek kendimize kendimizin dahi secde etmemiz gerekir - yani oradaki secde hürmet secdesidir, kendi varlığındaki değere karşı şükran duymak, onun varlığını, hakikatini, kıymetini takdir etmek.

Allah beni insan olarak yaratmış, ruhundan üflemiş; dikkat et, bir paçavra değilsin, insanlardan bir şeyler dilenmek durumunda olan biri değilsin. Bu dilenmeyi sokaktaki dilenmekle karıştırmayın; mesela şöhret olmak istemek de bir dilenciliktir değil mi? Birilerinin seni takdir etmesini beklemek de, başarılı olup kendimi ispat edeceğim demek de bir dilenciliktir. Kime ispat ediyorsun, kime neyi ispat etmeye çalışıyorsun, kim ispat etmeye çalışıyor? Dikkat et, kim oradaki sahtekâr, kim anlaşılmak istiyor? Allah seni anlaşılmak zorunda olan bir varlık olarak mı yarattı acaba? “Anlaşılmazsam ölürüm, yazmazsam ölürüm, şunu yapmazsam ölürüm” - Allah seni böyle mi yarattı? Allah’ın üflediği ruhta böyle bir şey mi var acaba? Yoksa Allah ruhundan üflerken biz toz mu olmuşuz orada, kaçmış mıyız? Değil tabii ki, hepimiz Allah’ın üflediği ruhu taşıyoruz.

O zaman bir dur ve daha derinden kendi varlığına bak; kendini sürekli arayışta olan, sürekli bir şey arayan biri olmak algısına bir bak, acele etme. Bir bak oraya, belki baktığında başka hiçbir şey göremeyeceksin ama acele etme, bakmaya devam et, ama oraya kapılma, hemen orayı onaylama. “Evet içimde şunu arayan bir şey var” - biraz onu çözümlemeye çalış, o nasıl bir şey? Mesela var mı, nasıl var, ne olarak var? Zayıf mı, çaresiz mi, güçsüz mü, aciz mi, yetersiz mi, mağdur mu, muhtaç mı? Seni bu kadar dünyaya dilenci kılan, bu kadar muhtaç kılan ne?

Ego, Zahiri Kıyaslar ve Şeytanın Mantığı

Allah sana yeter dediğinde Allah sana ne demek istiyor? Allah sana yeter dediğinde Allah çok önemli bir şey söylüyor aslında ama bakın çok basit gibi. “Allah sana yeter” - “ya işte yeter de” - bak bir şey devreye giriyor, orada bir üçkağıtçılık devreye giriyor, “yeter, yeter de işte” diye bir şey başlıyor. Bak o işte sahte, sahte bir benlik. Allah sana yeter - ama hangi sana? Bu ego düzeyindeki sen değil o; çünkü bak, ona yetmiyor, zaten Allah’ı da idrak etmiş değil ki zaten. “Allah, her şeyin yaratıcısı olan Allah, tamam anladım, yaratmış, ne yapayım, bir arayan benlik var, Allah da onu yaratmış, e ne yapacağız?” Öyle kalırsın. Neyle baş başa kalırsın? Nefsinle baş başa kalırsın.

Bakın çok ilginç bir ayet vardır: Allah akıllarını kullanmayanlara şeytanı yakın kılar diyor, veya arkadaş kılar diyor. Aslında bu ne? Hani biz böyle şeytan deyince aklımıza çok acayip şeyler gelmesin. Mesela Allah’ı unuttuğumuzda ne devreye giriyor farkında olmadan? Sürekli bize bir hikaye anlatan bir şey devreye giriyor: “sen ne yaşadığın hayat, ne kadar şanssızsın, hep mağduriyet yaşadın, haksızlığa uğradın, kimse seni anlamadı, şu olmadı bu olmadı.” Kim bu? Kiminle arkadaşım ben, kim benimle arkadaş? Sahte bir şeyle ben arkadaşlık yapıyorum.

