Benlik Katmanları ve Gerçek Kendilik
Kısa Özet
Sohbette, insanın çocukluktan itibaren “benim elim, benim oyuncağım, benim annem” gibi sahiplenme temelli cümlelerle sahte bir benlik kurguladığı; bu kurgunun yetişkinlikte eş, çocuk, sosyal aidiyet gibi ilişkiler üzerinden de sürdüğü anlatılıyor. Konuşmacı, bir olayın (örneğin bir daireyi çizememek, dışlanmak, sevgi görmemek) zihin tarafından kalıcı bir kimliğe (“ben beceriksizim”, “ben sevilemez biriyim”) dönüştürülmesinin sahte benliğin temel üretim mekanizması olduğunu; gerçek kendiliğin ise yalnızca sonsuz ve mutlak olanla, yani Allah’la tanımlanabileceğini vurguluyor. Sohbet, bu sahte benlik kurgularının fark edilip usulca bırakılması gerektiği, çünkü onların canlı ve gerçek olmadığı, bu yüzden asla değişip büyümedikleri vurgusuyla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Bir çocuğun oyuncağını kaybettiğinde kendinden bir parça gitmiş gibi hissetmesi, sahiplenme temelli benlik kurgusuna örnek veriliyor. - “Ben onsuz yaşayamam” cümlesinin bir gerçekliğe değil, kurgusal benliğin ürettiği bir kurguya işaret ettiği söyleniyor. - Kur’an’da Hz. Muhammed için “içinizden hiçbir erkeğin babası değildir” denildiği, yani gerçek kendini bilen bir insanın kendini ilişkiler üzerinden tanımlamadığı vurgulanıyor. - “Ben beceriksizim”, “ben sevilemez biriyim” gibi cümlelerin, tek bir olayın (bir daireyi çizememek, dışlanmak) zihin tarafından kalıcı bir kimliğe dönüştürülmesiyle oluştuğu anlatılıyor. - Sahte benlik kurgularının değişmediği, çünkü canlı ve gerçek olmadıkları; bunun akıl oyunlarındaki John Nash örneğiyle (“hiç büyümüyorlar, demek ki gerçek değiller”) anlatılması.
Program Açılışı
Bugün İsmail Acarkan Hocamla benlik katmanları ve gerçek kendilik konusunu konuşacağız.
_(Sunucu: Hocam, gerçek kendilik diyorsak bir de bunun sahtesi de o zaman var. Bize ikisi arasındaki ayrımı biraz anlatabilir misiniz?)_
Evet, aslında sahte benlik kurguları insanın hayat sürecinde oluşuyor. Ta çocukluktan itibaren, özellikle ben bilincinin veya ben algısının, “ben” diyebilme halinin ortaya çıktığı andan itibaren bizler “ben” kelimesiyle başlayan cümleler kurarız. Mesela işte “benim burnum”, “benim ağzım”, “benim elim”, “benim annem”, “benim babam” — bunlar sahiplenme temelli ben algılarıdır ve biz bunların üzerinden aslında sahiplenme odaklı benlikler kurgularız.
Sahiplenme Temelli Benlik Kurgusu
Mesela işte bu benim; bazen bu bir oyuncak olur, bazen bedenimizin bir parçası olur. Benim elim, benim gözüm, benim ayağım, benim bedenim, benim oyuncağım, benim annem, benim babam. Bunlar kendimizi bir şeyle ilgili bir sahiplenme üzerinden tanımlamamızdır. Tabii ki bir sahiplenme üzerinden tanımladığımızda bunlarla kendimiz arasında bir bütünlük ilişkisi kurmaya çalışırız. Zaten o yüzden bir çocuk oyuncağını kaybettiğinde sanki bir parçası gidiyormuş gibi algılar. Neden? Çünkü o benim oyuncağımdır, benim elbisemdir, benim kalemimdir, benim annemdir, benim babamdır, benim şuyum veya buyumdur.
