Benliklerle Hesaplaşma ve Gerçek Özgürlük
Kısa Özet
Sohbette, "değer görmüyorum" diye şikayet eden, kızan, kıskanan ya da alınan benliklerimizin arkasında gerçekte bizi ne tetiklediğini ("kırmızı bez"i) doğru teşhis etmeden onlarla hesaplaşamayacağımız anlatılıyor. Gerçek özgürlüğün, dış olaylara istediğimiz gibi tepki verebilmek değil, içimizdeki otomatik benlik tepkilerinden bağımsız olarak bilinçli seçim yapabilme hâli olduğu; dürüstlüğün ve iyiliğin bile bir karşılık, bir "ahirette mükâfatını bulma" beklentisiyle yapılırsa yine çıkarcı bir benlik olduğu vurgulanıyor. Habil ile Kabil kıssası, Hazreti Peygamber'in vefatı sırasında yaşanan olay ve Hazreti Hatice örnekleriyle, gerçek imanın ve değerin hiçbir dünyevi karşılığa bağlı olmadığı anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Bizi rahatsız eden şeyin gerçek sebebini ("kırmızı bez"i) doğru teşhis etmeden, o benlikle hesaplaşmak mümkün değildir.
- Gerçek özgürlük, dıştaki olaylara istediğimiz gibi tepki verebilmek değil, içimizdeki otomatik benlik tepkilerinden bağımsız olarak seçim yapabilmektir.
- İyilik veya dürüstlük bile bir karşılık, bir "ahirette karşılığını bulma" beklentisiyle yapılıyorsa, bu da yine çıkarcı bir benliktir.
- Habil'in Kabil'e verdiği cevap -sen elini kaldırıp beni öldürecek olsan bile ben sana elimi kaldırmayacağım- haksızlığa uğramanın, haksızlık yapmaktan daha hafif olduğunu gösterir.
- Gerçek zenginlik ve değer Allah'tır; dünyanın en zenginleri bile O'nsuz hiçbir şey değildir; Hazreti Hatice örneği bunu gösterir.
Değer Görme İhtiyacı ve Benliklerle Hesaplaşma
Değer görmemekten şikayet eden bir benliğimiz var. Zor durumda, hiç değer görmediğini düşünüyor. Hatırlayın, ne zaman arzu ettiği ilgiyi, arzu ettiği değeri, sevgiyi görmese, hemen "değer görmüyorum, değer görmüyorum" diye devreye giriyor. Şimdi kalkıp ona "sen değer görmek zorunda mısın, kimlerden değer göreceksin ki" diye sormamız lazım. Bunu fark etmeden, kendimize sürekli "değer görmüyorum, değer görmüyorum" diyerek aslında o benliğe değer veriyoruz.
Biraz uçtuğumu düşünebilirsiniz ama ne yapacağız? "Ben değer görmüyorum" diyen bir ben varsa, tutup onu kulağından tutup yukarı kaldırmamız lazım. Bir hikâye vardır: çocuk bağırmış, "baba, ben sizinle kalmayacağım" demiş. Baba da "oğlum, gel gelme, bırak" demiş. Çocuk şaşırmış, "bırakmıyor musun beni?" demiş. İşte bu ne demek? Biz de hep bu tehditle, bu sitemle o benliği susturmaya çalışıyoruz; hâlbuki onunla hesaplaşmamız gerekiyor.
Hesaplaşmak için önce onu iyi tanımak gerekir: "sen bana ne diyorsun?" İçimizdeki o beni karşımıza alıp "sen bana ne diyorsun, hadi konuşalım" diyeceğiz. Bu kolay değil elbette; insan kendini gözlemleyince bunun da kendine göre argümanları, gerekçeleri olduğunu görür. Mesela küçük bir hırsızlık örneği düşünelim: soruyorsun, "niye çalıyorsun, neyi çalıyorsun ki?" Diyor ki, "evde bir ekmek eksikti, başka iş yapamıyorum, bu işe alıştım, bırakamıyorum, bana kolay geliyor." Bizim benliklerimiz de tıpkı böyle düşünüyor: "hep öyle öğrendim, hep böyle davrandım, hep böyle düşündüm, hep böyle tepki gördüm, ne yapayım, alışkanlığımı şimdi mi değiştireceğim?" demiyor muyuz?
İçimizde öyle birçok benlik var ki, hepsi bir şekilde hırsız aslında; bizim enerjimizi, bizim hayatımızı, bizim dünyamızı, bizim varlığımızı çalıyorlar. Şöyle bir örnek düşünün: bir gece, birisi size bir şey söylüyor, siz de o söylenen söz yüzünden sabaha kadar uyuyamıyorsunuz. Bütün gece o olayı düşünüyorsunuz, içinize sinmiyor, kendinizi affettiremiyorsunuz. Sabaha kadar uyuyamadınız; peki bu, hayatınızı çalmadı mı? Üstelik içinize iyice bir sıkıntı bıraktı; bırakmadı, devam edecek, sürekli aynı şeyi önünüze getirecek, "bugün de olacak, olmazsa sabaha kadar uyumak sana haram" diyecek. İşte "hayatımızı çalması" dediğimiz en belirgin ve en bilinen şey bu; aslında daha derin ve hakiki olan, kadim bilgilerin ifade ettiği şey de bizden zorlukla çalıyor.
Peki bununla insan ne yapacak? Hesaplaşmasını bilecek. Ama bizim kılığımız, duruşumuz, yanlışımız karşısında takındığımız tavır şu: önce derslerde konuştuğumuz gibi, hepimizin gündeminde kadim bir çekim vardır -mesela balığın önüne kırmızı bir şey gösterirsiniz, balık ona dalar değil mi, çünkü lezzet umuyor. Bizim de işte durumumuz bu kadar "hayvani" bir şey. Şimdi dikkat edin, hemen "oy"unu veriyorlar değil mi; bir kırmızı bez gördüklerinde kullanmadan edemiyorlar.
Bize üç boğaz tarif ettiler: duygu boğazımız var, düşünce boğazımız var, eylem boğazımız var. Bunlar bir kırmızı bez görünce otomatik olarak dalıyor, değil mi? Siz onu fark etmeseniz bile o dalıyor. Bakıyorsun, düşüncen kılıktan kılığa giriyor, bunun üstüne gidiyorsun. İşte bunu acıyla düşünün: gerçekten "düşünür" olmakla, bu otomatik dalışın arasındaki fark bu. Birisi bize bir şey söyler, bütün günümüzü mahveder. Ne yaptı? Kırmızı bezi gördük. Hatta bazen bunu bile bile yaparız; farkında olarak kırmızı bezi görünce dalarız. Kendimizi hayal edip kırmızı beze daha çok güveniyoruz.
Bizi Tetikleyen "Kırmızı Bez"i Doğru Tanımlamak
Şimdi insan gözlerini açtığında görür ki, bu böyle sürüyor; hırsızlık, kırgınlık sürüp gidiyor. Bunlar ne zaman dalıyor, değil mi? Tanrının sarayına insanı öne çıkaracak yerde, geçmişten çekiyorsun onu; belki 20 senedir bu sözü unutmadın. 20 sene önce söylenmiş bir söz hâlâ dönüp duruyor, hâlâ etkisini sürdürüyor. Bu hayal, insanın etkilenmesi için yeterli; kötü işler hep bu hayale bağlı sonuç doğuruyor. Zaten 20 sene boyunca annen sana bir şey demiş, baban sana bir şey demiş, arkadaşın sana bir şey demiş; küçük bir evde kimse seninle oynamamış, değil mi? Onların o an söylediği şey, ömür boyu seni reaksiyoner bir hâle getirmiş. Nasıl hareket ettiysen, ömür boyu o hareket devam etmiş. Ne kadar acı bir şey değil mi? İnsan için böyle bir yara, böyle bir tıraş edilmişlik.
