Arzu, Korku ve Özün Farkındalığı

Kısa Özet

Konuşmacı önce Kur'an yorumunun öznelliğini ve "cin" kavramının ne anlama geldiğini tartışıyor, ardından şeytanın insana ancak arzu ve korku üzerinden etki edebildiğini, arzu ve korkudan arınmış bir insana tesir edemeyeceğini anlatıyor. Tevrat'taki "hayat ağacı" ve "iyilik-kötülük bilgisi ağacı" imgesini, insanın dünyayı arzu-korku ikiliği üzerinden mi yoksa saf bir deneyim alanı olarak mı yaşadığını açıklamak için kullanıyor. Sohbetin ikinci yarısında enneagramdaki dokuz mizaç tipinin her birinin özün farkındalığını hangi yönden kaybettiğini (mükemmellik, değer, yetkinlik, hakikilik, kuşatıcılık, zarar göremezlik, mutmainlik, birlik, güç/şevk) tek tek ele alıyor ve musibetler karşısında hakiki tevekkülün ne anlama geldiğini örneklerle işliyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Şeytanın insan üzerindeki etkisi ancak arzu ve korku üzerinden işler; arzu ve korkusu dengelenmiş/sıfırlanmış bir insana şeytan tesir edemez.
  • "Hayat ağacı"nı deneyimlemek, olayları arzu-korku ikiliği (iyilik-kötülük ağacı) üzerinden değil, doğal bir deneyim akışı olarak yaşamak demektir.
  • Her mizaç (enneagram) tipi, özün farklı bir niteliğinin (mükemmellik, değer, yetkinlik, hakikilik, kuşatıcılık, zarar göremezlik, mutmainlik, birlik, güç) farkındalığını kaybetmiştir; bu kayıp psikolojik örüntülerin kaynağıdır.
  • Gerçek hayır, dış olaylarda değil, insanın özünün farkındalığındadır; musibetler bu farkındalığı hatırlatan birer çağrıdır.
  • Allah kuluna asla darılmaz, kapısı her zaman açıktır; insanın hissettiği "kopukluk" Allah tarafından değil, kendi farkındalık eksikliğinden kaynaklanır.

Kur'an'ı Anlamak ve Cin Kavramı

Dolayısıyla kutsal metnin yorumu ona muhatap olan insanlara göre değişir. Bizde yanlış olarak denir ki "Kur'an bunu diyor." Hayır, Kur'an'ın bunu demediğini de biliyoruz; "ben Kur'an'dan bunu anlıyorum" demek daha doğrudur. "Kur'an bunu diyor" -Kur'an senin bilincine göre anlaşılıyor, belki de başka bir şey diyor. Bu -kelime kökeni, kelimenin kullanıldığı dönemin bağlamı- her türlü şeyi kapsıyor. Tamam, yapılıyor da son tahlilde bütün bunlardan bir sonuç çıkaran kimdir? Bir bilinçtir.

Mesela diyor ki "cin yoktur, cinler uzak memleketlerdeki insanlardır." Öyle görünmüyor; uzaklarmışlar, Musa'nın döneminden gelen insanlar, Kur'an onlara "cin" demiş diyor. Cin, görünmeyen demektir. Cenin de anne karnındaki görünmeyen, gizli olan mahluk. Ondan da destek olup, o zaten gösteriyor. "Cinnet," aklın gizlenmesidir. Dolayısıyla sana gizli olan her şey cindir diyor. Siz de o kadar okudunuz, ben ömrüm boyunca kim nasıl anlıyor beni geçmiş olduğu için...

"Bana şey garip geldi. Bir doğum kliniğinde bir hoca var, tartmışlar, 23 gram kaybetti. Bu ruh diyorlar." O da şehir efsanesi. "21 gram." "23 gram." "23 gram." Hastalar terazi yapıyorlar. "21 gram." Ama insan... "Cin ve emare... Ben de öyle biliyordum, hatta ben de öyle düşünüyorum. Çünkü o dönemde zaten kullanılan kelimeler üzerinden vahiy gelmiş. O dönemdeki Arap toplumu, kendinden olmayanlara gizli 'cin' derlermiş. Mesela 'salak' kelimesini o dönemde de kullanıyorlarmış. Yani Kur'an'daki vahiy ve emareler ne kadar öyle -açıkçası ben de öyle düşünüyorum." "Hâlâ memnunsan problem yok ama, ne bileyim, bir cin görürsün, o zaman da 'tanıştığımıza memnun olduk' dersin, bir mahzuru yok yani." "Varlıklar var olduğu söyleniyor, öyle diyeyim, bana göre var. Görenleri dinledim, görenlerin yalancısı olmam." Peygamber Efendimiz'in geçtiği yerler, Arap yarımadasında bildikleri insanlar "insan" oluyor, Kur'an onlara "insan" demiş; görmedikleri ve bilmedikleri insanlara da dünyada Kur'an "cin" diyor. Ama işte insan ve cin -peygamberi- çok eşit bir şekilde. Senin bildiğin insanlar, bilmediğin insanlar. "Ben inanıyorum var olduklarına."

"Bir şeyi referans alıp ona göre her şeyi yorumlayabilirsin, bu ne kadar akılcı geliyor?" Tabii ki akılcı geliyor, bu akılcı geliyor, bari kabul etmekte biraz da evet. Dolayısıyla burada şuna bakmak lazım: ben bilmediğimi konuşuyorum. Yani gerçekten iyi niyetle, gerçeği bulma gayretiyle baktığında, benim kanaatime sahip olursam bir şey yok. "Peki bir şey soracağım, mesela sonrasında Süleyman'dan bahsederken onun cinlerinden de bahsediyor." Zaten o da çok açık bir ayet, onlara göre iyi, onların kafasını kendi kafama takıp yorumlayabilirim. Çünkü cinlerin isimleri falan geçiyor. "Öyle düşünen insanları bildiğim için 'şeytan diye bir şey yok, şeytan insan' diyor." Bu da bir görüştür, yapacak bir şey yok. Ama peki Peygamberimiz'e de soruyorlar: "sizin şeytanınız var mıydı?" diye. "Vardı ama ben onu Müslüman ettim" deyince, onu dışarıda aramıyoruz. "Müslüman ettim" değil mi, "teslim oldu" diye, "Müslüman oldu" diye. O teslimiyeti "Müslüman olmak" diye de çevirebiliriz. Ben öyle bir yorumla öğreniyorum. Yani şeytanın etki alanı nefsin işleyiş alanıdır, ruha tesiri yoktur şeytanın. Onun için Kur'an diyor ki "benim ihlasa erdirdiğim kullarım üzerinde senin bir sultanlığın yoktur." Ermek, saf muhaliyetin idrakine ermektir, o saf muhaliyetle psikoloji ve bedeni...

Şeytanın Etkisi: Arzu ve Korku

Mesela öyle bir insanın üzerinde şeytanın etkisi yoktur. Artık şeytan o insana der ki "benim yapacağım bir şey yoktur, senin üzerinde herhangi bir etkim yok." Hani şey gibi, teflon tava var, üzerine hiçbir şey yapışmıyor, o madde vazgeçer, der ki "artık ben seni bıraktım." Neden? Tutacağı bir yer yok. Şeytanın Peygamber'e teslim olması budur. Şeytan diyor ki "Ey Muhammed, benim sana etki edebileceğim alanım dışındasın artık, sana etki edemem." Teslim olması bunlar. Zaten Kur'an'da da dikkat ederseniz şeytanın tutumu insanın o psikolojik seviyesi üzerinden işler. Geçen hafta veya bir evvelki hafta neyi konuştuk? Biraz bunu konuştuk. Şeytan aslında insanın psikolojisi üzerinden oyun oynar, psikolojisi üzerinden insanı aldatmaya çalışır. Ama tahakküm etme gücü yoktur, yani bizi zorlayamaz. Ama biz onu davet ettiğimizde -mesela diyelim ki Âdem'e ne diyor- "ebedi bir mülke sahip olmak istemez misin? O ağaca o yüzden sana böyle 'yaklaşma' denildi." Niye "yaklaşma" deniliyor? Âdem'le -saf saf yani bizim hâlimiz- niye "melek olursun" deniyor? "Ebedi bir mülke sahip olmayasın diye." Yani onun arzu tarafını tetikliyor: "ebedi bir mülke sahip olmak istemez misin?" "İsterim." Ne yaptın? İnsandaki arzuyu tetikledin. Sonra "melek olamayasın" diye onda korkuyu tetikledin: "bak, melek olamayacaksın." "Bir yük altında başarısız olmak ister misin?" "İstemem." Başarısızlıktan korkuyorsun. Sevilmemekten korkuyoruz, değil mi? İşte burada var. Mesela kötü, yanlış, kusurlu, haksız ve tutarsız olmaktan korkuyoruz; sevilmeyecek, unutulacak, fark edilmeyecek biri olmaktan korkuyoruz, kaybolacak mıyız diye. Yani arzu ve korku üzerinden şeytanın bir etkisi vardır. Sende hiçbir arzu ve korku yoksa şeytan teslim olur, "benim senin üzerinde bir şeyim yok" der.

