Arzu ve Korkunun Tuzağı

Kısa Özet

Sohbette, insanın öz varlığının farkındalığını yitirdiğinde psikolojik benliğin arzu ve korkularına düştüğü; bu arzu ve korkuların hayattaki olguları gerçek nitelik ve değerlerinden farklı bir yere oturttuğu anlatılıyor. Konuşmacı, Adem kıssasındaki yasak ağaca yaklaşma meselesinin aslında bu arzu-korku perdesinden bakmakla ilgili olduğunu; “ben erdim”, “ben aydınlandım” gibi bir benlik iddiasının da başka bir ego tuzağı olduğunu; insanın ezeli olarak Allah’ın ilminde var olduğunu ve dünyadaki hiçbir şeyin -mal, mülk, şöhret, ilişkiler- öz varlığa bir şey katmadığını veya ondan bir şey eksiltmediğini çeşitli örneklerle (ayakkabı-bisiklet travması, ambalaja yapışan çocuk, Azrail örneği, aç kurt metaforu) açıklıyor. Sohbet, Adem’in “nefsimize zulmettik” diyerek kendini kötü ilan etmeden hatasını kabul etmesi örneğiyle, egoyu teselli etmek yerine onu anlamaya ihtiyacımız olduğu vurgusuyla sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Hiçbir şey olmadığının farkındaysan, yani kendini bir şey oldun noktasında görmüyorsan, sen yoldasın demektir.” (Aktarılan bir bilgenin sözü olarak.) - Ermiş insan “ben erdim” diyemez; çünkü eren, kişinin kendisi değil, içindeki öz varlığı fark etmesidir. - “Mal da yalan, mülk de yalan” sözü, dünyevi şeylerin insanı tamamlayacağı algısının yalan olduğuna işaret ediyor. - Görmemizi sağlayan göz de, gözü gören ışık da bize ait değil; ama biz yine de “ben gördüm” diyebiliyoruz — bu, “ben erdim” demenin de neden yanlış olduğuna dair bir benzetme. - Azrail’in “beş dakikanız var” dediği bir anı rahatlıkla karşılayabilmek, dünyayla ilişkinin sağlıklı olup olmadığının bir ölçüsüdür.

Geçen Haftanın Hatırlatması: Arzu ve Korkuya Düşüş

Geçen hafta biraz belki aşırı bir yorum gibi gelebilecek Adem kıssasıyla ilgili “cennet yaprağı örtünmek” olgusunu konuşmuştuk. Aslında kendi öz varlığımızı unuttuğumuzda, öz varlığımızın farkındalığını yitirdiğimizde nereye düşüyorduk? Psikolojik benliğin, yani kişiliğin arzu ve korkularına düşüyorduk. O arzu ve korkular bizi ne yapıyor? Bir şeyleri yanlış anlamlandırarak, onlara yanlış değerler atfederek, onları kendi nitelik, konum ve değerlerinden farklı bir noktaya oturtuyoruz. Ve bunun problemlerini yaşıyoruz.

Mesela diyelim ki bazen ilişkilerimiz üzerinden ne diyoruz? “Kendimi değerli hissetmek için şuna ihtiyacım var” diyoruz. Veyahut da “kendimi daha iyi tamamlanmış hissetmek için başarılı olmaya ihtiyacım var” diyoruz. “Kendimi daha iyi hissetmek için hiç hata yapmamaya ihtiyacım var” diyoruz. Bu ve bunun gibi, aslında arzu ve korkularımıza bağlı olarak hayattaki bir kısım olguları, durumları gerçekliklerinden farklı bir yere oturtuyoruz.

İşte o Adem kıssasında, o yaratılış ağacına yanlış yaklaşma dediğimiz şey aslında bu. Ne olmuştu? “Bir melek gibi olmayasınız ve ebedi bir mülke sahip olmayasınız diye size yaklaşmamanızı buyurdu” şeklinde ne yaptı? Bir vesvese verdi. Yani ondaki bir arzuyu ve korkuyu tetikledi.

Bugün Neyle Yönetiliyoruz?

Şimdi biz şu anki durumumuza baktığımızda ne yapıyoruz? Dikkat edersek şunu görüyoruz: Birçok arzu ve korku tarafından yönetiliyoruz. Mesela bilmemekten korkuyoruz. Başarısız olmaktan korkuyoruz. Etkisiz olmaktan korkuyoruz. Bir konuda yetersiz olmaktan korkuyoruz. Fark edilmemekten korkuyoruz. Ve dolayısıyla birçok korkuyla yüklenerek, aslında o korkuların motivasyonuyla veya o korkuların bizi sürekli kırbaçlamasıyla bir nevi bir şeyleri elde etmeye çalışıyoruz. İşte anlatılan şey aslında bu.

Peki böyle bir durumu yaşadığımızda ne oluyor? Elbette bütün arzularına sahip olamıyorsun. Bütün korkularından da emin olamıyorsun. Bazı korkularınla karşı karşıya geliyorsun. Bazen işte diyelim ki küçümsenmekten korkuyorsun ama birileri küçümsüyor; fark edilmemekten korkuyorsun, birileri fark etmiyor; yok sayılmaktan korkuyorsun, birileri yok sayıyor; başarısızlıktan korkuyorsun, bazı yerlerde başarısız oluyorsun. Peki ne oluyor o durumda? Benlik kendini kötü hissediyor. İşte “kötülüklerin ortaya çıkması” dediğimiz de bu. Yani benlik bazen kendisinin kötü olduğuna inanmaya başlıyor.

Mesela diyelim ki aciz kalmaktan korkuyorsun. Ama hayatta kadir-i mutlak değilsin ki; bazı noktalarda aciz kalırsın, kalırsın. Ama benlik ne diyor? “Aciz olmak çok kötü” diyor. “O kadar rahatsız edici bir şey” diyor. Yani bunu kötü olarak algılıyor: istemediği, rahatsız olduğu bir şey. “Ne kadar kötü bir şey” diyor. Mesela “başarısız olmak ne kadar kötü bir şey, aciz kalmak ne kadar kötü bir şey, hiç kimse tarafından hatırlanmamak ne kadar kötü bir şey” diyor.

Bugün gelirken bir arkadaş, birini sordu, ben de yanlış anladım, hatırlamıyorum; dedi ki “bir gün beni de hatırlamayacaksın belki” dedi. Ne olur mesela? Senin için ne olur? Aslında bir şey olmaz değil mi? Sadece ben hatırlamamış olacağım. Ama bakın benlik ne yapıyor? Birilerinin hatırlaması üzerinden değil mi, aslında bazen kendimize değer atfediyoruz. “Herkes unutabilir ama falan unutmasın, şu unutmasın, bu unutmasın; annem babam beni unutmasın” vesaire, ne olursa olsun, kimi düşünürsen düşün.

