Benlik Çokluğu ve Yargılamadan Arınma

Kısa Özet

Sohbette insanın psikolojik boyutunun tek renkli değil, çeşitli ve bazen çelişkili birçok benlikten oluştuğu; bu benlikleri görmenin kendi üzerinde çalışmanın ilk şartı olduğu anlatılıyor. Hz. İsa'nın zina eden kadını yargılamadan bırakması örneği üzerinden, negatif benliklere karşı ne kendimizi ne de başkalarını suçlamadan, sadece "yanlış" olduğunu fark edip bırakmanın (gerçek tövbe ve pişmanlığın) yolu anlatılıyor. Sohbetin ilerleyen kısımlarında trafik, oruç, toplumsal suç ve sabır gibi somut örneklerle bu ilkeler pekiştiriliyor; asıl düşmanın dışarıda değil, özümüzü örten içimizdeki negatif benlikler olduğu vurgulanarak kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan psikolojik düzeyde tek ve yekpare değildir; birçok farklı düşünce, duygu ve davranış kalıbından ("benlik") oluşan bir bütündür. Bunu görmek kendi üzerinde çalışmanın ilk adımıdır.
  • Negatif benliklere "ben" ya da "kendim" dememek gerekir. Onlara kendim dediğimizde ya kendimizi suçlama ya da kendimize müsamaha gösterme tuzağına düşeriz; ikisi de yanlıştır.
  • Hz. İsa'nın zina eden kadını yargılamadan bırakması: hem kendi negatif benliklerimize hem başkalarınınkine karşı doğru tavır, suçlamadan ve yargılamadan sadece "bırakmak"tır.
  • Gerçek tövbe, yanlış istikametten dönmektir; pişmanlık kendini suçlamak değil, bir farkındalıktır.
  • İçimizdeki en büyük düşman dışarıdakiler değil, özümüzü (ruhumuzu) örten negatif benliklerdir; bunları fark edip bırakmak sabrı, arınmayı ve izzeti getirir.

Benliğin Çokluğu: "Ben" Tek Bir Şey Değildir

"Şu insanlarla arkadaş olmayacağım" diyorum. Ondan sonra bakıyorum gene onlarla konuşuyorum. Veya işte bir daha şuna üzülmeyeceğim diyorum, şöyle bir olaya veya şu duruma üzülmeyeceğim diyorum. Bir bakıyorum gene üzülmüşüm. Aslında bu yanlış cümleler insanın kendisini tek olarak kabul etmesinden kaynaklı. Mesela kendimde bir sürü çelişki görüyorum diyoruz. Zaten aslında psikolojik düzeyde bir kısım çelişkiler barındıran insanlarız. Önce bunu kabul etmemiz gerekiyor.

Yani hangi merhametli insan hiçbir merhametsizlik göstermez ki acaba? Değil mi? En merhametli olduğunu düşünen insanın acaba hiç merhametsiz bir tarafı, hiç merhametsiz davrandığı bir durumu yok mu? Ya işte çok anlayışlı davranan bir insanın çok anlayışsız davrandığı durumlar yok mu? Peki o zaman bunlar nereden çıkıyor? Eğer ben anlayışlı biriyim diyorsam, içimde zaman zaman anlayışsız bir şekilde ortaya çıkan şey nereden ortaya çıkıyor?

Dolayısıyla burada yaptığımız temel yanlış şu: "ben" ve "kendim" kelimelerini sanki yekpare, tek renk bir şeyi anlatan bir formatta kullanıyoruz. Mesela diyoruz ki "ben çok merhametli biriyim." Veya işte "ben kendimi anlayışlı biri olarak kabul ediyorum" gibi bir cümle kullandığımızda, aslında yaptığımız şey eksik ve dolayısıyla da yanlış bir analizdir. Neden? Çünkü psikolojik boyutumuz çeşitlidir. O yüzden aslında bütün kadim öğretilerde nefsin sürekli temizlenmesinden bahsedilir.

Mesela şimdi "evim temiz" dersiniz değil mi? Kadınların bir kısmı için diyelim, en azından böyle temiz kadınlar değil mi? "Benim evim çok temizdir." Peki senin o temiz olan evin hiç kirli olmuyor mu? Değil mi? Hiç kirlenmiyor mu? Şimdi mesela diyelim ki evinizin bir bölümü çok temizken bazı bölümleri kirli olabilir değil mi? İşte diyelim ki %90'ı belki çok düzenli ve temizken, %10'luk bir kısmı, böyle çok fazla görünmeyen bir bölümü, diğer düzenli ve temiz olan kısmı kadar temiz ve düzenli olmayabilir. Dolayısıyla aslında tamamen yekpare, aynı nitelikte olan bir şey için biz genelleyici bir ifade kullanabiliriz. Ama psikolojik boyutumuz böyle midir? Değildir.

Bu, kişinin hem kendisini analiz etmesi açısından çok önemlidir hem de çevresini, çevresindeki insanları anlaması için çok önemlidir. Bizim yine en çok kullandığımız bir şey nedir? "İşte falanı anlamıyorum." "İşte arkadaşım, eşim, dostum bir türlü anlamıyorum. Bir öyle davranıyor bir öyle davranıyor." Gayet doğal. Yani psikolojik düzey manasında diyorum, gayet doğal. Eğer bir kişi kendisini bir çokluk olarak algılamıyorsa -yani ne demek? Kendisinde birçok farklı düşünce, duygu ve davranış kalıpları olduğunu görmüyorsa- bu kişi kendi üzerinde çalışamaz. Kendi üzerinde çalışmanın birinci adımı, kişinin birçok düşünce, duygu ve davranış kalıbına sahip olduğunu görmesidir. Eğer bu haritayı bir kimyle görebilirsek, o zaman kendi üzerimize çalışmaya başlayabiliriz.

Çeşitlilik ve Çelişki Ayrımı

"Ama işte hocam, çelişkili olması burada söz konusu olan dediniz ya." Tabii. Şimdi bir çeşitlilik kavramı var, bir de çelişkililik kavramı var. Bazen çeşitli olur, çelişki olmaz. Çeşitliliği kabul ediyoruz. Dediğiniz gibi çelişkiyi pek kabul etmiyoruz veya görmüyoruz bazen. Veya bazen görüyoruz. Ya diyoruz ki "ben aslında bak yanlış anlama, ben öyle değilim. Beni öyle gördün ya, orada böyle bir cazgınlık yaptım veya çok tepki verdim ama ben aslında öyle biri değilim." Peki "öyle biri" de nereden çıkıyor o zaman? Onda da bir yön var, bunda da bir yön var demektir. Dolayısıyla biz içimizde var olan birçok benlik haline "ben" diyoruz. Temel çelişkimiz de buradan başlıyor.

Yani sen bazen merhametli, bazen bencil, bazen çok fedakar, bazen çok tahammülsüz olabilen; içinde birçok farklı, bazısı da birbiriyle çelişik benler topluluğundan oluşuyorsun. Psikolojik düzeyde. İnsanın önce bunu görmesi lazım. Bunu görmezse ya bunlar tamamen otomatik bir şekilde tetiklenirler veyahut da görüldüğü halde görmezden gelinirler. Çünkü kişi belli bir kısım benleri kabul eder, onları onaylar. Bir kısımlarını da görmek istemez. Onları ya bastırır, ya inkâr eder, ya da onları bazen karşısındaki insana yansıtmak için kullanır.

Mesela işte, bir kişiye "bak biraz anlayışsızlık sergiliyorsun burada" denildiğinde, "hayır asıl anlayışsız sensin" diye bazen reaksiyon gösterir değil mi bazı insanlar. "Bak burada biraz bencil davranıyorsun." "Hayır asıl bencil sen ve senin gibi insanlar" diye bazen reaksiyon gösteririz. Neden? Çünkü kendimizde onu kabullenemiyoruz.

Peki bunun çözümü "ben aslında çok bencilmişim" mi demek? Hayır, asla bu da değil. Peki tamam, ne yapacağız? Çünkü bakın orada da ayrı bir tuzak var. "Demek ki ben rezil herifin tekiymişim, benden berbat kimse yokmuş." "Bu sohbetlere gele gelene kadar berbat biri olduğumu anladım" diyor bazı arkadaşlar. Biz bunu anlatmıyoruz. Böyle bir şey de yok.