Bu noktada ilk benlik kurgusu bir şeyi sahiplenme üzerinden başlar ve o sahiplenme, kendimizi bir şeyle tanımlama, bir şeyle parça-bütün ilişkisi kurma noktasına bizi götürür. Ve o sahiplendiğimiz şeyin elimizden gitmesi durumunda, tırnak içinde söyleyecek olursak, kendimizden bir şey gidiyormuş gibi hissederiz. Kendimizden bir şey kopmuş, kendimizden bir şey kaybolmuş gibi hissederiz. Aslında kendimizden bir şey kaybetmedik. Kendimiz vardık yani; oyuncak olmadan da kendim vardım, oyuncak olmadan da tamamdım aslında. Ama sonra ne yaptım? “Benim oyuncağım” dedim, bir sahiplenme ilişkisi ürettim. O sahiplenme ilişkisi benimle o oyuncak arasında sanki bir tamamlanma üretti. O tamamlanma kurgusu, o nesne kaybolduğunda, elimden gittiğinde, bu sefer kendimde bir eksiklik duygusuna yol açar. Aslında bu kurgusal bir benliktir.
Tabii bunu çocukça, çocuk düzeyinde yaşadığımız durumlar var. Bir de yetişkin düzeyinde yaşadığımız durumlar var. İşte benim sevgilim, benim eşim, benim karım, benim kocam, benim çocuğum vs. Ne oluyor? Bunları kendimizin bir parçası, bizi tamamlayan bir parça olarak görürüz. Bazen biz büyük parçayız, bazen de küçük parçayız; o da ayrı bir konu. Bazen sahiplendiğimiz şeyi büyük parça kabul ederiz, biz kendimizi, sahte kendimizi ona eklemlenen bir şey gibi kabul ederiz. O zaman da işte mesela “ben onsuz yaşayamam” oluruz. Halbuki sen o olmadan yaşıyordun, o olmadan vardın, o olmadan bir eksiklik yoktu. Şimdi nasıl “ben olmadan yaşayamam” oluyor? Demek ki burada kurgusal bir benlik oluşmuş.
Sahiplenilme: Edilgen Sahte Benlik
O kurgusal benlik ne diyor? “Ben onunla varım”, “ben onunla ayaktayım”, “ben onunla yaşarsam ancak var olabilirim, ben onsuz olamam.” Hatta bazen işte ayrılıklarda, özellikle karşı cinsle ilgili ayrılıklarda, “onsuz ben hiçbir şey yapamam, onsuz ben yaşayamam” deriz. Bu nedir aslında? Bir gerçekliğe mi işaret ediyor? Hayır. Bir kurgusal benliğe ve o kurgusal benliğin kendi içinde oluşturduğu kurguya işaret ediyor. İşte atıyorum, 5 yıl, 10 yıl, 20 yıl, 30 yıllık bir evlilik düşünün. Bir ayrılmayı sanki kendisinin yok olması gibi algılar. Bir insanın başını, kolunu, bacağını kesmişsiniz gibi kişi kendini bedensel olarak eksik hisseder. Hatta bazen insanlar “kolum kanadım kırıldı, kendimi yapayalnız, yarım, eksik hissediyorum” der. Neden diyoruz bunu? Bu kurgusal benlikten dolayı diyoruz.
Bazen biz kendimizi sahipmiş gibi görürüz, bazen de birisinin bizi sahiplendiği şeklinde bir kurgu üretiriz. Mesela diyelim ki “ben annemin çocuğuyum”, “ben babamın kızıyım”, “ben kocamın eşiyim”, “ben falanın sevgilisiyim” dediğimizde orada sahiplenme bile değil, sahiplenilme söz konusudur. Orada tamamen kendilik kurgusu, benlik kurgusu edilgen pozisyona düşer. Bu tarz edilgen pozisyondaki sahte benlikler daha da bizim başımıza bela açar. Çünkü biz orada aslında edilgen pozisyondayız: “Ben annemin kızıyım.” Annem öldüğünde ne olacak? O zaman ben kendimi nasıl tanımlayacağım? “Ben annemin kızıydım, annem yok; o zaman ben tamamen boşa düştüm.” “Ben falanın sevgilisiyim, falanın hayatıyım; bana ‘hayatım’ derdi.” E, o gitti; şimdi ben kimin hayatıyım? Hiç kimsenin, sıfır. Peki gerçek böyle mi? Aslında değil. İşte sahte kendilik kurguları derken bunu kastediyoruz.