Bakın şeytan bu anlamda bir psikolojik analizle söyleyelim; şeytan aslında zahirci olan ve spiritüel olanı, ruhani olanı, yani Allah’ın üflediği ruhu görmeyen veya onu yadsıyan bir bilinç. Ve ne diyor değil mi? “Ben ateşten, o topraktan” - peki bir bak bakalım, kendi içindeki o benliğe bak, o benlik seni nasıl tanımlıyor? “Ben çok çaresizim” dediğinde, “beni hiç kimse anlamadı” denildiğinde, “hayatta ne başardım ki” dediğinde bu ben nasıl bir ben? Zahiri bir ben değil mi? “Dünyaya gelmişsin, annem bu, babam bu, keşke evlenmeselerdi” falan - bakın zahirci bir şey değil mi? Veya “işte şöyle bir çocukluğum oldu, böyle yaptım böyle ettim, şunu bulamadım, şunu elde edemedim, istediğim şeylere ulaşamadım, istediğim birçok şey olmadı” - bakın nasıl bir şey bu? Tıpkı şeytanın “ben ateşten, o topraktan, ateş topraktan üstündür” dediği gibi.

Mesela soruyorum size: anlaşılmak anlaşılmamaktan üstün müdür? Sevilmek sevilmemekten üstün müdür? Başarmak başarılı olmamaktan üstün müdür? Bakın egomuz tabii herhalde “evet” diyor değil mi mesela. Hâlbuki yok bunların; özde birbirlerinden üstünlükleri yok, bize bakan yönüyle. Yani biri beni anlamadığında ve anladığında gerçekte bende değişen nedir? Bende değişen bir şey yok ama içinde bir şey diyor ki “yok yok, anlaşılmak bambaşka bir şey, anlaşılmamaksa aman Allah’ım berbat, kötü bir şey.” Ne yaptı? Zahirci bir kıyaslama yaptı. Peki bunu ilk tarihte kim yapmıştı? Şeytan yapmıştı.

“Ya işte ünlüsün, tanınıyorsun, hoşuna gidiyor insanın tabii” falan diye başlıyoruz değil mi konuşmaya? “İnsanın hoşuna gidiyor” diyoruz - kimin hoşuna gidiyor? Bir baksana; ünlü olmak kimin hoşuna gidiyor, beğenilmek kimin hoşuna gidiyor, bir bakar mısın? Ve bunların üzerinden bir mukayese yapıyorsun. Evet bunların kendi içinde bir derece farkı olabilir, fakat bunlar benim varlığımla ilgili tanımı hiçbir zaman dolduramaz. Yani anlaşılmak güzeldir, sevilmek güzel bir şeydir ama varlığımla ilgili bir üstünlük veya aşağılık meydana getirmez. Mesela “sevilmiyorum, çok berbat bir şey, çok kötü bir şey; anlaşılmamak çok kötü bir şey, aciz kalmak çok kötü bir şey, bedenin hasta olması çok kötü bir şey” - hayır, bak o kadar değil. Bunlar hayatın kendi içinde göreceli olarak aralarında bir derece var, özsel olarak bir farkı yok. Yani öz varlık itibarıyla senin için bir fark yok. Ama bir ego var değil mi, o kadar büyük bir fark görüyor ki, yani birbiriyle mukayese edilmeyecek derecede büyük bir fark zannediyor.

Ha, belki ateş topraktan üstün olabilir arkadaşlar izafi olarak - o ayrı bir konu. Ama bakın dikkat edin, “ateş topraktan üstün” diyerek Âdem’in varlığını külliyen yerin dibine indiriyor; yani varoluşsal bir değer atfediyor o farka, bizim nefsimizin, egomuzun yaptığı gibi. Ya sevilmemek kadar güzel, hoş bir şey var mı ya? Yani sen Tanrı’nın kalbindesin ama kimse seni sevmiyor - var mı bir eksiklik, bir problem var mı? Aslında yok değil mi? Ama onu idrak etmekten uzak olduğunuzda o zaman her şey nereye indirgeniyor? Psikolojik düzeye indirgeniyor.