Neyi anlatmak istiyoruz? Anlatmak istiyoruz ki sen psikolojik düzeyde birçok benler topluluğundan ibaret bir varlıksın. Yani senin psikolojik boyutunun içinde birçok farklı düşünce, duygu ve davranış tarzı var. Psikolojik boyutumuzu bir zemin kabul edin. O zeminde bazen güzel bir ağaç çıkıyor, bazen güzel bir lale çıkıyor, bir karanfil çıkıyor, bir gül çıkıyor. Bazen de diken çıkıyor, bazen de çok zehirli bir ot çıkıyor. Bütün bunlar o psikolojik zeminin potansiyelinde vardır. Eğer siz o psikolojik zeminde neler çıktığını görmezseniz tuzağa düşmüş olursunuz. Neyin tuzağına? Ya olumsuz şeyleri görmeme ve inkâr etme tuzağına, veyahut da kendinizi o olumsuz düşünce ve duygularla özdeşleştirme tuzağına.

Mesela bazen bir insanda böyle apaçık bir kibirlilik görürsünüz. Dersiniz ki "bak sende böyle bir kibir var gibi." "Asla, ne alakası var?" Çünkü ego onu kabullenemez, böyle bir şeyi üzerine almayı kabullenemiyor. O zaman ne yapıyor? İnkâr yoluna sapıyor. Mecburen inkâr edecek, bunu kasıtlı yapmıyor. Ya da ne yapıyor? Farkına varmadan karşıdakine yansıtıyor.

Peki bunun karşıtı veya alternatifi, "hakikaten ben çok kibirli biriyim, ne kadar adi şerefsiz bir insanmışım, bugüne kadar fark etmemişim" demek mi? O da değil. Kişi o psikolojik zeminde hem var olan hem de zaman zaman tetiklendiği için ortaya çıkan ne varsa hepsini bilmelidir. Bunu fark etmelidir. Sonra yargılamadan ve kendini suçlamadan, yani o negatif benlikleri kendi olarak görmeden bakmalıdır.

Hz. İsa ve Zina Eden Kadın Kıssası

Geçen bir yerde okuduğum bir şeyi biraz bununla ilişkilendirerek kendimce yorumladım, belki çoğunuz da duymuşsunuzdur. Bir gün Hz. İsa'ya bir kadın getirirler; kötü yolda bir kadın. O zamanın Yahudileri Hz. İsa'nın önüne getirir. Hz. İsa, Yahudi toplumunda aynı zamanda bir din alimi fonksiyonu taşıyordu. Fakat o zamanın Yahudi alimleri onu sevmiyorlar, ondan rahatsız oluyorlardı; ruhsal boyuttan bahsettiği için vesaireden. Onu sürekli bir tuzağa düşürmeye çalışıyorlar, bir şeyle suçlayacaklar.

Mesela diyelim ki bir yerde oturur, sormadan yemek yer. "Bu helal mi, helal mi kesilmiş?" Bizde de meşhurdur ya, "besmeleyle mi kesilmiş, helal mi haram mı?" Ona çok dikkat ederiz de başka şeye dikkat etmeyiz. Mesela sormadan yemek yer, ona bir kişi der ki "ey muallim, eğer o haramsa sizi kirletir." O da ona cevap verir: "İnsanın ağzına giren değil, ağzından çıkan insanı kirletir." Hz. İsa böyle, manevi ve asli olana vurgu yapar.

Şimdi gene benzer bir tuzağa düşürmeye çalışıyorlar. İşte kötü yoldaki bir kadını getiriyorlar, "bunun hakkında hüküm ver" diyorlar. Bu kadın kötü yolda ve bunu da itiraf ediyor, şüpheli bir durum değil, o duruyor. Sonra diyorlar ki, sembolik olarak taşlanması gerekiyor; yani suçlanması, eleştirilmesi, kınanması gerekiyor, Yahudi şeriatında. Hz. İsa diyor ki "aranızda ilk taşı günahsız olan atsın." Öyle deyince herkes başını eğiyor ve birer ikişer çekilip gidiyor. En başta büyük günahkârlar çekiliyor, en sonunda daha az günah işleyenler, hepsi çekiliyor. Çünkü "aranızda ilk taşı günahsız olan atsın." Hepsi çekiliyor.

Hz. İsa kadına soruyor, "ne oldu" diyor. "Hepsi gittiler" diyor. Ve Hz. İsa devam ediyor: "Ben de seni yargılamayacağım, gidebilirsin" diyor.

Şimdi aslında ben bunu şöyle bir farklı yoruma tabi tuttum -birçok yorum açısı var- işte bu negatif benliklerimize karşı o Yahudiler gibi olmayacağız, Hz. İsa gibi olacağız. İşte o Yahudiler gibi "suçlusun, kibirlisin, ne kadar bencilsin, bencilin tekisin" diye böyle yapmayacağız, yargılamayacağız. Negatif benlikleri yargılamayacağız. Bu bir tuzaktır. Sanki avantajlı bir şey gibi gözüküyor: "bak kendini suçluyor." Hayır, bu otokritik değildir, kendini suçlama değildir. Otokritiktir, kritize etmektir, analiz etmektir. Yoksa kendini suçlamak değil -"ben ne kadar berbat biriyim, ya böyle bir davranışı nasıl sergiledim" değil. Böyle bir şey kişinin kendi farkındalığı için asla hizmet etmez.

Bu sefer suçluluk hissini tetikleyebilir. O suçluluk bir süre sonra "tamam ben suçluyum da siz hiç mi suçsuzsunuz" diye dışarıya bazen öfke şeklinde yönelebilir. Veya kişinin kendi içine çökmesine, kendini tamamen kötü, değersiz, beceriksiz biri olarak algılamasına yol açar. Dolayısıyla asla suçlama kastedilmez burada. Kişinin kendi üzerinde çalışması demek, kendini suçlaması demek değildir.

Peki ne diyecek? İşte Hz. İsa gibi diyecek. Orada bir şeyin analizi var; evet, o kadın yanlış bir şey yapmış. Ama Hz. İsa ona ne diyor? "Ben de seni yargılamıyorum, gidebilirsin" diyor, bırakıyor onu yani. Yargılama yok, suçlama yok. O Yahudilerle temsil edilen şey ne? Yanlış bir benliği bir başka yanlış benlikle eleştirip suçlamak. "Sen bunu nasıl yaparsın, ne biçim insansın" -bunların hepsi sahte şeylerdir, hiçbiri hiçbir işe yaramaz.

Hz. İsa orada bize yargılamayı öğretiyor: kimseyi yargılamana gerek yok. En sağlıksız yapılar mesela yargılamayı yapıyor değil mi hocam? Tabii, kişi sağlıksız olduğunda veyahut da kendinde bir yanlışı görmeye tahammülü az olan kişilerde, kendi içinde bir olumsuzluğa tahammülü az olan insanlar bunu daha fazla yapabiliyorlar. Dolayısıyla burada, o yanlış olan benlik kendiniz değilsiniz ki kendinizi eleştiresiniz. Oradaki incelik budur: kendiniz değil ki kendinizi eleştiresiniz.

Peki çözüm ne? Kendinizde kendiniz olmayan şeyi görün. Ve Hz. İsa'nın yaptığı gibi bırakın, yargılamayın; kendiniz olmayan şeyi kendiniz görmeyin, dolayısıyla kendinizi suçlamak tuzağına da düşmeyin.

Tövbe ve Pişmanlığın Gerçek Anlamı

Peki burada tövbe ne anlama geliyor, tövbe nedir? Yani aslında tövbe, yanlış bir benlikten doğru olana dönmektir. Yanlış olan benliği bırakmaktır, onun istikametinde hareket etmeyi bırakmaktır.

Mesela diyelim ki siz bir yere gitmek için yola çıktınız ama yeri tam bilmiyorsunuz. Gittiniz, birine sordunuz, dediniz ki "ben şuraya gideceğim." O size dedi ki "sen fazla gelmişsin, biraz batıya doğru gitmen lazım, çok fazla doğuya gitmişsin." Neyi anladınız? Gittiğiniz istikametin yanlış olduğunu. Dönmek nedir? Gittiğiniz istikameti mi dövüyorsunuz, o yolu mu ortadan kaldırıyorsunuz? Hayır. O yoldan, o istikametten dönüyorsunuz. Bu kadar. Bir şeyin yanlışlığını fark ettiniz, o düşünceden, o duygudan, o davranıştan dönüyorsunuz, onu bırakıyorsunuz orada. Tövbe budur.

Tövbe negatif benliğin pişmanlığı değildir. Tövbe, negatif bir benliğin peşine düşen kendimizi geri çekmektir, o negatif benlikten alıkoymaktır. Dolayısıyla pişmanlık, kendini suçlamayı, dövmeyi ifade etmez. Pişmanlık bir farkındalıktır. Biz pişmanlık deyince böyle işte başı önünde, üzgün, kederli, mahcup, kendini suçlayan bir şey düşünürüz. Hayır. Pişman olmak demek, negatif bir düşüncenin, duygunun, davranışın farkına varıp ondan dönebilme bilincini üretebilmektir. O zaman kişi tövbe etmiş olur.