Ne oluyor burada? Kişi benliğinin arzu ve korkuları üzerine hayatını ve kendini tanımladığı için -ki hepimiz psikolojik düzeyde böyleyiz- hepimiz o yüzden korku ve arzularımızı sakin bir biçimde görmeye çalışmalıyız. Bazı kişiler arzu ve korkularına karşı daha açık olurlar, fark ederler bunları. Bazı kişilerse bunları görmek istemez, ama görmek istemeseniz de onlar içinizde faaldirler. Mesela aşağı durumda olmaktan korkuyorsunuzdur ama benliğiniz bunu hep örtüyordur. “Yok” dersiniz, “ben hiçbir şeyden korkmuyorum.” Ama alttan alta, aslında iyi baktığınızda, kaçmadığınızda, görmekten korkmadığınızda -çünkü bakın öyle bir şey ki- bazen korktuğumuz şeyleri görmekten de korkarız. Korktuğumuz şeyleri fark etmekten de korkarız. O yüzden bu korkuların ve arzuların açığa çıkarılması gerekir.

Arzu Kavramı: Yanlış Anlamlandırma

Korku üzerinde biraz konuştuk, biraz da arzu kavramına değinelim. Arzudaki problem şu: arzu ettiğin şeyi yanlış anlamlandırıyoruz. Yani ona, gerçekte sahip olduğu nitelik ve değerden daha yüksek bir nitelik ve değer atfediyoruz. Mesela diyoruz ki “bir insan beni anlasa her şey çözülecek.” İşte “yalnızlığımı giderecek bir insan olsa” diye. Yine geçen bir arkadaş dedi ki, “böyle gerçekten beni hakikaten anlayan, her zaman arkamda duracağını bildiğim bir eşim olsa, dünyaları böyle kasıp kavurur” dedi.

Ne oldu şimdi orada? Kişi bir kişiye veya bir ilişkiye gerçekliğinden farklı bir anlam yükledi. Ve “işte başarılı olursam o zaman tatmin olurum, başarılı olayım, başka hiçbir şey istemiyorum” der. Ne yapmış olduk orada? Arzularımız yanlış bir konumda işlemeye başladı. O yanlış konumu da hiç sorgulanası bir şey olarak görmüyoruz, çünkü içimizde bir benlik bize bunu söylüyor sürekli. Hele de arzu ettiğin şeye ulaşamadıysan benlik daha da ona odaklanıyor.

İşte diyelim ki “anne olamadım.” Biyolojik olarak anne olamadım. Öyle bir anlam, öyle bir değer yüklüyor ki “anne olayım, başka hiçbir şey istemeyeyim” diyebiliyor. “Baba olayım, başka hiçbir şey istemiyorum” diyebiliyor. Peki gerçek böyle mi, aslında değil mi? Birçoğunuz evliyseniz, çoluk çocuğunuz vardır; erdiniz mi yani? Anne olanlar bir şeye mi vardılar? Böyle mutmain mi oldular, “hakikaten ya işte hayat buymuş, işte hayatın anlamı anne olmaktır” diyen bir anne var mı? Yok. Ama şu anda anne olanlar şunu kendilerine bir sorsunlar: eğer anne olamasaydık, acaba şu anki anneliğe baktığımız gibi bakabilecek miydik? Baba olamasaydık babalığa şu an baktığımız gibi bakabilecek miydik?

Bak, benlik ihtiyaç duydu değil mi, ve arzu etti; gerçekliği farklı bir yere konumlandırdı. Hani bazen çocuklar olur ya böyle. Mesela işte bayramda hiç ayakkabı alınmamıştır. “Öyle bir keşke, işte babam bana bayramda ayakkabı alsın” değil mi? O kadar şey yapar ki onu, onun için o kadar yüksek bir anlam, ve o anda da öyle hisseder. Veyahut da işte hiç bisiklet alınmamış, diğer çocukları görüyor, güzel güzel bisiklete biniyorlar falan; bisiklete o kadar yüksek bir anlam yükler ki. Bir de hele hiç alınamamışsa, al sana travma değil mi, ömür boyu sürecek. “İşte babam bana hiçbir zaman bisiklet almadı, çocukluğumda hiç bisikletim olmadı” diye, oradan o arzu öyle bir girer ki varlığınızın köklerine, o sahte benliğinizin köklerine, orada çok büyük bir eksiklik hissedersiniz. Ve hep şu da oluşur: şu anki durumunuzu, geçmişte arzularınızın gerçekleşmemesine bağlarsınız. Yani öyle bir yara ki izi hiçbir zaman ortadan kalkmayacak. Orada bir yara oldu yani, o yara hiç gitmeyecek.

İşte bu gibi durumlar aslında bizim kendimizi psikolojik benlik olarak, kişilik düzeyine indirgeyerek anlamamızdan, kişilik düzeyine indirgeyerek tanımlamamızdan kaynaklanan kötülüklerdir. Aslında biz kendi kendimize kötülük yapıyoruz ve bu kötü olarak adlettiğimiz şeyler aslında gerçek kendimizi tanımamaktan kaynaklanan şeyler. İşte Kur’an’da o ayetin ifade ettiği budur. Yani ağaca yaklaştılar, yediler; ne şekilde yaklaştılar, ama konu yaklaşmak değildi -o başka bir mesele, onu başka bir zaman açabiliriz. Konu şuydu: arzu ve korku üzerinden hayata baktılar. Arzu ve korku üzerinden baktıkları için, o arzularını tatmin edecek, korkularından da emin kılacak bir tasavvurla yaklaştılar. Problem oydu, problem ağaç değildi. Yani arzu duydular; ne olarak arzu duydular? Kendilerini tamamlayacak bir şey gibi görüp o yaratılış ağacına arzu duydular, o algıyla yaklaştılar.

Benim böyle çok sevdiğim bir arkadaşım var, böyle evlendi; üç beş gün sonra dedi ki “ya evlenmek çok güzel bir şey”; daha o sarhoşluğu gitmemişti. Sonra o geçti, çocuğu oldu; “insanın çocuğu olması çok farklı bir şey ya, hani yaşamayan bilmez” falan filan, böyle şeyler yapıyor. Aslında bu ne? İşte bu bahsettiğimiz nokta: bir şeye kendi niteliğinden çok farklı bir anlam yükleyerek arzu ediyoruz. Veya çok farklı bir anlam yükleyerek korkuyoruz. Mesela işte hata yapmaktan çok korkuyorum. Neden? Sanki hata yapmak çok berbat bir şey. Veya diyelim ki sevilmemekten çok korkuyoruz; sanki sevilmemek varken sevilmek daha iyi, yok sayılmak varken sevilmek daha iyi gibi algılıyoruz. İşte bu algı bizi hayatla etkileşimimizde problematik bir noktada tutuyor. O yüzden bu arzu ve korku penceresinden baktığımız için hayatla ilişkimiz de zorlayıcı oluyor.

