Bilinç Seviyeleri ve Gerçek Tevekkül
Kısa Özet
Konuşmacı, sevgi, merhamet, sadakat gibi kavramların herkesin bilinç seviyesine göre farklı anlaşıldığını; bu yüzden peygamberlerin, kendi nefsani seviyelerinden değil fıtratlarına konan hakiki bilinç düzeyinden konuştukları için önemli olduklarını anlatarak başlıyor. Bir bilgenin, kendisine düşen büyük payı görünce sevinmek yerine “Allah bana dünyayı vererek beni dünyaya mı bırakıyor” diye düşünmesi örneğiyle, dünyevi nimetin sevgi göstergesi sayılamayacağını; bir şeyden rahatsız olduğumuzda önce kendimize “ben niye rahatsız oluyorum” diye sormamız gerektiğini, çünkü rahatsızlığın çoğu zaman egomuzdaki bir beklentiden kaynaklandığını izah ediyor. Sohbetin ikinci yarısında tevekkül kavramını üçe ayırıyor — Allah’la pazarlık yapan tevekkül, çocuğun annesinden bekler gibi duygusal tevekkül ve ölüyü yıkayan kişiye teslim olmuş beden gibi gerçek tevekkül — ve Allah’a “yardım etmenin,” bize bırakılan imkânı kullanmak olduğunu anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Herkes kendi bilinç seviyesinden konuşur; insanlar arasındaki ihtilafların temel sebebi, aynı bilinç düzeyinde olmamalarıdır. - Bir şeyden rahatsız olduğumuzda önce “ben niye rahatsız oluyorum” diye sormalıyız; bu rahatsızlık çoğu zaman egomuzun bir beklentisinden kaynaklanır. - Gerçek tevekkül, elindeki bütün imkân ve gücü kullanıp sonucu tamamen Allah’a bırakmak, süreci kendi arzu ve korkularımızla şekillendirmeye çalışmamaktır.
Açılış: Herkes Kendi Bilinç Seviyesinden Konuşur
Evet arkadaşlar, bugün önemli bir kavram üzerinde konuşacağız. Ona geçmeden evvel şunu ifade etmek istiyorum: aslında hayatta birçok olay, birçok kavram, birçok değer, bizim bilinç seviyemize, varlığımızın farkındalık seviyesine bağlı olarak değişir. Mesela “sevgi” dediğiniz zaman insanların bilinç seviyeleri adedince sevgi anlayışları vardır. “Merhamet” dediğiniz zaman, “yardımlaşma” dediğiniz zaman, “sadakat” dediğiniz zaman — bütün bunlar aslında sizin bilinç seviyenize, farkındalık seviyenize, gerçek anlamdaki öz varlığınızı ne ölçüde fark ettiğinize, ne ölçüde bunun idrakinde olduğunuza bağlı olarak değişir. O yüzden bu gibi kavramları asla genel bir çerçevede tanımlayamayız. Bunlar, siz nefis düzeyinin neresindesiniz, hangi nefis düzeyindesiniz, hangi arzu ve korkular tarafından yönetiliyorsunuz, hayata hangi anlayışla bakıyorsunuz, kendi varlığınızı nasıl tanımlıyorsunuz, varlığınız derken neyi kastediyorsunuz, değerinizi neyin üzerine bina ediyorsunuz, değeriniz derken bundan ne anlıyorsunuz — bütün bunlara bağlıdır.
Dolayısıyla aslında herkes bir anlamda kendi bilinç seviyesinden konuşur. Ne konuşursa konuşsun, konuştuğu şey aslında kendi bilinç seviyesinden, kendi varoluş algısının seviyesinden, hayata, kendine, varoluşa nereden baktığına göre değişir. O yüzden insanları dinlerken, bir şey okurken, bu değerlendirmeyi yapmanız gerekir. Yani dinlediğiniz kişi, sözünü okuduğunuz kişi hangi varlık seviyesinde, hangi bilinç seviyesinde? Eğer bunu iyi tanımlamazsanız, o zaman bir kargaşaya sebep olabilir sizin zihninizde bu gibi dinlemeler ve okumalar. Çünkü aslında herkes bir ölçüde kendi bilinç seviyesinden konuşuyor.
İşte burada da peygamberlerin önemi devreye giriyor. Niye peygamberleri biz daha net bir kılavuz olarak kabul ediyoruz? Çünkü onlar kendi varlıklarının, kendi varoluşlarının ve Allah’ın onların fıtratlarına koyduğu hakiki bilinç düzeyinin seviyesinden konuşurlar. O yüzden bizim için önemli bir kılavuzdurlar. Dolayısıyla şunu her zaman hatırda tutmamız gerekir: insanlar niçin bu kadar farklı fikirlere, farklı anlayışlara, farklı yaklaşımlara sahipler? Çünkü farklı bilinç düzeyindeler; hayatı farklı yerden okuyorlar, kendi varoluşlarına dair farklı algıları var, kendi değerlerine dair farklı algıları var, farklı yerden bakıyorlar. O yüzden hayatta hiçbir zaman insanlar o hakiki ve objektif farkındalığa gelmedikçe ihtilaflar hiçbir zaman bitmeyecektir; insanlar sürekli olarak ihtilaf edecek, hatta bu ihtilaflar bazen çatışmalara dönüşecektir. Neden? Çünkü aynı bilinç seviyesinde değiliz, aynı yerden hayata bakmıyoruz, kendi varoluşumuza dair aynı farkındalık içinde değiliz.
O yüzden bilgeler aynı şeyden bahsederler ama bilge olmayanlar farklı farklı şeylerden bahsederler. Bu da işin doğası gereğidir; bir eleştiri olarak bunu ifade etmiyorum. Herkes hangi seviyedeyse oradan konuşuyor, yapılacak başka bir şey yok. Peki bunu ben niye anlatıyorum? Bunu anlamak ve kabul etmek için anlatıyorum. Bir insan nasıl böyle düşünür? Düşünür. Bir insan nasıl böyle hisseder? Hisseder. Olabilir yani, bunda anlaşılması gereken bir şey yok; her insan hangi bilinçten, hangi noktadan, hangi pencereden, hangi seviyeden bir algıyla o durumu hissediyorsa öyle hissettiğini kabullenmek durumundasın. Kabullenmekten de kastımız: bu kişi şu bilinç seviyesinde, şu algıda, şu anlayışta; kendi varlığıyla ilgili şöyle bir algısı var, kendi değeriyle ilgili şöyle bir kavrayışı var ve oradan hayat öyle görünüyor.
Mesela diyelim ki çevrenizde birçok görürsünüz: bazı insanların istediği birçok şey oluyor, sizin istediğiniz olmuyor; siz dersiniz ki “Allah beni sevmiyor.” Çünkü sizin kafanızda Allah birini seviyorsa dünyada onun her istediğini yapar öyle geliyor; sizin pencereniz öyle bir yerden bakıyor, veya siz sevgiyi öyle anlıyorsunuz. Değil mi? O zaman ne yaparsınız? Dersiniz ki, “Allah onlara her istediğini veriyor, ben böyle dürüst, iyi niyetli olmaya çalışıyorum, benim her şeyim ters gidiyor” diye düşünürsünüz. Neden? Çünkü zihninizde böyle bir yaklaşım tarzı var; o yüzden de olanı öyle tanımlıyorsunuz.