Yani yanlış yapan o benliğin siz olmadığını görmeniz demektir. Ve bu aslında onunla özdeşleşmediğimiz anlamına gelir. Sen o yanlışı yapan benlik değilsin ama sen o yanlışı yapan benliği bir zaman takip ettin, onu onayladın. Diyebiliriz ki: "Ben bir zaman o yanlış düşünceyi, duyguyu, davranışı onaylayıp o istikamette hareket ettim. Şimdi o düşünce, duygu ve davranışın istikametinde gitmemeyi tercih ediyorum, çünkü onu yanlış buluyorum." Tövbe bu demektir.

Dolayısıyla insanların zaman zaman yaptığı yeminler vardı: "bir daha böyle yapmayacağım." Sonra gene yapar. Çünkü ona onu yaptıran şeyi analiz etmiyor. Bu analizi yapmadan "bir daha böyle yapmayacağım" diyor. Hayır, bir daha öyle yapacaksın büyük ihtimalle, çünkü sana onu yaptıran şeyin farkında değilsin. Dolayısıyla "söz veriyorum bir daha asla yapmayacağım" gibi sözler çok anlamlı değildir. Mesela ben böyle diyenlere soruyorum: "Niye bir daha asla yapmayacaksın?" Eğer buna dair güçlü bir bilinç, farkındalık, anlayış, analiz yoksa kişi bir daha onu yapar.

Bazı çocuklara da denir: "Bak oynama oğlum, ders çalış, dersi dinle, bilgisayarda oynama" dersiniz. "Tamam bir daha oynamayacağım, yemin ediyorum" der. Bir saat sonra gene oynayacak. Çünkü orada bir bilinç yoktur, niye oynamayacağını analiz etmiyor ki. Sadece ya korkudan ya da uğradığı herhangi bir mağduriyetten dolayı "bir daha yapmayacağım" diyor. Onun için tövbe ve pişmanlık böyle bir şey değildir.

Kin ve Nefretin Analizi: Kök Aramak

Mesela diyelim ki ben öfkelendim, insanlara sinirlendim, küçümsedim, hakaret ettim. Sonra dedim ki "ne kadar kötü bir şey, bir daha asla yapmayacağım." Böyle demek bir şey sağlamaz, gerçek anlamda bir şey çözmüş olmaz. Ne zaman bir şey çözmüş olursun? "Bu olayda bende hangi benlikler tetiklendi? Ben kızdım, öfkelendim, küçümsedim, ağzımdan kaba sözler çıktı, aşağıladım. Bende hangi benlikler tetiklendi?" Onları bulursam ve onlarla açık açık, makul bir şekilde hesaplaşabilirsem, yani analiz edebilirsem, o zaman o düşünce, o duygu, o davranış benden silinmeye başlar.

Analize bir örnek verelim. Mesela dedim ki "şu insanı bir daha görmek istemiyorum, asla görmek istemiyorum, beni çok rahatsız ediyor." Sonra dedim ki bunda biraz böyle bir kibir, kendini üstte görme hissi var, bu yanlış bir şey. Şimdi analiz ediyorum: Bir, bu nasıl gerçekleşti? Karşımdaki insanda yanlış bir düşünce veya davranış gördüm. Peki bu yanlış düşünce ve davranış bende neyi tetikledi? "Ben asla böyle bir şey yapmam, iyi ki yapmam, ben zaten böyle yapan insanları da hiç sevmem" diye bir benlik tetiklendi. O benlik tetiklendi ve o cümleleri sarf ettim.

Şimdi döneceğim: karşımdaki insan yanlış bir düşünce ve davranış sergilemişse, ben önce neyi görmeliyim? Demeliyim ki: bu insan nefsine mağlup oldu, nefsine mağlup olduğu için böyle davranıyor. İki: Allah beni nefsimle baş başa bırakmadığı için ben o hatayı yapmıyorum çok şükür, bundan dolayı ancak şükür duyabilirim. O zaman bundan sonra ben o insanı küçümseyebilir miyim veya buna bağlı bir şey ortaya çıkar mı bende? Çıkmaz.

Bakın, negatif düşünce ve davranışın ortaya çıkmasına sebep olan benlikleri fark ettim -kendi içimdeki benliklerden bahsediyoruz, dışarıdaki insandan değil. Biz her zaman şu tuzağa düşeriz: "tamam sinirlendim ama o da beni sinirlendiriyor" değil mi. "İşte tamam ben öyle sözler sarf ettim ama o da beni tetikledi." Bu asla kendi üzerinde çalışma değildir. Ve egonuz sizi haklı çıkardığı müddetçe asla yol alamazsınız.

Orada yapacağınız şey nedir? İçeride tetiklenen nedir? Yani içeride negatif bir düşünce, duygu ve davranışın ortaya çıkmasına neden olup bende o yanlışların sergilenmesine neden olan benlikler ne tür benliklerdir? Bunları çözebildiğiniz zaman zemini temizlemiş oluyorsunuz. Onun için nefsini arındırmak davranışsal olarak değildir. Bir insanın olgunlaşması davranışsal değişim değildir, psikolojik değişimdir; davranışa sonuç olarak yansır. Ama davranış olur, içeride değişim olmayabilir. Ben dışarıdan insanlara kaba davranmam, sözel olarak kaba söz söylemem ama içimde büyük bir kibir vardır; "bu basit insanlar" diye içimde her zaman dönüp dolaşan bir düşünce vardır. Ama gayet nazik, kibar, gayet beyefendi gibi davranan biri olabilirim. Bu, kendimi, kendi psikolojik benliğimi arındırdığım anlamına gelmez. Arınma, içerideki negatif benliklerin fark edilip çözümlenmesiyle mümkündür. İşte o zaman kendi üzerimizde çalışmak şekillenir.

İki İlke: Ne Kendini Suçla Ne Kendine Müsamaha Göster

Şimdi başa dönüyorum. Kişi kendisini ne iyi ne de kötü tanımlamamalıdır. Bir bilgenin ifadesidir: "Ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme. Allah'ın rahmeti içindeyim de, olmaya çalışıyorum de." Psikolojik düzeyde çok çeşitli ve bir kısmı çelişkili benlik haritalarınız vardır. Mesela bir çocuk annesine "annemi çok seviyorum" der. Peki o çocuğa bir bakın, içinde annesini sevmediği durumlar yok mu? Annesi onun istediğini yapmadığında "annemi sevmiyorum" diyor o anda. Peki bu çocukta ne var? Bu çocukta birçok benlik var: seven benlik de var, sevmeyen benlik de var; duyarlı benlik de var, duyarsız benlik de var.

Şimdi bu bize neyi sağlıyor? Bu bizde öncelikle kendi psikolojik mekanizmamızda bir farkındalık sağlayacaktır, bunu görmek: bak sende bazı tahammülsüz benlikler var, bazı bencil benlikler var, bazı kibirli benlikler var. Bu benliklerden kastettiğim şey çeşitli düşünce, duygu ve davranış kalıplarıdır. Bunları görebileceksin.

Bir: bunlara "kendim" demeyeceksin. Birinci ilke, birinci prensip. Kendim demeyeceksiniz bunlara. "Kendim" dediğiniz anda, "ben kendim" dediğiniz anda -"evet kendimde böyle şeyler görüyorum ve kendim böyleyim" dediğiniz anda- bu bir tuzaktır, oradan yol alamazsınız. Ama "psikolojik düzeyimde bu tür benlikler var" diyeceksiniz.

Hani bazen doktora gidersiniz ya, işte doktor der ki "şu elindeki ben doğuştan mı sonradan mı? Sonradansa belki burada bir deri kanseri olabilir, tabii olmayan bir oluşum olabilir, doğal değil." İşte negatif benlikler de buna benzer: içimizde zamanla oluşmuş, doğal olmayan düşünce, duygu ve davranış kalıpları. Bunlara ben niye "kendim" diyeyim değil mi? Farz edin ki doğarken beş parmaklıydınız, ilerleyen yaşınızda baktığınız altıncı, yedinci, sekizinci parmak çıktı. Ne dersiniz? "Anormal bir şey" dersiniz. Veya bazı insanlarda böyle farklı deri kanserleri olur, vücudun herhangi bir yerinde bir şişlik olur değil mi? Ne denir? "Bu doğal değil." Evet o vücutta bu şeyler oluşurlar ama o, vücudun doğal durumu değildir değil mi? Veya diyelim ki gözünüzde bir arpacık çıktı, sonra büyüdü, gitmedi, büyümeye başladı, ne yapıyorsunuz? Doktora gidiyorsunuz, "benim gözümde kötü bir oluşum var" diyorsunuz değil mi? Ama onu kendiniz olarak görmüyorsunuz. Dolayısıyla hiçbir negatif benliğe "kendim" demeyeceksiniz. "Ben ne kadar bencilmişim, ben ne kadar bilgisizmişim, ben ne kadar yanlışmışım" böyle demeyeceksiniz. Bunlar sahte şeylerdir, bunlar hepsi tuzaktır.