O sahiplenme, sahiplenilme ilişkisi kurarak yaptığımız her türlü ben ve kendim tanımlaması sahte bir benlik kurgusudur. “Ben çocuklarımın annesiyim” — yanlış, sahte bir benlik kurgusu, sahte bir kendilik kurgusu. Sen çocukların annesi değilsin, sen sensin. Birileriyle anne-çocuk ilişkin var, ama bu ilişki ile “ben” ve “kendilik” kavramları aynı şey değildir. Kendini bir ilişkiyle tanımlarsan, bakın, gerçek kendiliğimizi sahte bir yere oturtuyoruz. Yani gerçek kendimiz unutuluyor, gerçek kendimizi tamamen unutuyoruz o durumda. Kendimizi tanımlamamamız gereken bir yerden tanımlıyoruz.
Bakın burada kastettiğimiz şey asla yanlış anlaşılmamalı. Yani insanın eşi vardır, çocukları vardır, annesi vardır, babası vardır, ilişkileri vardır — bu ayrı bir şey. Ama ben kendimi ilişkilerim üzerinden tanımlarsam, o zaman o ilişki benim benlik, varlık ve kendilik zeminim olur. Peki o zemin kayarsa ne olur? Ben kalkarım ortadan, kendim kalmaz artık orada. Diyelim ki kendimi bir sosyal grubun üzerinden tanımlıyorum: “İşte ben şu grubun bir parçasıyım.” Hep derler ya “neye aidiyetim var?” Benim hiçbir şeye aidiyetim olmamalı; ama bir ilişkim olabilir, bir iletişimim olabilir, bir bağım olabilir — bu başka bir şey. Hatta çok güçlü ilişkilerimiz, bağlarımız olur; ama ben kendimi o bağ hissettiğim ilişkilerle tanımlamam. Tanımlarsam, o zaman varlığımı o ilişkilere oturtmuş oluyorum — anne-çocuk ilişkisine, baba-çocuk ilişkisine, sevgili ilişkisine, evlilik ilişkisine, bir sosyal aidiyet ilişkisine vesaireye. Bunu yaptığımda zaten ben kendimi artık unutmuşumdur. Zaten kendini bilen asla böyle kendilik tanımlamaları yapmaz.
Peygamberin Örnekliği: Sadece Allah’la Tanımlanan Kendilik
Kur’an’da peygamber için denir ki, o aranızda hiçbir erkeğin babası değildir. Yani peygamber kendini birinin babası olarak tanımlamaz aslında. Evet, Fatıma’nın babasıdır, ama Muhammed kimdir? Allah’ın bir kuludur. O, Allah’la olan aidiyeti üzerinden bir tanımlama yapar.
Gerçek kendimiz spritüel varlığımızdır. O doğaldır; kendisinden başka herhangi bir şeyle tanımlanmaz, sadece kaynağı olan Allah’la tanımlanır. O yüzden kutsal metinde denir ki: Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Çünkü gerçek kendilik sonsuz ve mutlak ile tanımlanabilir. Sonsuz ve mutlak ile ilgili gerçek kendilik unutulduğunda kişi aslında kendini unutur. Bu şu demektir: gerçek kendiliğimiz sonsuz ve mutlakla tanımlanan, onunla bağlantılı, onunla ilintili, onunla ifade edilebilecek ve onunla kopmaz bir ilişkisi olan bir şeydir.
Dolayısıyla gerçek kendiliği unuttuğumuzda, bu unutulmadan dolayı farkında olmadan bir boşluğa düşeriz. Ve o boşluk neyle doldurulur? Önce sahiplenme algısıyla doldurulur: “Ben neye sahibim, benim neyim var?” Veya ilişkilerim üzerinden: “Ben kimin çocuğuyum, ben hangi topluluğa aidim, ben kimin tarafından sevilenim?” Mesela sevilme üzerinden kendimi tanımladığımda, arkasından o sevilme bozulursa ne olacak? Beni seven artık beni sevmiyorsa, o zaman ben kendimi ne olarak tanımlayacağım? “Ben sevilmeyen biriyim” — onun üzerinden tanımlayacağım.