Bilgenin Tarla Ortaklığı Hikâyesi: Dünya Verilmesi Bir Sevgi Göstergesi midir?
Ama ben size küçük bir anekdot anlatayım, sonra ana konuya geçeyim. Bir gün bir ermiş kişiye biri gelmiş, demiş ki: “Efendim, benim maddi imkânım yok ama elimden iş gelir; benim bir tarlam var ama ekecek tohumum yok. Siz tohum temin edin, ben de çalışayım, ürünü de yarı yarıya paylaşalım.” Bilge, “tamam” demiş. Neticede çok iyi bir ürün alınmış, çok iyi bir hasat. Adam ürünü yarıya bölmüş ve o dönemin parası her neyse — gümüş, altın — bilge zatın önüne koymuş. Bilge demiş: “Bu nedir?” Adam demiş ki: “Bu sizin payınıza düşen.” “Sen payını aldın mı?” “Evet.” “Bir de bu kadarını ben aldım.” Bilge böyle bir durmuş, bir durmuş. Tabii o çiftçi de şaşırıyor; hani bekliyor ki bilge çok sevinecek, canlı bir şekilde kendini iyi hissedecek. Onun böyle sakinleşip bir durup düşünmesine şaşırmış. Demiş ki: “Ne düşünüyorsunuz, bir problem mi var?” “Yok,” demiş, “bir problem yok da şunu düşünüyorum: Allah bana dünyayı vererek acaba beni dünyaya mı vermek istiyor?”
Bakın buradan bakmış: “Hani acaba, bu zaten bunun kalbinde hep dünya, mal mülk var; madem onu istiyor, o zaman al sana mal mülk; madem dünyayı istiyorsun, o zaman ben de sana dünyayı veriyorum, seni de dünyaya teslim ediyorum” diye acaba böyle bir şeyden dolayı mı, diye düşünmüş yani. Bakın bu şu demek değil: Allah bir insana çok verirse onu dünyaya bırakıyor anlamında değil. Buradaki incelik şu: bir insan, akıllı bir insan, bilge bir insan, dünyevi bir nimet kendisine verildiğinde bunu da düşünüp bir değerlendiriyor kendini; “acaba benim dünyaya dair bir arzum, bir beklentim, bir hevesim mi var, acaba var mı” diye analiz ediyor bunu. Yani şeyden bakmıyor: “ne güzel, bak Allah bizi seviyormuş.” Mesela biz elimize bir şey geçtiğinde böyle, “Allah bize bir şey veriyor, Allah bizi seviyormuş” — nereden biliyorsun, niye böyle bir yorum yapıyorsun? Böyle bir şey yok gerçeklikte. Dolayısıyla bakın, bir şeyi gerçekten nereden tutuyorsunuz, nereden değerlendiriyorsunuz, nasıl yaklaşıyorsunuz? Bu hayatta çok önemli bir şeydir. O yüzden hangi bilinç seviyesindeysek hayat bize öyle görünür; hangi bilinç seviyesindeysek her şey bize öyle görünür.
“Ben Niye Rahatsız Oluyorum?” Sorusu ve Egoizm
O yüzden bu noktayı her zaman dikkate almalıyız. Hayat nereden yakalanmış? Mesela, “benim de ne var ki bu dünyada” dersin. “Eş” desen, mutlu değilim. “Çocuk” desen, değil. “Şu” desen, değil. “İş” desen, hayatta istediğim işi yapamadım; e sonuç, “ben şanssızım” dediniz diyelim. Şimdi nereden bakmış oldunuz hayata? Değil mi, yani bunların sizin ihtiyacınıza uygun olmaması bir şanssızlık mıdır? Hayatınızı mutsuz geçirmenizi gerektirecek bir şey midir? “Çocuğum beni dinlemiyor” — olabilir. Ben bakarım: bir anne baba olarak gerçekten elimden geleni, bildiğim kadarıyla, idrakim erdiği kadarıyla samimi bir şekilde yapmaya çalıştım mı? Çalıştım, çok şükür. “E çocuğum isyankâr veya beni dinlemiyor” — olabilir, bu onun alanı; bunun için üzülmem gerekiyor mu? Hayır, gerekmiyor. Dert etmem gerekiyor mu? Gerekmiyor. Neden? Çünkü ben gerçekten bir insan olarak imkân ve şartlarım içinde elimden geleni yaptım, bundan dolayı şükrederim; Allah bana böyle bir imkânı, böyle bir anlayış ve şuuru nasip ettiği için şükrederim. Ama çocuğum beni dinlemiyor — bu benim alanım mı? Değil.
Ama eğer benim egom onu benim projem olarak görüyorsa ve “işte bak millet ne diyecek, falanın oğlu, falanın kızı diyecek” gibi böyle algılarım varsa, o zaman onlar benim için sorun olur; o zaman gerçekte sorun benim bu algılarımdadır. O yüzden “bir şey beni niye rahatsız ediyor” sorusunu her zaman kendimize sormalıyız. Şu tuzağa hiçbir zaman düşmeyin: “e herkesi rahatsız eder, kime sorsan rahatsız eder” — bu bir cevap değil arkadaşlar, bu yanlış bir yaklaşım. Herkes aynı yanlışta ittifak edebilir; zaten herkes doğruda ittifak etmez, böyle bir şey yok bu dünyada. Ama insanlar yanlış bir şeyde çoğunlukla ittifak edebilirler, böyle bir ihtimal olabilir. O yüzden bir şeyden rahatsız olduğunuzda kendinize ilk soracağınız şey budur: ben niye rahatsız oluyorum? Bende bir rahatsız olma hâli varsa, ben niye rahatsız oluyorum? Bir şey yanlış olabilir. Mesela bir insan bana yalan söylüyor, ben rahatsız oluyorum; niye rahatsız oluyorum, hakikaten niye rahatsız oluyorum? Rahatsız olmamı gerektirecek ne var? Eğer egomda şu varsa olabilir: “beni kimse kandıramaz.” Öyle bir egom varsa tabii ki rahatsız olurum. Mesela bir insan size yalan söyledi, veya bir insan size ikiyüzlülük yaptı, veya bir insan size vefasızlık yaptı; bir insan çıkarı, menfaati bittikten sonra artık sizi aramıyor. Bu sizi rahatsız eder mi? Ediyorsa egoistsiniz, net. Yani ben açık konuşmayı bu yüzden tercih ediyorum; çünkü egonun sürekli kendine bir mazeret bulma eğilimi var. Bakın açık söylüyorum: bir insan çıkarı, menfaati bittikten sonra sizi bir daha görmüyor, tanımıyor, aramıyor, sormuyor; bundan rahatsız oluyorsanız egoistsiniz. Bu çok açık bir şey.