Bir tefekkür edin, mesela Allah sizi o kadar seviyor ki, Allah’ın kalbinde o kadar sarsılmaz, o kadar mükemmel bir yeriniz var ki ama âlemde bir kişi bile sevmiyor sizi - bir tahayyül edin mesela, bir boşluk oluşturur mu sizde? Hatta şefkat edersiniz - “ya sevmiyorlar mı, olsun, ben onları seviyorum” dersiniz değil mi mesela? Çünkü siz neredesiniz, siz o an nasılsınız? Varlığınızın kaynağındasınız, varlıktasınız ve o sonsuz sevginin içindesiniz. Ama insanlar sevmiyormuş - şefkat bile duyabilirsiniz değil mi, “olsun, sevmiyor ama olsun, ben onu seviyorum.” İşte İsa’nın “sizden nefret edenleri de sevin” dediği şey burasıdır. Sizden nefret edenleri ne zaman sevebilirsiniz? Kendinizi bile tam sevmezken veya kendi varlığınızın bile hakikatinde değilken düşmanınızı nasıl sevebilirsiniz, size düşmanlık edeni nasıl sevebilirsiniz değil mi? Hem sevilmeyi bekliyorsunuz zaten, sevilmeye ihtiyacınız var, bir de sizden nefret edeni seveceksiniz - “yok ya, var mı öyle yağma” falan diyor ego değil mi? Veya en azından “yapamam, ben yapamam, çok zor bir şey; beni seveni bile zar zor seviyorum, biraz sevmezse hemen tırnaklarımı çıkarıyorum” der. Ama “sizden nefret edeni sevin” diyor. Bu şu demek aslında: ey insan, gerçek kendine dön; ancak o zaman İsa’nın söylediğini yapabilirsin. Çünkü İsa nedir? Ruhullah’tır değil mi, Allah’tan bir ruhtur. O zaman sevebilirsin, o zaman gerçekten sana düşmanlık edeni de sevebilirsin; dersin ki “ne yapsın, şu an egosunda nefret ediyor, yaşadığı travmalar var, şu var bu var” - bu zararlı biri, ondan kendini korumaz mısın? Korursun, o ayrı bir şeydir; nefret etmezsin, düşmanından bile nefret etmezsin.

Sevgi arar mısın? Sevgiyi aramazsın, sevgiyi doğal olarak yaşarsın. Mesela düşünün: “sevgi arıyorum” - kim arıyor, niye arıyorum? Bir bakın bakalım: “sevilmek istiyorum, anlaşılmak istiyorum, değer görmek istiyorum, başarılı olmak istiyorum, güçlü olmak istiyorum, takdir edilmek istiyorum, ünlü olmak istiyorum, karşı cinsin beğenisini istiyorum, işte eşim, arkadaşım, dostum bana değer versin istiyorum” - insan neyi arar? Kendinde olmayanı arar değil mi? Sen değersiz misin ki değer arıyorsun? Sen sevilemeyen biri misin ki? Sen sevgiye değer olmayan biri misin ki sevgi arıyorsun? Anlaşılıp tamamlanacak olan kim? Onun neresi yaralı, neresi eksik, neresi mağdur? Yaralarının sarılmasını isteyen yaralı kim, nereden yaralanmış? Diye sormamız gerekmiyor mu? İşte bütün bunlar o temel noktaya bizi getiriyor: arayan kim ve ne için arıyor?

Allah’ı Hatırlamak, Mutmain Olmak ve Ölüme Bakış

Bakın “kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olur” diyoruz; bakın bu çok önemli bir ayettir, basit gibi ama çok önemli. Kalpler Allah’ı hatırlamakla mutmain olur; ayette zikretmek deniyor, tesbih zikri değil bu, bu böyle yanlış anlaşılmasın, hakikaten Allah’ı hatırlamakla mutmain olur. Bu ne demektir? Bu şu demektir: siz gerçekten Allah’ı hatırladığınızda arayışları bitecek bir noktadasınız; arayışınız olduğu müddetçe Allah’ı hatırlama düzeyiniz eksik demektir. Allah’ı hatırladığında mutmain olursun; Allah’ı hatırlama düzeyin ne kadar eksikse ego düzeyinde arayışların o kadar çok olur.