Şöyle düşün: bir balıkçı denize yem atıyor, şimdi bir balık düşünün ki hiç yem yemiyor, sadece su içiyor, hiç katı bir şey yemiyor; siz onu neyle avlayabilirsiniz? Su yok, alamayacak bir şey yok, su zaten denizde var, neyle oltaya gelecek? Ama Mevlana'nın dediği gibi, balığı oltaya takan yem değildir, balığın yeme olan arzusudur. Balık o yeme arzu duyuyor, ona karşı bir hırsı, bir arzusu oluyor, o yüzden oltaya takılıyor. Şimdi yeme arzusu olmayan bir balığı neyle avlayacaksın? Bunun gibi, insan burada -Kur'an'ın insana dikkatle işlediği şey Âdem kıssasında budur- onun için insan arzularını ve korkularını her zaman en azından öncelikle dengelemeli, sonra sıfırlamayı bilmeli.

Hayat Ağacı ile İyilik-Kötülük Ağacı

Peki neyle eylemde bulunacaksın? Ruhsal motivasyonla eylemde bulunacaksın. Tevrat'ta hayat ağacı, iyiliği ve kötülüğü bilme ağacı diye bir şey vardır. Hayat ağacı aslında şu anlama gelir: sonsuz ve mutlak olan yaratıcı sınırlı ve göreceli bir âlem yaratmış, o âlemde sen o göreceli ve sınırlı olan varoluşu deneyimlersin, bunu yaşarsın. Bu yaşam ağacıdır. Bunu yaşaman için olabildiğince arzusuz ve korkusuz olman lazım, korku ve arzudan uzak olman lazım. Korku ve arzu olursa o zaman iyilik ve kötülük ağacına dönüşüyor o amaç.

Mesela arzu ettiğin bir şey var, etmediğin bir şey var; sevilmek istiyorsun, sevilmemekten rahatsız oluyorsun. Bak ne oldu? İki kutba ayrıldın. Güzel olmak istiyorsun, çirkin olmak istemiyorsun. Ama hep kedilerden örnek veriyorum: hani kedi var ki "ben çok güzelim" veya öbürü "ben çok çirkinim, o benden daha güzel" diyen bir kedi topluluğu var mı? Aralarında yarışan, güzellik yarışması yapan bir kedi topluluğu var mı? Yok. Onu insan denen topluluk yapıyor. Hangi topluluk daha mütekâmil? Düşün, ne yapıyor? Ayrıma başlıyor: "ben genç olmak istiyorum, yaşlı olmak istemiyorum; güzel olmak istiyorum, çirkin olmak istemiyorum; şu boyda olmak istiyorum, bu boyda olmak istemiyorum; sevilmek istiyorum, sevilmemekten korkuyorum; başarılı olmak istiyorum, başarısız olmaktan kaçınıyorum." O zaman hayat senin için ne oluyor bu yaratılış hâlinde? İyilik ve kötülük ağacına dönüşüyor. Çünkü artık sen hayata arzu ve korku üzerinden bakıyorsun.

Mesela sıcak havayı seviyorsun, bu havaya "kötü" diyorsun -kötü bir hava diyorsun. Niye kötü bir hava? Çünkü sen sıcak havayı seviyorsun. O zaman soğuk hava kötü bir hava olur. Sıcağı sevmeyen içinse güzel bir hava olabilir. Senin arzuna, ihtiyaç hissettiğin şeye ve korkularına göre sen artık yaratılışı tanımlamaya başlıyorsun. Mesela birisi seni sevmiyor, "ne kadar kötü bir insan" diyorsun. Hayır, o kötü bir insan değil, o seni sevmeyen bir insan. Bu kadar. Ama bu objektifliği yaşayabiliyor musun? Zorlanıyorsun. Ne olarak bakıyorsun? "Bu insan kötü." Niye? Diyelim ki kaba bir insan, onu sevmiyor; şunu diyemiyorsun: "bu insan şu özelliklere sahip bir insan." Bu bir insan. Mesela seni aldatan bir insan; bu bir deneyim. Eğer hayat ağacı olarak bakarsan bu bir deneyim; egonun aldatılmama arzusu ve aldatılma korkusu açısından bakarsan iyilik ve kötülük ağacı. Niye iyilik ve kötülük ağacı onaylanmıyor, oradan tattığında düşüyorsun? O ağaçtan tadıldığı zaman, yasak elma yenildiği zaman ısırılmış ya, sembolize ettiği şey o. Onlar demiyor ki "bilgi ağacı," bilgi ağacı değil; iyilik ve kötülük üzerinden bütün hayatı algılıyorsun. O zaman sürekli bir psikolojik düşüş hâli yaşıyorsun.

Hangi insan var ki "hayat benim için, 60 yaşına geldim, hayat benim için tatlı şeyleri deneyimlediğim bir varoluş âlemiydi, çok şükür, deneyimledim, gidiyorum" der? Öldüm, öleceğim, 60 yaşında farklı şeyleri deneyimledim; sevilmeyi de sevilmemeyi de, dikkate alınmayı da alınmamayı da, bilinmeyi de bilinmemeyi de deneyimledim, başarıyı başarısızlığı hepsini deneyimledim; ve şimdi tekrar aynı şekilde insan olarak probleme dönüyorum. Ne yaptın? Sen hayat ağacına bakmış oldun. Öbürü, "işte dünyaya geldik, dünya çok zor, sevilmedin, önemsenmedin, dikkate alınmadın; çok sevildin, mutlu oldun" -iyilik ve kötülük ağacı, mutluluk ve mutsuzluk ağacı. Ne yaptı seni? İki kutup içinde sürekli yaşattı, o iki kutbun sürekli gerilimini yaşattı; bazen çok mutlu oldun, bazen çok mutsuz oldun ve sürekli o iki kutup arasında gidip geliyorsun. O yüzden gerçek anlamda huzur bulunmadan; huzur, iyilik ve kötülük ağacının dalında oturmakla olmaz. Böyle oturursan rahat edemezsin.