“Anlayamıyorum, nasıl egoist oluyorum ben bu durumda” diyen var mı aranızda, varsa elini kaldırsın; yoksa hepiniz anlıyor musunuz bunu? Biraz kısaca açalım: bir insanın menfaati vardı, yanımdaydı, yakınımdaydı, tamam. Ben de bir insan olarak onun ihtiyaç duyduğu faydayı, Allah bana imkân olarak verdiği için, insaniyetimden dolayı verdim; karşımdaki biraz bencil, menfaatperest, işi bitince beni unuttu, artık görmezden geliyor. Ne var bunda? Yani rahatsız olacak gerçekte bir şey var mı? Yok aslında. Ama “teşekkür bekliyorsam, şunu bekliyorsam, bunu bekliyorsam, böyle olacağını hiç beklemiyordum” diyorsam, orada bir problem vardır. Bakın karşımızdaki insanın yaptığı şey yanlış olabilir, bu ayrı bir şey; bunu unutmayın, karşındaki insan yanlış yapabilir, yaptığı şey baştan ayağa yanlış olabilir, bu ayrı bir konu. Buradaki temel soruya tekrar dönüyorum: ben niye rahatsız oluyorum?
Diyelim ben birisiyle çok samimi, iyi niyetle bir ticaret yaptım; ona da bana da kazandırdım diyelim, iyi niyetle, dürüstçe, adil bir şekilde yaptım. Karşımdaki en sonunda dedi ki: “Ben senin beni kandırdığını düşünüyorum, daha fazla kazandığımızı düşünüyorum ama sen kazancın bir kısmını bence gizlemişsin.” Bundan rahatsız olmanıza gerek var mı? Neden rahatsız olalım, o yalancı konumuna düşürüyor. Ben neredeyim? Eğer öyle bir şey yapmamışsam doğru yerdeyim, yalancı değilim, suistimal etmemişim, gayrimeşru bir şey yapmamışım; ben doğru biriysem bulunduğum doğru yerdeyim, beni niye rahatsız etsin bu? Ama başkasının algısında bir arayışım varsa — yani ben dürüst biriyim, o da benim dürüst olduğumu onaylasın, en azından buna muhalif bir şey söylemesin — bu benim alanım mı? Değil. Benim varlığımla bir ilişkisi var mı? Gerçekte yok. Benim değerimle bir ilişkisi var mı? Gerçekte yok. O zaman ben, bende rahatsızlık uyandıran algıyı keşfetmeliyim; orada bir arzum var, bir beklentim var — en azından karşımdakinin “teşekkür ederim, Allah razı olsun” demesini bekliyorum, onu da beklemiyorum, hiç olmazsa yalancı demesin. Bakın ne var sürekli? Kendi merkezimizde değiliz, kendi varlığımızın merkezinde değiliz; o yüzden rahatsız oluyoruz.
O yüzden bakın hayatınızda her zaman şunu net olarak belirleyin: bir şeyden rahatsız oluyorsanız, orada üzerinde çalışacağınız bir şey vardır; orada keşfedip temizlemeniz gereken, orada yabancı bir şey, orada fıtri olmayan bir şey vardır, onu bulup temizlemelisiniz. Şu an fıtratımızda mıyız? Değiliz. Peki fıtratımıza dönebilir miyiz, veya fıtratımızı tamamıyla tekrar yaşayabilir miyiz? Evet. “Peki hocam, ilişkiyi kesmek mi oluyor?” Olabilir; bakarsınız, belki bir yanlış anlama vardır, onu doldurmuştur, analiz edersiniz onu. Ama hiç rahatsız olmadan bu analizi yaparsınız; “ben bu insanla ilişkimi keseceğim” diye bir rahatsızlık duymadan bakarsınız, objektif analiz yaparsınız, sonra dersiniz ki “benim bu insanla birlikte yol almaktan kazanacağımız bir şey yok, üstelik de sürekli bir yanlış anlama, sürekli bir yanlış değerlendirme var, bunun da bir manası yok.” Ama bakın rahatsız olmadan bunu yaparsınız.
Hatanın Sorumluluğunu Bırakmak: “O Yapsın, Ben Çözerim” Tuzağı
Karşınızdaki sürekli hırsızlık yapmadığınız hâlde sizi hırsızlıkla itham ediyor; bakarsınız değişebilme ihtimali de çok zayıf. Şefkatle, merhametle, iyi niyetle, asla öfkelenmeden, alınmadan, gücenmeden “Allah yolunu açık etsin” diyebilirsiniz. Ama bakın içinizde bir rahatsızlık yoktur; bir rahatsızlık varsa orada sizin çözmeniz gereken bir şey vardır. Tabii ego şunu diyor: “o hata yapsın, ben çözeyim,” değil mi, ne güzel, hemen kendine bir malzeme bulabilir. Bakın konu, “o hata yapsın, ben çözeyim” değil; bir başkasının hatası, sizin kendi içinizde çözmeniz gereken bir şeyin farkındalığını sağlamıştır size, o kadar. Yoksa “o yanlış yapsın yapsın, biz kendi üzerimizde çalışalım” diye değil; egomuz şikâyet eder: “o yanlış yapacak, o bana yalancı diyecek, ben bundan niye rahatsız oluyorum” diyeceğim — olurum tabii, “yalancı, öyle bana öyle demesin” diye itiraz eder değil mi egomuz. Hâlbuki aslında sizin burada çalışacağınız bir yer var demektir. Onun yaptığı hatayı ona bırakın; siz rahatsız oluyorsanız üzerinde çalışacağınız bir şey var demektir.
Fıtrata Dönüş Yolculuğu ve Miraç
O yüzden hayat gerçekten tekrar fıtri hâlimize dönme yolculuğudur; bu fıtri hâle tekrar döneceğiz. Hani Miraç’la ilgili anlatılır ya, Mekke’den — rivayetlere göre — Kudüs’e, Kudüs’ten de manevi olarak yüce âlemlere bir yükselişi var değil mi Peygamber’in? Kudüs o saf fıtratı temsil eder; yani siz yatay bir yolculuk yapıyorsunuz, fıtratınıza dönüyorsunuz, Allah’ın yarattığı üzere bir hâle dönüyorsunuz. Fıtratınıza döndüğünüzde Allah size manevi bir açılıma da imkân veriyor, size de bu sefer onu lütfediyor; ama sizin o merkeze dönmeniz gerekir. Onun için bakın, örneğin “Allah’ın şahit olması sana yetmez mi” diyor. Niye bunu diyor Allah? Demek ki egomuzda bir şeyler var, “değil” diyor yani. “Allah’ın şahit olması yetmez mi?” diyor. Biri bana yalancı dedi; Allah’ın şahit olması yetmez mi, ben yalancı değilim, yetmez mi bu? Ego diyor ki, “yetmez, ona ağzının payını vereceğim, çatışacağım,” veya çatışamıyorsa korkuyor, kendi içinde çöküntü yaşıyor: “bana niye böyle dedi, bana nasıl böyle bir şey der.” Bir de “ben bunu hak etmedim ki” — çok yaygın bir ego tavrı. Tabii ki hak etmedin, ama hak etmediğin bir şeyin başına gelmeyeceğine dair bir anlaşman mı var Allah’la? “Ben bunu hak etmedim.” Öyle bir anlaşmamız yok herhalde.