Mesela “daha çok yaşamak istiyorum” - niye, zorun mu var? Ne demek mesela? Allah’ı hatırlayan biri için 30 yaşında ölmekle 130 yaşında ölmek arasında ne fark var? Ama “hocam insan daha uzun yaşamak istiyor” - dikkat et, uzun yaşamak isteyen kim, niçin uzun yaşamak istiyor? Çünkü ölümü bilmiyor, ölümden korkuyor, bir sürü hikaye var orada. Hâlbuki Allah’ı hatırlayan için 30 yıl yaşamakla 130 yıl yaşamak arasında ne fark olabilir ki, sen zaten Allah’ta yaşıyorsun, sadece şu anda dünyada bir beden görünümü üzerinden o yaşayış tezahür ediyor, sen sürekli yaşayansın. Allah Kur’an’da demiyor mu “Rabbine dön”? Kime diyor bakın, hepimiz ölümü bile orada yanlış algılıyoruz değil mi - hani Allah çağırıyor, kimi çağırıyor, ölüyü mü çağırıyor diriyi mi çağırıyor? “Rabbine dön” diyor, kimi çağırıyor? Seni çağırıyor, senin bedenini çağırmıyor. Bedenini kim çağırıyor? Bedenini toprak çağırıyor, o toprağa ait zaten. Ama ölümde Allah seni çağırıyor.

Peki Allah’ın çağrısı çok mu kaçırılası bir şey? Değil mi, Cumhurbaşkanı sizi çağırsa şu an ne hissedersiniz değil mi, işte bilmem çok sevdiğiniz, ünlü biri, hayranı olduğunuz bir insan, bir yazar, bir şarkıcı sizi çağırsa ne heyecanınız olur, “aman bak ben gideceğim ha” falan. Peki Allah dese ki “dön ey kulum, Rabbine” - böyle bir heyecandan değil mi, eliniz ayağınız tutuşabilir değil mi, ama heyecandan değil mi böyle? Ne güzel, Allah beni çağırdı, ölecekmişim mesela. Aslında öyle olması lazım değil mi? Ölecekmişim ya, doktor dedi ki büyük ihtimalle bir ay sonra öleceksin - hani tabii yüzde yüz bilemeyiz de, farz edelim doğru - “aa ne güzel, bir ay sonra Rabbimin o perdesiz cemalini göreceğim, ne kadar güzel bir şey.” O bir ayın böyle mutlu mutlu geçiyor: “Arkadaşlar ben gidiyorum, hakkınızı helal edin, hepinize teşekkür ediyorum, kusura bakmayın kalmak isterdim ama çağırıyorlar ne yapalım” değil mi? Sevinerek, mutlulukla, neşeyle, sadece geride bıraktıklarından geçici bir ayrılığın hüznü olur değil mi? Yani aslında sizi de bırakmak istemezdim ama hani emir büyük yerden, kusura bakmayın, geçici bir ayrılığımız olacak, siz de geleceksiniz zaten - deyip gidersin yani değil mi?

Allah’ı hatırladığında bakın ölüm ne anlama geliyor? Böyle bir anlamı var. Mesela arayışın olmaz ya, “daha fazla nasıl yaşayabilirim, keşke daha çok yaşayabilseydim” - öyle bir arayışın olmaz. Bu, gözün toprağa bakıyor durumu değil ama yanlış anlamayın yani; “dünya size sırt çevirdiği için ne yapayım, yaşamasam da olur, bıktım zaten” falan değil bu. Yani Allah 500 yıl daha yaşasa yaşa dese, üstelik sıkıntılı bir süreç olsa, 500 yıl daha yaşarız, sorun değil; Allah öyle diyor, yaparız, sıkıntı yok, onun hatırına yaşarız. Biz Allah hatırına burada yaşıyoruz, nefsimizin arzusuyla değil; en doğal hâlimizde olsak Allah hatırına burada yaşıyoruz, nefsimizin arzusuyla veya hikayesiyle değil. “Allah keşke bir 80 falan, en azı 80’i bulayım” - niye, çok mu zorun var, ne yapacaksın? Hatta farz edin ki böyle her şeyiniz çok süper, evlendiniz, çoluk çocuk oldu falan, 10 yıl sonra yaş 35, gidiyorsunuz - ne hoş değil mi? Allah’ı hatırlasanız herhangi bir probleminiz olur mu? Ama Allah’ı hatırlamazsanız ego nerelere götürür değil mi sizi? “Çocuk ne olacak, eşim ne olacak, o ne olacak, bu ne bitecek” - bir sürü hikaye çıkarırsınız. Ama Allah’ı hatırladığınızda hiçbir arayış, hiçbir korku, hiçbir beklenti yok.