Gerçek Varlığın Huzuru

Aynı zamanda tabii, "gerçek" kelimesi de bazen izafi, bazen yanlış anlamda kullanılıyor -o anlamda da kullanılıyor. Gerçek anlamda var olmakla, gerçek varlığın farkında olmakla ve mutlak varlığın huzurunda olmak aslında; "huzuruna çıkmak" diye kullanılıyor zaten, yani gerçekliğine ulaşmak. Aynen, aynen. Yani bizim dikkat edeceğimiz şey şudur: sen hayat ağacını mı deneyimliyorsun, iyilik ve kötülük ağacına mı yaklaşıyorsun? Psikolojik düzeyde tabii ki sevildiğin olur, sevilmediğin olur; başarılı olduğun olur, olmadığın olur; istediğin bir şeyin gerçekleştiği durum olur, gerçekleşmediği durum olur. Sınırlı olan psikolojik düzeyde bu zıtlıkları yaşarsın. Ama kendini buradan ibaret gördüğünde, yani sadece psikolojik benlik olduğunda, o zaman sen o ikilemlerin içinde ömür boyu yaşayacaksın. Başka bir çıkışı yok. Ama onun üzerinde bir varlığın olduğunu keşfettiğinde -ki bunu keşfetmen için o aşırı biçimde kutupların arasında gidip gelmemen lazım- o yüzden bizim kadim geleneğimizde şey var: "fazla gülme." Aslında ne demek istiyor? Böyle bir şeyi bulduğun zannıyla abartma. O gülmenin başka yönleri de var mı? Hani sufilerin veyahut kâmil insanların hep söylediği şey nedir? "Ne dünyada kazandığına çok sevin, ne de kaybettiğine üzül." Yani o ikilemin içinde gidip gelme. Çok sevinen insan, çok üzülmeye yatırım yapmış demektir. Gördünüz mü? Mesela evlendiğine çok sevinirsen, boşandığına çok üzülmek zorundasın. Bu şu demek değildir ama yanlış anlaşılmasın: "üzülmemek için sevinmeyeyim" demiyoruz, bunu kastetmiyoruz. Şunu demek istiyoruz: sende öyle bir öz varlık, öz kendilik var ki, o zaten gerçek anlamda saf bir mutluluk ve huzurun içindedir. Bir de psikolojik düzeyde bir benliğin var ki, o da kendince şuna sevinir şuna üzülür, ama bak o benliğin fazla üzüntüsü ve fazla sevinci manidardır. "Çok sevinirsen Allah onun acısını çıkartır" diye bir suç-ceza meselesi olarak görmüyoruz bunu. Buradaki temel şey şu: sen psikolojik düzeyde çok fazla sevinmek, çok fazla üzülmek ikilemini yoğun şekilde yaşarsan, bu senin kendi özüne dair farkındalığını örter, onu fark etmene engel olur. Temel mesele budur. Yoksa halk arasında "çok gülme, bir şey başına gelir" derler ya, mevzu bu değil, meselemiz o değil kesinlikle. Mesele şu: sen o psikolojik benliğe çok fazla odaklanmakla ve çok fazla ona gömülmekle, en derinde, en içte var olan gerçek varlığını fark edemez hâlini alırsın. Ama şey bu: onu fark etmemiz için o psikolojik düzeyimizin bir denge içinde olması lazım. O yüzden mesela bunu şöyle söylerler: "ne varlığa sevin, ne yokluğa yerin." Bunun altındaki şey bu. Bu, kişinin psikolojik anlamda dengelenmesine hizmet eder. Bir süre sonra da en içte ve derinde olan varlığını fark etmesine imkân tanır. O perde ne kadar incelirse, o perdenin arkasındaki, altındaki görünmeyen şey o kadar görünür hâle gelir. Ama biz psikolojik benliğimizin gürültüsünden özdeki dinginliğe, huzura geçemiyoruz. Mesela düşünün, ben sürekli bir şey istiyorum, ya bir şey istiyor ya bir şeyden korkuyor. İsteği ve korkuyu nötrlesen bir derdin kalır mı?

Rahatlıkla bir derdin olmaz. Fakat buradaki isteği ve korkuyu nötrlemek, psikolojik anlamda bir küntlük, bir depresif isteksizlik anlamında değil; "bir şeye ihtiyacım yok, bir şeyden de korkmam gerekmiyor" hâlidir. O zaman insan hem psikolojik yanını dengeler, onun aşırı iniş çıkışlarından kurtulur, hem de özüne dair bir imkân açmış olur. Mesela düşünün, böyle "gencim, ihtiyarım, şu oluyor, bu oluyor" diye zihniniz dolu olsa, hangi ruhsal huzuru hissedeceksiniz? Buna imkân var mı? Sürekli bedeninize, psikolojik anlamda bir şeye sahip olma, olamama, bir şeye erişme, erişememe iniş çıkışında yaşıyorsanız, derinde neyi bulabilirsiniz? Zaten oraya bakmıyorsunuz, bakamazsınız zaten. Mesela bir beden ve bir psikolojik benlik olmadığınızı düşünün, bunların dışında ne olduğunuzu bilmezsiniz. İnsan niye uyuyunca rahatlıyor? Bunlar azaldığı için rahatlıyor. Onun için dikkat edin, çok fazla kaygıları, korkuları, istekleri, gerçekleşmemiş beklentileri olan insanlar uyuyamıyorlar, zor uyuyorlar; ya da uyuyor ama tam uyuyamıyor, tam dinlenemiyor. Neden? O kadar ağır bir yük. Senin, yani şu zahiri dünyada bile o yük sana izin vermiyor, o huzura, sükûna, dinginliğe geçmene izin vermiyor.

O yüzden niçin işte bütün o kutsal kitaplarda Âdem'le ilgili bir vurgu var? Ağaç diye okuyoruz, elma diye okuyoruz; biraz anlaşılır bir dile sokarsak nedir? Yaradılışa arzu ve korku üzerinden bakmaktır. Yaratılışa arzu ve korku üzerinden bakıyorsan sen şeytanın tuzağına düşmüşsündür, onun ayartmasına bakıyorsun demektir. Hakikaten insan hiçbir şey istemeyecek mi? Hayır, isteyebilirsin, tehlikeli ve zararlı olan bir şeyden de kaçınabilirsin, ama bunu abartma. Mesela bir şey istedin; olsa güzel olur, psikolojik anlamda beni mutlu eder; olmadıysa da canı sağ olsun, olmayabilir. Ne oldu? "Hayır olmalıydı" diyemiyorsan, niye olmuyor diye Allah'a, insanlara, dünyaya kızıyorsan, orada sen arzuyu seni perdeleyen bir şey hâline getirmişsindir. Yoksa mutlaka bir insan bu dünyada birçok şey isteyebilir, ama en son tahlilde şunu diyeceksin: "bu benim asli ihtiyacım değil, olur olmaz, olursa psikolojik anlamda hoşuma gider, olmazsa da hiç problem değil." Dediğinde ne olur? Arzunun bulutları seni perdelemez. Veyahut şöyle ifade edelim: o arzunun bulutu güneşi görmeni engellemez. Ama arzularını, isteklerini ölçüsüz bir biçimde talep edersen ve onlara gömülürsen, o zaman o bulut güneşi görmene engel olur; hava sana karanlık gelir, hava kapanmış olur. Neden? O arzu bulutları güneşi örtüyor. Veya korku bulutları.

Altılarda çok dikkatinizi çeken bir şey var: bazen böyle aşırı korku durumları yaşadıklarında, "sanki korku bir yerden gelecek, beni yakalayacak" hissediyorlar hep. Oturumlarda bunu hissediyorlar. Hâlbuki yok kardeşim, niye bu kadar abartıyorsun, "şunun olmasını istemiyorum" -tamam isteme, ama olursa da hayatın sonu değil, değil mi? Mesela düşün, aç kalan hayvan bile oraya buraya saldırmaz; bakıyor, kıtlık var, yiyeceği bir şey yok, ölüme yatıyor, ne yapsın, gelmiyor yani. Ama ego bir şeylerden korkuyor, hep korkuların üzerinde. Aslında korku da bu anlamda kişiyi kısıtlayan bir şey. "Başarısız olursa ne olacak?" Başarısız olur. Ne olacak? Bir konuda yetersiz olduğun ortaya çıkabilir veya yetersiz olduğunu görebilirsin, olabilir, öyle kabul et; değiştirilebilir bir şeyse pozitif anlamda değiştirebilirsin, bu ayrı bir şey. Ama neden bu kadar korkuyorsun? Evlat acısı yaşamaktan korkuyorsun? Niye bu kadar korkuyorsun? Annenin babanın ölmesinden korkuyorsun, yalnız kalıyorsun? Niye bu kadar yalnızlıktan korkuyorsun? Sevilmemekten korkuyorsun. Kendini dünyada gösterememekten korkuyorsun. Yetkin biri olamamaktan korkuyorsun. Aslında bütün korkuların sebebi ne? Şimdi Âdem nasıl şeytanın aldatmasına kapıldı? Bir şeyi unuttu. Ben de öyle, insan unutkanlıkla malûldür. Bir şeyi unuttu. Biz de ancak bir şeyi unutunca o arzu ve korkulara kapılıyoruz. Mesela düşünün, evi olduğunu unutan biri kendini dışarıda gördüğünde "sokakta kalmış biri" olarak görülür mü? Ama evinin olduğunu hatırlasan "sokakta kaldım" demezsin, çünkü evinin olduğunu biliyorsun. Ama evinin olduğunu unutunca kendini sokakta kalmış gibi görürsün.

Özün Farkındalığını Kaybetmenin Dokuz Hâli

Şimdi bu enneagramda insanların neyi kaybettiği, neyi unuttuklarıyla ilgili tabii ki mizaçlara göre güzel bir değerlendirme var. Aslında en temelde şunu diyebiliriz: özün farkındalığının kaybıdır en temel şey. Bu öz aslında neyi bize veriyor? O özde ne var? Bu mizaçlara göre değişik şekillerde tecrübe ediliyor.