“Hayattan Ne Bekliyorsun?” Sorusu

Bakın dikkat edin: hepimizin normal karşılayacağı bir soru var değil mi? “Hayattan ne bekliyorsun?” İşte bu “hayattan ne bekliyorsun” ifadesi var ya, Kur’an’daki o Adem kıssasındaki yaklaşımın, yani Adem kıssasında bize anlatılmak istenen mesajın tam zıttı bir şey. Yani ayet bize diyor ki: bu dünyadan, bu hayattan hiçbir şey bekleme.

(Dinleyiciden bir soru geliyor: Hocam, siz korkudan bahsederken bugün dünyada sekiz milyar insan var, gelmiş geçmiş daha da fazlası olmuş. Bakıldığında insanlar kendilerini hep bir şeyle tanımlıyorlar, çoğunlukla maddi olarak tanımlıyorlar. O zaman Yaratıcı’yı tanıma anını, aydınlanma noktasını düşününce -bilmiyorum, belki yanlış düşünüyorum- hakikate erişen insan sayısı bir istisna gibi duruyor. O zaman Tanrı’nın bu planında bir problem var gibi görünüyor: kendisine akıl, donanım verildiği hâlde neden bu kadar insan hakikati göremiyor? İnsanlar temelde hep “bir şey olayım, başbakan olayım, cumhurbaşkanı ya da doktor olayım” diyor, hayatı hep bunlar üzerinden tanımlıyor. Buradan nereye varacağız bilmiyorum ama soruyorum: Yaratıcı, sonucu bildiği hâlde, hakikate ulaşacak insan sayısının bu kadar az olacağını bildiği hâlde neden bu düzeni böyle kurdu? Bir milyon insan yarattı ama milyarlarını yarattı diyelim; oran olarak bir milyon insandan sadece yüzü hakikate erdi diyelim -bu, icra edilmemesi gereken bir plan gibi görünmüyor mu? Merak ediyorum: Tanrı bundan korkmuyor mu acaba? Bir milyon tohum ektik ama sadece yüz tanesi filiz verdi diye bir korku Tanrı’da da var mı?)

Bu soru aslında insanın zihni açısından bir korkuyu tetikliyor. Demek ki “hakikate ulaşmak neden bu kadar zor” sorusunun altında başka bir şey var. Ben bunu direkt cevaplamayacağım; siz de aslında bunu sorarken başka bir yerden giriyorsunuz, temel mesele bu. Yani aslında kardeşim, “böyle çok korktuğum bir mevzuya niye beni düşürüyorsun” demek istiyoruz Allah’a. Şimdi neden bu kadar zor? Aslında bir taraftan da zor değil. Nereden baktığına göre zor, nereden baktığına göre kolay. Eğer arzu ve korkuyu fark eder ve biraz ondan bağımsız olabilirsem çok kolay. Ama o arzu ve korkulara yapışırsan çok zor. Tamamen insanın tercihiyle ilgili bir şey.

Gerçekte Ben Neyim?

Dolayısıyla hani bu korku da bir ego korkusu. Yani “gerçekte ben neyim” sorusunu sorarsak ve orada durabilirsek, sakince o soru bize açılacak. “Gerçekte ben neyim?” Ama burada durmamız gerekiyor. Eğer burada duramayıp “ya neyse, bunlar uzun mevzular, derin mevzular” deyip tekrar o arzu ve korku uykusuna dalarsak, o uyku devam ediyor. Bu konuda kaygılanmayın; çünkü her şeyin sonu kaynağına döner, onun için rahat olun. Ama bir kısa yol var, bir de uzun bir yolculuk var.

Dikkat edin bakın, bu durumlarda tetiklenen korkular da bir benlik tuzağı. Yani mesela “hayattaki en büyük sorunum ego” demek de bir ego sorunu. “Niye böyle bir benliğim var” diyenin de altında bir benlik var. Sadece “niye böyle bir benliğim var” diye sormana gerek yok; onu gör. Nasıl bir şey? Sahte bir şey. Tamam, sahte ise o zaman zaten bırakıyorum. Ya, “Allah kahretsin, niye öyle bir benliğim var” -mesela bazen bir şeyleri konuşurum, insanlarla hemen şey de: “Allah kahretsin, ne kadar içinde fesat bir benlik varmış.” Ya niye öyle diyorsun? Fesat bir benlik mi var? Zaten o sen değilsin. Gör ve bırak. Hani bazen bir şey olur ya, biri der ki “işte bu çöpü siz mi attınız?” Dersiniz ki “yok yok, ben atmadım.” Gördün mü, içeride bir fesat benlik?

O Ben Değilim

O ben değilim. Bu kaçma anlamında değil; özdeşleşmeme. Yani bu benlik ben değilim. Neden anlıyoruz ben olmadığını? Çünkü bak, o anki bilincim -tam fıtratımda olmasam bile- o anki mevcut bilincim bundan hoşlanmıyor. Yani bunu itici buluyor. İşte bak, demek ki senden değil bu. O zaman bırak onu. Niye bende var diye soru sormak ve bundan rahatsız olmak, ego istiyor bunu. “Niye ben böyle bir hatayı yaptım” demek? İşte o da bir egodur. Çünkü ego orada hata yapmayan biri olmak istiyor.

Onun için bir bilgenin çok hoşuma giden bir sözü vardır. Der ki: “Hiçbir şey olmadığının farkındaysan, yani kendini bir şey oldun noktasında görmüyorsan, sen yoldasın demektir.” Yolda olmanın bir prensibidir bu. “Ben şu oldum, aydınlandım, öyle oldum, böyle oldum” -bunu demiyorsan yoldasın. Çünkü ne olduğun, benliğinle övünebileceğin veya kendine mal edebileceğin bir şey değildir.

O yüzden eren insan “ben bu oldum, şu oldum” diyemez. Bu yanlış anlaşılıyor. İşte bak, ermiş insan “ben erdim” demez. Niye? Çok alçak gönüllü olduğundan değil. Çünkü eren, o değil; yani içerideki ruhu fark ediyor. Ermişlik bu demek. Ermişlik kendini erdirmek değil; ermişlik içindeki öz varlığı fark etmektir. O yüzden diyemez ki “ben erdim.” O yüzden gerçek aydınlanma, aydınlanmak arzusunda olan benliğin ortadan kalkmasıdır. O yüzden aydınlanmış kişi “ben aydınlandım” diyemez. Çünkü ben aydınlanan bir şey değil. Sadece şunu fark edersin: yaratıcının, benim ve bütün varoluşun, bütün insanların varlığına, kalbine üflediği ruhu idrak ettim. Onu idrak ettiren de o ama; yani oradan da kendine bir paye biçemezsin. “Millet idrak etmedi ama ben ettim” diye bir şey de yok, çünkü o ettiriyor gene sana. Ama ettirmesi için senin gözlerini açman gerekiyor.