Peki ben bu hesaplaşmayı nasıl yapacağım? Hesaplaşma geldiği zaman çok acı olabilir; insanın önüne bir şey koymak, o an çok zorlanmasına sebep olabilir. Ama böyle yapalım: önce kırmızı bezi doğru görmemiz lazım. Yani bizi ne tetikliyor, onu iyi tanımlamamız lazım. Çünkü biz bazen kendimizi tetikleyen şeyi kullanmayı unuturuz. Mesela diyeceksin ki "kardeşim, burada beni tetikleyen şey, aşağılanmak istemedim; burada beni tetikleyen şey, kendimi değersiz hissetme duygusuydu. Böyle olunca içimde bir benlik devreye giriyor: birisinin beni göz ardı etmesine dayanamıyor." Bu ne demek? Yani "seni görünce koşuyorum" demek. Türkçesi bu.
Şimdi diyeceksin ki: "neyi görünce ne oldu, neyi görünce bu tetiklendi?" Bu, dizinin en can alıcı noktan bir sorusu. Bazen sana açılan kırmızı bezi tam tanımlayamıyorsun. Bazen içindeki bu kırmızı bezi gördüğünde, ortaya çıkan tepkiyi tanımlayamıyorsun; bunun doğru tanımlanması lazım. Ne diyeyim, bakıyorsun, karşındaki insan aslında sana meydan okuyor, "ben senden büyüğüm, ben senden üstünüm" diyor; sen de savunmaya geçiyorsun ama bunu böyle tanımlamıyorsun, "adam çok terbiyesiz" diye görüyorsun. Hâlbuki adamın terbiyesiz olup olmaması ayrı bir mesele. Sen onun terbiyesizliğinden rahatsız olmuyorsun; oradaki kırmızı bez, adamın terbiyesizliği değil. Oradaki kırmızı bez, adamın sana "ben senden daha üstünüm" demesi. Onu derken terbiyesizce, kötü bir üslupla söylemiş olabilir; ama seni rahatsız eden şey o değil. Görmek istemiyorsun ki seni tahrik eden şey, gerçekten o "üstünlük" iddiası; diyorsun ki "beni tahrik eden, o adamın terbiyesizce konuşması" -hayır, seni rahatsız eden şey bu değildi. Seni rahatsız eden şey, onun benden üstün olduğunu sana empoze etmeye çalışması, senin de buna dayanamamış olman. Bunu da doğru tanımlayacaksın.
Tanı doğru olmazsa, adama "sen adam değilsin" der gibi bir tavrınız olur. Hâlbuki mesele ahlaksızlığı değil; senin kendini aşağı hissetmen. Doğrusu şu: adam sana kendini aşağı hissettirdi. Sen bunu doğru tanımlayınca, açılan yaranın gerçekte ne olduğunu görürsün. Şimdi bu doğru tanımlanmazsa, o şey sürekli başka bir kılıkta karşına çıkar; oysa siz asıl sizi tahrik eden şeyin ne olduğunu görmekten kaçıyorsunuz, onunla yüzleşmek istemiyorsunuz.
Şimdi bir insan bir insana böyle bir soru soramaz mı? Sorabilir: "senin problemin ne, kendine sor; bu senin için ne anlama geliyor?" İşte orada bizi tahrik eden şeyin niteliğini tanıyabiliriz. Sonra sen, seni tahrik eden şeyin ne olduğunu tanımlayacaksın: "ben hangi konuda tahrik ediliyorum, hangi damarım uyanıyor, bunu tespit edeyim." Bunu yaptıktan sonra bir şey daha yapacaksın.
Bazen böyle bir durumla karşılaşınca, içimizden aşağılık bir ses -küçük bir kral gibi- devreye girer. Bunu görürsün ama "benim için önemli değil" der, hemen örtbas edersin. Hâlbuki orada bir iş üzerinde çalışıyorsundur, o iş zor gelir, hemen devreye giren bir benlik seni oradan kaçırır; "bu çok zor" der, hemen ikna eder seni. Ama düşün: son yaşadığın güzel bir şeyi bile bu zorlukla gölgeleyebiliyorsun. Ufacık, güzel bir şey görsen bile "bu zor" dersin, sonra ardından başka bir bulut gelir, "bu beni aşar" dersin.
Özgürlük Nedir? Benliklerin Esaretinden Kurtulmak
Şimdi bu adam nasıl bir ibadet izledi, nasıl bir şey yaşadı? Bu kolay bir şey değil. Bunu bazen doğru tanımlamayacağız, çünkü kalbimiz istemez bunu görmeyi. Seneler geçer, gelip geçer. Şunu bileceksin: bazı hastalıklar tıpkı kronik hastalıklar gibidir; doktor der ki "ömür boyu bu ilacı kullanacaksın." Onu tamamen bertaraf edemeyecek ama ne yapıyor? Onun kontrolden çıkmasını engelliyor. Bazı alışkanlıklar da öyledir: diyelim ki bir aylık tedavi yeter, bazısı için daha uzun bir tedavi gerekir, bazısı için doktor "sen artık ömür boyu bu ilacı kullanacaksın" der. Mesela şeker hastası, kan şekerini düzenli takip ediyor, ilacını alıyor; böyle devam edecek. Neden? Çünkü biz büyük ölçüde neyin farkındayız? Hayatımızın bitmesi ya da bitirilmesi meselesinin, değil mi? Bazı alışkanlıklar da çoğu zaman hayatımızı öyle yönetiyor.
Şimdi bunu bilirsen ne dersin? "Kardeşim, ben bununla gerekirse ömür boyu birlikte yaşarım; onu belki tamamen bertaraf edemem ama onu göreceğim, ona köle olmayacağım. Onu kontrol edeceğim; çünkü o benim için tehlikeli, benim için bir sınırda durmalı." Ne dersiniz, öyle mi? Tabii. Bu çabayı göstereceksin. Çünkü dediğimiz gibi bazı huylar çok eskidir, kolayca kökünden sökülemez; bazıları böyle değildir, kolayca bertaraf edilebilir. İster böyle olsun ister öyle, bu çaba bir süre sonra başarıya ulaşır; çünkü zaten başarı buradaki asıl şey değildir, mücadele etmenin kendisidir.
Bu yüzden bir insanın taze, yeni bir idraki olması gerekir: "benim için hakikatten, Allah'ı bulmaktan daha iyi bir yol yoktur." Yani bunun kıyaslanacak bir alternatifi de yoktur; bu yoldan başka bir yol yok. Bazen bir yol daha kolay gelir, işler sarpa sarınca insan başka bir yola bakar; ama ben şunu söylüyorum: bundan başka bir yol yok. Bir insan için gerçek varlığına, dikkatine, inanmaya ulaşmak için başka bir yol yok. Ne zenginlik, ne makam, ne bir kariyer sahibi olmak, ne anne olmak, ne baba olmak; hiçbiri benim için bir alternatif olamaz.