Ama hakiki kendiliğimde olduğumda ben, sonsuz ve mutlak ile bağı olan, onunla var olan ve varlığı ondan başka hiçbir şeyle kaim olmayan, yani sadece onunla ayakta olan bir varlığım. Ayakta olması için başka bir şeye ihtiyacı yok; bir ilişkiye, bir bağa, bir aidiyete ihtiyacı yok, onunla var. O zaman ne derim ben? “Ben bu gerçek öz spritüel varlığımla insanlarla, arkadaşlarımla, dostlarımla bir sevgi, şefkat, merhamet, dostluk, yardımlaşma ilişkisi yaşıyorum.” O ilişki bittiğinde derim ki “falanla olan ilişkim bitti.” Bakın bir boşluk var mı? Bir kendilik kaosu, bir kendilik sarsılması var mı? Yok. O yüzden sahte benlikler çok iyi fark edilmesi gereken benliklerdir ve bütün kutsal metinlerin bize “nefsini temizle” derken aslında kastettiği budur. Sadece “şu hatayı bırak, bu hatayı bırak” değil; asıl o sahte benlik kurgularından temizlenmemiz gerekir. O sahte benlik kurgularından temizlendiğimizde o zaman gerçek kendiliğimiz kalacaktır. Gerçek kendiliğimiz zaten duruyor; o istesek de ortadan kaldıramayacağımız hakiki zeminimiz, hakiki kendiliğimizdir. Ama biz onu unutmuşuz, üzerine birçok sahte benlik kurgusu yerleştirmişiz. O sahte benlik kurguları sarsılınca da biz kendimizin sarsıldığını zannediyoruz. Öyle hissediyoruz, çünkü o kurguya inandık. O kurguya inanırsak tabii ki onun bütün duygusal, düşünsel sonuçlarını yaşayacağız. İşte bu anlamda insan sahte benliklerinden kendini temizler; nefsini temizlemek kavramının tekabül ettiği nokta budur.
Çekirdek İnançlar ve Sahte Kendilik Kalıpları
Tabii ki sahte kendilikleri bazı sınıflandırmalara tabi tutmak mümkün. İnsanın bunları anlamak için, “ben” diyerek başladığı ve çok keskin hükümler olarak ortaya koyduğu cümlelerine biraz dikkat etmesi uygun olacak. Bunlara bazen psikolojide çekirdek inançlar denir. Mesela “ben yetersizim” inancı, “ben sevilemez biriyim” inancı, “insanlar beni tanısa sevmezler”, “insanlar beni tanısa arkadaş olmak istemezler”, “insanlar beni değerli bulmaz, ben değersizim” gibi. Veya hayatla olan ilişki bağlamında: “ben hayatla baş edecek güçte değilim”, “ben tek başıma ayakta durabilecek biri değilim”, “ben birinin beni desteklememesi durumunda hayatta kalamam.” Burada dikkat edersek aslında ben’le ilgili kurgular üretmiş oluyoruz.
Peki bunlar nasıl oluşuyor? Aslında çok basit. Biz olaylar yaşıyoruz; yaşadığımız sadece bir olaydır. Fakat biz o olayı “ben” kavramı üzerinden formüle ediyoruz, yani kişiselleştiriyoruz. Onu bir benlik formuna, bir benlik yargısına, bir benlik tanımına koyuyoruz.
Olayın Kimliğe Dönüştürülmesi
Mesela diyelim ki 4 yaşında bir çocuğum. İşte yuvarlak çizmeye çalıştım, çizemedim: “Ben beceriksizim.” Şimdi bakın yaşanan olay ne? Diyelim ki bir daire çizememiş olmak o anda; bu sadece bir olay. Ama yanlış bir bilinç hali neyi üretti? “Ben beceriksizim.” Bunu özellikle çocuklar çok yaşar. Mesela ilk defa matematikle karşılaştığında, hele hoca biraz hızlı gitmişse veya çocuk bir dersi kaçırmışsa; çocuk bir bakar ki matematiği anlamıyor, problemi çözemiyor, verilen işlemi tamamlayamıyor. Bu sefer ne cümlesi üretiliyor? “Ben matematiği yapamam.” Halbuki orada bir olay var sadece: o an bir matematik problemini çözemedin. Ama kişi onu bir kimlik, bir kendilik formuna çeviriyor. İşte burada çok sahte bir çeviri programı var; içimizde işleyen sahte bir çeviri programı var. Hani bazen bilgisayarda “işte PowerPoint’i PDF’ye çevir” gibi programlar vardır; bizde de böyle olayları kimliğe dönüştüren bir yapılanma var maalesef. Bunu kötü kullanıyoruz. Olaylar oluyor, biz bunları benlik ve kendilik formatına dönüştürüyoruz; bir olay oluyor, o kendiliğimizle ilgili bir tanıma dönüşüyor. İşte bunlar sahte kendiliklerin kaynağı. Olayın kendisi değil aslında; olayın kendisi sadece bir olay. Bizim zihnimizde o olayı kendilik formuna çeviren bir yapılanma var.