Görmemizi Sağlayan Göz Bizim Değil

Bakın görmemizi sağlayan göz bizim değil. Görmemizi sağlayan ışığı da biz yaratmadık, değil mi? Ama gözünü kapatırsan, göz kapaklarını kapatırsan göremezsin; ama göz kapaklarını açarsan görürsün. Ama “ben gördüm” diyebilir misin? Görüyorsun. Gözünü yapan sen değilsin. Gözünün görme kabiliyetini oluşturan sen değilsin. Gözünün görmesini sağlayan ışığı var eden sen değilsin. İşte insan o yüzden “ben bir şey oldum” veya “ben şöyle oldum, ben şuna sahibim” dediğinde yine bir başka yerden benlik tuzağına düşer.

Yani öyle kişi, en önemli kişi, bir şeyin farkındadır ama “ben erdim” öyle bir algısı yoktur. Hani bu bir söylem meselesi değil. Yani “ben erdim” demez ama içeriden tabii ki “ben erdim” der, öyle değil yani. Hani “ben erdim” ifadesi prensip olarak yanlıştır. Bunu söylemek değil, böyle düşünmek, böyle algılamak, zaten o kişinin ermediğini gösterir. Yani ermek dediğimiz kendisine ait değil; eren, ermenin öznesi ben değildir. Erdirilirsin, o yüzden de “ben erdim” diyemezsin. O yüzden bu yolculukta kendine bir şey nispet eden, kendine bir nitelik, değer, üstünlük, beceri, yetenek atfeden insan yanılıyordur. Ama insanın nefsinde bazen öyle süreçler olur, o yüzden o bilge öyle demiş: kendini bir şey olarak görmediğin müddetçe yoldasın.

Korkan Kim, Arzu Eden Kim? Gözlemleyen Sen

Ne dedik? Bizi ya korkular motive ediyor ya da arzular motive ediyor. Ama korktuğumuz şey de, benliğimizin korktuğu kadar korkulacak bir şey değil. Benliğimizin arzu ettiği şeyler de gerçekleştiğinde, hayal ettiğimiz tatmini veya değeri bize kazandırmayacak. Eğer bu iki noktayı idrak etsek, insanlar o zaman göreceksiniz, herkes belli bir farkındalığa ve dengeye ulaşacak. Yani bindiğin arabanın, oturduğun evin, herhangi bir şeyin, sosyal itibarının, ne kadar bilindiğinin -vesaire, neyi koyarsanız içine koyun- yazdığın, kitabın, okuduğun bilgilerin, sizin öz varlığınıza bir şey katmayacağını idrak ederseniz, o zaman bunlarla ilgili arzularınız olmaz. Onu sadece hayatın bir akışı olarak görürsünüz. Yani bir sarayda oturmakla tek odalı bir yerde oturmak arasında, sizin öz varlığınız açısından bir fark olmadığını anlarsınız. Onun için tasavvufta ifade edilirken, sufi saraylara da konsa hiçbir şeye sahip olmadığını bilir. Dünyada ona emanet edilen her şey elinden alınsa bile, hiçbir kaybının olmadığını bilir.

Kimin için zor bir şey? Bakın dikkat edin, “zor bir şey” diyeni görün. Kim “zor” diyor? O zor diyeni de bırakın; işte o zor diyen zaten bizim işimizi zorlaştıran, bize engel olan şey. Diyor ki “çok zor” diyor. Zaten direkt mücadele etmiyor. Direkt mücadelesi şöyle diyor: “İsmail Bey, söylediğin şeyler çok yanlış, ben böyle paylaşmıyorum, zaten sizin yüzünüzden İslam dünyası geriledi” falan diye bu tartışmaya girebilir, değil mi? Veyahut da bir benlik ne yapıyor? “Çok zor” diyor. “Mücadeleyi bilmiyoruz, işte mücadele etmeyeceğiz. Çok güzel, çok güzel.” İşte bakın, etmeyin, mücadele etmeyin, gözlemleyin ve bırakın. “Etsek de sonuç değişmiyor hocam, ölüyoruz.” Yok, sonuç değişiyor. Sonuç şöyle değişiyor: ölenin kim olduğunu, öldüğün şeyin ne olduğunu anlamaya başlıyorsun. Bak Allah ne diyor? “Dön” diyor, “Rabbine.” Değil mi? “Öl” demiyor yani, “dön” diyor. O zaman onu anlarsın, ne demek olduğunu; ölenin de ne olduğunu anlarsın, ölmeyenin de ne olduğunu anlarsın.

Ama bunu anlaman için bir durman lazım. Bir korkanı da görmen lazım, arzu edeni de görmen lazım. Yani ölmekten korkanı da gör, yaşama arzusu olanı da gör. Biraz bir dur, bir sakince dur. Sıfır noktasında durmaya çalış. Biri korkuyor, biri arzu ediyor; sen de onları gözlemleyensin. Senin bir arzun ve korkun yok. Böyle bir yerden bakmaya çalış. Bakın korkunuza korkan benlikle baktığınızda bir şey değişmez; arzunuza arzu eden benlikle bakarsanız bir şey değiştiremezsiniz. Çünkü arzunuza arzu eden benlikle baktığınızda ne değişecek ki? Gene arzu ediyor. Gidersiniz sohbete veya bir şey okursunuz, “dünya üç günlük ama ne yapalım, insan da arzu ediyor” falan dersiniz değil mi? Neden? Çünkü arzu eden benlikle o arzuya hâlâ bakıyorsunuz. Yani aç bir kurdun gözüyle koyuna bakmaya devam ediyorsunuz. Ben diyorum ki siz aç kurt değilsiniz. Şimdi aç kurdun gözüyle baktığınız müddetçe koyunun niteliği değişir mi? Değişmez.

“Başarılı olmak zorundayım” diyerek başarı kavramı karşısında objektif olabilir misiniz? “Benim için başarı aslında önemli değil” veya “ne olacak” diyebilir misiniz? O başarı arzusu duyan benlikle bunu kavrayabilir misiniz? Korkan benlikle korkuyu irdeleyebilir misiniz? O yüzden biraz -evet- şöyle: korkan bir şey var içinde, arzu eden de bir şey var içinde. Ama ben biraz onları önüme koyuyorum, gözlemliyorum. Ben onlar değilim. Ben neyim o durumdayken? Sadece gözlemliyorum. Sadece gözlemliyorum. Varım ve gözlemliyorum. Hani bazı insanlar bu durumda “ben neyim o zaman” der. Sen varsın ve gözlemliyorsun, o kadar. Arzun var mı, yok; korkun var mı, yok; beklentin var mı, yok; geçmişin var mı, yok; hiçbiri yok, sen sadece varsın ve gözlemleyebiliyorsun. Öyle hayal edin kendinizi: varım, varlığım kesin, ve varlığım hiçbir şeyle azalmıyor, küçülmüyor, yok olmuyor, bozulmuyor, hastalanmıyor, sıfırlanmıyor, eksilmiyor. Varım, öyle bir varım ve gözlemliyorum. Bu kadar. Ne kadar güzel bir yer değil mi, oradan bakabilmek? Oradan bakarsanız o zaman kimin arzu ettiğini, kimin korktuğunu göreceksiniz.