Bunu idrak ettiğinde saniyeler içinde büyük bir netlik gelir. Dolayısıyla böyle bir idrakle olan insan, öyle böyle bir mücadeleye düşmez; çünkü zaten başka bir yol yok. O zaman bu yolda sebat etmiş, bu şekilde yaşamış olur. Şimdi bunu görmek, bizi tahrik eden kırmızı bezi görebilmekle mümkün. Bu bez nasıl bir bağı tetikliyor? Şeriat -yani hakikate tabi olma çabası- insan için hayatın en zorlu anlarından biridir. Çünkü bu an iyi analiz edilmez, üzerinde iyi durulmazsa, gelir geçer ve o kırmızı bezin üzerinde devam edip gider; şansın kalmaz. Bu görüldüğü anda değişemiyorsak, bu farkındalık, bu mücadele, bu hesaplaşma süreci bize gereklidir. Yani biz o benliğin düşüncesini, duygularını, algısını, bakış açısını, korkularını, beklentilerini alıp karşımıza alacağız, hepsini analiz edeceğiz.
Ama bunu yaparken kendini ikna etmek kolay değildir. Kişinin doğru bir yol tutmaması, genellikle "kendini ikna etme" alışkanlığından gelir. "Biz bu kadar şeyi yaşadık, böyle davranmayacağız" der, sonra bir bakarsın bir yanınla kendini öyle ikna etmiş ki, hep seni aynı yere geri koyar. Mesela bizde şu var: "önce rekabet edeceksin, hayatı bu yarış ülkesinin kurallarına göre yaşayacaksın" diye düşünen, kavramlara karşı olan bir benlik var. Bak, aslında bu, senin karşına "hayatın gerçekleri budur" diye çıkan, seni kuşatan bir benliktir; sen onu kendin zannedersin. Hâlbuki o seni ele geçirmiştir; sen onu yöneten değil, onun tarafından yönetilen, onun tarafından kumanda edilen bir hâle düşmüşsündür. İşte nefsin mahkûm ettiği, sana kumanda eden benlikler bunlardır. Bu benlikler sürekli seni yönlendirir, buna dair hiçbir farkındalığın, hiçbir çözümün, hiçbir analiz sürecin yoktur; o seni alıp götürür, rüzgârın önündeki yaprak misali.
Mesela insan şunu demeli: "bana hakaret eden bir insana tebessüm edebiliyor muyum, özgür müyüm? Ya da benim için önemli olan birine karşılıksızlığa katlanabiliyor muyum, özgür müyüm?" Yoksa hapiste ne yapıyorsun, özgür müsün? Neyden özgürsün? Seni sevmeyeni sevme konusunda özgür müsün? Sana nefret eden bir insanı sevme konusunda özgür müsün? TV'de duygusal bir dizi izlerken kendini kaptırmadan durabiliyor musun, o konuda ne kadar özgürsün? Yani bunu anlamak istiyorsanız, duygularınızın eşiğe geldiği anlarda, tam tersini yapabiliyor musunuz, işte gerçek özgürlük orada belli olur.
Modern çağın en çok öne çıkardığı putlardan biri "özgürlük"tür. Ama insan kendi nefsine tutsak olmuşsa, ne kadar özgür olabilir ki? Aksine davranmayı, aksini düşünmeyi, aksini hissetmeyi deneyebiliyor musun? İşte o zaman ne kadar özgür olduğun ortaya çıkar. Bir düşün: sınırlı bir yerde mi yaşıyorsun, sınırsız bir yerde mi? O zaman bunu düşüneceksin. Nefsin emanete geçişi, aslında bir insanın bir idrake geçmesiyle mümkündür. Bu da ufak ufak gerçekleşir. Ben derim ki, kişinin sürekli belli bir yerleri sevmesi, ona müdrik ve iradeli olması lazım; ben bundan memnunum, arkadaşlar mücadelenin başındayım, ama insan başladığı yolda "özgürlük" kelimesiyle mi yaşıyor, değil mi?
Bu kadar yanlış bir şey mi? Gençlerden, ergenlerden, her yaştan insanız; "bana kimse karışamaz" diye düşünürüz. Ben de böyle düşünüyordum bir zamanlar: "onun dediğini yapmayacağım, bu bir özgürlük değil mi?" Hâlbuki babanın dediğini yapmamak, bir başka esaret şeklidir; ona bir şey yapmayı özgürlük olarak addetmiş olursun. Hatta bazı insanların kötüye kullandığı durumlar da vardır: "ben her şeyi yaparım" derler, "bak, buradan atlayamazsın" derler, "atlarım" derler. Sen atlama, sen düşünürsün diye devam eder. Anladın mı, demek istediğim şu: insanın kendi içindeki bütün doğal düşünce ve duygu üzerinde bir kontrole sahip olup olmadığı, bunları yaşamak zorunda olmama konusunda serbestliğe sahip olup olmadığıdır asıl mesele. Sen buna karşı özgür müsün? Bütün seçenekleri görüp bütün seçeneklerden dilediğini seçebiliyor musun; bu herhangi bir korkuya, herhangi bir beklentiye bağlı olmadan, gerçekliğin gerektirdiği neyse öyle seçebiliyor musun? Seçen bunu yaparsa, gerçek özgürlük budur. Bunun için çok şeye ihtiyaç yok; sen zaten kendi içindeki bağlılıkları gözlemleyerek başlarsın.
Şeyh Aleminin esaretle ilgili bir sözü var: birincisi, sen kendi nefsinin esirisin, ondan azat olmalısın; biz dışarıya karşı özgür olmaya çalışırız, hâlbuki asıl içeriye karşı özgür olmamız lazım. İçeride sakin, içeride mücadele edip zafer kazanmamıza bağlıdır bu.
Son olarak şunu da söyleyelim: gerçeklik gerektirdiği neyse öyle olgular analiz edilir. Bir de dünyanın gerçekliği var; bir insan sıkışık bir durumda, ihtiyacı olduğu hâlde, insanların hâli işine yaramıyor, gidip buna rağmen orada duruyor ve kıyamıyor. Hatta bu şahıs "bana bakmayın, beni de yiyecek, ben de bunu takip edeceğim" der, bu meslek gerçekten ne yapar? İhtiyacı olan şeyi vermediğinde, bir hayal kırıklığı doğar; bütün bir insan senin ihtiyacın olan bir şeyi vermiyor ve veremez. Sonra bakarsın, "bunun dışında bir ihtiyacım var" dersin. Bu karşılıklı bir şey. Bu ne olmuş? Şimdi özgürlük budur işte: öbürü sana istediğini hiç vermese de, sana özgürlük veren, senin için doğrudan çıkan, sürekli benliklere karşı farkındalıklı olmandır.
Bu benliklerin kendine göre hayatta kalma stratejileri, korkuları, beklentileri, arayışları vardır; sen buna göre davranıyorsun, biliyorsun, biliyorsun. Ve sen bu çocuksu videonun içinde olduğun için, aslında bir gerçekliği anlayamayabiliyorsun. Bizde meşhurdur ya: adamın evinden kaçan kız, "niye kaçtı" diye sorulur, "çünkü sevdiği başkasıydı" diye düşünürsün. Peki bu nasıl bir adamdı, kızı gerçekten neyi sevmişti, bunu hiç düşünebildin mi? "Ne olursa olsun beni sevsene" diyor bir yandan; ama ona ihtiyacı verilince ne oluyor? Çünkü çift taraflı bir mesele bu; kendi algısı var, ihtiyacı var, beklentisi var, korkusu var. Bunlara göre davranan bir varlık; korkusunun espri gerçekliğini o da anlamıyor, sen de anlayamıyorsun.