Bütün Arayışları Bırakma Meditasyonu

O yüzden ne aradığınıza bakın bir, ne arıyorsunuz, niye arıyorsunuz ve temel soru: bunu arayan kim? Hani orada kastettiğim, işte “ben arıyorum, kim olacak” anlamında demiyoruz; o benle, nasıl bir ben? Kendini nasıl görüyor, kendini nasıl algılıyor? Mesela hayatta hiçbir başarı gibi bir algı olabilir; hayatta hiç kimsenin takdirini görmemiş, hiç kimse tarafından takdir edilmemiş, “işte ben de bunu yaptım” diyeceği, böyle ortaya koyabileceği bir eser yok. Böyle algılayıp “ah keşke, ben de bu dünyaya geldim şunu yaptım kardeşim, tırnak içinde benim de dinlenilesi bir hikayem var, ben de boş yaşamadım falan, göstereceğim size, dolu dolu yaşadığımı” diyen bir ego mu bu acaba? Oraya bir bakmaya ihtiyacımız var, çünkü onun tarafından kandırılıyoruz, onun tarafından manipüle ediliyoruz; o bizim gerçek kendiliğimizi örtmüş.

O yüzden bir sakin olun, bir şey aramayın mesela; daha doğrusu arayanı bir kenara bırakın. Biri ikide bir yandan, insan şunu arıyor bunu arıyor bilmem ne arıyor - samimiyet arıyor, dürüstlük arıyor, anlaşılmak arıyor, başarı arıyor, onaylanmak arıyor, kendisini anlayacak bir hayat arkadaşı arıyor. Tamam, birileri kulağınıza sürekli bir şey fısıldıyor; sonra derin bir nefes alın, “yok ya, farz edelim bir şey aramıyorum, bakalım kendimi nasıl hissedeceğim” bir hayal etmeye çalışın. Hatta bunu mesela bir bakın: “ben bütün arayışlarımı bıraktım, bütün arayışlarımı bilinçli olarak terk ediyorum, hepsini bilinçli olarak, severek ve isteyerek bırakmayı tercih ediyorum, bıraktığım şeylerden dolayı hiçbir mahrumiyet de hissetmiyorum. Aradığım hiçbir şeye ulaşamasam da bir eksiklik hissetmiyorum, bir kayıp hissetmiyorum, bir yetersizlik hissetmiyorum, bir mahrumiyet, bir mağduriyet hissetmiyorum. Hepsine gönülden veda ediyorum. Hiçbir şey aramıyorum, hiçbir şey. Varlığım kâfi, yeter.” Varlığım kâfi, hiçbir şey aramıyorum, hiçbir eksiklik de hissetmiyorum - bu aslında sizin gerçek kendinize yaklaşma imkânı verecek bir durumdur.

Hatta bunu her gün böyle bir tırnak içinde, modernize de edelim, böyle bir meditasyon yapın mesela: “bütün arayışlarımı bırakma meditasyonu, bütün arayışlarımdan vazgeçme meditasyonu.” Mesela 5 dakika, 10 dakika: “hiçbir şey aramıyorum, bütün arayışlarımı bırakıyorum, kendimi tam eksiksiz hissediyorum, hiçbir arayışımın peşinde olmayı tercih etmiyorum.” Bunu bir dediğinizde bile, hatta bazen bunu zihninizden geçirdiğinizde bile, bazen bir rahatlığınız olur böyle. Hiçbir şeye ihtiyacınız olmasa ne olurdu? Bir düşünün bakalım; çok iyi olurdu. Ve gerçek kendiniz busunuz, hepimiz buyuz.