Mesela birilerinde özün mükemmelliğinin unutuluşu söz konusu. Özünün mükemmel olduğunu unutunca, psikolojik anlamda, maddi anlamda, dışsal düzeyde mükemmeliyet oluşturmaya çalışıyorsun. Hâlbuki özünün mükemmel olduğunu bilsen, o zaman o dıştaki mükemmeliyet arayışı dengeli olacak, olmasa da problem olmayacak.

İkilerde ise o öz varlıktan gelen değerin kaybı var. Yani aslında senin o öz varlığın çok değerli, ilahi kaynaklı bir şey; sen bu anlamda çok büyük bir değer taşıyorsun. Bunu kaybedince, bu sefer ilişkiler üzerinden, sevilme üzerinden, ilgi ve değer görmek üzerinden bir kendilik değeri hissetmeye çalışıyoruz. Neden? Çünkü o öz değerinin farkındalığı durdu, onu unutmuşuz.

Üçlerde o özün yetkinliğinin kaybıdır. Yani o aslında her şeye yetkin, onun yetkin olmadığı, yetersizliği olduğu, beceriksiz olduğu bir şey yok. Ama bunu unutunca ne oluyorsun? Bir güç olarak diyorsun ki "ben başarılı olmadım, yetenekli olmadım, becerikli olmadım, en iyisini ben yapmadım, yapamadım" -ne hissediyorsun? Bir yetersizlik, beceriksizlik ve bundan ileri gelen bir eksiklik hissediyorsun.

Dördüncüler hangi açıyı kaybediyor? O öz varlığının hakikiliğinin ve asıl kökeninin o olduğunun farkındalığını kaybediyor. Senin hakiki varlığın o. Yoksa sen böyle duyguların üzerinden var değilsin. Duygularını köpürtmene gerek yok, duygularını derinlemesine ve bütün yoğunluğuyla yaşamak için bunları abartmana gerek yok. Hayaller üzerinden o duyguları yaşayıp kendini onun üzerinden var hissetmene gerek yok. Senin hakiki bir varlığın var ve hakiki olan odur. Aynı zamanda senin kökenin de odur. O zaman insan neyi idrak ediyor? Dünyaya, maddeye dair kökenine odaklanmıyor artık. "Annen kim, baban kim, nerede doğdun, ne yaşadın" -zaten önemli değil, hiçbirinin ağırlığı kalmıyor senin üzerinde. Yarın öbür gün annen baban sana "seni çöplükten aldık" dese sıkıntı yok; "ben gökten geldim, maddem itibariyle, bedenim itibariyle yerdenim" algısını taşırsın. Ama öbür türlü kendini annen, baban, coğrafyan, yaşadığın yer vesaire üzerinden tanımlamaya kalkarsan, yaşadıklarından ibaret bir kimliğin olur. Eğer yaşadıkların seni hoşnut etmişse kendi kimliğinden biraz memnun olursun, yaşadıklarından tam memnun değilsen kendinden memnun olmazsın. Ama o özün farkındalığı olsa, o öz hem hakikidir hem senin asli kökenindir; o zaman hiçbir şey seni bu anlamda travmatize etmez.

Beşlerin kaybettiği şey, o özün aslında her şeyi kuşattığının ve her şeye nüfuz ettiğinin farkındalığının kaybı. Öz varlık her şeyi kuşatır ve her şeye nüfuz eder. O zaman gereksiz yere sınırlamalar koyma, gereksiz yere kendini izole etme, gereksiz yere kendini kapatma; bütün varoluşu öz olarak gör, içten içe özünün her şeyi kuşattığını, her şeye nüfuz ettiğini gör. O zaman varlığa ve hayata açıklıkla bakarsın, kendini soyutlayarak, kapatarak bakmazsın.

Altılarda, varlığın zarar göremezliğinin farkındalığını kaybediyor. Senin öz varlığın hiçbir şeyde zarar görmez, hiçbir şey senin öz varlığına zarar veremez ve öz varlığın her şeyin ötesinde, hiç etkilenmeden kalabilecek bir güce sahiptir. Nasıl mesela elması kolay kolay çizemezsin değil mi? Altının anlaması gereken şey hem zarar göremezliğinin farkındalığı, hem de her şeyin ötesinde bir güce sahip olduğunun farkındalığıdır, ta ki mizacın olumsuz noktalarına düşmesin. "Zarar görür" -neyin zarar görür? Bedenin. Peki sen beden misin? Değilsin. Neyin zarar görür? İşte diyelim ki kendini özdeşleştirdiğin kimliklerin. "Önemli birisin" -önemsiz olmaktan kaygı duyuyorsun; "birileri seni destekliyor" -desteklenmemekten kaygı duyuyorsun. Neyin desteklenecek? Desteklenmediğinde zarar gören nedir? İnsan mizaç itibariyle "ben" diyor. İşte bakın temel şey o: o özün farkındalığı kaybedilince "ben zarar görüyorum, ben ölebilirim, zarar görebilirim, ihtiyarlayabilir, desteksiz kalabilirim" diyoruz. Bütün o korkular özün farkındalığının kaybından ileri gelir.

Modern psikolojinin tavrı ne? Bu psikolojik alanda bir denge oluşturmaya çalışıyor; onun için hiçbir zaman tam bir denge ve huzuru modern psikoloji ve onun terapi tarzı sağlayamaz, izafi olarak sağlayabilir. Kişiyi mutlak olarak korkudan kurtaramaz. Onun için o Kur'an'daki ayette "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" diyor. Korku var, bir de hüzün var, değil mi insanlıkta? Hüzün neyden geliyor? Arzularımızın gerçekleşmemesinden. Veyahut da elde edip sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeylerin elimizden gitmesinden hüzünleniyoruz. Peki ayet neyi ifade etmiş oluyor? Diyor ki "onlar için korku ve hüzün yoktur." Yani onlar özlerinin farkındadırlar, özlerinin farkında oldukları için psikolojik düzeydeki korkuyu ve hüznü aşmışlardır. İşte evliya budur.

Evliya var mı yok mu diye hep tartışıyoruz -"bütün Müslümanlar evliyadır" diyen var, "yok, öyle değil öyle değil" diyen var. Şimdi buradan baktığın zaman belli oluyor: evliya var mı yok mu, evliya nasıl bir şeydir, o zaman netleşmiş olur. Özünün idrakine, farkına varan evliyadır. Orada anlaşılmayan bir şey de şu: Allah her şeyin velisidir ama sen Allah'ın velisi istersen, sen ona dost olabilirsin. O senin dostun. Bediüzzaman güzel bir yorum yapar bu konuda, bir soruya karşı der ki: "Allah sana senden daha yakındır ama sen nefsaniyetin, cismaniyetin itibariyle" -bunu Türkçeleştirirsek, modernize edersek, psikolojik benliğin nedeniyle ondan nihayetsiz derecede uzaksın. Tıpkı ne gibi? Gözünü kapatırsın, güneşi göremezsin; güneş seni görüyor deniyor ama sen güneşi görmüyorsun. Allah sana yakın, ayet onu diyor: "Allah bütün müminlerin velisidir." Ama sen bir mümin olarak onun velisi misin? Yani o yakınlığı, o mutlak varlığı idrak edebiliyor musun, fark edebiliyor musun? Fark edersen orada velayet davranmış olursun.

Şimdi Allah hepimizin velisi, hepimizin dostu, hepimizin yakını, hepimizin sırdaşı. Ama biz onu fark edemiyoruz. Hani mecazi âşıklar derler ya, bir gün bir insan başka birine âşık olur ama der ki "onu çok seviyorum ama haberi yok." Şimdi Allah da bu durumda: Allah bizi çok seviyor, bizim haberimiz yok. Bunu söylüyor da biz anlamıyoruz. Allah diyor ki "ben sizin dostunuzum, yakınınızım, size her şeyden daha yakınım." Bu kadar, benim yerimdeyiz -Allah aşkını ifşa ediyor ama biz farkında değiliz. İşte veli olmak aslında bu bütünlüğün sağlanmasıdır. Allah'ın sana olan yakınlığının, dostluğunun, sevgisinin, aşkının senin tarafından idrak edilmesi ve senin de aynı şekilde ona teveccühün. O zaman ne oldu? Çember tamamlanmış oldu. İşte biz o özün farkındalığını tam idrak edinceye kadar bu bütünlük tamamlanmayacak. O zaman neyin içine gireceğiz? Korku ve arzunun çemberine gireceğiz. Yani o iyilik ve kötülük ağacı...