Nasıl ki bir çocuğun dikkatini renkli bir şey çeker, bir şey üzerine düşer, çekici bir şeye doğru gider; acaba bunun içinde bir katkı var mı, bir yeri bozar mı diye düşünmez. O gün hoşuna giden ya da hoşuna gideceğini düşündüğü bir izlenime göre yaklaşır, onu esner olarak analiz edemez. Hoşuna gittiği anda, onu ne kadar farkında olarak yediğimizin ne kadar farkındayız? Demek ki bu süreçte benlikler aynı zamanda bizim toplumsal gerçekliği tanımamızı da engelliyor. Bu her şeyin özü değil mi? Çünkü hemen arzu ettiği şeye kapılan, ama arzu ettiği şeyin aslında ona gerekli olup olmadığını hiç sorgulamayan bir hâl bu; çünkü zaten bunu analiz etmek gerekir; ne bir görüş, ne bir delil aranmaz.
Karizma ve İlgi Peşinde Koşan Benlik
Benim bir arkadaşım vardı. Ona dedim ki "sen de nasıl evlendin?" Dedi ki "o karizmatik biriydi, ona kimse yaklaşamıyordu bile, ben de bunu elde edebiliyorum diye düşündüm." Yani sen şimdi karizmatik, ulaşılmaz birine ulaşarak kendini değerli hissediyorsun. Peki oradan ne çıkıyor? Bu, bizim hayatımızda hep farklı biçimlerde tekrarlanan bir şey. Kendimi düşüneceksin; senin işinle ilgili bu ne tür bir benlik? Ben burada bir kişinin hikâyesini anlatmıyorum, bu hikâyenin içeriğini anlatıyorum; bu içeriği hepimiz yaşıyoruz, kadın erkek fark etmez, hepimiz yaşıyoruz.
Burada demek istediğim şu: karizmatik ve ulaşılması zor bir şeyi elde ederek, kendini güçlü, başarılı, yetenekli bulmaya çalışan aptal bir benlik var. "Bunu kırdım, bunu yaptım" diye övünür, ama büyük bir kafeste kalmış olur. "Niye evlendin, çocuğu mu aldın?" diye sorsan, "bıraksam bütünüyle biterim, bırakmasam bütünüyle biterim" gibi bir hisse kapılmıştır. İnsanlara bak: hayatınız böyle bir şeyle nasıl paket hâline geliyor, değil mi? Burada hiç şu düşünülmüyor: "bu insan ne kadar iyidir, manevi, insani, güzel değerlere sahip mi?" Bunlar hiç sorulmuyor, sadece "bu insan ne tür bir cazibeye sahip" diye bakılıyor; sonra bu bile akla gelmiyor. Buna yardım eden şey, o benliğin bizi böyle bir çekime sürüklemesidir; adı da biraz "zeytin" gibi tatlı ama zehirli bir bağlılıktır bu.
İnsanın maneviyata, insani değerlere bakması gerekirken, çoğu zaman sadece karizmaya bakılıyor; buna bağlı çok fazla insan var. İşte bunu göremiyoruz. Şimdi mesela şunu düşünsene: o kişiye bak, benim için ne? Böyle bir eşi var, bunun peşinden gidenler kolay etkilenenler, çabuk kapılanlar. Hemen burada araya girmeye çalışıyorum. Bir kişide bir araba görürsün, "böyle bir eşi var" dersin, o arabaya heves edersin. "Yapma" der biri, ama sen "onu alacaksın, bana bilirsin, alacaksın beni; çünkü ben senin hayatını hep yükseltirim, sen her zaman benim gücümü arayacaksın" diyen bir benliğe kapılırsın. Ne zaman karizmaya, gösterişe kapılsan, o seni kendine tabi kılar. Eğer bunu tanımaz, görmez, mücadele etmezsen, ömür boyu seni peşinden sürükler; bazen hayatında küçük kayıplar, bazen büyük kayıplar yaşarsın.
İnsan buna dikkat etmeli: içimde bu karizma hareketine karşı ne tür benlikler var? Bunlar ne kadar değerli, ne kadar peşinden koşulmaya değer, ne kadar değil? Ben ona ne kadar bir değer yazdım? Çünkü çok gösterişli bir görüntü gördüm diye ona kadar meylettim. Şimdi böyle bir şeyle karşılaşınca, ne demeliyim? Doğruyu görebilmeliyim.
Dürüstlük ve Çıkarsız Davranış
Bu güzel bir şey. Şuna bakıp, bakarak, baktığına yazıp bir şey söyleyemezsin; önce anlaman gerekir. Şimdi bizimle ilgili konuşulan başka benlikler var. Bunlar henüz tam olgunlaşmamış, kategori olarak biraz farklı; bunlar da bahsettiğimiz "peşin bir şey elde etme" arzusundan besleniyor.
Mesela biz, bir arkadaş çevresinde, birbirimizin dürüstlüğüne dikkat ederiz. Ne güzel düşünelim: ben de böyle, tabii bir yerde bulunmuşum, üstelik kalabalığa katılınca en son çekilen ben oluyorum ama bilirim ki ben ayrı duruşumla, bak ne kadar dürüst davrandığımı; kim sarhoş olsa da dolaşsa, ben dürüst davranıyorum, ben de öyle olmam lazım diye düşünürüm. Bunu özellikle söylemek istemiyoruz şimdi; ama bu kaş göz işaretleri de burada, hepimiz bunu biraz yaşıyoruz. Ve işiniz daha çoktur burada. Ne görüyorsunuz? Bir insan başka birini görmüş, "güzelmiş" demiş; onu tamamıyla değerlendirmiş. Bence çok güzelmiş, gerçekten güzelmiş diye kendince araştıracak, sormayacak; bu hâlâ eski âdetlere göre bir bakış.
Bu belirtilenler, sonuçta ruhaniyetin gerçek göstergesi değildir. Çünkü onlar da aslında "ben bir şey yapayım" diyerek görülmek istiyorlar; onlar da değer görmek istiyor. Hâlbuki bir üstün olduğunu kimseye göstermeden, bir üstün ahlak olmalı. Diyelim ki fazileti gösteren bu mudur? Sadece "dürüstlük" demekle kişi anlaşılmaz; dürüst olmak neden önemlidir, diye sorulmalı. Biz de zaman zaman böyle bir dürüstlük müsabakasına gireriz; o kişi kendi dürüstlüğüyle bir avantaj kazanmaya çalışır.