İşte Kur’an kıssasında Adem’in o tevbe edip fark etmesi durumu o. Ne dedi? “Biz nefsimize zulmettik.” Yani biz kendi öz varlığımızı cehaletimizle örttük. Kendi kendimizi ne hale getirdik? Arzu ve korku arasında metin dokuyan bir kişi gibi hissettik. Şu anda hepimiz kendimize zulmediyoruz.

Ezeli İlim: Doğmadan Önce Neredeydim?

“Hocam, size kendimizi tanımlarken genelde işte beden üzerinden tanımlıyoruz. Ama ben mesela bir sürü sene önce yoktum, o zaman. Yok muydum peki ben?” -Güzel bir soru. Evet, sen Yaradan’ın ilminde, kudretinde, iradesinde vardın. Anlatabildim mi? O yüzden hani “ben elli yaşındayım, elli sene önce yoktum” değil. Onun için mesela doğu gelenekleri bazen şöyle bir soru sorar insana: “İşte annen baban olmadan önce neredeydin?” Şimdiki insanlara sorsan işte “gazozda kabarcık bile değildim” diyor. Çünkü neden? Kendini bir sperm ve yumurtanın birleşmesinden ibaret görüyor. “O sperm ve yumurta birleşmeseydi ben olmayacaktım” öyle mi zannediyorsun? O zaman sen nesin? Sen biyolojik bir varlık mısın?

Bakın ne güzel söylemiş değil mi Yunus: “Ete kemiğe büründüm ve Yunus diye göründüm.” Biz ete ve kemiğe bakıyoruz. Annem babam evlenmeseydi bu beden olmazdı; Allah’ın yarattığı sebepler zincirinde bu beden olmazdı, ben gene var olurdum. Çünkü benim varlığım beden değil. O yüzden insan Allah’ın ezeli ilminde ezeli olarak vardır. Sen Allah’ın ezeli ilminde varsın. Bu ezeli ilimdeki varlığın, tezahür alemlerinde, yaratılış alemlerinde çeşitli formlar giyerek görünüyor. Tabii ki fani değiliz; fani olanı ayırmak gerekir. Ne fani olan? Bende fani olan beden, bende fani olan psikolojik düzey.

Hatta bakın öyle kendimizi sınırlandırıyoruz ki: birçok insan şunu duyar, diyor ki “ben ahirette bu şimdiki kendimi hatırlamayacak mıyım?” Diyorum, “hatırlamayacaksın, ne olur” diyorum. Sanki bunlar sanki Allah hafızayı sildi diyelim, sen yok mu zannediyorsun kendini? Sadece bu dünyada deneyimlediğin şeylerin hafızası gidecek, o kadar. Yani sadece o gidecek. Ama ahirette gitmiyor, hatırlıyorsun; ama sen bu benlik olmadığını, bu kişi olmadığını ahirette idrak edeceksin. Diyeceksin ki: “Ben dünya denen düzlemde 1970’te doğdum, 2018’de ayrıldım.” Anlatabildim mi? Ayrıldım. Bu kadar. Yoksa “ben şimdi böyle kendimi bu şekilde hatırlamazsam o zaman ne anlamı var ahiretin” diyorsun. Sen kendini doğumla ölümün arasındaki bir kimlik, bir kişilik olarak mı algılıyorsun? Bak, problem orada. Onu biliyoruz ama onun öncesini, sonrasını bilmediğimiz için hatırlamamız için buna bu kadar tutunmamamız gerekiyor. Biz buna o kadar tutunuyoruz ki.

Anlatabildim mi? Hani bazen böyle bir çocuk olur, bir gazoz alırsın, bir şey alırsın, bir oyuncak alırsın, yapışır böyle; bir araba aldın, ambalajına yapışır değil mi? Yapıştığı için arabayı bile göremez, o şeyle heyecanla. Sen dersin ki “dur dur, bir sakin ol bak, almayacağım elinden.” Ambalajını açarsın, içini görürsün değil mi? Şimdi biz de yapışmışız ambalaja; “işte ben şöyleyim böyleyim” diye bu dünyevi serüvenimizi, kimliğimiz diye yapışmışız. “Ben böyleyim, ben şöyleyim.” “Hocam o serüven devamına etki edecek.” Serüvene yapışmamak lazım.

Bu Dünyanın Anlamı: Tevil ve Fanilik

Bakın ne diyor ayette: “Hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye Allah ölümü ve hayatı yaratandır.” Yani dedik ya en başta: ben bu dünyadan bir şey elde etmeyeceğim, bu dünya da benden bir şey koparıp alamayacak. Bu dünyayı o yüksek fıtri, insani bilincimle deneyimleyeceğim, bu kadar. “Hocam bu dünyanın tevili olmayacak mı?” Tevili olacak zaten işte. Yani Allah diyecek: mesela sen kendini şöyle şöyle bir olayda çok değersiz hissettin, bu gerçek miydi diyecek Allah? Sen kendini değersiz hissettin ama değersiz miydin acaba? Sen “eğer şu olmazsa ben mutlu olamam” diyordun; şimdi nasıl algılıyorsun durumu? Sen yapacaksın tevilini, yorumunu sen yapacaksın; rüyadan uyandığımız gibi yapacağız. Buradaki rüyadan uyandığımız gibi. “Oh, bu bir şeymiş” diyeceğiz ama bu biraz kolaylaştırılmış olarak.

Şöyle düşünüyorum: nasıl olsa sonuçta tevilini yapacaksak, “o zaman bu dünya kolay” mı demek gerekiyor? Tevilini yapacaksın ama bak, bu dünya kurgu, boş anlamında bir hayal veya rüya değil. Bu yanlış anlaşılıyor. Hani biz bazen “rüya, bu önemli değil, boş” -o anlamda rüya değil. Bu yanlış anlaşılıyor, o metafor kullanılınca hani “dünya hayal, rüyadır” -sanki böyle fantastik, kurgusal bir şey- o değil. Yani sabit bir gerçekliği yok, değişken bir şey. Dolayısıyla dikkat edin, mesela belli bir yaşa geldiğinizde, “ya bir rüya gibi” dersiniz, 30-40-50 yaşına geliyorsunuz, “nasıl yaşadın” derler, “işte bir rüya gibi” dersiniz. Demiyor musunuz? “Rüya gibi” derken boş, saçma, gerçek değilmiş, bir şey yaşamadım anlamında değil. Yani şu anlamda geçici bir mahiyeti var. Önemli olan ne? O geçici olana senin nasıl baktığın, senin onu hangi şuurla algılayıp hangi şuurla karşılık verdiğin. Bu, kalıcı olan bir şeydir senin için.