Kontrol Edemediklerimiz ve Kontrol Edebildiğimiz Tavrımız
Bakın en önemli nokta şu: sen başına neyin geleceğini yüzde yüz kontrol edemezsin. Senin kontrol edebileceğin şey, senin tavrın, senin anlayışın, senin yaklaşımın, senin cevabın; sen buna hükmedebilirsin. Allah bunu sana vermiş; yani sen nasıl bir tavır takınabileceğini, nasıl bir yaklaşım sergileyebileceğini belirleyebilirsin ama başına ne geleceğini belirleyemezsin. Peygamber Taif’te başına taş atılmasını belirleyemezdi, taşlanmasını belirleyemezdi; ama taşlandığında bunu nasıl algılayacağını, nasıl yorumlayacağını belirleyebilirdi. İnsanlar size bazen haksızlık yapabilirler, bu haksızlığı ortadan kaldıracak gücünüz olmayabilir; bunu her zaman belirleyemezsiniz, bu tamamen sizin elinizde değil. Ama bu duruma nasıl bakacağınızı belirleyebilirsiniz.
O yüzden nerede olduğumuzu iyi tartmalıyız. Yani ben neye yönelik olarak çalışmalıyım? Başkalarının fikirlerini değiştiremem, başkalarının duygularını değiştiremem, başkalarının tutum ve tavrını değiştiremem; bunlar benim kontrol edebileceğim bir alan değil. Ama ben düşüncelerimi, duygularımı, yaklaşımımı, algımı, hayata bakış açımı belirleyebilirim; bu bana verilmiş bir imkân. O yüzden Kur’an başımıza birçok olayın gelebileceğini ihtar eder: ölüm gelebilir, hastalık gelebilir, açlık gelebilir; evladınızdan, eşinizden, hatta kendi nefsinizden yana problemler yaşayabilirsiniz. Mesela “asla ben böyle bir şey yapmam” dediğiniz bir şeyi yapabilirsiniz. Peki nasıl bakacaksınız bu durumda? Kendinizi mi suçlayacaksınız, yoksa size o yanlışı yaptıran yanlış algı, arzu ve düşünceyi mi analiz edeceksiniz?
Adem’in Hatası: Kendini Suçlamak Değil, Rabbe Sığınmak
Bakın onun bile Kur’an’da referansları vardır: bir insan fıtratına uymayan bir şey yaptığında nasıl davranmalı? İşte Adem, değil mi. Yani insan, Allah’ın “yaklaşma” dediği şeye yaklaşmış, sürçmüş, düşmüş. Peki ne öğretiyor Kur’an burada bize? “Sen bunu nasıl yaparsın, işte kendimden böyle bir şey beklemezdim, böyle bir şey nasıl yaptım, ben kendimi çok suçluyorum, kendi kendimi cezalandırmak istiyorum” — öyle bir şey mi diyor? Hayır. “Nefsime zulmettim, hata ettim, Rabbim Rahman ve Rahim’dir, ona sığınıyorum” diyor. Bakın nefsimizden gelen bir zarara veya suistimale karşı bile fıtratın nasıl bir cevap vereceğini bize öğreten bir kitap var karşımızda. Ama biz bazen ne yapıyoruz? “Sen bu hatayı nasıl yaptın?” diye kendini suçlamak, kendine kızmak, “nasıl ben böyle yanlış bir karar verdim?” Burada büyük bir ego kibri var: ego kendinden büyük bir şey bekliyor, “ben asla şöyle bir hata yapmam” diyor. İkincisi, hatasının analizini yapıp bir farkındalık üreteceğine ve Rabbinin rahmetine sığınacağına, kendi kendini suçluyor, kendi kendini cezalandırıyor: “ben bu hatayı yaptım, mutlaka Allah bana bir bedel ödetecek.” Nereden biliyorsun? Allah ödetmeyeceğini söylüyor; “eğer yaptıklarınızın karşılığını hemen verecek olsaydım yeryüzünde bir tane canlı kalmazdı” diyor. Peki sen bütün bunlardan yana nasıl bir sonuç üretiyorsun? Nasıl bakıyorsun, kendi hatana, başkalarının hatalarına?
Hz. Yusuf’un Kardeşlerine Bakışı ve Yanlış Yükler
Açın bakın, Hz. Yusuf’un kıssasında hep ifade ediyoruz: kardeşlerinin hatalarına nasıl bakıyor? Gayet net, objektif, gerçekçi bir şekilde bakıyor. Diyor ki, “nefsinizde bir kısım arzu ve korkular vardı, bu arzu ve korkular nedeniyle yanlış bir şey yaptınız, şeytan da bu yaptığınızı size hoş gösterdi.” Bakın bu kadar. “Siz adam mısınız, ne biçim insansınız, kardeş böyle olur mu” — var mı öyle bir hikâye? Yok. Peki düşünün mesela, o zaman fıtrat Kur’an’ın bu anlattığı örneklerdeki hâl ise, ben neredeyim o zaman? Ben fıtratımda mıyım? Eğer fıtrat buysa, o zaman ben neredeyim? O yüzden içimizde temizlememiz, arındırmamız gereken birçok şey var, fazlalıklar var; biz birçok fazlalık biriktirmişiz, o fazlalıklar bizi rahatsız ediyor, o fazlalıklar bizi yoruyor, o fazlalıklar yüzünden biz rahatsızlık yaşıyoruz, acı çekiyoruz, kendimizi kötü hissediyoruz — bu kadar basit. Yani kendimizden vazgeçmeyeceğiz, kendimizden feragat etmeyeceğiz, fazlalıklardan vazgeçeceğiz. Din bize bir yük yüklemez, yükümüzü almak ister.