İki: bundan dolayı kendinizi suçlamayacaksınız. Hz. İsa örneği gibi yargılamayacaksınız, kendinizi yargılamayacaksınız, o benliği bile yargılamanıza gerek yok. Sadece şunu diyeceksiniz: "seni bırakıyorum." O kadar. Bıraktığınızda geriye kim kalacak? İsa kalacak. Yani içinizdeki ilahi öz kalacak, ruh kalacak, başka bir şey değil. Bütün negatif benlikleri bıraktığınızda geriye kalacak olan şey ilahi özünüzdür.

O zaman birinci kural: hiçbir negatif benliğe, yani hiçbir yanlış düşünce, duygu ve davranış kalıbına "ben" demeyeceksiniz. Bu inkâr etmek anlamında değil; "evet bu psikolojik zeminimde gördüğüm ama onaylamadığım bir şey" demektir. Düşünün ki çok güzel bir tarlanız var, güzel bir toprak. Ama iki ay sonra geldiniz, baktınız ki ayrık otlar bitmiş. Der misiniz "bu benim tarlam, otlar"? Demiyorsunuz. Onları ne yapıyorsunuz? Ayıklıyorsunuz, teker teker. "Benim tarlamda çıkmış" diye tarlanızın niteliğinden değil ki. Veya çok güzel bir ekin ektiniz, ama o ekinlerin arasına rüzgârlarla, şunla bunla vesaireyle yabani otlar gelir, dikenli bitkiler gelir, orada o tarlamızda yeşerir. Siz ne yaparsınız? Akıllı bir çiftçi ne yapar? Ara sıra o tarlayı yoklar, bakar ki bir ayrık otu, bakar ki dikenli bir bitki, ne yapar? Onları temizler.

Siz hiç bu temizliği kendi içinizde yaptınız mı? İşte bunu yapacaksınız, hepimiz bunu yapacağız: psikolojik tarlamıza bakacağız. Doğal olan şeyler var; doğal düşünceler, doğal davranışlar, doğal duygular. Bir de doğal olmayan düşünce, duygu ve davranışlar var. Onları usulca bırakacağız, dışarıya tahliye edeceğiz. Bu kadar.

"Tekrar çıkıyor öyle." Tabii, zaten çiftçi ne yapar, ara ara bakar; bu bitmez yani. "Bir kere temizledim tarlayı, daha temizlemem" demez. Veya "geçen temizlemiştim ama gene çıktı, bir daha temizlemeyeceğim" demez. Ne zaman çıkarsa o zaman temizliyor. "Bunun analizini iyi yapamadığımız için mi bırakamıyoruz ya da pekiştiriyoruz?" Tabii ki, bazen ekilen güzel ekinin yapısına benzeyen otlar vardır, ayırt edemezseniz o zaman onları ayrıştırma gereği de duymazsınız doğal olarak. "Bazen otlar istila ediyor, ürün gözükmüyor." Aynen. Bazen o kadar yabani otlar çoğalır ki, gerçekte ekilen ve mahsulü alınmak istenen şey gözükmez. Bazen "adamda insanlık kalmamış" diyoruz mesela; aslında insanlık var orada ama o insanlık yabani şeyler tarafından boğulmuş o anda. Dolayısıyla onları ayrıştırıp temizleyeceğiz, her çıktığında aynı şeyi yapacağız.

Ama temel ilke: ne ona "ben" de, ne onu suçla ne kendini suçla. "Benim tarlamda nasıl böyle bir ot çıkabilir" demeyin -o çıkabilir. Bazı insanlar söylüyor "ben nasıl böyle bir hata yaptım." Bak, kibirli bir benliğin tuzağıyla yargılama yapıyorsun: "nasıl ben öyle bir hata yaptım." Bakın hatalı benlik eleştiriliyor, kim tarafından? Bir başka yanlış benlik tarafından eleştiriliyor. "Ben nasıl böyle yaptım, sen kimsin ki 'ben nasıl böyle yaptım' diyorsun?" Şunu desen ya: "amenna, bu benim Allah'ın bana verdiği insani duruma yakışmıyor. Yakışmıyorsa sen de bir daha yapma o zaman." Ama "ben nasıl böyle bir şey yaptım" dersen, o kibirli bir benliğin seni tuzağa düşürmesi anlamına gelir, buna da gerek yok.

"Sanki bu anlattıklarınızda 'kendimize karşı insani olmalıyız' doğru gidiyorum ben." Giden bir benlik tetiklendi sizde, bakın kendimize; buradaki hata ne? Bakın, kendimize müsamahalı olmamız -onunla özdeşleştik. Sanki ona müsamaha ediyoruz. O da ne? O da "kendim, ben yanlış yaptım, kendime müsamaha göstereyim." Bakın en baştaki ilkeyi kaçırmış oluyoruz bazen bu durumda. Nedir? Ben ona "kendim" demiyorum ki kendime müsamaha göstermiş olayım. Bir: ben ona kendim demiyorum. İki: onu duamdan (doğamdan) görmüyorum. Üç: onu onaylamıyorum ve bırakıyorum. Burada müsamaha var mı? Yok. Gereksiz yere suçlama ve kendini kötüleme de yok. Sanki kötülemezsem müsamaha gösteriyorum gibi bir ikilem dışında başka bir seçeneğimiz yokmuş zannediyoruz. Ya kendimi suçlayacağım, ya kendimi suçlamıyorsam kendime müsamaha gösteriyorum -hayır. Ben onlara kendim demiyorum ki bunlar ortaya çıksın; kendim değilim ki o kendimi suçlayayım veya kendime müsamaha göstereyim, ona kendim demiyorum.

Anlatabildim mi? "Benim psikolojik zeminimde o zeminin doğasına uygun olmayan bir düşünce, duygu ve davranış ortaya çıktı. Ben bunu onaylamıyorum." Bu kadar. Dolayısıyla ben kendimi suçlamıyorum, kendime müsamaha da göstermiyorum, çünkü onlara kendim demiyorum. Bakın en temelde farklı bir yaklaşımımız var burada.

Yani psikolojik düzeyde hep insanlar, bir hata yaptığında "kendini mi suçluyorsun, müsamaha mı gösteriyorsun" diye ikiye ayırır. İkisi de yanlış. Ben bir yanlış yaptığımda şunu diyorum: bu benim psikolojik doğama aykırı olan bir davranış, tutum veya söz. Dolayısıyla bunu onaylamıyorum, bunu kendim olarak görmüyorum, dolayısıyla kendimi suçlamıyorum, kendime müsamaha da göstermiş olmuyorum burada. Sadece kendime ait olmayan bir şeyi bırakıyorum, ayrıştırıyorum ve bırakıyorum. Diyorum ki bu benim doğamdan değil ve onu bırakıyorum. Ne kendimi suçluyorum ne kendime müsamaha gösteriyorum. Bunlar ikisi de gereksiz, yanlış uçlardır.

En başa dönüyorum -uzun zamandır gelenler bunu belki onlarca defa vurguladığımı söyleyeceklerdir, çünkü temel problemimiz budur, her zaman oradan tuzağa düşeriz. Hiçbir negatif düşünce, duygu ve davranışa "kendim" demeyeceksiniz. Çünkü kendim dediğiniz anda birkaç tuzak vardır. Birinci tuzak, kendini kötüleme tuzağıdır: "ben ne kadar kötüymüşüm."

"Nefsine zulmetme gibi bir şey de var mı? Bu psikolojik duygu değişimini nefisle ilişkilendirebiliyor muyuz? Nefsani duygular mı, yani psikolojik düzeydeki duygular mı? Nefisten mi kaynaklanan duygular, değil mi?" Bunlar nefis zeminindeki duygular, düşünceler diyebiliriz. Kendini suçlama tuzağına düşmemiş oluyorsun, ona kendim demediğinde. Çünkü o yanlış düşünce, duygu ve davranışa "kendim" dersen, ya kendinden utanırsın, kendini kötü hissedersin, veyahut bunu tetiklediğini düşündüğün insanları suçlarsın, veyahut inkâr edersin, savunmaya geçersin. Bütün bunlar tuzaktır. Ne savunmaya geç, ne inkâr et, ne kendini suçla ve kötü hisset, ne de bundan dolayı başkalarını suçla.