Yani olgunun kendisi değişken, geçici, fani; ama senin ona karşı olan bilincin, şuurun, aldığın pozisyon, tavrın, tutumun önemli. Bu önemli. Hatta şöyle düşünebilirsiniz: diyelim ki şöyle bir kurgu yapın. Mesela zenginlik, maddi zenginlik, şöhret, ün, herkesten daha başarılı olmak, herkesten daha üstün performans göstermek falan -mesela siz diyorsunuz ki bu gibi şeyler önemli değil. Birisi size bir hipnoz yapıyor, rüyaya yatırıyor, size bunları gerçekmiş gibi yaşatıyor. Sizin o durumlarda verdiğiniz tepki asıl orada önemli, yoksa oradaki süreç değil. İşte dünya hayatında buna benzer bir şey var. Yani Allah önümüze bir deneyim alanı koyuyor. Burada önemli olan şey ne? Sen gerçek anlamda kendinin farkındalığıyla bu deneyimi mi yaşıyorsun, yoksa karşına çıkarılan bu deneyim seni bilinç olarak düşürüyor ve uyutuyor mu?

O yüzden bakın, hayatta ne yaşadığınızla çok fazla ilgilenmeyin. İlgilenmeyin derken umursamayın anlamında değil, yani o kadar kafanızı meşgul etmesin. Ne yaşadım? İnsan yaşadığında çok önemli değil o. Ben her zaman şunu sorarım insanlara: falan şeyi yaşadığında ne hissettin? Nasıl algıladın bunu? Önemli olan bu. Gerisi bir şey gibi, yani sahne dekoru gibi. Nasıl sahne dekoru kurulur sonra bozulur değil mi? Önemli olan şey senin hangi şuurda olduğun, o durumda nasıl bir şuura sahip olduğun. Budur asıl olan şey. Yoksa o yüzden diyorum, bu hayat sana hiçbir şey vermeyecek. Eğer gerçekten ne olduğunun farkındaysan, senin elinden de hiçbir şey alamayacak.

“Mal da Yalan, Mülk de Yalan”

“Şu söz meşhur bir söz mü hocam?” Derler ki: mal da yalan, mülk de yalan, sen de bir mal, mülk de yalan. Şimdi eğer malı seni tamamlayan, seni tatmin eden, seni var eden bir şey olarak algılıyorsan, mal da yalandır, mülk de yalandır. Çünkü öyle bir şey yok. Anlatabildim mi? Ün de yalandır, şöhret de yalandır. Başarı üzerinden kendini iyi hissetmen de yalandır. Hepsi yalandır. Eğer hayatı, bu dünya hayatını seni besleyecek, tamamlayacak bir mülk olarak algılıyorsan, bir yalanın peşine düşmüşsün; bir an önce uyanmaya bak, çünkü yalan.

İşte bakın çok şöhretli insanlar olmuştur değil mi, Türkiye’de, dünyada. Sonra bitiyor değil mi? Yani sen o şöhreti seni var eden, tamamlayan bir şey olarak algılıyorsan, sen bir yalanın peşindesin. Ama insanın çok şöhretli olduğu durumlar olabilir; senin nereden baktığın önemli. Maddeten çok zengin oluyor adam, bir anda hiçbir şey kalmıyor. Yani yalan olan şey, dünyadaki bir şeyin bizi kalıcı bir şekilde tatmin edeceği, ya da bir kaybın, bir mahrumiyetin bizde kalıcı bir eksiklik meydana getireceği algısındaysan, sen büyük bir yalana inanıyorsun. Bakın hepimiz böyle yalanlara inanıyoruz. Yani “şöyle olsa her şey çok güzel olur” -yalan bu.

Bu bedensel ve psikolojik düzeydeki ihtiyaçlardır. Ama bakın şunu ayırın: ben değil, gerçek ben değil. Bedenin ihtiyacı diyebilir: susuyoruz, su içmemiz gerekiyor; istemeyelim mi? Yemek yemek istemeyelim mi? Yemek yemek isteriz çünkü bedenin yemeğe ihtiyacı var. Ama senin değil. Bakın bu önemli bir ayrımdır: senin değil. Sen acıkan biri değilsin, sen susayan biri değilsin, gerçek kendin böyle biri değilsin. Sana verilmiş olan beden acıkabilir. Psikolojik düzeyin “sevilmek de hoş bir şey” diyebilir. Ama insan sevilmeden mutlu olamıyor, sevilmeden kendini iyi hissedemiyor dersen, bu yalandır. Bu kendine yalan söylemek ve farkında olmadan söylediğin, ya da doğru zannettiğin bir yalana inanmandır.

Bakın çok büyük bir yalanın içindeyiz. Bu yüzden insanlık büyük bir yalanın içindedir. Hepimiz -biz kendimizi ayrı tutmadan, kendimize bakmak için- her birimiz bunu kendimize sormalıyız: ben hangi yalanlara kendimi inandırmışım? Hangi yalanlar benim hayatımı şekillendiriyor? Bunu kendimize sormamız gerekiyor. O yalanları keşfettiğinde, yalanların rüyasından uyanırsın.

Azrail Örneği

Şimdi şöyle düşünün: mesela dünyayla hemen şu anda bile ayrışacak bir bilince sahip misiniz? Yani Azrail geldi şimdi, diyelim evimizde, tırnak içinde göz göze geldi, dedi ki “arkadaşlar beş dakikanız var.” Beş dakikanız var, beş dakika daha muhabbet ederiz değil mi, sonra “güle güle” diyebilirsen, o zaman senin bu dünyayla olan ilişkin sağlıklı bir ilişkidir. Ama diyorsan ki “yapmaya çalışıyordum, bitti mi? Şimdi mi?” diyorsan, dünyayla ilişkin sağlıklı değildir. “İşte o dengeyi sağlayamıyoruz hocam.” Şimdi ölümü düşününce her şeyi konuşuyorsan hayata hiç bağlı değilsin vesaire. Öbür türlü düşündüğünde de… Çünkü bakın nereden gene bakıyoruz? Psikolojik benlikten bakıyoruz.