Bazı dalları insana izafi bir mutluluk sağlar, bazı dalları da üzüntü ve mutsuzluk verir veya korku verir. Mesela insanların bir kısmı sonbahar olunca üzülür, mahzunlaşır: "istemiyorum yaprakların dökülmesini." "İşte havadan hoşlanmıyorum, geceden hoşlanmıyorum" der; bahar geldiğinde ise "gündüzden hoşlanmıyorum" der; hep bunlar iyilik ve kötülük ağacının bir dalına tutulmaya çalışmaktır. Fakat iyilik ve kötülük ağacı hiç dallanmaz mı? Sen şunu diyemezsin: "ben hep mutlu olacağım." Bunu diyemezsin, eğer psikolojik benlik düzeyinde yaşıyorsan hep mutlu olamazsın, sürekli olarak korkularından emin olamazsın; eğer psikolojik benlik düzeyinin sınırlarına hapsolmuşsan. Ama özüne dair bir farkındalığın varsa veya en azından buna dair bilgiyi kabul ediyorsan, ne olmuş olursun? Psikolojik benliğin etkisini kendi üzerinde azaltmış olursun. İşte onun için dinin iki düzeyi var: bir, seni psikolojik olarak biraz dengeler; iki, seni psikolojinin ötesine taşır. Bugün "din psikolojisi" denen şey dinin psikoloji üzerindeki etkisini inceler ama din ondan ibaret değil, din onunla sınırlı değil, din seni psikolojinin ötesine taşır.

Musibette Hayrı Görmek

İşte Yunus Emre'deki mesele aslında psikolojinin ötesine geçmişti. Mesela diyelim ki Yunus Emre'nin başına bir musibet geldiğinde "ben Allah'a döndüm, ona dönüyorum" der; musibete ne oluyor? İşini görür, gider. Ama psikolojik düzeydeyseniz ne dersiniz? "Allah bir musibet verdi ama arkasından rahatlık gelecek, işte vardır bunda da bir hayır." Ya buradaki hayır ne biliyor musun? Buradaki hayır, senin psikolojini aşman yönünde sana verilen mesajdır. Biz neye bakıyoruz? Psikolojik düzeye bakıyoruz: "bir olumsuzluk oldu, vardır bunda da bir hayır" -görebilene. Sana ne çağrısında bulunuyor o musibet dediğin şey? İşte Kur'an'ın ifadesiyle "malda, mülkte, kendi nefsinizde, sevdiklerinizde, ticaretinizde Allah eksiltme yapar" diyor -biz bunu eksiltiriz- "sabredenleri," yani idraki derinleşen ve o konuda hikmet üzere yaşayanları müjdele. Demek ki Allah şunu der: "ben bir musibet veririm, mutlaka onda bir hayır vardır." Kur'an'da böyle bir ayet var mı, tam bu şekilde? Bilmiyorum, belki de yoktur. Şunu söyleyebiliriz: hiçbir olumsuzluk nihayete kadar devam etmez, hep bir döngü, inersin çıkarsın. Sen hayrı nerede göreceksin? Hayır senin özünün farkındalığındadır. Özünü fark edersen işte hakiki hayır olur. Hatta "kime hikmet verilmişse ona büyük bir hayır verilmiştir" diyor Kur'an. Hikmet nedir? Hikmet, özünün idrakidir, özünün idrakinden kaynaklanan bilinç düzeyidir, bu bilinç düzeyinin ilmidir. Eğer sana hikmet verilmişse, yani özünü idrak etmişsen, öz varlığının farkındaysan, sana işte hayır o zaman verilmiştir. Yoksa Allah sana dünyada madde olarak azlık verir, çokluk verir, şunu verir bunu alır -bu değil mi mesela? Hasta olursun sonra sağlığına kavuşursun, şu olur bu olur -bu değil. Bu izafi düzeydeki hayır ve şerdir. Asıl hayır bu değil. O hayırda hiçbir zıtlık, hiçbir negatiflik yoktur. Ama sen dualite düzleminde kalmaya devam ediyorsan bir olumsuzluk yaşıyorsun, "vardır bunda da bir hayır" diyerek üzerinden hayır bekliyorsun, en son çatlıyorsun: "hani nerede bu hayır, ben bunda bir hayır görmedim."

Sen diyelim ki biri seni hayal kırıklığına uğrattı. Sen neyi göreceksin? "Ya, ben insanlara dayanıyormuşum, insanları kendime dayanak görüyorum." Bir insanın bir şeyi -her neyse- benim gerçek dayanağım bir insan olabilir mi? Benim gerçek dayanağım, özüm, özümün kaynağı Allah'tır. İşte hayır o. Biri seni aldattı, biri seni hayal etmediğin bir noktada hayal kırıklığına uğrattı; ne anlaman gerekiyor bunu? Yanlış bir yerden bakıyorsun. Sana onu hatırlatır. Senin alacağın hayır odur. Bakın o zaman bir insanı kötülemezsiniz, gereksiz yere çatışmazsınız.

Hep söylediğim şeydir: Allah peygambere diyor ki, "eğer onlar" -söylediği kişiler sahabelerdir, o dönemde iman edenlerdir- "topukları üzerinde dönecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter, o ne güzel dost, ne güzel vekildir." Neyi anlatıyor bize? Bak, peygambere söylenen bu şeyi bugüne taşıyalım. Bugüne taşıdığımızda şunu görürüz: ne zaman hayatta bir kırılma, bir üzüntü, bir hayal kırıklığı, bir olumsuzluk yaşarsan, "Allah ne güzel vekildir, ne güzel dosttur" bunu diyebiliyor musun? Yoksa seni kandıran veya suistimal eden veya üzen veya hayal kırıklığına uğratan insanın arkasından bir beddua mı okuyorsun, ona sövüp sayıyor musun? Kur'an dikkat edin ne diyor? "Hepsi dönebilirler" diyor, "dönerlerse de ki Allah bana yeter." Yani özünü, özünün kaynağı olan Allah'ı hatırla. O zaman bak kimseyle çatışmazsın.

Mesela düşünün Peygamber bir kimseye "yazıklar olsun sana, nasıl böyle yaptın, senden böyle bir şey beklemezdim" dermiş mi? Hiç böyle bir şey yok, kimseye sitem yok. Niye yok? Psikolojik olarak düşününce bunun ne kadar zor olduğunu görüyoruz. İşte psikolojiden düşünme, psikolojinin ötesindeki şeye varmaya çalış. Yoksa psikolojiden bakarsan bunu bir gün sabredersin, iki sabredersin, üç dersin, dört dersin -insanın da bir sabrı var. O insanın sabrı değil, egonun sabrıdır. Egonun bir sabrı vardır hakikaten.

"Hocam, Hz. İbrahim'le ilgili 'tek başına bir ümmet' diyor, bunu da bu şekilde alabilir miyiz? İkincisi de bir ayet-i kerime var, diyor ki 'Allah sana darılmadı, senden vazgeçmedi de.'" Şimdi o belli bir zaman vahyin kesilmeye başladığı bir dönemde, o zamana kadar Peygamber Efendimiz'e her türlü zorluk, musibet geldi, en sevdiklerini kaybetti vesaire, onda hiç yıldırma etkisi yapmadı; ama Allah'ın kendisinden vazgeçtiğini zannettiği zaman kötü bir dönem yaşadı. Bu ayette "bu şekilde yıldırmayız" deniyor. Evet, şimdi burada Hazreti İbrahim'in "tek başına bir ümmet" olması, hem birey olarak deyim yerindeyse özünün farkındalığı ve özünün Allah'a bağlılığının idraki içinde -o başlı başına kendi kendine ayakta duran, kendi kendine var olan bir varlık; aynı zamanda da bütün âlemi de kendinden bilen ve kendinde gören bir âlem. Yani "İbrahim ve diğerleri, ötekiler" demiyor. Orada İbrahim, taşıyla toprağıyla her şeyi, bütün insanların her şeyini kendinde gören, kendinden gibi gören kuşatıcı bir şuura sahip; hakiki insan, deyim yerindeyse "ben ve öteki" ayrımından da kurtulmuş.