"Hocam ne kalıyor?" Kalmıyor zaten bir şey, rahatlayacağız. Bunu içinden bakıyoruz zaten. Ego diyor ki "ne yapacağım, bir şey yapma, otur oturduğun yerde, sakin ol zaten, bütün derdi bana çıkaran sensin zaten." Ego illa bir şey yapacak; ya inkâr edecek, ya kendini suçlayacak ya birilerine bir şey yapacak. "Hocam, 'bir şey yapma' dediğiniz nokta öyle bir nokta ki yani yok ol, hiç ol." Hayır. Ego ile bir şey yapma. Ego ile bir şey yapmamak demektir. Buna Uzak Doğu geleneği "yapmadan yapmak" der. Böyle biraz şey bir ifadedir, yapmadan yapmak der.

Kin ve Nefretin Kökenine İnmek: Arkeolojik Kazı

"Bu bize ait değildir, fıtri varlığımıza ait değil, fıtratımıza ait değildir." Mesela diyelim ki birinden nefret hissi duydum, içimde nefret ediyorum; elime geçse öldüreceğim, en azından o niyetim var, yapamıyorum ama o niyetteyim. Sonra bir zaman geçti, bir baktım: "ben nasıl böyle nefret ediyorum, kin duyuyorum, onun ölmesini, yok olmasını istiyorum." Bu fıtratıma ait doğal bir şey mi? Değil. O zaman bu "kendim" değil. Bakın hemen ilk farkındalık: demeyeceğim ki "ben ne kadar içim bozulmuş ki bu kadar kinleniyorum." Demeyeceğiz. Bunu dediğiniz an ona "kendim" demiş oldunuz, kendim dediniz ve bundan dolayı ağır bir suçluluk ve kendini kötüleme tuzağına düştünüz. Buna gerek yok.

Evet, "ben nasıl böyle bir kin, bir nefret, bir öfke hissi duydum? Bu aslında benden değil, doğal değil" -benden değil derken, benim doğal yapımdan değil. Peki sonra? Sonra yavaşça bırak. Bunu onaylıyor muyum? Hayır onaylamıyorum. Şu analizi yapabiliriz: peki bu nereden doğuyor, bunun temelinde yatan ne var? Diyelim ki o nefretin bir sebebi var: diyeceğim ki o insanın yaptığı benim benliğime rahatsız edici geldi, ben bunu hak etmediğimi düşündüm, veyahut beni aşağıladığını düşündüm veya beni yok saydığını düşündüm gibi. Diyeceğim ki: benim psikolojik zeminimde doğal olmayan o kin ve nefretin ortaya çıkmasına yol açan ne gibi durum, tutumlar oldu? Ne gibi düşünceler oldu? Yani bir nevi arkeolojik kazı yapacağım, kökünü bulmaya çalışacağım.

Hani bazı bitkiler veya ağaçlar vardır, böyle dipten kesersiniz, gene çıkar, etrafından budak verir, değil mi? Neden? Çünkü kökünü almamışsınız. Ne yapacağız? Köküne doğru bir arkeolojik kazı yapacağız. Mesela: niye kin ve nefret duydum? Onun yaptığı şey benim egomu rahatsız etti, hak etmediğimi düşündüm, mağdur oldum, zarar gördüm; zarar gördüğüm için de "ben de ona bu zararı ödeteceğim, ona göstereceğim" dedim. Orada bir duracağım, diyeceğim ki evet, insan bir başka insanın yanlışından dolayı bazen mağdur olabilir, zarar görebilir. Bu gibi durumlarda içinde tetiklenecek olan negatif benliklerin farkına varacağım -bu bir. Onu fark edeceğim.

İki: öyle bir negatif benlikle ben ona baktım ki aslında en büyük mağdurun bana kötülük yapan insan olduğunu fark edemedim. Aslında en büyük mağdur o. Çünkü benim uğradığım mağduriyet sınırlı, geçici. Eğer o insan o benliğin farkına varmazsa ömür boyu o benliğin mağduru olarak yaşayacak, ömür boyu o benlikle hayatı değerlendirecek. En büyük zulmü o insan kendine yapacak. Diyeceğim ki: bana yaptığı, benim nefsimin burada uğradığı zulüm, onun kendi kendine yaptığı zulümle karşılaştırıldığında büyük fark var. O zaman içimde, bana kötülük yapan o insana karşı, nefsinin onu mağlup etmesine yönelik acıma ve şefkat duymam lazım. O zaman kin ve nefret duyacağım bir kök kaldı mı? Kalmadı.

Trafik Örneği: Egonun Meşrulaştırma Tuzağı

"Hocam bugün çok somut bir örnek yaşıyoruz, tam da anladıklarınızla ilgili." Bir arkadaşımızla hani "hiçbir şey yapmayarak bir şey yapmak" bununla çok örtüşen bir şey oldu: bu dersleri bazen farkında olmadan hayattaki bakış açımız, karşılaştığımız şeylerde açığa çıkıyor. Böyle bir yolda karşıdan gelen küçük bir kamyonet gibi, arkadaşıma gidiyordum, tipik böyle karşılıklı bir yolda sona doğru yaklaşabilir ama özellikle üstümüze üstümüze sürdü ve fark ettim ki böyle bir kasıt da var. Sonra dedi ki "siz küçük bir arabasınız, çekilebilirsiniz, bana yol vermeniz gerekir." "Geri gitsem de cadde, gidemeyeceğim" -halbuki sola doğru kayabilir. Baktım ki özellikle bir saldırı var. Bir şey yapmadım, muhatap olmadım. Arkadaş beni şöyle suçladı, dedi mesela "elimde silah olsa vurabilirim böyle insanları." Üstümüze üstümüze geldi. Dedim ki "yok, sen bunu kasıtlı algıladın, ben de fark ettim zaten." Dedi "ama sen burada şunu söylemezsen bunlara hadlerini bildirmek gerekir." Halbuki üstüne doğru geliyor ve fark ediyorsun. Ve içinde en ufak bir öfke oluşmadı mesela o kişiye karşı, çünkü fark ediyorsunuz o kişinin tavrındaki veya konuşurkenki yargılamayı, suçlamayı veya bahane aramayı.

Ama mesela orada, benlik onunla çatışırken diyor ki "senin bu tavrın pasif olduğu için, sen ona haddini bildirmediğin için bu herkese yapacak, halbuki orada haddini bildirseydin bunu başkasına yapmayacaktı." Ne kadar uzaklaşmış ki o öz varlığından. Aynen. İşte bakın burada şöyle bir tuzak aklıma geldi: şimdi ego kendi yanlış hesabını meşrulaştıracak bir malzeme buluyor. Mesela kendi rahatsız olmuş, karşıdaki insanın yanlış tutumundan ona egoistçe bir reaksiyon vermek istiyor. Ama bunu neyle kamufle ve meşrulaştırıyor? Diyor ki "sen karşı koymazsan veya itiraz etmezsen adam herkese bunu yapar." Ya bak, bir düşün: sen herkese bunu yapmaması için mi cevap veriyorsun, yoksa egonu tatmin etmek için mi? Orada ego kendisini tatmin etmek için bunu yapıyor ama kendisi ne yapıyor? Meşru bir malzeme buluyor: "buna cevap ver ki bir daha başkasına yapmasın." Ya sen bak, iyice analiz ettin mi, "bu insana böyle dersek belki ihtimal ki başkasına yapmaz" -böyle bir rahatlık ve sükûnet içinde mi bu kanaate vardın, yoksa ego bu durumda rahatsız oldu, rahatsız olduğu için tepki verecek, o tepkisine meşru bir kılıf mı uyduruyor?

Onun için insan bu gibi şeylere karşı uyanık olmak durumundadır, bunlar yanlış reaksiyon tarzlarıdır. "Bazen güzel bir üslupla yaptığı hatayı anlatmak da gerekli değil mi?" Eğer gerçekten psikolojik zeminimizde hiçbir negatif benlik tetiklenmemişse, sakin ve objektif bir şekilde, bir haksızlığın giderilmesi, karşıdaki insana bir şeyin fark ettirilmesi noktasında bir şey yapılabilir mi diye düşünebiliriz, ve o düşünce istikametinde bir davranış sergileyebiliriz. Ama bu başka bir şey; karşıdakinin anlayıp anlamayacağını da fark ediyoruz.