Bakın Kur’an, cehenneme gidecek insanlardan bahsederken hep işte boyunlarında, ayaklarında zincirler vardır der; ne demek bu? Bu şu demek: siz bir kısım arzuların ve korkuların esaretindeyseniz, siz cehennemde yaşıyorsunuz demektir. Geçen bir arkadaş dedi ki, “ya işte insanın eşi, ona işte erkekse erkek olduğunu hissettirecek, veya kadınsa kadın olduğunu hissettirecek.” Ben de dedim ki arkadaşa, “sen dedim, hissetmiyor musun ki bunu biri sana hissettirecek yani?” Ama bu bize ne kadar doğal geliyor değil mi? Bakın yük yüklenmiş şimdi: “biri bana bir şey hissettirecek, biri bana değerli olduğumu hissettirecek, biri bana kadınlığımı hissettirecek, biri bana erkekliğimi hissettirecek, biri bana çok yetkin, becerikli, yetenekli olduğumu hissettirecek.” Niye ki? Bu yükü nereden aldın, kim sana bu yükü yükledi, nereden aldın bu yükü, hangi limanda bu yükü yüklendin? Sonra da gemi su alıyor, gemi yüzemiyor; neden? Çünkü yanlış yükler yüklenmişiz arkadaşlar, biz çok yanlış yük yüklenmişiz. O yanlış yükleri fark ettiğiniz oranda o zaman doğal dengenize kavuşursunuz. Kimsenin bana bir şey, benimle ilgili bir şey hissettirmesi gerekmez; benim hissetmem kâfi. Ben insan olduğumu hissediyorum, bitti; ben Yaratıcı’nın bana verdiği değeri hissediyorum, tamam. Nerede neyi kaybettik ve nerede hangi sahte şeyleri aldık, bu ayrımı yapmak zorundayız. Bakın gerçek bazı şeyleri unutuyoruz, sahte bazı şeyleri o unuttuğumuz şeyin yerine koyuyoruz; insanoğlunun hikâyesi budur. Gerçek olan bazı şeyleri unutmak, onun yerine sahte olan bazı şeyleri ikame etmeye çalışmak. Mesela gerçek varlığımızı unuttuk, birilerinin bize varlığımızı hissettirmesini bekliyoruz. Gerçek değerimizi unuttuk, birilerinin bize değerli olduğumuzu hissettirmesini bekliyoruz. Kendi öz varlığımıza şahit olmayı unuttuk, birilerinin bize şahit olmasını bekliyoruz. Ama öyle bir durumdayız ki mevcut durumumuzu doğal kabul ediyoruz; zaten bütün hikâye burada düğümleniyor, yani yanlış şeyleri doğru gibi algılar hâle gelmişiz.
Bazen ben bir şey anlatırım, der ki bazı arkadaşlar, “abi sen bunları her yerde konuşma, seni anlamazlar.” Zaten beni anlamaları için konuşmuyorum da, neyi gösteriyor aslında bu? Birçok şeyi kaçırdığınızı gösteriyor, birçok şeyi kaçırmışız, birçok şeyi yerinden oynatmışız. “Ama insan da değerli olduğunu hissetmek istemez mi hocam” diyor mesela. İstemez; bak yanlış bir yerde duruyorsun. Yani durduğun yerden vazgeçmeden gerçeği bulmaya çalışıyorsun; bu mümkün değil arkadaşlar, böyle bir şeye imkânımız yok. Yani mevcut durumumuzda — psikolojik manada diyorum — mevcut durumumuzda duracağız, hakikati, gerçeği anlayacağız; öyle bir şansımız yok. Hz. İsa’nın deyimiyle, hem Tanrı’ya hem dünyaya kulluk edemezsiniz, bu mümkün değil.
Bulunduğunuz yerin fıtri olmadığını kavramak durumundasınız. Hepimiz buna mecburuz, ya da buna mahkûmuz; iki ihtimalden biri: ya bulunduğunuz durumun içindeki sahtelikleri keşfedip onlardan sıyrılırsınız, veyahut da bu durumun sonunda mahkûm olursunuz. Başka bir şans yok. Yani şunu unutmayın: insanlar Peygamber’in mesajı geldiğinde hem o Mekke’nin süregelen anlayışını devam ettirecekler hem de Hz. Muhammed’i tasdik edecekler — böyle bir şey mümkün müydü? Değildi, zaten olmadı da, olmadı. Bunu Ebu Süfyan teklif etti Peygamber’e: “Bak, ne istiyorsun, para mı, biriyle mi evlenmek istiyorsun, ticaretimize ortak mı olmak istiyorsun, idareye mi ortak olmak istiyorsun, gel anlaşalım” dediğinde, verdiği cevabı biliyoruz değil mi: “bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz bunu kabul etmem” dediği ve bu mesajdan vazgeçmem dediği şey ne demektir aslında? Bu şu demektir: bunlar ikisi bir arada durmaz demektir. Bu böyle bir retorik, böyle bir laf çaktı, “bak ne güzel Peygamber nasıl ağzının payını verdi” diyeceğimiz böyle bir şey değil; bu çok önemli bir şey. Bir elime ayı, bir elime güneşi versen ben bu mesajdan vazgeçmem: demek ki bu mesaj ve bu mesajın içerdiği hakikat, bu dünyadaki herhangi bir şeyden değil — evlilik, para, çocuk, maddi zenginlik, güzel bir ev, yenilenmiş bir ev, bunlar değil. Bir elime güneşi bir elime ayı versen bile bu benim takas yapabileceğim veya benim birbiriyle uyumlaştırabileceğim bir duruma işaret etmez. Böyle bir şey mümkün değil.
O zaman peki bu mesaj ne? Ne ki bir elime güneşi bir elime ayı versen ben bu mesajdan vazgeçmem dediği, bu mesajın içerdiği hakikatin değerinden vazgeçmem dediği şey nedir o zaman, ne ki bu kadar değerli? Gerçi bize o teklif sunulsa herhalde kolayca fit olabilirdik; o zaman düşünün biz neredeyiz, veya egomuz bizi nerede tutmaya çalışıyor? Egomuz bizi nerede tutmaya çalışıyor? Ne kadar değerli bir şey var ki Peygamber, “bana yerleri gökleri verseniz ben bundan vazgeçemem” diyor. Çünkü hakikat bunu engelliyor; yani bir orada bir inat etme, “işte bak dirayetli davranmış” bu değil; bakın o söz bir hakikatin ifadesidir, bir hakikati apaçık ifade eden bir şeydir. Yoksa “işte bak ne güzel söylemiş falan, haddini bildirmiş” bu değil; bir hakikati ifade ediyor. O hakikat, ilahi mesajın hiçbir şeyle değiştirilemeyecek kadar değerli olduğu. O zaman bu mesaj bize ne anlatıyor, sana ne diyor, senin varlığına dair nasıl bir şey var? Yani bu mesaj sana ne veriyor ki Peygamber orada “bana güneşi ve ayı verseniz de ben bu ilahi mesajdan vazgeçmem” diyor? O zaman ilahi mesaj ne veriyor bize? İlahi mesaj bize yer, gök, maddi şey — yaratılmışı — vermiyor; ilahi mesaj size Yaradan’ı veriyor. Yaradan’la olan birlikteliğinizi, birliğinizi size hatırlatıyor; yani sen, diyor, Allah’a aitsin, onunla varsın, onun varlığıyla var olmuşsun, onun üflediği ruhu taşıyorsun. Peki bunu sana verebilecek biri var mı? Bu dünyanın tümü sana verilse, bu sana bir şey verilmiş anlamına gelir mi? Şimdi bakın dönüp düşünelim, hepimiz şöyle kalbimizle:
“Allah bana şunu verse, bunu verse, onu verse” dediğimiz şeyleri bir düşünelim; bir de Peygamber’in o cevabını düşünelim. O zaman biz neredeyiz, o mesaj nerede? Mesela istediğimiz şeylerin yanında, ne kadar böyle? “Ya Rabbi, beni asla ve asla imandan, imanın hakikatinden, imanın kalbime vereceği sükûnetten, itminandan ayırma; onun ötesinde şunu vermişsin, bunu vermişsin, çok önemli değil” diyebiliyor muyuz? Ve böyle bir dua bizim aklımıza geldi mi? Yani “ben asla şundan vazgeçmem ama bunlar önemli değil, vazgeçebilirim; ama asla bu hakikatten vazgeçmem ve bunu bir pazarlık konusu yapmam, ve asla da dünyadaki herhangi bir mahrumiyeti asli bir kayıp olarak görmem” — Peygamber’e o cevabı verdiren nedir? O cevabı verdiren şey, Peygamber’in kalbindeki o ilahi farkındalıktır, hakikate dair farkındalığıdır, kendi özüne dair farkındalığıdır, Allah’la olan yakınlığıdır. Ona bu cevabı verdiren budur. Biz niye bugün bu cevabı veremiyoruz? Çünkü bazı şeylerin farkında değiliz. İşte bunları ayırt etmek durumundayız.