Öbür noktada mesela peygamber neye dikkat ediyor? "Acaba ben Rabbimi hoşnut kılmayacak, Rabbimin hoşlanmadığı bir şey mi yaptım acaba" diye düşünüyor. Bak, dikkat ettiği nokta o. O ayetle bize bakın neyi hatırlatıyor? Allah'tan insana sitem yoktur. Allah'ın insana herhangi bir kapı kapaması yoktur. Gönül kapısı açıktır diyor, çalmadan gir içeri. Bu nedir? Hakiki aşk şuurudur. Gerçek âşık hiçbir zaman kapısını kapatmaz. Aşk bunu icap ettirir. Aşkın kaynağı ne? Allah. Sen onun kapısına gideceksin, kapıyı açar mı açmaz mı diye böyle bir şey olacak mı? Böyle bir şey mümkün değil, onun kapısı her daim açıktır. Sadece sen kendi açından o kapıyı görmeni engelleyen, onu perdeleyen bir şey varsa ona bak.

Mesela bir hadiste vardır: "Allah kulunun kendisini affetmeyeceğini düşünmesinden hoşlanmaz" diyor. Yani diyor ki bak, sen ne hata ne günah işlemişsen işlemiş ol, önemli değil, benim rahmetim o hatayı, o günahı affedecek sonsuzluktadır. Böyle mi zannediyorsun? "Tövbe etsem Rabbim beni affeder mi?" Yok öyle bir şey, kesin affeder. İşte 30 yıl, 50 yıl, 60 yıl boyunca günahkârsın, isyankârsın, hatta Allah'a her noktada isyan etmişsin, inkâr etmişsin; fark etmez, 60 yıl boyunca inkâr etmişsin, isyanının yanlış olduğunu anladın; Allah'ın kapısı açıktır. Ve o ayet bize aynı zamanda onu hatırlatır: mesela orada Allah diyor ki peygambere, "böyle 'Rabbim beni terk etti, darıldı' gibi şeyler düşünme; bunların benim katımda bir manası, bir gerçekliği yoktur. Ben sana hiçbir zaman darılmam, hiçbir zaman terk etmem. Böyle bir şeyi aklından bile geçirme."

Ben çocukluğumda hatırlıyorum, okuldan arkadaşlarımla yaramaz arkadaşlara takılmıştım, geç kaldım, eve gitmedim; "kaçacağım" dedim. Şimdi eve gideceğim, bana diyecekler ki "nerede kaldın, niye kaldın." "Ben kaçacağım" dedim, çıktım, böyle 500 metre, 100 metre uzakta bir tepelik var, bir dağ var, bir şey -İstanbul'da. Baktım baktım baktım, karanlık falan, eve döndüm; baktım hiçbirinin haberi yok, "nerede kaldın, merak ettik" bile demediler. Anlatabildim mi? İnsan kendi kendine bazen böyle bir şey kuruyor: "bana kızacaklar, şu olacak, bu olacak." Yok, orada da öyle bir şey yok, ben kendi kendime kurmuş gibi olmuşum. Allah da öyle: insan "Allah beni terk etti, Allah beni gözden çıkardı, Allah bana darıldı" diye düşünür ama yok öyle bir şey.

Halk arasında "kopuk" diye bir tabir var, toplumdan kopuk, dengesiz, uyumsuz -ip kopuk yani, demir gibi. Aslında bu kişinin Allah ile irtibatı kopuk. Yani Allah irtibatın kopuk olmasından rahatsızdır. Aslında Allah tarafından o irtibat kopuk değil, bizim tarafımızdan kopuk; bizim kendi bakış açımızdan biz kopuk olduğumuzu zannediyoruz. Bu şuna benzer: bu odada elektrik var ama sen ya gözünü kapatmışsın ya da elektrik düğmesini kapatmışsın; ama o elektrik burada var. Sen kendi perspektifin açısından, kendi pencerenden meseleyi yanlış bir şekilde değerlendiriyorsun. Onun için insan o ayetin işaretiyle hiçbir zaman Allah hakkında en küçük bir olumsuzluğu düşünmemeli. "Allah bana darıldı mı, Allah katında hiç kıymetim yok mu" -böyle bir şey mümkün değil. İnsan onu düşünürse şeytanın tuzağına düşmüş olur.

O yüzden Kur'an diyor ki -ancak hakikati bilenler için olur- Allah varsa, nasıl ümitsiz olabilirsin? Allah mutlak varlık, sonsuz kudret sahibidir; o zaman sana nasıl ümitsiz olabilirsin? Ama Allah'ın tecellisi senin kafandaki sınırlarla sınırlıdır, değil mi? Dünya hayatım bitmişse ebedi hayatım var, sınırlı değil. Dolayısıyla hiçbir zaman insan ümitsiz olmamalıdır. Ümitsizlik Allah'a bakmaz, insanın kendi benliğinin yanlış algısına bakar. Acı, ümitsizlik, karamsarlık, Allah hakkında olumsuz düşünme -bu anlamda olumsuz düşünme demek: "Allah beni affetmez, bu kadar büyük hata işledim, Allah beni nasıl affetsin" demek. Allah'ı sen ne zannediyorsun? Aksine, Allah senin günahını bağışlamayabileceğini düşünmenden hoşnut olmaz. "Nasıl böyle düşünürsün, benim bağışlamayabileceğimi nasıl düşünebilirsin, böyle bir şey nasıl olabilir, hakkımda nasıl böyle düşünürsün" diyor. Neden? Çünkü O sonsuz ve mutlak varlıktır. O yüzden hiçbir negatifliğe Allah müsaade etmiyor. Peygamberine de orada üslupça "Rabbim, sana darılmadım" der gibi bir şey söylüyor. Ama hayatın işleyişi içinde iniş çıkışlar olabilir; bir şeyi fark etmek için Allah'ın sana yaşattığı bir olay, bir konu olabilir, sen oradan alacağın manayı al.

Öz Varlığın Mutmain Hâli ve Bir-Bütünlük

Yedi verebilir miyim, evet, "altınlarda" dediler: o öz varlığının gerçekte mutlu ve mutmain olduğunun farkındalığını kaybetmiş. Yani o öz varlığın bizatihi mutlu ve mutmaindir, bir eksiklik yok, bir mutsuzluk hâli yok, bir karamsarlık, bir boşluk durumu yok. O öz varlığın kutsal bir neşeye, kutsal bir tatmine, kutsal bir tokluğa sahip. "Şunu deneyemedim" -hiç öyle değil, eksiklik hissetme, "şunu yaşamadın" -problem değil, senin öz varlığın tam ve mükemmeldir, mutludur, mutmaindir ve kutsal bir neşeye sahiptir. O yüzden sen egonun mutsuzluğunu yaşadığında özündeki mutluluğa ulaşmaya çalış; hemen egonun üzerinden atraksiyon yapıp mutlu olmaya ve ekstra neşe üretmeye çalışma, o neşeyi doğal hayatın akışına bırak, ekstra atraksiyon yapma. Böyle maymunlar vardır, ekstradan heyecan yaparlar ama orada da bir şey yok, oradan oraya atlarlar falan filan; aslında ne yapıyor? Özünü fark edemediği için yerinde duramıyor. Özünü fark etse huzuru bulacak; hayatın o izafi neşesini, hareketliliğini, değişimini, deneyimini de akışı içinde yaşayacak, ekstradan zorlamaya gerek olmayacak. Çünkü senin aradığın mutluluk orada değil. Sen eğer gerçek neşeyi, huzuru, tatmini bulmak istiyorsan özünü fark et, onu idrak et. Gerçek aradığın şey orada.

Sekiz: bir ve bütün olduğunun farkındalığını kaybeder. O bir ve bütün olduğunun farkındalığını kaybedince ben ve öteki ayrımına giriyor ve tahakküm etmeye çalışıyor, baskın uygulamaya çalışıyor veya o şeyi kendine ait kılmaya çalışıyor -herhangi bir mesleği, eşyayı kendine ait kılmaya çalışıyor. Hâlbuki öz varlık her şeyi içeren ve ikiliği taşımayan bir şeydir. Onun için en katı şekilde ikiliğe düşenler ağırlıklı olarak sekizlerdir. Hemen çatışmaya girerler: "ben ve sen" derler, hemen ben ve sen üretmelerinin sebebi o.