Yani burada bahsettiğimiz ikinci durumda, hem kişinin kendi içinde tam bir sükûnet, denge ve farkındalığı var, hem karşısındaki insanın durumunu objektif bir şekilde analiz eden bir yanı var. "Peki hocam sorumlu muyuz, şartı mı bir şeye?" Düzeltebiliriz belki, egoya bağlı kalmadan. Buna tek bir cevap veremeyiz. Gerçekten orada kişinin kendisinin dengeli, doğal bir halde olması lazım; iki, mevcut durumu, şartları ve muhatabını çok iyi analiz etmesi lazım. Sonra bu analiz çerçevesinde durumu daha olumlu noktaya götürebilecek bir seçenek var mı yok mu, bunu görmesi lazım. Eğer bütün bunlar gerçekleşti ve durumu daha olumluya götürmek noktasında bir adım atılabilecek böyle bir seçenek varsa, o zaman o insanın bu seçeneği kullanması gerekir.

"Bazen şahit oluyoruz hocam, öyle bir sarmalın içine çekiyor ki" -böyle ben metrobüste eşimi beklerken, bir park yeri meselesinden hanımefendi arabadan çıktı, adama kızınca adam üstüne doğru geldi (dövecek gibi), eşi bağırıyor "sakın çekilin, döver sizi" diyor. Yani o anda ona bağırdı; ben zihnimde canlandırıyorum, çünkü karşıdaki bahane arıyor, sadece yapacağı şey şöyle hafifçe -çünkü onun kaçabileceği bir yer var ve ben geri gidemeyeceğim, bana diyor ki "sen bekleyeceksin ya da geri gideceksin" şeklinde. Tabii.

Bakın burada "insan" deyince, bir kişinin bir sözü var, diyor ki "ben insan denildiğinde korkarım" -bunu tabii bir kaygı veya endişe anlamında söylemiyorum, şunu demek istiyor: insan eğer gerçek insanlığının farkına varmazsa, kendini yönetebilen bir bilinç ve farkındalık içinde olmazsa, dünyadaki her canlıdan çok daha problematiktir. Geçen bir arkadaş vardı, sürekli reaksiyon gösteriyordu, birilerine sürekli reaksiyon gösteriyordu. Bir karikatür vardı, ona gösterdim: karikatürde adam sakince oturuyor, içinden diyor ki "ah, biri bir dokunsun, biri bir dokunsun, ona göstereceğim" diyor. Dedim ki "ya bak burada dikkat et, o haldesin. Neden? Belki hayattan kendince birçok alacağın var, verilmedi, kimse seni gerçekten anlamadı, herkes bencilce kendini düşünüyor" -ne oldu, sende ne tür benlikler tetiklendi, onları gör. Şimdi o benliklerle yaşıyorsun; biri bir dokundu mu hemen reaksiyon veren bir tutumdasın.

O yüzden aslında nerede yanlış yapan bir insan varsa, aslında nefsinin tuzağına düşmüş, yanlış bir benliğin altında kalmış demektir; onu görmek lazım. Tabii ki kendini koruyabilirsin, yapabilirsin -bu ayrı bir konu. Ama hiç kimseyi yargılayamayız. Bakın, dedik ki kendi içinizdeki negatif benlikleri yargılamayın; aynı zamanda çevrenizdeki insanlarda gördüğünüz negatif benlikleri de yargılamayın. Fark edin: "bu yanlıştır, bu doğru bir düşünce, duygu, davranış değildir, bu yanlış bir düşünce, duygu ve davranıştır" diyebilirsiniz -öfkelenmeden, suçlamadan, sadece tanımlayarak.

Bazı insanlar vardı, mesela bir yemeği ikram edersiniz, der ki "teşekkür ederim," hiçbir negatif duygu düşünce duymazsınız. Bazıları da böyle yüzünde bir ekşime, bir tiksinti gösterir, "ay yemem" der falan. Buna gerek yok, "ben bu yemeği tercih etmiyorum" dersin, bu kadar sakin. İşte negatif benliklere tavrımız da bu olacak, hem kendi içimizde ortaya çıkan hem çevremizde ortaya çıkan. Diyelim ki karşındaki kişi negatif benliklerine tamamen mağlup, sen de ilişkini ona göre ayarlayabilirsin -bu ayrı bir konu. Ama ona karşı herhangi bir nefretin, kınaman, suçlaman yoktur; ama akıllıca ve net bir şekilde mesafeni de koyabilirsin. Bunda bir mahsur yok, çünkü sürekli negatif benlikleriyle yaşıyor. O yüzden ne kendi içimizdeki benlikleri suçlamak ne dışarıdaki insanlarda gördüğümüz yanlış benlikleri suçlamak -hiçbirinin anlamlı bir değeri yoktur.

Toplumsal Suç, Adalet ve Şefkat

"Şey soracağım, toplum içindeki suçlu insanlara, işte hırsızı, katili, tecavüzcüsü ya da her türlü suç işleyenlere karşı ne yapmak lazım o zaman?" O, işin toplumsal bir yönüdür. Bununla ilgili bir âlimin güzel bir ifadesi vardır: gerçek bir hâkim, diyelim ki bir adam hırsızlık yapmış, birini mağdur etmiş vesaire, ona ceza verirken, kanunun emrettiği, hukukun emrettiği, insanlık hakkını ve hukukunu korumak noktasında emredilen cezayı verirken kalben de o hırsızlık yapan insana acır ve şefkat eder; içinden "inşallah der ki o insan bu şekilde gayrimeşru yollarla bir şey kazanmanın yanlış olduğunu anlasın" diye ona şefkat eder. Bu ayrı bir alandır. Hukuki olarak, sosyal dengeyi sağlamak için biz suç işleyen bir insana kanunun veya adaletin gerektirdiği cezayı verebiliriz ama onu toptan kötüleyemeyiz.

Yani aslında biz neye ceza veriyoruz? Onu o yanlışa, o suça teşvik eden benliğe ceza veriyoruz, o insanın totaline ceza vermiyoruz. Bir ayette diyor ki: "acıma duygusu adaletten alıkoymasın." O acıma duygusu olmalı ama adalet de olmalı, hukuk da. İşte her bir alanın gerektirdiği bir prensip, bir kural var, bunları birbirine karıştırmamak lazım.

Yani diyelim ki bir kişi bir suç işler; Hz. Yusuf'un kardeşlerine karşı olan tutumu ne diyor onlara? En son karşısına geldiklerinde şeytan, diyor, "nefislerinize yaptığınız şeyi güzel gösterdi, bu yüzden hata ettiniz" diyor. Yani burada, gerek kendimiz gerek muhatabımız olan insanlar noktasında bir yanlış varsa orada bir şuursuzluk vardır, bir bilinç eksikliği vardır.

Mesela bir çocuk -ben çok çocuk görmüşüm- tembel, çalışmıyor. Aslında farklı farklı tembellikler vardır. Bir çocuk hakikaten hiçbir şey yapmaz, oyun da oynamaz, evde tembel tembel oturur. Bir de işte oyun, eğlence, bilgisayar, şu bu. Sonra iyi bir okul okuyamaz, iş hayatında mağduriyetler yaşar, bakarsınız yaşı 25'e gelmiş, "keşke okusaydım, keşke vaktimi güzel değerlendirseydim" der. Biz aslında bu durumda neyi görmeliyiz? Onun aslında yanlış benlikler tarafından nasıl mağdur edildiğini görmeliyiz. Aslında işte bütün yanlışlıklar budur.

Ders çalışacağı yerde çocuk oyun oynar, yapması gereken ödevini yapacağı yerde gider haylazlık yapar, günü birlik bir şeyler yapar, sonra iyi bir okul kazanamaz. Aslında zekidir, zekası vardır ama o zekasını yerinde kullanamaz. Şimdi orada bir mağduriyet var değil mi? Zahirde yaramazlık var, duyarsızlık var, sorumsuzluk var diyoruz ama aslında daha derinde ne var? Büyük bir mağduriyet var. Yanlış benlikler tarafından mağdur edilmiş bir insan var aslında orada. İşte bu farkı anlamak lazım. Tabii ki o çocuk ders çalışmıyorsa sınıfı geçemeyecek, tabii ki diyelim ki tıp fakültesine o çocuğu almayacaksınız. Ama aslında o çocukta, diyelim ki tıp fakültesini veya bir mühendisliği kazanabilecek bir zeka varken, o zekanın yanlış benlikler yüzünden nasıl kullanılmadığını da göreceksiniz. Orada bir mağduriyet göreceksiniz. İşte mesele bu iki açıyı anlayabilmektir.