Diyelim ki babam bana ihtiyaç duyduğum ilgi ve sevgiyi yeterince göstermedi; kendine göre sebepleri var, uzun hikaye. Bir olay var: babam yeterince ilgi ve sevgisini göstermedi. İçimdeki o olayı kendiliğe dönüştürme programı bunu nasıl işliyor? “Ben sevilemez biriyim. Babam tarafından bile sevilmemiş biriyim; kim sevecek yani, babam bile seni sevmemiş.” Bakın ne yaptı? “Ben sevilemez biriyim.”
Diyelim ki bir çocuğum, gene işte okulda, ilkokulda, ortaokulda arkadaş gruplaşmaları olur; bazen bir kişiyi dışarıda tutarlar, bilerek veya bilmeyerek, kasıtlı veya kasıtsız. Orada bir olay var: birileri sizi oyunun dışında tutmuşlar. Bu olay sadece bu. Ama ben onu nasıl tanımlıyorum? “Ben kimsenin arkadaş olmak istemediği biriyim, ben herkesin uzak durmaya çalıştığı biriyim.” Şimdi ben ne yapmış oldum burada? Sahte bir kurgu üretmiş oldum; olayı kendilik hikayesine dönüştürdüm.
Bizim ürettiğimiz birçok şey böyle ve yıllarca bu sahte kendilikler bizi kuşatır; biz bilerek veya bilmeyerek kendimizi hep onunla tanımlarız. İlginç olan şu ki bu sahte kendilik kurguları bazen o kadar güçlüdür ki, o kurguyla çelişecek olumlu olaylar olsa bile bilinç seviyemiz o olumlu olayları hep küçümser. Mesela diyelim ki “ben sevilemez biriyim.” E, biri beni bir arkadaş, bir dost, bir insan olarak seviyor. İçimdeki o kurgu ne diyor? “Ben sevilemez biriyim.” E, biri seviyor; bu çelişkiyi gidermem lazım. Gerçek olan kurgudan vazgeçmek olmalı. Ama kurgudan vazgeçmiyoruz, çünkü o çok güçlü bir kurgu; o zaman o kurgunun aksine olan olayları, kurgumuzla çelişmeyecek şekilde yorumluyoruz: “Beni seviyor ama aslında acıyor. Beni seviyor ama aslında beni tanısa o da sevmez. Beni seviyor ama başka arkadaşı, kimsesi yok; başkaları olsa beni hiç sevmezdi, bana mecbur kalmış, o yüzden seviyor.”
Bu ne kadar büyük bir trajedidir aslında insanoğlu için. Kişi kendine “ben yetersizim” diye bir kurgusal benlik üretmiştir; yeterli olduğu şeyleri bile göremez, onları küçümser. “Ya o ne olacak ki, bak dil öğrendin, işte bak şurayı okudun, şurayı çok iyi yürütebiliyorsun” — “yok ya öylesine, kim olsa yapar, o bir beceri değil.” Neden? Çünkü içeride bir şey diyor ki: “Sen beceriksizsin, senin hiçbir yeteneğin, becerin, değerin yok.” Bir şey başarmışsın veya güzel bir şeye imza atmışsın — “yok ya, tesadüfen oldu, öylesine oldu, çok da önemli değil.” Neden bunu diyoruz? Çünkü içeride çok güçlü bir kurgusal benlik var; o diyor ki “sen hiçbir şey beceremezsin, sen beceriksizsin, sen yetersizsin.” Bu sefer iyi bir şey yapsanız bile o kurguya çarpıyor. Bu tür şeyleri sıfırla çarpan benlikler olarak algılayabiliriz. “Ben sevilemez biriyim; bütün dünya sevse yok ya, acıdıkları için seviyorlar, gerçekte sevmiyorlar aslında ama ben üzülmeyeyim diye seviyormuş gibi gözüküyorlar.” Çünkü içeride bir şey sevilebilir olacağına inanmıyor, sevilemeyeceğine inanıyor; gelen her türlü olumlu veriyi, olumlu deneyimi sıfırla çarpıyor.