Sen şeye giriyorsundur, algısına düşüyorsundur. O yüzden bir ve bütünüz. Öz varlık bir ve bütünmüş, karşıdaki bunu algılamasa da gerçek böyledir. Varlık birdir ve bütünmüş, varlıkta ikilik yoktur, gerçek öz varlıkta ikilik yoktur. O yüzden öz varlığın idrakine varmış bir sekiz, diyelim, bir düşmanlık, bir ötekileştirme, bir dışlama tuzağına düşmez. Ama psikolojik benlik düzeyinde bir sekiz ne yapıyor? Hep o "ben ve öteki" gerilimi, "ben ve öteki" çatışması. "Ben güçlüyüm, o güçlü"; "ben hâkim, o hâkim"; "ben sahip olacağım, o sahip olacak" -hep onların gerilimine düşüyor. Çünkü neden? O öz varlığın bir ve bütün olduğunun farkındalığını kaybediyor ve ego odaklı güç, ego odaklı sahiplenme tuzağına düşmüş.

Hani meleklerle ilgili bir hikâye var ya Kur'an'ın içinde: Allah diyor ki "ben yeryüzünde bir beşer yaratacağım." Melekler "kan dökecek" diyorlar. Aslında onlar neyi görüyor? Beden ve psikolojiyi görüyorlar. Sonra Allah üflüyor, onlar da secde ediyor. Anlatabiliyor muyum? Yani o ne düzeyi? Onunla da ne anlatılmış oluyor? Şunu anlatıyor: diyor ki bize, beden ve psikolojik benlik düzeyinde -sen o düzeyde kaldığında- kan dökücü olarak zarar veren, kendine yazık eden, başkalarına yazık eden bir varlık hâline gelirsin. Çünkü psikolojik benliğin mantığı ona dayanıyor: "ben" öteki'ne dayanıyor. Geçen bir çocuğa sordum, dedim ki "işte seni seviyor" -bu şu an, sağlam anlamda bir şey- dedim, "o sevdiğin kız," dedim, "başka biriyle mutlu olacağını görse ve evlense ne yaparsın?" "İstemem" diyor. "Niye istemiyorsun?" Psikolojik benlik hemen ne yapıyor? "Ben ve öteki" ayrımı yapıyor. Hâlbuki özde olsa "ne güzel bir şey" diyecek, değil mi? Ama psikolojik benlik "hayır" diyor. Ben sürekli, bak, kendini de gerilime, kaygıya, bazen öfkeye, bazen üzüntüye sokuyorsun, âlemi dövüyorsun. Onun için psikolojik benliğin üzerinden huzur, selamet ve barış yurdu kurulamaz. Dünyada niye hep savaşlar var? Çünkü hayat psikolojik benlik üzerinden yaşanıyor. O yüzden problemler var, o yüzden bir sürü meseleyi çatışma, gerilim meselesi yapıyoruz. Dolayısıyla orada meleklerin o sorusu anlamlı bir durumdur: beden ve psikolojik boyutta kalırsa bu problem sürer.

Dokuz: öz varlığının gücünün ve şevkinin farkındalığını kaybetmiş. Yani o öz varlıktan gelen bir güç var, bir şevk var, bir aşk var. Bu idrak edildiğinde kişi duyarlı, şevkli, gayretli ve canlı olur. Onu kaybettiğinde psikolojik benliğe ve bedene düşer. O zaman "güçlü müyüm, yapabilir miyim, yapamaz mıyım" diye düşünür, böyle bir şevki kalmaz, bir uyuşukluk hâli yaşar; zeminde bir uyuşukluk olabilir ama özün farkındalığı ortaya çıkınca orada bir güç var, orada bir şevk var, orada bir aşk var. O varoluşun hem birliğini fark ediyorsun hem o güçle hayata aktif bir şekilde, canlı bir şekilde, etkin bir şekilde, dikkatli bir şekilde katılıyorsun.

Neyi Kaybettiğimizi Hatırlamak

Dolayısıyla biz aslında neyi kaybettiğimize bakmalıyız, psikolojik düzeyde neyi elde edeceğimize değil. Oradaki temel şey budur. Neyi kaybettiğini hatırlamak zorundayız. Neyi kaybettiğini hatırlarsan o zaman neyi arayacağını da tanımlamış olursun, anlamış olursun. Mesela Âdem ne yaptı? "Dünyaya düştük, ne yapalım burada, evlenelim, çoğalalım, işim olsun, kariyer yapayım, şu olsun" diye durmadı. Bir mahzunluk oldu, tövbe etti, kaybettiği şeye döndü. Kaybettiği şeye döndü ve Allah ona kelimeler verdi; yani ona kaybettiği şeyin farkındalığını nasip etti. O da hakiki bir insan olarak, Âdem olarak dünyada yaşadı. Eğer biz neyi kaybettiğimizi unutursak hayatımız psikolojik düzeyde bir hikâyeden ibaret kalır. O hikâye de ilk zamanlar dengeli ve güzel bir hikâye olmaz. Ama neyi kaybettiğini unutmaz, onu arar ve onu hatırlarsan, o zaman gerçek anlamda varlığının dengesini bulursun. O zaman psikolojin seni olur olmaz aşırılıklara götürmez, hiçbir zaman seni psikolojik düzeyde düşebileceğin çukurlara düşürmez. Onun için insan kaynağına döndüğünde dengesini bulur.

O zaman olur işte Hz. Mevlana'nın dediği: pergelin bir ucu merkezde ve sabit, diğer ucu daire çizer, bütün âlemi dolanır. Nedir o merkez? Özündür. Pergelin bir ucu merkezde değilse, sen özünde değilsen, senin âlemi dolaşma imkânın yoktur, 72 milleti dolaşamazsın, daire de çizemezsin, sürekli karalarsın. Bazı çocuklar olur, pergelle bir daire çizmeyi ilk önce tam öğrenemez, hep o sabit durması gereken uç oynar yerinde; oynayınca da çocuk güzel bir daire çizemez. Şimdi biz de öyle: bir ucumuz sabit olacak, o sen merkezindesin. Öbür ucu ne çizer? O kaderdir, her şey olabilir. Sen daire çizsen de çizmesen de problem değil, sen zaten merkezdesin. O zaman insan arzuların ve korkuların hapsinden kurtulur. İşte evliya dediğimiz o zaman.

O yüzden biz neye bakacağız? Arzularımızı ne olursa olsun gerçekleştirmeye değil, veyahut gerçekleşmediğinde mutlu, kederli, üzüntülü olmaya değil; buraya odaklanmayacağız, bu bizi hiçbir yere götürmez. Bunu insana da bu şekilde söylememek durumundayız, insanı böyle tanımlayamayız. İnsan tabii ki üzülüyor -hayır, insan üzülmez, böyle bir şeye bu şekilde üzülmez. Tıpkı Peygamber Efendimiz'in çocuğu vefat ettiğinde gösterdiği şey gibi olur: her şeyin hakkını verir, göz yaşarır, kalpte bir hüzün olur, fakat Allah'ın takdirine tam bir rıza ve teslimiyet vardır. O da çok önemli bir şeydir. Olduğunda her şey geldiği yerine döner. Peygamber diyor mu ki "ne kadar genç öldü, çocuk öldü" -böyle bir şey yok. Ebu Talib vefat etti, Peygamber öyle bir şey yapmadı; Hz. Hatice vefat etti, bakın, gözün yaşarması, kalbin -Bediüzzaman'ın ifadesiyle- geçici bir ayrılığın hüznünü duyması ayrı bir şeydir. Bir kayıp hissi yaşamak ile üzüntü ve acı yaşamak ayrı bir şeydir.

Sen diyelim ki zahiren birisini bir yere yolcu ediyorsun, geçici bir ayrılığın hüznü olabilir. Ama "ben onu kaybettim" diyorsan orada merkezî bir problem var demektir; orada bir şeyler kopmuş, bir şeyler yerinden çıkmış. Sen nasıl bir insanı kaybedebilirsin? "Babamı kaybettin." Nerede kaybettin? Hiç kaybetmedin, geçici bir ayrılığın hüznü var. O saf ruhaniyette olursak, yine Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "birimiz dünyada, birimiz doğuda, birimiz batıda, hatta birimiz dünyada birimiz ahirette olsak bile bir ve beraber sayılabiliriz." O da ayrı bir ifade: saf ruhaniyette geçici bir ayrılık dahi yoktur. Birimiz doğuda, birimiz batıda, hatta birimiz ahirette, birimiz dünyada olsa bile bir ve beraber sayılabiliriz.