Düşünün, güzel bir hâl şudur: "görüşürüz" dediğinde, sen bu sözü gerçekten tutacak mısın? "İbrahim'i rahat ettirirse" dedi ki -yani hayatımızda "bekleyelim" der, oyalarız- hâlbuki dersin ki "ben gelmiyorum ama bu kadar çok görüşürüz demek, insanların işi açılır" diye düşünürüz, "tamam" deriz, oysa Allah'ın huzurunda bu sözün karşılığını daha derin düşünmek gerekir. Bu, bir doğruluğun ya da doğrusuzluğun hakkı var; düşünmeden söylenen bir söz, doğruluktan başlayan bir şey olamaz. Çünkü doğru olan bir şey, bir menfaat karşılığında bir yetki olarak bulunamaz. Bu, tıpkı bir kişinin başlangıcının, bir kimin kâr etmesinin vesilesi olan bir şey gibi düşünülemez. Çünkü "ahirette karşılığını bulurum" diyen bir kişi, işte o da menfaatçi bir benliğin tuzağına düşmüş olabilir. Allah'a karşı yapılması gereken şey, karşılık beklemeden yapılan bir şeydir; bugün en yakışıksız görünen ama en kaliteli olan davranış budur. Gerçek dürüstlük, kendi dürüstlüğünü kanıtlamak için değil, bir aynadan yansıyan bir doğa olarak ortaya çıkar. Düzgün olmak, kendini yansıtmak için, kanuna uymak için değil, öz olarak yansımak içindir. Bunun dışında olan her şey, tamamen özünden uzak, yapmacık bir şeydir.
Şimdi biz bir benlik hâli görüyorsak, "bu ne düzeyde bir hâl?" diye sormalıyız. Bu düzeydeki hâlleri destekleyeceğiz, teşvik edeceğiz. Ama bunu yaparken şuna dikkat edeceğiz: yıllar içinde de bunu yapabileceğiz; tekrar tekrar, adım adım daha ileri götürebiliriz. Ama süreç içinde bir benliğin hâlini böyle destekleyebilirsin, teşvik edebilirsin.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Kırmızı Bez ve Hayatın Sana Verdiği Malzeme
Bir insan diğer insanlar için "uçuyorum, uçuyorum" der; o zaman ben de "uçuyorum" derim. Ben de böyle uçarım, ben de uçarım der. Yani işine gelmediği zaman çok kaçamaklı bir tavır sergiler. Hayatı öyle bir hâle getirir ki, mermi gibi delip geçen sözler karşısında "beni bu kadar geçiyor" der ama yine de "uçuyorum" der; çünkü bunu hazmedemez. Onun ağırlığını hâlâ taşır, taşımadığını sanır. Neden böyle oluyor sonunda? Çünkü bunların da eksikliği yoktur; senin de buna karşı sağlam bir duruşun yoksa, çevrenin tetiklemesine göre davranırsın. Yani çevreye tabi olursun; ya da senin hâkim bakış açın, meşhur olma niyetinden geliyorsa, onu kesmelisin. Beni daha az değerli görenler beni rahatsız ediyorsa, bunu kesmelisin.
Bu ne oluyor? Çalışma hayatımızın bir kısmıyla uğraşıyoruz; hayatın bize mutlu yaşamayı zahiren göstermesi için kullanılıyoruz. İnsanların çoğu buna inanmaz mı? İnsanların çoğu, hayatının onları takip ettiğinin farkında değildir.
Bu hayat seni sürekli rahatsız ediyor diye düşünürsün; ama kendi üzerinde bir dönüşüm hedefine sahipsen, onu öyle okuyamazsın. "Ben affedemeyen biriyim" dersen, aynı yerden defalarca tokat yersin; o zaman bunun üzerinde durman gerekir. Bu ders çalışılmamışsa, bu derse gitme; ama çalışman gerekiyorsa çalışacaksın. Ama sen olumsuzluğu dışarıya atfedersen, "bunu bana o söylüyor, oradan geliyor" dersen, bu işi hiç çözemezsin.
İnsanlar hep "benim olsun, senin olmasın" diye düşünür. Hayat herkese kendi malzemesini verir; herkes bu hayatta kendi malzemesini tanımalı. Sen mesela anlaşılma konusunda problem yaşıyorsan, bu senin için bir delil; aslında hayat şu an sana, insanların seni yeterince anlayamadığını, değerlendiremediğini gösteriyor. Ama sen buna özel bir anlam yükleyip, "bu benim algım" olacaksın; ve sen buna özel bir anlam yüklediğinde, hayatı o gözle okursun.
Bir arkadaşım "kimse beni değerlendirmiyor" derdi, ama her insan aslında kendini kurtarabilir, kendine değer verebilir. Düşünün ki insanlara değer vermesin, ona da vermesin -ben mesela memnun olacağım, ben o değilim. Demek ki sana değer vermeyenlere sen de değer vermek zorunda değilsin. Ama bazen bunu meşrulaştırmak için "ben gidince kendimi istememiş hissediyorum" der, "kendimi istemem, canım bu kısımlar herkes için istiyorum" der, bunu meşrulaştırabilirsin. "İstediğim kötü bir şey" diyerek. Mesele bu değil aslında.
Mesela sana nasıl bir benlik bunu gösterdi? "Ben sevilmiyorum, merhametsizlik, duyarsızlık görüyorum" -eğer bu doğruysa bu yanlış bir şey; ama buradan rahatsız olmam ayrı bir mesele. Bunları her zaman ayırmamız gerekir. Yani benim buradan rahatsız olmam ayrı bir şey; dışarıda yağmur yağıyorsa, bu benim ıslanmamla ilgili değil, şemsiyem yoksa ıslanırım. Bunu tanımlamak ayrı bir şey; benim ıslanmam çünkü şemsiyem yok, bu ayrı bir şey.
Hayatta kimi zaman yüzsüzlük görürsün, güçlü bir açıklık görürsün, yalan görürsün, falsolukların hepsini görebilirsin; bunlara karşı olmadığın zaman bunlarla karşılaşırsın. Mesela birini yaparken görürsün, oradan insan öğrenir. Tanımlarsın, analiz edersin, konuşursun, müdahale edebilirsen edersin, müdahale etme durumun yoksa bitmiş sayılmazsın, şaşkın da kalmazsın; meseleyi tanımlarsın, değerlendirirsin, doğrularsın. Ama ben rahatsız oluyorsam, bu beni yanıltan bir nokta olur; "birisi bana böyle yaptı, şöyle yaptı, yanlış yaptı, tamam öyle yapacaklar" -meseleyi ayırmak lazım. Sen niye bundan bahsettin, seni küçümsedi mi? Sen niye buna rahatsız oldun, senin dışındaki bir şey mi?
Şu Türkçe sözü unutma: dışarıda mikrop var, hepimiz mikroba maruz kalırız; peki sen niye hasta oldun? Çünkü senin bağışıklık sistemin güçlü değil. Dışarıda mikrop var, sen hasta oldun; niye hasta oldun? Çünkü ona karşı direncini koruyan sistemini boş bırakmışsın. İşte bu yüzden, yaratılışa aykırı hâller bizi böyle çok meşgul ediyor. "Ben fıtratımın gereği böyleyim" diyoruz.
Fıtrat, Alışkanlık ve Kronik Hastalık Benzetmesi
Ben mesela diyelim ki şeker hastası olsam. Aslında bu, fıtrata bir müdahale değil; normalde fıtrat sağlıklı işler, organlar vardır, kan şekerini düzenler, ayarlar. Ama ben kendimi bozmuşsam, "şekerim altı yüze çıktı, bu benim fıtratım" diyemem. Çünkü bu senin fıtratın değil. Geriye dönebilir misin? Dönebilirsin. Bazı biyolojik şeylerde belki tam dönemeyiz ama psikolojik olarak dönebiliriz. Şimdi biz de buna döneceğiz. Hâlbuki biz bir noktaya gelmişiz ve orada durup hayatı öyle karşılamaya çalışıyoruz.