Allah diyor, kalpler ancak Allah ile mutmain olur, kalpler Allah’ı hatırladığında mutmain olur. Mutmain olmak ne demek? Başka bir şey arzu etmemek; mutmainlik budur, yani herhangi bir eksiklik, mahrumiyet hissi taşımıyor olmak, mutmain oldum. Ve mutmainlik teskin olmak gibi değildir. Bakın Allah Kur’an’da, son olarak bunu söylüyorum, der ki “birbirinizle sükûn bulasınız diye sizi eşler hâlinde yarattı.” Bu sükûn bulmaktır, teskin olmaktır ve bu geçici bir şeydir; mutmain olmak kalıcı bir şeydir. Kalpler Allah ile mutmain olur, yoksa kalpler eşlerle mutmain olmaz; kalpler sevilmekle, birileri tarafından sevilmekle, takdir edilmekle, onaylanmakla tatmin olmaz, teskin olur. Ego teskinidir; bir bunun doğal durumu var, bir de sahte durumu var, o da ayrı bir konu. Ama kalpler, dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olur.

O yüzden o sürekli arayış içinde olana bir dur, bir bak: kimsin sen kardeşim? Beni bu hayatta deli gibi koşturan, sonra bazen kapılan - kim beni o arayışların koşturmacasına sevk ediyor, kim fısıldıyor, kim sürekli bunu tetikliyor? Onu keşfetmeye ihtiyacımız var; onu keşfedip bırakacağız, biz o değiliz çünkü. Bakın dikkat edin, Kur’an’da hiç var mıdır “Allah sizi dünyaya bilmem neyi aramak için gönderdi” diye bir ayet? Var mı öyle bir ayet, yok, ben bulamadım, var mı, hatırlayan var mı? Hayır. Allah bize verdiği varlığın değerlerini bu dünyada yaşamak için bu dünyaya gönderdi, bir şey aramak için değil bakın. Arayan sahte benliktir, sürekli bir şey arıyor, arayan sahtedir. O yüzden onu fark etmeye çalışın, ama acele etmeden, sakin bir şekilde; ve onu yavaşça, adım adım bırakmayı öğrenin. O zaman o gerçek varlığınız açığa çıkacak. Ama acele etmeyin. Bir bakacaksınız ki içinizde çok dingin, çok huzurlu, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, varlığı tam olan gerçek kendinizi keşfedeceksiniz. O içeride duruyor, o kaybolmamış. Ama ego size sahte bir şekilde içinizi bomboş gösteriyor; bomboş değilsiniz, dopdolusunuz. Ama size boş olduğunuzu zannettiren bir benlik tarafından kandırılıyorsunuz. Peki, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı belirtilmeden şu ayetlere doğrudan veya mealen değinilmiştir: “Kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla (zikirle) mutmain olur” mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş); “Birbirinizle sükûn bulasınız diye sizi eşler hâlinde yarattı” mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş); “Allah akıllarını kullanmayanlara şeytanı yakın/arkadaş kılar” mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş); “Rabbine dön” çağrısına dair ayet (sure adı belirtilmemiş); şeytanın “ben ateşten, o topraktan (üstünüm)” sözüne dair ayet/anlatı (sure adı belirtilmemiş); Allah’ın insana ruhundan üflediğine dair ayet (sure adı belirtilmemiş). Ayrıca konuşmacının “ayet şu” diyerek aktardığı “kimin hicreti Allah ve Resulüne ise o dosdoğru bir yoldadır, kimin hicreti başka bir şeye ise onun hicreti onadır” ifadesi, bilinen kaynaklarda aslında bir ayet değil, “Hadis-i Niyyet” (ameller niyetlere göredir) olarak bilinen bir hadistir; bu, konuşmacının kendi ifadesi olduğu için metin içeriğinde değiştirilmemiş, yalnızca burada bilgi notu olarak düşülmüştür. Hz. İsa’ya atfedilen “düşmanlarınızı da sevin” sözü İncil kaynaklıdır, Kur’an ayeti değildir.

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.