Mesela ben bütün dünyayı kaybetsem — mal, mülk, para, evlat, eş — ne hissederim? Çok büyük bir kayıp mı hissederim, yoksa dönüp elhamdülillah bu olaylara imanla, marifetle, teslimiyetle, rıza ile, tevekkülle bakıyorum, çok şükür, bunlar birer musibet ama ben musibete Rabbimin fıtratıma koyduğu anlayışla bakıyorum, bunların hepsi geçici, hepsi sınırlı, ben Allah’a aidim, ona aitliğimi hissediyorum ve ona döneceğim, dolayısıyla bu kaybettiğim şeylerin hakikatte bir ehemmiyeti yok, kendi nispi ehemmiyetleri var ama hakikatte bir ehemmiyetleri yok diyebiliyor muyum? Sağlık da bize kadar feda edilebiliyor, Allah’a da veriyor; işte nerede direnç varsa orada çalışacaksınız. Dolayısıyla bakın ne dedik? Hangi bilinçteyiz, nereden bakıyoruz, kendimizi nasıl tanımlıyoruz, varlığımı nasıl tanımlıyorum, değerimi nasıl tanımlıyorum, neyi şans, neyi şanssızlık olarak kabul ediyorum, en büyük şans nedir, en büyük değer nedir, en kıymetli nimet nedir? Bu soruların cevaplarını hangi bilinçteysek ona göre veririz. “Bakıyoruz falan çok şanslı” — dur bir dakika bakalım, neye şanslı dedin sen orada, neye dair bir şey gördün de şans dedin? Çok iyi bir evde mi oturuyor, çok itaatkâr bir eşi mi var, işte onun sözünden çıkmayan bir eşi mi var, ne var, işte çok ünlü mü, tanınmış mı, saygı mı görüyor, ne var? Şans dediğin şey nedir? Sonra dönüp bir bak bakalım, Allah buna şans diyor mu acaba.
Tevekkül Nedir: Vekil Kavramı
Şimdi son olarak, dediğim, bugün işleyeceğimiz kavrama getireyim konuyu; biraz girişi uzattım ama önemli olduğu için uzadı. Mesela “tevekkül” kavramı. Tevekkül, son nihayette, birine kendinizi bırakmanızdır. Mesela Türkçe’de “vekil” diyoruz değil mi, işte “milletin vekili”: insanlar diyorlar ki, “sen bizim adımıza yapılması gerekenleri yap, kanun yap, bunu yap.” Ve avukatlara da eskiden vekil denirdi; yani “sana vekâlet veriyorum” demek, hâlen kullanılan bir kelime. Bir avukata vekâlet verirsin, o mahkemede veya bir davada senin adına konuşur, dilekçe yazar, şey yapar; sen ona vekil gözüyle bakarsın, ona vekâlet verirsin.
Şimdi tevekkül nedir? Tevekkül, son nihayette Allah’ı tek irade sahibi, tek seçici yapmaktır aslında bir anlamda; yani sen benimle ilgili dilediğini irade edebilirsin, dilediğin şeyi bana takdir edebilirsin. Ama bakın tevekkül konusunda insanların bilinçleri farklı farklıdır.
Üç Tür Tevekkül: Anlaşma, Çocuğun Annesine Güveni, Gerçek Teslimiyet
Kimileri için tevekkül — burada üçe ayıracağız — kimileri için tevekkül Allah’la bir anlaşma yapma yaklaşımıdır. Yani “bak ben böyle yapayım, sen de böyle yap; bak ben namazımı kılacağım, orucumu tutacağım, elimden geldiğince dürüst biri olacağım, sen de beni iyilerle karşılaştır, başıma taş düşmesin, başım ağrımasın; sana tevekkül ediyorum.” Aslında bu nedir? İki insanın birbiriyle anlaşma yapması gibi bir şey bu. Bazı insanların tevekkülü bu anlamda bir anlaşma arayışıdır; tabii anlaşmaları tutmayınca bazen serzenişte bulunurlar, veya kendilerini teselli ederler: “işte neyse, Allah’ın da bir bildiği vardır.” Hep böyle bir yere topu atarlar; “Allah’ın da bir bildiği vardır” derken, hani burada vermedi ama şurada verecek, şurada şöyle yapmadı ama şurada onu tazmin eder, ben biliyorum, bizim anlaşmamız var diye kafasında hep bir anlaşma modeli vardır. Yani şunu diyemez: “Allah böyle dilemiş, ben de bunu kabul ediyorum.” Böyle diyemez çünkü arada anlaşma var, hep anlaşmaya bakar: “anlaşmamız nasıldı Allah’la acaba” hep o anlaşmayı dikkate alır.