_(Sunucu: Hocam, lunaparklarda aynalar olur ya, karşısına geçerseniz kimini çok şişman kimini çok zayıf gösterir. Demek ki bizim o sahte benliklerimiz de öyle gösteriyor.)_
Aynen öyle. Dolayısıyla insanın bu şekilde içinde güçlü bir şekilde kurgulamış olduğu sahte kendilik kalıplarını dikkatle gözlemlemesi gerek. Bundan kaçmamıza gerek yok, bundan korkmamıza gerek yok, bundan dolayı kendimizi suçlamamıza da gerek yok. Bu sahte benliklerin oluşmasında sebep olarak gördüğümüz insanlara da kızmaya gerek yok. “İşte babam beni sevmediği için veya ilkokulda arkadaşlarım beni oyuna almadıkları için bu benlik oluştu, Allah kahretsin, nefret ediyorum onlardan” dememize gerek yok. Bunu fark edip bırakmamıza ihtiyacımız var. Bunu neden bu kadar taşımışım, bu yaşa geldim, bu benliğin bana ödettiği bedelleri bırakın, hepsini bırakın; hiçbirine ihtiyacınız yok.
Sahte Benliklerin Değişmezliği: Bir Oyun Olarak Görmek
Gerçek kendiliğin üzerinden zaman geçmez, gerçek kendilik bir şeye geç kalmış değildir. Mesela diyelim ki farklı nedenlerle hayatı biraz sekteye uğramış bir insan var; kafasında şöyle bir sahte kendilik kurgusu oluşturmuş: “Ben geç kaldım.” Ne yaparsa yapsın geç kalmış hisseder; üniversite okuyor, bunu yapıyor onu yapıyor, birçok kişiden daha hızlı bir şekilde bir şeyler yapıyor, ama o duygu değişmiyor, hep geç kaldı. O zaman kişi bir türlü huzurlu olamıyor, rahat edemiyor, çünkü hep geç kaldığını hissediyor; sürekli yol alması gerekiyor ama ne kadar yol alırsa alsın yine geç kaldığını düşünüyor. Neden? Çünkü geç kaldığı için değil, “ben geç kaldım” diye bir benlik kurgusu ürettiği için sürekli geç kalmış bir insan modunda kalıyor.
O yüzden kendimizle ilgili ne tür tanımlamalar yaptığımıza bakalım ve onlara inanmama özgürlüğümüzü kullanalım. Bakın ben, sonsuz ve mutlaktan gelen, onunla kopmaz bir bağ olan, her durumda var olan, hiçbir eksikliği olmayan bir varlığım. Bunun dışındaki her türlü ben tanımlaması sahtedir; çok net söylüyorum, bunun dışındaki her türlü benlik tanımlaması sahtedir. Aksi takdirde o benliklerin dar penceresinden hayata bakmış oluruz. Kuyuya düşen bir insan gökyüzünü kuyunun ağzı kadar görür ve gökyüzünün gerçekte ne olduğunu bilmiyorsa, gökyüzünün kuyunun ağzı kadar olduğunu düşünür. İşte o benlikler de bize hayatı çok dar gösteriyor. Mesela “ben sevilemez biriyim” diyorum; girdiğim her ortamda o benlik beni dürtüyor: “Bak burada da sevmeyecekler, sen zaten sevilemez birisin, aslında bu ortama niye geldin ki, bak biri senin sevilemez biri olduğunu zaten keşfedecek.” Dünyayı, hayatı, insanları o sahte benlik kurgusunun penceresinden görüyorum; o bir kuyu gibi ve ben o kuyunun içinde yaşıyorum, özgürlüğüm, huzurum, dinginliğim kayboluyor.
Hakikatle aramızda başka hiçbir perde yoktur. Bizi hakikatten, kendi öz varlığımızdan, gerçek kendimizden koparan bir olay değildir, yaşadığımız bir durum da değildir; o olaylar üzerinden ürettiğimiz sahte kurgulardır. Hep hayatı yanlış bir çeviriyle yaşamışız; olay bana aslında onu anlatmamış.