Bu şuna benzer: diyelim ki bir açık yaram var, kırık bir parmağım var; ikinci bir sorun daha eklenmesin diye, yaramı iyi sarmam lazım. Kırık bir parmağı bilmiyormuş gibi davranamam. Eğer parmağın kırıksa, bunun da tedavi edilmesi gerekir; yaran açıksa, onu kapatman, pansuman yapman gerekir. Şimdi "benim şu kompleksim var, ben anladım, bunu ben kendim tahrik ettim" desem, "adam da cahil karşımda" desem, ne olur? Sen kimden ne bekliyorsun? Karşında meleklerden oluşan bir topluluk yok ki, "ben kötü davransam da bana iyi davranacaklar" diye bekleyesin. Herkes böyle değil. Açık bir yaran varsa, insanlar bilerek ya da bilmeyerek o yaraya dokunabilir; buna nasıl kızarsın ki? Esas soru şu: bunu bir başkasının hatasına bağlamak, hatanın önemsizleştirilmesi anlamına gelmiyor. Sen yanlış bir yerde durmuşsun ve "ben bu konumda kalacağım, hayatı böyle karşılayacağım" diyorsun. Hayat ise bize göre değil, kendi merkezine göre işler; çünkü biz orada duruyoruz.
Mesela ben bir konuda büyük travmalar yaşadım desem, "en küçük bir söz, en küçük bir davranış beni tetikliyor" desem, ne yapayım sana diye kendimi savunurum. Ama sonunda hâlâ aynı yerde dönüp durursam, bu bir hesaplaşma değildir. Var mı öyle bir şey? Bir güzel yaşam sürmek istiyorum, ama nasıl kendimi böyle söylüyorum, ne yapacağım? Kardeşim, sen haksızlık yapmayacaksın; haksızlık sana gelebilir. Sen haksızlığa uğrayabilirsin ama haksızlık yapmayacaksın. Bu durumda bunu önleyebilecek bir imkân Allah sana verirse, o hikmete göre kullanırsın; imkân yoksa da "hoş geldin, sabreyle, canın sağ olsun" dersin.
Haksızlığa Uğramak mı, Haksızlık Yapmamak mı?
Ama diyelim ki "Ya Rabbi, beni haksızlık yapan bir insan kılma, bana anlayış ver ki ben kimseye haksızlık yapmayayım" diye dua etmek varken, biz genelde "Ya Rabbi, kimse bana haksızlık yapmasın, beni insanlardan koru" diye dua ediyoruz. Allah'ım ne diyor? Peygamberin dahi öyle bir koruma istediğini mi düşünüyorsun? Hazreti Peygamber'in de böyle bir talebi yok muydu? "Ya Rabbi, beni cin ve insan şerlerinden, kötülüklerden, tuzaklardan koru" diye dua ederdi.
Peki peygamberin böyle bir talebi yok muydu? Vardı, ama ne dedi? "Ya Rabbi beni koru" dedi. Bakın, "beni koru" ayrı bir şey, "beni o şeylerden koru" ayrı bir şey. Peygamberler, veliler ve gerçek insanlar ne için dua ederdi? Kendi fıtratlarının korunması için. Kendi özünü, kendi bir insan olarak yaşamasını, fıtratının bozulmaktan korunmasını isterlerdi. Yoksa "beni insanlardan koru" değil; Allah böyle bir garanti vermiyor. Allah bize "kimse size haksızlık yapmasın, kimse size yanlış yapmasın" diye bir vaatte bulunmuyor. Bize ne söylüyor? "Sen haksızlık yapma, sen beklet me, sen kötü davranma, sen yalan söyleme; ben senin yönünü koruyacağım." Allah'ın verdiği güvence bu: "haksızlık yapmayacaksın." Haksızlığa uğrayıp uğramaman, o haksızlığı yapanların sorunudur.
Haksızlığı gidermeye dair Allah sana imkân ve potansiyel verirse, onu kullanmalısın; bunu bir hak arayışı gibi ele almalısın. Allah'ın birine hak vermesi ve hakkın tecelli etmesi başka bir şey; O bana bir imkân vermişse, bu senin hakkını da hak ettirmen anlamına gelmez. Ben kendi hakkımı ararım; öbürü de kendi hakkını arasın. Bana ne oluyor? Ben aslında en büyük hakkı gözümde koruyorum: gözümün, kalbimin, idrakimin hakkını koruyorum. Bunu koruduğum zaman gerçekten kendi hakkımı korumuş olurum. Geride kalan hak, o kadar önemli bir hak değildir. Allah bana kendi kurmam gereken şeyi göstermişse, bunu kurmalıyım; en büyük hakkım budur.
Zorbanın olduğu müddetçe, bu dünya hayatını düşünen için, "bunu kaybetmişsin, bunu kaybetmişsin" demek yanlış olur; asıl kaybettiğin şey, bir insan senin ruhuna dokunduğunda, sen onun peşinden gitmemişsindir. Ne yapmışsın? O kadar zorluğa maruz kalmışsın, yine de kendi doğruluğunun hakkını korumuşsun, değil mi? Bakın, hiçbir kaybın anlamı yok mudur? Var mı kardeşlerim, ömür boyu mücadele eden var mı; haksız olduğu hâlde, haklı olduğu hâlde, hayatı boyunca mücadele eden var mı? Kendi hakkını korumuş, yani kendini korumuş demektir. Kendini koruyup koruyamadığın, senin başına gelen haksızlıkları ne kadar değerli kıldığını gösterir. Bu konuda Allah sana imkân ve şartlar verirse, büyük bir deneyim yaşarsın.
Buradan önce bahsettiğim şey, Habil-Kabil kıssasıdır. Orada Habil ne diyor? "Sen bana elini kaldırıp beni öldürmeye kalkarsan, ben sana elimi kaldırmayacağım" diyor. Ben de o zaman kendimi bu tavra göre yönlendireceğim. Bunun tabiri şu: senin bana zarar verip beni geçmene izin vermem, bir sürüklenmeye kapılıp aynı şeyi yapmam demek değildir. Habil şöyle diyor: senin düştüğün benlik hatasına ben düşmeyeceğim; ben sana elimi kaldırmayacağım. O yüzden o zaman yapacak bir şey kalmaz.
Buradaki mesele şu: manevi idraki olan insanlar bak, ödülü nasıl anlar. Şimdi biz nefsimize karşı, insanlara karşı nefsimizin tuzaklarıyla bir testteyiz. Ben de en azından bu kuşkuyu taşırım, sonra biri bana bir haksızlık getirir, ben o haksızlığa gelemem. Sana bir devreyi mi düşündürüyorum? Ben yanlış bakıyorsam bu durumda, bu olaylara yanlış bakan benlikler var; bu yanlış benlikler yüzünden genel bir hâl oluşur.