Biz mesela böyle dediğimizde yanlış anlaşılabilir. “O zaman böyle dünyaya hiç şey yapmayalım, böyle umursamaz davranalım, hiçbir hevesimiz, hiçbir çabamız olmayacak o zaman.” Çünkü bakın bu söylediğimi neyle dinliyoruz? Gene psikolojik benlikle dinliyoruz. O psikolojik benlik diyor ki: “o zaman kardeşim, beş dakika sonra öleceksek o zaman niye konuşacağız? Veya işte üç gün sonra, bir ay sonra öleceksek o zaman ben hiçbir şey yapmıyorum.” Hayır kardeşim, bak sen peygamberin şu sözünü hatırlamıyor musun? “Elinde bir fidan olsa, kıyametin koptuğunu görsen, ek” diyor.

Tezat gibi geliyor yani. Kime tezat gibi geliyor? Demek ki ben yanlış bir yerden baktığım için bunlar bana tezat geliyor. Demek ki peygamberin baktığı, veya her insanın bakabileceği farklı bir yer var. İşte bir fanilik tarafı var, bir de ebedilik tarafı var. Bu iki noktayı birlikte görebilen bir bilinç düzeyi var aslında. Yani nedir? Ben diyelim ki akşam 12’de vefat edeceğim, biliyorum. Burada otururum, sizlerle konuşabiliyorumdur, yapacağım şeyleri yapıyorumdur. O bilincim de vardır. Bu imkansız mı? Değil, mümkün. “Bunun faydası mı olsun?” Hayır, hayır, yok. Yani şimdi bakın, bir yanımız ezeli ve ebedi Allah’la -tabii kendinden ezeliyet ve ebediyetimiz yok, yanlış anlaşılmasın, Allah’la ezelî ve ebedisin- bir tarafın bu. Bir tarafın da geçici. İşte beden düzeyinde, dünyayla olan etkileşimin düzeyinde geçici bir tarafın var. Bir taraf devam ediyor, bir taraf geçici; dolayısıyla bunlar birbirine zıt değil.

Bir bilgeye sormuşlar: “Kafan kurşuna sıksa ne olur?” “Bedeni bırakır giderim” demiş. “Zaten buraya gelmeyi de seçmedik hocam, kendimiz seçmedik, bu haline geldik değil mi?” Belki de seçmişiz, olabilir mi? Allah’la kafa kafaya vermişizdir belki de. Yani bakın biz onun için bazen söylüyorum: maneviyatı, dini, psikolojik benliğimizle anlamaya çalışıyoruz. Psikolojik benliklerimizle dini anlamaya çalışınca çelişkiler yaşıyoruz. Bir taraftan çok yakın bir arkadaşımız vefat ediyor, mezarlığa gidiyoruz, diyoruz ki “dünya üç günlük ya” -boşuna bir şey yapıyoruz. İki saat sonra “abi biliyor musun borsa şöyle yükselmiş, inşallah düşmez” falan filan, veya işte “zarardayım inşallah yükselir.” Bu anormal bir durum. Bakın bir oraya savruluyoruz, bir oraya savruluyoruz.

Sen bir saat sonra öleceğini bilerek de borsayı takip edebilirsin. Ama hangi bilinçle takip ettiğin önemli. Orada bir yatırım vardır, onun doğru bir biçimde değerlendirilmesi gerekir, bu kadar. Yoksa bir şey kazanacağım, kaybedeceğim değil. Yani bakın çok ince bir noktaya işaret ediyorum. Bir saat sonra öleceğini bilerek de borsaya bakabilirsin, ama nasıl bakacaksın, o önemli. Yoksa “bir saat sonra öleceğim, o zaman borsaya bakmayalım; ne zaman öleceğimi bilmiyorum, o zaman borsaya gömülüyorum” gibi bir gel-git değil. Her şeyin mahiyetini bilirsin, mahiyetini bilir, ona göre gereken kıymeti verirsin. Diyelim ki şurada bir çöp var, on dakika sonra öleceksin ama o çöp orada, yeri orası değil; burada çöp dengesi vardır, oraya atarsın. On dakika sonra öleceksin ve bununla mı uğraşayım demezsin. Çünkü zaten ruhsal olarak on dakikanın, on yılın, bin yılın bir farkı yok. Şu anda da nefes alıp veren bir bedenin ve psikolojin var, yerde de çöpü gördün; onun yerine koyarsın, atarsın. Bakın nereden baktık? Yoksa “eyvah on dakikalık, çok önemli işlerin var” -zaten o tedirginlikle on dakikayı da yapamazsın.

Aciz Kalma ve Cennet Yapraklarıyla Örtünme

O yüzden hayattaki en büyük farkındalık, psikolojik düzeydeki arzu ve korkuların farkına varıp bunların sahteliğini kavramaktır. Ama böyle basitçe değil, gerçekten mahiyetini anlamak. Yani gerçekten korktuğum şey bu kadar korkulası bir şey mi? Korktuğum şey benim hayal ettiğim mahiyette bir şey mi? Eğer bunu kavramazsak, bu sefer psikolojik ve fani tarafımızın kötülükleri ortaya çıkıyor. Ne demek kötülükleri? Kendini depresif hissediyorsun, yarım hissediyorsun, mağdur hissediyorsun, kurban hissediyorsun; birilerinin sana hak ettiğin şeyi vermediğini, bu yüzden de mutmain olamadığını hissediyorsun.

İşte Adem kıssasında “yediler ve kötülükleri kendilerine göründü” demesinin altında yatan şey budur. Yani aslında yedikleri şeyden kaynaklanmadı; vesveseye kapıldıkları için o gerçekleşti. O yüzden neyle örtündüler? Cennet yapraklarıyla örtündüler. Yani kendilerinde o durumdayken gizli kalan bilgelikle, irfanla, anlayışla tekrar ne yaptılar? O kötülüğü örttüler; yanlış düşüncelerini doğru, hakiki, fıtri bilgelikle örttüler.

O zaman kötülük algısı: mesela aciz -“ben mi aciz hissediyorum kendimi, bundan da rahatsız oluyorum.” Ama ben duygusal bilincimde olsam, ruhun acziyeti yok ki; Allah’ın sonsuz kudreti var. Ama ben hayatta bir şeyi gerçekleştirirsem tamamlanacağım, gerçekleştiremezsem eksik kalacağım diyorum, gerçekleştiremiyorum. O zaman ego bana ne diyor? “Acizsin” diyor. “Allah kahretsin, acizliğimden de gıcık kapıyorum” -ondan da rahatsız oluyorum, bana o acizliğimi hissettirenlerden de rahatsız oluyorum. Bakın, arda arda kötülük ortaya çıkıyor.