Daha net olsun diye bir örnek vereyim: diyelim ki annem babam psikolojik olarak sağlıksızdı, beni bir aylıkken sokağa bıraktılar. Burada bir olay var mı? Bir olay var. Peki bu benimle ilgili bir şey mi, benim kendi varlığımla, gerçek kendimle ilişkili bir şey mi? Ben şunu diyebilir miyim: “Ben sokağa atılmayı hak eden bir çocuğum”? Yok, öyle bir şey yok ortada, sadece bir olay var. Diyelim ki sağlıksız bir ebeveynin bir aylıkken terk ettiği bir çocuk — bu onlarla ilgili bir şey, benim kendimle ilgili bir şey değil. Ben kendime “ben terk edilmiş bir çocuğum, ben sokağa bırakılmış bir çocuğum” desem ne yapmış olurum? Kendimle ilgili sahte bir kurgu üretmiş olurum. Buna inanırsam ömür boyu bunu devam ettirmiş olurum ve hayatı hep oradan görürüm. Hayatta ne yaşarsam yaşayayım, o öksüzlüğümü, terk edilmişliğimi, tırnak içinde ürettiğim değersizlik algısını asla değiştiremez. Orada öyle bir kalıp, öyle bir sahte kendilik kurgusu üretmiş olurum ki, o benim başımın belası olur. Ama dikkat edin, bu belayı kendi başımıza saran yine kendimiziz. Onun için sahte benlik kurgularını yıkacak olan biziz; bunu başkalarından da beklememeliyiz. “Ben sevilemez biriyim, gerçekten biri bana sevilebilir biri olduğumu kanıtlasın, bana öyle şeyler yaşatsın ki öyle şeyler hissettirsin ki ben sevilebilir olduğumu hissedeyim” — bu da sahte bir kurgu. Gerek yok ki; senin gerçek kendin var, sen sadece o sahte kendiliği usulca kenara koyacaksın.
Ve şu çok önemli: maalesef bu sahte benlik kurguları sabittir, değişmezler; çünkü canlı değiller, çünkü gerçek değiller. Hani “Akıl Oyunları” filminde bir sahne vardır; büyük matematikçi John Nash, hayali kişileri kastederek der ki: “Baktım onlar hiç büyümüyorlar; dedim ki o zaman bunlar gerçek değil, çünkü hiç büyümüyorlar.” Evet, bunların hiçbiri gerçek değil, hepsi bir kurgu.
Sahte Benliği Bir Oyun Olarak Fark Etmek
Çocukların oyununu çok severim, o oyun bilincini. Mesela şöyle yapar: “Şimdi sen anne ol, ben abla olayım, ben şöyle olayım” der. Ama şunu bilir: “Bak, biz bir kurgu yapıyoruz şu anda, oyun oynuyoruz.” Ama bu bir oyun yani; bir süre sonra eğer kişi oyuna inanırsa işte o zaman sorun başlar.
Aslında o benlik kurgularını bir oyun olarak algılasak çok güzel olacak. Ya ben çocukken annem ya babam beni sevmediğinde dedim ki “bak sen sevilmeyen bir çocuksun” — ama bakın bu bir oyun yani. Aslında ben sevilmeyen bir çocuk değilim; ben sonsuz ve mutlak yaradanla varlık bağı olan tam, eksiksiz ve mükemmel bir varlığım. Sadece şu dünyada küçük bir olay yaşadık; bunu bir oyun tadında anlatalım: işte bir baba varmış, biraz problemliymiş veya çok agresifmiş veya çok ciddiymiş; onun da bir çocuğu varmış, ona gereken ilgiyi gösteremiyormuş. O çocuk da kendini “ben sevilmeyen bir çocuğum” diye tanımlamış. Ama bu aslında gerçek değil; böyle bakmamız gerekiyor. Çünkü biz ne yapıyoruz? O benlik kurgularını gerçekmiş gibi algılıyoruz ve onu gerçekmiş zannedip kendimizi o sahte kendilik kurgusunun içinden tanımlıyoruz; o kurgunun içinden hayatı yaşıyoruz, sahte bir benlikle bir hayat yaşıyoruz.