Peygamberin İnanmayanlara Yaklaşımı

Mesela Peygamberin o inanmayan insanlara yaklaşımı buydu. Biz bu yaklaşımı unutmuşuz, inanmayan insanlara öfke ve nefretle bakıyoruz. Ya inanmayan insan zaten mağdur, zaten yetim yani. Sen niye bir de ona kızıyorsun? Ama sen inanmanın hakiki değerini ve sana getirdiği izzeti fark etmiyorsun, o yüzden gereksiz yere etrafa kızmış oluyoruz.

Ben niye inanmayan bir insana kızayım ki. Benim bir arkadaşım vardı, bundan 25-30 sene evvel, Ramazan, oruç tutuyoruz, hava çok sıcak, böyle yolda oruç tutmayan insanlar var. "Şunlara bak, ne kadar saygısız" dedi. Dedim: "sen oruçtan lezzet mi alıyorsun, yoksa oruç sana bir zahmet veriyor da o zahmeti niye onlar da taşımıyor diye mi kızıyorsun?" Sen dedim niye kızıyorsun ona? Eğer sen oruçtan zevk alıyorsan şunu dersin: "orucun lezzetini, hazzını keşke o da tadabilse." Dünyanın, maddenin, yemenin, içmenin geçici bir şey olduğunu -Hz. İsa'nın dediği gibi- insan sadece ekmekle değil fakat Allah'ın kelimeleriyle yaşar. O idrake sen varabiliyorsan, karşındaki bu idrake varamamış insana şefkat duyarsın. Yoksa sen nasıl kızıyorsun dedim. Bir otur düşün, sen o zaman orucu bir mahrumiyet, bir eziyet, bir yük olarak görüyorsun; o yükü niye o da taşımıyor diye düşünüyorsun değil mi? Bazılarına yaklaşılamıyor ki oruç bir iken, tabii melekler de yaklaşamıyor oraya, o yüzden hiç yaklaşılamıyor. Yani "tutmasa daha iyi" diyorlar. Orada tetiklenen benlikleri görmek lazım.

Orada insan neyi anlayacak? Sende hangi durumda neler tetikleniyor, bunların farkına varmak ve onlara -tekrar ediyorum- kendim demeden, kendimizi suçlamadan, eleştirmeden, umursamazlık içinde olmadan, inkâr etmeden bırakıvereceğiz. Tıpkı Hz. İsa'nın o kadını bırakması gibi. "Serbestsin," diyor, "sen de gidebilirsin." Geriye kim kalıyor? Geriye İsa kalıyor. Negatif benlikleri bırakın, geriye ruh haliniz kalacak.

"Üç örnek veriyor peygamberlerin hayatında" -mesela hastalıklar, Hz. Hızır'ın işte birini öldürmesi. En, mesela oradaki kadın örneği aslında çok uç bir örnek, o kadını bile yargılamadan bırakıyor. Tabii. Zaten bakın, biz şunu anlamıyoruz: gerçek anlamda suçlama, gerçek olmayan şeye dairdir. Çünkü negatif benliklerin hakikati yoktur, gerçek değillerdir, hepsi sahtedir. Ama siz onları gerçek zannediyorsunuz.

Mesela diyelim ki bir insan korku duyuyor. Şimdi burada problematik olan şey nedir? Korkudur. Peki korkunun gerçekliği var mıdır aslında? Yoktur, korku sahte bir şeydir, bir vehimdir. Biz o korkuyu şöyle değerlendiririz: deriz ki korku yanlış bir şeydir. Dolayısıyla aslında biz insanı suçlamıyoruz, Allah da insanı suçlamıyor; yanlış benlikleri, yanlış düşünce duygu ve davranışları işaret ediyor Allah.

Ahiret, Arınma ve Nefsin Teslimiyeti

Onun için ben her zaman şunu tekrar ederim: ahiret, bu dünyada benliklerinden arınamamış insanları arındırma yeridir aslında. Sizi arındıracaklar; işte el verir ki burada arınırsınız, burada arınırsanız tertemiz gidebilirsiniz. Yoksa o tarafta mecburen kronik hale gelmiş bazı şeylerden arınacaksınız. Bu kadar, o da sembolik.

Peygamber Efendimiz Aleyhisselam'ın "nefsimi Müslüman ettim" diye bir sözü vardır. Şimdi genel olarak tüm egoların özellikleri var; burada negatif egoların aslında egomuzda hepsi var, pozitif ve negatif hepsi var. Fakat negatifleri onaylamayınca, yani "Müslüman" mı oluyor? Nefsin ruha teslim olması, ruha tabi olması nefsin Müslüman olmasıdır. Nefis ruha teslim olunca ve ona tabi olunca, şeytanın tetikleyebileceği bir şey kalmıyor. O zaman şeytan da teslim oluyor, "benim seninle uğraşabilecek bir alanım kalmadı" diyor. Teflon tava gibi, hiçbir şey yapışmıyor ona. Otomatizmalar da artık onun yönünde oluyor, çünkü o otomatizmalar ruhun bilincine tabi oluyor, onun bilinciyle işliyorlar.

Bu söylediğim şey öylesine bir şey değil, Kur'an'da geçer: "benim ihlasa erdirdiğim kullarım üzerinde senin bir etkin yoktur" diyor. Yani biz tam ihlaslı değilsek şeytanın etki alanına giriyoruz. Tam ihlaslı olmak ne demek? Saflık demek; yani hiçbir negatif düşünce, duygu ve davranışın, hiçbir benlik algısının olmayışı. Şimdi öyle bir benlik algınız yoksa şeytan size diyemez ki "bak sen çok iyi bir adamsın, senden iyisi yok, işte bak millet ibadet etmiyor, sen ediyorsun, aferin sana. Ve işte bak Allah buna vermiyor sana veriyor, tabii ki sana verecek, sen otuz yıldır ibadet ediyorsun, tesbih çekiyorsun, sana vermeyecek de ona mı verecek?" Değil mi? Şimdi bu, şeytanın bu tuzaklarına malzeme olmanız için benliğiniz olması lazım. Benliğiniz olmazsa bu sözleri duyacak bir özne kalmaz, bunlara itibar edecek bir özne de kalmaz değil mi?

Mesela Bediüzzaman'a nefsi diyor ki: "tamam bu güzel şeyler, ilim, irfan, tamam bunlar senden değil, Allah'tan, ama" diyor, "bak, Allah sana verdi diyor; ona buna değil sana verdi, demek ki sende bir haslet var" diyor nefis. O da nefsine diyor ki: "nefsim, bunu neyle açıklıyorsun?" -"Rabbimin rahmetiyle" nefsime dedim ki, yani onu da nefsine mal etmiyor, "aferin sana" desin diye değil. Nefsi böyle yeneceksin. Bu sebeple başka bir şey -yani matruşka gibi, anladın mı, egolar matruşka gibidir; birini kaldırsın içinden bir tane çıkar, öbürünü kaldır bir tane daha çıkar. Nefsini güzel bir sözle mağlup edersin, oradan başka bir nefis der ki "aferin sana, işte böyle, nefsinin payını vereceksin." O da ayrı bir nefis olur bu sefer.

Onun için Bediüzzaman diyor ki: "Rabbimin rahmetiyle nefsime dedim ki en çok senin ihtiyacın olduğu için sana verildi, yoksa en çok layık olduğun için değil." Bakın orada ne yaptı? Bütün köklerine kadar sıfırladı, hiçbir şey kalmadı. Önce nefsine diyor ki: "ey nefsim, sende görünen bütün iyilik, güzellik, ilim, hayır, cömertlik, merhamet -bunlar hepsi Allah'a aittir, senin hiçbirinde bir payın yok. Bunlar ilahi kaynaktan sana gelir ve senden yansır. Dolayısıyla bunları kendine mal edemezsin, bunlara sahip çıkamazsın, 'bunlar benimdir' diyemezsin, çünkü hiçbirinin kaynağı değilsin." O zaman nefis diyor ki: "ama bu ilim sana verildi, demek ki sende bir değer var, bir cevher var, bir istidat var ki sana verildi, niye sana verildi yani?" diye nefis itiraz etti, oradan kendine bir pay çıkaracak. O zaman diyor: "Rabbimin rahmetiyle ona şöyle bir cevap verdim: en ziyade sen ihtiyaç duyduğun ve en müflis sen olduğun için sana verildi." Bu cevaptan dolayı da Rabbine şükretti diyor. Bakın hepsi sıfırlandı, en hassas noktadan bile. Tabii ki zordan bile sahiplenme diyecek, tabii ki.