Ama desem ki: ben bu dünyaya illa şunu yapacağım, bunu halledeceğim diye gelmedim ki. Allah’ın bana verdiği imkanları kullanacağım, o imkanları da fıtratıma uygun biçimde kullanacağım. Ben bundan sorumluyum. Ben bir şey karşısında aciz kalmaktan rahatsız değilim ki, zaten özüm itibariyle öyle bir problem de yok zaten. O zaman ne olur? O kötülük, bana gafletimden dolayı gizlenmiş olan bilgelikle tekrar dönüştürülür. O yüzden cennet yapraklarıyla örttüler. Yani nefislerinde ortaya çıkan sahte bilinç nedeniyle nefislerinde ortaya çıkan kötülükleri, fıtrat bilinciyle -Allah’ın onların varlıklarına yerleştirdiği ama gafletleri yüzünden kendilerine gizli kalmış olan anlayışla- örttüler.

Mesela benlik dedi ki: “dünyada hiçbir istediğim olmadı, ne kadar acı bir şey.” Bazen böyle kendimize acırız değil mi? Böyle o durumlarda mesela kendine acıma bir kötülüktür, kendine kötülüktür. Ama idrak ettiğinde hemen dersin ki: bu dünyanın bana vereceği bir şey yok ki, benim spiritüel ruhsal özümde bir eksiklik yok ki, bu dünyanın bana katacağı bir şey yok ki. Bu dünyada bir şey gerçekleşmediğinde eksik olduğun gibi bir şey söz konusu değil ki. Bak ne yaptın? Cennet yaprağını da örttün ve çözüldün. Ve bakın dikkat edin, hazır o yani. Cennet yaprağı hazırdır. Adem cennet yaprağını üretmedi; o vardı, ve onu kullandı. Onun için bizimle aydınlanma veya kendimizi idrak etme arasında bir engel yok. Engel bizim tarafımızdan oluşturulmuş bir şey. Fark ettiğinde engel olmadığını göreceksin. Ama arzu ve korkularına iyice tutunursan, o zaman cenneti göremezsin, cennet yapraklarını göremezsin.

Anlaşılmak Arzusu

Mesela bugün gene bir arkadaş dedi, “kendimi anlatmadan beni anlayacak bir insan arıyorum” dedi. Kendimi anlattıktan sonra ne kıymeti var? Bunun altını bir kurcalayın, ne egolar çıkar. Ya hakikaten sen anlatmadan seni anlayan kimse yok mu? Allah yok mu yani? Bak, hiç sen anlatmıyorsun. Sen anlatmadan belki senin anlamadığın taraflarını bile anlıyor. Niye bu seni acaba mutmain kılmıyor? Çünkü buna dair farkındalığın çok zayıf. Yani seni hiç anlatmadan anlayan biri var; sen kendinden vazgeçsen senden vazgeçmeyecek biri var. Ama bunu idrak etmediğinde bu sefer ne yapıyorsun? “Ya ben kendimi anlatmadan beni anlayacak biri yok mu bu dünyada, hep bunun özlemiyle yaşadım, bulamayacak mıyım acaba” der. Bunun düş kırıklığını yaşarsın. Ama bu nedir? Sahte bir bilinç içinde olduğun için ortaya çıkan bir kötü durumdur.

Peki bunu neyle tedavi etmelisin? Aslında bu tedavi edecek bir şey değil; sahteliği fark edilecek bir şey. O yüzden uzak doğu bilgeliği der ki: hakikat cehaleti ortadan kaldırır. Bakın, cehaleti tedavi etmiyor, ortadan kaldırıyor. Ne gibi? Işık karanlığı ortadan kaldırır. Onun için hakikat, hakikatin bilgisi, içinde bulunduğumuz ego cehaletinden bizi çıkarır.

Sonuç: Egoyu Teselli Etmeye Değil, Anlamaya İhtiyacımız Var

O yüzden bakın, egonuzu pışpışlamaya gerek yok, anlamaya ihtiyaç var. Yani ne diyor bu? Onu anlayın, yoksa onu teselli etmeyin. Çünkü o hayatta teselli olmaz. Teselli olsa bile geçici olarak hep içinde böyle bir şey vardır. Teselli edersiniz, ertesi gün gene fırlar çıkar. Egonuzu teselli etmenize gerek yok, kendi öz gerçekliğinizi bilmeye ihtiyacınız var. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Adem kıssasına ait, şeytanın vesvesesiyle ilgili mealen aktarılan bir ifade: “Bir melek gibi olmayasınız ve ebedi bir mülke sahip olmayasınız diye (Allah) size yaklaşmamanızı buyurdu” şeklinde bir vesvese verildiği anlatılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - Adem’in tövbesine dair mealen aktarılan ifade: “Biz nefsimize zulmettik.” (Sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir; bu ifade Araf suresindeki Adem kıssasına aittir ancak anlatıcı numarayı zikretmemiştir.) - “Dön Rabbine” mealinde bir ifadeye atıf yapılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - “Hanginiz daha güzel amelde bulunacak diye Allah ölümü ve hayatı yaratandır” mealinde bir ayete atıf yapılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - “Allah taşıyamayacağınız yükü yüklemez” mealinde bir ayete atıf yapılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir).

İlgili Sohbetler

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.

Gerçek Kendiliği Örten Büyüden Uyanmak

Sohbette "iyi misin" sorusuna verilebilecek yalnızca iki doğru cevabın olduğu; bunun dışındaki "kötüyüm, mutsuzum" gibi cevapların kişinin gerçek hakikatini örten sahte bir benliğin işareti olduğu anlatılıyor. Kendini değersiz, sevilmemiş veya yetersiz hissetmenin bir tür "büyülenme" olduğu; oysa insanın gerçek değerinin ve ailesinin (İslam'ın evladı olmak, peygamberler ve salihlerle olan manevi bağ) hiçbir dışsal olaydan etkilenmeyeceği vurgulanıyor. Bediüzzaman'ın "dikkatle bas, batmaktan kork" sözü ve Kur'an'ın "vüs'" / "takat" ayırımı üzerinden, insanın nereye zihinsel olarak "bastığına" dikkat etmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Kendine Kimin Gözüyle Bakıyorsun

Sohbette, insanın kendini genellikle anne-baba, eş, arkadaş gibi çevresindekiinsanların algısı üzerinden tanımladığı ve bunun bir yanılgı olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin, başkalarının bakışından, geçmiş yaşantılardan ve ilişkilerden bağımsız olarak Allah'ın insana ruhundan üflemesiyle var olan ilahi bir öz olduğu; kendine bakarken kutsal metnin ("ruhumdan üfledim, secde edin") referans alınması gerektiği vurgulanıyor. Hz. Âdem'in "ben nefsime zulmettim" ifadesi üzerinden, kimseyi suçlamadan, kendini hatayla değil Yaradan'la tanımlamanın önemi anlatılarak sohbet tamamlanıyor.