O yüzden bir bilgenin sözü vardır, der ki: “Hayat, sen gerçek kendini bulduğunda gerçektir.” Yani sen gerçek kendini bulduğunda hayatın gerçekliğini algılayabilirsin. Şu anda sahte benlik veya benliklerle algılıyorsun hayatı; onların üzerinden bir kurguyla yaşıyoruz. İşte o yüzden bizim bu sahte benlik kurgularını keşfetmeye ve bunları usulca bırakmaya ihtiyacımız var. Bazı sahte benlikler kişi tarafından bırakılmak istenmez; bunu kişi bilerek de yapabilir, bilmeden de. Neden? Çünkü bazen ona alışmıştır, başka bir şey bilmiyordur. “Hayatı bu kurguyla yaşadım bugüne kadar; şimdi onları bırakırsam nasıl yaşayacağım?” diye bir şaşkınlık, bir korku oluşur.
Bazen de bu sahte benlik kurguları bize zarar verse de bırakılamaz. Hani bir örnek vereyim: “İnsanlar seni yakından tanırsa sevmezler” diye bir benlik kurgusu üretmişim; bununla kör körüne bir şekilde yaşadım bugüne kadar, yaşım geldi 25-30’a. Ben onu bırakırsam insanlarla başka türlü nasıl bir ilişki, iletişim kuracağımı bilmiyorum. Eğer onu bırakırsam insanların beni yaralayabileceğini, bana olumsuz bir tarzda yaklaşabileceğini düşünüyorum. O zaman ne yapıyorum? “İyisi mi bu kurguya devam edeyim, gittiği kadar.” Bir şekilde yalpalaya yalpalaya gidiyorum; bu sefer o benliği beni koruyan bir şey olarak görüyorum. Bazen de bu hayatla, insanlarla ilgili şeyler olabilir: “İnsanlar güvenilmezdir, hayat çok acımasızdır” diye bir kurguyla yaşayan bir arkadaşım vardı; karşılaştığımızda “nasıl gidiyor” derdim, “işte mücadele ediyorum” derdi, hayatla sürekli bir mücadele içindeydi. Dedim ki dostum, mücadele etme; hayat çaba gösterilecek bir yerdir, mücadele edilecek bir yer değildir. Şimdi o sabah her kalktığında sanki savaşa gidiyor; sanki potansiyel veya fiili düşmanları var, o da sürekli mücadele ediyor. Böyle bir şey yok. Hayat bir akıştır; sen de hayatın içinde pozitif anlamda aktif olan bir insan ol, bu kadar. Mücadele etme, gayret et, doğru yerden bak.
Sahte benlik kurgularının farkına varmalıyız. Sana dünyayı, hayatı, ilişkileri, insanları yanlış şekilde tanımlayan sahte benlik kurgularımız vardır; bunlara dikkat etmeliyiz. Bizim gerçek kendimiz duruyor, bunu unutmayalım. Yani o sahte benlikleri bırakınca yerine bir benlik üretmemiz gerekmiyor. Bunu metaforik olarak söylüyorum: Kabe içindeki putlardan temizlendiğinde içine başka bir şey konmadı. Onun içine başka bir şey koymamıza gerek yok. Ne diyeceğim ben kendime? “Sen sonsuz ve mutlaktan gelen, onunla bağı olan ve kopmaz bir bağa ve yakınlığa sahip bir varlıksın” — bu bilincin yerine başka bir şey koymana gerek yok, ihtiyacın yok. Ne koyarsan başına bela olacak.
Bugünkü söyleşiyi burada tamamlamış olalım. Dilerim ki sahte benlik kurgularımızı fark ederiz — çünkü bunları fark etmek de önemlidir — fark eder ve onları usulca bırakırız. Onlara şöyle diyebiliriz: “Bugüne kadar birlikte yol aldık ama artık ayrılma vakti, size güle güle diyorum” diyerek o sahte benlik kurgularını bırakalım. Özgürlük, huzur, dinginlik, neşe ve doğal coşku bizim hakkımızdır. Bizim bu hakkımızı perdeleyen, örten o sahte kendilik algılarına ihtiyacımız yok. Onlarla güzel bir şekilde vedalaşmamız kâfidir. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu” mealinde bir ayete atıf yapılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - Hz. Muhammed’in “aranızdaki hiçbir erkeğin babası değildir” şeklinde tanımlandığı bir ayete atıf yapılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir).
İlgili Sohbetler
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.