"Hocam problem, bazen soruyoruz ya, çevremizde çok sağlıksız seviyeli insanlar varsa onlara karşı nasıl korunabiliriz?" Aslında biz onlara benlik noktasından -mesela bizi rahatsız ediyor çünkü bizdeki benliklerimizi tetikliyor. Biz kendi üzerimizde çalıştığımızda, aslında bizdeki bilgi noktaları tetiklenmeyecek. O zaman üzerimizde çalışmak çok önemli bir çıkış noktası. Bir insan bir insandan uzaklaşabilir, mümkündür bu -sürekli müdahil olan, sürekli tahakküm eden biri olabilir, hakikaten mütecaviz bir tip. Mesafe koyabilirsin ama ona karşı içinde herhangi bir negatif duygu, düşünce taşımazsın, böyle bir yükün olmaz. Bütün mesele budur.

Sabır ve İzzetin Hakikati

Son olarak, geçen bir hadiste diyor ki: inanan bir insan kendisine yapılan zulme sabrederse -bir zulüm var, bir kötülük var, bir haksızlık var, imkânlarını da kullandı ama önleyemedi, sabrederse- Allah ona izzet verir diyor. Biz burada izzeti belki farklı bir manada kavrarsak, aslında bir haksızlığa, bir zulme, bir yanlışa maruz kaldığımızda bizde rahatsız olan nedir? Benliklerdir aslında. Biz aslında sabretmekten şunu anlarsak bu hadisi de daha güzel anlamış oluruz: sen kendi içinde tetiklenen o benliklere karşı uyanık ol ve onların tuzağına düşme. Bu musibete, zulme ve haksızlığa sabırdır aslında.

Biz sabır deyince içimizde birçok ego tetikleniyor, hepsini böyle bastırıyoruz, "dur evladım, tamam, sabırlı ol" falan -yani hepsi böyle tetiklenmiş oluyor ama biz bunu sabır zannediyoruz. Bu sabır değil. Sabır, kendi içinde o haksızlık, zulüm, yanlışlık durumunda kendi içinde tetiklenen benliklere karşı tam bir farkındalık ve uyanıklık içinde olmak, ve onların hiçbirini onaylamamaktır. İşte o sabırdır ve o güzel bir sabırdır. "O zaten acı var mıydı?" Tabii tabii, yani insanı genişleten, derinleştiren bir sabır. İşte o neyi kazandırıyor bize? Gerçek özümüzün farkındalığını. Gerçek özümüzü fark ettiğimiz zaman izzetin ne olduğunu da anlamış oluyoruz.

Yani o benliklerin farkında olduğumuzda ve onlara uymadığımızda özümüze yaklaşıyoruz. Özümüz ise gerçek derinliğin, yüceliğin, huzurun olduğu nokta -işte izzet de orada kazanılıyor. Yoksa izzet, "biz inanan insanlar izzetliyiz, yüceyiz" falan değil. İzzet senin ruhunda doğal olarak bulunan yüceliktir; senin ruhunda doğal olarak hissettiğin, hiç kimsenin senin elinden alamayacağı, hiç kimsenin zarar veremeyeceği, hiç kimsenin karartamayacağı bir aydınlık, hiç kimsenin zayıflatamayacağı bir kuvvet, hiç kimsenin gölgeleyemeyeceği bir huzur -işte izzet. Ne ile kazanılır? Olumsuzluk nedeniyle tetiklenen benliklere karşı uyanık olduğumuzda ve onlara uymadığımızda bunu kazanabiliyoruz.

"Hocam burada mesela küfür, mana olarak da örtmek demek, acaba bu negatif benliklerle o öz varlığımızdaki o olumlu şeylerin üstü örtülüyor ve biz bunları kaldırdıkça o öz ortaya çıkıyor; sanki küfür hali, kâfir mesela bunları örten benliklere hasrolmuş bir yapıda. Aslında var ama örtülmüşüz." Aynen. İşte psikolojik düzeyimizdeki negatif benlikler de bizim aslında özümüzü örttükleri için en büyük düşmanımız. O yüzden Hz. Peygamber Uhud'dan dönerken, "asıl senin düşmanın senin benliklerindir" demiştir.

Mesela "mutsuzum" diyoruz, o mutsuzluğu söyleyen benliği bir görsen değil mi? "Hiç tatmin olamıyorum, hiçbir şey olamıyorum, kendimi mutmain hissedemiyorum" diyen o benliği gör. Halbuki senin içinde öyle bir mutmain öz var ki, o mutmain olan özü örtüyor. Şimdi hangisi daha büyük bir düşman? Veya öyle bir hırslı benliğin var ki, Allah'ın sana vermiş olduğu nimetin şükrünü eda edemiyorsun, o şükrün lezzetini alamıyorsun, kanaatin zenginliğini hissedemiyorsun. Neden? Çünkü hırslı benliklerine mağlupsun. "Senin bugün niye yok, sen buna niye sahip değilsin, Allah niye onlara veriyor?" Şimdi öyle bir benlik senin neyini örtüyor? Senin özündeki o kanaatten gelen zenginliği örtüyor. Halbuki sen o kadar zenginsin ki.

Geçen bir yerdeydik, bir çocuk böyle benim cüzdanımı çıkardım, orada dolar gördü, yüz dolar. "Abi sen çok zenginsin" dedi. Ben de dedim ki: "sen gözünü kaç bin dolara satarsın?" "Satmam" dedi. "O zaman sen benden de zenginsin" dedim. Şimdi çocuk orada 100 doları görüyor, en zahiri düzeyde. Şu bedenindeki gözünü, kulağını, dilini, böbreğini kaça satarsın değil mi? Zahiren bile aslında ne kadar nimetin içindesin ama farkında değilsin. O göz 100 doları görüyor. "Kaç para bu abi?" diyorum. "400 lira." "Oo çok" diyor. Bakın şimdi çocuktaki o paraya olan hırs, aslında Allah'ın kendisine vermiş olduğu değerleri, zenginliği görmesini engelliyor. "Niye benim 100 dolarım yok" diyor; halbuki 100 bin dolara değişmeyeceği bir gözü var, 1 milyon dolara değişmeyeceği bir aklı var değil mi?

İşte neyin neyi örttüğünü görmek lazım. Onun için Peygamber her zaman uyarmış: senin en büyük düşmanın içindekidir, yoksa dışarıdakiler gelip geçicidir. Ama içeride diyelim ki hırslı bir benliğin, kendini mağdur hisseden bir benlik, "beni niye kimse anlamıyor" diyen bir benlik -değil mi- bunları bir görsen ve bunları usulca bir bırakıversen, o zaman o kadar derin bir itminan, huzur, zenginlik hissedeceksin ki hiçbir şeye ihtiyacın olmadığını anlayacaksın. Onun için içeride bizi örtenleri görmek lazım. İçeride gerçek kendimizi görmemizi engelleyen örtüler nelerdir, bunları fark etmek lazım.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası verilmeden, meal yoluyla üç ayete atıf yapılıyor: (1) Allah'ın ihlasa erdirdiği kulları üzerinde şeytanın bir etkisi olmadığına dair ayet meali; (2) "Bir topluluğa duyduğunuz kin/acıma duygusu sizi adaletten alıkoymasın" mealindeki ayet; (3) Hz. Yusuf kıssasında kardeşlerinin "şeytan nefsimize yaptığımızı güzel gösterdi" dediği ayet. Konuşmacı sure adı/numarası belirtmediği için burada da eklenmemiştir. --- ---

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Sahte Benlik ve Gerçek Benlik

Konuşmacı, insanın hayata bakışı ile kutsal metinlerin önerdiği bakış açısı arasındaki temel farkın “sahte benlik” (ego) olduğunu anlatıyor. Şikayet, mahrumiyet hissi, muhtaçlık, imtihan algısı, sevgi ve vefa gibi konuları sahte benlik/gerçek benlik ayrımı üzerinden ele alıyor; sevginin, iyiliğin ve vefanın aslında Allah’tan geldiğini, insanın bunların kaynağı değil yalnızca bir yansıtıcısı/kanalı olduğunu vurguluyor. Sohbet; Hazreti Yusuf kıssası, şeytanın fonksiyonu, peygambere iman etmenin anlamı ve bir bilge ile öğrencisinin hikâyesiyle bu fikirleri örneklendirerek, tövbe ve sahte benliğin sona ermesiyle ilgili bir kapanışla bitiyor.