Bazılarının tevekkülü ise — bu ikinci tevekkül tarzı — bir küçük çocuğun annesine olan tevekkülü gibidir. Bekler ki mesela o çocuk, annesi onun her istediğini yapsın, her ağlayışına koşsun, her ihtiyacını onun istediği şekilde gidersin; neye ihtiyaç duyuyorsa karşılasın annesi. Tıpkı bunun gibi bazı insanlar da, biraz böyle duygusal olan insanlar, tevekküllerini böyle hissederler: “biliyorum Allah beni çok seviyor, işte beni kırmayacak.” Allah’ı bir de duygusal manipüle ediyor farkında olmadan. Bunların tevekkülü nedir? Bunların tevekkülü bir çocuğun annesine tevekkülü gibidir. Bazen anne olanlar bilirler; mesela çocuğa istediği bir şeyi vermezsiniz, çocuk bazen vurur böyle, aslında bir de şeyi vardır orada: bir taraftan annesine vurur, annesine dese ki “o anda seni bırakıyorum,” ağlar, “anne beni al” der; orada duygusal bir tepki vardır. Yani “benim istediğimi niye yapmıyorsun, niye beni memnun etmiyorsun, annem değil misin” diyerek aslında annesinin kendisinin bütün istek ve ihtiyaçlarını karşılayacak bir merci olarak kabul eder. Bu naif bir tevekkül hâlidir; insanların önemli bir kısmı da böyledir. Bir kısmı da ilk bahsettiğimiz gibidir, anlaşma vardır. Hani bu anlaşmayla ilgili de güzel bir fıkra vardır: adamın biri bakmış bir eşeği var, hasta; demiş ki, “Ya Rabbi, bir ay oruç tutacağım, sen de bu eşeğimi iyileştir, ona ihtiyacım var.” Neyse başlamış, bir, iki, on, on beş, yirmi, yirmi beş oruç tutuyor bu; eşekte iyileşme yok, bir bakmış eşek ölmüş. Demiş ki: “Bu oruçları Ramazan’a sayacağım, eşeği de kurbana sayacağım.” Çünkü kafasındaki anlaşma gerçekleşmedi, o da onun hesabını yapıyor. Bunun gibi anlatabilir miyim? Öbürü de ne dedik? Bir çocuğun annesinden her şeyi beklemesi gibi: “ne zaman ağlarsam annem yanımda olur, ne zaman bir şey istersem bana verir” şeklinde. Böyle daha duygusal, daha naif bir tevekkül anlayışı var.
Bir de gerçek anlamda tevekkül var; o nedir? O, bir insanın onu yıkayan insana dair tutumu gibidir. Nasıl diyelim ki ölmüş bir insanın elini kaldırsanız eli kalkar, indirseniz iner, sağa çekseniz sağa gider, sola çekseniz sola gider; gerçek tevekkül budur. Yani ne demek? “Ya Rabbi, sen benim için ne dilemişsen o olsun, benim asla bir itirazım yok.” Biz neyi isteyebiliriz Allah’tan? Farkındalık isteyebiliriz, fıtratımızın farkındalığını isteyebiliriz, kalbi selim isteyebiliriz, hikmet isteyebiliriz; yoksa Allah’ın bu dünyada ne takdir ettiğini düşünmemize gerek yok, biz yanlış bir yerde çalışıyoruz. Biz Allah’tan hakiki bir iman, Allah’ın yakınlığını idrak, hikmet, bilgelik, anlayış, feraset, imanın kalbimizde tam olarak yerleşmesini istemeliyiz. İsteyecek olan insan bunları istemeli, ve gerçek tevekkül işte o zaman gerçekleşir.
Allah’tan Ne İstemeliyiz?
Eğer benim sürekli egomun arzuları varsa, ben nasıl Allah’a tevekkül edebilirim ki? Edemem ki; çünkü benim dediğim, ben olmayan ama “ben” dediğim bir egom var, onun bir sürü arzuları, istekleri var: şunu da istiyorum, bunu da istiyorum, onu da istiyorum; evlenmek istiyorum, eşimin bana uyumlu olmasını istiyorum, ailesinin de bana iyi olmasını istiyorum, çocuğum olursa bana itaatkâr olsun. Sen koca bir istek ve arzu kümesisin, Allah’a nasıl tevekkül edebilirsin ki?
Evet, o nedir peki? Allah’ın yardımını istemek: bir şey kaybettin, onu bulmak konusunda Allah’ın yardımını isteyebiliriz, her konuda Allah’ın yardımını istemeliyiz, her konuda. Ama Allah’a kendi irademizi, işte ya anlaşma yoluyla ya da “lütfen Allah’ım, çok istiyorum Allah’ım” diye böyle çocukça bir şekilde dayatmamalıyız. Bu konuda kafamızı da yormamalıyız: “başıma ne gelecek, ne bileyim ne gelecek” — bunu düşünmeme gerek yok ki. Bunu düşünmeme gerek yok; ben başıma bir şey geleceği durumda ne hâlde olmamı dikkate almalıyım, ben ne hâlde olacağım o durumda? Yani “sebeplere sarılmaz mıyım hocam, bir şey için çaba göstermez miyim?” Göstereceğiz; “benden bu kadar, hepsi Allah’a kalmış.” Evet, yani gelişecek süreci egomuzun arzu ve korkularıyla şekillendirmeye çalışmamak. Yani Allah bana bir konuda — geçen derslerde bahsettim — bir kısım imkân, güç, akıl, bilgi vermiş; ben o konuda onları kullanırım. Ama süreç nasıl şekillenecek? Hiç bilmiyorum, hiçbir planım da yok; yani “böyle olacak, şöyle değil” diye değil. Ben bana verilen imkân ve gücü kullandım, süreç nasıl olacak hiç bilmiyorum. Sonuç benim için önemli değil; benim için ne önemli? Bir: ben şu ana kadar bana verilen imkân, kabiliyet ve gücü kullandım mı, yani fıtratımın sorumluluğunu yerine getirdim mi? Getirdim, bitti. Ve neye dikkat ederiz? Ne olacak olursa olsun, fıtratımızla cevap vermeyi arzu ederiz. Mesela çocuğun ameliyata girdi; elinden geleni yaptın mı? Yaptın. Çocuğun ameliyatta ölür mü kalır mı? Onu hiç düşünmene gerek yok. Tam tevekkül budur; tam tevekkül edersen hiç düşünmezsin. Ölürse, “Rabbimin takdiri budur, Rabbim sonsuz rahmetiyle kucaklasın” dersin. Yaşarsa da, “Ya Rabbi, bu senin emanetindir, tekrar bana onu bir emanet olarak veriyorsun, inşallah bunu farkındalıklı, şuurlu bir şekilde yerine getiririm” dersin.
“Yanlış karar verme” — onu da atmak lazım, “tamam bilmiyorum, insan neyden sorumlu, Kur’an ne diyor? Bildiğinden sorumlusun, bilmediğinden dolayı bir konuda yanlış karar verdiysen…” E, bak Adem var, o da öyle. Bak Kur’an bize, tedirginliğinden dolayı, kaygından dolayı, nefis ve şeytana mağlubiyetinden dolayı yanlış bir şey yaptığında nasıl bakman gerektiğini söylüyor. Değil mi? “Kendini suçla” diyor mu? Demiyor. “Rabbine sığın” diyor, “istiğfar et” diyor, “neden yaptığını analiz et, çöz, vazgeç” diyor. Kendini suçla demiyor. “Acaba şöyle bir şey yok mu, elimden geleni yaptın mı” — şimdi bakın bu da ayrı bir ego şüphesi: “elimden geleni yaptın mı?” Yani zaten bilinçli olarak imkânların farkındaysam zaten onları kullanmışımdır; farkında olmadığım bir imkânı kullanamamışsam, zaten farkında değildim, onun da cevabı var: “Ya Rabbi, hatalarımızdan ve unuttuğumuzdan dolayı bizi sorumlu tutma” diye Allah bize dua öğretmiş, değil mi. Bir şeyi unuttum, bir şeyi kaçırdım, o yüzden de yanlış bir karar verdim; Allah sana bununla ilgili duayı öğretmiş, “hatamızdan ve unuttuğumuzdan dolayı bizi muhaze etme” diye sana dua öğretmiş — Bakara Suresi’nin sanırım sonunda. Bir bakın, fıtratın bütün ilke ve prensipleri bize öğretiliyor. Biz fıtratımıza biraz uzak bir yerde duruyoruz; o yüzden zorluyu, sıkıntıyı yaşıyoruz.