Ben nasıl anlıyordum? Böyle değil; kısırlaşan güvene gelince, ben de bu kişi değilim derim. Ben bu işe, ben hâkim gibi, ne bedene, ben haksızlığa gelemem, ben bu işe, ben başka bir işe haksızlık ettim, ben. Ben de haksızlık yaptım; kendi fıtratımla peşin durdum, evet, ona odaklandım. Buna benzer bir örnek düşünün: bir kız, sağ elinde bir katil var; bir çocuğumuz var, adam onu içeri çekiyor. Uyansanız siz ne çözüm örneği verirsiniz, siz ne yaparsınız? Bu yumuşak mı, sert mi olmalı? "Ben de bıçaklarım" mı dersin? Bu doğru mudur? Asıl sen kendini kaybetmişsin. Kendi canını kurtarmışsın. Şaşkın mısın?
Ben asıl bu hayatın içinde kendi insaniyetimi kurmam gerektiğini düşünüyorum şimdi. Zaten Allah'ın yeryüzünde verdiği hilafetin anlamı da budur: insanın yeryüzünde halife olmasının anlamı bu bilinç. Tabii ki bu hilafeti sen de yaşayabilirsin. Bu hilafeti, gerçekleşmiş bir süreç içinde, bütün toplulukla yaşayabiliriz. Onun duyduğunu da yaşayabiliriz, öbürünün duyduğunu da; Allah'ın halifesi olarak bir arada yaşayacağız. Odur, benim için tek değer diyeceğimiz şey. Bakın, bunun dediğim gibi birçok benliği vardır; bunlardan kalacak bir şey. Çünkü birçok benliğin referansı dünyadır; bu, doları, çıkarı, kesip biçmeyi önemser.
Ticaret, Kâr ve Sevilme İhtiyacı
Şimdi düşünün, bir insan ticaret yapıyor. Ticarette ne olur? Kâr, maksimum kâr amaçlanır; bizden kâr elde etmeye çalışırlar. Ama bakıyorsun, bu ticari düşünceyi biz de içimize geçiriyoruz. Şimdi bir şeyi değiştirmezsen, bir şeyi düzenlemezsen, kârı hediye edemiyorsun. Ben de mesela şöyle bir tereddüt yaşıyorum: derin bir teslimiyet göstermek için, ben kendi kârımdan mı vazgeçeceğim? Bilirsin ki bundan vazgeçemeyiz. Sen de düşünürsün, "kârdan mı vazgeçeceğim" diye. Benim kârımdan vazgeçmem, ben de vazgeçemem; ben aslında kârdan vazgeçtiğimi zannetsem de, bu beni ebedi bir mutluluğa götürür mü, götürmez mi bilemem.
Biz böyle yapmazsak insanlar bizi sevmez, şimdi insanlar bizi sevmez diye düşünürüz, sevilmek isteriz. O da bir yanılgı. Eğitici benliklerimizin bir kısmı ne yapıyor? Sevimli olmak istiyorsun, böyle yaparsan sevilirsin, şöyle yaparsan sevilirsin diyor. O zamanlar mı? Bir şey olsun, biz bunu terk edelim, biz bunu faydalı bulduk; çünkü bize bir yerde durmuş görünüyor. Onu bırakmadık, bunu bırakmadık, onu anladık. Bu benlik de seninle beraber. Mesela işte kısmen bir benlik düşünelim: kocanın yanında geleneksel bir anlayış var, "hizmet karşılık göstermez" sanılıyor. Kocanın değer vermemesi de bir örnek. Bu zaman zaman bütün bu türden benlikler ne yapıyor? Ne arzu ediyor? Zamanla bu kadar hızlı bir çevrim oluşuyor.
Şimdi şu var: her benliğimiz, bir çift bulmuş gibi çalışır; bize hep "şunu şunu yapmalısın" der, kişiyi yönlendirir. Bakın, bir türlü bunu benimsiyoruz. İnsana bir şey ters gelmez; hiçbir nefret bende yok ki insana bir zehir ve elma sonuç olmasın. Bunu vermesem bile canı seni ikna edemez. Şimdi düşünün, bir yemeğin ne tadı var, ne tuzu var, ne besleyici değeri var, hiçbir şey yok; üstelik siz ağzınızı açıyorsunuz, bir sığır gibi. Açın, görmüşsünüz böyle bir şey mi? Görmezsiniz. Mutlaka size içinizden gelen bir şey vermesi lazım; bu doğrunun kendinden ortaya çıkmasını sizden bekleyebilir miyiz? Hiç olmaz; sizin bunu boşa çıkarmanız gerekir.
Yani, yenebilir bir şey gerçekten doğru bir şey mi? Doğru bir şey olabilir; ama doğru bir şeyin arkasından ne gelir, arkasından ne izlenir? İşte burada hayır ortaya çıkar. Bize göre bir insanın yaptığı iş mutlaka bir hikmet taşımalı. Peygamber nerede? Bunun arkasından ne gelecek, onun gerektirdikleri gelecek. Şimdi Peygamber, ilan ettiği şeylere bakın: Peygamber onlara sahip olduğu hiçbir şeyi vaat etmedi.
Zehirli Elma Meseli ve Peygamberin Vaadi
Çünkü sen hakikaten burada neyi kazandığını anlayamadın. Böyle "vallah" diyerek kurtulacak bir mesele yok; hatta böyle demeyerek kurtulacağını düşünen bir mesele bile var. Ama "la ilahe illallah" deyip nefsinizden kurtulacaksınız; Hakk'ın orada verdiği yorum bu: Peygamber'in öğretisinin özü, nefsaniyetinizden kurtulacaksınız demektir. Dünyaya bağlı olan benlikten kurtulacaksınız demektir. Ama bunu anlayacak muhataplar buna kabul göstermişlerdir. Bunu anlayanlar iman etti; anlamayanlar iman etmedi.
Ne diyorsun? "Kurtuluş var mı, yok mu" diye. Birisi kendi tarafını savunur, birisi bir şey söyler. Şu anda hepimizde, bir insanı neyden kurtaracağı sorusu var. Şimdi doğrudan inanmayanlar, mahrumiyet yaşayacaklar, sıkıntı yaşayacaklar, işlemler gelecek, zayıfsa, onlar buna bağlanacak. Ama düşünün, inanmak hiç mi kolay? Ne ile inanmak; "bununla kurtulacaksınız" dedim ama "ya Resulallah, biz neyle yetineceğiz, bize bir şey lazım" demedik hiç, şu anda. Bak, sözü anlamışlar. Şimdi biz senin yanında acaba biz sizi anlayabiliyor muyuz diye soruyoruz. Bu kolay bir şey mi? Sen böyle daha da kurtulacaksınız diyorsun.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Peygamberden bahsettim; bu, "peygamberi başka bir şeyden anlamak" değil. Ben derim ki fakirler, yoksullar iman etti. Peygamber, Bilal-i Habeşi'ye şunu demiş olur: "İman edin, size azap edilmeyecek." Böyle bir şey mi olur? Aksine, iman ettiler. Hem köle olmalarına, hem de zenginlerin gözünde küçük görülmelerine rağmen. Atların sahibi biri, "ya Resulallah, bak, bu işte bir teslimiyet var" diyerek geliyor. "Bir de iman ettik, biz size tutunamazdık ama biz sizin verdiğiniz kadarıyla bu köleleri takdir ediyorduk" diyorlar; şimdi iman ettik, bir de işkence çekiyoruz demiyorlar.