O zaman insanın tek derdi -deyim yerindeyse Mevlana'nın bahsettiği gibi- "sen kamışlıktan koparılmış bir neysin" diye asıl neye dikkat çekiyor? Kaynağına dön, kaynağını hatırla. Nereden koptun? Senin kökeninle kaynağın ne? Ama şimdi biz bunu ne yapıyoruz? Böyle güzel edebi anlatılarla dramatize ediyoruz, öyle değil yani. Senin bir kaynağın var, bir kökenin var; özüne dön, özünden hakkını al. O bir bütün, sen bunu da idrak edersin. Ya da o ayrılıktan gelen hüzünle, kederle, acıyla, bazen korkuyla dünyaya dolanırsın ama hiçbir zaman çareni ve şifanı bulamazsın.

Onun için mesela maddi anlamda yetim öksüz bir çocuk vardır; ne yapılır? Gerçek annesini babasını kaybetmiş; ne yapar? İşte bir başkası onun başını okşar veya onun yetimliğini unutturmaya çalışır. Veyahut çocuk annesinin memesini kaybetmiş, ona emzik verirler, değil mi, sustururlar. Çok da ilginç bir şeydir aslında, bir emzikle bir çocuğu susturmak ne kadar büyük bir şey; bir insan da öyle. Bizim bir sürü emziklerimiz vardır. O rahmani göğsü kaybettiğimiz için, o sonsuz, mükemmel ve mutlak olan Allah'ın yakınlığını, sevgisini, dostluğunu kaybedince, işte yalancı emzikler olan izafi dostluklarda, yakınlıklarda, ilişkilerde tatmin arıyoruz. Bakın öyle olduğu için aslında yaşadığımız süreçleri de dengeli yaşayamıyoruz. Dedim ya, Allah ne diyor peygambere? "Eğer onlar dönerse de ki Allah bana yeter." Biz öyle olmadığında ne yapıyoruz? Bir kere biz dağılıyoruz, sonra bizi dağıttığını düşündüğümüz insanı dağıtmaya çalışıyoruz. "Yazıklar olsun" diyoruz, "Allah belanı versin, şöylesin böylesin" diye, değil mi? Hâlbuki bak, kaynak sabitse, o bağ varsa, sen hayatın içindeki süreçlerde ve ilişkilerde dağılırsın ama negatiflik yapmazsın. Diyeceğin şey mesela, biri seni aldattı; şunu dersin: "bak sen aslında ilahi öze sahip bir varlıksın ve bu sana yakışmıyor" dersin. Bak ne güzel bir tutum olur değil mi? Yoksa "Allah belanı versin, beni yıktın, mahvettin" demezsin öyle. O idrak seni o yatay düzlemde, yani dünya hayatında da dengeli kılar.

Biz niye bu anlamda hayat dengesini kaybediyoruz, niye olumsuzluklara, travmalara karşı bu kadar tehdit hissediyoruz? Niye insanlar bunca travmadan eskisine nispetle çok daha fazla etkileniyorlar? Çünkü merkezden iyice kopmuşuz. Ne kadar kopmuşsan o kadar travmatize oluyorsun; ilahi özünü ne kadar unutursan, ona dair farkındalığın ne kadar azalırsa, yatay düzlemde, psikolojik düzlemde o kadar dağılırsın. Onun için bir insanın maneviyatının, ruhaniyetinin ölçüsü, dünyada yaşadığı zorluk, musibet, kayıp ve acılar karşısındaki tutumunun ölçüsünde veya ölçüsüzlüğünde belli olur. Ölçüsüzsen en azından o anda özünün dışındasın demektir.

Düşünün peygamber, her konuda dengelidir: savaşta da, evliliklerinde de, arkadaşlıklarında da, mücadelesinde de -aynı bir şeylik yok. Biz o zaman neye bakacağız? Mesela benim hayatımda çok temel bir kırılma noktası var: birisinden umulmadık bir vefasızlık görmüştüm, ilk defa hayatımda kalbim kırılmıştı, çünkü çok yakın bir arkadaşlığım vardı. Sonra baktım niye kalbim kırıldı? Çünkü o kadar özdeşleşmişim ki, kendimi onunla bir bütün hissetmişim ki, o tahmin etmediğim tutum beni orada yıktı. Dedim, bunu çözmem lazım; hiç bunu insanla uğraşmadım, çünkü mevzu o değil dedim. Niye ben böyle oldum, niye ben böyle oldum diye düşündüm, neye dayanmam gerektiğini, neyle bir ve bütün olduğumu, sahibimin kim olduğunu, bana en yakın olanın kim olduğunu idrak etmeye başladım. Onu idrak ettiğinde artık o problem çözülür. Ben hayatta kimseye sitem etmem, sitem edeceğim bir durum hatırlamıyorum. Ama şunu biliyorum: ne kadar ilahi kaynağımdan düşünce olarak, farkındalık olarak uzaklaşırsam o derece sitemim artar, öfkem artar, alınganlığım artar, hepsi artar. Neden? Çünkü merkezden uzaklaşınca yaşadığın bir olay anında seni dağıtır. O zaman kaybettiğimiz şey merkezimizdir, özümüzdür. Onu bulacağız, onunla gerçek anlamda varlığımızın farkında olacağız ve onunla yaşayacağız. O zaman bütün hayat -artısıyla eksisiyle, musibetiyle, kolaylığıyla, zorluğuyla- hepsi bir deneyim olur. O zaman hayatı gerçek bir deneyim olarak yaşarız, iyilik ve kötülüğün ikileminden kurtuluruz.

Kötülüğün bilgisi de bir şeydir; "bir şey var iyi, bir şey var kötü" anlamında değil. Oradaki izafiliği, sen o izafi noktayı doğru bir nazardan telakki etmiyorsun, kendi öznel bilincin üzerinden yorumluyorsun. Bir şeye "iyi" diyorsun, olmaz öyle bir şey mutlak anlamda. Bazı arkadaşlar "çok kötü bir hava" diyor -kötü hava değil, soğuk hava. Soğuk havaya "kötü hava" demeyelim. "Bir şey ben bulamadım, arzu ve korku üzerindeki egemenliğini bitirdi" diye bir şey geçiyor ama." Aynen. "Erdiğinizde ne oldu diye soruyorlar." Buna zaten "arzu ve korku üzerindeki egemenliklerini bitirdi" cevabı veriliyor. Çünkü bu işin en temeli şu: fark ettiğin şey değil, yaşattığın şey olur. Arzu ve korku senin üzerindeki egemenliğini bitirir.

İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur." (sure adı belirtilmemiş) - "Eğer onlar dönecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter, o ne güzel dost, ne güzel vekildir." (sure adı belirtilmemiş) - "Allah sana darılmadı, senden vazgeçmedi." (ayet-i kerime olarak anılıyor, sure adı belirtilmemiş) - "Malda, mülkte, kendi nefsinizde, sevdiklerinizde, ticaretinizde Allah eksiltme yapar; sabredenleri müjdele." (sure adı belirtilmemiş) - "Kime hikmet verilmişse ona büyük bir hayır verilmiştir." (sure adı belirtilmemiş) --- ---

İlgili Sohbetler

İmtihan ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, Bakara Suresi 155-156. ayetler üzerinden "imtihan" olarak adlandırdığımız korku, açlık ve eksilme hallerinin aslında birer "olgu" olduğunu, bunların üzerine kurduğumuz acı/mahrumiyet/değersizlik hikayelerinin ise bizim ürettiğimiz sahte bir bilinç katmanı olduğunu anlatıyor. Enbiya Suresi 35. ayet üzerinden insanın "gerçek kendiliğinin" ölümsüz ve değişmeyen bir şey olduğu, bedenin ve zamanla değişen her şeyin sadece bir "enstrüman" olduğu işleniyor. Enfal Suresi 28. ayetle mal ve evladın birer "fitne" (ayrıştırma vesilesi) olduğu, gerçek kimliğin ancak Allah'a nispetle tanımlandığında sarsılmaz olacağı vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.

Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine

Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.