Evet, “şey olabilir mi, hoş verdik değil” — işte orada bize verilen bütün imkân ve gücü, her anlamda bilgi vesaireyi kullanmalıyız. Ben orada kolaycılığa kaçıp, deyim yerindeyse, “ben tevekkül ediyorum” diye yapabileceğim bir şeyden de geri durmamalıyım.
Allah’a Yardım Etmek: Pencereyi Açmak
“Anlayış farkında olabilir mi, yani hani diyorum ya daha ikna olmuş bir insan için, belki bazı şeylerin erken aşamasından sonrasında belki çok müdahale etmemek gerekir diye düşünüyorum, buna bir katkı ekleyeceğim; ilkine bırakmakta böyle net bir şeyden bahsediyor ama sen de her şeyden geleceğini düşünüyorsun; sanki mesela bizler daha çok böyle zorluyoruz, daha şunu da yapabiliriz bunu da yapabiliriz derken, olduğumuz zaman bu kadar zorlanabiliriz.” İşte biz ne kadar fıtratımızda olursak, nerede hareket edeceğimizi, nerede duracağımızı o zaman biliriz. Biz şu an fıtratımızda tam olmadığımız için bazen zorluyoruz, bazen de gereğinden önce vazgeçiyoruz; çünkü tam fıtratımızın bilincinde değiliz, yani fıtratımızın farkındalığıyla bakmıyoruz. Bazen gereksiz yere zorluyoruz, bazen de ümitsizlik veya karamsarlık nedeniyle yapabileceğimiz şeyler varsa bile o adımları atmayabiliyoruz. O yüzden olabildiğince fıtratımıza dönmeye ihtiyacımız var; fıtratımıza döndüğümüzde her şey olduğu gibi gözükecek, nerede durmak gerekir, nerede hareket etmek gerekir, o zaman onu çok rahat ve nesnel bir şekilde anlayacağız.
O yüzden bugünkü dersin sonunu şöyle tamamlayalım: bizim en temel meselemiz fıtratımıza dönüştür, fıtratımızın kodlarına tekrar dönüş yapabilmektir. Bunun da en bariz örneği Peygamber’dir, Kur’an’da anlatılan kıssalardır ve Peygamberimiz’in örnekliğidir; bunları kendimize referans almalıyız. Dikkat edin, bizim bugün referansımız çok da Peygamber değil gibi yani; onu çok ulvi bir yere yerleştirip, deyim yerindeyse, sanki onu çok ulaşılamaz bir yere koyuyoruz. Güya bunu ona olan tazim ve saygımızdan yapıyoruz gibi ama sen kendi kendine neyi layık görüyorsun?
Kapanış: Peygamberin Haline Layık Olmak
Sen Peygamber’in haline ulaşmayı kendine layık görmüyor musun? Bakın orada nefsin bir tuzağı var, oyunu var; nefis Peygamber’i yüceltip kendini aradan sıyırmaya çalışıyor. Ben Peygamber’in hâline, ahlakına, hayata bakış açısına layık değil miyim? Ben öyle bir hâl, öyle bir anlayış, öyle bir farkındalık, öyle bir şuur yaşamayı hak etmiyor muyum? Ben neyi hak ediyorum o zaman, kendime neyi layık görüyorum? Bu soru çok önemlidir. Aksi takdirde Peygamber’i veya bunun gibi kâmil insanları yüceltirken, nefsimiz kendi alanını meşrulaştırma noktasında bizi aldatabilir. Teşekkür ediyorum.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - “Allah’ın şahit olması sana yetmez mi?” mealindeki ifadeye (Ankebût Suresi 29:52 ve benzer ayetlere yakın bir mealle) değiniliyor; anlatıcı kesin bir sure/ayet numarası vermiyor. - “Hatalarımızdan ve unuttuğumuzdan dolayı bizi sorumlu tutma” duasına atıfla “Bakara suresinin sanırım sonunda” (Bakara 2:286) deniyor; anlatıcı kendisi de “sanırım” diyerek emin olmadığını belirtiyor, bu haliyle aktarıldı. - “Kendi hevasını rab edineni gördün mü?” ifadesine değiniliyor; anlatıcı sure adı vermiyor. - “Eğer yaptıklarınızın karşılığını hemen verecek olsaydım yeryüzünde bir tane canlı kalmazdı” mealindeki ifadeye değiniliyor; anlatıcı sure adı vermiyor.
Tüm Ayet İndeksi →İlgili Sohbetler
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
İmtihanın Gerçek Kaynağı Bilincimizdir
Konuşmacı, insanların “imtihan” derken hep dışsal olayları (ölüm, kayıp, hastalık, haksızlık) düşündüğünü, oysa Kur’an’daki “eksiltme” ayetinin aslında bilinç hâlimizle ilgili olduğunu anlatıyor. Sabretmenin, olaylara diş sıkarak katlanmak değil, varlığın/fıtratın merkezinde sabit kalmak olduğunu; insanın tıpkı bir katalizör gibi olaylardan etkilenmeden, öz varlığıyla o olayların içinden çıkabileceğini vurguluyor. Hz. Peygamber’in Taif’teki duası, Hz. İsa’nın kayanın üzerine ev kurma meseli ve günlük hayattan pek çok örnekle, kendini mal-mülk, itibar, ilişki ya da başkalarının onayı gibi geçici şeylerle tanımlayan insanın her kayıpta kendini eksik hissedeceğini; oysa Allah’ın insanı zaten tam ve eksiksiz yarattığını, gerçek “vatanın” da Allah’ın kendisi olduğunu anlatarak sohbeti tamamlıyor.
Sabrın Hakikati
Konuşmacı, sabrın genellikle “tahammül etmek” ile karıştırıldığını, hâlbuki Kur’an’ın “en güzel sabır”dan bahsettiğini anlatarak başlıyor. Sabrı, kişinin doğru anlayış, doğru hissiyat ve doğru davranışta -içsel ve dışsal ayartıcılara rağmen- dirençli kalabilmesi olarak tanımlıyor; bunun için insanın önce objektif bir bilince (peygamber örnekliği üzerinden) ihtiyaç duyduğunu, nefsin acelecilik ve arzularına karşı sabrın Allah’tan yardım istemekle mümkün olduğunu, insanlara karşı sabrın da onları “anlamak” (onaylamak değil) olduğunu örneklerle (vahşi at, tırnak, Hz. Yusuf kıssası) işliyor. Sohbet, bir şey “olmaya çalışmak” değil, fıtratta zaten var olanı keşfetmek gerektiği vurgusuyla ve dinleyicilerle kısa bir soru-cevap bölümüyle sona eriyor.