Buradaki mesajı anlamışlar: "Ben fakir bir insanım, biz iman edeceğiz ve buna göre adalet yetecek, tüm zahitliğin İslami olanı budur." Bu büyük bir şeydir. Biz böyle bir anlayışla sınavı geçtik demiyoruz. Şu an senin yanında olmamız bunun içindir. Mekke'de inen ayetlerde cennet yok. Evet, öyleymiş; Mekke'de inen ilk ayetlere bakın, cennet meyveleri yok. Allah'ım, bunu bilmeyin. Sanki peygamberlik olarak bilinmiyor. Şimdi, "ey fakirler" diye gözükmeyin; cennette size süper şeyler var demiyor. Nefsani ayrımlaşmaktan, kurtuluştan bahsediyoruz. Anlatabiliyor muyum? Yani, Kur'an'ın dediği şey de bu değil. Evet, biz buradan baktığımızda belki böyle bir ihtimal olabilir: aslında bu dünyada belanızı buldunuz ama...
Mekke'de İnen Ayetlerde Cennet Vaadi Yoktur
İkinci ayetlerde de cennet, zincirlerinden kurtulmaktan, bir sınıfın zincirlerinden kurtulmaktan bahseder. Ve tabii, bu konsept böyle sunuluyor. Ve tabii, Hazreti Ali, Bilal ve diğer ashab şunu demez: "benim bu dünyada Allah'ın sayısını düşün." İşte burası çok sıcak ama cennette senin bu konuda -şerî yaşayan sebebiyle- sen orada rahatlık bulacaksın, bütün bir işin hak edilecek. Allah'ın mutlaka, bu dünyanın mutlaka ismetleri, şimdi emniyeti kıyamıyor. Sen bana şu durumda kendine gözükebilirsin, ona daha güveniyor gibi görünüyor, ben de öyle gözükebilirim. Bu yaşamın hakikatli bir hâlecesi, çok yüce ve mutlak olan Allah'tır ve hakikatli hayat ve tüm maliyetin ruhu bu şekilde biter.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Çünkü bakın, bu konular getirdiğine bakılırsa gereksiz. Bunun bütün olumsuzluklarıyla gereksiz. Yani bu nasıl mülk edindiler, nasıl yaptılarsa yaptılar. Ayrıca bunu eğer düşünmüyorduk ama bakın bizim ele aldığımız süreçte bu sorunlar aklımıza değiniyor. Bizim için değerlidir ve değiniyor. O zaman Allah sana nasip etti, bildirdi bunu, ne dersin? Ya ona da işte gerçekten, bu hiçbir şey ifade etmeyen, hiçbir imada bulunmayan bir mesaj değil; aslında burada gelen bir mesaj var ve bu, gerçek bir varlıktır.
Yani bakın, Allah'ın varlığından başka bir devlet, bir varlık nasıl olabilir? "Devlet" dediğimiz şey, mutlak varlıktan başka bir varlıktır sanki; hâlbuki mutlak sevgiden başka bir sevgi yok. Mutlak sevgiden, tek başına Allah'tan başka bir sevgi yok. Bu yüzden, bunu bu kadar net söyledim: Allah'ın sevgisini siz unutursanız, arkadaşlar, bunun bir de büyük bir bedeli olur.
Zengin olmayı düşünmeyin, zahiri olaylara aldanmayın. Bakarsanız dünyanın en zenginleri bile, Allah olmadan hiçbir şey değildir. Zaten ne oluyor? O zaman böyle bir şey söylemiş olabilir mi? Böyle bir şey söylemişse, ayeti yalanlamış oluruz. Dünyanın şu anki en zenginleri, yaptıkları işlerle değil; başka anlamda değil kesin: "ben zenginim" demek, çoğu zaman yalan ve gösteriştir.
Gerçek Zenginlik Allah'tır: Hazreti Hatice Örneği
Hazreti Hatice'yi hatırlayalım. Hazreti Hatice zaten büyük bir servete sahipti. Bilmiyor musunuz, sahabiler de bu hâldeydi? Yani bu dünyanın iktidarı, bu dünyanın serveti, bu dünyanın hükmü, bu dünyanın şöhreti, bu dünyanın kabul görmesi -bunlar Hazreti Hatice katında hiçbir değere sahip değildi. Burada gelip yaşasın diye özel bir şey yapmadı; tek bir mülk peşinde koşmadı, haksız bir diyar da kurmadı. İşte bunun da bir gerçeği var.
Sonrasında sohbetin sonuna doğru anlatıcı Hazreti Peygamber'in hayatına, doğum ve vefat tarihlerine (Amine'den ve Abdullah'tan doğduğu, milâdî 570-632 yılları arasında yaşadığı) değinerek şunu vurguluyor: Hazreti Peygamber'i sadece tarihî bir kişi olarak tanımak yetmez; O'nu "âlemlere rahmet" olarak gönderilmiş, Allah'ın en kâmil tecellisi olan bir hakikat olarak idrak etmek gerekir.
Hazreti Peygamber'in Vefatı ve Sahabenin Duruşu
Hazreti Peygamber vefat ettiğinde, "kim onu öldü derse" diyen bir sahabi (Hazreti Ömer), böyle söyleyen olursa onu öldüreceğini söyleyip kılıcını çekmiş. O anda başka bir sahabi (Hazreti Ebu Bekir) gerekli cevabı vermiş; onu sakinleştirmiş. Bu ne demek? Kim "o öldü" derse ona kızan Ömer, aslında Hz. Muhammed'in bir insan olarak ölümlü olduğunu o an tam idrak edemiyordu; Ebu Bekir ise sahabeye "Muhammed sadece bir elçidir, ondan önce de nice elçiler gelip geçmiştir" diyerek gerçeği hatırlattı, kılıcı yere koydurdu.
Ben eğer "Hz. Muhammed ölmüştür" desem, demek ki ben Hz. Muhammed'in hakikatini tam anlamıyorum; anlamadığım için de onun asıl hakikatinden yeterince istifade edemiyorum. Nice peygamber böyle göçüp gitti; ama bunu anlayamayan bir hâl var bizde. Bizim için bu hakikat orada mı gözükür? Bunun belliliği de bu boşluktan doğuyor. Bizim idrakimizde, âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamber, beşeriyet kisvesine bürünmüş bir hakikattir. Bu hakikate göre davranmayanlar, o hakikatten pay alamadıkları için üzülmüşlerdir.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Sahabe: Hakikatin Canlı Temsili
Sahabiler, bir hakikatin yaşayan, canlı temsilidir. Yani Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer'e karşı çıkıp "kılıcını yere koy" deyince, orada hakikatin ağırlığı yüzünden fazla meraklı işlere başlamadı, o işlerine devam etti. Hani burada biz "insanlar bizi çok yanlış anlatıyor" deriz, oysa biz neyin ne olduğunu çok iyi biliyoruz; değerin ne olduğunu biliyoruz. Bunlar birbirinin çeşidi değil, birbirinin doğru anlaşılmasına vesile olan şeylerdir.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Doğrudan alıntılanan bir ayet metni yok; Habil ile Kabil kıssasına ("sen elini kaldırıp beni öldürsen de ben sana elimi kaldırmayacağım" sözüne) ve Hazreti Peygamber'in vefatı sırasında sahabenin hatırlattığı, peygamberlerin de ölümlü olduğunu bildiren bir ayete anlatıcı tarafından değiniliyor, ancak sure adı metinde belirtilmiyor. --- ---
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.